Bvural41 1
Bvural41
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
mavzermete 1
mavzermete
xranzei 1
xranzei
Hikaye Ekle

Esaret | FİNAL

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan qecekondu06
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 1
  • Görüntüleme Görüntüleme 192

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

-Lucy’nin Ağzından-
Öpüşmemizi bölen şey, benim –sonunda- gözlerimi Steven’ınkilerden ayırıp sol tarafımda kalan ışık kümesine doğru bakmam oldu.
‘’Bu da ne?’’ dedi şaşırmış bir şekilde.
Birisi toprağı yarıp, göğe yükseliyordu. Ve yükselirken gözü alacak derecede bir ışık yayıyordu. Yeşil…
‘’Imm, Şey, Lucy bu sizin şu dediğiniz-‘’
‘’Tanrı…’’ diye tamamladım Steven’ı cümlesini.
Evet, o bizim aradığımız Tanrı’ydı. Serapis.
‘’Lanet olsun, Sharon’ı bulmalıyız.’’ Dedim.
Ona döndüm ve cümleme devam ettim, ‘’Steven, bu şeyleri yani olanları ‘şimdilik’ unutalım. Olur mu?’’
‘’Şimdilik.’’ Diye tekrar etti.
Hızla gitmekte olduğumuz yönde yürümeye başladım. Yeniden.
XX
Oraya vardığımızda gördüğüm ilk şey Sharon’ın şaşkın bakışlarıydı.
Koşarak yanımızda geldi ve kolumdan tuttuğu gibi beni sürüklemeye başladı.
‘’Lanet olsun, yürü Lucy! Yer altına!’’
Ona karşı koyamıyordum. Sonunda direnişimi bırakıp yürümeye başladım.
Yer altı soğuktu. Kollarımı kavuşturduğumda Steven’ın sıcak kolları çabucak bana dolanmıştı.
Fısıltıyla, ‘’T-teşekkürler.’’ Dedim.
Saçlarımı öptü. Ah!
İlerlerde bir yerde yeşil ışık görüyordum. Yine. Ama bu sefer önünde biri oturuyordu. Serapis…
‘’İşte geldik.’’ Dedi Sharon.
Taht vardı ışığın önünde. Etrafında da nöbetçiler…
Konuşma Tanrı başladı.
‘’Merhaba, insanlar.’’
‘’Sharon, Lucy ve Steven.’’ Diyerek düzeltti Steven.
Evet, ‘insanlar’ hoi bir kelime değildi. Her neyse…
Tanrı konuşmasına devam etti. Konuşurken gözleri bana sabitlenmişti, ben ise etraftaki nöbetçilere bakmaya çalışıyordum. Hem gözlerimi kaçırmak için, hem de ışık beni gerçekten rahatsız etimişti.
‘’Pekala. Buraya niçin geldiniz?’’ diyerek devam etti Serapis.
‘’Gelmedik. Kaybolduk.’’ Diye tersledi Sharon.
Tanrı, gerçekten sabırlıydı.
‘’Demek kayboldunuz. Bizi nereden buldunuz? Gördüğüme göre mumyalarımdan kurtulmuşsunuz. Diğerleri sizin geldiğinizi hissetmiş ve başınıza bir şey gelmeden bulundukları yere getirmişler.’’
Diğerleri derken yukarıdaki ‘yaratık’lardan bahsettiğini biliyordum. Onlara garip bir şekilde hitap etmişti. Yine her neyse…
Tanrı’nın sorularını her zamanki gibi Sharon cevaplamaya başladı.
‘’Evet, kaybolduk. Sizi Lucy sayesinde bulduk. –bunu söylerken kafasıyla beni işaret etti.- Mumyalardan, o yüksek uçurumdan atlayarak kurtulduk ve bunda sizin de katkınız olmuş galiba çünkü yere çarpmadan önce bir şeyin bizi tuttuğunu ikimiz de hissettik. –bu cümlede ise kendisini ve Steven’ı kast ediyordu.- Son olarak da iyi ki de getirmişler. Bizi öldüreceklerini düşündük!’’ diye patladı sonunda.
Tanrı hala sakindi. Sadece birilerinin uçurumdan atlarken bizi tuttuğunu hissetmiş olmamıza şaşırmış gibiydi.
‘’Tamam. Öncelikle buraya gelen 3. Kişisiniz. Grup olarak. Sizden önce 2 grup daha geldi ve hiçbiri kurtulamadı.’’
Steven kollarını üzerimden çekmiş, konuşmaya başlamıştı.
‘’Ama biz kurtulacağız. Bunun için gerekli bilgiye sahip olan biri var yanımızda.’’
Utançtan yanaklarımın kıpkırmızı olduğunu hissedebiliyordum.
Ve sözü ben devraldım.
‘’Şey evet, mitolojiyle ilgileniyorum ve bu konuda bilgiye sahibim. Sizin adınızın da Serapis olması gerek.’’ Dedim.
‘’Ya, evet doğru. Benden ne istiyorsunuz?’’
‘’Şifre mi ne gerekliymiş. 4 elementin Tanrı/Tanrıça’larını bulmamız ve şifreyi çözmemiz lazımmış. Ama 4 elemente karşılık 5 Tanrı/Tanrıça’mız var. İkisi toprak Tanrısı. Siz ve Geb.
Tanrı kahkaha attı. (Kahkaha mı? Tanrı? Kahkaha? Gülmek? Tanrım!)
‘’Geb’i bulmanıza gerek yok.’’ Dedi gülerek.
Üçümüz de şaşkınlıkla bakmaya devam ettik.
Tanrı konuşmaya devam etti.
‘’Serapis, Amathaunta, Getha ve Chece’yi bulacaksınız. Amathaunta ve Chece yeryüzünde, Getha ise volkanlarda. Yani ateş.’’ Dedi.
Vay canına! Serapis bize gerçekten yardım ediyordu. Zorluk çıkaracağını filan düşünmüştüm ama…
‘’Haydi, gardiyanlarım sizlere yiyecekler versin de yola düşün. Ve ölmemeye çalışın.’’
Sharon iğneleyici bir bakış bakış attı ve arkadaki mağara tarzı yerlere doğrudu yürüdü.
Geldiğinde çantası/çantam ağzına kadar doluydu. Sharon’ın suratı hala asıktı.
Tekrar Tanrı’nın önüne geldi.
‘’Sharon, Lucy ve Steven; benden alacağınız şifre:
Yolculukta güçlünüz ölecek.
Rahata kavuşacaksınız,
Belki de ölüme.
Ama şunu bilin ki en kısa yol en zorlusudur.
Şifre bu muydu? Biz şiir mi?
Kafamı çevirdiğimde Steven şiiri sessizce tekrar edip, ezberlemeye çalışıyordu.
Geldiğimiz yoldan tekrar üste çıkarken arkadan Serapis’in duasını duyabilmiştim…
Gardiyanlar çabucak Getha’ya ulaşabilceğimiz yolu bize tarif etmişti. (Ne yardım severler ama!)
Üçümüz erzak dolu çantayla gardiyanların öğrettiği yoldan yürümeye başladık…
Etraf karanlıktı ama yine gardiyanların verdiği meşaleler sayesinde önümüzü görebiliyorduk.
En sonunda sessizliği bozmaya karar verdim.
‘’Yemin ederim, bir daha piramitlere falan gelmeyeceğim.’’ Diye saçma bir cümle kurdu.
Aşığım Steven ise güldü.
XX
Sonunda derinlerden gelen patlama seslerini duydum. Bu da demek oluyordu ki: doğru yoldaydık.
Benim gibi Sharon da duymuş olmalıydı ki durup sessizliği (ya da patlamaları) dinledi.
‘’Siz de duydunuz mu?’’
‘’Evet.’’ Dedim sıkkın bir tavırla.
Steven elini, elime kenetledi. Sharon ise bunu görünce şaşırmak yerine normal bir şeymiş gibi yoluna devam etti. (Aslında normaldi ama bu kadar uzun süreden sonra… Bana garip geliyordu.)
Biz ilerlerken deliklerde saklamış olan 2 gardiyan mızraklarıyla yolumuzu kestiler. Son derece… vahşi görünüyorlardı.
‘’Kimsiniz?’’ diye sordu içlerinden biri.
Tam Sharon konuşacakken ona bir şey deme fırsatı vermeden ben konuşmaya başladım.
‘’Ben Lucy. Bunlar da Sharon ve Steven. Tapınaklarda kaybolduk. Ve kurtulmamız için Getha’yla konuşmamız gerek.’’ Dedim.
Olayları bu kadar çabuk anlatabildiğime sevinmiştim.
Adamların yüzündeki gerginlik, yerini şaşkınlığa bıraktı. Bunlar da Serapis gibi, benim bunca şeyi nasıl öğrenebildiğime şaşırdığına emindim.
Kısa bir şok krizinden sonra diğeri konuşmaya başladı.
‘’Yalan söylüyorsunuz.’’
Aslında inanıyordu da… Neyse.
‘’Bizi buraya Serapis gönderdi.’’ Dedi Sharon öne atılarak. Adamlar onun adını duyunca tekrar çarpıldılar. Gerekli olan kelime bu olmalıydı ki mızraklarını çektiler ve bizi içeri aldılar.
İçerisi Serapis’in mekanına nazaran çok daha sıcaktı. (Tabii sıcak olacaktı. Volkan, alevler, öcüler böcüler… Ah, yine saçmalıyordum.)
Etrafa dikkatli baktığımızda alevlerin üzerinde bulunan bir köprüden geçiyorduk. İçime korku doldu. Pıtır pıtır patlayan lavlar. Onları içine düşme düşünesi… Iyk.
Sonunda Tanrıça’nın bulunduğu yere geldik. Etrafına Serapis’ten farklı olarak kırmızı ışık yayıyordu. Ya evet, Serapis toprağın yeşili, Getha alevlerin kırmızısı…
Tanrıça ciddiydi. Serapis gibi kesinlikle değildi. Sharon da diğer Tanrı’nın yanında davrandığı gibi davranamıyordu.
Getha’nın önüne geldiğimizde birileri bizi boynumuzdan itekledi ve ‘eğilin.’ Diye emretti.
Bizi de dizlerimizin önüne çöktük. Sonra Tanrıça’nın emriyle tekrar ayağa kalktık.
Çok ilkel, diye düşündüm.
Tanrıça konuşmaya başladı.
‘’Nereden geldiğinizi ve ne istediğinizi biliyorum. Şifreyi vereceğim fakat sizi bir konuda uyaracağım.’’
Ne diyeceğini biliyordum. Serapis gibi, ölmemeye çalışın gibi bir şey diyecekti.
Ama demedi.
‘’Amathaunta’ya gittiğinizde birinizin canını alacak kurban olarak.’’
Steven’ın konuşmaya kalkıştığını görünce onu bakışlarıyla susturdu ve devam etti.
‘’Bunu sadece o belirler.’’ Dedi ve şifreyi söyledi.
‘’Yaşamak için yaşayın.’’
Ne yani, bir cümle mi? Serapis’in söylediği gibi şiir bekliyordum. Hatta ezberlemek için hazırlanmıştım. Tanrım!
Sharon’ın kibar ‘teşekkür’ünden sonra lavlarla dolu korkunç köprüyü arkada bırakarak yine gardiyanların yardımıyla Amathaunta’ya doğru yürümeye başladık.
Bu kadar kısa mıydı? Onca yaşadıklarımızdan sonra bu kadar kolay mıydı? Getha’nın yanında en fazla 10 ya da 15 dk zaman geçirmiştik. Hoş, daha fazla durmak istemezdim. Hele de o lavların arasında… Iyk.
Mağaralar birbirine bağlıydı ve ulaşım önceki yerlerden çok daha kolaydı. Yolculuk uzun sürmüyordu. Şaşkınlıktan ölecektim. Her şey çok çabuk geçiyordu.
Karnımın guruldamasıyla Steven ve Sharon gülerek bana baktılar.
‘’Ne?’’ diye sordum.
‘’Acıkmışsın.’’ Dedi Steven. Hala gülüyordu ve bu sinir bozucuydu.
‘’Çok mu anormal? 3 ya da 4 saattir hiçbir şey yemedim. Bir süre bayıldım, sonra ayıldım, 2 tane Tanrı/Tanrıça gördüm, yoruldum ve şimdi de üçüncüsüne gidiyoruz. Sonuç olarak birimiz öleceğiz.’’ Diye çıkıştım. Biraz fazla sert olmuş gibiydi çünkü son cümlemi söylerken ikisi de karınlarına yumruk yemiş gibi oldular.
Sharon sakindi ama korkuyordu. Bunu hissedebiliyordum.
‘’Şey, bunu düşünmek beni de korkutuyor ama Getha’nın dediğini duydunuz. Amathaunta birimizin canını alacak. Ve bu hangimiz olursak olalım diğeriyle birlikte yola devam etmeliyiz. Bu arada bir şeyler yemeliyim.’’ Dedim üzgün bir tavırla.
Steven yere oturdu. Ardından da ben. Sharon tepemizde dikildi durdu.
Çantamdan gardiyanların doldurduğu yiyecekleri çıkardım.
Vay canına! Gerçekten de ‘doldurmuşlardı.’
Kıkırdadım. (Bu benden beklenecek bir tavır değildi!)
XX
Sonunda karnım tamamen doymuştu. Arada Sharon da dayanamayıp bize katılmıştı. Kısaca bu yemek bizi yolun sonuna kadar idare ederdi. Zaten etmek de zorundaydı çünkü, 3 şişe sudan başka bir şeyimiz kalmamıştı.
Çantamı toplarken omzumda bir el hissettim. Arkamı döndüğümde tuhaf görünüşlü birisi karşımda duruyordu. Etrafı mavi ışıklarla çevriliydi.
Onu hemen tanıdım. Amathaunta.
Burada ne işi vardı? Hem onun ‘mekanına’ ulaşmamıza çok yok muydu? Hey, 1 dakika.
O an Serapis sözleri kulağımda çınladı. ‘Amathaunta ve Chece yeryüzünde.’
Yeryüzüne ulaşmış mıydık? Bu kadar çabucak, hemen, hızlıca…
Aman Tanrım!
‘’Lucy?’’dedi Tanrıça.
Şaşkınlıkla, ‘’E-evet be-benim.’’ Dedim.
Gülümsedi.
Gülümsemesi iç açıcıydı ama bir o kadar gaddar bir tip olduğunu anlayabiliyordum.
Önden yürümeye başladı hiçbir şey demeden. Çantamı sırtıma takıp Steven ve Sharon’a bakış attım ve Tanrıça’nın peşinden yürüdük.
Geldiğimiz yer tam anlamıyla mükemmeldi. Şelale, ırmak, hatta uzakta da olsa görebildiğim bir deniz vardı. Su…
‘’Demek, Getha size ne yapacağımdan bahsetmiş.’’ Dedi taht gibi bir yere otururken.
Tanrıçalar her şeyi nereden biliyordu? Getha da bizimle ilgili bilgileri bir yerlerden öğrenmiş olmalıydı ki ziyaretimizi kısa kesmek zorunda kalmıştık.
Sharon, ‘’Evet, söyledi. Birimizin canını alacakmışsınız ve ben buna gönül-‘’
‘’Bunu bir tek ben seçerim. Hatta seçtim bile denebilir. Size iki seçenek sunacağım. 1.’si ya üçünüz buradan Chece’ye gidersiniz ve orada iki arkadaşınızı feda edip biriniz kurtulur, ya da burada bir arkadaşınızı feda edip Chece’den kayıpsız ayrılırsınız ama yolunuzun uzayacağını bilin.’’
Diğerlerinin yüzü korkuyla gerilmişti ama ben son derece ciddiydim. Onlardan önce konuştum çünkü, bunu yapmamız gerektiğinden ‘emindim.’
‘’İkinciyi seçiyoruz.’’ Dedim başım dik bir şekilde.
Amanthaunta şaşırdı.
‘’Ya, demek 2.’yi seçiyorsunuz.’’
Sharon bana, ne-yaptığını-sanıyorsun? Bakışı attı ama ben umursamadım.
Tanrıça konuşmaya devam etti.
‘’Pekala. Lucy, senin canını istiyorum.’’ Dedi.
Aslında bu kararı şok edici değildi. Yani bekliyor gibi bir şeydim. Tabii bunu şimdiki hal ve tavırlarıma nispeten mi söylemişti, orasını bilemezdim.
Başımı salladım ve Amathaunta’nın etrafındaki gardiyanlara doğru yürüdüm.
Arkadan Sharon’ın çığlıklarını duyabiliyordum.
‘’Hayır, hayır, beni öldürün. O değil. Onlar… mutlu olabilir. Hayır! Lütfen! Lucy! Bizi unut. Siz… Steven ile mutlu olursunuz. Beni öldürün!’’
Bu sözleri içimi sızlattı ama umursamamaya çalıştım. Zaten saçmalıyordu. Mutlu falan olamazdık. 1. yolu seçseydim sadece tek bir kişi kurtulacaktı ama bu yol daha karlı gibiydi. Şifreyi de... kendileri çözmek zorundaydılar. Kurtulmak için. İçimden, ''Umarım, ölmezler.'' dedim.
Tanrıça’nın önüne eğildim ve boynuma uzattım. Saçlarımı iki omzuma atarak boynumun açıkta kalmasını sağladım.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst