Agora Metin2 1
Agora Metin2
Bvural41 1
Bvural41
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
SLyFeLLowTR 1
SLyFeLLowTR
DEVLOPER 1
DEVLOPER
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Hikaye Ekle

Tatlı Kurban - 22. Bölüm

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan qecekondu06
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 153

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

“Beni göndereceğine inanamıyorum. Bana değer verdiğini söylüyorsun ama beni bırakmak istiyorsun. Bu ne kadar saçma bir şey böyle! Git buradan, uyumak istiyorum.” Isabel bağırarak onu odadan kovmuş sonra hıçkırıklara boğulmuştu. Onu bırakmayı kendisi göze alamasa bile Adrian bunu yapmıştı. Hem de bir hiç uğruna. Ortada bir sebep yokken, onu geri götüreceğini söylemişti. Isabel, bunların bir rüya olduğunu düşünmek istiyordu. Aslında, bu bir rüyadan çok kabus gibiydi. Hiç gerçekleşmemesini dileyeceği bir kabus.
“Sevgilim,
Aslında bu mektubu yazarken mutluyum. Sana son bir kere daha ‘sevgilim’ diyebiliyorum. Ama bu yarından itibaren son bulacak. Ben, seni her şeye rağmen bırakmazken, sen beni bırakabiliyorsun. En ufak şeyde benden vazgeçersen biz nasıl bir bütün olabiliriz? Bana nasıl değer verebilirsin? Beni nasıl sevebilirsin? En üzücü soruysa, beni nasıl bu şekilde sevebilirsin? Seni bırakmak hayatımda isteyeceğim en son şey. Bundan daha kötüsü ise senin beni bırakman. Ama benden vazgeçtiğine göre, daha fazla üzülmeni istemiyorum. Bana söylemiştin ya hani ‘Seni sevdiğimi unutma.’ Diye, sende benim seni sevdiğimi unutma. Seni ölene dek seveceğim. Ki buradan gittiğimde, kalbimi sende bırakmış bir ölü olacağım. Amcamın beni evlendirmek istediği adamla evlendirecek ve ölü bir gelin olarak güleceğim. Senden tek isteğim beni unutmaman. Sana beni hatırlatacak hiçbir şey bırakmak isterdim sevgilim. Beni her gün hatırlamanı sağlayacak bir şeyler. Bunu yapamadığım için beni affet, lütfen. Kendini suçlamaktan vazgeç ve sana varis verebilecek biriyle evlen. Belki çocuklarınız olur ve mutlu olursunuz. Neden olmasın?” Isabel’in gözünden damlayan birkaç damla mektubunu bölmüştü. Kağıdın üzerine damlayıp, yazıları dağıttıktan sonra orada kurumuştu. Isabel ise odaya bakıyor ve Adrian’la buradaki anılarını hatırlıyordu.
“Neden?” diye kendi kendine fısıldadı ve mektubuna geri döndü. Onu bırakmak zorundaydı. Bu olaydan, en az zararla bu şekilde kurtulabilirdi. Adrian’ın, onu elleriyle bırakmasına katlanamazdı. Ona bakarak ‘hoşça kal’ demesine katlanamazdı.
“Sevgilim, bak, hava karanlık. Çok karanlık. Sanki beni çağırır gibi. Sabaha karşı İskoçya’ya varmış olacağım. Eşyalarımı alması için amcamın adamlarından birkaç tanesini yollayacağım. Senin beni bırakmana katlanamam. Katlanamazdım. Bana bakarak, beni bıraktığını söylemenin ne kadar acı verdiğini biliyor musun? Ailemi kaybettikten sonra, bir daha bu kadar üzülmeyeceğime dair kendime söz vermiştim. Ama anladım ki sana ruhumu, kalbimi bana ait olan iyi her şeyi vermişim. Geriye bana sadece hüzün ve acı kalmış. Zamanla onlarla da yaşamaya alışacağım ve sende benim kalbimin yaptığı ağırlıkla yaşayacaksın. Seni, tahmin edemeyeceğin kadar çok sevmenin suçu buymuş demek ki. Ben, kendimi bildim bileli böyle bir hayatım vardı. Acı,hüzün ve kederken oluşan bir hayat. Ne kadar güzel olabilirdi ki? Daha ne kadar üzülebilirdim? Zaten yeterince acı çekmemiş miydim? Ama sen, sen beni tekrar hayata döndürdün. Kalbimi bana verdin. Duygularımı, ruhumu uyandırdın. İlk defa birini sevebileceğimi, onunla olabileceğimi hissettirdin. Seninle mutluluğu,aşkı,sevgiyi tattım. Böyle bir şeyin olabileceğine ihtimal bile vermezken, sen bana bütün bunları yaşattın. Bunun için pişman değilim ve sana bütün bunlar için teşekkür ediyorum. O yüzden kendim gidiyorum. Beni bıraktığın düşüncesini de arkamda bırakacağım. Sanki kendim gidiyormuşum gibi olacak. Seni suçlamayacağım ve bu hale gelmemin tek suçlusu kendim olacağım. Bu yüzden kendini hep sevmelisin. Çünkü kalbimi sende bırakacağım ve ona iyi bakmanı istiyorum. Seni seviyorum, sevgilim.”
