HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Trabzonun Sürmene ilçesinin şimdiki adıyla Aksu, eski adıyla Aso köyünde Temel ve İlve Dilaverin 3 erkek, 1 kız çocuğundan biri olan Hüseyin Dilaver 1906 yılında dünyaya gelmiştir.
Çocukluk yıllarında müziğe ilgi duymuş, yaşı ile birlikte bu hobisi de ilerlemiştir; öyle ki gençlik yılları, askerlik çağı ve sonrası hobi olarak başladığı müzik hayatının en önemli parçası olmuştur.
Çok cömert bir insanmış; bir gün köye geliyormuş; eskiden gurbetten gelirken buğday ekmeği getirmek çok meşhurmuş, köye gelmiş çocuklar Hüseyin amca geldi diye etrafına toplanmış, ekmeği bütün çocuklara bölüştürmüş ve ekmek bitmiş. İnancı kuvvetli, insanlara sevgisi yoğun bir kişiymiş. Fakiri görse sırtından ceketini çıkarır verirmiş. Bir zengin fakiri görüp bir ihtiyacını giderebiliyorsa, sırtından ceketi, ayağından ayakkabıyı çıkarıp verebiliyorsa ben ona fakire yardım etti derim, dermiş. Çocukları insan sevgisini babalarından öğrenmişler, anneleri de sevecenmiş ama babaları daha bir başkaymış.
Eve bir misafir geldiği zaman daha gelmeden tembih edermiş; Kızım evimize misafir geldiği zaman (eskiden abdes alınırdı) şöyle havlu tutun, namazını kıldırın, açsa yemeğini yedirin, güler yüzlü olun, misafire hizmet etmek sevaptır demiş. Manevi duyguları çok kuvvetliymiş. Çocuklarına karşı çok şefkatliymiş, hiçbir zaman bir fiske vurmuş biri değilmiş, kesinlikle öyle sert yapılı bir insan değilmiş, daima güler yüzlü, her şeye espri ile yaklaşan her şeyi şaka ile ifade eden biriymiş. Kızı Ben evlendiğimde eşim sert mizaçlıydı ve ben şok oldum, çünkü biz babamızdan öyle görmemiştik, hele de beni çok severdi, derdi ki on tane akılsız oğlum olacağına bir tane Güner gibi kızım olsun, çünkü ben babama çok bağlıydım, dikiş diker kuruşuna kadar ona verirdim. Son zamanlarda tabi yaşlandı, hastalandı, eskisi gibi çalışamıyordu.
Belirli yaşa kadar memur yaşantısı olmuş. Trabzon belediye fırınında satış memuruymuş. Ondan sonra Karabüke gelmiş demir çelik fabrikasın da yine satış üzerine çalışmış, ondan sonra Dilaveri Zonguldaka aldırmışlar. Kemençe çalıp Türkü söylediği için müdürlerinin hepsi onu çok severmiş. Daha sonra siyasi nedenlerden dolayı işten çıkarılmış. Cüzi bir maaşla tekrar işe almak istemişler ama gurur meselesi yapıp kabul etmemiş, ailesini toplayıp Adapazarına yerleşmiş.
Evde de sürekli kemençe çalarmış. Horan havası çaldığında herkes mutfak tarafından sıraya girermiş, kol kola, kol kola, oynaya oynaya içeri girerlermiş. Artık gülmek, neşe, eğlence o biçim olurmuş.
Saygıya çok önem verirmiş, gençler gelsin otursun da ayak ayak üstüne atsın, eline sigara alsın, bunlara çok kızarmış; her şeyin modası geçer, saygının modası asla geçmez dermiş. Saygılı seviyeli insanları çok severmiş.
Kemençe çalıp Türkü söylemesinin yanı sıra çok da güzel horon oynarmış; oynamamasına da imkan yokmuş çünkü Aksu (Aso)lu olup da horonu iyi şekilde oynamayan köy milleti tarafından hem ayıplanır hem de dışlanırmış. Horonla ilgili anısını yine kızı anlatıyor; Adapazarında beşinci sınıfta idik, baban acaba gelip koroyu çalıştırırmış diye sordular, ben babama gittim söyledim; Adil bey seni okula çağırıyor kemençe çaldıracak, bize de oyun öğretmeni istiyor gelir misin tabi ne demek deyip geldi ve bize horon oynamayı ve Sallamayı öğretti ve müsamerede oynadık. Koroda da bize Gemiciler kalkalımı öğretmişti.
