- Katılım
- 12 Eki 2011
- Konular
- 124
- Mesajlar
- 824
- Reaksiyon Skoru
- 65
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 97
- TM Yaşı
- 14 Yıl 6 Ay 13 Gün
- MmoLira
- 1
- DevLira
- 0
Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!
HAYATI (1894 - 1973)
Veysel Şatıroğlu,1894te Sivasın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veyselin dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veyseli. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.
Veysellere yörede Şatıroğulları derler. Babası Karaca lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veyselin dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veyselden önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.
Yedi yaşına girdiği 1901de Sivasta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.
Bu düşmeden sonra Veyselin belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.
Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeninde doktor varmış. Babasına Çocuğu Akdağmadenine götür, orada gözünü açacak bir doktor var demişler. Sevinmiş babası.
Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veyselin. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.
Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veyselin. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veyseli. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivasın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veyselin babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veyselin dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmetin evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.
İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriğinin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağadan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veyseli. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.
Âşık Veyselin hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veyselin bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum...
Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.
O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçeye;
Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.
Bunda biraz Anadoluda erkek oğlan olgusunun etkisi varsa, daha çok Veyselin vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu:
Ne yazık ki bana olmadı kısmet
Düşmanı denize dökerken millet
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
Kılıç vurmak için düşman başına.
Bugünler müyesser olsaydı bana
Minnet etmez idim bir kaşık kana
Mukadder harici gelmez meydana
Neler geldi bu Veyselin başına.
Veyselin annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru belki biz ölürüz ve kardeşi Veysele bakamaz düşüncesiyle Veyseli Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esmadan bir kız, bir oğlu oluyor Veyselin. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor... Veyselin acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921in 24 Şubatında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlandan, Emrahtan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.
Ağabeysi Alinin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veyselin bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veyselin ilk eşi olan Esmayı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veyselin acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.
Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veyselin kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.
Bir şiirinde dile getirdiği gibi:
Talih çile kadar sözü bir etmiş,
Her nereye gitsem gezer peşimde.
Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.
O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir.1928de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adanaya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivasın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veyseli dinleyelim:
Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.
Veyselin köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zaranın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veyseli köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adanaya göndermeyen Deli Süleyman, Sivaslı Kalaycı Hüseyin, Veysele yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafikin Yalıncak köyüne ve Zaranın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivastan Sivrialana dönerlerken arkadaşları bir üç kağıtçı grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veyselin 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafikin Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.
1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları Halk Şairlerini Koruma Derneğini kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramını düzenliyorlar. Böylece Veyselin yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecerle tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor.
1933e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecerin direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veyselin günışığına çıkan ilk şiiri böylece Atatürktür Türkiyenin ihyası... dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veyselin de köyünden dışarıya çıkması oluyor.
O zaman Sivrialanın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veyselin bu destanını çok beğeniyor, Ankaraya gönderelim diye istiyor. Veysel de Ataya ben giderim diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankaraya geliyorlar. Veysel Ankarada konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürke getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürke okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: Ataya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur... diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.
O günleri şöyle anlatıyor: Köyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankaraya gelebildik. Otele gitsek para yok. Nere gidek? Nasıl Edek? diye düşünüyoruz. Dediler ki: Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir. O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankarada, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendinin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemale duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız?
Dedi ki: -Vallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.
Gittik Mustafa Beye derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemale duyurmak istiyoruz. Bize yardım et! dedik.
Dedi ki: -Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin!
-Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemale!
Milletvekili Mustafa Bey, okuyun da bir dinleyeyim bakayım dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankarada çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesiyle konuşacağını söyledi. Yarın bana gelin! dedi. Gittik. Ben karışmam dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. Ne yapsak? diye düşünüyoruz. Sonunda, Matbaaya biz gidelim dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanındaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısına yürüdük.
Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -Girmeyin dedi. Çarşıya girmek yasak! Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı.
Polis: -Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin! diye diretti.
-Peki girmeyelim dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahime çıkıştı. Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin! diye çıkıştı.
-Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız! dedik. O zaman polis, İbrahime: -Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al! Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.
-Ne istiyorsunuz? dedi müdür.
-Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz! dedik.
-Çalın bakayım; bir dinleyeyim! dedi. Çaldık dinledi!
- Ooo! Çok iyi dedi. Çok güzel.
Yazdılar. Yarın gazetede çıkar dediler. Gelin de gazete alın! Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:
- Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun! dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemalden ses yok. Dedik: Bu iş olmayacak. Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesinde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemalden yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankarada bir avukatla tanışmıştık.
Avukat: - Ben belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir! ... dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz!
Döndük avukata geldik. Ne yaptınız? dedi. Anlattık. Durun bir de valiye yazalım! dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -Yok! dedi. Paramız yok! Sizi gönderemeyiz! dedi.
Avukat içerledi ve kahretti: - Gidin! İşinize gidin! dedi. Ankara Belediyesinin sizin için parası yokmuş; tükenmiş! dedi. Acıdım avukata.
Nasıl edelim? Ne edelim? derken bir de Halkevine uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar diye düşündük. Mustafa Kemale gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.
İçeriden bir adam çıktı: -Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz? diye sordu.
-Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar! diye cevap verdik.
-Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu! dedi.
O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: -Gelin halk şairleri var, dinleyin. dedi.
Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler!
Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevinde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankaradan köyümüze işte o parayla döndük.
Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzetinin:
Mecnunum, Leylamı gördüm
Bir kerrece baktı geçti.
Ne söyledi ne de sordum
Kaşlarını yıktı geçti
Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü, yüzü
Sandım ki zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti.
Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti.
Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamzen oku bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti..
İzzetî, bu ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kement etmiş,
Yar bonuma taktı geçti. şiiridir.
Köy Enstitülerinin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecerin katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiyenin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.
1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysele, Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü 500 lira aylık bağlanmıştır.
21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30da doğduğu köy olan Sivrialanda, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.
Âşık Veyselin yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkanın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: Kızılırmak soru işaretine benzer, Zaradan doğar, Hafik ve Şarkışladan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseriyi, Nevşehiri, Kırşehiri, Ankarayı ve Çorumu sular, Samsunun Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veyselin yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafradadır, bir ucu da Zarada. Bafraya dek uzanan acılı bir yaşam Zaranın doğusundaki Kızıldağın gür sularıyla beslenip sona erer.
ESERLERİ
En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışlada her yıl adına bir şenlik yapılır. Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. Şiirleri, Deyişler (1944) , Sazımdan Sesler (1950) , Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimi kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlandı.
- Katılım
- 12 Eki 2011
- Konular
- 124
- Mesajlar
- 824
- Reaksiyon Skoru
- 65
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 97
- TM Yaşı
- 14 Yıl 6 Ay 13 Gün
- MmoLira
- 1
- DevLira
- 0
Güncel
Son düzenleme:
- Katılım
- 10 Eki 2010
- Konular
- 2,513
- Mesajlar
- 24,786
- Reaksiyon Skoru
- 1,240
- Altın Konu
- 1
- Başarım Puanı
- 361
- TM Yaşı
- 15 Yıl 6 Ay 15 Gün
- MmoLira
- -285
- DevLira
- 0
http://www.turkmmo.com/biyografi/378...satiroglu.html
Konu yoruma kapanmıştır.
Konu açmadan önce Arama butonunu kullanmanızda fayda var.
Konu yoruma kapanmıştır.
Konu açmadan önce Arama butonunu kullanmanızda fayda var.
- Durum
- Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 1, Üye: 0, Misafir: 1)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 13
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 55