Isabel, mektubu katlayıp masanın üzerine bıraktıktan sonra uçmaması için üzerine su bardağını koydu. Üzerine siyah pelerinini aldıktan sonra evden sessizce çıkmış ve atların bulunduğu alana ulaşmıştı. Atını çıkararak üzerine atladı. Yavaşça evden uzaklaşırken, gözyaşları da sel oluşturacakmış gibi yanaklarından süzülüyor, oradan boynuna ulaşıyordu. Aradan birkaç dakika geçmeden eve dönmüş ve bakmaya başlamıştı. Çoktan onu esir alan hıçkırıkları duyulmasın diye oradan büyük bir hızla uzaklaşan Isabel, duyularını kaybetmiş gibiydi. Sesleri duymuyor, karanlık dışında hiçbir şey görmüyordu. Sadece tenine çarpan soğuğu hissediyor ve yüzüne çarpan dalların çizdiği yerleri hissediyordu. Ne kadar süre gittiğini hatırlamıyordu ama çok yorulmuştu. Gün ışımaya başlamış, güneş kendini göstermişti. Sanki hayatın bitmediğini söylemeye çalışıyordu. Sonunda İskoçya topraklarına girdiğinde, bir su birikintisinin yanında durdu ve dinlenmek için bir ağaca yaslandı. Gözyaşları durmamıştı. Hıçkırıklarının azaldığını düşünürken, bir anda artması hiç iyi değildi. Bacaklarını kendine çekip, yüzünü elleriyle kapattığında hıçkırıkları etrafta yankılanıyordu.
“Sende beni bırakmazsın değil mi?” İsim vermediği atına seslendiğinde, at anlamış gibi gelip ona doğru eğilmişti. Isabel, güçsüz bir tebessümle elini ona uzatıp başını okşamıştı.
“Evet, hep böyle ol. Beni bırakmayacak birilerine ihtiyacım var.” Diye mırıldandığında gözyaşları bulanık görmesini sağlamıştı. Isabel, kalkıp atına bindiğinde midesinin bulantısından duramayacağını düşünüyordu. Hiçbir şey yemediği için bu haldeydi. Hala da yemek istemiyordu. Aslında, bütün isteklerinden vazgeçmişti. Hiçbir şey yapmak istemiyordu. Tek istediği Adrian’dı ve artık ona asla ulaşamayacaktı. Adrian’ı bırakmayı o seçmişti. Hiç değilse böyle düşünmek daha az acı veriyordu. Pelerininin cebine soktuğu kolyeyi çıkarak bakmaya başladı. Adrian, bunu ona almıştı. Boynuna takarken de mırıldanmıştı.
‘Seni her zaman seveceğimi simgeleyen bir kolye.’ Demişti. Kadın, bunları hatırlayınca daha da kötü olmuştu. Onunla ilgili her anı, kadının her dakika ölmesine sebep oluyordu. Hiçbir şey hissedemiyordu. Sanki bomboştu. Hiçbir duygu hissetmemiş gibiydi. Boş bir bedende, bir kalp araması saçmaydı.
‘Beni her zaman sevebilecek misin?’ demişti o da. Sanki bunların olacağını bilircesine.
