Fethi Polat 1
Fethi Polat
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
Sevdamsın 1
Sevdamsın
Nedved35 1
Nedved35
Bvural41 1
Bvural41
Hikaye Ekle

İslam Dünyasında anlama bakış

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan iGrand
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 233

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

İslam dünyasında dile bakış, Kur’ân’ın doğru anlaşılması sorunuyla kendini göstermiştir. Yeni bir kültür ve medeniyetin temellendirilmesi, başka kültürleri tanıma, bilimlerin doğuşu, dilbilim, mantık ve çevirme çalışmaları, dilin bir problematik olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Özcan Başkan’ın ifadesine göre “Arapça dil çalışmaları, Hintlilerin ve özellikle Greklerin etkisinde kalmış sayılmaktadır. Gerçekten Greklerdeki “tabiat-anlaşma” tartışması Arap gramercilerde de görülmektedir. X. yüzyıl gramercilerinden İbni Cinni insan dilinin, karşılıklı anlaşma ve uyuşma yolu ile yerleştiği fikrini savunmakta ve dilin, Tanrı’dan “vahiy” yolu ile gelmiş olduğu fikrini reddetmektedir.” (Başkan, 1967:6)
“İskenderiye ve Bergama okulları arasındaki “düzenlilik-aykırılık” çatışması aynı şekilde Basra ve Kûfe okulları arasında da görülmektedir. Basra okulu, İskenderiye okulu gibi dildeki kurallara önem vermekte, dildeki düzenliliklere dayanmaktadır. Buna karşılık Kûfe okulu, Bergama okulu gibi, verilmiş olan dil kuralları yerine, konuşulan dil üzerinde yapılan gözlemleri ölçü olarak kabul etmektedir. Bu yüzden Kûfe okulunun çalışmaları Arapçanın hiç bozulmamış halini konuştukları kabul edilen çöl bedevilerinin ağzından yapılan derlemelere dayatılmıştır.”(Başkan, 1967:6-7)
Kur’ân’ı anlama sürecinin bedevîlere dönük araştırmalarda elbette etkisi vardı. Kur’ân'ı doğrudan doğruya anlamlandırmaya çalışmak “te’vil”e yol açacağı endişesiyle, şehirde başka toplulukların diliyle karışmış Arapçanın yerine özellikle bedevîlerin dillerine yöneldiler. Ancak bedevîlere yönelik bu çalışmalar o kadar ileri dereceye varmıştı ki, bu işin farkına varan bedevîlerden bir kısım, şehirlere giderek dilini pazarlamaya başlamış, bazı şehirli araştırmacılar da, bedevîler arasında belli süreler kalıp topladıkları bilgiyi şehirde satmaya kalkışmışlardı. Bu arada farklı bedevî topluluklarından derlenen sözcükler, dilde eşanlamlıların çoğalmasına sebep olmuştur. Çünkü her bedevî topluluğu aynı şeye farklı isimler vermektedir. [1]
“Arap dilbilim çalışmalarının dil sorunundaki önemi, dilbilimcilerin İslâmî ilimlerde uzun süre otorite kalmaları şeklinde yaygın bir görüşte dile getirildiği gibi, müslümanların ilmî bir formasyon kazanmalarında ve diğer ilimlerin gelişmesinde dil çalışmalarının, rehber bir disiplin olarak iş görmesinden kaynaklanmaktadır. Fakat zamanla Arap dilbilim çalışmaları, sadece düzgün ifade, etimoloji yahut sözcüklerin biçimi gibi konularla sınırlı kalmamış; kimi dilbilimciler, dilbilimin, biçimsel düşünme disiplini olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Şüphesiz bunda kelamcı, tefsirci yahut hadisçilerin aynı zamanda iyi birer dilbilimci olmalarının büyük payı vardır. Onlar nahivle, yalnız doğru ve yanlış ifadelerin değil, düşüncelerin de ayırt edildiğini; dile ilişkin kuralların düşünceyi de bağladığını savunuyorlardı. Zirâ düşüncenin bir yansımasından ibaret olan lafızlar ile ifadeler, düşüncede bulunmayan bir şeyi dile getiremezlerdi. (Türker, 2002/1: 139)
"Teşekkül döneminde oldukça yaygınlaşan sorunlar, gelişme devrindeki çalışmalara yön vermiş ve olgunlaşma döneminde ortaya çıkan birçok eserin konusunu oluşturmuştur. Her iki dönemin fikir seyri arasındaki bağlantıyı göstermek için verilebilecek birçok misalin yanında Gazzâlî’nin Tehafüte’l-felâsife adlı eserinde, filozofların kendi aralarında ve İslamî ilimlerle düştükleri ayrılığın sebeplerinden biri olarak, dil sorununa yer vermemesi, son derece anlamlıdır. Ona göre, filozofların dil sorunu, onların, âlemin yaratıcısı olan Allah’ı Arap dilinin ve Kur’ân’ın özelliklerini dikkate almaksızın “cevher” diye isimlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Sorunu lafız ve adlandırmayla ilgili olan tarafı yanı sıra etimoloji, söz dizimi ve anlam arasında belli bir kural bulunduğu gerçeği nahiv ile lügatin kuruluşuyla birlikte fark edilmişti. Buna göre bir lafzın, belli kullanım şekilleri vardır; diğer ifadeyle her lafız, etimolojik yapısı gereği, ancak belirli bir söz dizisi içinde bulunmağa imkân verir. Bu sınırın aşılması halinde ortaya çıkan ifade, anlamsız cümledir. Sözgelişi, her ne kadar İslâm filozofları tarafından kabul edilmiş olsa da; dilbilimci, fakih ve kelamcılara göre Arapçada “aklın kendini akletmesi” şeklinde bir ifade, sözdizim ve etimoloji bakımından Arap dilinin yapısıyla bağdaşmayan anlamsız bir cümledir. Çünkü etimolojisi gereği akıl, lambaya benzer; lambanın kendini aydınlatmağa ihtiyacı olmadığı gibi, aklın da kendini akletmesi söz konusu olamaz. Bu lafızlarla anlamlı bir cümle kurulacaksa, ancak “aklın, düşündüğü şeyi akılla düşünmesi” şeklinde dile getirilebilir.(Türker, 2002/2:141-142)
Bu noktada Sadık Türker’in Farâbî’ye dair makalesinden hareketle onun görüşlerini dile getirmek uygun düşecektir.
“Farâbî’nin anlam teorisi, zihin ile dış dünya ilişkisine dayanmaktadır. Anlam; kavram, önerme, kıyâs gibi birçok mantıkî deyim ile doğruluk ve geçerlilik gibi değerlendirmelerin temelini oluşturur. Anlamı çeşitli yönleriyle inceleyen filozof, onu, zihin ile dış dünyadaki varlıklar arasındaki orantılar ile izâfetler olarak tarif eder. [2] Ancak bu izâfeler, yani anlamlar zihinde bulunmaktadır. Anlam, duyu algıları sonucunda zihinde meydana geldiğinden o, zaman zaman duyu algılarının ideaları, zihnî şekiller ve mâhiyet diye de isimlendirilir. Böylece iki tür anlam bulunmaktadır; bunlardan birincisi duyu algıları sonucunda zihinde meydana gelen varlıklara ait izlerdir. İkincisi de zihnin bu izler üzerinde yaptığı hayâl, kavrama, yansıma, birleştirme ve ayırma gibi işlemler sonucunda ortaya çıkan anlamlardır.” (Türker, 2002/1:154)
Görüldüğü üzere anlam konusu, İslâm dünyasında önemli bir yere sahiptir. Bu bağlamda özellikle günümüzde “anlam”ın sadece Batı’da ciddiyetle ele alındığı iddiasına bir cevap da verilmiş olmaktadır. Çünkü genel olarak Batı’da ve ondan esinlenerek Türkiye’de böyle bir izlenim yaratılmaktadır. Biz, madalyonun iki yüzü olduğundan hareketle, her iki yüzünü de göstermeye çalıştık.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst