HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Bölüm 1 AğaçGüzel bir gündü Venedik için. Hava açıktı; bembeyaz bulutlar gökyüzünde çok az bir yer kaplıyordu. Güneş ısıtıyordu her yeri; mevsim normallerine göre sıcaktı bugün.Her mevsimi, her havayı seven kız için bile sıcaktı o gün. Bunaltıyordu onu; elbisesinin yakasını söküp atmak istiyordu yerinden. Ciğerlerine derin nefesler çekmeyi, terlemesinin durmasını istiyordu. Yakasındaki iki düğmeyi açtı hızlıca. Bir yandan da kuru bir mendille yapış yapış olan boynunu siliyordu.Belki de öğrendiği haberden sonra böyle sıcak basmıştı ona. Ağlamamak için nefesini tutarken bu kadar terlemişti. Burnundan derin nefesler alıp ağzından veriyordu yavaşça. En etkili sakinleşme yöntemlerinden biri olduğunu söylemişti annesi ona. Derin nefesler al kızım, diyen ses çınladı kulaklarında. Ve devam etti o ses. Senin öfkeni kontrol etmenin en iyi yolu bu.Bir kedi dolandı bacaklarına, kafasını okşadı kız. Tüylerinin yumuşaklığını hissetmek iyi gelmişti. Son bir defa elini kedinin başına sürttükten sonra, dalgın adımlarla arabasına bindi.Nefesini yavaşça bırakan kız, Bununla başa çıkabilirim, diye mırıldandı kendi kendine. Yaşadığı şoku konuşarak atlatabileceğini düşünüyordu. Yapabilir miydi ki bunu? Yapamazdı, o kadar güçlü değildi. Hayatı boyunca göğüs gerdiği zorluklardan sonra buna da katlanabileceğini düşünmüyordu. Düşüncelerini itiraz ederek böldü. Hayır. Yapabilirim. Ben çok güçlüyüm. Yapabilirim.Yeşil ışık yandığında gaza basması gerektiğini unutacak kadar kötü hissediyordu kendini. Sanki etrafına kurduğu dört duvar yıkılmış, o da duvarların altında kalmış gibiydi. Nefes alamıyordu, yardım edecek kimsesi yoktu. Hayal dünyasında öldüğünü görüyordu şimdi.Ölmeyi dilerdi aslında. Bu hayatta en çok istediği şeylerden birine kavuşamayacaksa, yaşamanın bir anlamı kalır mıydı insanın gözünde? Kalan ömrünün altmış sene civarında olduğunu tahmin ediyordu kız. Yaşadıkları dönemde insanların ömrü bir hayli uzamıştı.Altmış yıl boyunca bugünü unutamayacağı fikri kafasında dönüyordu. Dibe vurduğu gün olarak hatırlayacaktı bugünü. Hayallerinin tamamı ile yıkıldığı gün olarak hatırlayacaktı bugünü.Çalan korna sesiyle yerinden sıçradığında sağa çekti kırmızı Mini Cooperını. Kafasını direksiyona gömmüş, hıçkırarak ağlarken bir yandan da arabanın zeminini tekmeleriyle dövüyordu.Neden ben? diye feryat ediyordu tekmeleri eşliğinde. Neden ben Tanrım? Neden?Telefonu çaldı o anda; arayan Carlostu. Her zaman yanında olmaya gayret gösteren, fedakarlıklardan asla kaçınmayan Carlos. Onu seven Carlos. Aşkını her daim belli eden Carlos.Adam için sıralayacağı sıfatlar az gelirdi eskiden. Ama artık Carlos da değişmişti. Eski aşık hallerinde değildi artık. Daha soğuk, daha mesafeli, daha ciddi. Kısacası Carlos olmayan bir Carlos. Bu davranışının sebebini soruyordu kız. Aldığı cevap ise, Sana öyle geliyor, cümlesinden başka bir şey değildi. Bu cevabı aldığında içten içe sinirden kuduran kız, sevgilisinin yüzüne kafa sallamaktan başka bir şey yapmıyordu.Normalde birileriyle kavga ettiğinde rahatlayan Lucrezia, sevgilisi Carlos ile kavga ettiğinde rahatlamaktan çok daha da sinirle doluyordu. İçindeki negatif enerjiyi