‘Bunu bize zaman gösterecek.’ Diye cevaplamıştı kadını. Adrian, şimdi ne yapacaktı? Belki onu hiç umursamazdı. Böylesi daha kolay olurdu.
Amcasının kaldığı kaleyi gördüğünde güneş, tam tepede olmasına rağmen bulutlar onu gölgeliyordu. Sanki bu günün bitmesini istemiyorlardı. Etraftaki birkaç adam kadına şaşkın gözlerle bakarken, kadın gözlerinin odağını kaybetti. Gözleri kararmaya başladığında son duyduğu şey bir adamın bağırmasıydı.
‘Kadın düşüyor, tutun!’ demişti. Sonrasını ise hatırlamıyordu.
*
“Isabel, iyi misin?” Kadın gözlerini araladığında başında birkaç kişinin olduğunu fark etmişti.
“İyiyim.” Diye kuru bir sesle cevapladı.
“Susamış olmalı.” Dedi bir ses. Ardından onun kalkmasına yardımcı olan bir çift el, ona su içirmişti.
“Teşekkürler.” Fısıltıdan ibaret sesi çok şey anlatıyordu.
“Ne oldu, Isabel?” Amcası başında dikilmiş sorusuna cevap bekliyordu.
“Onunla kalmamın saçma olduğunu fark ettim ve gece kaçtım.” Biraz yalan kimseye zarar vermezdi. Eğer ona gerçekleri anlatırsa tekrar hıçkırıklara boğulacaktı ve bu amcasının gözünün önünde yapmak istediği bir şey değildi.
“İyi yapmışsın kızım, yine de tek geldiğin için sana kızgınım.” Dedikten sonra odadan çıkmış ve şifacı olduğunu tahmin ettiği kadınla onu baş başa bırakmıştı.
“Kendini nasıl hissediyorsun?” Elindeki bir bardak sıcak çayla ona bakan kadın, gülümsüyordu.
“Yorgun.” Tek söyleyebileceği buydu. Ne hissedebilirdi ki? Buraya gelmeden önce tüm duygularını da orada bırakmamış mıydı?
“Dinlemelisin, tatlım. Bu ikiniz içinde iyi olacaktır.” Kadının dediklerini kafasını karıştırmıştı.
“Uyumak istiyorum.” Kadının çıkmasını ve onu üzüntüsüyle baş başa bırakmasını istiyordu. Tanrı aşkına, acı çeken birine hiç saygı yok muydu!?
“Uyuyacaksın, kızım. Ama önce bir şeyler yemelisin.” Arkada olduğunu tahmin ettiği masadan tepsiyle bir çorba alarak yatağın yanına koymuştu.
“Yemek istemiyorum.” Kokusu bile midesini bulandırmıştı. Böyle bir şey yemek istemiyordu. Bu ne biçim çorbaydı böyle.
“Yemezsen, ikinize de zarar verecek.” Kadının ne dediğini anlamayan Isabel, dalgın bakışlarla kalkıp çorbasını içmiş ve geri uzanmıştı. Boş bakışlarla tavana bakıyor, hiçbir şey hissetmiyordu.
“İyi uykular tatlım, bebeğine iyi bak.” Kadın odadan çıkar çıkmaz gözyaşlarını serbest bırakan Isabel, yatakta kıvrılmıştı. Üşüyor ve ağlıyordu. Adrian’ın yanında olması için her şeyi verebilirdi. Ama bunu istemesi bile bencillikti. Artık onu istemeye hakkı yoktu. Onu bırakmıştı! Bu düşünce aklından çıkmazken vücudunu esir alan titreme kadını üşütüyordu. Üzerindeki örtüye daha da çok sarılan kadın, bunun bir faydası olmayacağını anlamıştı. Bir süre daha titremesi devam ettikten sonra elini karnına götürmüştü. Yaşlı kadın ne demişti? Bebeğine iyi bak derken neyi kastetmişti? Hamile olamazdı! Bu düşünceyle titremesi daha da şiddetlenmişti. Adrian’dan bir parçayı karnında taşıyor olmanın sevinci, paha biçilemezdi.
“Bir bebeğim olacak, Adrian’dan bir bebek.” Diye kendi kendine mırıldanırken, içeri girenler büyük bir telaşla kadının üzerindekileri çıkarmış ve bir küvete sokmuşlardı.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst