Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Yazarı: OSMAN CEMAL KAYGILI
Roman Hakkında Genel Bir Giriş:
Aygır Fatma, Osman Cemal Kaygılının roman alanındaki en ilginç eseri sayılabilir. Roman,çocuklukta başlamış bir aşk hikayesinin İstanbuldan Anadoluya savrulup gidişi özelliğini taşır. Yoksul insanların sıkıntıları dolaylı biçimde yansıtılır.
Romanın Konusu:
Romanın konusu çocukluk yıllarında başlayıp ilk gençlik yıllarında mutsuzlukla biten bir aşktır.
Romanın Ana Fikri:
Gönül çökkünlüğüne uğramış yoksul insanlar,son sığınağı sanatta bulmak isterken,bu haktan bile yoksun bırakılırlar.
Romanın Özeti:
Hasan o zaman altı, yedi yaşlarında sarışın bir toramandır. Bir bayram günüdür. Bayram eğlenceleri sırasında Hasan, darbukacı ablayla ve zilli maşa çalan oğlanla tanışır. Bir de kişmiri, narin bir kız vardır. İki bayram günü boyunca darbukacı abla onları gezdirir. Darbukacı kız, çocukların annelerine onları üçüncü gün de getirmelerini söyler ama gelemezler. Bu iki gün çocukluğun en güzel hatıraları olarak zihinlerinde kalacaktır.
Kişmiri, narin, utangaç kız Hasanın ilk aşkıdır. Yılar geçmiş, kızın sadece anıları kalmıştır Hasanın hatırında. Altı yedi yıl sonra Hasan ve bu kız tekrar karşılaşır. İkisi de önce birbirlerini tanımaz; ama benzetirler. Konuştuklarında bir bayram günü tanışmış olduklarını hatırlarlar. Kız burada bir akrabalarında misafirdir. İkinci görüşmelerinde Hasana gelecek baharda buraya yine geleceklerini müjdeler. Aradan uzun bir kış geçer. Bir gün Hasan birkaç mahalle serserisi ile birlikte, üstü başı bozuk bir haldeyken kişmiri, narin kız onu görür ve yüzünü ekşitir.
Hasan o mahalleden aynı semtte başka bir mahalleye taşınır. Güz mevsiminde o kızı geçen yıl gördüğü yerde yine görmesine rağmen, kız onu görmezlikten gelir. Kış gelince Hasan arkadaşları tarafından şehzadebaşındaki tiyatrolara alıştırılır. Tiyatroya giderken kantocu kıza,sonra da cambaz kızına karşı ilgi duyar. Ondan sonra mahalleden Zaika adlı kızla bakışmaları olur. Zaika mahallede çıkan dedikodular ve olaylar nedeniyle bir süreliğine başka bir yere gitmek zorunda kalır. Bu sırada da Hasanın ilk ve asıl sevdiği olan kız yine mahalleye misafir gelir. Hasan çok değişmiştir ve kız daha önce ona ilgi göstermeyip, yüz çevirdiği için pişmanlık duyar. Ertesi gün yine aynı yere giderler. Bu kez Hasanla kız konuşur. Birbirlerinin isimlerini bilmediklerini fark ederler. Kızın adı da Medihadır.
Medihanın yanında bir de Rana isminde arkadaşı vardır. Arap Zeynel ve Topuz Süleyman ismindeki serseriler kızlara laf atarlar ve daha sonra da Hasanı dövmeye başlarlar. Aygır Fatma hemen yetişir ve Hasanı serserilerin elinden kurtarır. Aygır Fatmanın kızı da oraya gelir. Çocuklara soru sorarlar ve genç kadın onların yıllar önce bir bayram günü kağıthaneye götürdüğü çocuklar olduğunu anlar. Aygır Fatmanın kızı yıllar önce çocukları gezmeye götüren darbukacı abladır. Çocukları alıp orada oturdukları bahçeye getirirler. Onları Ali Beybaba ile tanıştırırlar. Ali Beybaba darbukacı ablanın üvey babasıdır. Sonra darbukacı ablanın kocası gelir. O da küçükken onlara külah yapan, zilli maşa çalan Ahmettir. Zehra (darbukacı abla) yıllar sonra çocuklarla karşılaşmanın mutluluğu içindedir. Bir müddet onlarla oturduktan sonra çocuklar evlerine giderler.
Hasan ve Mediha Arap Zeynel ve Topuz Süleymanla yaşadıkları olaydan sonra yine buluşur ve birbirlerine sevgilerini söylerler. Olaydan dolayı çıkan dedikodular nedeniyle Medihanın annesi Aygır Fatmanın evine gelir ve ona suçlamalarda bulunur. O kadından sonra da Medihanın amcası gelir. Meseleyi ona anlatırlar ve dedikoduların yalan olduğunu anlar. Aralarında bir yakınlık oluşur. Medihanın amcası, Hasanla Medihanın yakınlığına karşı çıkmaz; ama annesi onu Beşiktaşa kaçırır. Hasan bu üzüntüyle bahçelerde gezinirken bir bahçıvan kızı ile tanışır. Bu kızın adı Elmastır. Hasan her gün bu kızın yanına gitmeye başlar. Hasan bir akşam Aygır Fatmanın evinden derslerini bahane ederek hemen ayrılır. Onu takip eden Zehra Elmasla birlikte yakalar.
Hasan bir daha bu kızı germeyeceğine söz verir. Zehra Aygır Fatmanın Medihanın amcasını ikna ettiğini ve Medihanın annesinin bugünlerde ya Hasanlara yada kendilerine uğrayacağını müjdeler. Onlar böyle konuşa konuşa eve giderken Elmasın işten çıkarttırdığı biri tarafından saldırıya uğrarlar. Altı ay süren bir mahkemeden sonra Zehra dişleriyle kulak kopartmak ve Hasana yardımdan altı ay, Hasan da bostan yanaşmasını kasıklarından ilelebet sakat bırakmaktan iki buçuk yıl ceza yerler.
Hasan iki buçuk yıla mahkum olduğu halde aftan dolayı bir buçuk yıl sonra hapishaneden çıkar. Hapishaneden çıktığında yirmi bir yaşındadır. Anası Medihayı Dağıstanlı, kırk beşlik bir tüccar ile evlendireli bir buçuk yıl olmuştur. Ali Beybaba damar şişkinliğinden öleli dört ay olmuştur. Hasan Aygır Fatmaların evine gittiğinde Ahmetin veremin son aylarını yaşadığını görür. Hasan hapishaneden çıktıktan bir gün sonra Medihanın evlendiğini öğrenir. Hasan, arkadaşı Hilmiyle birlikte içki içmeye başlar. Bir müddet sonra Ahmet de yaşamını yitirir.
Hasan, Medihanın hayalini Zehrada hissetmeye başlar. Onu sever ve onunla evlenme kararı alırlar. Hasanın annesi Sıdıka H. Önce istemese de sonradan bu evliliğe razı olur. Hasanın babası Ömer Efendi zaten hiç itiraz etmez. Hasanla Zehra düğün ve nikahla evlenecektir. Hasan tiyatro amatörlüğü yapmaya başlar. İçkiyi bırakacağına söz verdiği halde bırakmaz. Hasanın Aygır Fatmanın evinde olduğu bir akşam evin penceresi taşlanır. Aşağı inerler evi taşlayan kişilerden birini yakalarlar; fakat diğeri kaçar. Yakalanan Çapraz Selahaddindir. Bunu gören Zehra Çapraz Selahiddine saldırınca o da kalbinden vurulur ve ölür. Artık dünya Hasana zindan olur.
Zehranın ölümünden sonra Hasan tiyatroyu bırakır. Kendini içkiye verir. Hasanın bu hali tam on yıl sürer. Aygır Fatma çoktan memleketindeki akrabalarının yanına gitmiştir. Babası Ömer Efendi de ölmüştür. Hasan, ihtiyar anasına bakmak için tuluat kumpanyalarında çalışmaya başlar. Bu kumpanyayla Anadoluda dolaşır. Kumpanya sahibi ondan bir oyun yazmasını ister. O da kendi hayatını yazar. Oyunun adı Aygır Fatma dır. Bu oyunun başrolünü seyyar sahneler yıldızı Bedia Nesrin oynayacaktır.