Çok duygusal bir insanmış, şiddetten yana değilmiş. Adapazarında yine Şevki diye biri varmış, Rizeliymiş, ev sahipleri de Rizeliymiş, bunlar eski eşkıyaymışlar, ev sahibi olan Ömerin bir geceliği varmış, tabancası cebinde gezermiş. Bir gün oturmuşlar ordan, burdan sohbet ediyorlarmış. Şevki iyi bir şey yapmış gibi eşkıyalıklarını anlatıyormuş; işte biz köyleri basardık, para ve yiyecek isterdik, vermeyenleri saç ayağını ısıtarak başına geçirirdik, onlarda korkudan varsa veriyor. Yoksa canından oluyor. Dikkatle dinledikten sonra kalkıp eve geliyor ve ben arkadaş diye bunlarla oturuyormuşum ama bunlar cani insanlar, bir daha bunlarla ne arkadaşlık ederim, ne de dost olurum, merhaba merhaba demiş. Aksu (Aso) köyünde bir düğünde kemençe çalıyor, insanlar coşmuş horon oynuyorlar, sık sara oynanırken iki kişi öne çıkıp bıçak oyunu oynamak istiyor, fakat Hüseyin Dilaver kemençe çalmayı bırakıyor ve hayır bu oyunu oynamayın diyor. Şiddeti tasvip eden bir insan değilmiş. Çocukla çocuk, büyükle büyük, hastayla hasta olurmuş.
Hayatı son yıllarına kadar plak çalışmaları T.R.T. de yapmış olduğu çalışmalarla dolu dolu geçmiştir.
Yaşadığı bütün illerde tüm dostları tarafından sevilen Hüseyin dilaver günümüzde de halen sevgi ve saygıyla anılmaktadır.
Resim 2- Hüseyin Dilaver ve Fahrettin Dilaver Ankara da Karadeniz Otel inin üstünde
2.2. Hayatından Kesitler
2.2.1. Çocukluğu ve Köy Hayatı
Hüseyin Dilaver Trabzonun Sürmene ilçesine bağlı Aksu (Aso) köyünde 1906 yılında dünyaya gelmiştir.
Köyde bağ bahçe işleriyle uğraşmamış, aklı fikri hep müzik ve kemençe de imiş. Eskiden kıtlık varmış, bir gün annesi Aytora denen yazlık yere gidiyor.(Bağ, Bahçe ve Meyveliklerin bulunduğu yazlık yer) bunlar kız kardeşi ile çırahta ( Hamurla, Buğday unuyla yapılan yiyecek) yapıp yiyelim diyorlar. Anneleri bir şey unutup geri dönüyor, dönerken evin başında birilerine rastlıyor ve bunlarda sesi duyup çırahta tavasını yağ kabının içine sokuyorlar ve bir tava çırahta boşa gitmiş oluyor, yiyemiyorlar. Yaramaz bir çocuk değilmiş ama her çocuklukta olduğu kadar yaramazlıkları varmış.
Fatih Sultan Mehmet fethettikten sonra bu yerlere Türkleri yerleştirdi, bunlar hep dışardan gelmişler Malkoçoğulları, Dilaveroğulları böyle köklü sülaleler. Bunların dedeleri Dilaver dede dedikleri çok yiğit bir kişiymiş. Padişah tarafından mı görevlendirilmiş, yoksa başka bir yerden mi gelmiş bilinmiyor. Bunlar beş kardeş beş oğlu olmuş sülaleleri beşe bölünmüş, ama birlik ve beraberlik içinde olmuşlar, fakire, fukaraya yardım etmişler. Birbirlerine çok saygılıymışlar. Sık sık bir araya gelip evlerde toplantılar yaparlarmış. Bu toplantılarda sohbetler edilir. Güldürüler olur, oyunlar oynanırmış.
