Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Allahu Teala kudret ve hikmet sahibidir. O, kudret sıfatının bir tezahürü olarak birtakım şeyleri ortaya koymuştur. Hikmet sıfatının gereği olarak da birtakım şeyleri icra etmektedir. Tevekkül eden kul, O'nun kudretine ait şeylere bakıp O'nun hikmeti gereği ortaya koyduğu şeyleri yürürlükten kaldıramaz. Çünkü Allahu Teala, Hakimdir/her şeyi bir hikmet üzere yaratmıştır. Şu halde hikmet Onun sıfatıdır.
Tevekkül eden kul, eşyayı ve varlıkları, kendi başına hükmedici, yaratıcı, fayda ve zarar verici olarak da göremez. Böyle yaptığı takdirde, tevhidine şirk bulaştırmış olur. Çünkü, her şeye gücü yeten sadece Allahu Tealadır. Kudret O'nun sıfatıdır. Dilediği gibi hüküm veren, yaratan, fayda veya zarar veren sadece Odur. O'nun isim ve sıfatlarında hiç bir ortağı olmadığı gibi; hükümlerinde de hiç bir yardımcısı yoktur. Allahu Teala bunu şöyle ifade buyurmuştur:
"Hüküm ancak Allaha aittir."[1]
O, hüküm ve hükümranlıkta hiç kimseyi ortak etmez.[2]
O müşriklerin taptığı putların yerlerde ve göklerde bir ortaklıkları yoktur. Ve Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.[3]
Tevekkül eden kul, Allahu Teala'nın bütün varlıklar üzerindeki kudretini, Onun, takdir ve tedbirde tek olduğunu, bütün mülkü ve içindekileri ayakta tuttuğunu müşahede etmesinin yanında, Allahu Tealanın kainatta cereyan eden bütün değişik olaylardaki hikmetleri en iyi bilen olduğunu görür. Allahu Teala varlık alemindeki bu işleri bir takım sebeplerle yapmaktadır. Bu sebepler insanlar ve diğer varlıklar için ortaya konmuştur. Allahu Teala bunu kulları üzerinde ilahi hükümlerini uygulamak ve yaptıkları iyilik veya kötülüğün karşılığını kendilerine vermek için yapmıştır.
Şu halde tevekkül eden kimse, her şeyde ilk hükmün Allahu Tealaya ait olduğunu bilir ve her şeyin Onun takdiriyle olduğunu itiraf eder. Fakat bunun yanında o da dinin emir ve hükümlerini yerine getirmekle yükümlüdür. İlmin gereğine göre hareket etmekle sorumludur. Çünkü o, Rabbi'nin şu buyruğunu işitmiştir:
Ona, yaptığından sorulmaz, ama onlar her yaptıklarından sorumludur..[4]
Allahu Teala, ortaya koyduğu her şeyde, kudretini hikmetlerinde gizlemiştir. Ancak, bu hikmetler, ilahi hükümleri açığa vuran şeylerde ortaya çıkmış; bütün işlerin sonu Ona döndüğü için ve varlıklarda görünen sanat ve güzellikler, onun iç kısmıyla ilgili yakin bilgi verdiği için, kudreti eşya içinde gizli kalmıştır.
Allahu Teala bu konuda şöyle buyurmuştur:
Bu, her şeyi en güzel şekilde yapan Allah'ın yapısıdır.[5]
Yani Allahu Teala'nın görünmeyen işleri, görünen tecellileri gibi çok güzel ve çok sağlamdır.
Allahu Teala, diğer bir ayette şöyle buyurmuştur:
Bütün iş O'na aittir.
Yani gizli ya da açık her iş sonunda Allah'a dayanmaktadır. Allahu Teala bu ayetin devamında şöyle buyurmaktadır:
Öyleyse (bütün bu işlerde) sen O'na kulluk yap ve O'na tevekkül et.[6]
Allahu tevekkül eden bir arif için, Onun gizli işlerinde ilahi kudreti ispat eden bir şahit vardır; arif o şahide bakar ve gereğini yerine getirir. Zahirdeki hikmetlerde ise arif için ortaya konan dinî bir ilim mevcuttur. Arif o ilme teslim olur ve gereğince amel eder. Bu, birbirinden derece bakımından farklı iş ve ibadetlerde tevhidin hakikatini müşahede etmektir. O, Rabbani alimlerin makamıdır.
Allaha inanan her mümin, Ona tevekkül eder, fakat her kulun tevekkülü yakini miktarınca olur. Allahu Tealanın havas/seçkin kullarının tevekküllerini, onların müşahedelerini ve hevalarını yok ederek ilahi tecellilere rıza göstermelerini açıklarken anlattığımız gibidir. Avam halkın tevekkülü ise; seçkin kulların tevekküllerinin peşinden açıkladığımız gibi, hayrı ve şerri ile kaderlere iman etmesidir.
Allahu Teala, kendisinin yaratıcı olduğu gibi aynı zamanda rızık veren, hayat veren ve öldüren olduğunu haber vermiştir. O, ayette hikmet sırasına göre bu dört sıfatını bir arada zikretmiştir. İlahi kudret bu sıraya göre tecelli etmektedir. Bu durumda onların hikmetleri nasıl birbirinden farklı olur? Yahut bir takım sebep ve vasıtaların ortaya konulmasıyla bu sıfatların bölündüğü nasıl düşünülebilir?
Allahu Teala, bu konuda şöyle buyurmuştur:
O Allah ki, sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra sizi öldürecek ve sonra sizi diriltecektir.[7]
Ayette anlatılan üç fiilde Allahtan başka bir fail bulunmadığı gibi; dördüncü fiil olan rızık verme işinde de Ondan başka hakiki fail yoktur. Mesela sen kalkıp da: Beni babam yarattı der misin?. Her ne kadar baban, senin yaratılışında bir vasıta olsa da, böyle söylemek uygun değildir. Aynı şekilde sen: Bana falancı hayat verdi, filancı beni öldürdü demezsin. Her ne kadar bazıları, hayat ve öldürme işinde vasıta yapılmış olsalar da böyle söylemek doğru değildir. Çünkü bu tür sözlerde açık bir şirk mevcuttur. Bunun kötülüğü herkes tarafından bilindiği için, kimse onu söylemez.
Allan Teala bu konuda şöyle buyurmuştur:Attığınız meniyi gördünüz mü? Onu siz mi yaratıyorsunuz? Yoksa yaratan biz miyiz?[8];
Ektiğinizi gördünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz?[9]
Görüldüğü gibi Allahu Teala, meniyi rahme atma ve toprağı ekme fiillerini bize nisbet etmiştir. Çünkü onlar, insanların yapacağı bir takım işlerdir. Bizler iş yapan kullarız. Bunlar bizim sıfatlarımızdır; hükümleri de bize aittir.
Allahu Teala, yaratma ve ekilen şeyi bitirme işlerinin ise kendi zatına ait olduğunu bildirmiştir. Çünkü bu işler, Onun kudret ve hikmetini gösteren işaretlerdir. Allah, her şeye gücü yeten ve her işini hikmetle yapandır.
Kuranda insana ait olarak zikredilen bütün amel ve kazançlar, onu yapan azalara nisbet edilmiştir. Bununla, o işin ismi belirlenmiş olmaktadır. Bu işler, onların yapılmasına vasıta olan şeylere de nisbet edilmiştir. Allahu Tealanın kudretine, iradesine ve zatına nisbet ettiği işlerde ise, ilk irade edenin ve en yüce güç sahibinin kendisinin olduğunu göstermek istemiştir.
Öyleyse Allahın sözünü iyi anla ki, birbirine benzer durumlarda kalbin haktan kaymasın
Sonra bazen kul: falan bana verdi, falan bana engel oldu der durur. Bu, gizli bir şirktir. Bunun sebebi şudur: Aradaki sebepler, kulların elinde ortaya konmakta ve onlar vasıtasıyla uygulanmaktadır. Bu durum onları, bütün sebepleri yaratan asıl sebepten perdelemekte; asıl veren ve engelleyen Yüce Zatın kudretini örtmektedir. Yakin sahibi ve müşahede ehli arifler yanında, bu tür gizli şirk, daha önce anlatılan açık şirk gibi kötü görülmektedir. Zira Allahu Teala, yaratma işinin sadece kendisine ait olduğu belirttiği gibi; rızık verme işinin de sadece Yüce Zatından ait olduğunu bildirmiştir. Bu konuda şöyle buyurmuştur:
Allahtan başka size gökten ve yerden rızık verecek başka bir yaratıcı var mı?[10]
Allahu Teala bu ayette, yaratma işi ile rızkın birlikte olduğunu, ikisinin de ilahi kudreti ispat eden en güzel sebepler olduğunu belirtmiştir.
Gerçek bir tevekkül sahibi şunu yakinen bilir ki, Allahu Teala istese daha evvel onu yaratmazdı; O, yaratmaya mecbur değildir; yaratmama yetkisi Odadır. Yarattığı zaman ise ona rızkını vermek durumundadır.
Nitekim kudsi bir hadiste Allahu Tealanın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Ben bir mahluku yaratır da onu rızıksız bırakır mıyım?
Allan Resulü (s.a.v) de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: Ey Allahım! Senin verdiğini engelleyecek, engellediğini de verecek hiçbir güç yoktur. Sana karşı kimsenin çabası bir fayda vermez.[11]
Allah Resulü (s.a.v) bunu, falan konudaki çabam, filan işteki gayretim... gibi sözler sarfeden kimselere cevaben söylemiştir. Onlar, bu tür sözlerle, sebepleri kasdediyorlardı.
Efendimiz (s.a.v), namazında yaptığı bu dua ile onların sözünün bir hükmü olmadığını belirtmiş ve müslümanların şirke düşmesinden korkarak bu duayı onlara duyurmuştur. Bunun manası şudur: Ya Rabbi, sen dilemedikçe kulun çaba ve gayreti kendisine bir fayda vermez.
Bu konuda Allahu Teala şöyle buyurmuşturŞu bir gerçek ki zanna dayalı şeyler, hak adına hiçbir şey ifade etmez.[12]
Ebu Muhammed Sehl (rah) yukarıdaki hadisin manasını şöyle açıklamıştır: Kim bir şeyi ele geçirmek için çaba sarfeder, hırs gösterir, fakat senin engeline takılırsa, onun gayreti ve hırsı kendisine bir fayda sağlamaz.
Allahu Tealanın: Allah dilediğini siler, dilediğini ise sabit tutar.[13] Ayetinin tefsirinde, Sehl (rah) şöyle demiştir:
Allahu Teala arif kullarının kalplerinden sebepleri silip kudretini sabit yapar; gafillerin kalplerinden de müşahedeyi silip sebepleri sabit yapar.