Bedia Nesrin oyunun sahneleneceği günden bir gün önce gelir. Bedia Nesrinin gençliğin masumiyetini çoktan yitirmiş Mediha olduğu anlaşılır. Hasan yine onunla birlikte olmak ister; fakat Bedia Nesrin hayatındaki erkeklerin peşini bırakmayacağını söyleyerek onu reddeder. Oyun sahneleneceği sırada Aygır Fatma elinde bir sopa ile sahneye dalar ve oyunu bozar. Onların arasında Hasanın da olduğunu öğrenince büyük bir pişmanlık duyar. Kumpanya başka bir kasabaya gitmek üzere yola çıkar.
Hasan Aygır Fatmaya onunla birlikte İstanbula gelmesini söyler. Kadın önce itiraz etse de Hasanı kıramaz. On beş gün sonra Hasanla Aygır Fatma İstanbula geldiklerinde Hasanın annesinin iki gün önce öldüğünü öğrenirler. Hasan Aygır Fatmadan onu bırakıp gitmemesini ister ve artık anasının o olduğunu söyler. Aygır Fatma da gitmez.
Aygır Fatma bir yıl sonra, kendi memleketinden getirdiği akrabası bir kızla Hasanı nikahlandırır. Hasanı katiplik göreviyle yanında çalıştıran tüccar Abdullah Bey Hasanın, Medihanın amcası da kızın vekilliğini yapar.
Sonuç Ve Değerlendirme:
Bu rokan Osman Cemalin en ilginç eseri sayılabilir. Eserin teknik açıdan kuvvetli olduğu söylenemez; fakat konusu ve kahramanları özgündür. Kenar mahalle insanı anlatılır. Tahir Alangu Osman Cemalle ilgili şunları söyler:
Onun karma bir estetiğin dışında, biraz itinasız, düzensiz ama tam anlamıyla halktan gelen bir tarafı vardır ki zamanla değeri daha iyi anlaşılacaktır. (... ) Onun romanlarından yapı bakımından çok üstünleri yazılacak, ama onun, kişilerini konuşturma ve anlatma yolundaki gayretleri daima hatırlanacaktır.
Osman Cemal, kahramanlarını konuştururken onların şivelerini değiştirme yoluna gitmez.
(... ) Ahmet gülümsiyerek:
-Onlar da bir günmüş.
-Amma, sonra deniz kenarında benden paparayı yiyince nasıl süt dökmüş kediye dönmüştün !
-Canım bırak şimdi bunları be Zehra da tatlı muhabbete bakalım!
Ali Beybaba üvey kızına:
-Senden, anandan paparayı yemiyen kim var ki ? Hem maşallah, sen bu gidişle anana da taş çıkaracaktın !
-Çıkarırım, Zahir ! (... ) (sf. 76. sf. 77)
Yazar, romanda bazen okuyucuyla konuşuyormuş gibi araya giriyor. Bu romanın teknik kusurlarından biridir. Örneğin;
(... ) Düşünün bir kere, biraz sonra, o dehşetli kalabalığın içinde on dört yaşlarında bir çocuk, koskoca pehlivan yapılı ve kendi karısının tabiri veçhile ip koparan koskoca bir lenduhadan intikam alacaktı !
Buna kediler bile gülerdi ! (... ) (sf. 25)
(... ) Biraz sonra kollarını sallıya sallıya o mahallenin sınırından daldı, çocukların, hele Bahrinin bulunacağı sokak aralarında, duvar diplerinde, boş meydanlarda tek başına harman çevirmeğe başladı. Fakat aksi gibi bugün ortada ne Bahri, ne de o mahallenin başka bir çocuğu vardı. Hasan, bunu neye güvenerek böyle yapıyordu ? diyeceksiniz. Hiçbir şeye ! (... ) (sf. 55)
Yazar, aynı çevrede yetişen insanların aynı davranışlarda bulunacağı düşüncesine karşıdır. Bunu kitabın ana karakteri Hasan vasıtasıyla dile getirir:
(... ) Amma ben ne yapayım, benim elimde değil ki; ben her ne kadar onlardan olmağa çalışırsam çalışayım, olmuyor işte... Zira benim mayam, benim hamurum onlardan büsbütün başka....
İçinde yaşadığımız aynı çevre, aynı mahalle, aynı görgüler, aynı panoramalar da beni tamamile onlara benzetmiyor ! (... ) (sf. 24)
Yazar eserinde eserinde eski bir İstanbul kahvesini de anlatmadan geçemez. Bu kahve Hasanın sanata yatkınlığının da göstergesidir.
(... ) Hasanı bu karanlık, kasvetli kış günlerinde oyalayan, onun zaten çok incelmiş, yufkalaşmış olan yüreğini biraz daha yakalanmış olduğu bu çeşitli sevgi derdine bağlıyan şey, mahallede en çok gençlerin çıkmış olduğu bahçeli büyük kahve oluyordu. Hasanı, bu kahveye ramazandaki tiyatro arkadaşları alıştırmışlardı.
Ramazan geceleri bu kahveye ara sıra meddahlar, cura, bağlama gibi meşhur saz çalanlar geliyor; orada gençlerle birlikte çocukları da eğlendiriyorlardı.
Fakat Hasana bu kahvede meddahlardan ziyade saz çalanların çaldıkları şeyler tesir ediyordu. Zaten musikiyi çok seven Hasan bu sazlarla çalınıp söylenen aşıkane ve çok hazin türküleri dinledikçe adeta oturduğu yerde ağlamalı oluyor ve sonra kahveden eve dönünce yatakta uyuyuncıya kadar bazan hep o şarkıları mırıldanıyordu. Büyük mahalle kahvesinde Hasanı meddahlardan da, sazcılardan da çok efsunlıyan şeyler kahvenin duvarlarındaki levhalar, resimlerdi. Mesala karşılıklı asılmış, birbirlerine çok benziyen iki tane kara kaşlı, kara gözlü, süt gerdanlı, püskürme benli beyaz arap kızı resmi vardı bunların o upuzun kirpiklerile canlara işleyen süzgün bakışları, adlarına (kadın-ana) denilen Havva kızlarını Hasana hayatın biricik can yoldaşları gibi gösteriyordu. Fakat ayni kahvenin duvarlarında Hasanı kendinden geçiren başka tablolar da şunlardı:
İsviçrenin karlı çamlı dağları... Kazlı, ördekli gölleri.... çok şirin, çok şairane İtalya, İspanya sahilleri.... Sonra Avrupanın daha başka pastoral manzaralı yerleri....
Hasan, bazan kış günleri, kış geceleri bu kahveye çıktıkça gözlerini hep bu resimlere diker; onları dakikalarca seyreder; bazan kahvenin tenha bir masasına çekilip kalemini defterini çıkarır; bu tabloların o anda kendisine verdiği ilhamlarla defterine birşeyler karalamıya çabalardı. (... ) (sf. 43, sf. 44)
Eser, Türk insanının akrabalık bağları olmadan da yakın olabildiğini çok güzel gösterir. Hasanın Aygır Fatmalarla olan ilişkisi şöyle ifade edilmiştir: x
(... ) Hasan, artık Ali Beybaba ailesinin bir ferdi gibi olmuştu. Hasanın, pek olur olmaz insanlarla görüşmiyen anası bile bir iki defa Aygır Fatmalarla gidip geldiği gibi onlar da ana kız, Hasanların evine birkaç defalar gidip gelmişlerdi. (... ) (sf. 104)
Osman Cemal, bu romanda insanların dış görünüşlerinin ruhunu yansıtmadığını göstermiştir. Bunu şu ifadelerde görüyoruz:
(... ) Yahu, (Zehrayı göstererek) bu kız senin tasavvur ettiğin kızlara pek benzemiyor. (... )
Zehra ağlıyarak:
- Haşa, haşa, ben insan evladıyım, benim rahmetli asıl babam bize ana, baba, karı, koca, evlat, kardeş yüreklerinin ne demek olduğunu iyice anlatmıştı. (... ) Anama aygır lakabını takanlar onun tam bir gürbüz Anadolu yayla kadını gibi iri, kemikli, güçlü, kuvvetli gövdesini çekemeyenlerdir. (... ) (sf. 144, sf. 145)
Roman konusu ve akıcı üslubuyla zevkle okunabilecek bir özelliğe sahiptir.
Roman Hakkında Genel Bir Giriş:
Aygır Fatma, Osman Cemal Kaygılının roman alanındaki en ilginç eseri sayılabilir. Roman,çocuklukta başlamış bir aşk hikayesinin İstanbuldan Anadoluya savrulup gidişi özelliğini taşır. Yoksul insanların sıkıntıları dolaylı biçimde yansıtılır.
Romanın Konusu:
Romanın konusu çocukluk yıllarında başlayıp ilk gençlik yıllarında mutsuzlukla biten bir aşktır.
Romanın Ana Fikri:
Gönül çökkünlüğüne uğramış yoksul insanlar,son sığınağı sanatta bulmak isterken,bu haktan bile yoksun bırakılırlar.
Romanın Özeti:
Hasan o zaman altı, yedi yaşlarında sarışın bir toramandır. Bir bayram günüdür. Bayram eğlenceleri sırasında Hasan, darbukacı ablayla ve zilli maşa çalan oğlanla tanışır. Bir de kişmiri, narin bir kız vardır. İki bayram günü boyunca darbukacı abla onları gezdirir. Darbukacı kız, çocukların annelerine onları üçüncü gün de getirmelerini söyler ama gelemezler. Bu iki gün çocukluğun en güzel hatıraları olarak zihinlerinde kalacaktır.
Kişmiri, narin, utangaç kız Hasanın ilk aşkıdır. Yılar geçmiş, kızın sadece anıları kalmıştır Hasanın hatırında. Altı yedi yıl sonra Hasan ve bu kız tekrar karşılaşır. İkisi de önce birbirlerini tanımaz; ama benzetirler. Konuştuklarında bir bayram günü tanışmış olduklarını hatırlarlar. Kız burada bir akrabalarında misafirdir. İkinci görüşmelerinde Hasana gelecek baharda buraya yine geleceklerini müjdeler. Aradan uzun bir kış geçer. Bir gün Hasan birkaç mahalle serserisi ile birlikte, üstü başı bozuk bir haldeyken kişmiri, narin kız onu görür ve yüzünü ekşitir.
Hasan o mahalleden aynı semtte başka bir mahalleye taşınır. Güz mevsiminde o kızı geçen yıl gördüğü yerde yine görmesine rağmen, kız onu görmezlikten gelir. Kış gelince Hasan arkadaşları tarafından şehzadebaşındaki tiyatrolara alıştırılır. Tiyatroya giderken kantocu kıza,sonra da cambaz kızına karşı ilgi duyar. Ondan sonra mahalleden Zaika adlı kızla bakışmaları olur. Zaika mahallede çıkan dedikodular ve olaylar nedeniyle bir süreliğine başka bir yere gitmek zorunda kalır. Bu sırada da Hasanın ilk ve asıl sevdiği olan kız yine mahalleye misafir gelir. Hasan çok değişmiştir ve kız daha önce ona ilgi göstermeyip, yüz çevirdiği için pişmanlık duyar. Ertesi gün yine aynı yere giderler. Bu kez Hasanla kız konuşur. Birbirlerinin isimlerini bilmediklerini fark ederler. Kızın adı da Medihadır.
Medihanın yanında bir de Rana isminde arkadaşı vardır. Arap Zeynel ve Topuz Süleyman ismindeki serseriler kızlara laf atarlar ve daha sonra da Hasanı dövmeye başlarlar. Aygır Fatma hemen yetişir ve Hasanı serserilerin elinden kurtarır. Aygır Fatmanın kızı da oraya gelir. Çocuklara soru sorarlar ve genç kadın onların yıllar önce bir bayram günü kağıthaneye götürdüğü çocuklar olduğunu anlar. Aygır Fatmanın kızı yıllar önce çocukları gezmeye götüren darbukacı abladır. Çocukları alıp orada oturdukları bahçeye getirirler. Onları Ali Beybaba ile tanıştırırlar. Ali Beybaba darbukacı ablanın üvey babasıdır. Sonra darbukacı ablanın kocası gelir. O da küçükken onlara külah yapan, zilli maşa çalan Ahmettir. Zehra (darbukacı abla) yıllar sonra çocuklarla karşılaşmanın mutluluğu içindedir. Bir müddet onlarla oturduktan sonra çocuklar evlerine giderler.
Hasan ve Mediha Arap Zeynel ve Topuz Süleymanla yaşadıkları olaydan sonra yine buluşur ve birbirlerine sevgilerini söylerler. Olaydan dolayı çıkan dedikodular nedeniyle Medihanın annesi Aygır Fatmanın evine gelir ve ona suçlamalarda bulunur. O kadından sonra da Medihanın amcası gelir. Meseleyi ona anlatırlar ve dedikoduların yalan olduğunu anlar. Aralarında bir yakınlık oluşur. Medihanın amcası, Hasanla Medihanın yakınlığına karşı çıkmaz; ama annesi onu Beşiktaşa kaçırır. Hasan bu üzüntüyle bahçelerde gezinirken bir bahçıvan kızı ile tanışır. Bu kızın adı Elmastır. Hasan her gün bu kızın yanına gitmeye başlar. Hasan bir akşam Aygır Fatmanın evinden derslerini bahane ederek hemen ayrılır. Onu takip eden Zehra Elmasla birlikte yakalar.
Hasan bir daha bu kızı germeyeceğine söz verir. Zehra Aygır Fatmanın Medihanın amcasını ikna ettiğini ve Medihanın annesinin bugünlerde ya Hasanlara yada kendilerine uğrayacağını müjdeler. Onlar böyle konuşa konuşa eve giderken Elmasın işten çıkarttırdığı biri tarafından saldırıya uğrarlar. Altı ay süren bir mahkemeden sonra Zehra dişleriyle kulak kopartmak ve Hasana yardımdan altı ay, Hasan da bostan yanaşmasını kasıklarından ilelebet sakat bırakmaktan iki buçuk yıl ceza yerler.
Hasan iki buçuk yıla mahkum olduğu halde aftan dolayı bir buçuk yıl sonra hapishaneden çıkar. Hapishaneden çıktığında yirmi bir yaşındadır. Anası Medihayı Dağıstanlı, kırk beşlik bir tüccar ile evlendireli bir buçuk yıl olmuştur. Ali Beybaba damar şişkinliğinden öleli dört ay olmuştur. Hasan Aygır Fatmaların evine gittiğinde Ahmetin veremin son aylarını yaşadığını görür. Hasan hapishaneden çıktıktan bir gün sonra Medihanın evlendiğini öğrenir. Hasan, arkadaşı Hilmiyle birlikte içki içmeye başlar. Bir müddet sonra Ahmet de yaşamını yitirir.
Hasan, Medihanın hayalini Zehrada hissetmeye başlar. Onu sever ve onunla evlenme kararı alırlar. Hasanın annesi Sıdıka H. Önce istemese de sonradan bu evliliğe razı olur. Hasanın babası Ömer Efendi zaten hiç itiraz etmez. Hasanla Zehra düğün ve nikahla evlenecektir. Hasan tiyatro amatörlüğü yapmaya başlar. İçkiyi bırakacağına söz verdiği halde bırakmaz. Hasanın Aygır Fatmanın evinde olduğu bir akşam evin penceresi taşlanır. Aşağı inerler evi taşlayan kişilerden birini yakalarlar; fakat diğeri kaçar. Yakalanan Çapraz Selahaddindir. Bunu gören Zehra Çapraz Selahiddine saldırınca o da kalbinden vurulur ve ölür. Artık dünya Hasana zindan olur.
Zehranın ölümünden sonra Hasan tiyatroyu bırakır. Kendini içkiye verir. Hasanın bu hali tam on yıl sürer. Aygır Fatma çoktan memleketindeki akrabalarının yanına gitmiştir. Babası Ömer Efendi de ölmüştür. Hasan, ihtiyar anasına bakmak için tuluat kumpanyalarında çalışmaya başlar. Bu kumpanyayla Anadoluda dolaşır. Kumpanya sahibi ondan bir oyun yazmasını ister. O da kendi hayatını yazar. Oyunun adı Aygır Fatma dır. Bu oyunun başrolünü seyyar sahneler yıldızı Bedia Nesrin oynayacaktır.
