romegames 1
romegames
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Bvural41 1
Bvural41
NovaLst 1
NovaLst
bikral 1
bikral
ShadowFon 1
ShadowFon
D 1
delimuratt
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

DÜnyanin Yed Harkasi

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan turkmmo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 630

turkmmo

Level 1
Gold Üye
Katılım
17 Eyl 2008
Konular
31,034
Mesajlar
0
Online süresi
5m 10s
Reaksiyon Skoru
208
Altın Konu
0
TM Yaşı
17 Yıl 8 Ay 29 Gün
Başarım Puanı
719
MmoLira
40
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

DÜNYANIN YEDİ HARİKASI
İnsanların çağlar boyunca hayran kaldıkları büyük eserler, asırlar boyu sanatçılara ilham, onlara yaklaşma ve onları geçme, daha iyisini ve daha güzelini yapma arzusu vermiştir. Tarihi açıklayan, insan gücünün ve kabiliyetinin tanıkları olan bu şaheserlere ilgi duymayan nesiller, yaratıcılıklarını kaybetmişler, içinde bulundukları nesillerin medeniyet yarışında geri kalmalarına sebep olmuşlardır. Bu sebeple, bütün dünya için eşsiz birer kaynak ve hazine olan bu eserlerin bilinmesinde büyük faydalar vardır.
Tarihçiler, yazarlar ve sanatkarlar, yüzyıllardan beri "Dünyanın en büyük ve en güzel anıtları hangileridir, nerede, ne zaman ve niçin yapılmışlardır?" sorularına cevap aramışlardır.
M.Ö. 4. yüzyılda Sidon'lu Antipatros ilk defa, kendi çağında yeryüzünde mevcut olan yedi büyük ve güzel anıtı "Dünyanın Yedi Harikası" olarak adlandırmıştır. Heykeltraşlık ve mimarlık şaheseri olan bu eserler şunlardır:
1- Mısır Piramitleri
2- İskenderiye Feneri
3- Babil'in Asma Bahçeleri
4- Efes'teki Artemis Tapınağı
5- Olimpos'taki Zeus Heykeli
6- Kral Mausoleus'un Mozolesi
7- Rodos Heykeli
Antipatros'un, yaşadığı çağda dünyanın başka yerlerine gitme imkanı olsaydı, belki de bu harikaların sayısını iki, üç katına çıkarırdı. Ancak, sadece tanıdığı yerlerde gördüğü bu eserleri yedi harika olarak tanımlamıştır.
Antik Çağ'da yapılan bu eserler, hem boyutları hem de olağanüstü dekor ve işlemelerinden dolayı önemli eserlerdir. Dünya'nın yedi harikasından günümüze sadece Mısır piramitleri kalmıştır. Yangın, deprem, savaş ve zamana aşımı diğerlerinin yok olmasına neden olmuştur. Arkeologlar eserlerin görünüşleri ile ilgili olarak anlatılanları temel almışlardır.
MISIR PİRAMİTLERİ
Dünyanın yedi harikası arasında günümüze kadar gelebileni Mısır piramitleridir. Mısırın çeşitli bölgelerinde onlarca piramit vardır. Piramitlerin nasıl ve niye yapıldığı hakkında çeşitli görüşler olmasına rağmen bu sorulara kesin cevaplar verilememiştir. Ama en akla yatkını piramitlerin Mısır'da tanrısal bir anlam taşıyan firavunların mezarı olmasıdır. İçindeki gizli dehlizler, kapılar, salonlar hep yabancılara karşı firavunun hazinelerini ve mumyalanmış bedenini korumak için yapılmıştır. Bu piramitlerin en büyüğü Firavun Keops'a ait olan 146 metre yüksekliğindeki piramittir.
Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır'daki Keops Piramididir. Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.
Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.
Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops'un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren'e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500'lü yıllarda hüküm süren Mikerinos'a aittir.
Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de "Dünyanın Birinci Harikası" olma niteliğine hak kazanmıştır.
Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.
Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.
Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops'un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.
