mavzermete 1
mavzermete
Bvural41 1
Bvural41
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
xranzei 1
xranzei
Hikaye Ekle

Girdap 7. Bölüm; " medcezir "

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan qecekondu06
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 299

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

Bazen kendime çok kızıyordum. Olduğumdan farklı bir kişiliğe bürünmüştüm. Bir ‘erkeğin’ peşinde koşacak türden bir kız değildim. Tamam kabul ediyorum, peşinde koştuğum şey-tanımlamaya kalksam bütün kelimeleri tüketirdim bu yüzden böyle diyorum-, bir erkekten fazlasıydı. ‘Yalnızca bir erkek’ diyemeyeceğiniz kadar asil ve özel biriydi o. Ama dönüştüğüm bu yaratık kesinlikle asıl bana ait izler taşımıyordu. Uzun zamandır beni ele geçirmişti ve bu artık sinir bozucu olmaya başlamıştı. Ömrüm boyunca kendim gibi olmanın faydalarını benimsemiştim. Eski Devrim olmalıydım. Ve bu onu gördüğümde bayılmamı engelleyecekti. Çünkü eski devrim erkek geni taşıyan hiçbir canlı için, yalnızca kendi bedeninde gerçekleşen bir deprem yaşıyormuş gibi hissediyormuş gibi titremek şöyle dursun içinde tek bir kıpırtı bile hissetmezdi. Ya da onlardan biri için bütün kanın yanaklarıma toplandığı olmazdı. Onun, bunu hak etmediğinden değil ama feminist ruhum böyle diyordu. Utanma hissinin yalnızca büyüklerin yanında söylenmeyecek şeyler söylemekten, toplum içinde uygunsuz hareketlerde sözlerde bulunmaktan meydana geldiğini düşünürdüm bir zamanlar. Ama insan içindeki davranışlarıma çevremdekilerin ne diyeceğini düşünerek karar vermezdim. Bana göre doğru olanı seçerdim. Ben, bendim işte. Ne sözümü sakınırdım ne de istediğim şeyi yapmaktan vazgeçerdim sürüye uymak adına. Çünkü benim için bir statü sahibi olmak, toplumda bir yer edinmek –şart da değildi bu aslında zaten uzun süredir yalnız yaşamaya alışmıştım- birilerinin keyfine göre kendi fikirlerimi, isteklerimi görmezden gelmek değildi. Zaten bu gerçekten farklı olmaktan ziyade beni de onların birer kopyası yapardı. Benim için saygın bir varlık olmak demek; sadece özünü yansıtmak demekti. Düşünceleri, duyguları her ne kadar yanlış doğrultuda olursa olsun en azından dürüstlüğü para ederdi bir insanın benim dünyamda. Hoş dünya benim dünyamdan ibaret değildi ve insanlar içinde bulundukları dünyaya ayak uyduruyorlardı sadece. Dört yanı ‘karalarla’ kaplanan bu dünyada kendi iç dünyasını beyaz, su kadar berrak ve temiz tutabilen tarafa tek bir isim verilebilirdi; azınlık.