Yine o demiştir ki: Allahu Teala nefsi hareketli olarak yaratmış, sonra ona sükuneti emretmiştir. İşte bu hâl, nefsin imtihanıdır. Eğer Allahu Teala özel koruması ile nefse destek verirse nefis sükunet kazanır, emre itaat eder. Bu, Allahın özel yardımıdır. Eğer onu kendi hâline terk ederse, nefis tabiatı ve yaratılışı gereği hareketlenip isyana yönelir. Bu da Allahın onu kendi hâline terk etmesidir.
Lokman (a.s) oğluna vasiyetinde şöyle demiştir: Ey oğul, bütün rağbetini Allaha yönelt. Eğer O dilerse sana verir; dilerse vermez. Senin çarelerin/gayret ve çabaların Allahu Tealanın sana takdir ettiği rızkın ne artmasını, ne de azalmasını sağlar. Rızkın konusunda yaratılışından ibret al. Eğer kendi çaren ve çaban ile yaratılışında bir fazlalık yapabilirsen, rızkının da artmasını sağlayabilirsin. Bu olmayacağına göre bil ki Allahu Teala, insanın yaratılışını şekillendirmiş ve rızkını taksim etmiştir. Sen bu ikisinden hiç birini arttıramazsın
Nitekim öyle kurnaz, kuvvetli ve tuttuğunu koparan kimseler vardır ki, sürekli fakirleşirler. Fakat derdini anlatmaktan aciz, zayıf ve basit görülen öyle kimseler de vardır ki, servetleri sürekli artıp durur. Eğer gücün bir yararı olsaydı, kuvvetli kimseler her konuda zayıfları geçerlerdi. Ama yaratan ve rızık veren yalnız Allahu Teala olduğu için, kulların ellerinden hiçbir şey gelmemektedir.
Konuyla ilgili şöyle bir hikaye anlatılır: Zamanın birinde bir kral dönemin bilginlerinden birine şu soruyu sormuştu: Nasıl oluyor, akıl sahiplerinin yoksul, akılsızların ise varlıklı olduğunu görüyorum? Bilge, şu cevabı verdi: Allahu Teala bu durumu kendi varlığına bir delil yapmıştır. Eğer her akıllı varlıklı, her akılsız da yoksul olsaydı, insanlar şöyle düşünebilirlerdi: Akıllı kendi rızkını buluyor, akılsız ise yoksul kalıyor. İnsanlar, gerçeğin tam aksi olduğunu gördüklerinde, rızık verenin yalnız yaratan olduğunu anlamaktadırlar.
İbnu Mesuddan (r.a) şu söz rivayet edilmiştir: İnsana mal verilmesi de verilmemesi de bir fitnedir. Kendisine mal verilen kimse, onu asıl vereni unutur, başkasını över. Kendisine mal verilmeyen kimse ise, onu asıl engelleyeni bilip rıza göstermez, kendisine mal vermedi diye insanları kınar.
Bu ifadenin bir benzerini Mutarrıf, bir sahabiden nakletmiştir. Kûfe emiri olan bu sahabi, bir hutbesinde söyle demiştir:
Muhakkak ki şu malın verilmesinde bir fitne, engellenmesinde de bir fitne vardır. Kişi yakın akrabasına gider ve ondan Allahu Tealanın kendisi için yazmış olduğu bir yardımı ister. O da, bunu engelleyemediği için kendisine yazılmış olan şeyi istek sahibine verir. İstek sahibi bu yardımından dolayı ona teşekkür edip övgüler yağdırır.
Ertesi yıl yine aynı kimseye gidip Allahu Tealanın kendisine yazmamış olduğu bir yardımı talep ettiğinde, o kimse bu yardımı veremez. Önceki yıl vermeyi engelleyemezken, bu yıl verme gücüne sahip olamaz. Bunun üzerine yardım isteyen kimse, onu günahkar görüp kötüler. Dikkat ediniz servetin verilmesinde de, engellenmesinde de bir fitne/imtihan vardır. Allah Rasûlü (s.a.v) bize, bir hutbesinde böyle buyurmuştu.[14] Hadiste geçen fitne kelimesi, imtihan ve sınama anlamındadır.
Yakini iman sahipleri bu imtihanla iyilik için denenirken; gafiller de nasıl davranacaklarının görülmesi için imtihan edilirler. Yakini iman sahipleri sebeplerden ibret alıp onları Yaratana hayran olur, hidayet ve iman bakımından üst derecelere yükselirler. Çünkü onlar verme ve engelleme fiillerinin her ikisinde de veren ve engelleyenin sadece Allahu Teala olduğunu görürler ve dinin getirdiği hususlarda Onun hikmetinin geçerli olduğunu bilirler. Böylelikle onlar için şükür ve sabır makamları sabit olur.
Gafiller ise bu işte hakikati göremeyip ızdıraba düşerler; bakışlarını sebeplere ve başka güçlere çevirirler. Kendilerine mal veren kimseleri överken; engelleyenleri kınarlar. Bu davranışları sebebiyle de sürekli derece kaybederler. Sonuç itibarıyla mal ve para, her iki grup için de bir imtihan olmakta, her ikisinin iman derecelerini ve kalplerinin takvasını ortaya çıkarmaktadır.
Bu konuda Allah Resulünün (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Kul geceleyin dünya işlerinden bir ticarete veya başka işlerden birine niyetlenir. Eğer onu yapsa helak olabilir. Allahu Teala Arşının üstünden ona bakar ve kendisini o işten alıkor. Kul işim olmadı diye karamsarlığa ve üzüntüye düşer. Uğursuzluğu komşusunda ve yakınlarında arar: beni engelleyen, başımı belaya sokan onlar der durur. Halbuki, o işinin olmayışı kendisi için Allahu Tealanın bir rahmetidir.[15]
İbnu Mesud (r.a) şöyle demiştir: Allaha yaptığın kullukta insanların seni övmesinden hoşlanmaman, Allahın sana verdiği rızık için de insanları övmemen ihlastandır.
Hz. İsadan (a.s), İbnu Mesud (r.a) ve diğerlerinden gelen bir haberde şöyle denmiştir:
Allahın size verdiği bir rızıkta hiç kimseyi övmemeniz Onun size vermediği şey için de kimseyi kınamamanız yakini imandandır..
İbnu Mesud (r.a) şöyle demiştir: Sabır imanın yarısıdır. Şükür, imanın diğer yarısıdır. Yakin ise, imanın bütünüdür.[16]
Mamer b. Ebanın Hamran-Zühri-Urve kanalıyla Hz. Aişeden (r.ah) naklettiği İfk hadisinde şu ifade geçmektedir: Annem ve babam beni bağırlarına bastılar. Ben onlara: Bu konuda ne size ne de dostunuz Allah Rasûlüne (s.a.v) teşekkür etmem. Sadece beni bu iftiradan aklayan ve yücelten Allaha hamdederim. Dedim.. Bu konuda rivayet edilen başka bir hadiste, Ebu Bekirin (r.a) ona: Kalk ve Allah Rasulünün (s.a.v) başını öp. dediği rivayet edilir. Hz. Aişe (r.ah) ise:
Vallahi bunu yapmam, ben bu işte Allahtan başka hiç kimseye hamdetmem. demiştir. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v) de: Onu kendi haline bırak ey Ebu Bekir. buyurmuştur.[17]
Yukarıda zikrettiğimiz hep halka nazar etmek ve Allahu Tealanın her şeye şahit oluşundan habersiz olmak gibi hususlar, yakin zayıflığından ve marifet noksanlığından ileri gelmektedir. Bu hâl, kulun içi alemini kaplayıp orada yerleştiği ve insanın söz ve fillerinde çokça görüldüğü zaman, kalpten imanın hakikati gider, imanın nuru iyice zayıflar. Bu hâl kalpte nifak/iki yüzlülük doğurur, orada şüphe tohumlarını eker.
Bu konuda Abdullah b. Mesud (r.a) demiştir ki: Kul evinden imanı ile birlikte çıkar; fakat evine imanı adına hiçbir şeyi kalmamış olarak döner. Yolda bir adam görür. Bu adam, aslında ona ne bir fayda ne de bir zarar verebilir. O ise adama: Sen çok büyüksün, anlısın şanlısın, der. Evine dönünceye kadar karşılaştığı insanlara bu tür sözler söyler. Belki bu sözleriyle bir şey de elde edemez ama, Allahu Teala ona gazap eder.[18]
Ebu Muhammed Sehle, Tevratta geçen: Kim bir zengine boyun eğip yağcılık yaparsa dininin üçte ikisi gider. sözünün manası sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: İman akd/irade, söz ve fiilden oluşur. Dünyalık için bir zengini överek ona yağcılık yapan ve bunu hareketiyle ortaya kimsenin imanının üçte ikisi gider; geriye yalnız üçte biri kalır ki , o da irade kısmıdır.
Sen rızık ve diğer konularda Allahu Tealanın arada sebep olarak yaratığı şeyleri, o iş için ilk sebep gördüğünde, şunu bil: Bu şeyleri birer sebep olarak ortaya koyan Allahu Tealadır. O, Kuranda bu sebepleri zikrettiği gibi; asıl işin kendisine ait olduğunu da belirtmiştir. Bunun örneği çoktur. Allahu Teala bir ayetinde şöyle buyurur:
De ki sizin için görevlendirilmiş ölüm meleği canınızı alır.[19] Diğer ayette ise bu aracıyı kaldırarak kendi zatını açıklamış ve:Ölümleri anında canları Allah alır.[20] buyurmuştur.
Allahu Teala, bir ayette: Ektiğinizi görmüyor musunuz?[21] buyurarak, ekini ekme işinde kulların fiilini zikretmiş; diğer ayetlerde ise aracıları kaldırarak, işin kendisine ait olduğunu şöyle belirtmiştir:
Biz suyu döktükçe döktük, sonra toprağı güzelce yardık ve orada daneler bitirdik.[22]
Başka bir ayette: Biz ona (Meryeme) ruhumuzu/ruhu taşıyan meleğimizi gönderdik.[23] Buyurmuş; sonra bu işi aracı ile birlikte nasıl gördüğünü şöyle belirtmiştir:Ona ruhumuzdan üfledik.[24] Burada ruhu üfleyen, Cebraildir.
Başka bir ayet-i kerimede Allahu Teala, Resulüne hitaben şöyle buyurmaktadır:Onu/Kuranı okuduğumuzda okunuşunu takip et.[25] Tefsir alimleri demişlerdir ki: Bunun manası şudur: Rasûlüm, Cebrail (a.s) sana Kuranı okuduğu zaman, ondan vahyi al. Bu ayet: Onu tekrarlamak için dilini depretme.[26] ayetinden sonra gelmektedir.
Aynı şekilde Cebrail (a.s), Hz. Meryeme: Sana tertemiz bir erkek çocuğu vereceğim. Demiştir. Burada Hz. Cebrail (a.s), Allahu Tealanın kendisine Meryeme (a.s) ver diye hibe ettiği çocuğu, ben vereceğim diyerek kendisini zikretmiştir. Halbuki o bu esnada Rabbini müşahede etmekte/aslında ruhu verenin Allahu Teala olduğunu görmekteydi.
Bu ayetin başka bir okunuşuna göre ayetin manası: Allahu Teala sana çocuk vermek için beni gönderdi. Şeklinde olmaktadır.
Bunun bir diğer örneği de şu ayettir. Hz. Musa (a.s): Ben ancak kendime ve kardeşime malik/sahip olabilirim.[27] Demiştir. Çünkü Allahu Teala başka bir ayette Musa (a.s) ve kardeşi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: Biz ona rahmetimizin bir işareti olarak kardeşini verdik.[28] Musa (a.s) gerçekte ne kendine, ne de kardeşine sahiptir. Çünkü gerçekte Allahtan başka sahip yoktur.
Ayetin iki değişik okuma biçiminden birine göre anlam bu şekilde olmaktadır. İkinci okuyuş şekline göre ayetin anlamı: Ben ancak kendime sahip olabilirim, kardeşim de sadece kendisine sahip olabilir. Şeklindedir.
Allahu Teala başka bir ayet-i kerimede bu hususu daha da açıklayarak: Müşrikleri öldürün.[29] Emrini vermiştir.
Değir ayette aynı emirle birlikte bu işe vasıta edilen şey şöyle zikredilmiştir: Onlarlar savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin.[30] Daha sonra öldürme işinin asıl sahibi ile aradaki sebep birlikte zikredilerek şöyle buyurulmuştur: Onları siz öldürmediniz, ancak Allah öldürdü.[31]
Allahu Teala, bir diğer ayette, sebebi zikretmekle birlikte, hakikatte onu da ortadan kaldırarak şöyle buyurmaktadır: Attığında aslında sen atmadın, ancak Allah attı.[32]
Allahu Teala, hükmünü icra ederken kullandığı vasıtaları başka bir ayetinde şöyle zikretmiştir: Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah ancak onlara bunlarla azap etmek istemektedir.[33]
Şu ayetler de konumuza örnek teşkil ediyor. Bir ayette: O ki, kalemle (yazmayı) öğretti.[34] Buyrulmuştur. Diğer ayetlerde ise:
O Allah Rahmandır. O Kuranı öğretti. İnsanı yarattı. Ona konuşmayı öğretti.[35]
Sonra onun açıklaması bize düşer.[36] buyrulmaktadır.
Yüce Allah başka bir ayetinde, mülkün kullara ait olduğunu belirtmiş, bu mülkü tarafından bir ihsan ve ikram olarak kendilerinden bir bedel karşılığı satın aldığını şöyle haber vermiştir:
Muhakkak ki Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.[37]
Ancak, ellerinin altında mülkleri olan cariyeler bu hükmün dışındadır.[38] Ayeti de, bir mülkün kula ait görülmesinin örneğidir.
Marifet ehline göre hakiki anlamda Allahu Tealadan başka bir fâil/iş yapan yoktur. Çünkü gerçek fâil, herhangi bir alet ve sebep için başkasından yardım istemeyen kimsedir. Yine onlara göre hiçbir fiil, iki fâil tarafından yapılmaz. Aksi takdirde şirk ve ortaklık söz konusu olur. Fiili ortaya çıkaran ve icra eden ikinci fâil, aslında hakiki fâilin bu iş için kullandığı vasıta olup sonradan devreye girmiştir. Her şeyin ilki olan Allahu Teala ise aslî/ilk fâildir.
Yine marifet ehline göre hakiki malik, her şeyin yaratıcısı olan Allahu Tealadır. Elinde bir mal bulunan kimse ise, bunun mülkiyetine sonradan sahip edilmiştir. Çünkü o kimse, kendi eliyle hiçbir şey yaratmamıştır. Onun elinde meydana getirilen fiiller, başkası/Allah tarafından yapılmıştır.
Allahu Teala, her şeyin evvelidir; varlığı başkasının elinde değildir. O, kendi zatı ile hayat sahibidir. Kimseden yardım istemez.. Allahu Teala hikmet ve izzeti gereği yaratmak ve hayat vermek için de bir vasıta yaratmıştır. Bu vasıta ana rahminde görevli olan bir melektir. Rivayete göre bu melek, ana rahmine girerek meniyi eline alır ve onu bir beden hâlinde şekillendirir. Sonra Allahu Tealaya: Ey Rabbim, bu, erkek mi kız mı, sağlıklı mı özürlü mü olsun? diye sorar. Allahu Teala da dilediğini buyurur. Melek de Onun emrini uygular.
Bu rivayetin başka bir lafzında ise şu ifade yer almaktadır:
Melek bebeği şekillendirir, sonra ona bedbahtlık/cehennemlik ya da cennetlik olacak ruhunu üfler.[39]
Denilir ki: Kendisine Rûh ismi verilen melek, bedenlere ruhları katar. Başka bir yerde ise, bu meleğin sürekli nefes alıp verdiği ve bu nefeslerden her birinin de ölü bedene ruh kattığı söylenmiştir. Bu nedenle ona Rûh ismi verilmiştir.
Allahu Teala kendi zatını tanıtırken el-Bâri=bütün kusurlardan temiz, el-Musavvir= yarattıklarına şekil veren sıfatlarının yanısıra el-Hâlık=yaratıcı sıfatını da kullanmıştır.[40]Yine O, bir ayet-i kerimede: O Allah ölümü ve hayatı yaratandır.[41] buyurmaktadır.
Allahu Teala ölüm için bir vasıta yarattığı gibi: diriliş için de bir vasıta yaratmıştır. Bu vasıta İsrafil (as) adı verilen ve Sûra üflemekle görevli olan melektir. O Sûra ikinci kez üflediğinde bütün cansız varlıklar dirilirler. Ardından Allahu Teala o meleği kendine yükseltir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Ve o gün Sûra üfürülür.[42]
Allahu Teala zatını, hayat veren ve öldüren olarak tanıtmıştır. Bu konuda şöyle bir rivayet vardır: Ölüm meleği ile hayat meleği birbirleriyle tartıştılar. Ölüm meleği: Ben canlıları öldürürüm. Dedi. Hayat meleği de: Ben de bütün ölüleri diriltirim. Dedi. Bunun üzerine Allahu Teala ikisine şöyle vahyetti: Ben size ne görev vermişsem siz onunla meşgul olun. Asıl öldüren ve dirilten benim. Benden başka hiçbir öldüren ve dirilten yoktur.
Allahu Tealadan nakledilen bir haberde şöyle denmiştir:
Zatım için asıl delil benim. Bana benden daha güzel bir delil yoktur.
Yukarı sözü edilen vasıta ve sebeplerin varlığını kabul etmemiz, Allahu Tealanın her şeyde ilk sebep ve her şeyin asıl faili oluşunu ortadan kaldırmaz. Nitekim hiçbir müslüman: beni falan melek yarattı, beni Azrail öldürdü, İsrafil diriltti gibi ifadeler kullanmaz.
Yakin ve müşahede ehli bir kimsenin de, aynı şekilde falan bana verdi, falan beni engelledi, filan rızkımı temin etti, falan benim için takdir etti türünden ifadeler kullanması asla uygun düşmez. Onlar sadece bu işlerde birer vasıta kılınmış ve Allahu Tealanın takdir ettiği fiiller onların elleriyle icra edilmiştir. Çünkü vermek, rızıklandırmaktır; engellemek ise kaderdir.
Yakinî iman sahiplerine göre Allahu Tealanın bu gibi isim ve sıfatlarında ortağı yoktur. Veren de, engelleyen de, fayda sağlayan da, zarara uğratan da yalnız Odur. Aynı şekilde, hayat verip öldüren de yalnız Allah olup Onun mülkünde hiçbir ortağı, yaratma işinde kullarından hiçbir destekçisi yoktur.
Yakinî iman sahiplerine göre bu tür ifade ve düşünceler kulun tevhidinin hakikatini zedeleyen gizli şirk alametidir. Allah Resulü (s.a.v) bu tehlike hakkında şöyle buyurmuştur:
Ümmetimin içinde şirk, karıncanın karanlık gecedeki yürüyüşünden daha gizlidir.[43]
Bir alim: Onların çoğu Allaha ancak şirk koşarak iman ederler.[44] Ayetine şu manayı vermiştir: Onlar, Allahu Tealanın takdir ve tedbir sahibi olduğuna inandıkları halde, sebeplere güvenmek ve fiilleri bu sebeplere dayandırmak sûretiyle şirke düşerler.
İhlas sahiplerine göre, Allahtan başka hiçbir ilah olmadığına, Odan başka rızık veren, rızkı engelleyen, hidayet veya sapıklığa sevkeden olmadığına inanmak ihlastandır. Onlara göre, kul nasıl Allahtan başka ilah görmüyorsa, bu işlerde de ondan başka gerçek fail görmemelidir. İhlas sahiplerine göre, bunların hepsi birdir, onlar tek müşahede içinde görülecek gerçeklerdir ve bu, tevhidin ilk basamağını oluşturur.
Eğer Allahu Tealanın insanları hidayet ve dalalet yoluna sevk eden, onlara rızık veren ve rızka mani olan kimseleri yarattığı söylenir ve bunun yukarıdaki anlayış ile nasıl izah edileceği düşünülürse, bunun cevabı şudur: Evet dünyada böyle kimseler vardır; ancak onlar bu işleri Allahın izni, iradesi ve hükmü ile yapmaktadırlar.
Allahu Teala değişik ayetlerinde, kendisinin yaratanların en güzeli,[45] rızık verenlerin en hayırlısı,[46] hüküm verenlerin en güzel hüküm vereni[47] olduğunu belirtmektedir. Çünkü Ondan başka gerçek yaratıcı, rızık dağıtan ve hüküm veren yoktur. O hem insanları, hem de onların ortaya koyduğu şeyleri yaratır. Hem onlara, hem de onların rızık taşıdığı kimselere rızık verir. Aynı şekilde onları hidayete ulaştıran ve onları sebep yapıp diğer insanları hidayete sevk eden yine Odur. Kullarını sapıklık içinde bırakan ve onları sebep yapıp başkalarını sapıklık içinde bırakan da aslında Odur.
Sonuçta hidayete erenler Onun sayesinde hidayet buldukları gibi; yoldan çıkanlar da Onun takdiri ile sapıklığa düşmüşlerdir. Aynı şekilde varlıklar, Onun yaratmasıyla vücut bulmuşlar, Onun verdiği rızık ile rızıklarına kavuşmuşlardır. Nasıl böyle olmasın ki, şu ayetler bu durumu açıklamaktadır:
Ey İsa! Hani benim iznimle kuş sûretinde bir şey yaratırdın/yoktan ortaya kordun.[48];
Eğer Allah bize bir hidayet verirse biz de size hidayet veririz.[49]
Biz sizleri yoldan çıkardık. Gerçekten bizler yoldan çıkmış kimselerdik.[50]
Kul bu zikrettiğimiz gerçekleri müşahede ettiği zaman gizli şirkten kurtulur. Bu hâl, lâ ilâhe illallah= Allahtan başka hiçbir ilah yoktur, sözünün hakikatine ulaşmaktır. Bunun bir manası şudur: Kalpleri kendisine çekecek ve kendisine ibadet yapılacak Allahtan başka hiçbir ilah yoktur.
Kul Lâ ilâhe illallah zikrinin peşinden:vahdehû lâ şerike leh zikrini söyler. Bununla şunu demiş olur: O Allah, kudretinde ve birliğinde tekdir; mülkünde yarattığı varlıklar içinde hiçbir ortağı yoktur. Sonra zikrine şöyle devam eder: lehül mülkü yani varlık alemine getirdiği bütün mülk Onundur. Zikrine devam eder: Ve lehül hamdü Yani, verdiği ve vermediği bütün nimetlerde hamd/övgü Ona aittir; bütün hamdler/övgüler Ona layıktır. Ondan başka hiç kimse, böyle bir hamdi hak etmez. Ve hüve alâ külli şeyin kadîr Yaratma ve emirde Onun her şeye gücü yeter. Bütün kudretler Ona aittir. Bütün yaratma işi Ona aittir. O, yarattığı bu varlıklar içinde hangi işe nasıl isterse öyle hükmeder, dilediğini emreder. Aradaki bütün sebepler, bir ustanın elindeki âletler gibidir. Bir işte alet değil, onu kullanana zikredilir. Mesela: Bıçak deriyi kesti, kırbaç köleyi dövdü denmez. Kunduracı deriyi kesti, falan kişi kölesini kırbaçladı. denir.
Bu ifadelerdeki vasıtalar, fiilleri bizzat gerçekleştiren unsurlar oldukları halde, sahiplerinin elinde bir alet/vasıta olmaktan öte gidemezler. Aynı şekilde insanlar da zahirde bir takım işleri yapıyor gözükebilirler. Ama onların ardında, gizli kudret ve iradesiyle her şeyi kuşatan, her şeye gücü yeten, bütün işleri yapan Allahu Teala vardır.
Mesela şu örneği düşünelim: Kral bana şunu verdi, bana şunu giydirdi denildiği zaman bunu kralın bizzat kendi eli ile yapmış olması gerekmez. Aynı şekilde o hediyeyi kendisine getiren kimseyi zikrederek: kralın hizmetçisi bana şunu verdi demek de uygun düşmez. Fiili gerçekleştiren hizmetçi olsa bile, onun hiçbir yetkisi olmadığı ve kralın mallarında kendi kararıyla tasarrufta bulunamayacağı herkesçe bilinir. Ancak: kral onu kiminle sana verdi, kimin elinden aldın? şeklinde bir soru sorulur ve hediyeyi hangi hizmetçinin getirdiği öğrenilmek istenirse, o zaman hizmetçinin adı zikredilebilir.
Ama kendisine hediye verilen kimse, bu tür bir soru sorulmadığı takdirde kralın kendisine hediye verdiğini söylemekle yetinecektir. Hediyeyi getiren hizmetçinin adını belirtmesi tamamen gereksizdir. Çünkü kralın adıyla birlikte hizmetçinin belirtilmesine lüzum yoktur. Bu tür bir ifadede gaye, kral tarafından verilen hediyeyi ön plana çıkarmaktır. Hediyeyi taşıyan hizmetçinin belirtilmesinin hiçbir anlamı yoktur. Bunu iyi anla!
Şu örnek de konumuzla ilgilidir: Bir defasında Allah Resulü (s.a.v) hurma verdiği bir kişiye: Onu al, sen ona gelmeseydin, o sana gelecekti.[51] Buyurmuştur.
Hiç şüphesiz hurma kendi başına adama gitmeyecekti; fakat Allah Resulü (s.a.v): Onu sana bir adam getirecekti. de demedi. Çünkü bunu belirtmenin bir anlamı yoktu. Allah Rasûlü (s.a.v): Ben yalnız Allaha tövbe ederim, Muhammede tövbe etmem diyen bir kişi için: Hak sahibini tanıdı/tövbeyi kime yapacağını bildi.[52] buyurmuştur.
Ancak Allahu Teala, kulu iyiliğe veya kötülüğe götüren sebepleri zikretmiştir. Çünkü ilahi isimler, bu sebeplerle zuhur etmektedir. İlahi hükümler, sevap ve cezalar bu sebeplere bağlıdır. Onları zikretmemek/görmemek uygun değildir. Bu durumda, hüküm vermek Yüce Allaha aittir. Her şeyi o başlatır; her şey Ona döner. Hükmü önceden Allahu Teala verir, hükmün gereği ve sonucu kullara ait olur. İşte ölümü ve hayatı yaratmanın sebebi budur. Böylece Allahu Teala hiçbir zaman mahkum/hüküm verilen değil; hep hâkim/hüküm veren olur. Emir alan memur değil; her şeye hükmü geçen emir verici olur. Böylece işlerin sonucu, hüküm ve emir altında olanlara ait olur. Şu ayet bu duruma bir örmektir:
Sizin yanınızda bulunan (dünya malı) tükenir. Allahın yanında bulunan (sevap ve ahiret nimetleri) ise devamlıdır.[53]
Aslında bütün dünya ve ahirette ne varsa hepsi Onun hazinelerindedir, her şey Onundur. Ancak Allahu Teala, sonuç ve hükümlerinin bize olması ve kendisinden gönlümüzü çekmemiz için dünyayı ^sizin yanınızdaki/ elinizdeki dünya malı diyerek bize nispet etmiştir. Ahireti ise hususiyet ve faziletini belirtmek bir de rağbetimizi ona yöneltmemiz için Ônun katındakiler şeklinde kendi Zatına nispet etmiştir.
Kuranda Hz. İsa (a.s) hakkındaTopraktan kuş yaratırsın[54] buyrulmuştur. Yetimlerin bakımını üstlenen ve mallarını görüp gözeten kimselere :O mallardan kendilerine rızık/yiyecek verin[55] emri verilmiştir. Allahu Teala, Hz. İsaya (a.s) yaratan demiştir; halbuki onun elinde bu işi yapan kendisidir. Yetimleri de onlara bakanların eliyle rızıklandırdığı için buna sebep olanlara rızık verici demiştir. Bunlar mecazi ifadelerdir.
Bana göre, şu ayette de durum aynıdır. Allahu Teala, Hz. Meryeme (as): Hurma dalını sana doğru silkele, üzerine olgun taze hurma dökülsün.[56] Buyurdu. Hz. Meryem (a.s), hurmanın kendi sallaması ile düşmediğini bilmekteydi. Onun sallama fiilinin hurma üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Çünkü hurma elle sallanarak düşürülecek bir meyve değildir. Ama Allahu Teala Meryeme (a.s) kendi katındaki değerini göstermek istedi, bunun için onun elini bu işte bir alet yaptı.
Şu ayette de durum aynıdır: Ayağını yere vur, işte yıkanacak ve içilecek bir su önünde!.[57]
Ayağını vurması ile Hz. Eyub Peygamberin (a.s) önünde iki pınar kaynamış, onlardan birinden içmiş, diğeri ile yıkanmıştı; böylece içindeki ve dışındaki bütün hastalıklar iyileşmişti. Ama bu pınarların kaynamasında onun ayağının doğrudan etkisi yoktur. Fakat Allahu Teala bunu onun elinde yaratmış; kendisine bir ikram olarak bu yolla suyu akıtmıştır.
Büyük şair Lebid, kainattaki her fiili yalnız Allaha ait görerek diğer varlıkları reddetmiş ve şöyle demiştir:
Dikkat edin! Allah dışında her şey boştur! Allah Resulü (s.a.v) onun bu şiirini dinlediği zaman: Doğru söylemiş. buyurmuştur.
Başka bir rivayette Allah Resulü (s.a.v):Şairin söylediği en doğru söz, şu beyitteki sözüdür.[58] Buyurarak, Lebidin sözünü zikretmiştir.
Allah Resulü (s.a.v) varlık aleminde gerçekte bir takım vasıta ve sebeplerin bulunduğunu bilmekteydi. Fakat bu bilgisi onu şair lebidin Allahtan başka her şey boştur sözünü söylemekten alıkoymamıştır. Allah Rasülü (s.a.v) bunu, tevhidi koruma ve tek olan Yüce Zatı birleme gayreti ile yapmıştı. O bu gerçeği, içinde bulunduğu kavmi peygamberleri yalanma ve ilahî kitapları yok sayma hastalığından daha yeni kurtulmasına rağmen dile getirmişti. Fakat, şu alemdeki bütün varlıklar, bir zaman önce hiç yoktu; bir süre sonra da yine yok olacaklar. Bu durumda onlar, bir evveli ve hakiki varlığı olmayan, sonunda da sabit kalmayan boş şeye benzemektedirler. Allahu Tealanın ise evveli yoktur, ezelîdir; sonu yoktur, ebedîdir. Ondan başka hiçbir varlık bu sıfatta değildir.
Her şeyin asıl sebebi ve ilk yaratıcısı olan Allahu Teala ile birlikte diğer vasıta ve sebeplerin zikredilmesi mümkündür. Bunun Kuranda örneği çoktur. Mesela Kuranda: Allah şöyle dedi: ifadesi geçer. Sen Yusuf peygamber şöyle dedi, Salip peygamber şöyle dedi. Diyebilirsin. Bu kullanışların hepsi doğrudur. Sen: Allahu Teala şöyle buyurdu... dediğin zaman, Onun herkesten önce ilk söz söyleyen olduğunu, kendine has sıfatıyla konuştuğunu, herhangi bir vakte bağlı, sınırlamaya tabi olmaksızın, ezelî ilminden bir şeyi haber verdiğini anlatmış olursun.
Salih dedi ki, Şuayb dedi ki gibi bir ifade kullandığında ise, onların bu sözleri bir vasıta olarak söylediklerini ifade etmiş olursun. Çünkü onarın sözleri sonradan yaratılan, vakte bağlı olan, bir takım sebeplerle ortaya çıkan sözlerdir. Diğer bütün sebep ve vasıtalar da böyledir. Onlar, her şeyden evvel olan ve her şeyi ilk olarak ortaya koyan Allahu Tealanın sonradan yaratması ile meydana gelen şeylerdir.
Tevekkül eden kul, eşyayı ve varlıkları, kendi başına hükmedici, yaratıcı, fayda ve zarar verici olarak da göremez. Böyle yaptığı takdirde, tevhidine şirk bulaştırmış olur. Çünkü, her şeye gücü yeten sadece Allahu Tealadır. Kudret O'nun sıfatıdır. Dilediği gibi hüküm veren, yaratan, fayda veya zarar veren sadece Odur. O'nun isim ve sıfatlarında hiç bir ortağı olmadığı gibi; hükümlerinde de hiç bir yardımcısı yoktur. Allahu Teala bunu şöyle ifade buyurmuştur:
"Hüküm ancak Allaha aittir."[1]
O, hüküm ve hükümranlıkta hiç kimseyi ortak etmez.[2]
O müşriklerin taptığı putların yerlerde ve göklerde bir ortaklıkları yoktur. Ve Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.[3]
Tevekkül eden kul, Allahu Teala'nın bütün varlıklar üzerindeki kudretini, Onun, takdir ve tedbirde tek olduğunu, bütün mülkü ve içindekileri ayakta tuttuğunu müşahede etmesinin yanında, Allahu Tealanın kainatta cereyan eden bütün değişik olaylardaki hikmetleri en iyi bilen olduğunu görür. Allahu Teala varlık alemindeki bu işleri bir takım sebeplerle yapmaktadır. Bu sebepler insanlar ve diğer varlıklar için ortaya konmuştur. Allahu Teala bunu kulları üzerinde ilahi hükümlerini uygulamak ve yaptıkları iyilik veya kötülüğün karşılığını kendilerine vermek için yapmıştır.
Şu halde tevekkül eden kimse, her şeyde ilk hükmün Allahu Tealaya ait olduğunu bilir ve her şeyin Onun takdiriyle olduğunu itiraf eder. Fakat bunun yanında o da dinin emir ve hükümlerini yerine getirmekle yükümlüdür. İlmin gereğine göre hareket etmekle sorumludur. Çünkü o, Rabbi'nin şu buyruğunu işitmiştir:
Ona, yaptığından sorulmaz, ama onlar her yaptıklarından sorumludur..[4]
Allahu Teala, ortaya koyduğu her şeyde, kudretini hikmetlerinde gizlemiştir. Ancak, bu hikmetler, ilahi hükümleri açığa vuran şeylerde ortaya çıkmış; bütün işlerin sonu Ona döndüğü için ve varlıklarda görünen sanat ve güzellikler, onun iç kısmıyla ilgili yakin bilgi verdiği için, kudreti eşya içinde gizli kalmıştır.
Allahu Teala bu konuda şöyle buyurmuştur:
Bu, her şeyi en güzel şekilde yapan Allah'ın yapısıdır.[5]
Yani Allahu Teala'nın görünmeyen işleri, görünen tecellileri gibi çok güzel ve çok sağlamdır.
Allahu Teala, diğer bir ayette şöyle buyurmuştur:
Bütün iş O'na aittir.
Yani gizli ya da açık her iş sonunda Allah'a dayanmaktadır. Allahu Teala bu ayetin devamında şöyle buyurmaktadır:
Öyleyse (bütün bu işlerde) sen O'na kulluk yap ve O'na tevekkül et.[6]
Allahu tevekkül eden bir arif için, Onun gizli işlerinde ilahi kudreti ispat eden bir şahit vardır; arif o şahide bakar ve gereğini yerine getirir. Zahirdeki hikmetlerde ise arif için ortaya konan dinî bir ilim mevcuttur. Arif o ilme teslim olur ve gereğince amel eder. Bu, birbirinden derece bakımından farklı iş ve ibadetlerde tevhidin hakikatini müşahede etmektir. O, Rabbani alimlerin makamıdır.
Allaha inanan her mümin, Ona tevekkül eder, fakat her kulun tevekkülü yakini miktarınca olur. Allahu Tealanın havas/seçkin kullarının tevekküllerini, onların müşahedelerini ve hevalarını yok ederek ilahi tecellilere rıza göstermelerini açıklarken anlattığımız gibidir. Avam halkın tevekkülü ise; seçkin kulların tevekküllerinin peşinden açıkladığımız gibi, hayrı ve şerri ile kaderlere iman etmesidir.
Allahu Teala, kendisinin yaratıcı olduğu gibi aynı zamanda rızık veren, hayat veren ve öldüren olduğunu haber vermiştir. O, ayette hikmet sırasına göre bu dört sıfatını bir arada zikretmiştir. İlahi kudret bu sıraya göre tecelli etmektedir. Bu durumda onların hikmetleri nasıl birbirinden farklı olur? Yahut bir takım sebep ve vasıtaların ortaya konulmasıyla bu sıfatların bölündüğü nasıl düşünülebilir?
Allahu Teala, bu konuda şöyle buyurmuştur:
O Allah ki, sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra sizi öldürecek ve sonra sizi diriltecektir.[7]
Ayette anlatılan üç fiilde Allahtan başka bir fail bulunmadığı gibi; dördüncü fiil olan rızık verme işinde de Ondan başka hakiki fail yoktur. Mesela sen kalkıp da: Beni babam yarattı der misin?. Her ne kadar baban, senin yaratılışında bir vasıta olsa da, böyle söylemek uygun değildir. Aynı şekilde sen: Bana falancı hayat verdi, filancı beni öldürdü demezsin. Her ne kadar bazıları, hayat ve öldürme işinde vasıta yapılmış olsalar da böyle söylemek doğru değildir. Çünkü bu tür sözlerde açık bir şirk mevcuttur. Bunun kötülüğü herkes tarafından bilindiği için, kimse onu söylemez.
Allan Teala bu konuda şöyle buyurmuştur:Attığınız meniyi gördünüz mü? Onu siz mi yaratıyorsunuz? Yoksa yaratan biz miyiz?[8];
Ektiğinizi gördünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz?[9]
Görüldüğü gibi Allahu Teala, meniyi rahme atma ve toprağı ekme fiillerini bize nisbet etmiştir. Çünkü onlar, insanların yapacağı bir takım işlerdir. Bizler iş yapan kullarız. Bunlar bizim sıfatlarımızdır; hükümleri de bize aittir.
Allahu Teala, yaratma ve ekilen şeyi bitirme işlerinin ise kendi zatına ait olduğunu bildirmiştir. Çünkü bu işler, Onun kudret ve hikmetini gösteren işaretlerdir. Allah, her şeye gücü yeten ve her işini hikmetle yapandır.
Kuranda insana ait olarak zikredilen bütün amel ve kazançlar, onu yapan azalara nisbet edilmiştir. Bununla, o işin ismi belirlenmiş olmaktadır. Bu işler, onların yapılmasına vasıta olan şeylere de nisbet edilmiştir. Allahu Tealanın kudretine, iradesine ve zatına nisbet ettiği işlerde ise, ilk irade edenin ve en yüce güç sahibinin kendisinin olduğunu göstermek istemiştir.
Öyleyse Allahın sözünü iyi anla ki, birbirine benzer durumlarda kalbin haktan kaymasın
Sonra bazen kul: falan bana verdi, falan bana engel oldu der durur. Bu, gizli bir şirktir. Bunun sebebi şudur: Aradaki sebepler, kulların elinde ortaya konmakta ve onlar vasıtasıyla uygulanmaktadır. Bu durum onları, bütün sebepleri yaratan asıl sebepten perdelemekte; asıl veren ve engelleyen Yüce Zatın kudretini örtmektedir. Yakin sahibi ve müşahede ehli arifler yanında, bu tür gizli şirk, daha önce anlatılan açık şirk gibi kötü görülmektedir. Zira Allahu Teala, yaratma işinin sadece kendisine ait olduğu belirttiği gibi; rızık verme işinin de sadece Yüce Zatından ait olduğunu bildirmiştir. Bu konuda şöyle buyurmuştur:
Allahtan başka size gökten ve yerden rızık verecek başka bir yaratıcı var mı?[10]
Allahu Teala bu ayette, yaratma işi ile rızkın birlikte olduğunu, ikisinin de ilahi kudreti ispat eden en güzel sebepler olduğunu belirtmiştir.
Gerçek bir tevekkül sahibi şunu yakinen bilir ki, Allahu Teala istese daha evvel onu yaratmazdı; O, yaratmaya mecbur değildir; yaratmama yetkisi Odadır. Yarattığı zaman ise ona rızkını vermek durumundadır.
Nitekim kudsi bir hadiste Allahu Tealanın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Ben bir mahluku yaratır da onu rızıksız bırakır mıyım?
Allan Resulü (s.a.v) de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: Ey Allahım! Senin verdiğini engelleyecek, engellediğini de verecek hiçbir güç yoktur. Sana karşı kimsenin çabası bir fayda vermez.[11]
Allah Resulü (s.a.v) bunu, falan konudaki çabam, filan işteki gayretim... gibi sözler sarfeden kimselere cevaben söylemiştir. Onlar, bu tür sözlerle, sebepleri kasdediyorlardı.
Efendimiz (s.a.v), namazında yaptığı bu dua ile onların sözünün bir hükmü olmadığını belirtmiş ve müslümanların şirke düşmesinden korkarak bu duayı onlara duyurmuştur. Bunun manası şudur: Ya Rabbi, sen dilemedikçe kulun çaba ve gayreti kendisine bir fayda vermez.
Bu konuda Allahu Teala şöyle buyurmuşturŞu bir gerçek ki zanna dayalı şeyler, hak adına hiçbir şey ifade etmez.[12]
Ebu Muhammed Sehl (rah) yukarıdaki hadisin manasını şöyle açıklamıştır: Kim bir şeyi ele geçirmek için çaba sarfeder, hırs gösterir, fakat senin engeline takılırsa, onun gayreti ve hırsı kendisine bir fayda sağlamaz.
Allahu Tealanın: Allah dilediğini siler, dilediğini ise sabit tutar.[13] Ayetinin tefsirinde, Sehl (rah) şöyle demiştir:
Allahu Teala arif kullarının kalplerinden sebepleri silip kudretini sabit yapar; gafillerin kalplerinden de müşahedeyi silip sebepleri sabit yapar.
Yine o demiştir ki: Allahu Teala nefsi hareketli olarak yaratmış, sonra ona sükuneti emretmiştir. İşte bu hâl, nefsin imtihanıdır. Eğer Allahu Teala özel koruması ile nefse destek verirse nefis sükunet kazanır, emre itaat eder. Bu, Allahın özel yardımıdır. Eğer onu kendi hâline terk ederse, nefis tabiatı ve yaratılışı gereği hareketlenip isyana yönelir. Bu da Allahın onu kendi hâline terk etmesidir.
Lokman (a.s) oğluna vasiyetinde şöyle demiştir: Ey oğul, bütün rağbetini Allaha yönelt. Eğer O dilerse sana verir; dilerse vermez. Senin çarelerin/gayret ve çabaların Allahu Tealanın sana takdir ettiği rızkın ne artmasını, ne de azalmasını sağlar. Rızkın konusunda yaratılışından ibret al. Eğer kendi çaren ve çaban ile yaratılışında bir fazlalık yapabilirsen, rızkının da artmasını sağlayabilirsin. Bu olmayacağına göre bil ki Allahu Teala, insanın yaratılışını şekillendirmiş ve rızkını taksim etmiştir. Sen bu ikisinden hiç birini arttıramazsın
Nitekim öyle kurnaz, kuvvetli ve tuttuğunu koparan kimseler vardır ki, sürekli fakirleşirler. Fakat derdini anlatmaktan aciz, zayıf ve basit görülen öyle kimseler de vardır ki, servetleri sürekli artıp durur. Eğer gücün bir yararı olsaydı, kuvvetli kimseler her konuda zayıfları geçerlerdi. Ama yaratan ve rızık veren yalnız Allahu Teala olduğu için, kulların ellerinden hiçbir şey gelmemektedir.
Konuyla ilgili şöyle bir hikaye anlatılır: Zamanın birinde bir kral dönemin bilginlerinden birine şu soruyu sormuştu: Nasıl oluyor, akıl sahiplerinin yoksul, akılsızların ise varlıklı olduğunu görüyorum? Bilge, şu cevabı verdi: Allahu Teala bu durumu kendi varlığına bir delil yapmıştır. Eğer her akıllı varlıklı, her akılsız da yoksul olsaydı, insanlar şöyle düşünebilirlerdi: Akıllı kendi rızkını buluyor, akılsız ise yoksul kalıyor. İnsanlar, gerçeğin tam aksi olduğunu gördüklerinde, rızık verenin yalnız yaratan olduğunu anlamaktadırlar.
İbnu Mesuddan (r.a) şu söz rivayet edilmiştir: İnsana mal verilmesi de verilmemesi de bir fitnedir. Kendisine mal verilen kimse, onu asıl vereni unutur, başkasını över. Kendisine mal verilmeyen kimse ise, onu asıl engelleyeni bilip rıza göstermez, kendisine mal vermedi diye insanları kınar.
Bu ifadenin bir benzerini Mutarrıf, bir sahabiden nakletmiştir. Kûfe emiri olan bu sahabi, bir hutbesinde söyle demiştir:
Muhakkak ki şu malın verilmesinde bir fitne, engellenmesinde de bir fitne vardır. Kişi yakın akrabasına gider ve ondan Allahu Tealanın kendisi için yazmış olduğu bir yardımı ister. O da, bunu engelleyemediği için kendisine yazılmış olan şeyi istek sahibine verir. İstek sahibi bu yardımından dolayı ona teşekkür edip övgüler yağdırır.
Ertesi yıl yine aynı kimseye gidip Allahu Tealanın kendisine yazmamış olduğu bir yardımı talep ettiğinde, o kimse bu yardımı veremez. Önceki yıl vermeyi engelleyemezken, bu yıl verme gücüne sahip olamaz. Bunun üzerine yardım isteyen kimse, onu günahkar görüp kötüler. Dikkat ediniz servetin verilmesinde de, engellenmesinde de bir fitne/imtihan vardır. Allah Rasûlü (s.a.v) bize, bir hutbesinde böyle buyurmuştu.[14] Hadiste geçen fitne kelimesi, imtihan ve sınama anlamındadır.
Yakini iman sahipleri bu imtihanla iyilik için denenirken; gafiller de nasıl davranacaklarının görülmesi için imtihan edilirler. Yakini iman sahipleri sebeplerden ibret alıp onları Yaratana hayran olur, hidayet ve iman bakımından üst derecelere yükselirler. Çünkü onlar verme ve engelleme fiillerinin her ikisinde de veren ve engelleyenin sadece Allahu Teala olduğunu görürler ve dinin getirdiği hususlarda Onun hikmetinin geçerli olduğunu bilirler. Böylelikle onlar için şükür ve sabır makamları sabit olur.
Gafiller ise bu işte hakikati göremeyip ızdıraba düşerler; bakışlarını sebeplere ve başka güçlere çevirirler. Kendilerine mal veren kimseleri överken; engelleyenleri kınarlar. Bu davranışları sebebiyle de sürekli derece kaybederler. Sonuç itibarıyla mal ve para, her iki grup için de bir imtihan olmakta, her ikisinin iman derecelerini ve kalplerinin takvasını ortaya çıkarmaktadır.
Bu konuda Allah Resulünün (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Kul geceleyin dünya işlerinden bir ticarete veya başka işlerden birine niyetlenir. Eğer onu yapsa helak olabilir. Allahu Teala Arşının üstünden ona bakar ve kendisini o işten alıkor. Kul işim olmadı diye karamsarlığa ve üzüntüye düşer. Uğursuzluğu komşusunda ve yakınlarında arar: beni engelleyen, başımı belaya sokan onlar der durur. Halbuki, o işinin olmayışı kendisi için Allahu Tealanın bir rahmetidir.[15]
İbnu Mesud (r.a) şöyle demiştir: Allaha yaptığın kullukta insanların seni övmesinden hoşlanmaman, Allahın sana verdiği rızık için de insanları övmemen ihlastandır.
Hz. İsadan (a.s), İbnu Mesud (r.a) ve diğerlerinden gelen bir haberde şöyle denmiştir:
Allahın size verdiği bir rızıkta hiç kimseyi övmemeniz Onun size vermediği şey için de kimseyi kınamamanız yakini imandandır..
İbnu Mesud (r.a) şöyle demiştir: Sabır imanın yarısıdır. Şükür, imanın diğer yarısıdır. Yakin ise, imanın bütünüdür.[16]
Mamer b. Ebanın Hamran-Zühri-Urve kanalıyla Hz. Aişeden (r.ah) naklettiği İfk hadisinde şu ifade geçmektedir: Annem ve babam beni bağırlarına bastılar. Ben onlara: Bu konuda ne size ne de dostunuz Allah Rasûlüne (s.a.v) teşekkür etmem. Sadece beni bu iftiradan aklayan ve yücelten Allaha hamdederim. Dedim.. Bu konuda rivayet edilen başka bir hadiste, Ebu Bekirin (r.a) ona: Kalk ve Allah Rasulünün (s.a.v) başını öp. dediği rivayet edilir. Hz. Aişe (r.ah) ise:
Vallahi bunu yapmam, ben bu işte Allahtan başka hiç kimseye hamdetmem. demiştir. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v) de: Onu kendi haline bırak ey Ebu Bekir. buyurmuştur.[17]
Yukarıda zikrettiğimiz hep halka nazar etmek ve Allahu Tealanın her şeye şahit oluşundan habersiz olmak gibi hususlar, yakin zayıflığından ve marifet noksanlığından ileri gelmektedir. Bu hâl, kulun içi alemini kaplayıp orada yerleştiği ve insanın söz ve fillerinde çokça görüldüğü zaman, kalpten imanın hakikati gider, imanın nuru iyice zayıflar. Bu hâl kalpte nifak/iki yüzlülük doğurur, orada şüphe tohumlarını eker.
Bu konuda Abdullah b. Mesud (r.a) demiştir ki: Kul evinden imanı ile birlikte çıkar; fakat evine imanı adına hiçbir şeyi kalmamış olarak döner. Yolda bir adam görür. Bu adam, aslında ona ne bir fayda ne de bir zarar verebilir. O ise adama: Sen çok büyüksün, anlısın şanlısın, der. Evine dönünceye kadar karşılaştığı insanlara bu tür sözler söyler. Belki bu sözleriyle bir şey de elde edemez ama, Allahu Teala ona gazap eder.[18]
Ebu Muhammed Sehle, Tevratta geçen: Kim bir zengine boyun eğip yağcılık yaparsa dininin üçte ikisi gider. sözünün manası sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: İman akd/irade, söz ve fiilden oluşur. Dünyalık için bir zengini överek ona yağcılık yapan ve bunu hareketiyle ortaya kimsenin imanının üçte ikisi gider; geriye yalnız üçte biri kalır ki , o da irade kısmıdır.
Sen rızık ve diğer konularda Allahu Tealanın arada sebep olarak yaratığı şeyleri, o iş için ilk sebep gördüğünde, şunu bil: Bu şeyleri birer sebep olarak ortaya koyan Allahu Tealadır. O, Kuranda bu sebepleri zikrettiği gibi; asıl işin kendisine ait olduğunu da belirtmiştir. Bunun örneği çoktur. Allahu Teala bir ayetinde şöyle buyurur:
De ki sizin için görevlendirilmiş ölüm meleği canınızı alır.[19] Diğer ayette ise bu aracıyı kaldırarak kendi zatını açıklamış ve:Ölümleri anında canları Allah alır.[20] buyurmuştur.
Allahu Teala, bir ayette: Ektiğinizi görmüyor musunuz?[21] buyurarak, ekini ekme işinde kulların fiilini zikretmiş; diğer ayetlerde ise aracıları kaldırarak, işin kendisine ait olduğunu şöyle belirtmiştir:
Biz suyu döktükçe döktük, sonra toprağı güzelce yardık ve orada daneler bitirdik.[22]
Başka bir ayette: Biz ona (Meryeme) ruhumuzu/ruhu taşıyan meleğimizi gönderdik.[23] Buyurmuş; sonra bu işi aracı ile birlikte nasıl gördüğünü şöyle belirtmiştir:Ona ruhumuzdan üfledik.[24] Burada ruhu üfleyen, Cebraildir.
Başka bir ayet-i kerimede Allahu Teala, Resulüne hitaben şöyle buyurmaktadır:Onu/Kuranı okuduğumuzda okunuşunu takip et.[25] Tefsir alimleri demişlerdir ki: Bunun manası şudur: Rasûlüm, Cebrail (a.s) sana Kuranı okuduğu zaman, ondan vahyi al. Bu ayet: Onu tekrarlamak için dilini depretme.[26] ayetinden sonra gelmektedir.
Aynı şekilde Cebrail (a.s), Hz. Meryeme: Sana tertemiz bir erkek çocuğu vereceğim. Demiştir. Burada Hz. Cebrail (a.s), Allahu Tealanın kendisine Meryeme (a.s) ver diye hibe ettiği çocuğu, ben vereceğim diyerek kendisini zikretmiştir. Halbuki o bu esnada Rabbini müşahede etmekte/aslında ruhu verenin Allahu Teala olduğunu görmekteydi.
Bu ayetin başka bir okunuşuna göre ayetin manası: Allahu Teala sana çocuk vermek için beni gönderdi. Şeklinde olmaktadır.
Bunun bir diğer örneği de şu ayettir. Hz. Musa (a.s): Ben ancak kendime ve kardeşime malik/sahip olabilirim.[27] Demiştir. Çünkü Allahu Teala başka bir ayette Musa (a.s) ve kardeşi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: Biz ona rahmetimizin bir işareti olarak kardeşini verdik.[28] Musa (a.s) gerçekte ne kendine, ne de kardeşine sahiptir. Çünkü gerçekte Allahtan başka sahip yoktur.
Ayetin iki değişik okuma biçiminden birine göre anlam bu şekilde olmaktadır. İkinci okuyuş şekline göre ayetin anlamı: Ben ancak kendime sahip olabilirim, kardeşim de sadece kendisine sahip olabilir. Şeklindedir.
Allahu Teala başka bir ayet-i kerimede bu hususu daha da açıklayarak: Müşrikleri öldürün.[29] Emrini vermiştir.
Değir ayette aynı emirle birlikte bu işe vasıta edilen şey şöyle zikredilmiştir: Onlarlar savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin.[30] Daha sonra öldürme işinin asıl sahibi ile aradaki sebep birlikte zikredilerek şöyle buyurulmuştur: Onları siz öldürmediniz, ancak Allah öldürdü.[31]
Allahu Teala, bir diğer ayette, sebebi zikretmekle birlikte, hakikatte onu da ortadan kaldırarak şöyle buyurmaktadır: Attığında aslında sen atmadın, ancak Allah attı.[32]
Allahu Teala, hükmünü icra ederken kullandığı vasıtaları başka bir ayetinde şöyle zikretmiştir: Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah ancak onlara bunlarla azap etmek istemektedir.[33]
Şu ayetler de konumuza örnek teşkil ediyor. Bir ayette: O ki, kalemle (yazmayı) öğretti.[34] Buyrulmuştur. Diğer ayetlerde ise:
O Allah Rahmandır. O Kuranı öğretti. İnsanı yarattı. Ona konuşmayı öğretti.[35]
Sonra onun açıklaması bize düşer.[36] buyrulmaktadır.
Yüce Allah başka bir ayetinde, mülkün kullara ait olduğunu belirtmiş, bu mülkü tarafından bir ihsan ve ikram olarak kendilerinden bir bedel karşılığı satın aldığını şöyle haber vermiştir:
Muhakkak ki Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.[37]
Ancak, ellerinin altında mülkleri olan cariyeler bu hükmün dışındadır.[38] Ayeti de, bir mülkün kula ait görülmesinin örneğidir.
Marifet ehline göre hakiki anlamda Allahu Tealadan başka bir fâil/iş yapan yoktur. Çünkü gerçek fâil, herhangi bir alet ve sebep için başkasından yardım istemeyen kimsedir. Yine onlara göre hiçbir fiil, iki fâil tarafından yapılmaz. Aksi takdirde şirk ve ortaklık söz konusu olur. Fiili ortaya çıkaran ve icra eden ikinci fâil, aslında hakiki fâilin bu iş için kullandığı vasıta olup sonradan devreye girmiştir. Her şeyin ilki olan Allahu Teala ise aslî/ilk fâildir.
Yine marifet ehline göre hakiki malik, her şeyin yaratıcısı olan Allahu Tealadır. Elinde bir mal bulunan kimse ise, bunun mülkiyetine sonradan sahip edilmiştir. Çünkü o kimse, kendi eliyle hiçbir şey yaratmamıştır. Onun elinde meydana getirilen fiiller, başkası/Allah tarafından yapılmıştır.
Allahu Teala, her şeyin evvelidir; varlığı başkasının elinde değildir. O, kendi zatı ile hayat sahibidir. Kimseden yardım istemez.. Allahu Teala hikmet ve izzeti gereği yaratmak ve hayat vermek için de bir vasıta yaratmıştır. Bu vasıta ana rahminde görevli olan bir melektir. Rivayete göre bu melek, ana rahmine girerek meniyi eline alır ve onu bir beden hâlinde şekillendirir. Sonra Allahu Tealaya: Ey Rabbim, bu, erkek mi kız mı, sağlıklı mı özürlü mü olsun? diye sorar. Allahu Teala da dilediğini buyurur. Melek de Onun emrini uygular.
Bu rivayetin başka bir lafzında ise şu ifade yer almaktadır:
Melek bebeği şekillendirir, sonra ona bedbahtlık/cehennemlik ya da cennetlik olacak ruhunu üfler.[39]
Denilir ki: Kendisine Rûh ismi verilen melek, bedenlere ruhları katar. Başka bir yerde ise, bu meleğin sürekli nefes alıp verdiği ve bu nefeslerden her birinin de ölü bedene ruh kattığı söylenmiştir. Bu nedenle ona Rûh ismi verilmiştir.
Allahu Teala kendi zatını tanıtırken el-Bâri=bütün kusurlardan temiz, el-Musavvir= yarattıklarına şekil veren sıfatlarının yanısıra el-Hâlık=yaratıcı sıfatını da kullanmıştır.[40]Yine O, bir ayet-i kerimede: O Allah ölümü ve hayatı yaratandır.[41] buyurmaktadır.
Allahu Teala ölüm için bir vasıta yarattığı gibi: diriliş için de bir vasıta yaratmıştır. Bu vasıta İsrafil (as) adı verilen ve Sûra üflemekle görevli olan melektir. O Sûra ikinci kez üflediğinde bütün cansız varlıklar dirilirler. Ardından Allahu Teala o meleği kendine yükseltir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Ve o gün Sûra üfürülür.[42]
Allahu Teala zatını, hayat veren ve öldüren olarak tanıtmıştır. Bu konuda şöyle bir rivayet vardır: Ölüm meleği ile hayat meleği birbirleriyle tartıştılar. Ölüm meleği: Ben canlıları öldürürüm. Dedi. Hayat meleği de: Ben de bütün ölüleri diriltirim. Dedi. Bunun üzerine Allahu Teala ikisine şöyle vahyetti: Ben size ne görev vermişsem siz onunla meşgul olun. Asıl öldüren ve dirilten benim. Benden başka hiçbir öldüren ve dirilten yoktur.
Allahu Tealadan nakledilen bir haberde şöyle denmiştir:
Zatım için asıl delil benim. Bana benden daha güzel bir delil yoktur.
Yukarı sözü edilen vasıta ve sebeplerin varlığını kabul etmemiz, Allahu Tealanın her şeyde ilk sebep ve her şeyin asıl faili oluşunu ortadan kaldırmaz. Nitekim hiçbir müslüman: beni falan melek yarattı, beni Azrail öldürdü, İsrafil diriltti gibi ifadeler kullanmaz.
Yakin ve müşahede ehli bir kimsenin de, aynı şekilde falan bana verdi, falan beni engelledi, filan rızkımı temin etti, falan benim için takdir etti türünden ifadeler kullanması asla uygun düşmez. Onlar sadece bu işlerde birer vasıta kılınmış ve Allahu Tealanın takdir ettiği fiiller onların elleriyle icra edilmiştir. Çünkü vermek, rızıklandırmaktır; engellemek ise kaderdir.
Yakinî iman sahiplerine göre Allahu Tealanın bu gibi isim ve sıfatlarında ortağı yoktur. Veren de, engelleyen de, fayda sağlayan da, zarara uğratan da yalnız Odur. Aynı şekilde, hayat verip öldüren de yalnız Allah olup Onun mülkünde hiçbir ortağı, yaratma işinde kullarından hiçbir destekçisi yoktur.
Yakinî iman sahiplerine göre bu tür ifade ve düşünceler kulun tevhidinin hakikatini zedeleyen gizli şirk alametidir. Allah Resulü (s.a.v) bu tehlike hakkında şöyle buyurmuştur:
Ümmetimin içinde şirk, karıncanın karanlık gecedeki yürüyüşünden daha gizlidir.[43]
Bir alim: Onların çoğu Allaha ancak şirk koşarak iman ederler.[44] Ayetine şu manayı vermiştir: Onlar, Allahu Tealanın takdir ve tedbir sahibi olduğuna inandıkları halde, sebeplere güvenmek ve fiilleri bu sebeplere dayandırmak sûretiyle şirke düşerler.
İhlas sahiplerine göre, Allahtan başka hiçbir ilah olmadığına, Odan başka rızık veren, rızkı engelleyen, hidayet veya sapıklığa sevkeden olmadığına inanmak ihlastandır. Onlara göre, kul nasıl Allahtan başka ilah görmüyorsa, bu işlerde de ondan başka gerçek fail görmemelidir. İhlas sahiplerine göre, bunların hepsi birdir, onlar tek müşahede içinde görülecek gerçeklerdir ve bu, tevhidin ilk basamağını oluşturur.
Eğer Allahu Tealanın insanları hidayet ve dalalet yoluna sevk eden, onlara rızık veren ve rızka mani olan kimseleri yarattığı söylenir ve bunun yukarıdaki anlayış ile nasıl izah edileceği düşünülürse, bunun cevabı şudur: Evet dünyada böyle kimseler vardır; ancak onlar bu işleri Allahın izni, iradesi ve hükmü ile yapmaktadırlar.
Allahu Teala değişik ayetlerinde, kendisinin yaratanların en güzeli,[45] rızık verenlerin en hayırlısı,[46] hüküm verenlerin en güzel hüküm vereni[47] olduğunu belirtmektedir. Çünkü Ondan başka gerçek yaratıcı, rızık dağıtan ve hüküm veren yoktur. O hem insanları, hem de onların ortaya koyduğu şeyleri yaratır. Hem onlara, hem de onların rızık taşıdığı kimselere rızık verir. Aynı şekilde onları hidayete ulaştıran ve onları sebep yapıp diğer insanları hidayete sevk eden yine Odur. Kullarını sapıklık içinde bırakan ve onları sebep yapıp başkalarını sapıklık içinde bırakan da aslında Odur.
Sonuçta hidayete erenler Onun sayesinde hidayet buldukları gibi; yoldan çıkanlar da Onun takdiri ile sapıklığa düşmüşlerdir. Aynı şekilde varlıklar, Onun yaratmasıyla vücut bulmuşlar, Onun verdiği rızık ile rızıklarına kavuşmuşlardır. Nasıl böyle olmasın ki, şu ayetler bu durumu açıklamaktadır:
Ey İsa! Hani benim iznimle kuş sûretinde bir şey yaratırdın/yoktan ortaya kordun.[48];
Eğer Allah bize bir hidayet verirse biz de size hidayet veririz.[49]
Biz sizleri yoldan çıkardık. Gerçekten bizler yoldan çıkmış kimselerdik.[50]
Kul bu zikrettiğimiz gerçekleri müşahede ettiği zaman gizli şirkten kurtulur. Bu hâl, lâ ilâhe illallah= Allahtan başka hiçbir ilah yoktur, sözünün hakikatine ulaşmaktır. Bunun bir manası şudur: Kalpleri kendisine çekecek ve kendisine ibadet yapılacak Allahtan başka hiçbir ilah yoktur.
Kul Lâ ilâhe illallah zikrinin peşinden:vahdehû lâ şerike leh zikrini söyler. Bununla şunu demiş olur: O Allah, kudretinde ve birliğinde tekdir; mülkünde yarattığı varlıklar içinde hiçbir ortağı yoktur. Sonra zikrine şöyle devam eder: lehül mülkü yani varlık alemine getirdiği bütün mülk Onundur. Zikrine devam eder: Ve lehül hamdü Yani, verdiği ve vermediği bütün nimetlerde hamd/övgü Ona aittir; bütün hamdler/övgüler Ona layıktır. Ondan başka hiç kimse, böyle bir hamdi hak etmez. Ve hüve alâ külli şeyin kadîr Yaratma ve emirde Onun her şeye gücü yeter. Bütün kudretler Ona aittir. Bütün yaratma işi Ona aittir. O, yarattığı bu varlıklar içinde hangi işe nasıl isterse öyle hükmeder, dilediğini emreder. Aradaki bütün sebepler, bir ustanın elindeki âletler gibidir. Bir işte alet değil, onu kullanana zikredilir. Mesela: Bıçak deriyi kesti, kırbaç köleyi dövdü denmez. Kunduracı deriyi kesti, falan kişi kölesini kırbaçladı. denir.
Bu ifadelerdeki vasıtalar, fiilleri bizzat gerçekleştiren unsurlar oldukları halde, sahiplerinin elinde bir alet/vasıta olmaktan öte gidemezler. Aynı şekilde insanlar da zahirde bir takım işleri yapıyor gözükebilirler. Ama onların ardında, gizli kudret ve iradesiyle her şeyi kuşatan, her şeye gücü yeten, bütün işleri yapan Allahu Teala vardır.
Mesela şu örneği düşünelim: Kral bana şunu verdi, bana şunu giydirdi denildiği zaman bunu kralın bizzat kendi eli ile yapmış olması gerekmez. Aynı şekilde o hediyeyi kendisine getiren kimseyi zikrederek: kralın hizmetçisi bana şunu verdi demek de uygun düşmez. Fiili gerçekleştiren hizmetçi olsa bile, onun hiçbir yetkisi olmadığı ve kralın mallarında kendi kararıyla tasarrufta bulunamayacağı herkesçe bilinir. Ancak: kral onu kiminle sana verdi, kimin elinden aldın? şeklinde bir soru sorulur ve hediyeyi hangi hizmetçinin getirdiği öğrenilmek istenirse, o zaman hizmetçinin adı zikredilebilir.
Ama kendisine hediye verilen kimse, bu tür bir soru sorulmadığı takdirde kralın kendisine hediye verdiğini söylemekle yetinecektir. Hediyeyi getiren hizmetçinin adını belirtmesi tamamen gereksizdir. Çünkü kralın adıyla birlikte hizmetçinin belirtilmesine lüzum yoktur. Bu tür bir ifadede gaye, kral tarafından verilen hediyeyi ön plana çıkarmaktır. Hediyeyi taşıyan hizmetçinin belirtilmesinin hiçbir anlamı yoktur. Bunu iyi anla!
Şu örnek de konumuzla ilgilidir: Bir defasında Allah Resulü (s.a.v) hurma verdiği bir kişiye: Onu al, sen ona gelmeseydin, o sana gelecekti.[51] Buyurmuştur.
Hiç şüphesiz hurma kendi başına adama gitmeyecekti; fakat Allah Resulü (s.a.v): Onu sana bir adam getirecekti. de demedi. Çünkü bunu belirtmenin bir anlamı yoktu. Allah Rasûlü (s.a.v): Ben yalnız Allaha tövbe ederim, Muhammede tövbe etmem diyen bir kişi için: Hak sahibini tanıdı/tövbeyi kime yapacağını bildi.[52] buyurmuştur.
Ancak Allahu Teala, kulu iyiliğe veya kötülüğe götüren sebepleri zikretmiştir. Çünkü ilahi isimler, bu sebeplerle zuhur etmektedir. İlahi hükümler, sevap ve cezalar bu sebeplere bağlıdır. Onları zikretmemek/görmemek uygun değildir. Bu durumda, hüküm vermek Yüce Allaha aittir. Her şeyi o başlatır; her şey Ona döner. Hükmü önceden Allahu Teala verir, hükmün gereği ve sonucu kullara ait olur. İşte ölümü ve hayatı yaratmanın sebebi budur. Böylece Allahu Teala hiçbir zaman mahkum/hüküm verilen değil; hep hâkim/hüküm veren olur. Emir alan memur değil; her şeye hükmü geçen emir verici olur. Böylece işlerin sonucu, hüküm ve emir altında olanlara ait olur. Şu ayet bu duruma bir örmektir:
Sizin yanınızda bulunan (dünya malı) tükenir. Allahın yanında bulunan (sevap ve ahiret nimetleri) ise devamlıdır.[53]
Aslında bütün dünya ve ahirette ne varsa hepsi Onun hazinelerindedir, her şey Onundur. Ancak Allahu Teala, sonuç ve hükümlerinin bize olması ve kendisinden gönlümüzü çekmemiz için dünyayı ^sizin yanınızdaki/ elinizdeki dünya malı diyerek bize nispet etmiştir. Ahireti ise hususiyet ve faziletini belirtmek bir de rağbetimizi ona yöneltmemiz için Ônun katındakiler şeklinde kendi Zatına nispet etmiştir.
Kuranda Hz. İsa (a.s) hakkındaTopraktan kuş yaratırsın[54] buyrulmuştur. Yetimlerin bakımını üstlenen ve mallarını görüp gözeten kimselere :O mallardan kendilerine rızık/yiyecek verin[55] emri verilmiştir. Allahu Teala, Hz. İsaya (a.s) yaratan demiştir; halbuki onun elinde bu işi yapan kendisidir. Yetimleri de onlara bakanların eliyle rızıklandırdığı için buna sebep olanlara rızık verici demiştir. Bunlar mecazi ifadelerdir.
Bana göre, şu ayette de durum aynıdır. Allahu Teala, Hz. Meryeme (as): Hurma dalını sana doğru silkele, üzerine olgun taze hurma dökülsün.[56] Buyurdu. Hz. Meryem (a.s), hurmanın kendi sallaması ile düşmediğini bilmekteydi. Onun sallama fiilinin hurma üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Çünkü hurma elle sallanarak düşürülecek bir meyve değildir. Ama Allahu Teala Meryeme (a.s) kendi katındaki değerini göstermek istedi, bunun için onun elini bu işte bir alet yaptı.
Şu ayette de durum aynıdır: Ayağını yere vur, işte yıkanacak ve içilecek bir su önünde!.[57]
Ayağını vurması ile Hz. Eyub Peygamberin (a.s) önünde iki pınar kaynamış, onlardan birinden içmiş, diğeri ile yıkanmıştı; böylece içindeki ve dışındaki bütün hastalıklar iyileşmişti. Ama bu pınarların kaynamasında onun ayağının doğrudan etkisi yoktur. Fakat Allahu Teala bunu onun elinde yaratmış; kendisine bir ikram olarak bu yolla suyu akıtmıştır.
Büyük şair Lebid, kainattaki her fiili yalnız Allaha ait görerek diğer varlıkları reddetmiş ve şöyle demiştir:
Dikkat edin! Allah dışında her şey boştur! Allah Resulü (s.a.v) onun bu şiirini dinlediği zaman: Doğru söylemiş. buyurmuştur.
Başka bir rivayette Allah Resulü (s.a.v):Şairin söylediği en doğru söz, şu beyitteki sözüdür.[58] Buyurarak, Lebidin sözünü zikretmiştir.
Allah Resulü (s.a.v) varlık aleminde gerçekte bir takım vasıta ve sebeplerin bulunduğunu bilmekteydi. Fakat bu bilgisi onu şair lebidin Allahtan başka her şey boştur sözünü söylemekten alıkoymamıştır. Allah Rasülü (s.a.v) bunu, tevhidi koruma ve tek olan Yüce Zatı birleme gayreti ile yapmıştı. O bu gerçeği, içinde bulunduğu kavmi peygamberleri yalanma ve ilahî kitapları yok sayma hastalığından daha yeni kurtulmasına rağmen dile getirmişti. Fakat, şu alemdeki bütün varlıklar, bir zaman önce hiç yoktu; bir süre sonra da yine yok olacaklar. Bu durumda onlar, bir evveli ve hakiki varlığı olmayan, sonunda da sabit kalmayan boş şeye benzemektedirler. Allahu Tealanın ise evveli yoktur, ezelîdir; sonu yoktur, ebedîdir. Ondan başka hiçbir varlık bu sıfatta değildir.
Her şeyin asıl sebebi ve ilk yaratıcısı olan Allahu Teala ile birlikte diğer vasıta ve sebeplerin zikredilmesi mümkündür. Bunun Kuranda örneği çoktur. Mesela Kuranda: Allah şöyle dedi: ifadesi geçer. Sen Yusuf peygamber şöyle dedi, Salip peygamber şöyle dedi. Diyebilirsin. Bu kullanışların hepsi doğrudur. Sen: Allahu Teala şöyle buyurdu... dediğin zaman, Onun herkesten önce ilk söz söyleyen olduğunu, kendine has sıfatıyla konuştuğunu, herhangi bir vakte bağlı, sınırlamaya tabi olmaksızın, ezelî ilminden bir şeyi haber verdiğini anlatmış olursun.
Salih dedi ki, Şuayb dedi ki gibi bir ifade kullandığında ise, onların bu sözleri bir vasıta olarak söylediklerini ifade etmiş olursun. Çünkü onarın sözleri sonradan yaratılan, vakte bağlı olan, bir takım sebeplerle ortaya çıkan sözlerdir. Diğer bütün sebep ve vasıtalar da böyledir. Onlar, her şeyden evvel olan ve her şeyi ilk olarak ortaya koyan Allahu Tealanın sonradan yaratması ile meydana gelen şeylerdir.