Türkiye'de ilk Mobil & PC Aynı Anda Metin2 Oyna. Triarchonline kalıcı ve uzun ömürlü yapısı ile 24 Temmuz'da açılıyor. | 1-99 Mobil Metin2 Triarch HEMEN TIKLA!
Evrene Yaşam
Tohumları
Eğer bir gün uzayda yaşam bulunursa, bu kuşkusuz insanlık tarihindeki en büyük keşiflerdenbiri olacak. Peki, ya bu canlılarla ortak bir kökenimiz olduğunu keşfedersek? Bu her ne kadarilginç bir varsayım olsa da gerçek olması olanaksız değil. Yaşam yeryüzünde ortaya çıkmış vetohumları buradan Güneş Sistemine, hatta evrenin başka yerlerine serpilmiş olabilir.
Temmuz 2011
BiLiMveTEKNiK
Yeryüzünde hiç beklenmedik yerlerde canlılara rastlanıyor. Işığın ulaşmadığı, besinin son derece az olduğu okyanus tabanlarında, yeraltından gaz ve lav çıkışı olan bölgelerde ilginç türler bulunuyor. Başka gezegenlerde ve uydularında da benzer yaşam türleri gelişmiş olabilir.
Yaşamın yeryüzünde birtakım kimyasal olaylar sonucunda ortaya çıktığı varsayılır. Biliminsanları buna abiyogenez adını veriyor. Üstelik bu varsayım
çok da yeni değil; bundan birkaç bin yıl öncesine dayanıyor. Elbette, eski düşünürler için yaşamın cansız maddeden ortaya çıktığı düşüncesi, çok şaşırtıcıydı.
Öyle ki bazıları bunu bir büyü gibi görüyordu. O zamanlar bunu açıklamak o kadar zordu ki bazıları yaşamın
Dünyaya başka bir yerden gelmiş olabileceğini öne sürüyordu.
Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış Yunanlı bilgin Anaksagorasa göre yaşamın kaynağı evreni oluşturan küçük tohumlardı. Anaksagoras yaşayan
tüm varlıkların, evreni oluşturan çok küçük tohumlardan yapıldığını öne süren bu varsayıma panspermia adını vermişti.
O zamandan bu yana birçok düşünür ve bilim insanı, bu varsayımı destekleyen düşünceler geliştirdi. Bunlar arasında ünlü İngiliz fizikçi Lord Kelvin,
İsviçreli kimyacı Svante Arrhenius ve DNAnın yapısının keşfinde büyük katkısı olan Fransis Crick de var.
Bu varsayım oldukça gelişmiş bir biçimiyle günümüzde de varlığını sürdürüyor. Hatta şu sıralar Güneş Sisteminde bulunan diğer gezegenlerdeki
araştırmalar yaşam olasılıkları üzerine yoğunlaşmışken konu iyice gündemde. Panspermia varsayımı, modern yaklaşımıyla ele aldığımızda yaşamın nasıl
olup da cansız maddeden var olduğunu değil, yeryüzüne nasıl gelmiş olabileceğini açıklamaya çalışıyor. Üstelik yalnızca bununla da sınırlı kalmıyor.
Gezegenimizin, oluştuktan kısa bir süre sonra (jeolojik ölçekte elbette) yaşama ev sahipliği yapmaya başladığını biliyoruz.
Evrene Tohum Serpme
Güneş Sistemi özellikle ilk zamanlarında pek de tekin bir yer değildi. Gezegenleri oluşturan irili ufaklı birçok göktaşı ve gezegenimsi olarak adlandırılan
Ay büyüklüğündeki gökcisimleri sık sık gezegenlere çarpıyordu. Zamanla bu gökcisimlerinin sayısı azaldıkça çarpışmaların sıklığı da azaldı.
Ancak günümüzden yaklaşık 3,8 milyar yıl öncesinden başlayarak çarpışma sıklığının hemen hemen kararlı bir düzeyde sürdüğü düşünülüyor. Dinozorlarla birlikte çoğu canlı türünü yok eden çarpışma gibi bir olayın, yaklaşık her 100 milyon yılda bir yinelendiği, bundan daha küçük çaplı çarpışmalarınsa çok daha sık olduğu biliniyor.
65 milyon yıl önceki bu çarpışma sırasında püsküren ve sayısı milyarları bulan kaya parçaları atmosferin dışına kadar savruldu. Bunların yaklaşık üçte
biri, Jüpiter ve öteki dev gezegenlerce Güneş Sisteminin dışına yollanmış olmalı. Geriye kalanların büyük bir bölümü milyonlarca yıl içinde Dünyaya, bir
bölümü de öteki gezegenlere düşmüş olabilir. Bu göktaşlarının, yeryüzündeki birtakım mikroorganizmaları, ölü ya da diri, bir şekilde çıktıkları yolculukta
yanlarında taşımış olduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Astrobiyologlar bu yeni yaklaşıma ters panspermia diyor.
Henüz yeryüzü dışında yaşamın izlerine rastlanmış değil. Ancak uzay araştırmaları gösteriyor ki Güneş Sistemi önceden sandığımız kadar yaşanmaz
bir yer değil. Hiç beklenmedik yerlerde suya ve yaşamı oluşturabilecek çeşitli kimyasal bileşiklere rastlanıyor. Yalnızca Güneş Sisteminde değil, uzaklardaki
yıldızların çevresinde bile Bu nedenle ters panspermiayı, yani evrendeki olası yaşamı Dünyanın tohumlamış olmasını göz ardı edilemeyecek bir olasılık
olarak görmek gerek.
65 milyon yıl önce dinozorları yok eden çarpışmada uzaya saçılan göktaşlarından
birkaçı, 5 milyon yıl içinde Mars, Jüpiterin uydusu Europa ve Satürnün uydusu Titana ulaşmış olmalı. Bu gökcisimleri, Dünya dışı yaşam konusunda önde gelen adaylar. Bu büyüklükteki çarpışmaların ortalama her 100 milyon yılda bir yinelendiğini düşündüğümüzde, milyarlarca yıllık geçmişi olan gezegenimizden çok miktarda tohumun uzaya serpildiğini söyleyebiliriz.
Titana Yolculuk
Yukarıda sözünü ettiğimiz türden bir uzay yolculuğu, bir bakteri için bile kolay değil. Elbette böyle bir yolculuğa çıkabilmek için büyük şans gerekiyor.
Her bakterinin yakınına 100 kmlik bir krater açabilecek bir göktaşı düşmüyor. Eğer bir bakteri değilseniz, zaten hiç şansınız yok. Hatta sıradan bir bakteriyseniz bile şansınız çok sayılmaz. Böylesi bir yolculuk için zor koşullarda endospor yani uzun süreli bir uyku döneminde koruyucu, sert bir kabuk
oluşturabilen bakterilerin şansı en yüksek görünüyor.
İşin en korkutucu yanı, yolculuğa başlamak için dev boyutlarda bir göktaşının yeryüzüne çarpması ve bu çarpışmanın etkisiyle en azından 10 cm çaplı
bir kaya parçasının içinde uzaya savrulmak gerekiyor. Kayanın boyutu önemli; çünkü çıkılan uzun yolculukta onun korumasına gerek duyulacak.
Dünyadan kopan kaya parçalarının yerçekiminden kurtulacağı büyüklükteki bir çarpışma sırasında yeryüzünde en azından 100 km çapında bir krater açılır. Kraterin içindeki sıcaklık 2700 dereceyi, basınçsa okyanus tabanındaki basıncın 100.000 katını bulabilir. Ancak çarpışma yerinin yakınında, yüzeyde duran
kayaların içinde sıcaklık ve basınç bu derece hissedilmez. Çünkü çarpan göktaşı toprağı belli ölçüde yararak yerin altına girer ve asıl patlama burada olur.
Bu patlama her yöne yayılan bir basınç dalgası yaratır. Yerin altındaki kayalar dalganın neden olduğu sıkışmayla ısınır ve erir. Ancak yüzeydeki kayalar sıkışmak yerine havaya fırlar. Bu durum da kayaları erimekten kurtarır. Dünyadan kaçış için gereken hıza, yerçekimi Dendrococcus radioduransiminin yaklaşık 2 milyon katı ivmeyle (2.000.000 g) karşı karşıya kaldıklarında ulaşabilirler
Morötesinin etkin olabileceği derinlik
Morötesi ışınım
X ve gama ışınımları
Göktaşını oluşturan atom
Elektron
ProtonYüklü parçacıklar
Helyum çekirdeği
. Böylesine güçlü bir ivmelenmeyi akılda canlandırmak bile zorken hücre boyutunda olsa dahi herhangi bir canlının buna dayanması çok zor. İngilteredeki Kent Üniversitesinden bir grup astrobiyolog, toprakta bulunan bakterilerin böyle bir ivmeye ne ölçüde dayanabildiğini sınamak için İkincil ışınım
Dendrococcus radiodurans
DNA
10 cm çapındaki bir kayanın kesiti...Genelde boş olarak düşündüğümüz uzay, hücrelerin DNAların ve yaşamsal önemi olan başka bileşenlerini parça layabilecek ışınımla doludur. 10 cm çapındaki bir kaya parçası,çoğu birçok ışınım tipine karşı yeterli koruma sağlar. Kozmik ışınımsakendi başına zararlı olmasının yanı sıra,kayayla etkileşime girdiğinde ortaya çıkan ikincil parçacıklar bakteriler için daha da zararlı olabilir bir deney ortamı hazırlamış. Bir gaz tabancasıyla fırlatılan bakterileri bir jele çarptırarak 2 milyon gye ulaştırmayı başarmışlar. Şaşırtıcı bir şekilde, deneyden sağ çıkan bakteriler olmuş. Her 100.000 bakteriden yalnızca biri sağ çıksa da bir avuç dolusu toprağın yaklaşık bir milyar bakteri içerdiğini düşündüğümüzde sonuç ümit verici. Yeryüzündeki canlı türlerinin çoğunu yok edecek güçte bir patlamada bir bakteri kolonisinden sağ çıkacak çok sayıda bakteri olacaktır.
Yolculuğa başlamak işin en zor bölümü gibi görünüyor. Peki, yolculuğun bundan sonrası nasıl olacak? Bu kadar ateşli olmasa da pek kolay olmayacak.
Yerden kurtulmak için gereken saniyede 11 km hızla uzaya doğru ilerleyen bir kayanın içindeki bakterinin başına neler gelebilir?
Genelde boş olarak düşündüğümüz uzay, aslında pek de o kadar boş bir yer değil. Güneşten ve yıldızlararası ortamdan kaynaklanan morötesi ışınım,
X-ışınımı, gama ışınımı gibi yüksek enerjili ışınım türleri, hücrelerin DNAsını ve yaşamsal önemi olan başka bileşenlerini parçalar. Bunun yanı sıra,
Güneş ve gölge arasındaki aşırı sıcaklık farkı, hücrenin taşıdığı suyun bir donup bir erimesine neden olur; bu da dokuların zarar görmesine ve suyun buharlaşarak kaçmasına yol açar.
Bazı mikroorganizmalar çok zor koşullara dayanabilir. NASA gibi bazı uzay ajansları dayanıklı olduğu bilinen bazı bakteri türleri üzerinde denemeler
yapıyor. Örneğin, NASAnın Surveyor 3 iniş aracıyla Aya gönderilen Streptococcus mitis bakterilerinin 100 kadarı üç yılın sonunda hala yaşamını sürdürüyordu.
Üstelik bu bakterilerde endospor da yok. 1984te Alman astrobiyolog Gerda Horneck, endosporla korunan bir grup bakteriyi NASAnın uzay araçlarından birinin dış paneline iliştirdi. Uzayda 11 ay kalması planlanan araç, 1986daki Challenger Uzay Mekiği faciasından sonra uzay uçuşlarının askıya alınması sonucunda neredeyse altı yıl uzayda kaldı. NASA, mikroorganizmaları yeryüzüne getirdiğinde birçoğu yaşama geri döndü.
Aslında bir mikroorganizma için en önemli gereksinim zararlı ışınıma karşı Solda:NASAnın Surveyor 3 iniş aracıyla Aya gönderilen Streptococcus mitisbakterilerinin 100 kadarı 3 yılın sonunda hâlâyaşamlarını sürdürebilir durumdaydı.
Sağda:1984 yılında, bir grup bakteri NASAnın uzay araçlarından birinin dış paneline iliştirildi. Başlangıçta uzayda 11 ay kalması planlanan araç, neredeyse altı yıluzayda kaldıktan sonrayeryüzüne getirildiğindeüzerindeki bakterilerinbirçoğu yaşamadönmeyi başardı.korunmadır. Güneş kaynaklı morötesi ışınım ve X-ışınımı ince bir kalkanla engellenebilir; ancak Güneş rüzgârıyla taşınan atomaltı parçacıklar için iyi bir kalkan gerekiyor. Bir uzay gemisinin metal dış kabuğu koruyucu oluyor. Bir bakteri söz konusu olduğunda küçük bir kayanın içi, bu tür ışınıma karşı yeterince güvenlidir. 10 cm çapındaki bir kaya parçası, söz konusu ışınımlara karşı yeterli koruma sağlar. Ancak gama ışınımı için bu kalınlık yeterli olmayabilir. Aslında durum burada biraz karışık. Kozmik ışınım kendi başına zararlıdır; ancak bir kayayla etkileşime girdiğinde ortaya çıkan ikincil parçacıklar daha da zararlı olabiliyor. Yani kayanın kalınlığı arttıkça risk belli ölçüde artıyor. Elbette, belli bir büyüklüğün üzerindeki kayaların içine ikincil parçacıklar da ulaşamıyor.
1950li yıllarda keşfedilen bir bakteri türü besinleri mikroorganizmalardan arındırmada kullanılan ışınıma dayanabiliyor. Deinococcus radiodurans adı verilen bu bakteri bilindiği kadarıyla ışınıma en dayanıklı bakteri türü. Öyle ki nükleer reaktörlerin içinde bile yaşayabiliyor. 2000de İsveçte yapılan bir araştırmanın sonuçları, bir milyar D. radiodurans 1,5 m çaplı bir kayanın içinde 14 milyon yıl süren bir yolcuğa çıksa bile, yaklaşık 1000 kadarının bundan sağ çıkabileceğini gösterdi. Kuşkusuz bundan daha büyük kayaların içindeki bakterilerin yaşama şansı daha da yüksek olacaktır. Ancak her 100 milyon yılda bir gerçekleşen büyük çarpışmaların, bundan daha büyük kaya parçalarını uzaya göndermesi pek olası görünmüyor. Bu, ancak Güneş Siteminin oluşumundan sonraki kısa süreçte olabilir. Neyse ki artık bu denli büyük çarpışmaların yaşanma olasılığı çok daha düşük.