Keops piramidin güneyinde Büyük Sfenks vardır. Sfenks'in yüzü, firavun Kefren'in yüzü, bedeni ise yatan bir aslanın bedenidir. Keops'un piramidine giden yolun üzerinde Keops'un annesi Kraliçe Heteferes'in defin eşyalarının bulunduğu bir çukur mezar vardır. Bu mezarın dibinde, Kraliçenin boş lahiti vardır. Lahit, üzerindeki mücevherler ve mobilyalar, dönemin zanaatçılarının sanatsal yeteneklerinin ve teknik yetkinliklerinin gelişmiş olduğunu göstermektedir. Mısır piramitleri, henüz sırları çözülmemiş olarak, güzellikleriyle insanı büyüleyici güzelliktedir.
PİRAMİTLERİ YAPANLARIN HİKAYESİ
45 yüzyıl önce insanlık tarihinin olağanüstü başarılarından biri Mısır Çölünde ortaya çıktı. 6.000.000 blok kireçtaşı kullanılarak firavunlar için yapılan 3 kraliyet mezarı 70 yılda tamamlandı.
İşçiler modern teknoloji olmadan, yaklaşık 2 dakikada bir, her biri 2,5 ton ağırlığında taş blokları kaldırıp yerlerine yerleştirdiler.
Bu işin imkansız gibi görünmesi bazılarının, Mısır'lıların günümüzde sahip olamadığımız bir tür gizemli bilgiye sahip olduğuna ve uzaylılardan yardım aldıklarına bile inanmalarına neden olmuştur.
Ancak artık Gize Platosu'da kumlar piramitleri kimin ve nasıl yaptıkları konusundaki eski bulmacaya ait yeni ve şaşırtıcı ip uçları ortaya çıkarıyor.
2 yüzyıl boyunca yapılan kazılar sırasında piramitler, mezarlar, tapınaklar, heykeller, güzel yazılar ve rölyefler ortaya çıktı. Peki ama bütün bunları yapan insanlar nerdeydi diyen Mark Leahner Şikago Üniversitesi'nin Doğu Bilimleri Enstitüsü'nde Eski Mısır Arkeoloji Profesörüdür. Çalışmaları sayesinde araştırmaların odak noktası tarihi eserlerden insanlara kaydı.
İlk defa ileri gelenlerin ve hizmet ettikleri kralın nasıl gömüldüğünü anlamaya çalışmaktansa burada yaşayan insanların hayatını anlamak amacıyla kazı yaptı. Leahner ve başka uzmanların son zamanlarda yaptığı keşifler piramitlerin inşaa edilişi konusundaki anlayışı tersine çevirdi. Yüzyıllar boyu piramitleri yapanların köleler oldukları düşünülüyordu.
Ancak 1990 yılında yapılan bir keşif bu fikri bozdu. Ata binen bir turist eski mısırlılar hakkındaki araştırmalarda yeni bir dönem başlattı. Atın ayağı Firavunların döneminde kapatılmış bir mezarın kubbeli çatısından içeri girdi. İçeride sonsuzluğa açılan bir pencere vardı.
Kubbe canlı renklerle boyanmış alçıyla kaplıydı. Söz konusu kaplama çöl şartlarına maruz kalır kalmaz bozulmaya başladı. Ama kısa bir süre için bir kralın mezarı gibi parıldamıştır. Fakat burada gömülü olan kişi kral değildi, işçiydi. Gize Platosu'nun müdürü olan Dr. Zahi Havas'a göre; mezarın tasarımı ve yapım biçimi, söz konusu kişinin esir olmadığını ve hatta mezarın büyüklüğüne, kubbeli tavanın benzersiz şekline ve mezarın içeriden alçıyla kaplı oluşuna bakarak bu kişinin, bütün işçilerin idaresinden sorumlu olan adamın mezarıydı.
Bu adam buradaki herkesin iyi yaşamasını sağlamaya çalışıyordu. Dr. Havas ve ekibi kubbeli mezarın keşfini takip eden aylarda aynı bölgede 250'den fazla mezarı gün ışığına çıkardı. İşçiler için yapılan bir mezarlığı bulmuşlardı. Ustabaşının kubbeli mezarının çevresinde seçkin işçilerinin mezarları vardı. Büyük olasılıkla tıpkı firavunların ve soyluların mezarları gibi işçilerinde mezarları statülerine göre düzenlenmişti.
Dr Havas bazı mezarlarda hiyerogliflerle işçinin titrinin de yazıldığını keşfetti. Bu da Gize'yi inşaa edenlerin saygı duyulan zanaatkarlar olduğunun kanıtıydı. Dr. Havas bulduğu üç kapının da üzerinde renkli çizimler vardı. Bu çizimlerin yukarıda resimde görüldüğü gibi açıklaması mezar inşaatı müdürü demekti. Bir diğerinde ise mezar inşaatı denetçisi yazılıydı. Arkeologlar kazı sırasında işçilerin statüsünü belirten bir başka keşifte daha bulundular. Tıpkı krallar gibi inşaat işçileri de sonsuza giderken yanlarına sanat eseri alıyordu. Detaylı oymalar, hiyeroglifler ve heykelcikler bu işçilerin görünüşleri hakkında ip uçları veriyordu
Piramitler inşaa edilirken on binlerce işçi vardı. Mark Leahner bu kadar büyük bir iş gücünü desteklemek için bir şehre ihtiyaç olduğunu biliyordu. Peki yıllarca önce terkedilmiş bu şehre ait kanıtlar nerdeydi. Söz konusu şehre ait ilk ip uçları kazı yapanlar bir fırın bulunca ortaya çıkmış odu. Sanki çölde nereye bir çukur kazılsa ekmek pişirmeyle ilgili önemli kanıtlar bulunuyordu. Burada söz konusu olan binlerce somun ekmek. Bu kadar çok ekmeğin olduğu yerde bira çok uzakta olamaz. Ekmek ve biranın olduğu yerde de insanlar olmalı. Demek ki burada çok sayıda tüketici vardı. Leahner ve ekibi hamur yapmak için devasal tekneler ve yüzlerce ekmek kalıbı buldu. Arkeologlar daha çok şeyi gün ışığına çıkardıkça fırın daha da tanıdık hale gelmekteydi. Daha önce bu fırının planları görülmüştü.
Eski Mısır Uzmanları yıllar boyunca Sakkar'a yakınlarındaki Te Mezarına bakarak firavunlar döneminde günlük hayatla ilgili detayları incelediler. Detaylı duvar resminde çok farklı faaliyetler anlatılıyordu. Bu çizimlerde Mısırlıların bira yapma ve binlerce kişiyi doyurabilecek ekmek hazırlama yöntemleri gösteriliyordu. Bu çizimler Leahner'ın fırınına aynen uyuyordu.
Arkeologlar bu eski inşaat alanının planını parça parça bir araya getiriyor. Çöl kıskanç bir şekilde kanıtların çoğunu saklıyor. Ancak bazı ip uçları gün ışığına çıkmıştı bile. Yapılması gereken şey bu ip uçlarının tam olarak ne anlama geldiklerini bulmaktı.
Dr. Leahner çalışmaları esnasında sürekli kullandığı bir geçit vardı. Ancak yapılan kazılarda yapının çoğunun kuma gömülü olduğu ortaya çıkınca, bu geçidin öneminin farkına varıldı. Sadece 12 feetlik bir çıkıntı gibi görünen bu yapının çöl yüzeyinden 30 feetlek bir yüksekliğe uzanan dev bir duvar olduğu ortaya çıktı. İşçiler her gün işe gidebilsin diye 8 metrelik bir kapı yapılmaz. Bu bir sınırdı, çok güçlü bir şeye giriş. Güçlü olan bu şey piramitler, mezarlar, ve seçkinlerin mezarları olan tapınaklardı. Buranın piramitlerin inşaa edildiği dönemde Mısır'ın şehir merkezi olduğu görüşü ağır basmıştır.
Bu büyük geçidin öbür tarafında liman yani bütün platonun en önemli faaliyet merkezi vardı. Limanda mutlaka taşları boşaltıyorlardı. Başka bölgelerden çalışmak amacıyla gelen insanlar buraya geliyordu. Ancak aynı zamanda piramit kompleksini beslemek amacıyla kurulan kasabalardan, yeni çiftliklerden ve şehirlerden gelen mal ve ürünleri de boşaltıyorlardı. İlk defa on binlerce insanı bir araya getiriyorlardı. Bu kadar çok sayıda insan kralları için mezarlar yani insan oğlunun o zamana kadar yaptığı her şeyi cüce gibi bırakacak gökdelenler yapmak üzere çölün bu ucuna gelmişlerdi. Yaratıcı inşaat teknikleri hala çözülemeyen bir sır. İşçiler bu koskoca taşları 40 kat yüksekliğe nasıl kaldırdı. Bir çok uzman bitmemiş piramit'in çevresini dönerek dolaşan dev rampalar sayesinde taşları yukarı taşıdıklarına inanıyor. Yüzlerce hatta binlerce kişi 10 veya 20 kişiden oluşan ekipler halinde uzun rampanın üzerindeki büyük ahşap kızaklarla 2,5 tonluk blokları yukarı çekiyordu. 2,5 dakikada bir taş yerleştiriliyorsa herhalde bu işi çok ritmik bir şekilde yapıyorlardı.
Bu eski inşaat sahasının resmi giderek ortaya çıksa bile hala önemli bir sır var. 15 milyondan fazla kireç taşı nereden geldi. Yüzyıllar boyu bu taşların uzaklardaki bir taş ocağından geldiği düşünülüyordu. Günümüzde Mısır'daki taş ocaklarında taşların üzerinde uzun kanallar açılarak kesildiğini gözleyen Dr. Leahner araştırması sonucu en büyük piramitlerin olduğu Gize'de piramitlerin sadece 300 metre uzağında bu taş kesme kanallarını buldu. Bulunan taş ocağının üzeri garip atıklarla dolu olduğundan Dr Leahner'e kadar kimse tespit edemedi. Bu garip atıklar sadece inşaat ve rampalardan geriye kalan molozlardı.
Üç firavunun mezarlarının nasıl inşaa edildiği çözüldükçe hem bilim adamları hem de sıradan insanlar bu tarihi projenin boyutları karşısında hala hayret içindeler. Dr. Leahner'in keşifleri, gerçekten uzak olan teorileri tarihe gömebilir.
Dr. Leahner'in değerlendirmesi ise:
"Kolay çözüme inanmaktansa, yani uzaylıların bu piramidi yaptıklarına inanmaktansa bu üç firavunun yönettiği kültürün inşaa ettiğini düşünmek çok daha gizemli ve akıl kurcalayıcı. İlk seçenek çok kolay bir çözüm. 'Nasıl yapıldıklarını bilmiyoruz, demek ki bir başkası yapmış' Bu yapıların bir başkasının hala kayıp olan bir uygarlığın yapmış olmasını düşünmek biraz sömürgeci bir yaklaşım. Bence daha da önemlisi bu yaklaşımın bu yapıların burada yaşayan, buradaki mezarlara gömülen, bulunan fırında ekmek pişiren insanlar tarafından, bu kadar acı çekerek, bu kadar fedakarlık yapılarak inşa edilmesi konusundaki insanlık sırrını göz önünde bulundurmuyor." şeklindedir.
İSKENDERİYE FENERİ
Mısır'da İskenderiye Limanı'nın karşısındaki Pharos Adası üzerine yapılmıştı. Romalılar Mısır'ı ele geçirdikten sonra burada Ptolemaios (Batlamyus) olarak anılan bir devlet kurmuşlardı. İnşaası M.Ö. 285-246 yılları arasında süren Fener, bu devletin ilk iki kralı Ptolemy-Batlamyus-Soter ve Ptolemy tarafından yaptırılmıştı.
Kaidesi ile birlikte 135 metre yüksekliğinde olan fener, beyaz mermerden yapılmıştı. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu.
Üç bölümden oluşan fenerin mimarı Knidos'lu Sostratus'tur. Alt bölümü dikdörtgen şeklinde ve yaklaşık 55 metre yüksekliğindeydi. Orta bölüm, yukarıya doğru giden rampası olan bir silindir şeklindeydi. Yaklaşık 27 metre yüksekliğindeydi. Üst bölüm ise silindir şeklindeydi ve üzerinde alevin bulunduğu bir odası vardı.
İskenderiye Feneri, antik çağın yedi harikası içinde günlük yaşam için kullanılan tek eserdir. Ayrıca yedi harikanın ve gelmiş geçmiş deniz fenerlerinin en yüksek olanı da bu fenerdir.
Üst kısmı M.S. 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302'de başka bir depremde yıkıldı. 1500 yılında ise bu yapıya ait kalıntılar tamamen yokoldu.
Üzerinde inşaa edildiği adadan dolayı Pharos olarak anılmış ve bu kelime bir çok dile yerleşmiştir. İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada Pharos, deniz feneri anlamına gelmektedir. Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine yüzlerce yıldan beri örnek olmuştur.
BABİL ASMA BAHÇELERİ
M.Ö. 450'li yıllarda tarihçi Herodot "Babil, yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar." demiştir. Herodot, şehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk'a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu.
Babil, M.Ö. 605'den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır.
Bahçeler Nebuchadnezzar'ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis'i neşelendirmek için yapılmıştı.Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya'nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.
Yunanlı coğrafyacı Strabo'nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu.
Yunanlı tarihçi Diodorus'a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte ve 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.
Ninova'daki Asurbanipal kitaplığında bulunan çivi yazısı tabletlere göre Babil'de 53'ü büyük, 650'si küçük olan toplam 703 tapınak, 360 sunak, 2 ayin yolu, 24 büyük cadde ve 3 kanal vardı. Şehir dörtgen bir plana göre kurulmuştu. Biri iç, diğeri dış olmak üzere 16,5 kilometre uzunluğunda 2 surla çevriliydi. Surların dışında bütün şehri çevreleyen su hendekleri de vardı.
İstilalar yüzünden sönmeye başlayan şehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev'in Babil'i fethetmesinden sonra sönmeye başlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Bu şehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiştir.
ARTEMİZ TAPINAĞI
Tanrıça Artemis adına ilk türbe M.Ö.800'lü yıllarda Efes'teki nehrin yakınındaki bataklık kıyıya yapılmıştı. Bazen Diana da denen Efes tanrıçası Artemis, Yunan Artemis'iyle aynı değildi. Yunan Artemis'i av tanrıçasıydı. Efes Artemis'i ise belinden omuzlarına kadar birçok göğüsle resmedildiği gibi verimlilik, bereket ve doğurganlık tanrıçasıydı.
Bu eski tapınakta muhtemelen Jüpiterden düşen bir meteorit olduğu düşünülen kutsal birtaş vardı. Tapınak, sonraki yüzyıllarda birkaç kez tahrip olmuş ve yeniden inşaa edilmiştir. M.Ö.600'lerde Efes şehri büyük bir ticaret limanı haline geldi ve Chersiphron adlı bir mimar yüksek taş kolonları olan yeni ve büyük bir tapınak inşaa etti.
Lidya kralı Croesus, M.Ö.550'de Efes'i ve Anadolu'daki diğer Yunan şehirlerini fethetti. Bu savaş sırasında mabet tahrip oldu. Croesus, mimar Theodorus'a daha öncekilerin hepsini gölgede bırakan yeni bir mabet yaptırdı. Yeni tapınak öncekinin 4 katı büyüklükte 90 metre yükseklikte ve 45 metre genişlikteydi. Masif bir çatı, yüzden fazla taş sütunla destekleniyordu
M.Ö. 356'da Herostratus adlı biri tarafından çıkarılan bir yangında yanarak tahrip oldu. Bundan kısa bir süre sonra o günün en ünlü heykeltraşı olan Scopas'lı Paros tarafından yeni bir mabet yapıldı. Romalı tarihçi Pliny'ye göre yeni tapınak, 130 metre uzunlukta ve 68 metre genişlikteydi. Tavanı, yükseklikleri 18 metre olan 127 adet sütun destekliyordu. İnşaat 120 yıl sürmüştü. Büyük İskender M.Ö.333'de Efes'e geldiğinde tapınağın inşaası hala devam ediyordu.
Bizanslı Philon "Babil'in asma bahçelerini, Olimpos'taki Zeus Heykelini, Rodos Kolossusu'nu, yüksek piramitlerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus'in mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes'teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümünün gölgede kaldığını hissettim." diye yazmıştı.
M.S. 57'de St. Paul hristiyanlığı yaymak için Efes'e geldi. O kadar başarılı oldu ki bundan, şehrin demircisi ve tapınaktaki heykellerin sahiplerinden birisi olan Demetrius büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü Demetrius tapınaktaki heykellerin bir kısmının sahibiydi ve her yıl tapınağa hacca gelenlerden iyi bir geliri vardı ve insanların dinini değiştirmesi demek onun geçimini kaybetmesi anlamına geliyordu. Birlikte ticaret yaptığı diğer kişileri de yanına alan Demetrius heyecan verici ve "Yaşasın Efesliler'in Artemisi" diye biten bir söylev yaptı ve halkı galeyana getirdi. Hemen sonra St. Paul'un yardımcılarından ikisini tutukladılar. Bunu bir isyan takip etti. Sonuçta St. Paul, tutuklanan yardımcılarıyla şehri terketti ve Makedonya'ya geri döndü.
262'de Gotların bir akını sırasında büyük Artemis tapınağı yakılıp yıkıldı. Bir yüzyıl sonra Roma İmparatoru Constantine şehri yeniden inşaa ettirdi. Fakat hristiyan olduğu için tapınağı restore ettirmedi.Constantin'in çabalarına rağmen Efes eski günlerine dönemedi. Çünkü gemilerin demirlediği liman yokolmuştu. Nehrin taşıdığı alüvyonlar tarafından deniz şehirden uzaklaşmıştı. Zamanla şehir sakinleri kenti terkettiler. Mabetin kalıntıları başka yapıların ve heykellerin yapılmasında kullanıldı. British Museum'dan John Turtle Wood 1863'de tapınağı araştırmaya başladı. 1869'da 6 metre derinlikte, çamurların içinde tapınağın temellerini buldu. Bulduğu heykelleri ve bazı kalıntıları British Museum'a götürdü.
1904'de yine aynı müzeden D.G. Hograth'ın liderliğindeki bir ekip kazılara devam ettiler ve sitede birbirinin üzerine inşaa edilen 5 tapınak olduğunu keşfettiler. Bugün gelen ziyaretçilere tapınağın yerini belli etmek için, bataklık halinde olan bölgeye sadece bir tek sütun dikilmiştir.
ZEUS HEYKELİ
Eski zamanlarda Yunanlılar'ın en büyük festivali, "Tanrıların Kralı Zeus" onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya'dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776'da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan'ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos'ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos'a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu.
Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için Elis'li Libon yeni bir tapınak yapmaya başladı ve M.Ö. 456'da Zeus tapınağı bitirildi.
Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inşaa edilmişti. Binanın yanlarında yeralan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen şeklindeki tavan heykellerle doldurulmuştu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles'in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus'un görkemli bir heykeli yeralıyordu.
Heykeli, Atina'daki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleştirilmişti. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike'ı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus'un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yeralıyordu.
Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos'un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildişi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yağ ile sürekli yağlanıyordu.
Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans'a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yokoldu.
Olimpos'ta 1829'da Fransızlar tarafından burada bulunan bazı heykel parçaları Paris'te Louvre müzesinde sergilenmektedir.
Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yokolmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir.
KRAL MAUSOLEUS'UN MOZOLESİ
Halikarnas Mozolesi, Dünyanın Yedi Harikası olarak kabul edilen eserler arasında, Türkiye’de bulunan iki harikadan biridir. Halikarnas’taki (Bugünkü Bodrum) bu mermerden yapılmış dev mezarda İÖ.353'te ölen Pers İmparatorluğu’nun ünlü ve uzak krallarından Mausolus ve eşi Kraliçe Artemisia’nın yattığına inanılır. Bugün birçok dilde benzer bir ses yapısıyla kullanılan “mozole” kelimesi de bu kralın adından türemiştir. Heykeli yaptıran Kraliçe Artemisia’nın kendisidir. 135 foot yüksekliğindeki mezar, Yunan mimarlar Satyrus ve Pythius tarafından biçimlendirildi. Mezarı çevreleyen frizlenin yapımında ise dönemin dört ünlü heykeltraşı çalıştı. Dikdoörtgen prizma biçimindeki mozolenin üst kısmı da piramit biçiminde bir çatıyla kaplıdır. Mozolenin en tepesinde ise dört atın çektiği bir araba bulunur. Arabanın içinde oturanlar ise elbette kral ve kraliçedir.
Mezarın kaidesi 25 x 30 metre idi ve İyon stilinde sütunlarla süslenmişti. Tepesinde 4 atlı bir zafer arabası bulunuyordu. Basamaklı bir piramit görünümündeydi. Anıtın, araba heykeliyle birlikte yüksekliği 45 metreyi geçiyordu. Duvarları kabartmalarla süslüydü. Sütunlar arasında birçok güzel heykel vardı.
MÖ 353 yılında mozolenin yapımı tamamlandığında, büyüleyici beyazlıktaki mermer eserin ünü tüm antik dünyaya yayıldı. Ancak, 15. yüzyılın başlarında gerçekleşen bir depremde büyük hasar gören eser, zamanla yıkıldı. Bugün sadece temelleri ve frezeninin bazı parçaları bulunuyor. Frizlerin önemli bir kısmı, ait oldukları topraklardan koparılmış ve Londra’daki The British Museum’a götürülmüştür.
RODOS HEYKELİ
Tarihi; Antik Yunan'da belirli güçleri olan kent-devlet sistemi geçerliydi. Lalysos, Kamiros ve Lindos gibi Rodos da, dört ada devletinden biriydi. MÖ 408'de dört ada anlaşıp, Rodos'u başkent yapıp bir birlik kurduktan sonra ekonomik yönden büyük başarı sağladılar. Mısır Kralı Ptolemy, 1.Soter'le çok gelişmiş bir ticari ilişki içindeydiler. MÖ 305'te Mekadonyalı Antigonid'ler, ticari rekabet sonucunda bu Rodos-Mısır ticari birliğini savaşarak kırdılar ama asla kente giremediler. MÖ 304'te barış yapıldı, birlik yine kuruldu ve tüm askeri malzeme satıldı ve parasıyla Güneş Tanrısı Helios adına dev bir heykelin yapılmasına karar verildi. Heykel 12 yılda yapıldı ve MÖ 282'de bitirildi. Ama MÖ 226'da oluşan çok şiddetli depreme kadar ayakta durabildi. Kent tamamen yıkılmıştı. Heykel ise en zayıf yeri olan dizlerinden kırılarak devrilmişti. Rodoslular, Mısır Kralı 3. Ptolemy'den restorasyon için maddi yardım istediler. Ama sonra bir kahin heykelin yapılmasının yasaklandığı kehanetinde bulununca, Ptolemy'nin yardımından vazgeçildi. Yaklaşık 900 yıl boyunca kırık heykel öylece yerde kaldı. Tabii artık bir kalıntıydı. Sonra garip bir şey oldu ve Suriyeli bir Yahudi heykeli satın alarak 900 devenin sırtına yükleyip taşıdı. Sonrası bilinmiyor.
Aslında her ne kadar Rodos Limanı deniyorsa da, heykelin hangi limanın ağzında durduğu bilinmiyor. Tahminler Mandraki Limanı doğrultusunda... Resimde görüldüğü gibi heykelin boyutları inanılmaz görünüyor. Devrildikten sonra limanın ağzını tıkadığından söz eden antik yazarlar da var ama çelişki çok fazla. Heykelin karada mı yoksa denizde mi 900 yıl yattığı pek anlaşılmıyor. Yahudi tüccar neyi satın aldı? Bir kısmını mı? Ya da başka bir şeyi mi?
Heykel Rodoslu heykeltraş Lindoslu Chares başkanlığındaki bir komisyon tarafından yapıldı. Bronz parçalar halinde çalışıldı, sonra birleştirildi, ayakları ve topukları konuldu. Çatısının yapımında demir ve taş blokların kullanıldığı da sanılıyor. Kaidesi beyaz mermerdendi ve bittiği anda yüksekliği 33 metreydi. Tam olarak şekli ve görünümü bilinmiyor, çizimler anlatılardan yola çıkılarak yapılmış ve Fransız heykelci Auguste Bartholdi, Rodos Heykeli'nden esinlenerek modern dünyanın en çok tanınan ve en büyük ülkesini simgeleyen heykelini yaptı; New York'taki Özgürlük Heykeli'ni... Ne gariptir ki, her iki heykel de özgürlük adına yapıldı...
"Ey Güneş! Senin için Rodoslu Dorian halkı bu bronz heykeli Olympos'a ulaştırmak için, savaş dalgalarını uzaklaştırmanı ve kenti taçlandırmanı dileyerek yaptı. Kentimiz, yağmadan uzak kalsın. Sadece denizler değil, karalar da özgürlük meşalesinin ışığından yoksun kalmasın" (Heykelin ithaf yazısından)
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst