Güneydoğu Asya kökenli gölge oyunları ve kukla geleneğinden gelen Karagözâün, oyun olarak değilse bile giysi benzerliği açısından ilk izine M.Ö.2300 yıllarına dayanan Elamların Sus kentinde yapılan kazılarda rastlıyoruz. Susâta bulunan kabartmalardaki Güneş tanrısı Şamasâın başındaki külah, Karagözâün kullandığı ışkırlak adı verilen başlığın aynısıdır. Yine İvrizâde bulunan Hititlere ait bir kabartmadaki Tanrı Oğluânun başındaki külah da Hacivatâın başındaki ucu sivri külahın aynısıdır.
Gölge oyunlarının kökenini araştıran Dr.George Yakobâun bulgularına göre Çinâdeki ilk örnekler M.Ö. 140 yılına kadar gitmektedir. Bu tarihte Çin imparatoru olan Vu, çok sevdiği eşi Wangâı kaybeder. Karısının ölümü üzerine büyük üzüntü yaşayan krala Sav Vöng adlı bir çiftçi yardımcı olacağını söyler; kraliçeye çok benzeyen bir tasvirin gölgesini perdeye düşürerek ve kraliçenin sesini de taklit ederek kralı teselli etmeye çalışır.
Yine Çinâde XI.yyâda pazar yerlerinde gösterilen bir tür gölge oyununda da iyilik ve kötülüğü temsil eden AHLAK ve ŞEYTAN tasvirlerinin kulanıldığı görülmektedir.
Güneydoğu Asyaâda gölge oyunlarının en zengin örneklerine Hindistanâın Cava adasında rastlan-maktadır. Genel olarak Wayang diye adlandırı-lan bu oyunların Moğollardan sonra İslam dünyasına geçti-ği, Osmanlı döneminde de Karagöz adını aldığı sanılmaktadır.
Orta Asya Türkle-rindeki Kol Korçak adı ile karşımıza çıkan gölge oyunlarının A-raplar ile Acemlerde de oynatıldığına ilişkin bel-geler vardır. Yeni Mecmua Dergisiânin 1 Mayıs 1923 tarihli 75. sayısında Ziya Bey âKaragözâün Kökeni Hakkındaâ adlı mektubunda şunları yazıyor:âMuhyiddin-i Arabi adlı bir alim Futuhat-ı Mekkiye (Mekkeânin Fethi) başlıklı eserinde hayal oyunundan söz etmektedirâ. Aynı alim hayal oyununu tasavvuf fikirlerine de örnek göstererek, Hz. Şeyhâten1 şu düşünceleri aktarır: âBizim bu meseledeki amacımız, ima ettiğimiz şeyin gerçeğini bilmek isteyen, hayal perdesi-ne, oradaki suretlere ve o suretlerden söylenene baksın! Küçük çocuklar bu perdenin mahiye-tinden, perdedeki suretleri oynatan ve onların dilinden konuşandan habersizdirler. Gerçek hayatta da hakikat bunun aynıdır. İnsanların çoğu farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir. Bunun sebebi aşikardırâ.
Muhyiddin-i Arabi, perdeye ilk vuran şeklin daha sonra perdeden kaybolmasını yaratılış ve ölüm olarak değerlendirmektedir. Bu da tasavvufun özüne uygun bir yaklaşımdır. Nitekim eserin 317. bölümünde gölge oyununun evreni bilmek ve anlamak isteyenler için açık bir kanıt olduğu ve bundan ibret alınması gerektiği açıkça belirtilmektedir.
Hayal oyununun tarihi açısından Harranlı yazar İbn-i Danyalâın Tayf-ı Hayal adlı eseri önemlidir. Bu eser 1450âde Mısırâda egemen olan Türk beylerinden Taşboğa için yazılmıştır ve gezen, dolaşan hayal anlamına gelmektedir. Dramatik kurgu açısından Karagözâe çok benzeyen Tayf-ı Hayal oyununda da temel iki kişilik vardır: Tayf-ı Hayal adlı bir kambur ve Reis.
Gölge oyunları bir teknik uygulamanın çok ötesinde toplumların kültürel birikimlerini, insanın varoluşundan beri hep merak ettiği yaratılış ve varoluşa ait sorunları yansıtan etkinliklerdir. Bunun sonucu olarak da yaratılış efsaneleri, ezoterizm ve mistisizm gibi evrenin gizli sırlarını araştıran konular gölge oyunlarının çıkış nedenlerini oluşturmuşlardır.