boşaltamadıktan sonra biriyle tartışmanın veya kavga etmenin manası yoktu onun için.Kavga ettikten en fazla iki gün sonra arıyordu Carlos. Buluşmak istiyordu, genç kız da onun gözünde çocuk gibi gözükmemek için kabul ediyordu adamın teklifini. Bütün bu kavga sonrası buluşmalarında ise Carlos kızı suçluyordu.Bu kadar sinirli olmamalısın Lucrezia., Sinirlerine hakim olmayı öğrenmelisin Lucrezia, artık çocuk değilsin., Aramızdaki her şeyi bu kadar kolay kesip atamazsın Lucrezia., Seni azarlamaktan sıkılmaya başladım Lucrezia., Bu aptal küslüğü sonlandıralım Lucrezia., Çocuk gibi davranmayı kes Lucrezia.Genelde duyduğu cümleler bunlardı. Her zaman onu suçlamaya yönelik, her zaman Carlosu haklı çıkarmaya yönelik olan cümleler. Kavga çıkaran taraf Carlos olsa bile Carlos haklıydı. İlişkilerinin doğası böyleydi.İlişkilerinin vazgeçilmez tek bir kuralı vardı; Carlos haklıdır.Telefonu açtığında ağlamasının ve düşündüğü şeylerin sesini değiştirmemesini diliyordu; çünkü, adam bunlardan birisini anlarsa sorularıyla boğardı Lucreziayı. Onun ise adamla kavga edecek hali yoktu. Buna gücü yoktu. Gerekli tuşa basarken kulağına yapıştırdı telefonunu. Efendim?Nerdesin? dedi Carlos son iki aydır kullandığı ruhsuz ses tonuyla.Adamın bu soğuk tavrına karşılık olarak her zamanki neşesiyle cevap vermeye çalışıyordu kız. İçinden gelmeyen sevgi sözcükleri söylüyordu. Bu durumda bile karşısındakini üzmemeye çalışırken kendini ne kadar yıprattığını sonradan anlayacaktı. Yoldayım canım.Tamı tamına yirmi beş dakikadır seni bekliyorum. Sıkıldım. Acele et.Yüzüne kapanan telefonu sinirle yanındaki koltuğa fırlatan Lucrezia, hızlı araba kullanabildiği için seviniyordu. Telefonla olan sinirli bozucu konuşmasının üzerinden beş dakika geçmeden arabasını park etmişti bile. Kapıyı sertçe kapattığında, her zaman buluştukları yerin bahçesinde, her zaman oturdukları masada gördü Carlosu.Yapmacık bir şekilde gülümsemeye bile tenezzül etmeyen kız oturdu adamın karşısına. Düşünceli halinden eser yoktu. Sen erken gelmişsin. Bileğindeki mor saate parmağıyla iki kere vurdu. Ben buluşacağımız saatten sadece birkaç dakika geç geldim.Adam arkasına yaslanıp, kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu. Erken gelmeyi sevdiğimi bilirsin.Gereksiz bir şekilde erken gelip, telefonda bana bağırıp çağırmayı sevdiğini de bilirim.Derin bir nefes aldı Carlos. Kadını sinirlendirmişti, bunu anlayabiliyordu. Soğuk davrandığının farkındaydı, bu da sevgilisini daha da hırçınlaştırıyordu. Ama artık yapabileceği bir şeyi yoktu. İlişkilerinin monotonluğu her geçen gün daha da sıkıyordu adamın. Kibar olmak bile fazla geliyordu artık. Konuşmamız lazım.Mavi gözlerini dikmişti Lucrezia karşısındaki adama. Böyle dediğinde genelde saçmalardı Carlos. Hoş, son iki aydır sürekli saçmalıyordu. Carlosun yüzüne dikkatlice baktığında ne yaptığını sorguluyordu kendi kendine. Adamı artık sevmiyordu; içinde aşka dair hiçbir şey kalmamıştı. Ama halaayrılamıyordu ondan. Alışkanlıktı onların ilişkileri, birbirlerini alışkanlıktan bırakamayan ama birbirlerine aşık olmayan iki sevgiliydi onlar.Seni dinliyorum, dedi Lucrezia tabaktaki kekten bir çatal aldığında. Bir şeyler yemek, mutsuzluktan dudaklarının titrediğini gizlemenin en iyi ve en kolay yoluydu.Kekinin yenmesine hiçbir yorum yapmadı Carlos. Normalde olsa kızı kendine bir kek alması için uyarırdı; ama artık bunu yapmasına gerek yoktu. Birkaç dakika sonra sevgili bile olmayacaklardı. Lucrezia sen çok güçlü bir kızsın
Bu klişe lafın ardından ne geleceğini çok iyi biliyordu Lucrezia. Hayatı boyunca izlediği filmlerden ve okuduğu kitaplardan biliyordu bu cümleyi. Bu cümle, bir ayrılık konuşmasının başlangıcıydı. Gözlerinin dolmaması için farklı şeyler düşünmeye çalışırken, Carlosun o iğrenç sesi tekrar lafa girmişti. Her şeyle başa çıkabilirsin-Karşısındaki kızın dalgalı sarı saçlarına kaydı Carlosun gözü. Bu saçları koklamayı, öpmeyi, okşamayı ne çok severdi eskiden. Artık bir anlamı kalmamıştı adam için. Bu saçlara baktığında aşık olduğu kadından bir parça görmüyordu artık. Bu da ilişkilerini bitirerek ne kadar doğru bir karar aldığının göstergesiydi.Ayrılırken bile korkağın tekisin, dedi Lucrezia masanın üstüne doğru eğilirken. Adamın söyleyecekleri onun acısını daha da dağlamadan önce sözleriyle zehirlemek istiyordu sevgilisini. Eski sevgilisini. Korkaksın. Her zaman öyleydin, şimdi de öylesin.Hakarete dayanamayan Carlos, kızın canını yakmak için tüm gerçekliği ortaya koymaya karar verdi. Ben Jane ile birlikteyim, diyordu elini siyah saçlarının içinden geçirirken. Kahverengi gözlerini kekinin üzerinde tuttu bir süre, en sonunda cesaretini toplayıp karşısındakine bakabilmişti.Dudakları ve çenesi titremeye başlamıştı kızın. Ne zaman sinirlense veya ne zaman ağlayacak olsa bu duruma düşerdi. En nefret ettiği özelliklerinden biri de buydu. Ağlarken çenesinin titremesi. Sinirlendiğinde gözlerinin dolması.Cevap vermesi gerektiğini tahmin ediyordu kız. Elindeki çatalı, ondan beklenmeyecek bir sakinlikle masanın üstüne bıraktı. Hangi Jane?Aklına gelen cevabın doğru olmaması için yalvarıyordu Tanrıya. Carlos bunu yapacak kadar saygısız bir adam değildi. Artık birbirlerine aşık değillerdi, evet. Ama hala saygı vardı içlerinde. Carlos bunu yapmazdı. Yapamazdı. Bu kadar uzun zaman süren ilişkilerine böyle bir saygısızlık yapmazdı.Senin en yakın arkadaşın olan Jane. Duraksadı adam. Alacağı tepkiyi ölçmeye çalışıyordu korkak gözlerle. Lucrezianın söylediği doğruydu, korkaktı Carlos. Sevgilisi Lucrezia gibi cesur değildi, korkaktı Bunu kendisi bile biliyordu ama hakareti kaldıramayacak kadar da kibirliydi. Jane Moore.En yakın arkadaşının tam adını duyduğunda gözlerini kapatmıştı genç kız. Adamın ona ve ilişkilerine böyle bir saygısızlık yapacak kadar küçülmeyeceğini düşünürken yanılmıştı. Carlos bunu yapmıştı. Onu en yakın arkadaşıyla aldatmıştı.Şerefsizin tekisin. Masanın üstüne bıraktığı çatalı fırlattı adamın göğsüne. Tek istediği şimdi ona zarar verebilmekti. Onun canını yakmaktı. Öç almaktı. Carlosun kendisine hakaret edilmesine dayanamamasını kendi lehine çevirecekti az sonra. Senden iğreniyorum.Bir şey söyleyecekmiş gibi açmıştı ağzını Carlos. Lucrezia, bu hareketinin üzerine sinir krizi gibi bir şey geçirip, önlerindeki masayı devirdiğinde hala susuyordu Carlos. Bir şey söylese kızın ona saldıracağını bildiği için hala susuyordu Carlos. Her zamanki gibi, korkak