Hüseyin Dilaver yaşantısında Sürmene yöresinde o zamanın şartlarında Aso köyü içinde arkadaşları arasında her zaman sevecenliğini korumasını bilmiştir.
Büyükler arasında saygınlığını korumuştur. Şöyle ki; dini inancının çok olması, sesinin çok güzel olması nedeni ile kuran okuması köy içinde kendisine ayrı bir avantaj sağlamasına neden olmuştur.
O zamanlar Aso köyünde aşağı-yukarı on köye hitap eden bir ilk okul vardı, yörede ki köy çocukları bu okula giderlerdi. Hüseyin Dilaver de ilk okulda burada başlamış, ardından Samsunda askeri okula başlıyor, fakat seferberlik çıkınca okul kapatılıyor ve okul hayatı sona eriyor. Eskiden ilk okul mezunlarının işe girebilme imkanları varmış, kendisi ben lise mezunuyum demiş ama okul kapatıldığı için mezun olamamış, dolayısıyla bir bocalama dönemi başlamış.
2.2.2. Müziğe İlginin Başlaması
Müziğe başlaması Hüseyin Dilaverin doğasında varmış. Sesi güzel olduğu için sürekli Türkü söylermiş. Bir gün annesi ve babası yaylaya gidiyorlar ve bunu götürmüyorlar, bu da yolun kenarında oturup ağlıyor, tam o sıra da bir atlı geliyor ve oğlum niye ağlıyorsun diye soruyor. O da annemle babam yaylaya gittiler, beni götürmediler, sen beni götürür müsün diyor. Adam bunu atını alıyor ve yola koyuluyor, yol boyunca Türkü söylüyor ve bu adamın çok hoşuna gidiyor. Epey zaman geçtikten sonra bunlardan biraz daha önde olan annesi bir ses duyuyor ve babasına dönüp Herif bizim uşak yola girmiş geliyor babası da olur mu öyle şey hatun küçücük çocuk nasıl gelir diyor. Annesi Gelir, gelir, bak sana sesi geliyor demiş.
Okul yıllarının sona ermesi Hüseyin Dilaverin tamamen müziğe ve kemençeye yönelmesine neden olmuş. O zamanlar sakat Şakir isminde abisi varmış. Sakat olduğu için her yerde abisine yardımcı olurmuş. Dilaverin sesinin güzel olması nedeniyle hep ona Türkü söylemesini, kemençe çalmasını önerirmiş. Bu istek ve çocukluktan gelen yeteneğini birleştiren Hüseyin Dilaver köydeki Rumlar dan müziği ve kemençe çalmayı öğrenmiş. Hocası Aksu (Aso) köyünden Rum Yoriga imiş.
Ailesi müzikle uğraşmasına hiç karşı çıkmamış. Zaman geçtikçe yöreyi aşıp dışa açılmış. Karadenizin bir çok yöresini dolaşmış. Artık tanınan biri olmuş ve odeon sahibinin sesi plak şirketlerine dört adet plak yapmış. Çıkan eserler Karadeniz yöresinde Asoli Hüseyin diye büyük sükse yapmış, o günkü rüzgar rahmetli olduktan bu güne kadar hafızalardan silinmedi.
Resim 3 - Hüseyin Dilaver
2.2.3. Sanat Hayatı
Askerliğini Erzincan da yapan, amirlerinden son derece takdir alan Dilaver askerlik bittikten sonra sahneye çıkma yolunu seçmiş. O zamanlar turne yokmuş. Hüseyin Dilaver kendi kafasına göre turneye gider, kahvelerde, eğlence yerlerinde çalarmış. Kendisinin çağdaş yanları olduğu kadar, çok da dindar bir adammış. Gündüzleri camide müezzinlik yapıyor, gecede çay bahçesinde kemençe çalıp Türkü söylüyor. Bu yer küçük olduğu için insanlar birbirlerini tanıyor ve bir sohbet sırasında biri bize bir müezzin geldi öyle güzel sesi var, öyle güzel namaz kıldırıyor ki demiş. Diğerleri de sen asıl bize gelen kemençeciyi gör öyle güzel çalıp söylüyor ki sabaha kadar eğlenip, oynuyoruz diyor. Yani sabah camide müezzin, akşam çay bahçesinde kemençe çalıp söyleyen bir müzisyen.
Adapazarında Karadenizliler çokmuş. Oflular, Sürmeneliler, Rizeliler, o zamanlar çok acayip, çok güzel büyük düğünler olurmuş. Hayvanlar kesilir, masalar kurulur, iki gün süren düğünler. Bütün Adapazarı toplanmış, Dilaver kemençe çalıyor, artık oturak Türküsü mü ararsın, birde onun oturak Türküleri vardır; oturulacağı zaman ondan çalardı, ondan sonra horon havası çalmaya başlar, büyük halka kurulurmuş, zaten araziler geniş, bahçeler büyük. Halkanın ortasına geçip hem çalar, hem de oynarmış. Hem de atma Türkü atıp onları coşturur, halkadakilerden bahşiş alırmış.
Hüseyin Dilaver bir gazino çalışmasında zamanın keman ustalarından Ankara Radyosu Sanatçısı Naci Tekelin tavsiyesi üzerine Bölge sanatçısı olarak Ankara Radyosunda sanat hayatının zirvesine çıkmış, zamanın Halk Müziği şefi Muzaffer Sarısözen yönetiminde uzun zaman çalışmalar yapmış. Radyo evi yıllarında Muzaffer Akgün (ona kara kız dermiş) ile birlikte çalıştıklarını anlatırmış, bunun yanı sıra Zinnet Sönmez ve Cemile Cevher Çiçek ile bir çok kez ikili çalışmalarda bulunduğunu söylermiş.
Bunlar Karadenize turneye gitmişler; o zaman çok giderlermiş. Türkülerini okumuşlar, konserden sonrada başka bir yere gitmek için toparlanıp yola koyulmuşlar. Artvine yakın bir yerde bakmışlar ki arabaların önüne büyük kalasları koymuşlar, ne oluyor diyerekten arabalardan inmişler, aralarında bayan sanatçılarda varmış.
Resim 4- Karadeniz Gecesi
Bir sürü genç adam bu bayanlara sarkıntılık etmek istemişler, yani çekiştiriyorlarmış falan. Hüseyin Dilaver oğlum bu sizin yaptığınız ayıp değil mi demiş. Gençlerden bir tanesi çok konuşma demiş ve bir tokat vurmuş, kemençesi elinden düşüp kırılmış. Bu olay aklına geldiğinde çok üzülürmüş. Nasıl olduysa karakola haber verilmiş, jandarmalar gelmiş, yolları açmışlar, gençleri karakola götürüp bir güzel sopa atmışlar.
Dumlu pınar deniz altısı Çanakkale boğazında battığı zaman bu olay üzerine bir destan yapıyor ve bunu yakınlarına ve dostlarına çalıp söylüyor. Herkes iki gözü iki çeşme ağlıyormuş. O türkülerini şu an maalesef bulamıyoruz, ki bu bizler için büyük bir kayıptır.
Sanat hayatının son üç yılını İstanbul Radyosunda geçiriyor. Gerçi bundan öncede İstanbul Radyosuna gelip gidermiş. Ben İstanbula gidiyorum, şu gün Radyoda programım var beni dinleyin dermiş.
2.2.4. Evlilikleri
İlk eşini görüp beğenmiş ve Karasuya gidip kızı kaçırıp köye getirmiş. Bu evliliğinden bir tane kızı var. Ondan sonra ikinci evliliğini yapıyor. İkinci hanımından üç tane çocuğu oluyor. Hüseyin Dilaver çok çapkın biri olduğundan Telli duvaklı kimseyi almamış. Bütün eşlerini kaçırarak evlenmiş. Belli bir zaman geçtikten sonra Balıklı Mahallesinde (eski ismiyle Civra) ikinci eşinin teyzesinin kızını görüp beğeniyor ve onu da kaçırıp üçüncü evliliğini yapıyor. Kızın yaşı tutmadığı için annesi Hüseyin Dilaveri ağır cezaya vermiş, ben onu astıracağım demiş. Ondan sonra Dilaveri ceza evine almışlar. Oğlu Fahrettin o zaman 9 yaşlarında dedesi ve amcalarıyla birlikte Sürmeneye babasını görmeye gitmişler. Jandarma Fahrettini babasının yanına çıkarmış, bakmış ki orda gardiyanı, hakimi, savcısı vs. kişiler masayı kurmuşlar alem yapıyorlar. Babası Fahrettine para vermiş. Eve geldiğinde annesi babanı gördün mü diye sormuş, o da gördüm demiş. bir şey verdimi sana bana para verdi demiş. Bu parayla eve dönerken ekmek almış. Annesi peki deden, amcaların sana bir şey verdimi diye sormuş. O da vermediler demiş. bir de bana diyorlar ki kocandan ayrıl, bak gene oğluma gene o para verdi demiş.
Ceza evinden çıkınca bu bir namus meselesi oldu deyip üçüncü eşini annesinin evinden alıp köye götürmüş ve evlenmişler. Bu evliliğinden de dört çocuğu olmuş.
Resim 5-Sağdan sola üst : Hüseyin Dilaver, Fahrettin Dilaver, Ömer Şolt ( Dayıları )
Alttakiler : Güner Karabacak ( Kızı ), Safiye Şolt ( 3. eşi ), Suzan Dilaver, Ömer Dilaver
Resim 6- Karabük de demiryolunda Ömer Dilaver ile birlikte.
2.2.5. Hüseyin Dilaverin Son Yılları ve Ölümü
Hayatının son üç yılını geçirmek için Adapazarından, İstanbula gelmişler. Artık çok yaşlanmış. Çok çalışamıyormuş çünkü, kalp rahatsızlığı varmış. Arada bir T.R.T ye gidip türkü söyleyip geliyormuş.
Hüseyin Dilaverin kızı babasının son yıllarını anlatmaya şöyle devam ediyor; Babamı görmeye giderdim. Annem çalışıyordu, babam kemençeye asılmış ama böyle duygusal, garip havalar çalardı. Demek ki artık çok duygusal olmuştu. Annem o zaman bir fındık atölyesinde çalışıyordu. Kavrulmuş fındıkları seçiyorlardı. Aslında çalışan bir hanım değildi ama İstanbula gelince çalışmak zorunda kalmıştı. Babam derdi ki; Safiye ben hiç hanım çalıştırmaya alışkın değilim, sen sabahleyin işe giderken ben kahroluyorum. Annemle aralarında yirmi yaş fark vardı, annem baya küçüktü. Babamlar Küçük Mustafa Paşada oturuyordu. Ben evlendim Ali bey Köye yerleştim. Sık sık görüşüyorduk. Bilhassa bayramlarda ona gitmemizi beklemezdi. Hemen bir kutu şeker koyardı koltuğunun altına, sabah namazını kılar gelirdi. Baba derdik niye böyle yapıyorsun, sen büyüksün bizim seni ziyarete gelmemiz lazım, sen geliyorsun derdik. Kızım ben o sevabı almak için geliyorum, yani onda öyle bir inanç vardı. Son zamanlarında biraz halsizdi, dışarı çıkıp dolaşırdı. Arkadaşları vardı. Eve döndüğünde yaslanırdı ya da karyolasına uzanırdı. Ve son Ramazandı, sen artık orucunu tutma hastasın, kalbin var dedik ama bize karşı çıktı, bakalım bir dahaki Ramazana kısmet olacak mı tutmak dedi ve hakikaten de kısmet olmadı. Son krizi gelmiş, gece iğneci çağırmışlar bir tane ilacı vardı, doktor demişti ki sıkıştığı zaman bu iğneyi yaptıracaksınız, öylede yaptıramamışlar. Üçüncü krizinde vefat etti. Yatalak hasta konumuna düşmedi, halsizliği vardı. Son zamanlarda çok yürüyünce nefesi daralıyordu. Arada T.R.T ye gidiyordu. Ölene kadarda gitmeye devam etti. Babamın yaşı 57 diyiliyordu. Ama yaşlar doğar doğmaz şimdiki gibi çocuk parası alacağım diye hemen günü gününe yazılmıyordu. Öldüğünde nüfusa göre 57 yaşında idi. Ama hesaplara göre 64 - 65 yaşlarındaydı.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 57
- Cevaplar
- 5
- Görüntüleme
- 54