Hayatın, başkalarının düşünceleri altında kendininkilerin ezilmesine izin verilmeyecek kadar kısa olduğunu düşünür ayıbı önemsemezdim. Ayıp. Birinin beni bu kelimeyi kullanarak uyarmasından nefret ederdim. Ve her düşüncemi dile getirmek istediğimde mutlaka birileri ‘ayıp olur söyleme, yeri değil’ gibi sözler söylerdi. Ben ise asla ayıplanacak olmayı önemsemez inandığım şeyi söylerdim. Uyarana da tek bir cevabım olurdu; “Ayıp dediğin yorganın altında olur. Oda yorganı çekersin uçar gider.” Zamanın gerisinde kaybolmuş bu kızı bulup çıkarmalıydım gün yüzüne. Değişim zamanı! Eskinin ve bilinenin rahatlığı kulağa hoş geliyordu. Ama onu gördüğümde aslımla, dönüştüğüm yaratık arasında gel-git yaşayacağımı biliyordum. Eskiden onunla aynı iş ortamında bulunmayı bir yana bırakın aynı şehrin havasını solumuyordum bile. Şimdi karşısına geçip vücudumun verdiği tepkilerin yarattığı döngüye nasıl engel olacaktım ki ? Yine aptallaşmaya başladığımı düşündüm birden. Bundan tam 1 ay evvel onu görmenin imkansızlığı içinde kendini acıya hapsedende bendim. Şimdi buralara kadar gelmiş hatta hissetmesem bile onun artık canlısını da gördüğüm tenine dokunabilmiştim. Bayıldığımda beni o taşımıştı, onun kollarında bulunmuştum. Birkaç kendini bilmez duyguyla mı baş edemeyecektim !? Heyecanı yenmeyi öğrenecek kadar savaş tecrübem olmuştu. Teslim olmayacaktım. Tabii ki onun canlı –ama olağanüstü insan olmadığına inandığım canlı- bedeninin gözlerimle buluştuğu anda, kalbimin bulduğu her delikten dışarı taşacakmış gibi hızla atarak büyümesi önlenemezdi. Ama bunu yansıtmamak için vereceğim çaba şimdiye kadar verdiklerimin yanında önemsiz kalırdı. Karar vermiştim. Bana ve çevremdekilere deli dolu anlar yaşatan, melankoliden uzak, içi dışı bir kavramını tam anlamıyla karşılayan, istediğini koparan ve sözünü asla sakınmayan kişiliğimi tekrar giydirecektim ruhuma. Ve bedenimden hariç kişiliğimde gerçek Devrim’i yansıtacaktı. Tıpkı eski zamanlardaki gibi. Onunla hergün aynı yerde bulunacak hatta belki her fırsatta konuşacak ama ne olursa olsun duygularımın beni ele geçirmesine izin vermeyecektim. Güçlü duracak, yine deli gibi aşık ama yenilmez olacaktım. Aşkın beni değiştirmesine izin vermeyecektim. Aslında aşktan çok, aşkın gerçekleşeceğine olan umutsuzluk beni karamsarlığa itmiş ve bu sevmediğim değişimi gerçekleştirmişti. Ama artık karamsar olmam için bir neden yoktu. Sadece aşkımı gösterecektim bunun için gelmiştim zaten buraya. Ya karşılık bulup dünyanın en mutlu insanı olacaktım ya da reddedilip sonsuza dek karanlığa gömülecektim. En fazla mutsuz bir yaşam sürerdim. Ama şu an umudun iliklerime işlemesine izin vermenin tam zamanıydı. Umut döndüğüne göre eski Devrim de dönebilirdi. Bu başarmaya çalışacağım ilk zor şey değildi. Yapacaktım. Tüm bu karar verme aşaması zihnimin bir kısmını-büyük bir kısmıydı- meşgul ederken Josh’ın verdiği formu doldurup ona geri götürmüştüm. Bir dizinin setinde işe başlayacaktım. Işıkçısı, sesçisi, görüntü yönetmeni… kim ne derse onu yapacaktım. Ah bizim dilde buna ayakçı denirdi. Ama bundan şikayet edecek kadar nankörde değildim. Josh’a göre böyle bir yerde bir temizlik görevlisi bile engin tecrübeler edinebilirdi. Bu yüzden kaptığım iş için kendimi şanslı saymalıymışım. En verimli yerdeymişim. Sayıyordum da evet şanslı olduğumu çoktan düşünmeye başlamıştım ama bunda önceliği işi öğrenecek olmama değil, onu görecek olmama veriyordum yine de. Tekrar ve tekrar. Belki platoniğim beni fark etmeyecekti bile ama en azından işi öğrenecektim. Bu hayallerim için önemli bir adımdı. Eski Devrim de bunu önemserdi. Evet hayatıma başka bir erkeği sokmayacak kadar aşıktım ona ama bu hayatımı yaşamama engel olmamalıydı. O benim olsa da olmasa da. Yaşamımdan vazgeçmemeliydim. Saf ve gururlu aşkımı istemediği gerçeğini kabullenecek kadar olgundum. Bununla yaşayacak kadar da güçlü. Umarım gerek kalmaz buna ama bu ihtimali düşünebiliyor olmak bile doğru yolda olduğumun göstergesiydi. Hem hayal kırıklığı bir nebze olsun azalırdı bu sayede. En azından bir ruh hastası gibi davranmaz ve kendimi ona kabul ettirmek için her türlü aptal yolu denemezdim. Bunu yapmama feminist ruhum izin vermezdi. Sadece ‘sana aşığım’ diyebilecek ve bunu kanıtlayabilecek kadar gururumu hiçe sayabilirdim. İstenmediğim anda da bir kenara çekilir, benliğimi onsuzluğun yarattığı kara deliğe salıverirdim. Eski devrim olarak yaşamaya devam ederdim. Yalnız, aşık ve yaşam alanı bulamadığı aşkına sadık bir kadın olarak ölürdüm. Tek kişilik, kendi içinde çaresiz ama yansıttığı görüntü hoş olan bir yaşamla yetinebilirdim. Buraların manastırı meşhurdu. Hiçbir özelliğimi değiştirmemi istemedikleri takdirde onlara katılabilirdim. Bildiğim kadarıyla manastırdaki rahibelerin hiçbir şekilde aşk hayatları olamazdı. Evlilik de öyle. Türk bir rahibe. Saçmalamak uzmanlaştığımı iddia edebileceğim bir alan haline gelmişti. Zaten manastır gibi bir olguya ihtiyaç duymazdım ki. Kalbimin taşıdığı aşk, dünyanın diğer bütün erkeklerine kale duvarları gibi sağlam ve geçilmez duvarlar örerdi. Örmüştü de oldukça uzun bir süredir.
Bütün o şaşkınlık ve kabına sığmayan tavırlarımdan sıyrılmış kararlı ve zapt edilmiş bir hale bürünmüştüm. Eskisi gibi olmak konusunda iyi gidiyordum. Josh bugünlük yapabileceğim bir şey olmadığını yarın 9 da işimin başında olmam gerektiğini söylemişti. Teşekkür ederek odasından ayrıldım. Yarım saati birazcık geçmişti. Binadan çıkıp karşıya geçtim ve restorana girdim. Dan barın arkasında geldiğimi görünce derin bir ohh çekmişti. Yürüdüm ve barın arkasına geçmek yerine bir müşteri gibi ön kısımdaki taburelerden birine oturdum. Dan heyecanla sözcükleri sıralamaya başladı.
“ Hey nerde kaldın ? Yarım saat demiştim unuttun mu ? Patrondan önce gelmeseydin azarı yerdin.”
“ Dan işe alındım.” Sakin huzurlu ve duyguları tarafından ele geçirilmemiş bir halde konuşmuştum. Bu iyiydi.
“ Evet Devrim yaklaşık bir aydır da çalışıyorsun. Ama geç kalman bu süreyi uzun kılmanı engelleyecek kovulma aşamasına gelmen için ilk uyarıyı almana neden olabilirdi. Dikkatli ol.” Gerçekten endişelenmişti. Ve yanlış anlamıştı tabii ki.
“ Öyle değil Dan, karşıda yani o şirkette işe alındım.” Sakin bir gülücük yerleştirmiştim dudaklarıma.
“ Şu ilandaki işten bahsediyorsun. Seni almaları büyük şans, sevindim.” Hiçte sevinmiş gibi görünmüyordu. Yüz ifadesi üzgünlük ve şaşkınlık arasında gidip geliyordu. Artık birlikte çalışmayacağımız için olsa gerek diye düşündüm.
“ Ah ama merak etme sözümde duracağım. Henüz iş verdiler. Hala yatacak yere ihtiyacım var yani senin baş belan olmaya devam.”
“ Kabul etmeliyim ki bazen gerçekten tam bir baş belası oluyorsun. Peki gece beraber dönüyoruz o zaman ?” Soran gözlerle bakıyordu, yüzüne zorla taktığı bir gülümsemeyle birlikte. Ama bir yandan da rahatlamış gibiydi. Sanırım beni dostu olarak benimsemişti.
“ Mmm maalesef” Yüzümü buruşturarak söylediğim bu sözden sonra ikimizde güldük. O gece patrona yeni işimi ve hayallerimi anlattım. Bu açıklama gerekliydi çünkü ona minnet borcum vardı. Öylece ‘işten ayrılıyorum, teşekkürler’ deyip gitmek bencil ve nankörce olurdu. Patron ise bir aydır hiç görmediğim kadar anlayış ve sevinç içersindeydi. Anlayışı açıklamam, sevinci ise teşekkürlerim üzerine belirmişti muhtemelen. Ve bir aylık maaşımı da vermişti. Oradaki herkesler vedalaştıkdan sonra barın arkasında ki yatağıma derin bir saygıyla bakmış beni ağırladığı için teşekkürlerimi sunmuştum. O gece Dan’in evine giderken ve gittiğimde de hiçbir ayrıntıya dikkat etmemiştim. Sadece uykumu misafir edecek kanepeye odaklanmış ve yatmak için sabırsızlanmıştım. Öylesine yoğun ve karmaşık bir geçirmiştim ki sanki dünyaya hakim olmak isteyen bir yaratık insanlığın enerjisini çalmaya gelmişte sıra bendeymiş gibi yorgun ve tükenmiş hissediyordum. Ama bu ılık bir duşa engel olamazdı. Önce ılık sonlara doğru soğuk olan suda bütün kaslarımın cıvımasına izin vermiştim. Sonra da Dan’a teşekkür dolu bir konuşma yaptıktan sonra yatağıma gidip derin uykuma dalmaya başlamıştım. Hiçbir şeyi gözlemleyecek durumda değildim en iyisi uyumaktı.
Sabah kalktığımda harika bir kahvaltı ile karşılaştım. Dan’e taşınmanın iyi bir karar olduğunu ispatlayan bir kahvaltı. Maharetli çocuk. Daha sonra birlikte çıkıp işlerimize doğru yol aldık. Kafam dağınıktı. Kendimi kontrol etmeye çalışıyor olmamdan sadece Dan’i takip etmiş yere bakarak düşünceli bir edada yürümüştüm. Son dönemeçten sonra o sokağa girmiştik. 15 dakikalık bir yolculuktu. Hava sıcak olduğundan üzerime asklı bir bluz ve altıma da bir kot giymiştim. Saçlarımı açık bırakmıştım. Uğraşmaya gücüm yoktu. Dan bana şans diledikten sonra restoran girmişti. Ben de yeni iş yerime…
Kapıdan içeri girmiş, güvenliği geçmiştim. Yine merdivenleri tercih ediyordum. Tam çıkmak üzereydim ki asansörden inen Josh seslendi.
“ Tam vaktinde gelmişsin. Etkilendim diyemem bu yapman gereken şey zaten.” Küstah. Bana doğru yürüdü.
“ Ah evet. İşimi önemserim.”
“ Güzel. O halde senden arabamda unuttuğum dosyaları getirmeni isteyebilirim” dedi anahtarı uzatarak. Harika, beklediğim iş tam da buydu zaten (!)
“ Tabii ki” Anahtarı elinden aldım. dışarıda mıydı arabası ? Dikkat etmemiştim. Asansörde ne işi vardı ki o zaman?
“ Asansöre bin ve alt kata in otoparkta 5. numaralı sırada bulursun. Arka koltukta birkaç dosya vardı onları istiyorum” Tabii ya. Otopark. Şimdi neden onun işe gelip gidişini göremediğimi anlıyordum. Bu otoparkın girişi de çıkışı da arka tarafta olmalıydı. Bu bir ay boyunca gece gündüz gözlememe rağmen onun binaya giriş çıkışlarını neden göremediğimi açıklıyordu.