Bedia Nesrin oyunun sahneleneceği günden bir gün önce gelir. Bedia Nesrinin gençliğin masumiyetini çoktan yitirmiş Mediha olduğu anlaşılır. Hasan yine onunla birlikte olmak ister; fakat Bedia Nesrin hayatındaki erkeklerin peşini bırakmayacağını söyleyerek onu reddeder. Oyun sahneleneceği sırada Aygır Fatma elinde bir sopa ile sahneye dalar ve oyunu bozar. Onların arasında Hasanın da olduğunu öğrenince büyük bir pişmanlık duyar. Kumpanya başka bir kasabaya gitmek üzere yola çıkar.
Hasan Aygır Fatmaya onunla birlikte İstanbula gelmesini söyler. Kadın önce itiraz etse de Hasanı kıramaz. On beş gün sonra Hasanla Aygır Fatma İstanbula geldiklerinde Hasanın annesinin iki gün önce öldüğünü öğrenirler. Hasan Aygır Fatmadan onu bırakıp gitmemesini ister ve artık anasının o olduğunu söyler. Aygır Fatma da gitmez.
Aygır Fatma bir yıl sonra, kendi memleketinden getirdiği akrabası bir kızla Hasanı nikahlandırır. Hasanı katiplik göreviyle yanında çalıştıran tüccar Abdullah Bey Hasanın, Medihanın amcası da kızın vekilliğini yapar.
Sonuç Ve Değerlendirme:
Bu rokan Osman Cemalin en ilginç eseri sayılabilir. Eserin teknik açıdan kuvvetli olduğu söylenemez; fakat konusu ve kahramanları özgündür. Kenar mahalle insanı anlatılır. Tahir Alangu Osman Cemalle ilgili şunları söyler:
Onun karma bir estetiğin dışında, biraz itinasız, düzensiz ama tam anlamıyla halktan gelen bir tarafı vardır ki zamanla değeri daha iyi anlaşılacaktır. (... ) Onun romanlarından yapı bakımından çok üstünleri yazılacak, ama onun, kişilerini konuşturma ve anlatma yolundaki gayretleri daima hatırlanacaktır.
Osman Cemal, kahramanlarını konuştururken onların şivelerini değiştirme yoluna gitmez.
(... ) Ahmet gülümsiyerek:
-Onlar da bir günmüş.
-Amma, sonra deniz kenarında benden paparayı yiyince nasıl süt dökmüş kediye dönmüştün !
-Canım bırak şimdi bunları be Zehra da tatlı muhabbete bakalım!
Ali Beybaba üvey kızına:
-Senden, anandan paparayı yemiyen kim var ki ? Hem maşallah, sen bu gidişle anana da taş çıkaracaktın !
-Çıkarırım, Zahir ! (... ) (sf. 76. sf. 77)
Yazar, romanda bazen okuyucuyla konuşuyormuş gibi araya giriyor. Bu romanın teknik kusurlarından biridir. Örneğin;
(... ) Düşünün bir kere, biraz sonra, o dehşetli kalabalığın içinde on dört yaşlarında bir çocuk, koskoca pehlivan yapılı ve kendi karısının tabiri veçhile ip koparan koskoca bir lenduhadan intikam alacaktı !
Buna kediler bile gülerdi ! (... ) (sf. 25)
(... ) Biraz sonra kollarını sallıya sallıya o mahallenin sınırından daldı, çocukların, hele Bahrinin bulunacağı sokak aralarında, duvar diplerinde, boş meydanlarda tek başına harman çevirmeğe başladı. Fakat aksi gibi bugün ortada ne Bahri, ne de o mahallenin başka bir çocuğu vardı. Hasan, bunu neye güvenerek böyle yapıyordu ? diyeceksiniz. Hiçbir şeye ! (... ) (sf. 55)
Yazar, aynı çevrede yetişen insanların aynı davranışlarda bulunacağı düşüncesine karşıdır. Bunu kitabın ana karakteri Hasan vasıtasıyla dile getirir:
(... ) Amma ben ne yapayım, benim elimde değil ki; ben her ne kadar onlardan olmağa çalışırsam çalışayım, olmuyor işte... Zira benim mayam, benim hamurum onlardan büsbütün başka....
İçinde yaşadığımız aynı çevre, aynı mahalle, aynı görgüler, aynı panoramalar da beni tamamile onlara benzetmiyor ! (... ) (sf. 24)
Yazar eserinde eserinde eski bir İstanbul kahvesini de anlatmadan geçemez. Bu kahve Hasanın sanata yatkınlığının da göstergesidir.
(... ) Hasanı bu karanlık, kasvetli kış günlerinde oyalayan, onun zaten çok incelmiş, yufkalaşmış olan yüreğini biraz daha yakalanmış olduğu bu çeşitli sevgi derdine bağlıyan şey, mahallede en çok gençlerin çıkmış olduğu bahçeli büyük kahve oluyordu. Hasanı, bu kahveye ramazandaki tiyatro arkadaşları alıştırmışlardı.
Ramazan geceleri bu kahveye ara sıra meddahlar, cura, bağlama gibi meşhur saz çalanlar geliyor; orada gençlerle birlikte çocukları da eğlendiriyorlardı.
Fakat Hasana bu kahvede meddahlardan ziyade saz çalanların çaldıkları şeyler tesir ediyordu. Zaten musikiyi çok seven Hasan bu sazlarla çalınıp söylenen aşıkane ve çok hazin türküleri dinledikçe adeta oturduğu yerde ağlamalı oluyor ve sonra kahveden eve dönünce yatakta uyuyuncıya kadar bazan hep o şarkıları mırıldanıyordu. Büyük mahalle kahvesinde Hasanı meddahlardan da, sazcılardan da çok efsunlıyan şeyler kahvenin duvarlarındaki levhalar, resimlerdi. Mesala karşılıklı asılmış, birbirlerine çok benziyen iki tane kara kaşlı, kara gözlü, süt gerdanlı, püskürme benli beyaz arap kızı resmi vardı bunların o upuzun kirpiklerile canlara işleyen süzgün bakışları, adlarına (kadın-ana) denilen Havva kızlarını Hasana hayatın biricik can yoldaşları gibi gösteriyordu. Fakat ayni kahvenin duvarlarında Hasanı kendinden geçiren başka tablolar da şunlardı:
İsviçrenin karlı çamlı dağları... Kazlı, ördekli gölleri.... çok şirin, çok şairane İtalya, İspanya sahilleri.... Sonra Avrupanın daha başka pastoral manzaralı yerleri....
Hasan, bazan kış günleri, kış geceleri bu kahveye çıktıkça gözlerini hep bu resimlere diker; onları dakikalarca seyreder; bazan kahvenin tenha bir masasına çekilip kalemini defterini çıkarır; bu tabloların o anda kendisine verdiği ilhamlarla defterine birşeyler karalamıya çabalardı. (... ) (sf. 43, sf. 44)
Eser, Türk insanının akrabalık bağları olmadan da yakın olabildiğini çok güzel gösterir. Hasanın Aygır Fatmalarla olan ilişkisi şöyle ifade edilmiştir: x
(... ) Hasan, artık Ali Beybaba ailesinin bir ferdi gibi olmuştu. Hasanın, pek olur olmaz insanlarla görüşmiyen anası bile bir iki defa Aygır Fatmalarla gidip geldiği gibi onlar da ana kız, Hasanların evine birkaç defalar gidip gelmişlerdi. (... ) (sf. 104)
Osman Cemal, bu romanda insanların dış görünüşlerinin ruhunu yansıtmadığını göstermiştir. Bunu şu ifadelerde görüyoruz:
(... ) Yahu, (Zehrayı göstererek) bu kız senin tasavvur ettiğin kızlara pek benzemiyor. (... )
Zehra ağlıyarak:
- Haşa, haşa, ben insan evladıyım, benim rahmetli asıl babam bize ana, baba, karı, koca, evlat, kardeş yüreklerinin ne demek olduğunu iyice anlatmıştı. (... ) Anama aygır lakabını takanlar onun tam bir gürbüz Anadolu yayla kadını gibi iri, kemikli, güçlü, kuvvetli gövdesini çekemeyenlerdir. (... ) (sf. 144, sf. 145)
Roman konusu ve akıcı üslubuyla zevkle okunabilecek bir özelliğe sahiptir.