olduğu için susuyordu Carlos.Bir şeyler söylesene pislik herif! Adamın yakasına yapıştı Lucrezia. Önceden de düşündüğü gibi, adama karşı sevgiyle ilgili bir duygu beslemiyordu artık. Yalpalayarak ilerleyen ilişkilerine verdiği tek değer geçen yıllardı. Şimdi bu yılların uçup gittiğini görmek sinirlendiriyordu onu. Bir de en yakın arkadaşının ihaneti. Beni en yakın arkadaşımla aldattığını bana söyleyecek kadar düşmedin mi? Şimdi niye susuyorsun! Niye susuyorsun!Hışımla sert bir tokat geçirdi Carlosun yüzüne. Parmaklarının izi çıkmıştı yanağında. Elinin acısına aldırmadan, bir tane daha tokat yapıştıracaktı adamın yüzüne. Ama gördüğü manzara engellemişti onu.Doğru ya, burası Janein garsonluk yaptığı yerdi. Lucrezia ona döndüğünde korkudan elindeki tepsiyi düşürmüştü Jane. Lucrezia, bir dinle-Neyinizi dinleyeyim sizin? Neyi dinleyeceğim? Ne anlatacaksın bana? Etrafındaki herkes ona bakarken öfkeli bir kahkahayı serbest bıraktı dudaklarının arasından. Birbirinize ne zaman aşık olduğunuzu mu anlatacaksınız? Ya da ilk öpüşmenizi mi? Sevgilimi elimden nasıl çaldığını mı? En yakın arkadaşının sevgilisini ayartmanın ne kadar keyifli olduğunu mu anlatacaksın bana?Janein üzerine atılacakken bileklerinden yakaladı onu Carlos. Lucrezia, yeter, diyordu. Yeter.Ne yeter be? Ne yeter? Ellerini kurtaramayan kız, adamın yüzüne tükürdü. İkinizden de nefret ediyorum. İğrençsiniz.Koluna çantasını taktığında tekrar baktı ikisine Lucrezia. Carlos bir şeyler söylüyordu ağlayan Janee. İğrençlerdi. Lucrezia tiksiniyordu ikisinden de. Biri bütün çocukluğunu birlikte geçirdiği Jane, öteki ise dört yıllık sevgilisi Carlos. İkisinden de tiksiniyordu.***Elindeki davetiyeye bakıyordu Lucrezia. Mutfak masasının üstünde görmüştü küçük beyaz karton parçasını. Düzünü çevirip ne yazdığına baktığında ise nefes alamamıştı bir anda.Elindeki şey bir düğün davetiyesiydi. Ama sıradan bir davetiye değildi. Jane ve Carlosun düğün davetiyesiydi.Bunların utanmak diye bir şeyden haberleri yok mu? diye bağırdı mutfakta. Duvarlardan yankılanan sesi kendi kulaklarına geri döndü. Anne!Masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturduğunda başını ellerinin arasına aldı genç kız. Sevgilisinin ve en yakın arkadaşının ona ettiği ihaneti öğreneli iki ay oluyordu. O üzücü haberi alalı iki ay oluyordu.O günden sonra annesinin evine gelmişti kız. İki aydır da orada kalıyordu. Ailesiyle çok iyi geçinemezdi ama yine de aileydi işte. Onu bırakmazlardı. En azından o öyle düşünüyordu. Anne? Cevap yoktu. Banyoda mısın?Gelen su sesini bir cevap olarak kabul eden Lucrezia, yavaşça başını salladı. Dalgın bir şekilde buzdolabını gözetlerken, annesinin sesiyle kendine gelebilmişti. Ne oldu kızım?Kendine geldiğinde davetiyeyi salladı hızlıca. Bu ne böyle? Bunların hiç mi utanması yok? Bana davetiye göndermek ne demek? Bana?Sana değil, diyerek düzeltti annesi. Babana ve bana yollanmış bir davetiye o.Sinirden gözlerini kırpıştırmaya başlamıştı şimdi de. Sana ve babama demek? Ben ne oluyorum burada? Küçük hizmetçiniz falan mı?Lafı çevirme. Sen gelmek zorunda değilsin.Bir de gelseydim bari! derken eline geçen ilk bardağı yere fırlattı. Bilmem farkında mısın ama o adam beni aldattı!Biliyorsun, Jane ikinci kızımız gibi.Annesinin koyu sarı saçlarına yapışmak istedi o anda. Janei kendi kızlarının üstünde tuttuğu onca yıldan sonra yine aynı şeyi yapıyordu annesi. Hem de Jane ona böylesi büyük bir kötülük yapmışken. Onu sırtından vurmuşken. Ama değil! Senin kızın benim!Saçmalama, der gibi bakıyordu annesi. Söyledikleri de bakışlarının anlattığı şeyle aynı olmuştu. Saçmalama Lucrezia.Ben gidiyorum, dedi hızla mutfaktan çıktığında. Odasına girip ayağına bir kot geçirdiğinde çantasını arıyordu.Nereye?Cehennemin dibine. Umurunda mı sanki?Çantasıyla beraber arabasına bindiğinde, nereye gideceğini bilmeden sürüyordu Lucrezia. Ona saatler gibi gelen bir süreden sonra frene bastığında yeşilliklerle çevrili bir yerde bulmuştu kendini.Bir tane bile arabanın geçmediği, hiç kimsenin olmadığı yola baktı genç kız. Ayakkabılarını çıkartıp dalgın adımlarla yürüdü ormanın içine. Çıplak ayaklarıyla toprağa basarken, negatif enerjisinin onu yavaşça terk ettiğini hissediyordu.Hava kararana kadar ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Güneş yüzünü gizleyip batarken kavramıştı nasıl büyük bir hata yaptığını.Hava kararmıştı. Yolu bilmiyordu. Yani burada mahsur kalmıştı.Aferin sana Lucrezia.Bir ağacın kenarına oturduğunda düşündü o günü. Aldatıldığı günü. Aldatılmak acı vermemişti ona. Sinir vermişti sadece. Öfke vermişti. Aşık olmadığı bir adamın onu terk etmesi sorun değildi. Ama onu en yakın arkadaşıyla aldatması büyük bir sorundu. Giderek alışmıştı buna. Artık eskisi kadar sinirlenmiyordu da.Onu asıl üzen, o lanetli günde, doktorunun ona verdiği haberdi. Gözlüklerini burnuna kadar indirip beyaz kağıtlara gömmüştü adam başını. Lucrezia okumuştu kağıtlarda yazan şeyleri daha önceden. Tabii ki hiçbir şey anlayamamıştı.Kötü mü? diye fısıldamıştı yaşlı adamın gözlerindeki hüzünlü ifadeyi yakaladığında. Çok mu kötü?Üzgünüm, Lucrezia, demişti saçlarının tepesi dökülmüş adam. Tane tane konuşmasıyla, durumun çaresizliğini artıyordu. Kötü.Cevabı almanın acı vereceğini biliyordu. Ama duyması gerekti işte. Duymadan gerçek olduğuna inanamazdı. Ne kadar kötü?Maalesef en kötüsü-Adamın sözünü kesmişti ister istemez. Tedavi var demiştiniz. Tedavi olabileceğimi söylemiştiniz. Bunun da bir tedavisi var, öyle değil mi? Bunun da bir tedavisi var?Cevabı dudağını ısırırken beklemişti genç kız. Dudağının kanamasına aldırmadan dişlemeye devam ediyordu. Gözlüklerini tekrar normal yerine getiren doktor, Maalesef hayır. Senin durumun için tedavi mümkün değil, dediğinde yavaşça başını sallamıştı.Kabullenmek ilk adımdı. Çocuğu olmayacağını kabullenmek ilk adımdı. Asla çocuğu olmayacağı gerçeğini kabullenmek ilk adımdı. Hayatı boyunca istediği şeyi elde edemeyeceğini kabullenmek ilk adımdı.Elinin tersiyle yüzündeki ıslaklığı sildiğinde, daha da sokuldu yanında oturduğu ağaca. Hayatı boyunca çocuk sahibi olamayacaktı. Hamile kadınlara imrenerek bakacaktı hep.Annesinin öz kızını sevmemesi yüzünden hep çocuğu olacağı günü hayal etmişti Lucrezia. En az iki çocuk istiyordu. Kardeş kavramını anlamalarını istiyordu çocuklarının. Hem kız hem erkek çocuk istiyordu.Çok sevecekti çocuklarını, bütün ilgisini onlara verecekti. Hep onlarla olacaktı, onları sevgiyle büyütecekti. Lucrezia gibi sevgisiz büyümeyecekti çocukları. Yıllar boyunca hayal ettiği mutlu aile tablosuna kavuşamayacak olması yıkmıştı onu.Annesinin onu diğer anneler gibi sevmediğini anladığında başlamıştı hayaller kurmaya. Diğer kızlar gibi gelinlik hayali kurmamıştı hiçbir zaman. Çocuklarıyla olacak anıları resmetmişti kafasında.Ağlamasını engelleyemediğinde, çığlık çığlığa yakarıyordu. Niye ben? Niye? diyordu. Tıpkı onu yıkan bu haberi aldığı gün olduğu gibi.Kendini susturamadığında yanında bir hareketlilik hissetti genç kız. Hareket edebilecek bir canlı yoktu çevrede. Yani, ağaçlar hareket edemezdi, öyle değil mi?Anlaşılan öyle değildi. Yanında oturduğu ağaçtan kör edici bir ışık yayıldı etrafa. Lucrezianın bir şey demesine fırsat kalmadan, ışık içine çekti onu. Vücudunun her yerinde bir çekilme vardı sanki. Parmak uçlarında, saç diplerinde. Kısacası her yerinde.Işık sarmaladı onu, bütün acılarını söktü kalbinden. Hafifti artık kalbi; ağırlık yoktu. Düşünceleri de hafifliyordu ışığın içindeki yolculuğunda; beyni boşalmıştı sanki. Kıpırdayamıyordu Lucrezia. Sesi de çıkmıyordu. Tek yaptığı ışığın içinde sürüklenmekti.Birkaç saat geçtiğini düşünen Lucrezia, bir sağa bir sola sallandığını hissediyordu. Hiçbir şey göremediği, ışığın içindeki gizemli yolculuğu bittiğinde kendini bir odada buldu genç kız.Beyaz şöminenin hemen önündeki simsiyah halının üzerinde büyük bir sehpa vardı. Sehpanın üzerinde ise tıp kitaplarını andıracak kadar kalın olan kitaplar. Beyaz rafları süsleyen garip şişeler tuhaftı; içlerinde garip renkte sıvılar vardı.Bu zamanın koltuklarından olmayan, eski zamanlardaki divanları andıran şeyler, iki duvarı kaplıyordu. Bir salon olduğunu tahmin etti buranın. Ama burada televizyon yoktu? Ya da herhangi bir teknolojik alet?Ah, evet, dedi en fazla otuz yaşında gösteren bir kadın. Kısa boyu, yuvarlak vücut hatları ve kıvırcık saçlarıyla sevimli bir görüntü çiziyordu. Tek sorun
tek sorun kadının giydiği kıyafetlerdi. Yıllar öncesinden kalmış olan moda anlayışı, kızın tek kaşını kaldırmasına neden olmuştu. Gülümseyen kadın tekrar konuştu. Son misafirimiz de geldi.Misafir? Son misafir? Düşündüklerini dile dökmek hiç de zor olmamıştı. Misafir? Son misafir?Hı hı. En başta konuşan kadının yanındaki, yani Lucrezianın yaşlarında olan bir kadın konuştu. Senin adın Lucrezia. Öyle değil mi?Nereye düştüğünü kavrayamıyordu hala. Burası neresiydi? Bu insanlar kimdi? Ve onun ismini nereden biliyorlardı? Adımı nereden biliyorsunuz?Çok basit. Listede yazıyor-En başta konuşan kadın elini kaldırarak susturdu ukalalık yapanı. Yeter, Kate. Yeter.Affedersiniz, Bayan Michelle, diyen Kate utanırcasına başını yere eğdi. Bir dahaki sefere daha dikkatli olurum.Özrün kabul edildi. Bayan Michelle denen kadın, eliyle sol tarafı gösterdi. Orada da birkaç kişi vardı ve şaşkın bakışlarla bakıyorlardı etraflarına. Soruna gelince tatlım. Hepinizin adını biliyoruz. Sizi buraya biz getirdik.Kimseden ses çıkmayınca konuşma gereği hissetti Lucrezia. Üzerindeki şaşkınlığı atamadığı, söylediklerinden belliydi. Sorabileceği onlarca soru varken, kıyafetlerle dalga geçmeyi seçmişti. Neden? Cadılar Bayramı partisi için mi?Keyifli okumalar^^
