HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
seviye açtlıyom bu yüzde
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx12354554474154752459845g54t4g864t41tg84gt4h6849thh4th48th8th84th4564t54h48th4t4h884th84th546th4t87h87th45th4t879tht4h78th8th54th4th546th54ht4ht454ht54thht45th474th21t45hth4th54t78hth245th78th5421th47th874th74th45th214th554th21th4t54h21th45th54ht12ht5445ht21th4th54th4th4kotkulşalnnsnns
Bir Hikaye:
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse.
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur.
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı..
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu..
Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı..
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken.
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu....
Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan.
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi"..
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?.
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki.
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,.
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı..
.
Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi..
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı..
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı..
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi.".
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları..
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu.".
.
Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba ***ürdü..
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum..
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü.
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi..
.
Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama.
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama..
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen.
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş.
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen.
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu..
.
Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi.
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,.
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu..
.
"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm..
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim.".
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma.
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı..
.
Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır.
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı.
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra.
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan.
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu..
.
Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi..
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya.
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree..
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama.
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi..
Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi..
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki.
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş..
Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken.
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir.
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene.
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine.
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça.
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman.
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,.
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştıHAZİN BİR SON
Ben daima acı içinde yaşamayı sürdüren bir sefilim. Bu azap kendimi tanıdığım anda başladı.Belki daha on yaşında yoktum.Ancak acılara göğüs gerecek bir yaşta da değildim.Çırpındıkça batan battıkça çırpınan koca bir sefil.
- Evet bu benim.
Ne yazık ki beni üzen şeylerin hiçbirini unutamadım.Hatıram sanki üzüntü için yapılmış ben ise sanki acı çekmek için yaratılmışım.
Evet, acaba on yaşında var mıydım? Daha öncesini hiç hatırlamıyorum. Çoğu insan hayat temellerini mutlu ve huzurlu bir şekilde atarken ben büyük bir ızdırap içinde mahkum kaldım o kimsenin erişmek istemeyeceği kara sulara
İlk defa, kendimi sözde perili ev diye adlandırdıkları , evimizin iki sokak arkasında ki Naciye Teyzenin evinde hatırlıyorum. Sanki dünyaya o anda doğmuşum. Arkadaşım Memduhla birlikte evin uzun çitleri arasında korkak bir tavırla bahçesini seyrediyorduk.
Korku masallarında olduğu gibi evin içinde insan cesetlerinin olduğunu , kötü ve acımasız canavarların yaşadığını ve bu Naciye teyzenin insanları canavara dönüştüren aşağılık bir cadı olduğunu düşünüyorduk.
Memduh ;
- Girsek mi Ali diye seslendi bana
- Hayır dedim Çünkü korkmuştum ve korkuyordum.
İçerisini hiç ama hiç görmemiştim. Nasıl bir şeyin bizi beklediğini bilmeden birden bir ses çıtırdadı.
- Kim var orada
Diye seslenen Naciye teyze başında uzun bir şapka göz atları mor halkalarla çevrilmiş yüzü çizgili asık bir surat ifadesiyle bize bakarak gülümsedi ve sonra gülerek;
- Siz misiniz küçük yaramazlar diye seslenmişti bize
Korkudan bir anda, koş! Diye bağırdım.
Memduh da korkuyordu. Aslında herkes korkuyordu. Herkes Naciye teyzenin gizemli olduğunu ve iyi bir kadına benzemediğini dile getirirken bende doğal olarak etkilenmiş ve hafızamda onu insan püssüne bürünmüş kötü bir cadı olarak tasarlamıştım.
Ama şöyle bir haz vardı ki içimde o eve mutlaka girmeli ve içeride neler var bunları görmeliydim. Ancak nasıl başarmalıydım bunu bilmiyordum. Memduh la birlikte ertesi gün yine o perili eve gittik. Birden kapı açılma sesi duydum. Bu Naciye teyze idi. Ve evden çıkıyordu. Ama nereye gidiyordu. Bu benim için aslında çokta önemli değil. Fırsat bu ya, Naciye teyze evden uzaklaşır uzaklaşmaz, Memduh la eve girme planı yaptık. Sarmaşık çiçeklerin bağlı olduğu tahtalardan balkona çıkabilirdik. Memduh bunun ne kadar tehlikeli bir fikir olduğunu söylese de ben içeri girmek istiyordum. Sonunda girdik.