Yaratılış efsaneleri ve mitolojiler gibi mistik konular ancak sembollerle açıklanabilir ve anlaşılabilir. Mistik olmayanlar için bu imge ve semboller anlaşılmaz ve karanlık gelebilir. İşte bu nedenledir ki mistisizmde, önemli ölçüde bir yeterlilik ve birikime sahip anlatıcılar, aracılar zorunludur. Bu işlevi yerine getirecek olanlar da hocalar, şeyhler, mürşidler olacaklardır. Bu durum başından beri temel olarak sembol ve tasvirler kullanan gölge oyunları için de geçerlidir. Ağaç ve taşlara tasvirleri yontulan ATAâlara tapınmadan, deri üzerine efsane kahramanlarının tasvirlerinin çizimine kadar teknik bir süreç izleyen hayal oyunları, bir bakıma insanla birlikte varolmuş bir ibadet biçimidir. Bu çerçevede bakıldığında da gölge oyunu oynatıcılarının birer kutsal kişilik, yarı tanrı rolü üstlenmeleri son derece doğaldır. Güneydoğu Asyaâda Dalangâların (oynatıcı) temsilden önce dua etmeleri, adakta bulunmaları, tasvirlerini tütsü ile kutsamaları ve temsillerini ruhların daha özgür olduğu gece boyunca yapmaları da bunun bir göstergesidir. Ayrıca bunun sonucu olarak gölge oyunları Atalara tapınma açısından ataların ruhunun yardımının gerektiği çocuğun doğumu, evlenme, hastalık ve afet gibi durumlarda oynanmaktaydı.
Mitolojiler ve destanlar ile birlikte, dinsel konuların kutlanması da gölge oyunları için etkili bir araçtır.2 Tapınakların yıldönümleri, yerel koruyucu ruhların doğum günleri, Ramazan ayı vb.
Taylandâda bir hastalığın iyileştiril-mesi, çocuğun sınav kazanması, Javaâda bizde olduğu gibi sünnet törenleri, gölge oyunları için önemli nedenlerdi. Javaâda doğumla ilgili tören-ler gebeliğin yedinci ayında ve çocuğun göbeğinin düşmesiy-le yapılırdı. Bu törenlerde Arjuna-nın ya da ilk karısı Lara İrengâin doğum öyküleri oynanır, böylece doğan çocuk oğlansa Arjuna gibi kahraman, kızsa Lara gibi güzel olması sağlanmış olurdu.
Ayrıca Javaâda Wayang adı verilen gölge oyunları, bir büyü gibi şu durumlarda sahnelenirdi: Bir pirinç tenceresi ateşe düşürülünce; bir değirmen taşı ya da çarkı kırılınca; ikiz çocuk olunca; hiç çocuk olmadığında vb.
Güneydoğu Asyaâda özellikle Java gölge oyunlarında İslamiyetâin etkisi oldukça yoğun olmuştur. Bu nedenle Ramayanaânın Malay dilin-deki metinleri Arapçaâya çevrilmiş, Hindu ritüellerin-deki özellikle reenkarnas-yona ilişkin bölümler çıka-rılmış, destan kahramanları-nın isimleri Büyük İskender, Emir Hamza, Muhammed Hanefia gibi isimlerle değiştirilmiştir.3
Evrende zaten varolan dualizmi(ikilik) gölge oyun-larında da açıkça görmek-teyiz: Wayanglarda Pandava-larla Kruvaların savaşındaki gibi (Evrenin tüm eylemini yansıtan bu savaş Pandavaların temsil ettiği iyilik güçleri ile Kruvaların temsil ettiği kötülük güçleri arasında geçmektedir).; Karagöz oyunlarında eskiden giriş kısmında oyna-nan kedi ile farenin, leylek ile yılanın mücadelesinde; Taylandâın gölge oyunları Nang Yai ile Nang Taluğâda kara ile beyaz maymunun mücadelesinde;(Kötülüğü simgeleyen kara maymun, iyiliği simgele-yen beyaz maymunu hileli bir şekilde yener. Beyaz maymunu üç kez üst üste yenen kara maymun kıskıvrak yakalanarak Rishiâye getirilir; O iyilik ve kötülük üzerine bir ders verir; kara maymun pişmanlık belirtir ve sonunda bağışlanır).
İnsanın içsel dünyasında gerçekleşen bu simgesel savaşlarda, kötülük her türlü istek ve tutkuları, iyilik ise doğruluk, adaletli olmak gibi yüksek erdemleri ve mistik duyguları temsil etmektedir.
İslamda da kukla ve gölge oyununa, tasavvuf açısından oldukça zengin bir yaklaşım vardır. İran Şairi Asadiânin oğlu Asadi 1066âda tamamladığı Cerşasbname adlı destanında Eflatunâun âYasalarâ ve âMağara Mitosuânda olduğu gibi kukla ile evren arasında bir paralellik kurmuştur. İranâda kuklanın varlığına ilişkin en eski belge El-Gazzaliânin İhya-ul Ulum adlı eseridir. Burada Gazzali âNasıl gecenin karanlığında kuklacı iplerini çektiği bezden yapılmış kuklaları oynatıyorsa, insanoğlunun hareketleri de bir üst evrenden öyle yönetilirâ diyor. Gazzali bunu derken İranâda geceleri oynatılan Hayme-i Şebbazi adlı ipli kukladan söz etmektedir.
Feridun Attarâın Üştürname adlı mesnevisinde söz edilen kukla oyununda ise kukla oyuncusunun yedi perdesi ve yedi yardımcısı vardır. Kuklacı kendi yarattığı kuklaları kırar, perdeyi yırtar, yardımcılarını sırlarını öğrenmemeleri için dört bir yana gönderir. Bu aynen Tanrıânın yarattıklarına son vermesi gibidir.
Ayrıca Nizami âMahzen-ül Esrarâ (Esirler Mahzeni) adlı eserinde, Hüseyin Vaâiz Kaşifinin âFütüvvetname-i Sultaniâ adlı eserinde, Ömer İbn-ül Farızâın, âTaâiyet-el Kübraâ adlı eserinde ortak bir yaklaşım olarak insan ruhu, görüntüleri perde arkasında oynatan hayalciye, görüntüler ise insan bedenine benzetilir. Tanrının izni olmadan hiçbir hareket taklit edilemez, dış evren bir oyuncağa benzer ve bu oyuncağın hareketi bir ustanın elindedir teması işlenir.
Kukla oynatmak için çadır ve pişbend (önlük) kullanılır. Pişbend insan kalbini simgeler; tüm acayip ve tuhaf şeylerin saklı olduğu bir sandıktır adeta. Kalp gibi her zaman değişen istek ve arzuları anlatır. Tanrı da kalp gibi yaşamın sandığını harekete geçirmektedir. Tanrıânın gücü olmazsa kalp harekete geçmez.
ŞEYH KÜŞTERİ VE PERDEDE TASAVVUF
Hayal oyununu Osmanlıâlarda Karagöz haline dönüştüren kişinin Şeyh Küşteri olduğu ve bu kişinin tüm hayalilerin piri olduğu yaygın dile getirilen bir gerçektir. Bu nedenle tüm hayaliler oyun sırasında: âEhli hal olmayana bilmek muhal, pirimiz üstadımız Şeyh Küşteri eylemiş böyle hayalâ derler. Şeyh Küşteri Horasanâdan Bursaâya gelmiş, mutasavvıf, alim bir şeyhtir. Bursaâda Karaşeyh mahallesine yerleşerek yüzlerce müride ders vermiştir.
Ünlü Hayali Küçük Aliâden Küşteri ile ilgili bir anı:
Küşteri bir gün dersini bitirdikten sonra müritlerinden birisi sorar:
âÜstad bize, irşatlarınızla hak yolunu anlattınız. Biz bunlarla uhrevi alemi anladık. Fakat bu dünyevi alem ve hayat nedir?â
Bunun üzerine Şeyh Küşteri başındaki sarığı çözerek,odanın bir köşesine bir perde kurar ve müridlerine dönerek: âBu perdenin dört köşesi: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet köşeleridir. Ayrıca her köşeyi üçer parçaya bölerek 12 bölüm yaptığımızda bunlar da 12 imamdırâ, der. Sonra perdenin arkasında bir meşale yakarak, elini perde ve meşale arasında tutar ve gölge yapar. âİşte şu gördüğünüz perde dünyadır. Arkasında yanan meşale ise ruhtur. Şu elimin gölgesi de cisimdir.â der ve meşaleyi söndürür. Sonra meşale yani ruh sönünce de cisim yani gölge kaybolur. Bunun üzerine: âİşte hayat budur. Ruh sönerse cisim de yok olur. Yalnız baki kalan perdedir. Perde dünyadır. İşte insanlar bu perdede oynayan birer hayaldirler.â diyerek tasavvuf felsefesini açıklar.
KARAGÖZ VE HACİVATâIN KİŞİLİKLERİ
Karagöz ve Hacivatâın kişiliklerine, yaşayıp yaşamadıklarına ilişkin herhangi bir kaynak yoktur. Sadece Evliya Çelebiânin Seyahatnamesiânin 1.cildinde konuya ilişkin biraz bilgi vardır. Ancak en güvenilir kaynaklar dilden dile söylenerek aktarılanlardır. Eskiden Ramazan günlerin-de huzurda gösteri yapılırken Karagözâün kendi ağzından hayatını anlattırdıkları söylenir. Tüm bu aktarmalardan bilindiği kadarıyla Karagözâün yaşamı şöyledir:
Karagöz Selçuklu Türklerinden Bali Çelebi Kambur Ahmet Efendi adında birisidir. Esmer, tıknaz ve dazlaktır; Kambur, kalın kaşlı ve zeki bir halk adamıdır. Çelebilik ailesinden gelmektedir. Bir süre Konya sarayında kalan Kambur Ahmet, Selçukilerin sonu ve Moğol saldırısı üzerine İstanbulâa gelir. Bizans İmparatoru ile tanışır. Sonunda Kırkkilise (Kırklareli)âye gider. Burada Samakof bölgesinde demir çıkarmaya başlar. Osmanlı İmparatorluğu kurulunca da Bursaâya yerleşir.
Asıl adı Börkçe Halil olan, Bursa Kayıhanlılar tarafından alınınca buraya yerleşen Hacivat da Selçuklu Türklerin-dendir. Okumuş, zarif ve nüktedan birisidir. Birkaç kez hacca gittiği için Hacı İvad ya da Hacı Evhad lakabı verilmiştir. Karagözcüler Hacivatâın Hacı Evhadâdan geldiğini söylerler.
Bektaşi olan Karagöz tok sözlü, hep gerçeğin peşinde koşan bir halk tipidir; öz dilinde konuşur ve olduğu gibi görünür. Nakşilik tarikatına mensup Hacivat ise bir Osmanlı tipidir. Arapça ve Farsça karışımı ağdalı bir saray dili konuşur, Türkçeyi kaba bulur.
Zaman zaman Şeyh Küşteriânin dergahına gidip gelen Karagöz ve Hacivat, Orhan Gaziânin Bursaâda yaptırmakta olduğu cami inşaatında birlikte çalışıyorlardı. Hacivat mimar, Karagöz ise demirci ustasıydı. Söylenceye göre, son derece hoşsoshbet ve birbirini tamamlayan bu iki insanın kendi aralarındaki atışma ve şakalaşmaları diğer işçileri de oyaladığı için cami inşaatı çok yavaş ilerliyordu. Şikayetler üzerine inşaatı denetlemeye gelen Orhan Gazi, işi bırakmış işçilerin kahkahalarla Karagözâü izlediklerini görünce, çok sinirlenip Karagözâün hemen idam edilmesini emreder.
İLK KARAGÖZ OYUNU
Orhan Gazi Karagözâü idam ettirdikten sonra bu kötü kararın halk arasında olumsuz etki yaratmasından dolayı vicdan azabı duymuştur. Giderek büyüyen bu vicdan azabı sonucu Hacivatâı çağırır, oysa Hacivat üzüntüsünden hacca gitmiş ve hac yolunda ölmüştür. Bir gün Orhan Gaziâye Karagözâle Hacivatâı tanıyan Şeyh Küşteriâden söz edilir. Şeyh Küşteri de her ikisini hayal perdesinde anlatmak ister. Perdenin arkasına bir şema yakarak ayağındaki sivri uçlu pabuçlarla Karagöz ve Hacivatâı canlandırır.
Oyundan etkilenen padişah, Kara-gözâün sarayda oynatılmasını buyurur. Bu ilk Karagözâden sonra Küşteri papuçları yerine renkli deve derisinden bugünkü figürleri yapar. Karagöz oyunları hep dönemlerin iyi ya da kötü yanlarını yansıtmış, yeni kuşakların gereksinim duydukları terbiye ve kültürün taşıyıcısı olmuşlar ve hep ahlak, doğruluk, iyilik gibi erdemleri savunmuşlardır.
Karagöz oyunları ayrıca nitelikli müzik eğitimini de üstlenmiş ve halk müziği sevgisini özellikle çocuklara taşımıştır. Örneğin yine Evliya Çelebiânin anılarından tanıdığımız Osmanlıânın ilk dönemlerinin iki önemli karagözcülerinden birisi Kör Hasan diğeri ise Şeyh Şazililiâdir. İlki ulemadan birisi olup Yıldırım Beyazıtâın Karagözcülerindendi. Farsça ve Arapça bilen Kör Hasan hem hattat hem de iyi bir bestekardır. Şeyh Şazilili ise Karagözâe taklit unsurunu katmış, Arnavut, Arap, Acem, Laz, Kürt tiplemeleri eklemiştir. Ayrıca dönemin en ünlü kabadayısı Tuzsuz Deli Bekir de onun tiplemesidir. Herkesin hakkından gelebilen bu kabadayıyı sadece Karagöz istediği gibi kullanarak hilebazları, düzenbazları, sahtecileri cezalandırır.
Orhan Gaziâden II. Mehmet dönemine kadar şairler ve sanatçılar elinde oldukça seçkin bir yere sahip olan Karagöz, 17. yüzyılda hokkabazların, mugallitlerin, elinde sıradan bir kazanç aracı durumuna düşerek 18.yüzyıldan itibaren bir şehvet ve rezalet örneğine dönüşür. Bu olumsuz gidiş 19. yüzyılda daha da artar.
Fransız elçilerinden Marquis De Nointel yazdığı Sefaretnamenin 202. sayfasında âŞarkâta temaşanın yegane enmuzeçi son derece gayri ahlaki olan Karagözdürâ demiştir. Bu gözlem doğru-dur. Tıpkı Romanın çöküş dönemindeki o korkunç şehvet ve hayvansal güdülere dayanan davranış ve düşünüş biçimleri Osmanlıâda da aynı yıkımı gerçekleştir-miştir. Bir terbiye aracı olan ve seçkin bir ahlak yaratan Karagöz, İttihad döneminde ahlaksız ve düşkün bir biçim ve öze dönüşerek düzeysiz sahnelerle dolu bir seyirlik olmuştur.
Gölge oyunlarının kökenini araştıran Dr.George Yakobâun bulgularına göre Çinâdeki ilk örnekler M.Ö. 140 yılına kadar gitmektedir. Bu tarihte Çin imparatoru olan Vu, çok sevdiği eşi Wangâı kaybeder. Karısının ölümü üzerine büyük üzüntü yaşayan krala Sav Vöng adlı bir çiftçi yardımcı olacağını söyler; kraliçeye çok benzeyen bir tasvirin gölgesini perdeye düşürerek ve kraliçenin sesini de taklit ederek kralı teselli etmeye çalışır.
Yine Çinâde XI.yyâda pazar yerlerinde gösterilen bir tür gölge oyununda da iyilik ve kötülüğü temsil eden AHLAK ve ŞEYTAN tasvirlerinin kulanıldığı görülmektedir.
Güneydoğu Asyaâda gölge oyunlarının en zengin örneklerine Hindistanâın Cava adasında rastlan-maktadır. Genel olarak Wayang diye adlandırı-lan bu oyunların Moğollardan sonra İslam dünyasına geçti-ği, Osmanlı döneminde de Karagöz adını aldığı sanılmaktadır.
Orta Asya Türkle-rindeki Kol Korçak adı ile karşımıza çıkan gölge oyunlarının A-raplar ile Acemlerde de oynatıldığına ilişkin bel-geler vardır. Yeni Mecmua Dergisiânin 1 Mayıs 1923 tarihli 75. sayısında Ziya Bey âKaragözâün Kökeni Hakkındaâ adlı mektubunda şunları yazıyor:âMuhyiddin-i Arabi adlı bir alim Futuhat-ı Mekkiye (Mekkeânin Fethi) başlıklı eserinde hayal oyunundan söz etmektedirâ. Aynı alim hayal oyununu tasavvuf fikirlerine de örnek göstererek, Hz. Şeyhâten1 şu düşünceleri aktarır: âBizim bu meseledeki amacımız, ima ettiğimiz şeyin gerçeğini bilmek isteyen, hayal perdesi-ne, oradaki suretlere ve o suretlerden söylenene baksın! Küçük çocuklar bu perdenin mahiye-tinden, perdedeki suretleri oynatan ve onların dilinden konuşandan habersizdirler. Gerçek hayatta da hakikat bunun aynıdır. İnsanların çoğu farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir. Bunun sebebi aşikardırâ.
Muhyiddin-i Arabi, perdeye ilk vuran şeklin daha sonra perdeden kaybolmasını yaratılış ve ölüm olarak değerlendirmektedir. Bu da tasavvufun özüne uygun bir yaklaşımdır. Nitekim eserin 317. bölümünde gölge oyununun evreni bilmek ve anlamak isteyenler için açık bir kanıt olduğu ve bundan ibret alınması gerektiği açıkça belirtilmektedir.
Hayal oyununun tarihi açısından Harranlı yazar İbn-i Danyalâın Tayf-ı Hayal adlı eseri önemlidir. Bu eser 1450âde Mısırâda egemen olan Türk beylerinden Taşboğa için yazılmıştır ve gezen, dolaşan hayal anlamına gelmektedir. Dramatik kurgu açısından Karagözâe çok benzeyen Tayf-ı Hayal oyununda da temel iki kişilik vardır: Tayf-ı Hayal adlı bir kambur ve Reis.
Gölge oyunları bir teknik uygulamanın çok ötesinde toplumların kültürel birikimlerini, insanın varoluşundan beri hep merak ettiği yaratılış ve varoluşa ait sorunları yansıtan etkinliklerdir. Bunun sonucu olarak da yaratılış efsaneleri, ezoterizm ve mistisizm gibi evrenin gizli sırlarını araştıran konular gölge oyunlarının çıkış nedenlerini oluşturmuşlardır.
Yaratılış efsaneleri ve mitolojiler gibi mistik konular ancak sembollerle açıklanabilir ve anlaşılabilir. Mistik olmayanlar için bu imge ve semboller anlaşılmaz ve karanlık gelebilir. İşte bu nedenledir ki mistisizmde, önemli ölçüde bir yeterlilik ve birikime sahip anlatıcılar, aracılar zorunludur. Bu işlevi yerine getirecek olanlar da hocalar, şeyhler, mürşidler olacaklardır. Bu durum başından beri temel olarak sembol ve tasvirler kullanan gölge oyunları için de geçerlidir. Ağaç ve taşlara tasvirleri yontulan ATAâlara tapınmadan, deri üzerine efsane kahramanlarının tasvirlerinin çizimine kadar teknik bir süreç izleyen hayal oyunları, bir bakıma insanla birlikte varolmuş bir ibadet biçimidir. Bu çerçevede bakıldığında da gölge oyunu oynatıcılarının birer kutsal kişilik, yarı tanrı rolü üstlenmeleri son derece doğaldır. Güneydoğu Asyaâda Dalangâların (oynatıcı) temsilden önce dua etmeleri, adakta bulunmaları, tasvirlerini tütsü ile kutsamaları ve temsillerini ruhların daha özgür olduğu gece boyunca yapmaları da bunun bir göstergesidir. Ayrıca bunun sonucu olarak gölge oyunları Atalara tapınma açısından ataların ruhunun yardımının gerektiği çocuğun doğumu, evlenme, hastalık ve afet gibi durumlarda oynanmaktaydı.
Mitolojiler ve destanlar ile birlikte, dinsel konuların kutlanması da gölge oyunları için etkili bir araçtır.2 Tapınakların yıldönümleri, yerel koruyucu ruhların doğum günleri, Ramazan ayı vb.
Taylandâda bir hastalığın iyileştiril-mesi, çocuğun sınav kazanması, Javaâda bizde olduğu gibi sünnet törenleri, gölge oyunları için önemli nedenlerdi. Javaâda doğumla ilgili tören-ler gebeliğin yedinci ayında ve çocuğun göbeğinin düşmesiy-le yapılırdı. Bu törenlerde Arjuna-nın ya da ilk karısı Lara İrengâin doğum öyküleri oynanır, böylece doğan çocuk oğlansa Arjuna gibi kahraman, kızsa Lara gibi güzel olması sağlanmış olurdu.
Ayrıca Javaâda Wayang adı verilen gölge oyunları, bir büyü gibi şu durumlarda sahnelenirdi: Bir pirinç tenceresi ateşe düşürülünce; bir değirmen taşı ya da çarkı kırılınca; ikiz çocuk olunca; hiç çocuk olmadığında vb.
Güneydoğu Asyaâda özellikle Java gölge oyunlarında İslamiyetâin etkisi oldukça yoğun olmuştur. Bu nedenle Ramayanaânın Malay dilin-deki metinleri Arapçaâya çevrilmiş, Hindu ritüellerin-deki özellikle reenkarnas-yona ilişkin bölümler çıka-rılmış, destan kahramanları-nın isimleri Büyük İskender, Emir Hamza, Muhammed Hanefia gibi isimlerle değiştirilmiştir.3
Evrende zaten varolan dualizmi(ikilik) gölge oyun-larında da açıkça görmek-teyiz: Wayanglarda Pandava-larla Kruvaların savaşındaki gibi (Evrenin tüm eylemini yansıtan bu savaş Pandavaların temsil ettiği iyilik güçleri ile Kruvaların temsil ettiği kötülük güçleri arasında geçmektedir).; Karagöz oyunlarında eskiden giriş kısmında oyna-nan kedi ile farenin, leylek ile yılanın mücadelesinde; Taylandâın gölge oyunları Nang Yai ile Nang Taluğâda kara ile beyaz maymunun mücadelesinde;(Kötülüğü simgeleyen kara maymun, iyiliği simgele-yen beyaz maymunu hileli bir şekilde yener. Beyaz maymunu üç kez üst üste yenen kara maymun kıskıvrak yakalanarak Rishiâye getirilir; O iyilik ve kötülük üzerine bir ders verir; kara maymun pişmanlık belirtir ve sonunda bağışlanır).
İnsanın içsel dünyasında gerçekleşen bu simgesel savaşlarda, kötülük her türlü istek ve tutkuları, iyilik ise doğruluk, adaletli olmak gibi yüksek erdemleri ve mistik duyguları temsil etmektedir.
İslamda da kukla ve gölge oyununa, tasavvuf açısından oldukça zengin bir yaklaşım vardır. İran Şairi Asadiânin oğlu Asadi 1066âda tamamladığı Cerşasbname adlı destanında Eflatunâun âYasalarâ ve âMağara Mitosuânda olduğu gibi kukla ile evren arasında bir paralellik kurmuştur. İranâda kuklanın varlığına ilişkin en eski belge El-Gazzaliânin İhya-ul Ulum adlı eseridir. Burada Gazzali âNasıl gecenin karanlığında kuklacı iplerini çektiği bezden yapılmış kuklaları oynatıyorsa, insanoğlunun hareketleri de bir üst evrenden öyle yönetilirâ diyor. Gazzali bunu derken İranâda geceleri oynatılan Hayme-i Şebbazi adlı ipli kukladan söz etmektedir.
Feridun Attarâın Üştürname adlı mesnevisinde söz edilen kukla oyununda ise kukla oyuncusunun yedi perdesi ve yedi yardımcısı vardır. Kuklacı kendi yarattığı kuklaları kırar, perdeyi yırtar, yardımcılarını sırlarını öğrenmemeleri için dört bir yana gönderir. Bu aynen Tanrıânın yarattıklarına son vermesi gibidir.
Ayrıca Nizami âMahzen-ül Esrarâ (Esirler Mahzeni) adlı eserinde, Hüseyin Vaâiz Kaşifinin âFütüvvetname-i Sultaniâ adlı eserinde, Ömer İbn-ül Farızâın, âTaâiyet-el Kübraâ adlı eserinde ortak bir yaklaşım olarak insan ruhu, görüntüleri perde arkasında oynatan hayalciye, görüntüler ise insan bedenine benzetilir. Tanrının izni olmadan hiçbir hareket taklit edilemez, dış evren bir oyuncağa benzer ve bu oyuncağın hareketi bir ustanın elindedir teması işlenir.
Kukla oynatmak için çadır ve pişbend (önlük) kullanılır. Pişbend insan kalbini simgeler; tüm acayip ve tuhaf şeylerin saklı olduğu bir sandıktır adeta. Kalp gibi her zaman değişen istek ve arzuları anlatır. Tanrı da kalp gibi yaşamın sandığını harekete geçirmektedir. Tanrıânın gücü olmazsa kalp harekete geçmez.
ŞEYH KÜŞTERİ VE PERDEDE TASAVVUF
Hayal oyununu Osmanlıâlarda Karagöz haline dönüştüren kişinin Şeyh Küşteri olduğu ve bu kişinin tüm hayalilerin piri olduğu yaygın dile getirilen bir gerçektir. Bu nedenle tüm hayaliler oyun sırasında: âEhli hal olmayana bilmek muhal, pirimiz üstadımız Şeyh Küşteri eylemiş böyle hayalâ derler. Şeyh Küşteri Horasanâdan Bursaâya gelmiş, mutasavvıf, alim bir şeyhtir. Bursaâda Karaşeyh mahallesine yerleşerek yüzlerce müride ders vermiştir.
Ünlü Hayali Küçük Aliâden Küşteri ile ilgili bir anı:
Küşteri bir gün dersini bitirdikten sonra müritlerinden birisi sorar:
âÜstad bize, irşatlarınızla hak yolunu anlattınız. Biz bunlarla uhrevi alemi anladık. Fakat bu dünyevi alem ve hayat nedir?â
Bunun üzerine Şeyh Küşteri başındaki sarığı çözerek,odanın bir köşesine bir perde kurar ve müridlerine dönerek: âBu perdenin dört köşesi: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet köşeleridir. Ayrıca her köşeyi üçer parçaya bölerek 12 bölüm yaptığımızda bunlar da 12 imamdırâ, der. Sonra perdenin arkasında bir meşale yakarak, elini perde ve meşale arasında tutar ve gölge yapar. âİşte şu gördüğünüz perde dünyadır. Arkasında yanan meşale ise ruhtur. Şu elimin gölgesi de cisimdir.â der ve meşaleyi söndürür. Sonra meşale yani ruh sönünce de cisim yani gölge kaybolur. Bunun üzerine: âİşte hayat budur. Ruh sönerse cisim de yok olur. Yalnız baki kalan perdedir. Perde dünyadır. İşte insanlar bu perdede oynayan birer hayaldirler.â diyerek tasavvuf felsefesini açıklar.
KARAGÖZ VE HACİVATâIN KİŞİLİKLERİ
Karagöz ve Hacivatâın kişiliklerine, yaşayıp yaşamadıklarına ilişkin herhangi bir kaynak yoktur. Sadece Evliya Çelebiânin Seyahatnamesiânin 1.cildinde konuya ilişkin biraz bilgi vardır. Ancak en güvenilir kaynaklar dilden dile söylenerek aktarılanlardır. Eskiden Ramazan günlerin-de huzurda gösteri yapılırken Karagözâün kendi ağzından hayatını anlattırdıkları söylenir. Tüm bu aktarmalardan bilindiği kadarıyla Karagözâün yaşamı şöyledir:
Karagöz Selçuklu Türklerinden Bali Çelebi Kambur Ahmet Efendi adında birisidir. Esmer, tıknaz ve dazlaktır; Kambur, kalın kaşlı ve zeki bir halk adamıdır. Çelebilik ailesinden gelmektedir. Bir süre Konya sarayında kalan Kambur Ahmet, Selçukilerin sonu ve Moğol saldırısı üzerine İstanbulâa gelir. Bizans İmparatoru ile tanışır. Sonunda Kırkkilise (Kırklareli)âye gider. Burada Samakof bölgesinde demir çıkarmaya başlar. Osmanlı İmparatorluğu kurulunca da Bursaâya yerleşir.
Asıl adı Börkçe Halil olan, Bursa Kayıhanlılar tarafından alınınca buraya yerleşen Hacivat da Selçuklu Türklerin-dendir. Okumuş, zarif ve nüktedan birisidir. Birkaç kez hacca gittiği için Hacı İvad ya da Hacı Evhad lakabı verilmiştir. Karagözcüler Hacivatâın Hacı Evhadâdan geldiğini söylerler.
Bektaşi olan Karagöz tok sözlü, hep gerçeğin peşinde koşan bir halk tipidir; öz dilinde konuşur ve olduğu gibi görünür. Nakşilik tarikatına mensup Hacivat ise bir Osmanlı tipidir. Arapça ve Farsça karışımı ağdalı bir saray dili konuşur, Türkçeyi kaba bulur.
Zaman zaman Şeyh Küşteriânin dergahına gidip gelen Karagöz ve Hacivat, Orhan Gaziânin Bursaâda yaptırmakta olduğu cami inşaatında birlikte çalışıyorlardı. Hacivat mimar, Karagöz ise demirci ustasıydı. Söylenceye göre, son derece hoşsoshbet ve birbirini tamamlayan bu iki insanın kendi aralarındaki atışma ve şakalaşmaları diğer işçileri de oyaladığı için cami inşaatı çok yavaş ilerliyordu. Şikayetler üzerine inşaatı denetlemeye gelen Orhan Gazi, işi bırakmış işçilerin kahkahalarla Karagözâü izlediklerini görünce, çok sinirlenip Karagözâün hemen idam edilmesini emreder.
İLK KARAGÖZ OYUNU
Orhan Gazi Karagözâü idam ettirdikten sonra bu kötü kararın halk arasında olumsuz etki yaratmasından dolayı vicdan azabı duymuştur. Giderek büyüyen bu vicdan azabı sonucu Hacivatâı çağırır, oysa Hacivat üzüntüsünden hacca gitmiş ve hac yolunda ölmüştür. Bir gün Orhan Gaziâye Karagözâle Hacivatâı tanıyan Şeyh Küşteriâden söz edilir. Şeyh Küşteri de her ikisini hayal perdesinde anlatmak ister. Perdenin arkasına bir şema yakarak ayağındaki sivri uçlu pabuçlarla Karagöz ve Hacivatâı canlandırır.
Oyundan etkilenen padişah, Kara-gözâün sarayda oynatılmasını buyurur. Bu ilk Karagözâden sonra Küşteri papuçları yerine renkli deve derisinden bugünkü figürleri yapar. Karagöz oyunları hep dönemlerin iyi ya da kötü yanlarını yansıtmış, yeni kuşakların gereksinim duydukları terbiye ve kültürün taşıyıcısı olmuşlar ve hep ahlak, doğruluk, iyilik gibi erdemleri savunmuşlardır.
Karagöz oyunları ayrıca nitelikli müzik eğitimini de üstlenmiş ve halk müziği sevgisini özellikle çocuklara taşımıştır. Örneğin yine Evliya Çelebiânin anılarından tanıdığımız Osmanlıânın ilk dönemlerinin iki önemli karagözcülerinden birisi Kör Hasan diğeri ise Şeyh Şazililiâdir. İlki ulemadan birisi olup Yıldırım Beyazıtâın Karagözcülerindendi. Farsça ve Arapça bilen Kör Hasan hem hattat hem de iyi bir bestekardır. Şeyh Şazilili ise Karagözâe taklit unsurunu katmış, Arnavut, Arap, Acem, Laz, Kürt tiplemeleri eklemiştir. Ayrıca dönemin en ünlü kabadayısı Tuzsuz Deli Bekir de onun tiplemesidir. Herkesin hakkından gelebilen bu kabadayıyı sadece Karagöz istediği gibi kullanarak hilebazları, düzenbazları, sahtecileri cezalandırır.
Orhan Gaziâden II. Mehmet dönemine kadar şairler ve sanatçılar elinde oldukça seçkin bir yere sahip olan Karagöz, 17. yüzyılda hokkabazların, mugallitlerin, elinde sıradan bir kazanç aracı durumuna düşerek 18.yüzyıldan itibaren bir şehvet ve rezalet örneğine dönüşür. Bu olumsuz gidiş 19. yüzyılda daha da artar.
Fransız elçilerinden Marquis De Nointel yazdığı Sefaretnamenin 202. sayfasında âŞarkâta temaşanın yegane enmuzeçi son derece gayri ahlaki olan Karagözdürâ demiştir. Bu gözlem doğru-dur. Tıpkı Romanın çöküş dönemindeki o korkunç şehvet ve hayvansal güdülere dayanan davranış ve düşünüş biçimleri Osmanlıâda da aynı yıkımı gerçekleştir-miştir. Bir terbiye aracı olan ve seçkin bir ahlak yaratan Karagöz, İttihad döneminde ahlaksız ve düşkün bir biçim ve öze dönüşerek düzeysiz sahnelerle dolu bir seyirlik olmuştur.