Gezegenimizin yaklaşık 4 milyar yıldır canlılara ev sahipliği yaptığını ve her çarpışmada uzaya gönderilen kayaların her birinde canlı 100 bakteri olduğunu
düşünürsek, günümüze kadar sayısız bakteri Güneş Sisteminde yolculuğa çıkmış demektir. Peki, bunlar başka dünyalara sağ salim ulaşmış olabilir
mi?
Alman astrobiyolog Horneckin deneyinde bakterilerin uzayda altı yıl geçirdikten sonra yaşama dönmeleri şaşırtıcı. Ancak Titana yapılan bir yolculuk
bu şekilde milyonlarca yıl sürebilir. Peki, bu mikroplar böyle uyku durumunda ne kadar kalabilir? Bu sorunun yanıtı da şaşırtıcı. Çünkü bazı bakterilerin
tuz kristallerinin içinde yaklaşık 250 milyon yıl uyku durumunda kaldığı bulunmuş. Bu süre bu bakterilerin yalnızca Güneş Sistemini değil, yakınımızdaki
başka yıldız sistemlerini de ziyaret etmeleri için yeterli olabilir.
Kimyasal tepkimeler ve birtakım başka etkenler, canlıların hücrelerindeki DNAları giderek yıpratır. Bazı onarıcı enzimlerle bu yıpranma yavaşlatılmaya
çalışılır. Ancak bekleme durumundaki bir bakteri, metabolizmasını tümüyle durdurur. Dolayısıyla onarıcı enzimler de çalışamaz. Bunun sonucunda
da yaşamsal önemdeki moleküller yüksek enerjili ışınım yüzünden daha kolay bozulur. Bu koşullar altında düşündüğümüzde, en iyi kalkanla bile
bir bakterinin Titana hatta belki de Marsa artık işe yaramaz bir genetik bilgiyle ulaşması söz konusu olabilir.
Ancak uzaydaki bazı koşulların yıkıcı etkisi olurken, bazılarının da koruyucu etkisi olabiliyor. Bir mikrobun genlerinin bozulması, zamana ve çevresel
etkilere bağlı. Oksijen ve su, bozulma hızını artırıyor. Uzayın kuru soğuğuysa bundan korunmak için ideal bir ortam sunuyor. Bu ortamdaki bir
bakterinin genetik kodunun ne kadar süreyle dayanabileceği tam olarak bilinmiyor. Ama bazı çalışmalar bunun bir milyar yıl kadar olabileceğini gösteriyor.
Elbette, bir milyar yıl çok uzun bir süre. Modeller, yeryüzünden ayrılan 10 cm çaplı bir taşın, bir milyon yıl içinde Titana ulaşabileceğini gösteriyor. Titana
göre çok daha yakın olan Marsın ya da Jüpiterin uydusu Europanın şansı daha da yüksek.
Bakteriler, çok küçük ve dayanıklı olmaları ve küçücük bir taşın içinde çok sayıda bulunmaları sayesinde tüm bunlara, yani dinozor katili bir çarpışmaya,
2 milyon g ivmeye, bol miktarda ışınım içeren uzun bir uzay yolculuğuna dayanabiliyor. Belki çok küçük bir bölümü yaşanacak bir ortam
bulduğunda yeniden serpilme şansını yakalıyor
Titanın olağanüstü kalın bir atmosferi var. Yüzeyiysepek konuksever bir yer değil. Buradaki sıcaklıklar -180°Cye kadar düşebiliyor. Atmosferse büyük oranda metan, etan ve evimize deterjan olarak kullandığımız çeşitli kimyasal maddelerden oluşuyor. Ancak, uyduda su buzunun yüzeye çıktığı bölgeler de bulunuyor. İlkel yaşam burada yeryüzündekinden çok değişik bir şekilde evrimleşmiş olabilir.
Ve İniş
Şimdi koltuklarınızı dik, tepsilerinizi kapalı konuma getirin ve kemerlerinizi bağlayın; çünkü inişe geçiyoruz...
Böyle bir yolculuğun inişinin de pek yumuşak olması beklenemez. İniş her durumda biraz sert olacak ama bunun derecesi nereye inildiğine bağlı.
Yolculuğumuz Titana olduğuna göre saatte 40.000 km hızla uydunun atmosferine gireceğiz. Bu, çok yüksek bir hız; ama neyse ki Titanın Dünyanınkinin
10 katı kalınlıkta bir atmosferi var. Atmosfer taşı iyice yavaşlatacak ve taş 3000 km hızla yere inecek.
Bunun sert bir iniş olduğunu düşünüyorsanız, bir de Mars inişine bakalım. Mars atmosferi, Titanınkinin tersine çok incedir. Bu nedenle göktaşları üzerindeki frenleyici etkisi de çok az olur. Hesaplamalar, Marsla çarpışmanın saatte yaklaşık 30.000 km hızla olacağını gösteriyor. Durum, Europa
için daha da kötü. Dev Jüpiterin kütleçekimiyle hızlanan göktaşının saatte 89.000 km hızla uydunun yüzeyine çarpacağı hesaplanıyor.
Bizler için korkunç görünen bu tablo, bakteriler söz konusu olduğunda farklı olabilir. Bir insanın böyle bir çarpışmaya dayanması olanaksız ama
bir bakteri bunu atlatabilir. Araştırmacılar, bu konuda birtakım deneyler yapıyorlar. Bu deneylerden birinde, bakterileri saatte 18.000 km hızla buzun
üzerine fırlatmışlar. Deneyin sonucunda 100.000 bakteriden biri hayatta kalmış.
Bu durum gösteriyor ki bir Titan inişi görece emniyetli olabilir ama Mars ve Europa inişleri bir bakteri için bile çok tehlikeli. Ancak yine de olasılık
her zaman var.
Titanın yüzeyi de pek konuksever değil. Burada sıcaklık -180 dereceye kadar düşebiliyor. Atmosfer büyük oranda metan, etan ve evimize deterjan
olarak kullandığımız kimyasal maddelerden oluşuyor. Ancak uydunun yüzeyinde biraz daha ılıman yerler de var. NASAnın Satürnü ve uydularını
incelemek üzere gönderdiği
Europa, Güneş Sistemindeki en ilginç uydulardan biri. Yüzeyindeki derin çatlakların kabuğun çatlaması ve alt katmanlardaki suyun yüzeye çıkarak donmasıyla oluştuğudüşünülüyor. Uydunun buzdan kabuğunun altında, kilometrelerce derinlikte su katmanı olduğu sanılıyor. Uydunun yüzeyine saatte90.000 km hızla çarpan bir göktaşı,Dünya kaynaklı mikroorganizmaların kabuğun altındaki okyanusa kavuşmasına yol açmış olabilir.
Bakteriler İçin
1. Sınıf Yolculuk
Bir bakterinin doğal yollarla başka geze-gene yapacağı yolculuk çok çetin koşullardageçer. Ne var ki bir olasılığı da göz ardı et-memeliyiz: Bazı bakteriler ister istemez sayemizde, üstelik çok daha konforlu yolculuklaryaparak Güneş Sisteminde çeşitli yerlere taşınmış olabilir. Son elli yılda Marsa ondan
çok uzay aracı gönderildi. Bunların birkaçı çakıldıysa da bazıları başarılı inişler gerçekleştirdi.
Aslında başka gezegenlere gönderilenuzay araçlarının dikkatli bir şekilde sterilizeedilmesi gerekiyor. Ancak bu araçların yaklaşık yarısının neredeyse hiç sterilize edilmediği düşünülüyor. NASAda görevli mikrobiyolog Kasthuri Venkateswaranın açıklamasınagöre uzay koşullarına dayanıklılığıyla bilinen
Bacillus genus türünden bakteriler Marsagönderilen yüzey robotları Spirit ve Opportunitynin elektronik devreleri arasında Kızıl Gezegene gitti. Doğal yollarla ulaşıp ulaşmadıklarına emin olamadığımız bu mikroplarıkendi elimizle gezegene göndermiş olduk.
Bunların en azından bir bölümünün yaşamadönebilecek durumda olduğu tahmin ediliyor.
Benzer şekilde, Titana da bakteri yolladık. ESAnın (Avrupa Uzay Ajansı) gönderdiği
Huygens sondası Titan yüzeyine yumuşak sayılabilecek bir iniş yaptı. ESA, aracın üzerinde bulunan bakterilerin Titandaki çetin koşullara dayanamayacağını düşündüğü için çok zor ve pahalı olan aracın tümüyle sterilize edilmesi işlemini yapmamıştı. Bu işlem, yüzeysel
bir şekilde yapılmıştı.
Yaşama en elverişli gökcismi adaylarından Mars, Europa ve Titan arasında, uzay araçlarıyla bakteri bulaştırmadığımız bir Europa kaldı. NASA, Jüpiter ve uydularını incelemek üzere gönderdiği Galileo uzay aracını, 16 yıl görev yaptıktan sonra uydulardan birine çarpmaması için Jüpitere düşürdü.
OpportunityOpportunity Cassini uzay aracı, Titanda su buzunun yüzeye çıktığı bazı yerler saptadı. Bilim insanları, bu bölgelerde sıvı halde de su bulunabileceğini öne sürüyor.
Marsta da durum şimdilik pek iyi değil. Gezegenin çok ince bir atmosferi var ve yüzey sıcaklığı da çok düşük.
Hepsinden önemlisi, son uzay araştırmalarında birtakım ipuçları bulunmuş olsa da yüzeyde sıvı halde su bulunmuyor.
Mars, bu haliyle soğuk bir çöl görünümünde. Ancak gezegenin geçmişte farklı koşulları olduğunu gösteren ipuçları da var. Belki gelecekte koşullar
yine değişecek ve gezegen yaşama elverişli duruma gelecek. Çünkü şimdilik çok kararlı görünse de Güneş Sistemi sürekli değişiyor. Güneşin evrimine bağlı olarak gelecek birkaç milyar yıl içinde gezegenler giderek ısınacak.
Dünya da bundan payına düşeni alacak ve bazı canlı türleri yeni duruma ayak uyduramayıp yok olacak.
Yeryüzü için yıkım olabilecek bu gelişme, başka gezegenlerde yaşam için uygun ortamlar yaratabilir. Güneşe yakınlığından dolayı, Merkürün
nerdeyse hiç şansı yok. Venüs, belki de eskiden çok daha ılıman koşullara sahipti.
Ancak bugünkü durumuna bakınca buna inanmak çok zor. Çünkü yüzeyindeki sıcaklık 500°Cyi buluyor. Yine de atmosferinin üst katmanlarında
en azından mikrobiyolojik yaşamı destekleyecek bir ortam bulunduğunu düşünen bilim insanları yok değil.
Bu konuda en iyi durumda olan gezegen Mars. Güneşin sıcaklığını arttırmasıyla yavaş yavaş ısınacak. Bu sırada toprağın altında ve kutup bölgelerinde
buz halinde bulunan suyun en azından ekvator yakınlarında sıvı halde bulunacağı düşünülüyor. Gaz devleri için durum belirsiz. Bu gezegenler,
küçük bir çekirdeği çevreleyen sıvılar ve onların da üstünde çeşitli gaz katmanlarıyla kaplı. Bu gezegenlerin gaz katmanlarının arasında yaşama elverişli
olabilecek katmanlar bulunabileceği varsayılıyor.
En büyük adaylardan Jüpiterin uydusu Europa ve Satürnün uydusu Titan birkaç milyar yıl içinde daha yaşanır yerler olacak. Güneş, bu uyduları
şimdikine göre daha çok ısıtacak. Onlar da belki günümüzdekinden daha farklı görünecekler.
Uyku durumundaki bir bakteri, ulaştığı gezegende ya da uyduda uygun koşulların ortaya çıkmasını bekleyebilir. Marsta toprağın altında, Europada da buzun içinde... Hatta şimdiden Europanın kalın buzdan kabuğunun altında bulunan derin okyanusta,
Dünyadan göçen bakterilerin evrimleşmesiyle yeryüzündekinden çok farklı canlı türleri ortaya çıkmış olabilir.
Şimdilik başka gezegenlerde yaşama rastlanmadı. Ancak Carl Saganın da dediği gibi, eğer evrende yaşanabilecek yerler varsa, ki araştırmalar bu-
nun olduğunu gösteriyor ve bu yerlerde yaşayan canlılar yoksa, tüm bunlar boşa harcanmış demektir. Yaşamın evrenin başka bir yerinde ortaya çıktığı
ve yeryüzündeki yaşamın ilk tohumlarının uzaydan geldiği düşüncesi heyecan verici. Bunun yanı sıra, evrende en azından kendi sistemimizdeki
olası yaşam biçimlerinin Dünyadan tohumlanmış olabileceği düşüncesi, uzaylılarla ortak bir kökenimizin olabileceğini düşündürüyor.
Her iki olasılığı düşünmek de bizi farklı bir yere koyuyor. Yalnızca bu gezegenle sınırlı kalmadığımızı, gerçekte evrenin bir parçası olduğumuzu duyumsatıyor bize. İleride, belki de yakın bir gelecekte Marsta ya da başka bir gezegende yaşam bulunursa, o yaşam biçimleriyle akraba olup olmadığımız,
DNA testleri sonucunda ortaya çıkacaktır.
Çeviren
Alp Akoğlu
ilim ve Teknik dergisini takip ediyorsanız ve gökyüzü de ilginizi çekiyorsa bu isim size çok tanıdık gelecektir. Yıllardır dergide astronomi yazıları ve aylık gökyüzü köşesini hazırlayan Alp Akoğlu ile Uzay Astronomi.com adına sevgili Ozan Kanbertay bir röportaj gerçekleştirdi ve geçtiğimiz hafta sitemizde yayınlandı. Bu güzel röportajı okumak için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.
Alp Akoğlu Röportajı Uzay ve Astronomi.com
Yakında gelecek diğer röportajlar ve ilginç dosya konuları için Uzay ve Astronomi'yi takip etmeye başlayın derim! Eminim beğeneceksiniz... - See more at:
Kaynaklar
Cull, S., Seeding Life in the Solar System, Sky and Telecsope, Ocak2007
Warmflash, D., Weiss, B., Did Life Come from Another Planet?, Scientific American, Kasım 2005
Tohumları
Eğer bir gün uzayda yaşam bulunursa, bu kuşkusuz insanlık tarihindeki en büyük keşiflerdenbiri olacak. Peki, ya bu canlılarla ortak bir kökenimiz olduğunu keşfedersek? Bu her ne kadarilginç bir varsayım olsa da gerçek olması olanaksız değil. Yaşam yeryüzünde ortaya çıkmış vetohumları buradan Güneş Sistemine, hatta evrenin başka yerlerine serpilmiş olabilir.
Temmuz 2011
BiLiMveTEKNiK
Yeryüzünde hiç beklenmedik yerlerde canlılara rastlanıyor. Işığın ulaşmadığı, besinin son derece az olduğu okyanus tabanlarında, yeraltından gaz ve lav çıkışı olan bölgelerde ilginç türler bulunuyor. Başka gezegenlerde ve uydularında da benzer yaşam türleri gelişmiş olabilir.
Yaşamın yeryüzünde birtakım kimyasal olaylar sonucunda ortaya çıktığı varsayılır. Biliminsanları buna abiyogenez adını veriyor. Üstelik bu varsayım
çok da yeni değil; bundan birkaç bin yıl öncesine dayanıyor. Elbette, eski düşünürler için yaşamın cansız maddeden ortaya çıktığı düşüncesi, çok şaşırtıcıydı.
Öyle ki bazıları bunu bir büyü gibi görüyordu. O zamanlar bunu açıklamak o kadar zordu ki bazıları yaşamın
Dünyaya başka bir yerden gelmiş olabileceğini öne sürüyordu.
Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış Yunanlı bilgin Anaksagorasa göre yaşamın kaynağı evreni oluşturan küçük tohumlardı. Anaksagoras yaşayan
tüm varlıkların, evreni oluşturan çok küçük tohumlardan yapıldığını öne süren bu varsayıma panspermia adını vermişti.
O zamandan bu yana birçok düşünür ve bilim insanı, bu varsayımı destekleyen düşünceler geliştirdi. Bunlar arasında ünlü İngiliz fizikçi Lord Kelvin,
İsviçreli kimyacı Svante Arrhenius ve DNAnın yapısının keşfinde büyük katkısı olan Fransis Crick de var.
Bu varsayım oldukça gelişmiş bir biçimiyle günümüzde de varlığını sürdürüyor. Hatta şu sıralar Güneş Sisteminde bulunan diğer gezegenlerdeki
araştırmalar yaşam olasılıkları üzerine yoğunlaşmışken konu iyice gündemde. Panspermia varsayımı, modern yaklaşımıyla ele aldığımızda yaşamın nasıl
olup da cansız maddeden var olduğunu değil, yeryüzüne nasıl gelmiş olabileceğini açıklamaya çalışıyor. Üstelik yalnızca bununla da sınırlı kalmıyor.
Gezegenimizin, oluştuktan kısa bir süre sonra (jeolojik ölçekte elbette) yaşama ev sahipliği yapmaya başladığını biliyoruz.
Evrene Tohum Serpme
Güneş Sistemi özellikle ilk zamanlarında pek de tekin bir yer değildi. Gezegenleri oluşturan irili ufaklı birçok göktaşı ve gezegenimsi olarak adlandırılan
Ay büyüklüğündeki gökcisimleri sık sık gezegenlere çarpıyordu. Zamanla bu gökcisimlerinin sayısı azaldıkça çarpışmaların sıklığı da azaldı.
Ancak günümüzden yaklaşık 3,8 milyar yıl öncesinden başlayarak çarpışma sıklığının hemen hemen kararlı bir düzeyde sürdüğü düşünülüyor. Dinozorlarla birlikte çoğu canlı türünü yok eden çarpışma gibi bir olayın, yaklaşık her 100 milyon yılda bir yinelendiği, bundan daha küçük çaplı çarpışmalarınsa çok daha sık olduğu biliniyor.
65 milyon yıl önceki bu çarpışma sırasında püsküren ve sayısı milyarları bulan kaya parçaları atmosferin dışına kadar savruldu. Bunların yaklaşık üçte
biri, Jüpiter ve öteki dev gezegenlerce Güneş Sisteminin dışına yollanmış olmalı. Geriye kalanların büyük bir bölümü milyonlarca yıl içinde Dünyaya, bir
bölümü de öteki gezegenlere düşmüş olabilir. Bu göktaşlarının, yeryüzündeki birtakım mikroorganizmaları, ölü ya da diri, bir şekilde çıktıkları yolculukta
yanlarında taşımış olduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Astrobiyologlar bu yeni yaklaşıma ters panspermia diyor.
Henüz yeryüzü dışında yaşamın izlerine rastlanmış değil. Ancak uzay araştırmaları gösteriyor ki Güneş Sistemi önceden sandığımız kadar yaşanmaz
bir yer değil. Hiç beklenmedik yerlerde suya ve yaşamı oluşturabilecek çeşitli kimyasal bileşiklere rastlanıyor. Yalnızca Güneş Sisteminde değil, uzaklardaki
yıldızların çevresinde bile Bu nedenle ters panspermiayı, yani evrendeki olası yaşamı Dünyanın tohumlamış olmasını göz ardı edilemeyecek bir olasılık
olarak görmek gerek.
65 milyon yıl önce dinozorları yok eden çarpışmada uzaya saçılan göktaşlarından
birkaçı, 5 milyon yıl içinde Mars, Jüpiterin uydusu Europa ve Satürnün uydusu Titana ulaşmış olmalı. Bu gökcisimleri, Dünya dışı yaşam konusunda önde gelen adaylar. Bu büyüklükteki çarpışmaların ortalama her 100 milyon yılda bir yinelendiğini düşündüğümüzde, milyarlarca yıllık geçmişi olan gezegenimizden çok miktarda tohumun uzaya serpildiğini söyleyebiliriz.
Titana Yolculuk
Yukarıda sözünü ettiğimiz türden bir uzay yolculuğu, bir bakteri için bile kolay değil. Elbette böyle bir yolculuğa çıkabilmek için büyük şans gerekiyor.
Her bakterinin yakınına 100 kmlik bir krater açabilecek bir göktaşı düşmüyor. Eğer bir bakteri değilseniz, zaten hiç şansınız yok. Hatta sıradan bir bakteriyseniz bile şansınız çok sayılmaz. Böylesi bir yolculuk için zor koşullarda endospor yani uzun süreli bir uyku döneminde koruyucu, sert bir kabuk
oluşturabilen bakterilerin şansı en yüksek görünüyor.
İşin en korkutucu yanı, yolculuğa başlamak için dev boyutlarda bir göktaşının yeryüzüne çarpması ve bu çarpışmanın etkisiyle en azından 10 cm çaplı
bir kaya parçasının içinde uzaya savrulmak gerekiyor. Kayanın boyutu önemli; çünkü çıkılan uzun yolculukta onun korumasına gerek duyulacak.
Dünyadan kopan kaya parçalarının yerçekiminden kurtulacağı büyüklükteki bir çarpışma sırasında yeryüzünde en azından 100 km çapında bir krater açılır. Kraterin içindeki sıcaklık 2700 dereceyi, basınçsa okyanus tabanındaki basıncın 100.000 katını bulabilir. Ancak çarpışma yerinin yakınında, yüzeyde duran
kayaların içinde sıcaklık ve basınç bu derece hissedilmez. Çünkü çarpan göktaşı toprağı belli ölçüde yararak yerin altına girer ve asıl patlama burada olur.
Bu patlama her yöne yayılan bir basınç dalgası yaratır. Yerin altındaki kayalar dalganın neden olduğu sıkışmayla ısınır ve erir. Ancak yüzeydeki kayalar sıkışmak yerine havaya fırlar. Bu durum da kayaları erimekten kurtarır. Dünyadan kaçış için gereken hıza, yerçekimi Dendrococcus radioduransiminin yaklaşık 2 milyon katı ivmeyle (2.000.000 g) karşı karşıya kaldıklarında ulaşabilirler
Morötesinin etkin olabileceği derinlik
Morötesi ışınım
X ve gama ışınımları
Göktaşını oluşturan atom
Elektron
ProtonYüklü parçacıklar
Helyum çekirdeği
. Böylesine güçlü bir ivmelenmeyi akılda canlandırmak bile zorken hücre boyutunda olsa dahi herhangi bir canlının buna dayanması çok zor. İngilteredeki Kent Üniversitesinden bir grup astrobiyolog, toprakta bulunan bakterilerin böyle bir ivmeye ne ölçüde dayanabildiğini sınamak için İkincil ışınım
Dendrococcus radiodurans
DNA
10 cm çapındaki bir kayanın kesiti...Genelde boş olarak düşündüğümüz uzay, hücrelerin DNAların ve yaşamsal önemi olan başka bileşenlerini parça layabilecek ışınımla doludur. 10 cm çapındaki bir kaya parçası,çoğu birçok ışınım tipine karşı yeterli koruma sağlar. Kozmik ışınımsakendi başına zararlı olmasının yanı sıra,kayayla etkileşime girdiğinde ortaya çıkan ikincil parçacıklar bakteriler için daha da zararlı olabilir bir deney ortamı hazırlamış. Bir gaz tabancasıyla fırlatılan bakterileri bir jele çarptırarak 2 milyon gye ulaştırmayı başarmışlar. Şaşırtıcı bir şekilde, deneyden sağ çıkan bakteriler olmuş. Her 100.000 bakteriden yalnızca biri sağ çıksa da bir avuç dolusu toprağın yaklaşık bir milyar bakteri içerdiğini düşündüğümüzde sonuç ümit verici. Yeryüzündeki canlı türlerinin çoğunu yok edecek güçte bir patlamada bir bakteri kolonisinden sağ çıkacak çok sayıda bakteri olacaktır.
Yolculuğa başlamak işin en zor bölümü gibi görünüyor. Peki, yolculuğun bundan sonrası nasıl olacak? Bu kadar ateşli olmasa da pek kolay olmayacak.
Yerden kurtulmak için gereken saniyede 11 km hızla uzaya doğru ilerleyen bir kayanın içindeki bakterinin başına neler gelebilir?
Genelde boş olarak düşündüğümüz uzay, aslında pek de o kadar boş bir yer değil. Güneşten ve yıldızlararası ortamdan kaynaklanan morötesi ışınım,
X-ışınımı, gama ışınımı gibi yüksek enerjili ışınım türleri, hücrelerin DNAsını ve yaşamsal önemi olan başka bileşenlerini parçalar. Bunun yanı sıra,
Güneş ve gölge arasındaki aşırı sıcaklık farkı, hücrenin taşıdığı suyun bir donup bir erimesine neden olur; bu da dokuların zarar görmesine ve suyun buharlaşarak kaçmasına yol açar.
Bazı mikroorganizmalar çok zor koşullara dayanabilir. NASA gibi bazı uzay ajansları dayanıklı olduğu bilinen bazı bakteri türleri üzerinde denemeler
yapıyor. Örneğin, NASAnın Surveyor 3 iniş aracıyla Aya gönderilen Streptococcus mitis bakterilerinin 100 kadarı üç yılın sonunda hala yaşamını sürdürüyordu.
Üstelik bu bakterilerde endospor da yok. 1984te Alman astrobiyolog Gerda Horneck, endosporla korunan bir grup bakteriyi NASAnın uzay araçlarından birinin dış paneline iliştirdi. Uzayda 11 ay kalması planlanan araç, 1986daki Challenger Uzay Mekiği faciasından sonra uzay uçuşlarının askıya alınması sonucunda neredeyse altı yıl uzayda kaldı. NASA, mikroorganizmaları yeryüzüne getirdiğinde birçoğu yaşama geri döndü.
Aslında bir mikroorganizma için en önemli gereksinim zararlı ışınıma karşı Solda:NASAnın Surveyor 3 iniş aracıyla Aya gönderilen Streptococcus mitisbakterilerinin 100 kadarı 3 yılın sonunda hâlâyaşamlarını sürdürebilir durumdaydı.
Sağda:1984 yılında, bir grup bakteri NASAnın uzay araçlarından birinin dış paneline iliştirildi. Başlangıçta uzayda 11 ay kalması planlanan araç, neredeyse altı yıluzayda kaldıktan sonrayeryüzüne getirildiğindeüzerindeki bakterilerinbirçoğu yaşamadönmeyi başardı.korunmadır. Güneş kaynaklı morötesi ışınım ve X-ışınımı ince bir kalkanla engellenebilir; ancak Güneş rüzgârıyla taşınan atomaltı parçacıklar için iyi bir kalkan gerekiyor. Bir uzay gemisinin metal dış kabuğu koruyucu oluyor. Bir bakteri söz konusu olduğunda küçük bir kayanın içi, bu tür ışınıma karşı yeterince güvenlidir. 10 cm çapındaki bir kaya parçası, söz konusu ışınımlara karşı yeterli koruma sağlar. Ancak gama ışınımı için bu kalınlık yeterli olmayabilir. Aslında durum burada biraz karışık. Kozmik ışınım kendi başına zararlıdır; ancak bir kayayla etkileşime girdiğinde ortaya çıkan ikincil parçacıklar daha da zararlı olabiliyor. Yani kayanın kalınlığı arttıkça risk belli ölçüde artıyor. Elbette, belli bir büyüklüğün üzerindeki kayaların içine ikincil parçacıklar da ulaşamıyor.
1950li yıllarda keşfedilen bir bakteri türü besinleri mikroorganizmalardan arındırmada kullanılan ışınıma dayanabiliyor. Deinococcus radiodurans adı verilen bu bakteri bilindiği kadarıyla ışınıma en dayanıklı bakteri türü. Öyle ki nükleer reaktörlerin içinde bile yaşayabiliyor. 2000de İsveçte yapılan bir araştırmanın sonuçları, bir milyar D. radiodurans 1,5 m çaplı bir kayanın içinde 14 milyon yıl süren bir yolcuğa çıksa bile, yaklaşık 1000 kadarının bundan sağ çıkabileceğini gösterdi. Kuşkusuz bundan daha büyük kayaların içindeki bakterilerin yaşama şansı daha da yüksek olacaktır. Ancak her 100 milyon yılda bir gerçekleşen büyük çarpışmaların, bundan daha büyük kaya parçalarını uzaya göndermesi pek olası görünmüyor. Bu, ancak Güneş Siteminin oluşumundan sonraki kısa süreçte olabilir. Neyse ki artık bu denli büyük çarpışmaların yaşanma olasılığı çok daha düşük.
Gezegenimizin yaklaşık 4 milyar yıldır canlılara ev sahipliği yaptığını ve her çarpışmada uzaya gönderilen kayaların her birinde canlı 100 bakteri olduğunu
düşünürsek, günümüze kadar sayısız bakteri Güneş Sisteminde yolculuğa çıkmış demektir. Peki, bunlar başka dünyalara sağ salim ulaşmış olabilir
mi?
Alman astrobiyolog Horneckin deneyinde bakterilerin uzayda altı yıl geçirdikten sonra yaşama dönmeleri şaşırtıcı. Ancak Titana yapılan bir yolculuk
bu şekilde milyonlarca yıl sürebilir. Peki, bu mikroplar böyle uyku durumunda ne kadar kalabilir? Bu sorunun yanıtı da şaşırtıcı. Çünkü bazı bakterilerin
tuz kristallerinin içinde yaklaşık 250 milyon yıl uyku durumunda kaldığı bulunmuş. Bu süre bu bakterilerin yalnızca Güneş Sistemini değil, yakınımızdaki
başka yıldız sistemlerini de ziyaret etmeleri için yeterli olabilir.
Kimyasal tepkimeler ve birtakım başka etkenler, canlıların hücrelerindeki DNAları giderek yıpratır. Bazı onarıcı enzimlerle bu yıpranma yavaşlatılmaya
çalışılır. Ancak bekleme durumundaki bir bakteri, metabolizmasını tümüyle durdurur. Dolayısıyla onarıcı enzimler de çalışamaz. Bunun sonucunda
da yaşamsal önemdeki moleküller yüksek enerjili ışınım yüzünden daha kolay bozulur. Bu koşullar altında düşündüğümüzde, en iyi kalkanla bile
bir bakterinin Titana hatta belki de Marsa artık işe yaramaz bir genetik bilgiyle ulaşması söz konusu olabilir.
Ancak uzaydaki bazı koşulların yıkıcı etkisi olurken, bazılarının da koruyucu etkisi olabiliyor. Bir mikrobun genlerinin bozulması, zamana ve çevresel
etkilere bağlı. Oksijen ve su, bozulma hızını artırıyor. Uzayın kuru soğuğuysa bundan korunmak için ideal bir ortam sunuyor. Bu ortamdaki bir
bakterinin genetik kodunun ne kadar süreyle dayanabileceği tam olarak bilinmiyor. Ama bazı çalışmalar bunun bir milyar yıl kadar olabileceğini gösteriyor.
Elbette, bir milyar yıl çok uzun bir süre. Modeller, yeryüzünden ayrılan 10 cm çaplı bir taşın, bir milyon yıl içinde Titana ulaşabileceğini gösteriyor. Titana
göre çok daha yakın olan Marsın ya da Jüpiterin uydusu Europanın şansı daha da yüksek.
Bakteriler, çok küçük ve dayanıklı olmaları ve küçücük bir taşın içinde çok sayıda bulunmaları sayesinde tüm bunlara, yani dinozor katili bir çarpışmaya,
2 milyon g ivmeye, bol miktarda ışınım içeren uzun bir uzay yolculuğuna dayanabiliyor. Belki çok küçük bir bölümü yaşanacak bir ortam
bulduğunda yeniden serpilme şansını yakalıyor
Titanın olağanüstü kalın bir atmosferi var. Yüzeyiysepek konuksever bir yer değil. Buradaki sıcaklıklar -180°Cye kadar düşebiliyor. Atmosferse büyük oranda metan, etan ve evimize deterjan olarak kullandığımız çeşitli kimyasal maddelerden oluşuyor. Ancak, uyduda su buzunun yüzeye çıktığı bölgeler de bulunuyor. İlkel yaşam burada yeryüzündekinden çok değişik bir şekilde evrimleşmiş olabilir.
Ve İniş
Şimdi koltuklarınızı dik, tepsilerinizi kapalı konuma getirin ve kemerlerinizi bağlayın; çünkü inişe geçiyoruz...
Böyle bir yolculuğun inişinin de pek yumuşak olması beklenemez. İniş her durumda biraz sert olacak ama bunun derecesi nereye inildiğine bağlı.
Yolculuğumuz Titana olduğuna göre saatte 40.000 km hızla uydunun atmosferine gireceğiz. Bu, çok yüksek bir hız; ama neyse ki Titanın Dünyanınkinin
10 katı kalınlıkta bir atmosferi var. Atmosfer taşı iyice yavaşlatacak ve taş 3000 km hızla yere inecek.
Bunun sert bir iniş olduğunu düşünüyorsanız, bir de Mars inişine bakalım. Mars atmosferi, Titanınkinin tersine çok incedir. Bu nedenle göktaşları üzerindeki frenleyici etkisi de çok az olur. Hesaplamalar, Marsla çarpışmanın saatte yaklaşık 30.000 km hızla olacağını gösteriyor. Durum, Europa
için daha da kötü. Dev Jüpiterin kütleçekimiyle hızlanan göktaşının saatte 89.000 km hızla uydunun yüzeyine çarpacağı hesaplanıyor.
Bizler için korkunç görünen bu tablo, bakteriler söz konusu olduğunda farklı olabilir. Bir insanın böyle bir çarpışmaya dayanması olanaksız ama
bir bakteri bunu atlatabilir. Araştırmacılar, bu konuda birtakım deneyler yapıyorlar. Bu deneylerden birinde, bakterileri saatte 18.000 km hızla buzun
üzerine fırlatmışlar. Deneyin sonucunda 100.000 bakteriden biri hayatta kalmış.
Bu durum gösteriyor ki bir Titan inişi görece emniyetli olabilir ama Mars ve Europa inişleri bir bakteri için bile çok tehlikeli. Ancak yine de olasılık
her zaman var.
Titanın yüzeyi de pek konuksever değil. Burada sıcaklık -180 dereceye kadar düşebiliyor. Atmosfer büyük oranda metan, etan ve evimize deterjan
olarak kullandığımız kimyasal maddelerden oluşuyor. Ancak uydunun yüzeyinde biraz daha ılıman yerler de var. NASAnın Satürnü ve uydularını
incelemek üzere gönderdiği
Europa, Güneş Sistemindeki en ilginç uydulardan biri. Yüzeyindeki derin çatlakların kabuğun çatlaması ve alt katmanlardaki suyun yüzeye çıkarak donmasıyla oluştuğudüşünülüyor. Uydunun buzdan kabuğunun altında, kilometrelerce derinlikte su katmanı olduğu sanılıyor. Uydunun yüzeyine saatte90.000 km hızla çarpan bir göktaşı,Dünya kaynaklı mikroorganizmaların kabuğun altındaki okyanusa kavuşmasına yol açmış olabilir.
Bakteriler İçin
1. Sınıf Yolculuk
Bir bakterinin doğal yollarla başka geze-gene yapacağı yolculuk çok çetin koşullardageçer. Ne var ki bir olasılığı da göz ardı et-memeliyiz: Bazı bakteriler ister istemez sayemizde, üstelik çok daha konforlu yolculuklaryaparak Güneş Sisteminde çeşitli yerlere taşınmış olabilir. Son elli yılda Marsa ondan
çok uzay aracı gönderildi. Bunların birkaçı çakıldıysa da bazıları başarılı inişler gerçekleştirdi.
Aslında başka gezegenlere gönderilenuzay araçlarının dikkatli bir şekilde sterilizeedilmesi gerekiyor. Ancak bu araçların yaklaşık yarısının neredeyse hiç sterilize edilmediği düşünülüyor. NASAda görevli mikrobiyolog Kasthuri Venkateswaranın açıklamasınagöre uzay koşullarına dayanıklılığıyla bilinen
Bacillus genus türünden bakteriler Marsagönderilen yüzey robotları Spirit ve Opportunitynin elektronik devreleri arasında Kızıl Gezegene gitti. Doğal yollarla ulaşıp ulaşmadıklarına emin olamadığımız bu mikroplarıkendi elimizle gezegene göndermiş olduk.
Bunların en azından bir bölümünün yaşamadönebilecek durumda olduğu tahmin ediliyor.
Benzer şekilde, Titana da bakteri yolladık. ESAnın (Avrupa Uzay Ajansı) gönderdiği
Huygens sondası Titan yüzeyine yumuşak sayılabilecek bir iniş yaptı. ESA, aracın üzerinde bulunan bakterilerin Titandaki çetin koşullara dayanamayacağını düşündüğü için çok zor ve pahalı olan aracın tümüyle sterilize edilmesi işlemini yapmamıştı. Bu işlem, yüzeysel
bir şekilde yapılmıştı.
Yaşama en elverişli gökcismi adaylarından Mars, Europa ve Titan arasında, uzay araçlarıyla bakteri bulaştırmadığımız bir Europa kaldı. NASA, Jüpiter ve uydularını incelemek üzere gönderdiği Galileo uzay aracını, 16 yıl görev yaptıktan sonra uydulardan birine çarpmaması için Jüpitere düşürdü.
OpportunityOpportunity Cassini uzay aracı, Titanda su buzunun yüzeye çıktığı bazı yerler saptadı. Bilim insanları, bu bölgelerde sıvı halde de su bulunabileceğini öne sürüyor.
Marsta da durum şimdilik pek iyi değil. Gezegenin çok ince bir atmosferi var ve yüzey sıcaklığı da çok düşük.
Hepsinden önemlisi, son uzay araştırmalarında birtakım ipuçları bulunmuş olsa da yüzeyde sıvı halde su bulunmuyor.
Mars, bu haliyle soğuk bir çöl görünümünde. Ancak gezegenin geçmişte farklı koşulları olduğunu gösteren ipuçları da var. Belki gelecekte koşullar
yine değişecek ve gezegen yaşama elverişli duruma gelecek. Çünkü şimdilik çok kararlı görünse de Güneş Sistemi sürekli değişiyor. Güneşin evrimine bağlı olarak gelecek birkaç milyar yıl içinde gezegenler giderek ısınacak.
Dünya da bundan payına düşeni alacak ve bazı canlı türleri yeni duruma ayak uyduramayıp yok olacak.
Yeryüzü için yıkım olabilecek bu gelişme, başka gezegenlerde yaşam için uygun ortamlar yaratabilir. Güneşe yakınlığından dolayı, Merkürün
nerdeyse hiç şansı yok. Venüs, belki de eskiden çok daha ılıman koşullara sahipti.
Ancak bugünkü durumuna bakınca buna inanmak çok zor. Çünkü yüzeyindeki sıcaklık 500°Cyi buluyor. Yine de atmosferinin üst katmanlarında
en azından mikrobiyolojik yaşamı destekleyecek bir ortam bulunduğunu düşünen bilim insanları yok değil.
Bu konuda en iyi durumda olan gezegen Mars. Güneşin sıcaklığını arttırmasıyla yavaş yavaş ısınacak. Bu sırada toprağın altında ve kutup bölgelerinde
buz halinde bulunan suyun en azından ekvator yakınlarında sıvı halde bulunacağı düşünülüyor. Gaz devleri için durum belirsiz. Bu gezegenler,
küçük bir çekirdeği çevreleyen sıvılar ve onların da üstünde çeşitli gaz katmanlarıyla kaplı. Bu gezegenlerin gaz katmanlarının arasında yaşama elverişli
olabilecek katmanlar bulunabileceği varsayılıyor.
En büyük adaylardan Jüpiterin uydusu Europa ve Satürnün uydusu Titan birkaç milyar yıl içinde daha yaşanır yerler olacak. Güneş, bu uyduları
şimdikine göre daha çok ısıtacak. Onlar da belki günümüzdekinden daha farklı görünecekler.
Uyku durumundaki bir bakteri, ulaştığı gezegende ya da uyduda uygun koşulların ortaya çıkmasını bekleyebilir. Marsta toprağın altında, Europada da buzun içinde... Hatta şimdiden Europanın kalın buzdan kabuğunun altında bulunan derin okyanusta,
Dünyadan göçen bakterilerin evrimleşmesiyle yeryüzündekinden çok farklı canlı türleri ortaya çıkmış olabilir.
Şimdilik başka gezegenlerde yaşama rastlanmadı. Ancak Carl Saganın da dediği gibi, eğer evrende yaşanabilecek yerler varsa, ki araştırmalar bu-
nun olduğunu gösteriyor ve bu yerlerde yaşayan canlılar yoksa, tüm bunlar boşa harcanmış demektir. Yaşamın evrenin başka bir yerinde ortaya çıktığı
ve yeryüzündeki yaşamın ilk tohumlarının uzaydan geldiği düşüncesi heyecan verici. Bunun yanı sıra, evrende en azından kendi sistemimizdeki
olası yaşam biçimlerinin Dünyadan tohumlanmış olabileceği düşüncesi, uzaylılarla ortak bir kökenimizin olabileceğini düşündürüyor.
Her iki olasılığı düşünmek de bizi farklı bir yere koyuyor. Yalnızca bu gezegenle sınırlı kalmadığımızı, gerçekte evrenin bir parçası olduğumuzu duyumsatıyor bize. İleride, belki de yakın bir gelecekte Marsta ya da başka bir gezegende yaşam bulunursa, o yaşam biçimleriyle akraba olup olmadığımız,
DNA testleri sonucunda ortaya çıkacaktır.
Çeviren
Alp Akoğlu
ilim ve Teknik dergisini takip ediyorsanız ve gökyüzü de ilginizi çekiyorsa bu isim size çok tanıdık gelecektir. Yıllardır dergide astronomi yazıları ve aylık gökyüzü köşesini hazırlayan Alp Akoğlu ile Uzay Astronomi.com adına sevgili Ozan Kanbertay bir röportaj gerçekleştirdi ve geçtiğimiz hafta sitemizde yayınlandı. Bu güzel röportajı okumak için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.
Alp Akoğlu Röportajı Uzay ve Astronomi.com
Yakında gelecek diğer röportajlar ve ilginç dosya konuları için Uzay ve Astronomi'yi takip etmeye başlayın derim! Eminim beğeneceksiniz... - See more at:
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
Kaynaklar
Cull, S., Seeding Life in the Solar System, Sky and Telecsope, Ocak2007
Warmflash, D., Weiss, B., Did Life Come from Another Planet?, Scientific American, Kasım 2005
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