“Tamam” demekle yetindim ve asansöre binip aşağı kat için 0 tuşuna bastım. Asansör indi ve kapı açıldı. O karşımdaydı. Ah bedenimi bir heyecan dalgası sarmak üzereydi ki kendime verdiğim sözü hatırlattım. Sakin olmak için tüm çabamı harcıyordum. Kapılarda karşılaşmak kaderimiz olmuştu resmen. Kaderim-iz (!) Başarıyordum. Tabii ki heyecanlıydım ama yansıtmıyordum. O ise işimi zorlaştırmak için uğraşıyormuşçasına gülümseyerek bana bakıyordu. Zoraki gülümsedim ve büyük bir cüretle konuştum.
“Ah günaydın”
“ Günaydın. Ne o gidiyor muydun ?” Aman tanrım bu tarif edilemez derecede inanması zor bir durumdu. Resmen onunla konuşuyordum. Elimdeki anahtardan olsa gerek gidiyor olduğumu düşünmüştü. Aslında benim zihninde yer edinmem bile şok etkisi yaratacak kadar imkansızdı bir zamanlar. Kendime sözümü hatırlattım ve bu düşüncelerden kurtuldum. Biraz fazla çekici- çok fazla-, kusursuz sıradan bir erkekti oda. Sadece ünlü ve herkesin isteyeceği türden bir erkek. Sıradan mı ? Aptalım ben! Tabii ki sıradan değil. Ama normal davranmamı engelleyecek bir durum yoktu ortada. Öyle de davranıyordum. Başarıyordum. Asansörün içinde beklemekten vazgeçtim ve tam karşısına kapının önüne çıktım.
“ Hayır Josh arabasında birkaç dosya unutmuş onları getirmemi istedi. Onun için geldim. Yani sayenizde işe alındım.” Gülümsemeyi bile başarmıştım. Gayet normal ben gibiydim.
“ Ah demek alındın. Sevindim. Bana siz diye hitap etmene gerek yok ayrıca. Robert diyebilirsin.”
“Peki. Robert” dedim ve salakça güldüm. O da bana değil de başka bir şeye gülüyormuş gibi gözlerini yere dikip başını sallayarak gülmeye başladı. Anlam veremedim ve gülümseyerek sordum.
“ Ne oldu ?”
“ Hiç. Hiçbir şey.” Hala gülüyordu. Durum sinirlerimi bozmuştu.
“ Komik bir şey mi söyledim ? “ kaşlarımı çatmıştım.
“ Ah hayır, sert kız. Sadece bu şekilde karşımda durabiliyorsun. Adımı haykırmadan ve ağlamadan. Bu garip.” Boynuna atlasaydım normal mi olacaktı yani ?
“ Anlıyorum evet onlardan çok var. Bu şekilde tek olduğumuda sanmıyorum. Yani bu binadaki tek kız ben değilimdir ve diğerleri de benim gibi davranıyorlardır.” Benim neyim vardı böyle neden ona cevap vermem gerekiyormuş gibi hissediyordum ? Taptığım adamla konuşuyorum ve onu tersliyorum. Ah neler oluyor bana ?
“ Tabii sende bu yüzden bayılmıştın zaten değil mi ?” Hmmm sanırım dediklerime bozulmuştu.
“ Aslına bakarsanız, yani aslında Robert yanındaki adamı eski ve iyi anılarımın olmadığı birine benzetmiştim. Bayılmamın sebebi buydu” Yalan söyledim. Neden bilmiyorum ama gıcık olmuştum tavrına. Aşkımda ve heyecanımda bir değişiklik yoktu ama cevap verme gereği duyuyordum. Ama neden ?
“ hı-hı eminim öyledir.” Dedi iç geçirerek.
“ Ta-tabii ki öyle. Seni gördüğümde neden bayılayım ki bana bir neden söyle ?” yüzümü buruşturmuş söylediğim yalana kendimde inanmıştım.
“ Çünkü ben Robert Pattinson’m” dedi ve yanağımdan bir makas alarak asansöre bindi. Bakışlarım onu takip etti. Kapı kapanana kadar çatık kaşlarımla ona baktım. O ise sinsice gülümseyerek kollarını göğsünde birleştirdi. Bana ders verdiğini mi sanıyordu ? İyice sinirlerim bozulmaya başlamıştı. Kapı ağır ağır bakışlarımızın arasına girdiğinde ben hislerimi çözmeye çalışıyordum…
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst