- Katılım
- 17 Eyl 2008
- Konular
- 31,034
- Mesajlar
- 0
- Online süresi
- 5m 10s
- Reaksiyon Skoru
- 208
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 17 Yıl 8 Ay 27 Gün
- Başarım Puanı
- 719
- MmoLira
- 40
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Bir sudaki canlı hayatın değişmesine yani aquatik hayatı etkileyecek düzeyde kirleticiler içermesine o suyun kirlenmesi denir. Kirli suyu kullanım amacına uygun olmayan su diye tarif etmek mümkündür. Örneğin içmek için uygun olmayan bir su sulama için uygun olabilir. Su kirleticileri çok çeşitlidir. Bunları ayrı ayrı incelemek yerine 9 kategoriye ayırarak inceleyeceğiz.
1) Organik Kirleticiler
2) Salgın hastalıklara neden olan kirleticiler (mikroorganizmalar)
3) Bitkilerin anormal büyümesine ve çoğalmasına neden olan kirleticiler
4) Petrol kökenli kirleticiler
5) Sentetik organik kirleticiler
6) İnorganik kirleticiler
7) Sediment kökenli kirleticiler
8) Radyoaktif kirleticiler
9) Atık ısının meydana getirdiği kirlenmeler
1) Organik Kirleticiler:
Sularda çözünmüş olan oksijeni tüketerek kirlenmeye sebep olan maddelerdir. Böyle maddeler antropojenik faaliyetler (ev atıkları, hayvan atıkları, gıda fabrikaları atıkları, kağıt fabrikası atıkları, mezbaha atıkları, dericilik atıkları vb.) sonucu sulara karışırlar. Karıştıkları sular durgunsa bunlar suyun dibinde toplanırlar. Buna sedimentasyon denir. Sedimentasyonla çöken organik maddeler içinde inorganik maddelerde bulunur. Organik ve inorganik maddelerin bir karışımı olan sedimentler bakteriler ve diğer organizmalar için iyi bir ortamdır. Böyle bir ortamda mikroorganizmlar suda çözünmüş oksijeni kullanarak sedimentteki organik maddeleri parçalarlar. Bunlarda su, CO2, NO3, SO4, ve PO4 meydana getirirler. Bu şekilde sedimentte bulunan organik maddelerin suda çözünmüş halde bulunan oksijen yanında mikroorganizlar tarafından parçalanmasına aerobik parçalanma denir. Aerobik parçalanma çözünmüş oksijen kullanılmasıyla olduğundan suda çözünmüş oksijen konsantrasyonu azalır. Bu azalma havadan oksijen absorplanarak telafi edilmeye çalışılır. Ancak sudaki sedimentte organik madde çok ise birim hacimde üreyen bakteri sayısı çok olur. Havadan absorplanan oksijen bakteriler tarafından kullanılan oksijeni karşılayamaz hale gelir. Bu durumda aerobik bakteriler ölür. Onların yerini bu defa anaerobik bakteriler alır. Bunlarda sedimentteki organik maddeleri parçalamaya devam ederler. Ancak bunların organik maddeleri parçalamaları aerobik bakterilerin parçalamalarından farklıdır. Bunların parçalama reaksiyonları aerobik bakterilerin tersine indirgenme reaksiyonları üzerinden yürür. Her iki şekilde parçalanan organik madde parçalanma ürünü birbirinden farklı olur. Bu farklılıktan birkaç tanesi aşağıdaki gibidir.
Anaerobik parçalanmaların olduğu yerlerde çürük yumurta kokusu gelir. Bu kokunun kaynağı aminler kükürtlü bileşikler ve fosfindir.
Organik maddelerin aerobik ve anaerobik parçalanmaları sonucu meydana gelen maddeler.
Aerobik (Yükseltgen)
Anaerobik (İndirgenme)
C à CO2
C à CH4
N à NH3 + HNO3
N à NH3 + R-NH2
S à H2SO4
S à H2S + R-SH
P à H3PO4
P à PH3
Aerobik ortamda dönüşüm tamamen olur. Anaerobik ortamda ise bazı yan ürünler olur.
Aquatik bitki ve hayvanların yaşayabilmesi için sudaki oksijen konsantrasyonunun belirli bir düzeyde olması gerekir. Oksijen konsantrasyonu düşüklüğünden en çok omurgalılar(balıklar) ondan sonra omurgasızlar etkilenir. En azda bakteriler etkilenir. Sıcak sularda canlıların özelliklede balıkların yaşayabilmeleri için suyun litresinde en az 5 mg, soğuk sular için ise en az 6 mg çözünmüş oksijene ihtiyaç vardır. Sudaki doymuş oksijen konsantrasyonu sıcaklığa ve basınca göre değişir. Deniz seviyesinde 20oC de oksijenin suda çözünürlüğü 9,1 mg/lt aynı sıcaklıkta 1000 m yükseklikte 8,2 mg/lt, 2000 m yükseklikte 7,4 mg/ltdir. Buna karşın 0oC de 14,6 18oCde 9,5 30oCde 7,6 mg/lt çözünürlüğe sahiptir.
Bir su bitki ve hayvanların yaşamasına yetecek konsantrasyonda oksijen ihtiva etmiyorsa bu suya kirli su denir. Yani bir suyun yeterince oksijen ihtiva etmemesi o suyun kirli olduğunun bir ölçüsüdür. Kirlenmeye nende olan maddelerin büyük bir çoğunluğu yapılarında karbon ihtiva ederler. Karbon bakterilerinde yardımıyla oksijenle yükseltgenerek CO2 oluşturur. 3mg karbon için çözünmüş halde 9mg oksijen gereklidir. Çok küçük bir damla yağı yükseltgemek için oksijenle doyuş yaklaşık 5lt suya(40-45mg oksijene) ihtiyaç vadır. Bu da organik atıkların parçalanabilmesi için ne kadar çok oksijene ihtiyaç olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bir su numunesinin biyokimyasal oksijen ihtiyacı (BOD) litrede mg (ppm) olarak verilir. İyi bir içme suyunun BOD 1mg/ltdir. Bir suyun litresinin oksijen ihtiyacı 3ppm olursa oldukça saf 5 ppm olursa saflığı şüpheli hiç işlem görmemiş atık suları (BOD) değeri 100 ile 400 ppm arasında değişir. Gıda endüstrisinden gelen atık suların BOD değerleri 10000 mg/ltye kadar yükselebilir.
Bir suyun kalitesi başlıca aşağıdaki belirtilen metodlarla tayin edilir.
a) Biyolojik Metot (BOD)
b) Kimyasal Metot (COD)
c) Toplam Organik Karbon Metodu (TOC)
Bir suyun BOD değerini tayin etmek için su numunesinden 1 ltlik kısım alınır. 20oC de 5 gün intübasyona bırakılır. Bu süre zarfında kullandığı oksijen miktarı hesaplanır. Ancak bu şekilde yapılan su kalitesi tayini uzun zamana ihtiyaç duyduğundan ve tekrarlanabilirlik derecesi az %20 olduğundan pek tercih edilen bir metot değildir.
Kimyasal oksijen ihtiyacı (COD) tayininde ise kalitesi tayin edilmek istenen sudaki organik maddeler Sülfürik asitli Bikromat çözeltisi ile yükseltgenir. Suyun kimyasal oksijen ihtiyacı harcana ayarlı bikromat ve açığa çıkan CO2ten tayin edilir. 3 saat gibi kısa bir sürede tamamlanır. Bu metotla bulunan kimyasal oksijen ihtiyacı (COD) intübasyon metoduyla bulunan biyokimyasal oksijen ihtiyacından daha büyüktür. Bunun nedeni bazı organik maddelerin yükseltgen mikroorganizmalarla kısmen veya çok uzun zamanda parçalanmalarına karşın H2SO4li ortamda bikromatla kısa zamanda parçalanmalarıdır.
Toplam organik karbon analizi (TOC) metodu da sudaki organik madde katalitik olarak 900-1000oCde yakılır. CO2 haline getirilir. Ayrıca açığa çıkan CO2 instrümental bir metodla tayin edilir. Bu analiz birkaç dakikada gerçekleştirilebilir. TOC metoduyla bulunan değerler BOD metoduyla buluna değerlerden biraz düşük olur.
2) Salgın Hastalıklara Neden Olan Kirleticiler (Mikroorganizmalar)
Su patojenik (hastalık yapan) mikroorganizmalar için iyi bir taşıyıcıdır. Tifo, paratifo, kolera, dizanteri, çocuk felci(Palio) ve sarılık(hepatit) gibi salgın hastalıkların mikropları su ile taşınır ve yayılırlar. Bundan dolayı kullanılan suların kalitesini bakteriyolejik yönden sık sık kontrol edilmesi gerekir. Herhangi bir yerden şehir suyuna karışan lağım suları kısa zamanda dağılır ve salgın hastalıkların meydana gelmesine neden olur. Bu nedenle şehir sularında patojen kontrolü yapılır. Bu çok zor bir iş değildir. Çünkü böyle kontrollerde yukarıda sayılan salgın hastalıklara neden olan her patojen ayrı ayrı aranmaz. Onların yerine varlığını gösteren indikatör bir bakteri olan koli bakterisi(koli basili) aranır. Koli bakterisinin tespiti oldukça kolay ve kesindir. Diğer bakterilerin aranması en az 24 saat sürer. Bu süre içerisinde de bakteriler büyük ölçüde yayılmış olurlar. Koli bakterileri insan sindirim sisteminde yaşar. Bunların hastalık yapma özellikleri yoktur. Daima insan dışkılarında bulunurlar. Her gün insanlardan milyarlarca koli bakterisi lağım sularına karışır. Dolayısıyla bir suda koli basilinin bulunması o suyun lağım sularıyla kirlendiğini gösterir. Koli basillerinin doğal sularda yaşama ve çoğalma şansları hiç yoktur. Bunların tespiti lağım sularının şehir sularına ne zaman karıştığı hakkında da kaba bir fikir verir. Lağım sularındaki organik maddeleri parçalayan her bakteri sağlığa zararlı değildir. Bunlar insan ve hayvan sindirim sistemlerinde yaşayamazlar.
3) Bitkilerin Anormal Büyümesine Neden Olan Kirleticiler
Su bitkileri de dahil bitkilerin gelişmeleri için çeşitli elementlere ihtiyaç vardır. Bu elementlerin sayısı 15-20 kadardır. Bunlar C,N,P,K,S ve bazı eser elementlerdir. Su bitkileri bu elementleri sudan ve havadan alır. Bu elementlerce zengin sularda su bitkileri çok iyi yetişir. Buna ötrofikasyon yani bitkilerin anormal çoğalması denir. Başka bir anlatımla ötrofikasyon biyolementlerin zenginleştirilmesi anlamına da gelir. Ötrofikasyon ötrof kelimesinden türetilmiştir. Ötrof ise besin maddesi yüksek maddelerdir. Ötrof terimi iki anlamda kullanılır.
1) Su veya toprağın mineral besin maddelerine karşı yüksek derecede isteği olan bitkiler.
2) Mineral besin maddeleri ve organik maddeler bakımından zengin göl ırmak ve topraklar.
Ötrofikasyon normal olarak kirlenmiş doğal sularda görülen bir olaydır. Antropojenik aktiviteler sulara başlangıçta bol miktarda girmesine sebep olur. Bunun sonucu bitkiler(aquatik ekosistem) daha iyi gelişir. Ancak bu gelişme bir yerden sonra zararlı olmaya başlar. Çünkü sudaki çözünmüş oksijen konsantrasyonu azalır. Bu da hayvanların ölmesine sebep olur. Bununla da kalmaz etrafa istenmeyen kokular yayılır. Fosforun yıkanarak sularda birikmesi sonunda bazı yosun türleri artar. Buda yüksek respirasyon ve oksijen tüketimine yol açarak bitki ve hayvan türlerinin azalmasına neden olur. Besin maddeleri verimini ve fotosentez ürünlerini artırma konusunda etkili olan gübreleme su ekonomisinin iyileştirme süreçleri gibi bütün süreçlere de ötrofikasyon adı verilir.
Ötrofikasyona Karşı Alınabilecek Tedbirler
Bugünkü bilimsel çalışmalar ötrofikasyona sebep olan maddelerden biri veya birkaçını kontrol altına almayı içermektedir.
5) Sentetik Organik Kirleticiler
Miktarları her yıl bir önceki yıla nazaran artan sentetik organik maddeler çevreyi büyük ölçüde kirletirler.Bu tip kimyasallar çevrede kolay parçalanamadıklarından sadece sularda değil genel olarak çevrede ciddi birer sorun haline gelmiştir. Sentetik organik maddeler denince akla başlıca petrol kökenli yakıtlar, plastikler, plastikleştiriciler, ilaçlar, deterjanlar, elyaflar, elastromerler, pestisitler, besin katkı maddeleri, çözücüler ve yağlı boyalar gibi maddeler gelir.
Bunlardan özellikle deterjan ve pestisit kirlenmeleri üzerinde daha çok durulacaktır. Ancak diğer maddelerin yarattığı kirlilikler veya çevre sorunları kadar önemlidir. Bunların bazıları şöyledir.
1) Doğal sularda bulunan su bakterileri tarafından biyolojik olarak parçalanamadıkları gibi atık madde işleme proseslerinde de parçalanamazlar. Bundan dolayı da sularda uzun süre kaldıklarında konsantrasyonlarında artış gözlenir. Örneğin pestisitler pastikler gibi
2) Bazıları suya kötü renk koku ve tat verirler. Bu durumda o suda yaşayan balık türlerini olumsuz yönde büyük ölçüde etkiler. Bunlardan bazıları petrol atıkları ve pestisitler gibi düşük konsantrasyonlarda bile aquatik hayat için zararlıdır.
6) İnorganik Kirleticiler
İnorganik madde atıkları da su sistemlerini önemli ölçüde kirletirler. Bunlar tuzlar, metaller, mineral asitler ve minerallerdir. Bunların sudaki etkileri başlıca üç gruba ayrılır.
1) Asitliğin artması
2) Tuzluluğun artması
3) Toksikliğin artması
1) Asitliğin artması:
Sularda asitliğin artması başlıca iki şekilde olur.
a) Yağmur sularıyla
b) Madencilik drenajlarıyla
Yağmur sularının etkisiyle sulardaki asitliğin artması son zamanlarda fark edilen bir olaydır. Madencilik drenajlarıyla sudaki asitliğin artması ise çok eskiden bilinen bir olay olup buna demir, kuşun, bakır, çinko gibi metal sülfürleri atıkları sebep olurlar. Demir sülfür sulara genelde kömür yıkamaları sonucu karışır. Suları da en çok bu kirletir. Söz konusu demir sülfür prittir. Prit FeS2 bileşiminde olup sülfür değil bir polisülfürdür. Bu madde kömür yataklarında ayrı bir kütle halinde bulunur. Kömürün yıkanması esnasında büyük oranda ayrılır. Prit bazı cins bakterilerle aşağıdaki reaksiyona göre yükseltgenir.
2FeS2 + 2H2O + 7O2 à 2FeSO4 + 2H2SO4
Bakterilerin bu reaksiyonda rolleri iyice bilinmemektedir. Reaksiyon bununlada kalmayıp daha ileri giderek daha çok H2SO4 meydana getirir.
4FeSO4 + O2 + 10H2O à 4Fe(OH)3 + 4H2SO4
Bu reaksiyonda meydana gelen Fe(OH)3 sarı bir çamur halinde suyun dibinde toplanır.
Yukarıda verilen reaksiyonlar sonucu meydana gelen H2SO4 sularda çözünmüş halde veya süspansiyon halinde bulunan karbonatlarla reaksiyona girer.
MCO3 + H2SO4 à MSO4 + CO2 + H2O
Bunun sonucu suların asitliği azalır. Ancak setliği artar.çünkü reaksiyon sonucu meydana gelen CaSO4, MgSO4 gibi metal sülfatları suda karbonatlarından daha çok çözünürler.
Sülfürik asit suda bulunan diğer bileşikleri de çözdüğünden suların toksik özellikleri daha da artar. Kirlenmemiş doğal sular karbonat ve bikarbonat içerdiklerinden bunların tampon etkisi dolayısıyla PH değerleri içerisinde çözünen asit ve bazlardan fazla etkilenmez. Suda denge halinde bulunan bu iyonlar ayrıca aquatik bitkilerin karbon ihtiyacı için büyük bir kaynaktır. Bu dengenin bozulmaması ve kaynağın kirletilmemesi için gerekir. Bazı sularda bitkilerin tükettiği kadar karbon havadan alınamaz ve bitkilerin büyümesi durur. Yalnız bu olayı insanoğlu herhangi bir şekilde kontrol edemez. Sulara kuvvetli asit karıştığı zaman suda CO2in çözünürlüğü azalacağından bitkilerin karbon ihtiyacı daha da kritik bir hal alır. Bunun sonucu olarak ta,
a) Aquatik hayat tahrip olur
b) Korozyon artar
c) Tarım ürünleri zarar görür
PH=4 ve altında aquatik hayat hemen hemen durur. Bu PHtaki sularda omurgalı ve omurgasız canlılarla mikroorganizmalar tahrip olur. Ancak birkaç cins bakteri ve algler yaşar. Suları bu derece asitlendiren kaynakların başında kükürtlü maden drenaj suları gelir. Yağışlı mevsimlerde bazı suların PHı 2,5e kadar düşer.
Phın 4,5in altına düşmesi sonucu topraktaki demir, alüminyum, magnezyum gibi element iyonlarının konsantrasyonları artar. Bu artan konsantrasyondaki iyonla da bitkiler için toksik etki gösterdiğinden verim düşer. Asidik suların aquatik hayata zararlı olmasının nedeni öyle sulardaki CO2, CO32- ve HCO3- dengesinin bozulmasıdır. Bu dengenin bozulması sonucu CO32- ve HCO3- konsantrasyonları düşerken CO2 konsantrasyonu yükselir.
CO32- + 2H+ à CO2 + H2O
HCO3- + H+ à CO2 + H2O
Bu fazla CO2 aquatik canlıların solunum dengesini bozar. Bilindiği gibi metabolik aktiviteler sonucu hayvan hücrelerinde meydana gelen CO2 kan ile solungaçlara nakledilir. (solunum organları kanı suya geçirmediği halde CO2i geçirir) Solunum sistemlerinde CO2 difüzlenerek suya geçer. Ancak sudaki CO2 konsantrasyonu yükselince bu geçiş zorlaşır. Hatta durabilir. Dolayısıyla kanda CO2 çoğalır. Oksijen taşınması azalır. Kanın PHsı düşer. Sonunda da canlı oksijensizlikten boğularak ölür.
2) Tuzluluğun Artması
Sularda tuzluluğun artması çok sık rastlanan bir olaydır. Dünyadaki suların %97sini oluşturan deniz suları da hep tuzludur. Buna göre dünyadaki sulardan ancak %3 kullanılabilir durumdadır. Fakat bu %3ünü oluşturan kısımda da çeşitli tuzlar bulunur. Bu tuzlar aşağıdaki kaynaklardan gelir.
1) Suda çözünen minerallerden
2) Endüstriyel atıklardan
3) Sulamalardan
4) Okyanus sularından
5) Kış aylarında buz eritmek için kullanılan tuzlardan
Doğal sulardaki tuzluluk geçtiği yerlerdeki az da olsa çözünen maddelerden gelir. Özellikle madencilik atık sularından ve Endüstriyel atıklardan ileri gelir.Yeraltı sularındaki tuzluluk sulama sularında bazı mineralleri çözüp yeraltına inip bunları da sürüklemesi olabilir.
Sulardaki tuz konsantrasyonunun artması sadece içme suları yönünden değil sulama işleri ve aquatik hayat yönünden de çok yararlıdır. Tuzların aquatik hayata zararlı olması daha çok osmotik olayla olur. Genellikle aquatik canlıların hücrelerindeki tuz konsantrasyonu canlı için maksimum seviyededir. Bu durumda canlı hücresindeki çözelti ile denge kurulur. Herhangi bir nedenle canlının içinde yaşadığı tuzlu sudaki tuz konsantrasyonu artarsa bu denge bozulur. Canlı hücresindeki su osmoz olayı nedeniyle dışarıya çıkar. Canlı hücresindeki su azalır. Bunun sonucu canlı önemli oranda su kaybeder ve ölür. Bundan dolayı bir çok tatlı su balığı içinde yaşadıkları sular tuzlanınca yok olur. Bunlara ilave olarak tuzlu sularda ayrıca toksik metal konsantrasyonları da artar. Bunlar ayrıca aquatik hayatın yıkılmasına sebep olur. Tuzlu suların sebep olduğu bir başka etki ise uzun zaman sonra görülen toprak tuzlanmasıdır. Bu durum daha çok bilinçsizce sulanan topraklarda görülür.
İyi kalitedeki içme sularındaki tuz litrede 200 mgın altında olmalıdır. Fakat çoğu kez litrede 500 mg konsantrasyona kadar sular içilebilir. Bitkiler içerisinde çözünmüş toplam yuza en dayanıklısı şeker pancarı ve ıspanaktır. En az dayanıklısı ise havuç, fasulye ve sarımsaktır. Patates, domates, mısır gibi bitkilerde tuza dayanıklı bitkiler arasında yer alır. Bitkileri suda çözünen iyonun cinside çok etkiler. Örneğin Ca2+ iyonlarının yerini Na+ iyonlarının alması toprağı ve dolayısıyla bitkiyi büyük ölçüde etkiler. Verim azalır. Böyle durumlara Endüstriyel bölge yakınlarındaki sularda oldukça çok rastlanılır. Fabrikadaki sert sular yumuşatılır. Ancak yumuşatma sonunda sert sulardaki Ca2+ ve Mg2+ gibi iyonların yerini Na+ alır. Bu sular kullanıldıktan sonra atık su olarak tekrar alındığı ortama verilir. Böylece göldeki suyun Ca2+ ve Mg2+ iyonlarının konsantrasyonu düşerken Na+ iyonu konsantrasyonu artar. Na+ iyonu yüksek olan sularda sulanan topraklar yarılır. Suyu çekmez hale gelir. Bu da verimin düşmesine (Bitkilerin büyümesi için Ca2+ iyonu gereklidir.) neden olur. Bitkilerin büyümesi için Ca2+ iyonu gereklidir. Ancak bu iyonun bitki kökünün etrafındaki konsantrasyonu artarsa osmoz olayı nedeniyle bitkilerin su alması güçleşir ve büyüyemez hale gelir. Hatta konsantrasyonuna bağlı olarak bitkiler kurur. Tuzlu sular bitkilerin yapraklarına zararlı olur. Ayrıca son çevre araştırmalarına göre ağır metal kirliliğinin artması ortamda bulunan organik kirleticilerin tek başına gösterdikleri etkilerden daha fazla etkiye sebep olduğu tespit edilmiştir.
3) Toksikliğin artması
Hg, Pb, Cd, Cr, Ni gibi bazı ağır metal katyonları canlı vücudunda birikerek toksik etki gösterirler. Onların zararları toksik metaller bölümünde ele alınacaktır.
7) Sediment Kökenli Kirleticiler
Yeryüzü sularını en çok kirleten olaylardan biriside sedimentasyondur. Sedimentasyon yoluyla yeryüzü sularına ulaşan katı kirleticilerin (süspansiyonların) kütlesi atık sularla ulaşanlardan en az 700 kat daha fazladır. Katı kirleticiler veya süspansiyonlar genellikle yağmur, kar, sel ve rüzgar gibi doğal olaylarla meydana gelirler. Ancak antropojenik kaynaklardan da örneğin tarımsal faaliyetlerden ve açık madencilikten büyük miktarlarda süspansiyon oluşur. Yağmur sularıyla toprağın erozyonu ve dolayısıyla sedimentasyon toprağın üzerindeki bitki örtüsüne bağlıdır. Dolayısıyla erozyonun azlığı sedimentasyonun da azlığı anlamına gelir. Sedimentasyonun meydana getirdiği zararlar şöyle özetlenebilir.
1) Sulama kanalları ve barajları ve limanları doldurur. Kullanımlarını güçleştirir. Bunu bertaraf edebilmek için çok pahalı olan temizleme işlemleri gerekir.
2) Aquatik canlıları tahrip eder. Çünkü suların dibine çöken sedimentler balık yuvalarını doldurur ve balık yumurtalarını kapatır.
3) Güneş ışınlarını suyun derinliklerine kadar inmesini engeller. Bu da bitkiler için gerekli olan fotosentez olayını yavaşlatır.bunun sonucu sudaki hayvanlar için gerekli oksijen konsantrasyonu azalır ve normal hayat çevrimi bozulur.
4) Su bulanır. Dolayısıyla musluk suyu olarak kullanılmasını güçleştirdiği gibi fabrikalarda tribünlere büyük zarar verir. Özelliklede tribünleri korozyona uğratır.
8) Radyoaktif Kirleticiler
Bazı sedimentlerde oldukça kuvvetli radyoaktif çekirdekler bulunabilir. Bu radyoaktif çekirdeklerin yaydığı ışınlar canlılar için çok zararlı hatta bazen öldürücüde olabilir. Çünkü sediment içindeki bu çekirdekler sindirim ve solunum sistemine geçer. Orada oldukça uzun süre kalır ve ışın yaymaya devam eder. Zararın derecesi radyoaktif çekirdeğin cinsine, miktarına, vücutta kalma süresine ve kana karışıp karışmadığına bağlı olarak yayılan ışınlar canlı dokularına büyük zararlar verirler. Her radyoaktif çekirdeğin kendine özgü bir ışın yayma hızı vardır. Bu hız genellikle çekirdeğin yarılanma ömrü ile ifade edilir. Bu yarılanma ömrü birkaç saniye olabildiği gibi birkaç yıl da olabilir. Yarılanma ömrü çok uzun olan çekirdekler çevrelerine çok fazla zarar vermezler. Fakat yarılanma ömrü orta uzunlukta olanlar (20-30 yıl gibi) çevreleri için çok zararlıdırlar. Yarılanma ömrü çok kısa olan çekirdeklerin zararı da yarılanma ömrü orta uzunlukta olanlara oranla azdır. Bazı radyoaktif çekirdekler yer kabuğunda doğal olarak bulunurlar. Bazıları da yapaydır. Bugün üzerinde en çok durulan ve yer kabuğunda bulunan radyoaktif madde uranyumdur. Bunun sebebi uranyum eldesinin zor olması ve değişik yerlerde kullanılmasıdır. Uranyum eldesi ve sebep olduğu çevre kirlenmeleri özet olarak aşağıdaki gibidir.
Uranyumun Elde Edilmesi
Uranyum çeperleri genellikle %0.1-0.2 U2O3 ihtiva ederler. Dolayısıyla kullanılabilecek kadar uranyum elde etmek için tonlarca uranyum cevherinin işlenmesi gereklidir. Bunun için uranyum cevheri önce çok ince öğütülür. Daha sonra asit ile alkali işlemlere tutulur. Bu şekilde çözeltiye alınan uranyum bileşiği çöktürme ekstraksiyon iyon değiştirme kromotografisi gibi metotlarla saflaştırılır. Çözeltiye alındıktan sonra geriye uranyumu alınmış çok ince dağılmış yüzlerce ton uranyum atığı kalır. Bu da çevre açısından tehtid unsurudur. Çünkü bu atıkların içerisinde hem uranyum hem de uranyumdan türeyen diğer radyoaktif maddeler bulunur. Bunlardan iki tanesi Toryum(Th 230) ve Radyum (226) dur. Birincisinin yarılanma ömrü 80 yıl ikincisinin 1600 yıldır. Bunlar yağmur sularıyla sürüklenerek ve çözünerek içme suyu barajlarına kadar gelir. Hem Toryum hem de Radyum kimyasal özellikleri bakımından Caa benzer. Bu metallerle kirlenmiş sular içildiğinde bunlar kemiklerde toplanır. Böylece radyoaktif madde içeren atıkların etkileri azaltılmak için üzeri yeşillendirilerek bitki örtüsü ile kaplanarak etkisi azaltılır. Bu radyoaktif maddeleri yok etmez kafat çevreye yayılmasını önler.
Nükleer bombalar
Radyoaktif çekirdeklerin kullanıldığı bir başka yerde nükleer bombaların yapımıdır. Böyle bir bomba yer yüzünde patladığı zaman kullanılan radyoaktif çekirdeğin dışında yeni bir çok radyoaktif maddeler meydana gelir ve atmosfere yayılır. Bunlar atmosferde dolaşmaları esnasında disperse olmakla daha küçük radyoaktif partiküller haline dönüşmekle ve böylece daha da tehlikeli hale gelmektedir. Dispersiyon sonucu atmosfere yayılan radyoaktif partiküller zamanla yeryüzüne döner ki bunlara fallout da denir. Yeryüzüne dönen bu partiküllerde çeşitli yollarla insana ulaşır ve kana karışırlar. Bunlardan en tehlikelisi Stronsiyum 90dır. Cs 137dir. Birincisinin yarılanma ömrü 28 diğerinin 30 yıldır. Stronsiyum 90 kimyasal özellikleri bakımından kalsiyuma benzer dolayısıyla kemiklerde ve dişlerde birikir. Kemiklerde biriken Stronsiyum kansızlığa ve kan hastalıklarına sebep olur. Bilindiği gibi kan hücreleri kemik iliklerinde üretilirler. Sezyum 137nin kimyasal özellikleride potasyumunkine benzer. Bilindiği gibi potasyum hücrelerde bulunur. Sezyum 137 insan vücuduna yediği etle, içtiği sütle, çayla ve yapraklı sebzelerle geçer. Bunun sonucu olarak ta insanın özellikle adalelerine yerleşir ve halsizlik meydan gelir.
1) Organik Kirleticiler
2) Salgın hastalıklara neden olan kirleticiler (mikroorganizmalar)
3) Bitkilerin anormal büyümesine ve çoğalmasına neden olan kirleticiler
4) Petrol kökenli kirleticiler
5) Sentetik organik kirleticiler
6) İnorganik kirleticiler
7) Sediment kökenli kirleticiler
8) Radyoaktif kirleticiler
9) Atık ısının meydana getirdiği kirlenmeler
1) Organik Kirleticiler:
Sularda çözünmüş olan oksijeni tüketerek kirlenmeye sebep olan maddelerdir. Böyle maddeler antropojenik faaliyetler (ev atıkları, hayvan atıkları, gıda fabrikaları atıkları, kağıt fabrikası atıkları, mezbaha atıkları, dericilik atıkları vb.) sonucu sulara karışırlar. Karıştıkları sular durgunsa bunlar suyun dibinde toplanırlar. Buna sedimentasyon denir. Sedimentasyonla çöken organik maddeler içinde inorganik maddelerde bulunur. Organik ve inorganik maddelerin bir karışımı olan sedimentler bakteriler ve diğer organizmalar için iyi bir ortamdır. Böyle bir ortamda mikroorganizmlar suda çözünmüş oksijeni kullanarak sedimentteki organik maddeleri parçalarlar. Bunlarda su, CO2, NO3, SO4, ve PO4 meydana getirirler. Bu şekilde sedimentte bulunan organik maddelerin suda çözünmüş halde bulunan oksijen yanında mikroorganizlar tarafından parçalanmasına aerobik parçalanma denir. Aerobik parçalanma çözünmüş oksijen kullanılmasıyla olduğundan suda çözünmüş oksijen konsantrasyonu azalır. Bu azalma havadan oksijen absorplanarak telafi edilmeye çalışılır. Ancak sudaki sedimentte organik madde çok ise birim hacimde üreyen bakteri sayısı çok olur. Havadan absorplanan oksijen bakteriler tarafından kullanılan oksijeni karşılayamaz hale gelir. Bu durumda aerobik bakteriler ölür. Onların yerini bu defa anaerobik bakteriler alır. Bunlarda sedimentteki organik maddeleri parçalamaya devam ederler. Ancak bunların organik maddeleri parçalamaları aerobik bakterilerin parçalamalarından farklıdır. Bunların parçalama reaksiyonları aerobik bakterilerin tersine indirgenme reaksiyonları üzerinden yürür. Her iki şekilde parçalanan organik madde parçalanma ürünü birbirinden farklı olur. Bu farklılıktan birkaç tanesi aşağıdaki gibidir.
Anaerobik parçalanmaların olduğu yerlerde çürük yumurta kokusu gelir. Bu kokunun kaynağı aminler kükürtlü bileşikler ve fosfindir.
Organik maddelerin aerobik ve anaerobik parçalanmaları sonucu meydana gelen maddeler.
Aerobik (Yükseltgen)
Anaerobik (İndirgenme)
C à CO2
C à CH4
N à NH3 + HNO3
N à NH3 + R-NH2
S à H2SO4
S à H2S + R-SH
P à H3PO4
P à PH3
Aerobik ortamda dönüşüm tamamen olur. Anaerobik ortamda ise bazı yan ürünler olur.
Aquatik bitki ve hayvanların yaşayabilmesi için sudaki oksijen konsantrasyonunun belirli bir düzeyde olması gerekir. Oksijen konsantrasyonu düşüklüğünden en çok omurgalılar(balıklar) ondan sonra omurgasızlar etkilenir. En azda bakteriler etkilenir. Sıcak sularda canlıların özelliklede balıkların yaşayabilmeleri için suyun litresinde en az 5 mg, soğuk sular için ise en az 6 mg çözünmüş oksijene ihtiyaç vardır. Sudaki doymuş oksijen konsantrasyonu sıcaklığa ve basınca göre değişir. Deniz seviyesinde 20oC de oksijenin suda çözünürlüğü 9,1 mg/lt aynı sıcaklıkta 1000 m yükseklikte 8,2 mg/lt, 2000 m yükseklikte 7,4 mg/ltdir. Buna karşın 0oC de 14,6 18oCde 9,5 30oCde 7,6 mg/lt çözünürlüğe sahiptir.
Bir su bitki ve hayvanların yaşamasına yetecek konsantrasyonda oksijen ihtiva etmiyorsa bu suya kirli su denir. Yani bir suyun yeterince oksijen ihtiva etmemesi o suyun kirli olduğunun bir ölçüsüdür. Kirlenmeye nende olan maddelerin büyük bir çoğunluğu yapılarında karbon ihtiva ederler. Karbon bakterilerinde yardımıyla oksijenle yükseltgenerek CO2 oluşturur. 3mg karbon için çözünmüş halde 9mg oksijen gereklidir. Çok küçük bir damla yağı yükseltgemek için oksijenle doyuş yaklaşık 5lt suya(40-45mg oksijene) ihtiyaç vadır. Bu da organik atıkların parçalanabilmesi için ne kadar çok oksijene ihtiyaç olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bir su numunesinin biyokimyasal oksijen ihtiyacı (BOD) litrede mg (ppm) olarak verilir. İyi bir içme suyunun BOD 1mg/ltdir. Bir suyun litresinin oksijen ihtiyacı 3ppm olursa oldukça saf 5 ppm olursa saflığı şüpheli hiç işlem görmemiş atık suları (BOD) değeri 100 ile 400 ppm arasında değişir. Gıda endüstrisinden gelen atık suların BOD değerleri 10000 mg/ltye kadar yükselebilir.
Bir suyun kalitesi başlıca aşağıdaki belirtilen metodlarla tayin edilir.
a) Biyolojik Metot (BOD)
b) Kimyasal Metot (COD)
c) Toplam Organik Karbon Metodu (TOC)
Bir suyun BOD değerini tayin etmek için su numunesinden 1 ltlik kısım alınır. 20oC de 5 gün intübasyona bırakılır. Bu süre zarfında kullandığı oksijen miktarı hesaplanır. Ancak bu şekilde yapılan su kalitesi tayini uzun zamana ihtiyaç duyduğundan ve tekrarlanabilirlik derecesi az %20 olduğundan pek tercih edilen bir metot değildir.
Kimyasal oksijen ihtiyacı (COD) tayininde ise kalitesi tayin edilmek istenen sudaki organik maddeler Sülfürik asitli Bikromat çözeltisi ile yükseltgenir. Suyun kimyasal oksijen ihtiyacı harcana ayarlı bikromat ve açığa çıkan CO2ten tayin edilir. 3 saat gibi kısa bir sürede tamamlanır. Bu metotla bulunan kimyasal oksijen ihtiyacı (COD) intübasyon metoduyla bulunan biyokimyasal oksijen ihtiyacından daha büyüktür. Bunun nedeni bazı organik maddelerin yükseltgen mikroorganizmalarla kısmen veya çok uzun zamanda parçalanmalarına karşın H2SO4li ortamda bikromatla kısa zamanda parçalanmalarıdır.
Toplam organik karbon analizi (TOC) metodu da sudaki organik madde katalitik olarak 900-1000oCde yakılır. CO2 haline getirilir. Ayrıca açığa çıkan CO2 instrümental bir metodla tayin edilir. Bu analiz birkaç dakikada gerçekleştirilebilir. TOC metoduyla bulunan değerler BOD metoduyla buluna değerlerden biraz düşük olur.
2) Salgın Hastalıklara Neden Olan Kirleticiler (Mikroorganizmalar)
Su patojenik (hastalık yapan) mikroorganizmalar için iyi bir taşıyıcıdır. Tifo, paratifo, kolera, dizanteri, çocuk felci(Palio) ve sarılık(hepatit) gibi salgın hastalıkların mikropları su ile taşınır ve yayılırlar. Bundan dolayı kullanılan suların kalitesini bakteriyolejik yönden sık sık kontrol edilmesi gerekir. Herhangi bir yerden şehir suyuna karışan lağım suları kısa zamanda dağılır ve salgın hastalıkların meydana gelmesine neden olur. Bu nedenle şehir sularında patojen kontrolü yapılır. Bu çok zor bir iş değildir. Çünkü böyle kontrollerde yukarıda sayılan salgın hastalıklara neden olan her patojen ayrı ayrı aranmaz. Onların yerine varlığını gösteren indikatör bir bakteri olan koli bakterisi(koli basili) aranır. Koli bakterisinin tespiti oldukça kolay ve kesindir. Diğer bakterilerin aranması en az 24 saat sürer. Bu süre içerisinde de bakteriler büyük ölçüde yayılmış olurlar. Koli bakterileri insan sindirim sisteminde yaşar. Bunların hastalık yapma özellikleri yoktur. Daima insan dışkılarında bulunurlar. Her gün insanlardan milyarlarca koli bakterisi lağım sularına karışır. Dolayısıyla bir suda koli basilinin bulunması o suyun lağım sularıyla kirlendiğini gösterir. Koli basillerinin doğal sularda yaşama ve çoğalma şansları hiç yoktur. Bunların tespiti lağım sularının şehir sularına ne zaman karıştığı hakkında da kaba bir fikir verir. Lağım sularındaki organik maddeleri parçalayan her bakteri sağlığa zararlı değildir. Bunlar insan ve hayvan sindirim sistemlerinde yaşayamazlar.
3) Bitkilerin Anormal Büyümesine Neden Olan Kirleticiler
Su bitkileri de dahil bitkilerin gelişmeleri için çeşitli elementlere ihtiyaç vardır. Bu elementlerin sayısı 15-20 kadardır. Bunlar C,N,P,K,S ve bazı eser elementlerdir. Su bitkileri bu elementleri sudan ve havadan alır. Bu elementlerce zengin sularda su bitkileri çok iyi yetişir. Buna ötrofikasyon yani bitkilerin anormal çoğalması denir. Başka bir anlatımla ötrofikasyon biyolementlerin zenginleştirilmesi anlamına da gelir. Ötrofikasyon ötrof kelimesinden türetilmiştir. Ötrof ise besin maddesi yüksek maddelerdir. Ötrof terimi iki anlamda kullanılır.
1) Su veya toprağın mineral besin maddelerine karşı yüksek derecede isteği olan bitkiler.
2) Mineral besin maddeleri ve organik maddeler bakımından zengin göl ırmak ve topraklar.
Ötrofikasyon normal olarak kirlenmiş doğal sularda görülen bir olaydır. Antropojenik aktiviteler sulara başlangıçta bol miktarda girmesine sebep olur. Bunun sonucu bitkiler(aquatik ekosistem) daha iyi gelişir. Ancak bu gelişme bir yerden sonra zararlı olmaya başlar. Çünkü sudaki çözünmüş oksijen konsantrasyonu azalır. Bu da hayvanların ölmesine sebep olur. Bununla da kalmaz etrafa istenmeyen kokular yayılır. Fosforun yıkanarak sularda birikmesi sonunda bazı yosun türleri artar. Buda yüksek respirasyon ve oksijen tüketimine yol açarak bitki ve hayvan türlerinin azalmasına neden olur. Besin maddeleri verimini ve fotosentez ürünlerini artırma konusunda etkili olan gübreleme su ekonomisinin iyileştirme süreçleri gibi bütün süreçlere de ötrofikasyon adı verilir.
Ötrofikasyona Karşı Alınabilecek Tedbirler
Bugünkü bilimsel çalışmalar ötrofikasyona sebep olan maddelerden biri veya birkaçını kontrol altına almayı içermektedir.
5) Sentetik Organik Kirleticiler
Miktarları her yıl bir önceki yıla nazaran artan sentetik organik maddeler çevreyi büyük ölçüde kirletirler.Bu tip kimyasallar çevrede kolay parçalanamadıklarından sadece sularda değil genel olarak çevrede ciddi birer sorun haline gelmiştir. Sentetik organik maddeler denince akla başlıca petrol kökenli yakıtlar, plastikler, plastikleştiriciler, ilaçlar, deterjanlar, elyaflar, elastromerler, pestisitler, besin katkı maddeleri, çözücüler ve yağlı boyalar gibi maddeler gelir.
Bunlardan özellikle deterjan ve pestisit kirlenmeleri üzerinde daha çok durulacaktır. Ancak diğer maddelerin yarattığı kirlilikler veya çevre sorunları kadar önemlidir. Bunların bazıları şöyledir.
1) Doğal sularda bulunan su bakterileri tarafından biyolojik olarak parçalanamadıkları gibi atık madde işleme proseslerinde de parçalanamazlar. Bundan dolayı da sularda uzun süre kaldıklarında konsantrasyonlarında artış gözlenir. Örneğin pestisitler pastikler gibi
2) Bazıları suya kötü renk koku ve tat verirler. Bu durumda o suda yaşayan balık türlerini olumsuz yönde büyük ölçüde etkiler. Bunlardan bazıları petrol atıkları ve pestisitler gibi düşük konsantrasyonlarda bile aquatik hayat için zararlıdır.
6) İnorganik Kirleticiler
İnorganik madde atıkları da su sistemlerini önemli ölçüde kirletirler. Bunlar tuzlar, metaller, mineral asitler ve minerallerdir. Bunların sudaki etkileri başlıca üç gruba ayrılır.
1) Asitliğin artması
2) Tuzluluğun artması
3) Toksikliğin artması
1) Asitliğin artması:
Sularda asitliğin artması başlıca iki şekilde olur.
a) Yağmur sularıyla
b) Madencilik drenajlarıyla
Yağmur sularının etkisiyle sulardaki asitliğin artması son zamanlarda fark edilen bir olaydır. Madencilik drenajlarıyla sudaki asitliğin artması ise çok eskiden bilinen bir olay olup buna demir, kuşun, bakır, çinko gibi metal sülfürleri atıkları sebep olurlar. Demir sülfür sulara genelde kömür yıkamaları sonucu karışır. Suları da en çok bu kirletir. Söz konusu demir sülfür prittir. Prit FeS2 bileşiminde olup sülfür değil bir polisülfürdür. Bu madde kömür yataklarında ayrı bir kütle halinde bulunur. Kömürün yıkanması esnasında büyük oranda ayrılır. Prit bazı cins bakterilerle aşağıdaki reaksiyona göre yükseltgenir.
2FeS2 + 2H2O + 7O2 à 2FeSO4 + 2H2SO4
Bakterilerin bu reaksiyonda rolleri iyice bilinmemektedir. Reaksiyon bununlada kalmayıp daha ileri giderek daha çok H2SO4 meydana getirir.
4FeSO4 + O2 + 10H2O à 4Fe(OH)3 + 4H2SO4
Bu reaksiyonda meydana gelen Fe(OH)3 sarı bir çamur halinde suyun dibinde toplanır.
Yukarıda verilen reaksiyonlar sonucu meydana gelen H2SO4 sularda çözünmüş halde veya süspansiyon halinde bulunan karbonatlarla reaksiyona girer.
MCO3 + H2SO4 à MSO4 + CO2 + H2O
Bunun sonucu suların asitliği azalır. Ancak setliği artar.çünkü reaksiyon sonucu meydana gelen CaSO4, MgSO4 gibi metal sülfatları suda karbonatlarından daha çok çözünürler.
Sülfürik asit suda bulunan diğer bileşikleri de çözdüğünden suların toksik özellikleri daha da artar. Kirlenmemiş doğal sular karbonat ve bikarbonat içerdiklerinden bunların tampon etkisi dolayısıyla PH değerleri içerisinde çözünen asit ve bazlardan fazla etkilenmez. Suda denge halinde bulunan bu iyonlar ayrıca aquatik bitkilerin karbon ihtiyacı için büyük bir kaynaktır. Bu dengenin bozulmaması ve kaynağın kirletilmemesi için gerekir. Bazı sularda bitkilerin tükettiği kadar karbon havadan alınamaz ve bitkilerin büyümesi durur. Yalnız bu olayı insanoğlu herhangi bir şekilde kontrol edemez. Sulara kuvvetli asit karıştığı zaman suda CO2in çözünürlüğü azalacağından bitkilerin karbon ihtiyacı daha da kritik bir hal alır. Bunun sonucu olarak ta,
a) Aquatik hayat tahrip olur
b) Korozyon artar
c) Tarım ürünleri zarar görür
PH=4 ve altında aquatik hayat hemen hemen durur. Bu PHtaki sularda omurgalı ve omurgasız canlılarla mikroorganizmalar tahrip olur. Ancak birkaç cins bakteri ve algler yaşar. Suları bu derece asitlendiren kaynakların başında kükürtlü maden drenaj suları gelir. Yağışlı mevsimlerde bazı suların PHı 2,5e kadar düşer.
Phın 4,5in altına düşmesi sonucu topraktaki demir, alüminyum, magnezyum gibi element iyonlarının konsantrasyonları artar. Bu artan konsantrasyondaki iyonla da bitkiler için toksik etki gösterdiğinden verim düşer. Asidik suların aquatik hayata zararlı olmasının nedeni öyle sulardaki CO2, CO32- ve HCO3- dengesinin bozulmasıdır. Bu dengenin bozulması sonucu CO32- ve HCO3- konsantrasyonları düşerken CO2 konsantrasyonu yükselir.
CO32- + 2H+ à CO2 + H2O
HCO3- + H+ à CO2 + H2O
Bu fazla CO2 aquatik canlıların solunum dengesini bozar. Bilindiği gibi metabolik aktiviteler sonucu hayvan hücrelerinde meydana gelen CO2 kan ile solungaçlara nakledilir. (solunum organları kanı suya geçirmediği halde CO2i geçirir) Solunum sistemlerinde CO2 difüzlenerek suya geçer. Ancak sudaki CO2 konsantrasyonu yükselince bu geçiş zorlaşır. Hatta durabilir. Dolayısıyla kanda CO2 çoğalır. Oksijen taşınması azalır. Kanın PHsı düşer. Sonunda da canlı oksijensizlikten boğularak ölür.
2) Tuzluluğun Artması
Sularda tuzluluğun artması çok sık rastlanan bir olaydır. Dünyadaki suların %97sini oluşturan deniz suları da hep tuzludur. Buna göre dünyadaki sulardan ancak %3 kullanılabilir durumdadır. Fakat bu %3ünü oluşturan kısımda da çeşitli tuzlar bulunur. Bu tuzlar aşağıdaki kaynaklardan gelir.
1) Suda çözünen minerallerden
2) Endüstriyel atıklardan
3) Sulamalardan
4) Okyanus sularından
5) Kış aylarında buz eritmek için kullanılan tuzlardan
Doğal sulardaki tuzluluk geçtiği yerlerdeki az da olsa çözünen maddelerden gelir. Özellikle madencilik atık sularından ve Endüstriyel atıklardan ileri gelir.Yeraltı sularındaki tuzluluk sulama sularında bazı mineralleri çözüp yeraltına inip bunları da sürüklemesi olabilir.
Sulardaki tuz konsantrasyonunun artması sadece içme suları yönünden değil sulama işleri ve aquatik hayat yönünden de çok yararlıdır. Tuzların aquatik hayata zararlı olması daha çok osmotik olayla olur. Genellikle aquatik canlıların hücrelerindeki tuz konsantrasyonu canlı için maksimum seviyededir. Bu durumda canlı hücresindeki çözelti ile denge kurulur. Herhangi bir nedenle canlının içinde yaşadığı tuzlu sudaki tuz konsantrasyonu artarsa bu denge bozulur. Canlı hücresindeki su osmoz olayı nedeniyle dışarıya çıkar. Canlı hücresindeki su azalır. Bunun sonucu canlı önemli oranda su kaybeder ve ölür. Bundan dolayı bir çok tatlı su balığı içinde yaşadıkları sular tuzlanınca yok olur. Bunlara ilave olarak tuzlu sularda ayrıca toksik metal konsantrasyonları da artar. Bunlar ayrıca aquatik hayatın yıkılmasına sebep olur. Tuzlu suların sebep olduğu bir başka etki ise uzun zaman sonra görülen toprak tuzlanmasıdır. Bu durum daha çok bilinçsizce sulanan topraklarda görülür.
İyi kalitedeki içme sularındaki tuz litrede 200 mgın altında olmalıdır. Fakat çoğu kez litrede 500 mg konsantrasyona kadar sular içilebilir. Bitkiler içerisinde çözünmüş toplam yuza en dayanıklısı şeker pancarı ve ıspanaktır. En az dayanıklısı ise havuç, fasulye ve sarımsaktır. Patates, domates, mısır gibi bitkilerde tuza dayanıklı bitkiler arasında yer alır. Bitkileri suda çözünen iyonun cinside çok etkiler. Örneğin Ca2+ iyonlarının yerini Na+ iyonlarının alması toprağı ve dolayısıyla bitkiyi büyük ölçüde etkiler. Verim azalır. Böyle durumlara Endüstriyel bölge yakınlarındaki sularda oldukça çok rastlanılır. Fabrikadaki sert sular yumuşatılır. Ancak yumuşatma sonunda sert sulardaki Ca2+ ve Mg2+ gibi iyonların yerini Na+ alır. Bu sular kullanıldıktan sonra atık su olarak tekrar alındığı ortama verilir. Böylece göldeki suyun Ca2+ ve Mg2+ iyonlarının konsantrasyonu düşerken Na+ iyonu konsantrasyonu artar. Na+ iyonu yüksek olan sularda sulanan topraklar yarılır. Suyu çekmez hale gelir. Bu da verimin düşmesine (Bitkilerin büyümesi için Ca2+ iyonu gereklidir.) neden olur. Bitkilerin büyümesi için Ca2+ iyonu gereklidir. Ancak bu iyonun bitki kökünün etrafındaki konsantrasyonu artarsa osmoz olayı nedeniyle bitkilerin su alması güçleşir ve büyüyemez hale gelir. Hatta konsantrasyonuna bağlı olarak bitkiler kurur. Tuzlu sular bitkilerin yapraklarına zararlı olur. Ayrıca son çevre araştırmalarına göre ağır metal kirliliğinin artması ortamda bulunan organik kirleticilerin tek başına gösterdikleri etkilerden daha fazla etkiye sebep olduğu tespit edilmiştir.
3) Toksikliğin artması
Hg, Pb, Cd, Cr, Ni gibi bazı ağır metal katyonları canlı vücudunda birikerek toksik etki gösterirler. Onların zararları toksik metaller bölümünde ele alınacaktır.
7) Sediment Kökenli Kirleticiler
Yeryüzü sularını en çok kirleten olaylardan biriside sedimentasyondur. Sedimentasyon yoluyla yeryüzü sularına ulaşan katı kirleticilerin (süspansiyonların) kütlesi atık sularla ulaşanlardan en az 700 kat daha fazladır. Katı kirleticiler veya süspansiyonlar genellikle yağmur, kar, sel ve rüzgar gibi doğal olaylarla meydana gelirler. Ancak antropojenik kaynaklardan da örneğin tarımsal faaliyetlerden ve açık madencilikten büyük miktarlarda süspansiyon oluşur. Yağmur sularıyla toprağın erozyonu ve dolayısıyla sedimentasyon toprağın üzerindeki bitki örtüsüne bağlıdır. Dolayısıyla erozyonun azlığı sedimentasyonun da azlığı anlamına gelir. Sedimentasyonun meydana getirdiği zararlar şöyle özetlenebilir.
1) Sulama kanalları ve barajları ve limanları doldurur. Kullanımlarını güçleştirir. Bunu bertaraf edebilmek için çok pahalı olan temizleme işlemleri gerekir.
2) Aquatik canlıları tahrip eder. Çünkü suların dibine çöken sedimentler balık yuvalarını doldurur ve balık yumurtalarını kapatır.
3) Güneş ışınlarını suyun derinliklerine kadar inmesini engeller. Bu da bitkiler için gerekli olan fotosentez olayını yavaşlatır.bunun sonucu sudaki hayvanlar için gerekli oksijen konsantrasyonu azalır ve normal hayat çevrimi bozulur.
4) Su bulanır. Dolayısıyla musluk suyu olarak kullanılmasını güçleştirdiği gibi fabrikalarda tribünlere büyük zarar verir. Özelliklede tribünleri korozyona uğratır.
8) Radyoaktif Kirleticiler
Bazı sedimentlerde oldukça kuvvetli radyoaktif çekirdekler bulunabilir. Bu radyoaktif çekirdeklerin yaydığı ışınlar canlılar için çok zararlı hatta bazen öldürücüde olabilir. Çünkü sediment içindeki bu çekirdekler sindirim ve solunum sistemine geçer. Orada oldukça uzun süre kalır ve ışın yaymaya devam eder. Zararın derecesi radyoaktif çekirdeğin cinsine, miktarına, vücutta kalma süresine ve kana karışıp karışmadığına bağlı olarak yayılan ışınlar canlı dokularına büyük zararlar verirler. Her radyoaktif çekirdeğin kendine özgü bir ışın yayma hızı vardır. Bu hız genellikle çekirdeğin yarılanma ömrü ile ifade edilir. Bu yarılanma ömrü birkaç saniye olabildiği gibi birkaç yıl da olabilir. Yarılanma ömrü çok uzun olan çekirdekler çevrelerine çok fazla zarar vermezler. Fakat yarılanma ömrü orta uzunlukta olanlar (20-30 yıl gibi) çevreleri için çok zararlıdırlar. Yarılanma ömrü çok kısa olan çekirdeklerin zararı da yarılanma ömrü orta uzunlukta olanlara oranla azdır. Bazı radyoaktif çekirdekler yer kabuğunda doğal olarak bulunurlar. Bazıları da yapaydır. Bugün üzerinde en çok durulan ve yer kabuğunda bulunan radyoaktif madde uranyumdur. Bunun sebebi uranyum eldesinin zor olması ve değişik yerlerde kullanılmasıdır. Uranyum eldesi ve sebep olduğu çevre kirlenmeleri özet olarak aşağıdaki gibidir.
Uranyumun Elde Edilmesi
Uranyum çeperleri genellikle %0.1-0.2 U2O3 ihtiva ederler. Dolayısıyla kullanılabilecek kadar uranyum elde etmek için tonlarca uranyum cevherinin işlenmesi gereklidir. Bunun için uranyum cevheri önce çok ince öğütülür. Daha sonra asit ile alkali işlemlere tutulur. Bu şekilde çözeltiye alınan uranyum bileşiği çöktürme ekstraksiyon iyon değiştirme kromotografisi gibi metotlarla saflaştırılır. Çözeltiye alındıktan sonra geriye uranyumu alınmış çok ince dağılmış yüzlerce ton uranyum atığı kalır. Bu da çevre açısından tehtid unsurudur. Çünkü bu atıkların içerisinde hem uranyum hem de uranyumdan türeyen diğer radyoaktif maddeler bulunur. Bunlardan iki tanesi Toryum(Th 230) ve Radyum (226) dur. Birincisinin yarılanma ömrü 80 yıl ikincisinin 1600 yıldır. Bunlar yağmur sularıyla sürüklenerek ve çözünerek içme suyu barajlarına kadar gelir. Hem Toryum hem de Radyum kimyasal özellikleri bakımından Caa benzer. Bu metallerle kirlenmiş sular içildiğinde bunlar kemiklerde toplanır. Böylece radyoaktif madde içeren atıkların etkileri azaltılmak için üzeri yeşillendirilerek bitki örtüsü ile kaplanarak etkisi azaltılır. Bu radyoaktif maddeleri yok etmez kafat çevreye yayılmasını önler.
Nükleer bombalar
Radyoaktif çekirdeklerin kullanıldığı bir başka yerde nükleer bombaların yapımıdır. Böyle bir bomba yer yüzünde patladığı zaman kullanılan radyoaktif çekirdeğin dışında yeni bir çok radyoaktif maddeler meydana gelir ve atmosfere yayılır. Bunlar atmosferde dolaşmaları esnasında disperse olmakla daha küçük radyoaktif partiküller haline dönüşmekle ve böylece daha da tehlikeli hale gelmektedir. Dispersiyon sonucu atmosfere yayılan radyoaktif partiküller zamanla yeryüzüne döner ki bunlara fallout da denir. Yeryüzüne dönen bu partiküllerde çeşitli yollarla insana ulaşır ve kana karışırlar. Bunlardan en tehlikelisi Stronsiyum 90dır. Cs 137dir. Birincisinin yarılanma ömrü 28 diğerinin 30 yıldır. Stronsiyum 90 kimyasal özellikleri bakımından kalsiyuma benzer dolayısıyla kemiklerde ve dişlerde birikir. Kemiklerde biriken Stronsiyum kansızlığa ve kan hastalıklarına sebep olur. Bilindiği gibi kan hücreleri kemik iliklerinde üretilirler. Sezyum 137nin kimyasal özellikleride potasyumunkine benzer. Bilindiği gibi potasyum hücrelerde bulunur. Sezyum 137 insan vücuduna yediği etle, içtiği sütle, çayla ve yapraklı sebzelerle geçer. Bunun sonucu olarak ta insanın özellikle adalelerine yerleşir ve halsizlik meydan gelir.

