- Katılım
- 17 Şub 2013
- Konular
- 2,610
- Mesajlar
- 11,806
- Reaksiyon Skoru
- 435
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 245
- TM Yaşı
- 13 Yıl 2 Ay 4 Gün
- MmoLira
- -76
- DevLira
- 0
Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!
AlevîBâtınî dinî itikadının tarihî gelişim süreci[SUP][1][/SUP] ve Türklerin İslâmiyete girişi
Ana maddeler: Hoca Ahmed Yesevî, Baba Haydar, Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre, ve Yunus Emre
Alevîlik inancı, Anadolunun Müslümanlaşması sürecinde önemli izler bırakan, Hoca Ahmed Yesevî, Ebu'l Vefâ, Kutbûd-Dîn Haydar, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran, Taptuk Emre, Yunus Emre ve Abdal Musa gibi önemli dînî şahsiyetlerin fikirleriyle yapılandırılmıştır. Ayrıca Alevîlik, Hallâc-ı Mansûr, Seyyid Nesîmî, İsmâil Safevî (Hatai) ve Pir Sultan Abdal ile Hubyar Sultana da ayrı bir ehemmiyet vermektedir. Şah İsmâil Safevî, Alevîlik inancının Anadoluda yayılmasında çok önemli ve etkin bir rôl oynamıştır. [SUP][2][/SUP] Alevîlik inancının, Anadoluya gelen Hacı Bektaş-ı Veli sayesinde ve ozanların nefesleriyle hayat bulduğuna inanılmaktadır.Ayrıca bakınız: Sarı Saltuk, Barak Baba, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal ile Pir Sultan Abdal
[h=3]İran ruhunun yarattığı Şîʿa-i Bâtınîyye[/h]Ana maddeler: Hoca Ahmed Yesevî, Baba Haydar, Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre, ve Yunus Emre
Alevîlik inancı, Anadolunun Müslümanlaşması sürecinde önemli izler bırakan, Hoca Ahmed Yesevî, Ebu'l Vefâ, Kutbûd-Dîn Haydar, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran, Taptuk Emre, Yunus Emre ve Abdal Musa gibi önemli dînî şahsiyetlerin fikirleriyle yapılandırılmıştır. Ayrıca Alevîlik, Hallâc-ı Mansûr, Seyyid Nesîmî, İsmâil Safevî (Hatai) ve Pir Sultan Abdal ile Hubyar Sultana da ayrı bir ehemmiyet vermektedir. Şah İsmâil Safevî, Alevîlik inancının Anadoluda yayılmasında çok önemli ve etkin bir rôl oynamıştır. [SUP][2][/SUP] Alevîlik inancının, Anadoluya gelen Hacı Bektaş-ı Veli sayesinde ve ozanların nefesleriyle hayat bulduğuna inanılmaktadır.Ayrıca bakınız: Sarı Saltuk, Barak Baba, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal ile Pir Sultan Abdal
Ana maddeler: Bâtın, Bâtınîlik, İsmâilîyye, Ezoterizm, ve Nusayrîler
Irak kıtasında filen Şîʿa-i Bâtınîyyeyi teşkilâtlandıran Meymûnûl-Kaddâhdan itibaren zamanımızdaki Hindistan Bâtınîlerinin reisi ve Nizarî İsmaililerinin mukaddes makâmının Sâhib-î Âzamları olan Ağa Hanlara gelinceye kadar geçen on üç asırlık Bâtınîlik tarihini topyekün mütalaa etmedikçe bu önemli harekâtın ortaya çıkardığı mezhebe ait hakikî bir fikir elde edilemez. Bâtınîlik Hareketi Mısırda Fâtımî Halifelerinden Ebû Tamîm Maadd el-Mûstensir bil-Lâhtan, İranda Hükümet-î Melâhideyi kuran meşhur Hasan bin Sabbahın Elemûtundan, Suriye Bâtınîler Reisi Râşidûd-Dîn Sinanın ikâmet ettiği Misyaf Kalesinden, Anadaoluda bütün Bâtınîlerce üstâd-ı âzam mertebesine yükseltilmiş olan Hallâc-ı Mansûr, Ebûl Vefâ Harezmî, Baba İlyâs Horasanî, Hacı Bektaş Veli ve FadlAllah Ester-Âbâdîden İmâdüd-Dîn Nesîmîye kadar süregelen uzun bir yolda yürüyen şahsiyetlerden, bilumum Afrika Bâtınîliğini idare eden İbn-i Meserretten, Hindistan Bâtınîliğini meydana getiren Ahmed bin Keyyâlden, ve Türkistan Bâtınîliğini kuran Muined-Dîn Nâsır-ı Hüsrevden oluşan koca bir teşkilâtlanmanın ürünü olarak vücûda gelmiştir.Ayrıca bakınız: Hallâc-ı Mansûr, Hasan Sabbah, Ebû'l-Hasan Râşidûd-Dîn Sinan el-İsmâilî, Ebu'l Vefâ el-Bağdâdî, Ebû'l-Bekâ Baba İlyâs ile Ömer İmâdüddîn Nesîmî
[h=4]Şîʿa-i Bâtınîyye teşkilâtının kökeni[/h]Irak kıtasında filen Şîʿa-i Bâtınîyyeyi teşkilâtlandıran Meymûnûl-Kaddâhdan itibaren zamanımızdaki Hindistan Bâtınîlerinin reisi ve Nizarî İsmaililerinin mukaddes makâmının Sâhib-î Âzamları olan Ağa Hanlara gelinceye kadar geçen on üç asırlık Bâtınîlik tarihini topyekün mütalaa etmedikçe bu önemli harekâtın ortaya çıkardığı mezhebe ait hakikî bir fikir elde edilemez. Bâtınîlik Hareketi Mısırda Fâtımî Halifelerinden Ebû Tamîm Maadd el-Mûstensir bil-Lâhtan, İranda Hükümet-î Melâhideyi kuran meşhur Hasan bin Sabbahın Elemûtundan, Suriye Bâtınîler Reisi Râşidûd-Dîn Sinanın ikâmet ettiği Misyaf Kalesinden, Anadaoluda bütün Bâtınîlerce üstâd-ı âzam mertebesine yükseltilmiş olan Hallâc-ı Mansûr, Ebûl Vefâ Harezmî, Baba İlyâs Horasanî, Hacı Bektaş Veli ve FadlAllah Ester-Âbâdîden İmâdüd-Dîn Nesîmîye kadar süregelen uzun bir yolda yürüyen şahsiyetlerden, bilumum Afrika Bâtınîliğini idare eden İbn-i Meserretten, Hindistan Bâtınîliğini meydana getiren Ahmed bin Keyyâlden, ve Türkistan Bâtınîliğini kuran Muined-Dîn Nâsır-ı Hüsrevden oluşan koca bir teşkilâtlanmanın ürünü olarak vücûda gelmiştir.Ayrıca bakınız: Hallâc-ı Mansûr, Hasan Sabbah, Ebû'l-Hasan Râşidûd-Dîn Sinan el-İsmâilî, Ebu'l Vefâ el-Bağdâdî, Ebû'l-Bekâ Baba İlyâs ile Ömer İmâdüddîn Nesîmî
Ana maddeler: Haricîler, Karmatîler, İsmâilîyye, Nusayrîler, ve Dürzîler
Bir taraftan eski İran ruhu ve perestişkârlığı ile Arap haricîliği, kendi siyâsi ihtirâslarını tatmin amacıyla kutsî birer hakikât şeklinde sundukları masalları, uydurdukları efsane ve hurafeleri, Şiîliğin umumî çatısı altında kaynaşan tarikât ve mezhepler aracılığıyla Türk toplumlarının itikatlarının içine sokmayı başarmış, onları ruhî bünyelerinden yaralayarak yüzyıllar boyunca gelişme ve ilerlemelerine engel olmuş, ve en nihâyetinde de onları İslâmiyetin saf ve gerçek imân ve itikadından uzaklaştırmayı başarmışlardır. Diğer taraftan da mistik ve felsefî nazariyât vasıflarıyla bir takım tarikâtlerin tanıttığı efkârın temsilcisi konumunda bulunan, ve gün geçtikçe de göçebe Türk kâvimleri üzerindeki etkilerini arttıran Rind, Kalender ve Babalar, bilûmum Şîʿa-i Bâtınîyye mezheplerinin Türkler arasında yayılmasında başrôlü oynamışlardır.[SUP][3][/SUP] İslâmın hudutlarının gün geçtikçe genişlemesi neticesinde Zerdüştîler, Mâniler, Harran Sâbîileri, Yunan felsefe sisteminin tâkipçileri, Keldanîler, Irak Nebtîleri, Asur dinlerinin kalıntıları ve Şamanîler hep Bâtınîliğin itikadî hudutları içerisine dâhil edilmiş bulunuyorlardı. Türkler arasında yüzyıllarca sönmeden süregelen bu akidelerin ilk kaynakları da Alevî-Bâtınîliğinin yönetim merkezlerine bağlı bulunmaktaydı. Tüm Alevî-Bâtınî mezheplerinin temellerini oluşturan bu önemli yolun kökenin başka dinlerin şemsiyesi altında barındığı ve İslâmiyetin bünyesine daha sonradan nüfuz ettiği anlaşılmaktadır. Karamîta, İsmâilîyye, Sebîyye, Muhammerîyye, Mübeyyize (El-Mukannaîyye), Nezzarîyye, Sabbahîyye ve Melâhide-i Bâtınîyye gibi daha bir takım isimler de ayni Bâtınî-Alevîlik teşkilâtının çeşitli muhitlerde aldıkları değişik nâmlar arasındadır. Batılılar ise doğuda Melâhide-i Bâtınîyye olarak adlandırılan kola Haşşaşiyôn / Assassins adını vermişlerdir.Ayrıca bakınız: Sâbiîler, Haşhaşiler, Nebatiler, Keldaniler ile Yarsanizm
[h=4]Şiîliğin ve Bâtınîliğin mahiyeti meselesi[/h]Bir taraftan eski İran ruhu ve perestişkârlığı ile Arap haricîliği, kendi siyâsi ihtirâslarını tatmin amacıyla kutsî birer hakikât şeklinde sundukları masalları, uydurdukları efsane ve hurafeleri, Şiîliğin umumî çatısı altında kaynaşan tarikât ve mezhepler aracılığıyla Türk toplumlarının itikatlarının içine sokmayı başarmış, onları ruhî bünyelerinden yaralayarak yüzyıllar boyunca gelişme ve ilerlemelerine engel olmuş, ve en nihâyetinde de onları İslâmiyetin saf ve gerçek imân ve itikadından uzaklaştırmayı başarmışlardır. Diğer taraftan da mistik ve felsefî nazariyât vasıflarıyla bir takım tarikâtlerin tanıttığı efkârın temsilcisi konumunda bulunan, ve gün geçtikçe de göçebe Türk kâvimleri üzerindeki etkilerini arttıran Rind, Kalender ve Babalar, bilûmum Şîʿa-i Bâtınîyye mezheplerinin Türkler arasında yayılmasında başrôlü oynamışlardır.[SUP][3][/SUP] İslâmın hudutlarının gün geçtikçe genişlemesi neticesinde Zerdüştîler, Mâniler, Harran Sâbîileri, Yunan felsefe sisteminin tâkipçileri, Keldanîler, Irak Nebtîleri, Asur dinlerinin kalıntıları ve Şamanîler hep Bâtınîliğin itikadî hudutları içerisine dâhil edilmiş bulunuyorlardı. Türkler arasında yüzyıllarca sönmeden süregelen bu akidelerin ilk kaynakları da Alevî-Bâtınîliğinin yönetim merkezlerine bağlı bulunmaktaydı. Tüm Alevî-Bâtınî mezheplerinin temellerini oluşturan bu önemli yolun kökenin başka dinlerin şemsiyesi altında barındığı ve İslâmiyetin bünyesine daha sonradan nüfuz ettiği anlaşılmaktadır. Karamîta, İsmâilîyye, Sebîyye, Muhammerîyye, Mübeyyize (El-Mukannaîyye), Nezzarîyye, Sabbahîyye ve Melâhide-i Bâtınîyye gibi daha bir takım isimler de ayni Bâtınî-Alevîlik teşkilâtının çeşitli muhitlerde aldıkları değişik nâmlar arasındadır. Batılılar ise doğuda Melâhide-i Bâtınîyye olarak adlandırılan kola Haşşaşiyôn / Assassins adını vermişlerdir.Ayrıca bakınız: Sâbiîler, Haşhaşiler, Nebatiler, Keldaniler ile Yarsanizm
Bu konuda ortaya atılmış birkaç kuram bulunmaktadır:
[*=center]Arap ordularına karşı siyâseten başarı sağlayamayan ve ağır yenilgilere uğrayan İran, İslâmın vâhdetini bulandırmak ve çeşitli muhalif mezhepler icât ederek aksül-âmeller ortaya çıkarmak suretiyle mukabele etmekte gecikmemiştir. Bu teze göre Şiîlik ve Bâtınîlik İslâmın ruhuna muhalif olup, sırf onu içinden baltalamak için İranın yapmış olduğu bir nevi intikâm hareketidir. Bu savı daha bilimsel bir platforma taşımak isteyenler ise ırkçı bir görüşe başvurarak, Sami Ruh ile Ârî Ruh arasında meydana gelen bir iktidar mücadelesi neticesinde, Sami dehânın ürünü olan İslâmiyetin İranda kendine özgü yorumlanarak önce Şiîlik ve daha sonra da Bâtınîlik şeklini aldığını öne sürmekteydiler. Bu ırkçı kuram, kurucusu Comte de Gobineau tarafından savunulmuştur. Şiîliğin tasavvuf maskesi altında İslâmiyetin içerisine yerleştirildiği kuramı ise Frederich Delitzsche tarafından iddia edilmekteydi. Bu bilim adamlarından başka, Şiîliğin ve Bâtınîliğin Arap istilâsına karşı ârî kavimlerin, bilhassa da İranlıların ortaya çıkardığı ırkî, lisânî ve millî tepkiler olarak gösteren ve bu kuramın yayılmasına hizmet eden diğer batılılar arasında Ernest Renan, P. Lagarde, Reitzenstein, Edgard Blochet ve E. B. Browne isimlerini saymak mümkündür.
[*=center]Yukarıda bahsedilen batıda bir hâyli taraftar toplamış olan bu akım Türkiyede de uzun süre kabul görmüştür. Bir ateşkedenin duvarları dibinde zelilâne beklemek, Hind ve İran gibi uyuşukluk ve hûlya yağdıran çevrelerde pek olağan karşılanan şeylerdi. Türkler, Hind ve İranda olduğu gibi hûlyaî ve istiğrâkî hayâttan bir şey anlamıyor, meskent telkin eden âkidelere pek itibar göstermiyorlardı. İslâm âlemini kavuran bu elim buhranın kaynağı İran tarafları ve bilhassa da Deylem havalisiydi.[SUP][4][/SUP] Başlangıçta, Professör Fuad Köprülüde bu görüşü destekleyenler arasında yer almaktaydı.[SUP][5][/SUP]
[*=center]Buna karşın Bahâ Sâid tamamıyla aksi görüşü savunmaya başlamıştı. O, Bektâşîlik ve Kızılbaşlık gibi Anadoludaki tarikât ve mezhep hareketlerinin kesinlikle İran kaynaklı olmadığını, aksine bu akımların eski Türk itikatlarıyla ilişkili olduğuna inanmaktaydı. Daha sonra, Professör Fuad Köprülü de ayni fikri geliştirerek Pariste verdiği konferanslarda esas tez olarak savunmaya başladı.[SUP][6][/SUP]
[*=center]Şiîliğin bir İran aksül-âmeli olduğu fikri uzun zamandan beri tenkit edilmiş bulunmaktadır.[SUP][7][/SUP] Louis Massignona göre, Milâdî On İkinci asırda İran nüfusunun ve kültürünün çoğunluğunun Ârî olduğu şeklindeki ispatı mümkün olmayan fikirden yola çıkıldığından dolayı, bu kuram bazı husûsî halleri yanlış açıklamak hatasına düşmüştü. Aslında İslâm Râfizîliği gibi arzedilen Şiîlik İrana sâf Arab ırkından gelmiş olup, Kûfeden Kumma göç eden kâbileler tarafından etrafa yayılmıştır. Sâf İran ırkından olan Kürtler ve Afganlar ise daima Şiîliğe muhalif kalmışlardır.
Eshâb-ı Şek adı verilen avâm mezhebin siyâsi kimliği ve taşıdığı dinî akideler hakkında her hangi bir fikre sahip değildi. Mezhebin asıl amacı ve gayesi sadece yüksek makamları işgal etmekte olan dâîler tarafından bilinmekteydi. Davetler dokuz mertebeye ayrılmış olup davetçiler de bu taksimata göre hareket etmeğe mecburlardı. Bu arada, Bâtınîler tarafından ortaya bir de İmâm-ı Muhtafî meselesi atılmıştı. Bu kurama göre, Dünya hiçbir zaman imâmsız kalamaz ve de kalmayacaktır. İmâmet Hazreti Aliden İsmâil bin Câfer-es Sâdıka gelinceye dek hep aşikâr iken, İsmâil bin Câferden sonra ise hep gizli kalacaktır. Bu yeni kuram aracılığıyla Şîʿa-i Bâtınîyye Mezhebi bir nevi kendi yolunu imâm silsilesi açıkça belirgin olan Bâtınî İsmâilîyye mezhebinden de ayırmış bulunmaktaydı. Aslında, bu fikirde İran kisralarının muhteşem makâmları saklıydı. Hazreti Alinin torunu Ali Zeyn el-Âbı-Dînin annesinin soyunun İran hükümdârlarından oluşu, ondan gelen nesil vasıtasıyla İrânîliğin merkezine işaret etmekteydi. Şîʿa-i Bâtınîyye Teşkilâtının güçlenmesi üzerine ʿAbd Allâh İbn-i Meymûn da artık Araplara karşı olan nefretini gizlemeye gerek görmemekte ve el altından Ehl-i Beyti imha siyâseti izlemekteydi. [SUP][8][/SUP]Ayrıca bakınız: ʿAbd Allâh bin Meymun, Karmatîler, Nizârîlik, Nusayrîler, Haşhaşilik ile Dürzîler
[h=5]Yediciler ve Fâtımî İsmâîlîleri[/h]Abbâsîler devrinde (M. 750 M. 1258) çeşitli Şîʿa fırkaları tarafından yönetime karşı gizli bir muhalefet hareketi tertip edilmekteydi. Bu muhalefet gruplarının arasında Ön-İsmâîlî topluluklarının destekçilerinin en tanınmışlarından olan Mûbârekîyye adı verilen topluluk ta yer almaktaydı. İsmâîlî düşünce sistemine göre, İmâm Câʿfer es-Sadık (M. 702 765) ikinci oğlu olan İsmâîl bin Câfer el-Mûbareki (M. 721 755) İmâmete veliaht olarak tayin etmişti. Bununla beraber, İsmâîl babasından evvel vefat etti. Bazıları onun gizlendiğini iddia ettiyseler de, Ön-İsmâîlî fırkaları onun ölümünü kabul ettiler ve İsmâîlin en büyük oğlu olan Muhammad bin İsmâîli (M. 746 809) imâmları olarak tanıdılar. Muhammad bin İsmâîl, mensuplarının çoğu Küfede oturan Mûbârekîyye Fırkası ile olan alâkasını tüm yaşamı boyunca sürdürdü. İsmâîl bin Câfer el-Mûbarekin yedinci ve sonuncu imam olduğuna inananlar Yediciler veya Yedici İsmâîlîler olarak tanımlandılar. M. 813 yılında Muhammed bin İsmâîlin vefatı üzerine Mûbârekîyye Fırkası da ikiye ayrıldı. En önemli ve faal kolunu Karmatîlerin oluşturduğu Yediciler, İsmâîl bin Câfer el-Mûbarekin oğlu olan Muhammed bin İsmâîlin gizlenen Mehdi olduğuna ve birgün adâlet dağıtmak üzere tekrar ortaya çıkacağına inandılar. Muhammed bin İsmâîlin öldüğünü kabûl eden ve daha sonraki yıllarda Fâtımî İsmâîlîleri olarak ortaya çıkan küçük fırka ise günümüzde mevcut olan çağdaş İsmâîlî mezheplerinin oluşumuna öncülük ettiler. Böylece, gizlendikleri yerleri ve isimleri bilinmeyen imâmların yönetimi altına giren İsmâilîyye mezhebi, kendi itikatlarını Dâîler Dâvetçiler aracılığıyla ana karargâhları olan Suriyeden etrafa yaymağa başladılar. Bu hâdise, daha sonraları Mustâlîlik kolunun yayılmasında etkin bir araç hâline dönüşecek olan Dâvah hareketinin ruhânî başlangıcına işaret etmekteydi.Ayrıca bakınız: Muhammed bin İsmâîl eş-Şâkir, Karmatîler, Fâtımîler, İsmâilîyye, Mustâlîlik ile Nizârîlik
[h=5]İlmû-Cifrin icâdı[/h]Arap ruhunu kendi içinden ağır bir şekilde yaralamağa yönelik çok önemli bir projenin uygulanmasında rôl üstlenen Ebûl-Hattâb Mehmed bin Zeyneb adında çok zeki bir köle, gelecekte vuku bulacak hâdiseleri önceden kestirebilmeye olanak sağlayan bir ilmîn esrarına vâkıf olduğu iddiasıyla, müphem ve esrarlı fikirler üzerinde merak uyandırmağa pek müsait bir muhitte, Benî Esed" havalisinde ortaya çıktı. Ebûl-Hattâb Mehmed bin Zeyneb elinde bulundurduğu bir kuzu derisinin üzerinde yazılı birtakım işaret ve harfler vasıtasıyla gizemli bir ilmin keşf ve istihracından yararlandığını anlatmakta ve bu ilmin kendisine İmâm Câʿfer-i Sadık tarafından öğretildiğini de eklemekteydi. İşte doğuda hurûf ilminin temelleri arasında yer alan esrarlı bilgilerin başında gelen Cifr İlmî esasta bu kuzu derisine yazılı olan şeylerden meydana gelmekteydi. Bu karmakarışık ilimden hiç kimse bir şey anlamadığı gibi İmâm Câʿfer-i Sadık ta hâdiseden bihâberdi. Durum berraklığa kavuşur kavuşmaz Ehl-i Beytin riyâsetini temsil eden Câʿfer derhal Ebûl-Hattâb ile hiçbir alâkası bulunmadığını ilân etti. [SUP][9][/SUP]
[h=5]Ebûl-Hattâb el-Esedînin kurduğu Hattâbîyye Mezhebi[/h]Ebûl-Hattâb el-Esedî tarafından tüm haramların helâl olarak kabul edilmesi fikri olan İbahiyye itikadının yayılmasına hizmet etmek amacıyla, ilk defa ʿAbd Allâh İbn-i Sebenin ortaya atmış olduğu Hazreti Alinin ulûhuyeti ilkesi ile Allahın Hazreti Aliin zâtında tecelli ettiği hulûlîyye itikadı üzerine inşa edilen, ve daha sonraları Bezîgıyye, Muammerîyye, Umeyrîyye, Mufaddalîyye, Muhammise mezheblerinin de itikadî alt yapılarını oluşturan Hattâbîyye Mezhebine göre Allah önce İslâm peygamberi Muhammed Mustafanın zâtında tecelli etmiş olup, daha sonra da sırasıyla altı büyük imâm olan Ali el-Mûrtezâ, Hasan el-Mûctebâ, Hüseyin Seyyid eş-Şühedâ, Ali Zeyn el-Âb-ı Dîn, Muhammed el-Bakır, Câʿfer es-Sadıka ve en son olarak ta Ebûl-Hattâb el-Esedînin vücutlarına hulûl etmiştir. Bu mezhebin fikirleri daha sonra ortaya çıkan Bâtınîyye ve İsmâilîyye mezheplerinin itikatları üzerine de kuvvetle tesir etmiştir. Ebûl-Hattâb el-Esedînin son peygamber olduğuna inanan takipçilerinin kurduğu Hattâbîyyet-ûl Mutlâka mezhebi ne göre ise, Ebûl-Hattâb el-Esedî en son imâm olup kendisinden sonra başka bir peygamber ya da imâm gelmeyecektir. Hulûlîyye itikadı ve Hazreti Alinin ulûhuyyeti tüm Ghulat-i Şîʿa mezheplerinde, İbahiyye itikadı ise Haricîlik ve Şîʿa-i Bâtınîyye mezheplerinin çoğu kollarında mevcuttur.Ayrıca bakınız: İbahiyye, Haricîlik, hülul, Bâtınîlik ile İsmâilîyye
[h=4]Şîʿa-i Bâtınîyye teşkilâtındaki gizlilik derece ve mertebeleri[/h]
[*=center]Birinci mertebede bulunan bir adam tam zâhid ve mûttâkî rolünü alırdı. Kendini tecessüsle izleyenlere karşı onların meraklarını daha da tahrik ederek ve kendisinin de ibâdette aşırı derecede yüksek bir makâma erişmiş olduğunu ispatlamak maksadıyla hep gözleri yaşlalarla dolu olarak ve şüpheyi davet edecek cevaplarla karşılık verirdi. Bireylere anlatılan hikâye her seferinde İslâmın sahip olduğu ruhu anlamanın ve dinîn esaslarına vâkıf olmanın hiç te zannedildiği kadar kolay olmadığı ve bu sırrın ancak hâlis Müminlere keşfolunabileceği anlatılmaktaydı. Muhattap alınan kişi önce kendisine yöneltilen şüphe uyandıran suallerle şaşırtılmakta ve hayatı müddetince aklından bu tip suallerden bir tanesini bile geçirmemiş olan kişi heyecanlı bir şekilde kendsine yöneltilen bu suallerin yanıtlarını, mânâ, ve sebeplerini anlama arzusunu göstermesi halinde, bunun evvelâ verilecek bir ahid ile misaktan sonra mümkün olabileceği kendisine bildirilmekteydi. Kabul edilmesi halinde derhal mezhebin kaideleri anlatılmakla beraber yeni salikten bir miktar da para taleb olunmaktaydı. Dâînin muhatabında ki alâka ve duyguları zayıf görmesi halinde ise aşıladığı şüpheli fikirler arasında soru soran şahsı dehal terk etmektedir.
[*=center]İkinci mertebede bulunanlara ise daha değişik bir yönden hitap edilmekteydi. Burada şahsa eski âlimlerin akidelerini kabullenmekle insanlığın büyük bir delâlet içerisine düşeceği ve ilâhî hâkikatin sırrının ancak imâmlara bahşedilmiş bir ayrıcalık olduğu söylenmektedir.
[*=center]Üçüncü derecede bulunanlara Şîʿanın diğer fırkalarında olduğu gibi imâmların adedinin on iki olmayıp yedi olduğu, yedi adedinin kudsiyeti ile bütün temsiliyetin Bâtınîlik dîninin kurucusu olan yedinci imâma ait olduğu bildirilir.
[*=center]Dördüncü mertebeye erişebilenlere ise kâdim dinlerin kâmilen ilga edildiği ve bu yedi imâmın birer de yardımcısı olduğu ve bunların dini yaymakla ve yüceltmekle görevlendirildikleri anlatılır. Peygamberlere Nâtık ve yardımcılarına da Sâmet İmâm unvanı verildiği söylenir. Her yedi Sâmet silsilesinin sonunda bir Nâtık gönderildiği ve böylece dinin sürekli olarak geliştirildiği söylenir. Hazreti Âdemden ve oğlu Şitten itibaren altı NâtıkSâmet silsilesinden sonra (NûhSam), (İbrahimİsmâil), (MûsâHârun), (İsâŞemûn), (Muhammed bin ʿAbd AllâhAli bin Ebâ Tâlib), (Muhammed bin İsmâil (Meymûnûl-Kaddâh[SUP][10][/SUP][SUP][11][/SUP])ʿAbd Allâh İbn-i Meymûn ve Oğulları) ile hitam bulan Nâtıklar ve Sâmetler silsilesi ile sürmektedir. Gözle görülen eşyanın tasavvufî mânalarını kaldıran İbn-i Meymûndur ve herkes ona itaatle yükümlüdür. Hazreti Muhammedden sonra bir peygamber daha gelecektir. Bu itikatları tamamıyle kabullenmiş olan bir Bâtıni artık İslâmiyetle olan alâkasını tamamen koparmış durumdadır.[SUP][12][/SUP]
[*=center]Beşinci mertebede bulunanlar, Semavî nassların açıklamaları ile hadislerin tamamının uydurma olduğuna inanmakla yükümlüdürler. Müntesibin buradaki ruh hali milliyetine göre de değişmektedir. İranlı ise ona Arabın çok cahil bir çöllü olduğu fikri, yok eğer müntesip ırken bir Arap ise ona karşı da Arap milletinin mağrur damarlarını tahrik etmek suretiyle başka bir cepheden yaklaşılarak kendisinin diğer bütün kavimlerin hepsinden üstün bir efendi konumunda olduğu söylenmektedir.
[*=center]Altıncı dereceliler dinî tekliflerin kâmilen refedilmiş olmakla birlikte, sadece milletlerin ananelerine hürmeten bunlara değer verildiği, yoksa aklı belirli ve sınırlı gayelere ulaştırmak amacıyla anlatılan bu öğretilerin bütün önem ve değerlerinin aslında bir hiç olduğu açıklanır.
[*=center]Arda kalan üç mertebenin mensupları ise pek azdır. Hele dokuzuncu mertebede bulunanlar sadece dâî âzamlardır. Bu makam Fâtımîlerden Ebû Tamîm Maadd el-Mûstensir bil-Lâh, Hükümet-i Melâhidenin bânisi olan Hassan bin Sabbah ve Suriye Bâtınilerinin Reisi Raşidûd-Dîn Sinan, Afrika Kıtası Bâtınilerini yöneten İbn-i Meserret, Pamir Aleviliğinin kurucusu Nâsır-ı Hüsrev, Hindistan Bâtıniliğinin yaratıcısı Ahmed bin Keyyâl, ve Attaş gibi Alevî-Bâtınîlik tarihinde nâm kazanmış olanlara mahsustur. Hattâ Bâtınî-İsmâilîler arasında çok meşhur olanlar dahi daha aşağı derecelerde kalmıştır.
Ayrıca bakınız: İsmâilîlik, Karmatîlik, Dürzîlik, Nusayrîlik ile Haşhaşilik
[h=3]Emevîler devrinde Alevîler[/h]Ana maddeler: Emevîler ve Emeviler devrinde Aleviler
[h=4]Muaviyenin Ali bin Ebâ Tâlib Mûrtezâya karşı husumetinin nedenleri[SUP][13][/SUP][/h]Hazreti Muhammedin komutasındaki Müslüman kuvvetlerin Bedir Savaşında bin kişilik Mekkeli müşrikler ordusunun başkumandanı olan Muaviyenin babası Ebû Süfyâna karşı kazanmış oldukları zafer büyük itibar kaybına uğrayan Emevî soyunun hem Süfyânî hem de Mervânî kollarını son derece rahatsız etmişti. Ebû Süfyânnın oğlu Muaviyenin kardeşi Hanzala da bu savaşta Ali bin Ebâ Tâlib tarafından öldürülenler arasındaydı. Ayrıca, öldürülen yetmişi aşkın Mekkeli içerisinde yirmi tanesini Ali öldürmüştü. Bedirde kin ve nefretleri üzerine çeken diğer iki önemli şâhsiyet Hamza ile Ammâr bin Yasir idi. Bu üç kıymetli şâhsiyet daha sonra Bedir müşrik ordusu başkumandanı Ebû Süfyannın karısı Hint ve oğlu Muaviye tarafından öldürülmüşlerdir.[SUP][14][/SUP]
[h=4]Araplar tarafından uygulanan şiddetli baskılar ve İslâmlaştırma siyaseti[/h]Soğud hükümdarı olan Gorek ile akit edilen antlaşmada Zerdüşt mâbedlerinde ne kadar mukaddes eşya varsa teslim edilmesi şartı konulmuştu. Bu maddeye dayanarak Buhara ve Semerkand mâbedlerindeki eşyaların tamamı Araplara teslim edildi. İslâmiyetin talimatı aleyhine olan ve mukaddes tanınan her şey Araplar tarafından ateşe atılarak imha edildi. Hiçbir Mecûsinin silâh taşıma yetkisi bulunmamaktaydı. Uygulanmakta olan bu gibi baskılar nedeniyle Maverâünnehir ve Türkistan şehirleri Emevî hükümetine karşı sonsuz kin ve husumet duyguları ile dolup taşmaktaydı. Nihâyetinde, bu zulme dayanamayan yerli halk Maverâünnehir ve Türkistan şehirlerinde ihtilâller çıkardılar. Bunu duyan Horasan nâibi Kuteybe bin Müslim isyânı bastırma ve asayişin sağlanması adına şiddetli tedbirler aldı ve kardeşini bu işe memur tayin etti. Buhara ve Semerkandlıların ellerindeki bütün silâhları toplatarak İslâmı kabul etmeyenleri cizyeye bağladı. Ayrıca Kuteybe Arap ordularında bulunan Suriye Nusayrîlerini yeni zapt edilen şehirlerdeki evlere yerleştirmeğe başladı. Diğer taraftan da, Emevî valilerinin uyguladığı mezalimler gün geçtikçe artmaktaydı.[SUP][15][/SUP] Bunun üzerine dehşetli ıstıraba düşen Türkler, Arapların ileri sürdüğü ağır şartları kabullenerek antlaşmak zorunda kaldılar. Böylece, zaten Haccâc bin Yûsufun uyguladığı mezâlim karşısında sabırları tükenenmiş olan Türkler de İslâmiyeti kabullenmeğe başladılar.[SUP][16][/SUP] Araplar yeni feth edilen topraklar üzerinde yaşayan halkın arasından eski dinlerini terk ederek İslâma yeni girenleri ibâdete teşvik etmek amacıyla içlerinden Cuma Namazlarına katılanlara Beytûl-Mal-i Müslimînden 2şer dirhem ödeme yapmaktaydılar.[SUP][17][/SUP] Ayrıca ibâdetin Farsça ifâ edilmesine müsaade edildiği gibi, namazda da tercümesine sadık kalınması şartıyla Kur'an-ı Kerîmin herhangi bir lisanla okunmasına Ulemâ da fetvâ vermişti.[SUP][18][/SUP][SUP][19][/SUP]Ayrıca bakınız: Soğdlar, Kuteybe bin Müslim ile Haccac bin Yusuf
[h=3]Abbâsîler devrinde Alevîler[/h]Ana maddeler: Abbâsîler ve Abbasiler devrinde Aleviler
İran ve Irak ihtilâllerinde Bermekî Hanedanının oynadığı rôllerden dolayı Süffahi Abbâsînin nazarında İranlılar, sanki bir hâlâskâr olarak algılandılar. Bütün devlet memuriyetleri birer birer onlara tahsis edildi. Hâlbuki, bütün inkılâbı filen yürüten ve sonra da kılıçla müdafaa eden Türkler bu gösterdikleri çaba ve hizmetlerine karşılık hiçbir mevki elde edemediler. Fergane ve Şaş Türklerinden oluşan Alevî dâîleri aldıkları tesirlerin etkisi altında kalarak farkına varmadan Fars millî kültürünün nüfuz alanının içine düştüler. İranlılarla Türklerin karşılıklı uygar ilişkilerinin başlangıcı hakkında verilen bilgilere göre İskender ve Selefkiyan devirleri kadar geçmişe uzanan birtakım hâdiselerin arasında Türk kamları ile İran mübidleri Maverâünnehir topraklarında İslâmiyetin bir hayli ilerlediği zamanlarda dahi aynı kudsiyyet ile karşılanmaktaydılar. Diğer taraftan ise, Türkler ve İranlılar Arap mezalimi karşısında ortak Alevî propagandalarına ihtiyaç gerektiren ihtilâl fikirleri ile meşgul olmaktaydılar. Yüzyıldan fazla bir süredir devam eden muharebelerin uyandırdığı kin ve husumet, Emevîlere karşı her iki mağlup olmuş olan Fars ve Tûran akvamını çok haklı bir dâvanın kazanılması uğrunda birleştirmişti.
[h=3]Alevî Dâîlerin önemli faaliyetleri ve Alevîlerin Türkistana yayılmaları[/h]İran ve Irak ihtilâllerinde Bermekî Hanedanının oynadığı rôllerden dolayı Süffahi Abbâsînin nazarında İranlılar, sanki bir hâlâskâr olarak algılandılar. Bütün devlet memuriyetleri birer birer onlara tahsis edildi. Hâlbuki, bütün inkılâbı filen yürüten ve sonra da kılıçla müdafaa eden Türkler bu gösterdikleri çaba ve hizmetlerine karşılık hiçbir mevki elde edemediler. Fergane ve Şaş Türklerinden oluşan Alevî dâîleri aldıkları tesirlerin etkisi altında kalarak farkına varmadan Fars millî kültürünün nüfuz alanının içine düştüler. İranlılarla Türklerin karşılıklı uygar ilişkilerinin başlangıcı hakkında verilen bilgilere göre İskender ve Selefkiyan devirleri kadar geçmişe uzanan birtakım hâdiselerin arasında Türk kamları ile İran mübidleri Maverâünnehir topraklarında İslâmiyetin bir hayli ilerlediği zamanlarda dahi aynı kudsiyyet ile karşılanmaktaydılar. Diğer taraftan ise, Türkler ve İranlılar Arap mezalimi karşısında ortak Alevî propagandalarına ihtiyaç gerektiren ihtilâl fikirleri ile meşgul olmaktaydılar. Yüzyıldan fazla bir süredir devam eden muharebelerin uyandırdığı kin ve husumet, Emevîlere karşı her iki mağlup olmuş olan Fars ve Tûran akvamını çok haklı bir dâvanın kazanılması uğrunda birleştirmişti.
|
İslâm İTİKAD ve MEZHEPLER İnanç Esâsları[göster] İ'tikadî mezhepler[göster] Siyâsî ve Fıkhî mezhepler[göster] Ayrıca bakınız[göster]
|
Emevîler tarafından Hanedân-ı Alevîyye mensuplarına karşı uygulanan takibât ve gerçekleştirilen mezâlimden kaçmağa muvaffak olabilenler Irak kıtasıyla, Türkistan ve İran yaylâlarına iskân edildiler. Neticede Taberistan, Azerbaycan ve Hazar Denizi kıyılarındaki ülkelerde yaşayan Alevî nüfus hızla artmağa başlamıştı.[SUP][20][/SUP] Hanedân-ı Ehl-i Beyt nâmına Hilâfet makamının ele geçirilmesine yönelik başlatılan ihtilâller, neticede bir sülâlenin başarısıyla sonuçlanır sonuçlanmaz asıl olan umûmî gâye ve hedefler hemen unutularak hâkimiyet bu yeni ailenin tasarrufuna teslim ediliyordu. Hükûmet kurmaya muvaffak olan Alevî zümreler içerisinde en uzun ömre nâil olan Bâvendîler (Karahanlılar) 372 sene süren saltanatları zarfında tam 25 tane hükûmdâr tarafından yönetilmişlerdi. Alevîler içerisinde başta en güçlüleri olan Mısır Fâtımîleri olmak üzere Bâvendîler kadar dört asra yakın bir müddet istiklâllerini sürdürmeğe muvaffak olabilenlere pek nadiren rastlanmaktadır. Batı Aksada kurulan ve bir buçuk asır süren Benî İdris Alevî Hanedânlığı ile daha kısa yaşayan Alevî Devletleri de burada bahsedilmeğe değerdir.Ayrıca bakınız: İdrisîler ile Bâvendîler
Alevîler kendi güvenliklerini teminat altına alma açısından Deylem, Mazenderan, Taberistan ve İranda askerî harekâta uygun olmayan sarp dağlar üzerinde yer alan yüksek yaylâlardaki nehirlerin kıyılarında ikâmet etmekteydiler. Bağdattaki hilâfet merkezinden çok uzakta bulunan bu muhitlerde Alevîlerin mevkileri hâlifelerin nüfuzundan çok daha fazla etkili olmaktaydı. Dâî-i Kebîr ve Dâî-i Sâgîr nâmı altında bağımsızlıklarını ilân eden Sâhib-î Zuhurlar hep bu çevrelerden yetişiyordu. Abbâsî Hâlifesi Müstâin bil-Lâh devrinde Duâtû-Alevîyye mensubu Yahyâ bin Ömer Kûfî huruç hareketi başlattığında Irakta Ehl-i Beyte bağlı ne kadar Alevî varsa hepsi onun önderliği altında birleşerek Abbâsî Ordularıyla kanlı bir muharebeye giriştiler. Bu şiddetli harpte katledilen Yahyânın başının Bağdatta teşhir edilmesinden son derece müteessir olan Alevîler uzak ülkelere yerleştiler.[SUP][21][/SUP]
[h=4]Alevîlerin Türkistana doğru yayılmaları[/h]Hicrî 98 / M. 717 yılında Yezid bin Mühelleb Taberistan, Cürcan ve etrafındaki şehirleri feth ettikten sonra bu muhitlerde Abbâsîlerden El-Mansur devrine kadar sürekli olarak kırk sene boyunca Alevîlik propagandaları yürütüldü. Hicrî 138 / M. 756 yılında ise Sünbâd (Sonpâth) adındaki bir Mecûsî İslâm âkideleri üzerinde bozguncu etkiler yaratan ve pek çok kişiyi peşinden sürükleyen yeni bir mezhep ortaya attı.[SUP][20][/SUP]
[h=5]Hasan bin Zeydûl-Alevî ve Taberistan İsyânı[/h]Bu hadiseden otuz yıl sonra M. 785 yılında Ali Zeyn el-Âbı-Dînin torunu Hasan bin Zeydûl-Alevî Taberistanda Hanedân-ı Ehl-i Beyt nâmına dâvetlerine başladı. Hattâ Benî Bâdüsîyân nâmıyla meşhur Rüstemdad hükümdârı Abdûl-Lâh da Hasan bin Zeydûl-Alevîye tâbi olanlar arasındaydı. Deylem, Âmül ve bütün Taberistan şehirlerinde Alevîlik propagandalarının şiddetli bir şekilde devam ettiği bu devirde Rüstemdarlardan Feridunun oğlu Bâdüsyân hükümdârlık makâmına geçince Abbâsîlerin aleyhine faaaliyetler sürdürmekte olan ihtilâlcilerin önderi Hasan bin Zeyd bin Aliûl-Alevîye de büyük ihsânlarda bulunmuştu.Ayrıca bakınız: Hasan bin Zeydûl-Alevî
[h=5]El-DâîKebîr Hâlife İmâm BilHâkk Hasan bin Zeyyid İsyânı[/h]O sıralarda Abdûl-Lâh bin Tâhirin Oğlu Muhammedin dirliği olan Deylem-Taberistan kıtası, onun nâmına Câbir bin Hârun adındaki Hristiyan kâtibi tarafından yönetilmekteydi. Bu adamın yaptığı mezâlime tahammül edemeyen Taberistanlılar, Alevîlerden bir önderin etrafında teşkilâtlandılar. Bu yeni önderin daha deneyimli olan ve Cürcanda yaşayan Hasan bin Zeyyidi tavsiye etmesi üzerine ise, harekâtı yönetmek için Hasan bin Zeyyidi Taberistana davet ederek Hicrî 250 / M. 864 yılının Ramazan ayında kendisine El-DâîKebîr Hâlife ve İmâm BilHâkk ünvânı vererek biât ettiler. Bu gelişmeler neticesinde Abbâsîlerin Taberistan valisi olan Süleyman bin Tâhir firar etmek zorunda kaldı. Etrafa mektuplar yollayan Hasan bin Zeyyid bu muhitlerdeki halkı kendisine biât etmeğe dâvet etti. Mülûk Bâvendîyyeden Şehrîyâr bu dâvete icâbet edenlerin başında gelmekteydi.Ayrıca bakınız: Tahirîler, Deylem, Taberistan, Gürgan, Alavîler ile Hasan bin Zeyyid (El-DâîKebîr Hâlife)
[h=5]Hasan bin Ali El-Utrus ve Alevîlerin Taberistandaki faaliyetleri[/h]Hicrî 250 / M. 864 yılında yine Taberistanda Nâsırûl-Hâk Alevî yeni bir huruç hareketi başlattı. Bunu müteakiben Dâî Hayfer Hasan Kâsım Alevî, Seyyid Câfer, Seyyid Geylân gibi çok önemli hâdiseler başlatan dâîlerin propagandaları neticesinde bu bölgelerde Abbâsîler büyük ölçüde itibâr kaybına uğrayarak her türlü nüfuzlarını da yitirmiş oldular. Arada geçen zaman zarfı içerisinde ufak tefek birtakım hükûmetlerin kurulmasına rağmen, bu hükûmetleri kuran sülaleler süreklilik ve istikrar sağlamayı başaramadıklarından birbirlerini takiben tarihin sahnesinden silinip yok oldular. Neticede Bağdat Hilâfet makamının hâkimiyeti bu bölgede kuvvetli bir şekilde hissedilmeye başlamış oldu. Daha sonra gelen devirlerde ise Ahmed Hücistanî adında bir sâhib-i huruç Curcan ve Taberistanda ihtilâl çıkardı. Öte yandan da Hicrî 301 / M. 914 yılında Sare ve Âmül şehirlerini fetheden meşhur Hasan bin Ali el-Utrus on yedi yıl süren ayaklanması neticesinde Abbâsîlerin isimlerini bölgeden tamamıyla silmeyi başardı. Bir yandan Bağdad hâlifelerine karşı sonsuz kin ve husumet propagandaları yürüten dâîlerin tesirleri nedeniyle, diğer taraftan da Iraktaki hükûmet tarafından Alevîlik yanlılığıyla itham edilmeleri sebebiyle, binlerce insan Taberistan ve Gürgan yöresine göç etmek zorunda kalmışlardı. Hasan bin Ali En-Nâsır Li-Dîn-ilLâhın ölümü üzerine Leylâ bin Nûman, En-Nâsırûd-Dîn Allâh ünvanıyla yeni bir huruç hareketi başlattı. Nişabur ve Tûs şehirlerini işgal ederek Alevîlerin mevkîilerini bir hâyli kuvvetlendirdi.Ayrıca bakınız: Zeyd bin Ali, Zeydîler, Deylem, Taberistan, Alavîler ile Hasan bin Ali En-Nâsır Lil-Hâkk
[h=5]Taberistan Alevîlerinin Bağdattaki taraftarlarına yolladıkları mâlî yardımlar[/h]Bu hâdiseler cereyân ederken Taberistan Alavîleri de el altından Bağdattaki Alevîleri desteklemek maksadıyla mâlî yardımlarda bulunuyorlardı. Muhammed bin Zeyyid el-Alevînin tahsilâtından otuz bin altının Irakta mukîm sâdâta dağıtılmak üzere Muhammed bin Verd Attara gönderildiği haberi Bağdattaki hâlife El-Mûtezîd bil-Lâha ihbâr edilmiş fakat halife bu yardımların sahiplerine ulaşmalarına engel olmak istememişti. Bağdatın Büveyhîler tarafından fethine kadar Şiî ve Sünnî mücadeleleri en hararetli şekliyle devam etti.
[h=3]Fâtımîler devrinde Alevîler[/h]Ana maddeler: Fâtımîler ve Fâtımîler devrinde Alevîler
[h=4]Fâtımîlerin Mısırdan sevk ettikleri Alevî dâîler[/h]Fâtımîlerin Mısırda hükûmet kurmaları üzerine Mısır dâîleri Suriye üzerinden uç Anadoluya, Horasana ve Türkistana gelmeye başladılar. Horasanda oturan büyük dâî, Maverâünnehre ve oradan daha esaslı bir teşkilât oluşturabilmek amacıyla Nesef ve Buhârâya geçmişti. Bâtınîler, artık Abbâsîlere karşı en önemli dâîlerini Kahire saraylarından ithâl etmeye başlamışlardı. "EbûʿAlî el-Mansûr el-Hâkim bi-EmrʿAllâh" ve "Ebû Tamîm Maadd el-Mûstensir bil-Lâh" gibi Bâtınîliğin dâî azâmlık mertebesine ulaşmış olan hâlifeler, bu harekâtın idaresini tüm hassasiyetleriyle ellerinde tutmakta ve en ehliyetli dâîlerini Türkistana tayin etmekteydiler. Deyleme Ebâ Hâtim, Nişabura Ahmed Nesefî ve Ebû Yakûb Sizcî, Maverâünnehire Bendanî, Hindistana Ahmed bin Keyyâl (H. 270, M. 884), Endülüse İbn-i Meserret (H. 310, M. 923) gibi çok iktidarlı dâîler Bâtınîlik Teşkilâtını oluşturmak üzere atanmışlardı.Ayrıca bakınız: EbûʿAlî el-Mansûr el-Hâkim bi-EmrʿAllâh, Ebû Tamîm Maadd el-Mûstensir bil-Lâh, İsmâîlîyye, Keyyâlîyye, Mustâlîîyye ile Nizârîyye
[h=2]Şîʿa-i Bâtınîyye tarikât ve mezheplerinin Türkler arasında yayılması[/h]Ana maddeler: Bâtınîlik ve Bâtınîliğin Türkler arasına i'tikadî mezhep olarak yayılması
Tarihi olarak 9. yüzyılda oluşmaya başladığı 11. yüzyılda oluşumunu tamamladığı kabul edilmektedir. Bâtınîler inanışlarını tarih boyunca daîler aracılığıyla yaymaya çalışmışlardır. 11. yüzyılda Hasan Sabbahın görüşleri etrafında oluşan akım Fâtımîler tarafından desteklenmiştir. Liderleri Hasan Sabbah Kazvin bölgesindeki Alamut Kalesini kendisine merkez yapmış ve fedaileri aracılığıyla Nizamülmülk'ün de aralarında bulunduğu birçok devlet adamını gizlice suikast sonucu öldürtmüştür. Melikşah döneminde güçlenen hareket ortadan kaldırılmak istenmiş ancak Melikşahın ölümü üzerine başarılı olunamamıştır. 13. yüzyıl ortalarına kadar etkili olan bu hareket 1256da Moğol hükümdarı Hülagü'nün Alamut Kalesini yıkması ile ortadan kalkmıştır.
[h=3]Selçuklular Devrinde Bâtınîlik hareketleri[/h]Tarihi olarak 9. yüzyılda oluşmaya başladığı 11. yüzyılda oluşumunu tamamladığı kabul edilmektedir. Bâtınîler inanışlarını tarih boyunca daîler aracılığıyla yaymaya çalışmışlardır. 11. yüzyılda Hasan Sabbahın görüşleri etrafında oluşan akım Fâtımîler tarafından desteklenmiştir. Liderleri Hasan Sabbah Kazvin bölgesindeki Alamut Kalesini kendisine merkez yapmış ve fedaileri aracılığıyla Nizamülmülk'ün de aralarında bulunduğu birçok devlet adamını gizlice suikast sonucu öldürtmüştür. Melikşah döneminde güçlenen hareket ortadan kaldırılmak istenmiş ancak Melikşahın ölümü üzerine başarılı olunamamıştır. 13. yüzyıl ortalarına kadar etkili olan bu hareket 1256da Moğol hükümdarı Hülagü'nün Alamut Kalesini yıkması ile ortadan kalkmıştır.
Ana maddeler: Selçuklular devrinde Bâtınîliğin Türkler arasına yayılması, Selçuklular, ve Büyük Selçuklu Devleti
[h=4]Selçuklular devrinde şiddetlenen mezhep mücadeleleri[/h]Ana maddeler: Selçuklular, Nizamülmülk, Elemûtlar, Hasan Sabbah, ve Sabbahiyye
Amidûl-Melikün teşvikiyle bütün bidatçiler ile Eşarîler aleyhinde Kerrâmîler ve Hanefî olan Mu'tezilenin de desteğini alarak şiddetli bir takibat başlatıldı. H. 455 / M. 1063 yılında Sultan Tuğrulun ölümü üzerine Alp Arslan sultan oldu. Şîʿa-i Bâtınîyye dâîsi vezir Amidûl-Mülk H. 465 / M. 1073 yılında hapsedilerek yerine Hoca Nizâmûd-Dîn Tûsi Nizâm-ûlMülk adıyla vezir oldu. Amidûl-Mülk ise bir yıl sonra idam edildi. Nizâm-ûlMelik çokça paralar sarf ederek Bağdatta Diclenin kenarına Şîʿa-i Bâtınîyye hareketlerine karşı müdafaada bulunacak muktedir kelâm ve felsefeci âlimler yetiştirmek amacıyla Nizâmiye[SUP][22][/SUP] isminde muazzam bir Dar-ûlFünûn yaptırdı. Vaktiyle arkadaşı olan ve Fâtımîler halifesi Mûstensir bil-Lâh tarafından Elamût Dâî-i Âzamlığına atanmış olan Hükümet-i Melâhide-i Bâtınîyye Reisi Hasan Sabbah tarafından hançerletildi.
[h=4]Salâhaddin Eyyûbînin Mısırı fethi ve Bâtınîlerin etrafa yayılması[/h]Amidûl-Melikün teşvikiyle bütün bidatçiler ile Eşarîler aleyhinde Kerrâmîler ve Hanefî olan Mu'tezilenin de desteğini alarak şiddetli bir takibat başlatıldı. H. 455 / M. 1063 yılında Sultan Tuğrulun ölümü üzerine Alp Arslan sultan oldu. Şîʿa-i Bâtınîyye dâîsi vezir Amidûl-Mülk H. 465 / M. 1073 yılında hapsedilerek yerine Hoca Nizâmûd-Dîn Tûsi Nizâm-ûlMülk adıyla vezir oldu. Amidûl-Mülk ise bir yıl sonra idam edildi. Nizâm-ûlMelik çokça paralar sarf ederek Bağdatta Diclenin kenarına Şîʿa-i Bâtınîyye hareketlerine karşı müdafaada bulunacak muktedir kelâm ve felsefeci âlimler yetiştirmek amacıyla Nizâmiye[SUP][22][/SUP] isminde muazzam bir Dar-ûlFünûn yaptırdı. Vaktiyle arkadaşı olan ve Fâtımîler halifesi Mûstensir bil-Lâh tarafından Elamût Dâî-i Âzamlığına atanmış olan Hükümet-i Melâhide-i Bâtınîyye Reisi Hasan Sabbah tarafından hançerletildi.
Fâtımîlerin son halifesi olan El-Âzıd bil-Lâhın H. 566 / M. 1171 tarihinde vefatı üzerine Şâfiî olan Salâhed-Dîn-i Eyyûbî Mısıra yerleşti. Bunun üzerine iki yüz yetmiş sekiz sene süren Mısır Şîʿasının tarihe karışması neticesi Mısır Şîʿa-i Bâtınîyyesi mensupları da çeşitli ülkelere dağılmak zorunda kaldılar. Böylece, Sultan Salâhed-Dîn-i Eyyûbînin baskısından bunalan Bâtınîyye dâîleri bu yeni bağımsızlığına kavuşan bölgelere göç ettiler. O sırada Bağdatta hilâfet makamında oturan Ebûl Muzaffer el-Müstencit bil-Lâhın Elemût Şeyh-ülCebelleri tarafından suikaste kurban gittiği haberi geldi. Bunun üzerine Bâtınîler aleyhinde şiddetli fetvâlar yayınlanmaya başlandı. İlk fetvâyı da Rüstemdârı âlimlerinden ve meşhur fukahadan olan imâm Fahr-ûlİslâm Rûyânî verdi. Bundan son derece müessir olan Bâtınîler, sonunda Fahr-ûlİslâmı da hançerletmeyi başardılar.[SUP][23][/SUP] Neticede, Bağdattaki hilâfet makâmı Bâtınîlere karşı tavizkâr davranmak zorunda kaldı. Ebûl Muzaffer el-Müstencit bil-Lâhın torunu olan En-Nâsırûd-DînAllah halife olunca Şîʿa-i Bâtınîyyeye karşı daha teveccühkâr bir tutum izledi. Hattâ bazen teşvik dahi etti.[SUP][24][/SUP]Ayrıca bakınız: Ebûl Muzaffer el-Müstencit bil-Lâh, En-Nâsırûd-DînAllah, Salâhed-Dîn-i Eyyûbî ile Eyyubiler
[h=3]Budizm, Şâmânizm, Hristiyanlık, Mazdek [SUP][25][/SUP] ve Mani[SUP][26][/SUP][SUP][27][/SUP] dinlerindeki akidelerin İslâma hulûlleri[/h]Ana maddeler: Budizm, Şamanizm, Hristiyanlık, Mazdekçilik, ve Mani dini
Bâtınîler tarafından Budizmin düşünce yapısı tasavvuf yolundan ayrılan ayrı bir bâtınî mezhep halinde sunulurken, Manî ve Mazdek gibi dinlerin temsil ettiği itikadî manzumeler İbâhîyyûn tarafından özümsenmekteydi. Hristiyanlığın telkin ettiği tanrının insana benzeyişi ve İsaya hulûlü kuramı gibi hoşa giden ve zihinlere en uygun gelen kısımları ise Bâtınîliğin Alâllah kulları tarafından temsil edilmesi şeklinde arz edilmekteydi. Ayrıca, Türk dininin itikadî kuramları içerisinde yer alan Gök Tanrı ile Ali bin Ebu Talibin semâvî mekânları birbirleriyle tam bir uyumluluk göstermekteydi.[SUP][28][/SUP][SUP][29][/SUP]Ayrıca bakınız: Nusayrîlik
[h=3]Bâtınîlerin taraftar toplama amacıyla tevil [SUP][30][/SUP] yollarına başvurması[/h]Bâtınîler tarafından Budizmin düşünce yapısı tasavvuf yolundan ayrılan ayrı bir bâtınî mezhep halinde sunulurken, Manî ve Mazdek gibi dinlerin temsil ettiği itikadî manzumeler İbâhîyyûn tarafından özümsenmekteydi. Hristiyanlığın telkin ettiği tanrının insana benzeyişi ve İsaya hulûlü kuramı gibi hoşa giden ve zihinlere en uygun gelen kısımları ise Bâtınîliğin Alâllah kulları tarafından temsil edilmesi şeklinde arz edilmekteydi. Ayrıca, Türk dininin itikadî kuramları içerisinde yer alan Gök Tanrı ile Ali bin Ebu Talibin semâvî mekânları birbirleriyle tam bir uyumluluk göstermekteydi.[SUP][28][/SUP][SUP][29][/SUP]Ayrıca bakınız: Nusayrîlik
Bâtınîyye tarafından yayılmakta olan inançlar en fazla Türkmen boyları arasında rağbet görmekteydi. Sünnî din adamları ve fakihlerinin dinî hükümlerde çok ağır ve cezalı bazı sonuçlar ile tâbilerini sorumlu tutmaları, medresenin haşin ve asık suratlı bir çehre ile sürekli olarak Cehennem azabından bahsetmesi, Bâtınîlerin faaliyetlerini son derece kolaylaştırıcı ve taraftar toplamalarına yardımcı olacak ortamı hazırlamaktaydı. Dinin zâhiriyle onun tevil ve tefsirini izah eden hükümlerinde derin ayrılıklar oluşmuştu. Onun için İslâmiyetin bağrında yer almak isteyen çeşitli din ve âkideler, hep bu tevil yolunu kullanarak İslâmiyetin içerisine girdiler. Kur'an-ı Kerîmdeki bazı sûrelerin başında bulunan tek harflerin ve bir takım tevilâtı davet eden âyetlerin bulunması bu konuyla ilgili çok geniş bir alanın oluşmasına sebebiyet verdi.
[h=4]Türkleri elde etme ve Bâtınîliği Türkler arasında yayma siyâseti[/h]Orta Asyada yaşayan ve Türklerin dini olan Şamanizm, Pamire kadar gelen Alevî-Bâtınî dâîlerinin savunduğu ilkeler ile kolayca kaynaşabilecek akideler ihtiva etmekteydi. Bâtınîler eski Türk dîninde mevcut olan bir takım inançlar ile Şîʿa-i Bâtınîyye arasındaki benzerlikleri kullanarak büyük istifade köprüleri oluşturdular. Bu hususta en çok yararlandıkları fikir ise Ali bin Ebû Tâlibin şahsiyetinin ilâhlaştırılması ve kendisine Türk ilâhlarının en büyüğü olan ve göğün en üst katında oturan Gök Tanrıya eşdeğer bir makam atfedilmesi olmuştu. Büveyhîler gibi Abbâsîlere düşman olan Kutbûd-Dîn Muhammed Harzem Şahın hilâfetin Hazreti Ali evlâdına devredilmesi için girişimlerde bulunması da Türkler üzerinde Şîʿa-i Bâtınîyye lehine çok kuvvetli etkiler oluşturmuştu. Kutbûd-Dîn Muhammed Harzem Şah zamanın Abbâsî Hâlifesi En-Nâsırul-Lâhın yerine Sâdattan Seyyid Abdûl-Melik Tırmizîyi geçirmek üzereyken Moğolların taarruza geçtikleri haberinin etrafa yayılması üzerine kendi ülkesini savunmak için memleketine geri dönmek zorunda kalmıştı. Şeyh Şihabed-Dîn Ömer Sühreverdînin Havarezmşâhın huzurunda Abbâsî Hâlifeliğinin sürekliliğinin sağlanmasının gerekliliğine lehinde uzun bir nutuk attığında Kutbûd-Dînin şiddetli muhalefetine mâruz kalmıştı.Ayrıca bakınız: Şeyh Şihabed-Dîn Ömer Sühreverdî, En-Nâsırûd-DînAllah ile Kutbûd-Dîn Muhammed Harzem Şah
[h=4]Moğol istilâsında Bâtınîlerin rôlleri[/h]Moğol istilâsı esnasında Şîʿa-i Bâtınîyyenin tahrikâtı sebebiyle Moğol mezaliminin sahası epey genişlemişti. Save ve Nişapur şehirlerinin tahrip edilmesinden sonra Mazenderan ülkesini istilâ eden Moğollar Bâtınîlerin kışkırtması neticesinde önce bütün Sünnîleri öldürdüler, daha sonra da bu harekâtın ne kadar ahlâkî olduğunu bilumum Şiîleri katletmek suretiyle kanıtladılar.[SUP][31][/SUP] Bu devirde Şîʿa-i Bâtınîyyenin Dâî Âzamlık makamında Hükümet-i Melâhide-i Bâtınîyye Reisi Nûred-Dîn Muhammed Sânî oturmaktaydı. Elemûtun propagandaları neticesinde Bağdattaki çok önemli Şiî teşkilâtı, bütün Bâtınî âlemini yönetmekte olan Hükümet-i Melâhide-i Bâtınîyye merkezine bağlandı.
[h=5]Şiîliği benimseyen Türk dâîleri[/h]Cengiz ve Hulâgû ordularının tâkibâtından kaçan Şiî fırkalar, Mısır, Şam, Irak, İran, Azerbaycan, Faris ve Horasan kıtalarına yayıldılar. İrandaki İsmâilî kaleleri işgal edilmesi sürecinde Hulâgû ile birlikte meşhur müverrih Alâed-Dîn Cüveynî de yanında bulundu. Bu âlim Elemût kütüphanesinini tetkik etmek için Hulâgûdan müsâde almıştı. Bu olayların vuku bulması esnasında Şiîliğe giren pek çok Türkmen dâîleri Oğuz aşîretleriyle birlikte batıya doğru ilerlemekteydiler. Bu Türkmenler Selçuklulara karşı hudut muhafaza bekçiliği yapmaları maksadıyla İlhanlılar tarafından vazifelendirilmişlerdi. Mengü Kaan tarafından Anadolu genel valiliğine atanan Sâmuk Noyin atandığı bu yeni görevine başlamak üzere gelirken yanında Şihabed-Dîn Ömer Sühreverdî halifelerinden Şeyh Takyed-Dîn Esen bin Satuk Şirvanîyi de beraberinde getirmişti.
[h=4]Şîʿa-i Bâtınîyyenin çıkardığı yeni tarikât ve mezhepler[/h]Batı İran ile Anadoluda yedinci hicrî asırdan itibaren dört yüzyıl süresince aralıksız süregelen dinî karışıklıklardan dolayı ortaya birçok tarikât ve zümreler çıkmıştı. Horasan Melâmetîliğinin kurulduğu yer olan, ve üçüncü hicrî asırdan itibaren birçok mutasavvıfın vatanı olarak bilinen Nişâburda Hamdunel-Kassardan sonra daha birçok hulûl inancı ihtivâ eden ve dinîn zâhirî ahkâmına muhalefet eden İbahiyye mensûbu Şîʿa-i Bâtınîyye toplulukları çoğunlukla Melâmîyyenin içerisine dâhil oldular. Şeyh Cemâled-Dîn Sâdîden itibaren Suriye, Mısır, Irak, Hindistan, Orta Asya sınırlarına kadar genişleyen ve İbaha itikadı gereği birçok tavır, tutum ve ibâdetin zâhirî hükümlerinin yerine getirilmesi mevzuunda göstermiş oldukları kayıtsızlıklarıyla dâima şiddetli kınanma ve eleştirilere mâruz kalan Kalenderîler[SUP][32][/SUP] ile eski yazarlar tarafından Tâife-i Abdalan ve Cevâlika olarak isimlendirilen çeşitli tarikât mensuplarının, Osmanlı yazarlarınca abdal, âşık, torlak, şeyyâd, Hâydarî, Edhemî, Câmî, Şemsî[SUP][33][/SUP][SUP][34][/SUP] gibi aynı mânaları taşıyan ifadelerle anıldıkları görülmektedir. Bunların hepsi de ortak kanallardan süzülenen benzer itikatların çeşitli parçalarını barındırmaktaydılar.[SUP][35][/SUP]Ayrıca bakınız: Gnostisizm, Horasan Melametîliği, Bâtınîlik, Kalenderîlik ile İbahilik
[h=5]Kalenderîlerin Anadoluda Bâtınîlik hareketlerine yaptıkları katkılar[/h]Kalenderîler en koyu Alevîler olmaları nedeniyle Suriye, Halep Bâtınî merkezinden aldıkları kuvvetlerle, Anadoluda bulunan ve diğer Bâtınî merkezlerinden ayrı ve bağımsız yaşamakta olan Bâtınîleri takviye ettiler. Kalenderî Haydarî ünvanı taşıyan ve dış görünüşleri itibarıyla tasavvuf kisvesi altında Türkmen boyları arasına yerleşen babalar Anadoludaki Bâtınîlik hareketlerine olanca güçleriyle destek oldular.Ayrıca bakınız: Kalenderîlik ile Babâîlik
[h=5]Haydarîlerin Şîʿa-i Bâtınîyye mezhebini tâkviyesi[/h]Haydarîler, Kûtbed-Dîn Haydara mensup oldukları gibi Haydârnâme adıyla şeyhinin nâmına bir de eserî bulunan meşhur Pendnâme yazarı Ferîdüddîn-i Attâr da onun başlıca hâlifelerindendi. Altıncı hicrî asrın sonlarında büyük şöhreti sayesinde pek çok Türkü kendi intisabına almaya muvaffak olan Kûtbûd-Dîn Haydarın bizatihi kendisi de aslen Türk ırkındandı. Konyada Mevlânâ Celâled-Dînin şöhretinin afâkı tuttuğu bir devirde bile Kûtbûd-Dîn Haydarın hâlifeleri bağımsız zâviyelere sahiptiler. Mevlânâ Celâled-Dînin yanında Hacı Mûbârek Haydârî adında bir Haydârî hâlifesinin de pek büyük bir hâysiyet ve itibâr sahibi olduğunu Eflâkî kaydetmektedir.[SUP][36][/SUP]Ayrıca bakınız: Baba Haydar ile Ferîdüddîn-i Attâr
[h=3]Anadolu Selçukluları devrinde Şîʿa-i Bâtınîyye hareketleri[/h]Ana madde: Anadolu Selçuklu Devleti
Bu devirde Anadoluda Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mesud evvel tarafından yaptırılmış olan Mesudiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçuklularının nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğolların denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlıların himâyesi altında Şiîliği neşreden Bâtınûl-Mezhep Babalar tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğolların nüfuzuyla Mesudiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerden Şeyh Mecded-Dîn İsâ azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtıniyyenin en değerli dâîlerinden Şemsed-Dîn Ahmed Baba atandı.
[h=4]Selçukluların Anadoluda İran medeniyetinin yayılmasındaki hizmetleri[/h]Bu devirde Anadoluda Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mesud evvel tarafından yaptırılmış olan Mesudiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçuklularının nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğolların denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlıların himâyesi altında Şiîliği neşreden Bâtınûl-Mezhep Babalar tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğolların nüfuzuyla Mesudiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerden Şeyh Mecded-Dîn İsâ azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtıniyyenin en değerli dâîlerinden Şemsed-Dîn Ahmed Baba atandı.
Samânîler devrinin İranî bir simâ göstermesi ve Abbâsîlerin de İran-perestişkârı olarak tarihin huzuruna çıkması gibi yedinci hicrî asırda Konyada Mevlânâ Celâled-Dînin tesiri neticesinde Selçuklu saraylarında yaşayan şairler Anadoluda İranîliğe doğru şiddetli bir sevgi uyandırmışlardı. Bu tesirler altında kalan Konya Selçuk sultanları da ayni duygu ve hisler içerisinde İranın tantanalı hükümdar adları ile kendi şehzâdelerini çağırmağa varacak kadar aşırı derecede ifrata kaçan birer İran hâyranı ve tâklitçisi olarak yetişmekteydiler. Konya Selçuklu sarayındaki şehzadeler hep Keyâniyan ve Sâsâniyan hükümdarlarının isimleriyle çağrılır olmuştu. Bu kültürün etkisi altında yetişen kibâr ve tâhsilli sınıflar, âlimler, şeyhler ve şâirler olanca güçleriyle İran dil ve edebiyatının gelişmesine hizmet ederlerken, diğer taraftan da asıl itikadi unsurları bünyelerinde barındıran Bâtınî Babalar bütün Türk ve Türkmen boylarını bir millî birlik ruhuyla birbirlerine kaynaştırmak için yoğun gayret sarfetmekteydiler. Öte taraftan devletin resmî dili ise Farsçaydı.
[h=4]Bâtınîliğin Türkler arasında yayılması[/h]Horasan Erenleri[SUP][37][/SUP] nâmıyla Oğuz boyları arasında kendilerine yer edinen Şia-i Bâtıniyye dâîleri ve millî lisân ile konuşarak halkın ruhiyatına pek uygun telkinlerde bulunan Bâtınî-Babalar, iptidaî bir şerait içerisinde yaşamlarını idâme ettirme mücadelesi sürdüren, ve şehirliğin ince yaşam tarzını bilmeyen Türk Özleri yanında kendilerini birer Veli olarak tanıtmayı başarıyla becermişlerdi. Bâtınîler, süslü nâzım lisanından bir şey anlamayan bu aşîretler arasında düzenledikleri sazlı ve şaraplı meclislerde geçmişin tüm hurafe ve efsanelerini halka nakletmek suretiyle insanların gönüllerinde ilâhi duygular uyandırmaktaydılar.
[h=5]Bâtınîlerin Moğollar arasına karışması ve Alevî-Bâtınîliğin Harezm Türkleri arasında yayılması[/h]Selçuklular iktidara geldiklerinde Bağdat hilâfetine düşmüş olan Mısır Fâtımîleriyle, aslında Şîʿanın Nizarîyye kolu mensuplarından olan Hükümet-i Melâhide-i Bâtınîyye Reisi ve bütün Bâtınîlerin Sahib-î Âzam-ı Hasan Sabbahı karşılarında buldular. Bilâhare Moğol istilâlarının başlamasıyla sahip oldukları karışık itikadların etkisinde kalarak vicdanî oluşumlarını kaybetmiş olan önemli kütleler, Moğol ordularının arasına karıştılar. Anadolu Selçuklu sultanlarından Birinci Âlâed-Dîn Key-Kûbâd zamanında Halaç ve Kapçak gibi Türkmen kabilelerinden pek yoğun kütleler de Anadoluya yerleşmekteydi. Celâled-Dîn Harezmşahın baskıcı tutumundan rahatsızlık duyan kabileler ve Harezm Türkmenleri Selçukluların kendilerine duyduğu güvenle Anadolu Selçuklu Devletinin savunma kuvvetlerini teşkil etmekteydiler. İkinci Gıyased-Dîn devrinde Amasya Bâtınî merkezinin etkisiyle bu Harezm Türkleri Selçuk ülkelerinden çıkartılarak Halep, Suriye ve El-Cezire muhitlerine dağıtıldılar. Konya Selçuk Sarayının hasmane siyâsetînden kuşkulanan Şîʿa-i Bâtınîyye dâîlerinden oluşan büyük bir topluluk ta bu Türkmen kabileleriyle birlikte göç ettiler. Harezm ülkesinin pek çok mezhep çatışmalarına sahne olduğunu fırsat bilen Bâtınî dâîleri, Harezmlilerin Anadolu Selçukluları tarafından kovulmaları fırsatını çok iyi değerlendirerek bütün kuvvetleriyle kendi âkide ve dâvalarını tasavvuf kanallarından geçirerek neşretmeye başladılar. [SUP][38][/SUP]Ayrıca bakınız: Harezmşahlar, Celaleddin Harezmşah, Anadolu Selçukluları, I. Alaeddin Keykubad ile II. Gıyaseddin Keyhüsrev
[h=5]Harezm Türkleri arasında Bektâşîler[/h]Celâled-Dîn Harezmşahın harekâtından memnun olmayan aşîretler ondan ayrılarak Birinci Âlâed-Dîn Key-Kûbâda iltica etmişler ve Selçuklular ülkelerine gelen bu aşîretlere de Sivas, Çorum, Engürüye kadar olan yörelerde yaylâk ve kışlaklar tahsis edilmişti. Bunların Celâled-Dîn Harezmşahın maiyetinden ayrılmalarına rastlayan zamanlar zarfında Hacı Bektaş hâlifelerinden bazıları da onların içlerine nüfuz etmeyi başarmışlardı. Şîʿa-i Bâtınîyye dâîleri sıfatıyla bu topluluklar üzerinde önemli bir nüfuz kazanmışlardı.[SUP][39][/SUP] Harezm ve Azerbaycandan gelen bu aşîretleri Anadolu ahalisi Tatar ve Moğol artıkları nazarıyla görüyordu. Bektaşî babalarından Ahlat, Diyâr-ı Bekir vilâyetlerinden önemli bir grupla beraber Harzemliler arasında da Burak Baba müridlerinden yine ayrı bir parti propagandalarda bulunuyorlardı. Bu devirde Burak Babanın Anadoluda yaygın bir şöhreti vardı.