Ancak şöyle bir durum vardı ki evin içinde ne ceset nede kötü çehreli canavarlar barınmıyordu. Sadece duvarlar da bir sürü fotoğraf asılı duruyordu. Birden bir şeyler parladı bunlar gümüş şamdanlardı. Gayet güzel ve pahalı olan bu şamdanların benim olmasını arzuluyordum.
Ancak içimi gittikçe saran o kötü his sanki beni canavar yapmıştı. Ruhumu esir almış ve bana bunu yapmamı söylercesine al diyordu
Almıştım birden cebime koyacaktım ki kapı açıldı ve karşımda Naciye teyze vardı. Bana baktı ben korkak ve tiz bir ses ifadesiyle siz demeye kalmadan yanıma ilişti ipek sarısı saçlarımı okşayarak ve benim o hırsız gözlerime bakarak
- Hoş geldin yavrum dedi.
Korktuğum, ürperdiğim bu asık yüzlü kadın birden düşüncelerime yenik düşürdü beni. Ne yapacağımı bilemeden;
- Özür dilerim efendim, dedim. Bunları sizden izinsiz aldım demeye kalmadan sözümü yarıda keserek
- Onlar senindir dedi.
Davranışlarına anlam veremiyordum. Ama git gide onun iyi bir insan olduğuna inanıyordum. Bir şey söyleyemiyordum. Ancak kadın masmavi, pırıl pırıl gökyüzü gibi berrak gözleriyle bana bakıyor ve gel benimle dercesine odaya gidiyordu. Fotoğraftakilerin kim olduğunu sordum ona birden o masmavi gözler, hırçınlaşıp karaya vuran denizlerin çıkardığı damlacıklar misali yüzünde ki çizgileri takip ederek akıveriyordu gözyaşları
Oğlum diyordu. Ağlıyordu. Her oğlum dedikçe ağlıyor bana bakıp gülümsüyordu. Garip gelmişti bana
Sonun da öğrenmiştim ki o çocuk bana benzediği için Naciye teyze her bana baktıkça ölen oğlunu hatırlayıp gülümsüyor benim o olmadığımı anlayınca da ağlıyordu.
Bir şey daha vardı ki çalmaya çalıştığım o şamdanları ölmeden önce annesine hediye etmişti Küçük Ali
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx12354554474154752459845g54t4g864t41tg84gt4h6849thh4th48th8th84th4564t54h48th4t4h884th84th546th4t87h87th45th4t879tht4h78th8th54th4th546th54ht4ht454ht54thht45th474th21t45hth4th54t78hth245th78th5421th47th874th74th45th214th554th21th4t54h21th45th54ht12ht5445ht21th4th54th4th4kotkulşalnnsnns
Bir Hikaye:
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse.
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur.
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı..
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu..
Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı..
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken.
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu....
Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan.
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi"..
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?.
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki.
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,.
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı..
.
Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi..
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı..
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı..
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi.".
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları..
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu.".
.
Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba ***ürdü..
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum..
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü.
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi..
.
Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama.
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama..
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen.
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş.
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen.
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu..
.
Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi.
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,.
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu..
.
"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm..
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim.".
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma.
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı..
.
Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır.
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı.
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra.
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan.
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu..
.
Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi..
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya.
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree..
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama.
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi..
Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi..
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki.
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş..
Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken.
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir.
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene.
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine.
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça.
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman.
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,.
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştıHAZİN BİR SON
Ben daima acı içinde yaşamayı sürdüren bir sefilim. Bu azap kendimi tanıdığım anda başladı.Belki daha on yaşında yoktum.Ancak acılara göğüs gerecek bir yaşta da değildim.Çırpındıkça batan battıkça çırpınan koca bir sefil.
- Evet bu benim.
Ne yazık ki beni üzen şeylerin hiçbirini unutamadım.Hatıram sanki üzüntü için yapılmış ben ise sanki acı çekmek için yaratılmışım.
Evet, acaba on yaşında var mıydım? Daha öncesini hiç hatırlamıyorum. Çoğu insan hayat temellerini mutlu ve huzurlu bir şekilde atarken ben büyük bir ızdırap içinde mahkum kaldım o kimsenin erişmek istemeyeceği kara sulara
İlk defa, kendimi sözde perili ev diye adlandırdıkları , evimizin iki sokak arkasında ki Naciye Teyzenin evinde hatırlıyorum. Sanki dünyaya o anda doğmuşum. Arkadaşım Memduhla birlikte evin uzun çitleri arasında korkak bir tavırla bahçesini seyrediyorduk.
Korku masallarında olduğu gibi evin içinde insan cesetlerinin olduğunu , kötü ve acımasız canavarların yaşadığını ve bu Naciye teyzenin insanları canavara dönüştüren aşağılık bir cadı olduğunu düşünüyorduk.
Memduh ;
- Girsek mi Ali diye seslendi bana
- Hayır dedim Çünkü korkmuştum ve korkuyordum.
İçerisini hiç ama hiç görmemiştim. Nasıl bir şeyin bizi beklediğini bilmeden birden bir ses çıtırdadı.
- Kim var orada
Diye seslenen Naciye teyze başında uzun bir şapka göz atları mor halkalarla çevrilmiş yüzü çizgili asık bir surat ifadesiyle bize bakarak gülümsedi ve sonra gülerek;
- Siz misiniz küçük yaramazlar diye seslenmişti bize
Korkudan bir anda, koş! Diye bağırdım.
Memduh da korkuyordu. Aslında herkes korkuyordu. Herkes Naciye teyzenin gizemli olduğunu ve iyi bir kadına benzemediğini dile getirirken bende doğal olarak etkilenmiş ve hafızamda onu insan püssüne bürünmüş kötü bir cadı olarak tasarlamıştım.
Ama şöyle bir haz vardı ki içimde o eve mutlaka girmeli ve içeride neler var bunları görmeliydim. Ancak nasıl başarmalıydım bunu bilmiyordum. Memduh la birlikte ertesi gün yine o perili eve gittik. Birden kapı açılma sesi duydum. Bu Naciye teyze idi. Ve evden çıkıyordu. Ama nereye gidiyordu. Bu benim için aslında çokta önemli değil. Fırsat bu ya, Naciye teyze evden uzaklaşır uzaklaşmaz, Memduh la eve girme planı yaptık. Sarmaşık çiçeklerin bağlı olduğu tahtalardan balkona çıkabilirdik. Memduh bunun ne kadar tehlikeli bir fikir olduğunu söylese de ben içeri girmek istiyordum. Sonunda girdik.
Ancak şöyle bir durum vardı ki evin içinde ne ceset nede kötü çehreli canavarlar barınmıyordu. Sadece duvarlar da bir sürü fotoğraf asılı duruyordu. Birden bir şeyler parladı bunlar gümüş şamdanlardı. Gayet güzel ve pahalı olan bu şamdanların benim olmasını arzuluyordum.
Ancak içimi gittikçe saran o kötü his sanki beni canavar yapmıştı. Ruhumu esir almış ve bana bunu yapmamı söylercesine al diyordu
Almıştım birden cebime koyacaktım ki kapı açıldı ve karşımda Naciye teyze vardı. Bana baktı ben korkak ve tiz bir ses ifadesiyle siz demeye kalmadan yanıma ilişti ipek sarısı saçlarımı okşayarak ve benim o hırsız gözlerime bakarak
- Hoş geldin yavrum dedi.
Korktuğum, ürperdiğim bu asık yüzlü kadın birden düşüncelerime yenik düşürdü beni. Ne yapacağımı bilemeden;
- Özür dilerim efendim, dedim. Bunları sizden izinsiz aldım demeye kalmadan sözümü yarıda keserek
- Onlar senindir dedi.
Davranışlarına anlam veremiyordum. Ama git gide onun iyi bir insan olduğuna inanıyordum. Bir şey söyleyemiyordum. Ancak kadın masmavi, pırıl pırıl gökyüzü gibi berrak gözleriyle bana bakıyor ve gel benimle dercesine odaya gidiyordu. Fotoğraftakilerin kim olduğunu sordum ona birden o masmavi gözler, hırçınlaşıp karaya vuran denizlerin çıkardığı damlacıklar misali yüzünde ki çizgileri takip ederek akıveriyordu gözyaşları
Oğlum diyordu. Ağlıyordu. Her oğlum dedikçe ağlıyor bana bakıp gülümsüyordu. Garip gelmişti bana
Sonun da öğrenmiştim ki o çocuk bana benzediği için Naciye teyze her bana baktıkça ölen oğlunu hatırlayıp gülümsüyor benim o olmadığımı anlayınca da ağlıyordu.
Bir şey daha vardı ki çalmaya çalıştığım o şamdanları ölmeden önce annesine hediye etmişti Küçük Ali
- Durum
- Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 7
- Görüntüleme
- 406
