- Katılım
- 7 Eki 2010
- Konular
- 9,213
- Mesajlar
- 34,101
- Reaksiyon Skoru
- 4,131
- Altın Konu
- 1
- TM Yaşı
- 15 Yıl 8 Ay 8 Gün
- Başarım Puanı
- 400
- MmoLira
- 183
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Öncelikle, paradigma kavramının anlamını açıklamakla başlayalım. Paradigma, bireyler ve toplum olarak, günlük hayatımızın bir parçası gibi görünen, sorgulamaksızın varlığına inandığımız, bu yüzden test etmeye bile gerek görmediğimiz, içinde yaşadığımız gerçeklik anlayışımızdır. Aslında, her şeyi birdenbire farklı görene kadar hakkında çok da düşünmediğimiz, içinde yaşayıp nefes aldığımız ve kültürümüzün bilinçdışı inanç sistemi gibidir paradigma. Biz bu inanç sistemlerine göre düşünür ve iletişimde bulunuruz.
Şimdi, bizi binlerce yıldır bulunduğumuz noktada tutan paradigmaların değişme zamanı gelmiştir. Artık eski kural ve kanunların bilimsel anlamda da yeterliliğinin sorgulandığı, daha da önemlisi, eski modellemelerin, insan hayatını acıdan, yoksulluktan, adaletsizlikten ve savaştan kurtarmak için yeterli olamadığı görülmeye başlanmıştır. İnsanoğlu, birdenbire uyanıp, kendisi hakkında baştan beri var olan, ama hiç farkına varmadığı bir şeylerin bilincine varmanın kapısına dayanmıştır.
Paradigma kaymasına, kabul edilmiş gerçeklikte kayma da denilebilir. Eski görüşün eksik veya yanlış oldukları kanıtlandığında, bilgi paradigması evrim geçirir. Bu bazen yavaş, bazen çok hızlı bir biçimde olur. Biz şimdi bunun hızlı gerçekleşeceği bir dönemdeyiz. 2012 süreci, en çok düşünme paradigmalarındaki değişimle ilgilidir. İnsan ölçeğinde yaşanmakta olan ve hızlanacak paradigma kayması, toplumun genelinde de etkili olacaktır. Büyük döngü değişimleri, toplumların düşünce paradigmalarını değiştirmeleri anlamına gelmektedir. Yani, artık eski durumlara, yeni bir bakış geliştiriliyor. Biz astrolojik olarak buna Çağ değişimi deriz. Her çağ kendine özgü bir dünya görüşüne, kendine özgü bir paradigmaya sahiptir.
İçinde bulunduğumuz çağ sonlanırken, bilimsel alanda da paradigma kayması gerçekleşmektedir. Maddeci fizik bizi asırlardır, gerçek olanın ölçülebilir olduğuna ve ölçülebilir olanın beş duyumuzla ve duyularımızın mekanik uzanımlarıyla algılanabilen şeyler olduğuna, bilgi edinmenin tek geçerli yolunun, bütün duygularımızdan ve öznelliğimizden kurtulmak, tümüyle akılcı ve nesnel olmak gerektiğine şartlandırdı. Bu mekanik modelde, bilinç ve ruha yer yoktur. Ruh, bilinç ve diğer metafizik kavramlar, bilimin kullandığı analitik metotlarla ölçülemediği için değersizmiş gibi düşünülür. Yeni bilimin mekanikleri, spiritüel bir özümüz olduğunu ve ölümsüzlüğümüzü gözler önüne sermektedir. Fizik ve hücre alanında elde edilen son bilgiler, bilim ve ruh dünyası arasında yeni bağlantılar olduğunu göstermektedir.
Maddeci Bilim Anlayışı
1900lü yıllardan beri gelişmekte olan ve 2000li yılların dünyasına çok önemli katkıda bulunan kuantum fiziğinin bize öğrettiği en değerli şeylerden biri, Newtoncu katı madde fiziğinin ardında, atom altı boyuttaki parçacıkların bilinen fizik ve lineer zaman kavramlarımızın dışında kurallara tabi olmasıdır. Bu durum, dünyamıza ve evrene karşı mekanik maddeci bakışımızı tamamen değiştirmiş, bunları bir bütün olarak algılamamıza imkan tanımıştır. Bu görüşe göre Dünya, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu, zaman ve mekan içine uzanan organik bir şeydir. Yani evren canlı bir varlıktır ve biz bu organizmanın birer parçasıyız, tıpkı gezegenler, düşüncelerimiz ve atom altı parçacıkları gibi. Bu görüş, aslında bizi kadim uygarlıkların dönemlerindeki gibi düşünmeye çekmesi açısından çok önemlidir. Eskiler, dünyayı canlı bir varlık olarak algılarlar, her şeyin bir ruhunun olduğuna inanırlar, kendilerini de bu canlılığın içinde birer daimi varlık olarak görürlerdi. Hiçbir şey sabit ve durağan değildi. Her şey sürekli akıyor, değişiyor ve yeniden doğuyordu. Hiçbir şey tek başına değildi. Her parça, bütünün diğer parçalarıyla ilişkideydi. Halklar, doğanın gelgitleriyle ve gökyüzünün ritmiyle uyum içinde yaşadılar. O dönemlerde bilim, Allahın yaratışının ihtişamını ve ilahi düzeni anlamak içindi. İlahi olanla, insani olan arasındaki bağı anlamaya çalışırken, ilahi olanı maddi dünyadan ayrı bir şey olarak görmüyor, tam tersine onu maddi dünyanın içinde deneyimliyorlardı.
16. yüzyılda, bilimsel devrim başlığı altında, bütün bu bakış değişmeye başladı. Bu dönemden itibaren artık bilgi, açık soruşturma ve gözlemle kazanılmaya, ancak genel kabul görmüş ilkelerle geçerli kabul edilmeye ve buna bilimsel yöntem denilmeye başlandı. 17. yüzyıl sonrasında, filozof ve matematikçi Rene Descartesle birlikte, bilim kuralı haline gelen beden ve ruhun birbirinden ayrılışı, bilim ile ruhun arasındaki bağı iyice koparmaya başladı. Descartes, zihnin vücudun fiziksel karakterini etkilediğini reddetti. Ona göre fiziksel olan vücut maddeden oluşuyordu, oysa zihin tanımlanmamış, ama açıkça maddeden oluşmayan bir özden oluşuyordu. Bu dönemden sonra, bilim alanında insan bedeni, bir makine gibi görülmeye başlandı.
Benzer şekilde dünyayı bir makine gibi gören Newtonla birlikte, evreni yaşayan, titreşen bir varlık olarak gören dünya görüşü sona ermiş oldu. Yeni görüş bizi, zihnimizin dışındaki dünyayı mekanik, herhangi bir ruhani veya canlı nitelikten yoksun, cansız maddeden ibaret olarak algılamaya sevk etti. Son dört yüz yıldır maddeci bilimin bize aşıladığı ve adeta bir slogan haline gelen Beş duyuyla algılanmıyorsa, gerçek değildir! görüşü, bilinç ve ruh gibi cisimsel olmadığı için ölçülemeyen görüngülerin göz ardı edilmesine yol açtı.
Son dört yüzyıl içinde, bilimin ancak her şeyin maddeden yapıldığı fikri üstüne inşa edilebileceği inancını benimsedik. Materyalist bilimsel yaklaşımı, günlük hayatımızda yaşadığımız deneyimleri açıklamadaki başarısızlığına rağmen, geçerli olarak kabul ettik ve onun öngördüğü şekilde düşünerek, bilimsel olmamız gerektiğine ikna olduk. Böyle bir anlayışa dayanmayan her şeyi reddederek, günlük hayatımızın dışına ittik. Kendini Bilen Evren kitabında Amit Goswami bunu şöyle açıklıyor: Bilimsel olmak istiyoruz, bilimsel olduğumuzu sanıyoruz, ama değiliz. Gerçekten bilimsel olmak için, bilimin yeni keşiflerde bulundukça, her zaman değiştiğini hatırlamamız gerek. Goswamiye göre, bugün birçok fizikçi, materyalist realizmde bir şeylerin hatalı olduğundan kuşkulanmakta, ama onlara bunca yıldır iyi bir hizmet vermiş olan sandalı sallamaktan korkmaktadır. Materyalist realizmin, modern insanın yaşam niteliği üstündeki olumsuz tesiri sarsıcıdır. Materyalist realizm, hiçbir ruhsal anlamı olmayan bir evren ortaya koyar.(Kaynak: Kendini Bilen Evren, Amit Goswami, Ruh ve Madde Yayınları, sayfa 35, 36).
İlahi düzenden ve insanın gerçek doğasından habersiz bir materyalist bilimsel anlayış bizi ne yazık ki, bunalımın tam ortasına sürükledi. Özellikle batılı anlayış, materyalist bir dünyada yaşadığımız fikrini bilimsel bir görüş olarak kabul etmeye daha hızlı bir yatkınlık gösterdi. Her şeyin maddeden yapıldığı ve maddenin temel gerçeklik olarak görüldüğü dünyada, maddesel ihtiyaçlar da çabucak çoğaldı ve sürekli daha iyi şeyler elde etme arzusu baskınlaştı. Böylece insani yönlerimizden uzaklaşmaya, maddi hırslarımıza çekilmeye başladık. Halbuki bize ilahi düzene göre yaşamamızı öneren ilahi ve semavi kaynaklarımızda, materyalizmin dejeneresyona, hastalıklara, belalara ve yıkıcı sonuçlara yol açacağına dair uyarılar yer almaktadır. Daha iyi giysiler almak, daha iyi evlerde yaşamak, daha iyi teknolojik araç, gereçler kullanmak konusunda bir yarış içerisinde olmak, geçici olarak tatmin verse de, manevi değerler ve ruhsal gelişimden uzaklaşan insanoğlu, büyük bir boşluk içerisine düşmektedir. Dünyamızın maddeselliğe dayalı olması büyük uyumsuzluk, ekonomik istikrarsızlık, savaş, vahşet, suç, nüfus patlamaları, su ve besin yetersizliği ve çevresel kirlilik ve yıkıma yol açmaktadır.
Ne yazık ki, son birkaç yüzyıldır, daha önceleri evreni canlı bir varlık ve bizi de onun bir parçası olarak gören kadim anlayıştan uzaklaşarak, içinde yaşadığımız dünya ile sıcak bağımızı yitirdik. Günümüz bilimsel paradigmasına göre mekanik olan ölü bir evrende ve dünyada yaşıyoruz ve makinelerde bilinçli deneyime yer olmadığı gibi, niyet, duygu ve ruh da yoktur. İşte, insanı ilahi düzenden kopartan, içinde yaşadığı büyülü dünyasına yabancılaştıran ve artık değişmesi gereken paradigma budur!
Stanford Üniversitesi Madde Bilimi ve Mühendisliği bölümünde profesörlük, metalurji ve katı madde fiziği konusunda Amerikan hükümetine danışmanlık yapmış, Parapsikoloji ve Tıp Akademisinin kurucularından olan biri olan Dr. William Tiller, günümüzdeki bilimsel gerçeklik paradigmasının değişmesi gerekliliğine dair önemli bir nedeni şöyle açıklıyor: Şu andaki paradigmamıza hiçbir bilinç, niyet, duygu, zihin ve ruh biçiminin girmesine izin yoktur. Çalışmalarımız bilincin fiziksel gerçeklik üzerinde çok kesin etkileri olabileceğini gösterdiği için, bu, eninde sonunda bir paradigma kayması olacağını gösterir; bu kayma, bilincin işe katılmasına izin verecektir. Evrenin yapısı, bilincin içeri girmesine izin vermek için şu anda olduğunun çok ötesine kadar genişlemek zorunda kalacaktır. (Kaynak: Ne Biliyoruz Ki, İnkılap Yayınları).
İnsanoğlunun tekrar kendini hatırlamaya, kendini bilmeye yöneldiği bu önemli süreçte içinde yaşadığı dünya ile kendisini tekrar bütünleştirecek, tüm dünya dinlerini kuşatan ve tüm insanlığın halini anlamak için onlarla çalışan bir bilimsel anlayışa kavuşmak üzeredir.
Gerçeklik Anlayışımız Değişiyor
Ancak bilim ve ruh yeniden bir araya gelirse, o zaman daha iyi bir dünya yaratma şansını elde edebiliriz. Kuantum evreni gerçeği, Descartesin yüzlerce yıl evvel birbirinden ayırdığı bu iki alanı yeniden birbirine bağlıyor. Kuantum fiziğinin evren mekanizmasına dair önerdiği yeni anlayış, maddesel olmayan zihnin, fiziksel vücudu etkilediği gerçeğini ortaya çıkarıyor. Düşünceler, yani zihnin enerjisi, vücudun fizyolojisinin fiziksel beyin tarafından kontrolünü doğrudan etkiliyor. İnancın Biyolojisi kitabının yazarı Dr. Bruce H. Liptona göre bilinçli zihin, vücuttaki zihni oluşturan hücresel düzenleyici sinyalleri okumakla kalmaz, aynı zamanda sinir sistemi tarafından kontrollü biçimde salgılanan düzenleyici sinyallerle görülebilen duyguları da açığa çıkarır. Kendi kendine düşünebilme yeteneğine sahip, kendini bilen zihin çok güçlüdür. Dahil olduğumuz herhangi bir programlanan davranışı gözlemleyebilir, değerlendirebilir ve bilinçli bir şekilde değiştirmeye karar verebilir. Çoğu çevresel sinyale nasıl tepki vereceğimizi ya da tepki verip vermeyeceğimizi kendimiz seçebiliriz. Bilinçli zihin, bilinçaltının önceden programlanmış davranışlarını geçersiz kılan kapasitesi, özgür iradenin temellerini oluşturur (Kaynak: İnancın Biyolojisi, Dr. Bruce H.Lipton, Kuraldışı Yayınları, Sayfa 136-137).
Kuantum fiziği, gerçekliğin bizim gördüğümüz gibi olmadığını söylüyor. Gerçeklik, onu nasıl algıladığımıza göre değişebilir mi? Bütün gerçeklik duygumuz, aslında bilincimizle mi alakalı? Yani fiziksel deneyimleri yaratan ve her şeyden sorumlu olan bilincimiz mi? Ne Biliyoruz Ki? filminin yaratıcılarının röportajlarıyla hazırlanan aynı adlı kitabı okurken, bu soruları kendime sorup, durdum. Bu kitapta kim olduğumuz, hayatın ne olduğu, neyin mümkün olup neyin olmadığı, bunların hepsi, neyin gerçek olduğunu düşündüğümüze bağlı olduğu; gözlerimizi yeni olasılıklara açmaya razı olursak, gerçekliğimizin değişebileceği gibi düşünceler ortaya konuluyordu.
....
Alıntıdır
Yazan Berk Yüksel
Şimdi, bizi binlerce yıldır bulunduğumuz noktada tutan paradigmaların değişme zamanı gelmiştir. Artık eski kural ve kanunların bilimsel anlamda da yeterliliğinin sorgulandığı, daha da önemlisi, eski modellemelerin, insan hayatını acıdan, yoksulluktan, adaletsizlikten ve savaştan kurtarmak için yeterli olamadığı görülmeye başlanmıştır. İnsanoğlu, birdenbire uyanıp, kendisi hakkında baştan beri var olan, ama hiç farkına varmadığı bir şeylerin bilincine varmanın kapısına dayanmıştır.
Paradigma kaymasına, kabul edilmiş gerçeklikte kayma da denilebilir. Eski görüşün eksik veya yanlış oldukları kanıtlandığında, bilgi paradigması evrim geçirir. Bu bazen yavaş, bazen çok hızlı bir biçimde olur. Biz şimdi bunun hızlı gerçekleşeceği bir dönemdeyiz. 2012 süreci, en çok düşünme paradigmalarındaki değişimle ilgilidir. İnsan ölçeğinde yaşanmakta olan ve hızlanacak paradigma kayması, toplumun genelinde de etkili olacaktır. Büyük döngü değişimleri, toplumların düşünce paradigmalarını değiştirmeleri anlamına gelmektedir. Yani, artık eski durumlara, yeni bir bakış geliştiriliyor. Biz astrolojik olarak buna Çağ değişimi deriz. Her çağ kendine özgü bir dünya görüşüne, kendine özgü bir paradigmaya sahiptir.
İçinde bulunduğumuz çağ sonlanırken, bilimsel alanda da paradigma kayması gerçekleşmektedir. Maddeci fizik bizi asırlardır, gerçek olanın ölçülebilir olduğuna ve ölçülebilir olanın beş duyumuzla ve duyularımızın mekanik uzanımlarıyla algılanabilen şeyler olduğuna, bilgi edinmenin tek geçerli yolunun, bütün duygularımızdan ve öznelliğimizden kurtulmak, tümüyle akılcı ve nesnel olmak gerektiğine şartlandırdı. Bu mekanik modelde, bilinç ve ruha yer yoktur. Ruh, bilinç ve diğer metafizik kavramlar, bilimin kullandığı analitik metotlarla ölçülemediği için değersizmiş gibi düşünülür. Yeni bilimin mekanikleri, spiritüel bir özümüz olduğunu ve ölümsüzlüğümüzü gözler önüne sermektedir. Fizik ve hücre alanında elde edilen son bilgiler, bilim ve ruh dünyası arasında yeni bağlantılar olduğunu göstermektedir.
Maddeci Bilim Anlayışı
1900lü yıllardan beri gelişmekte olan ve 2000li yılların dünyasına çok önemli katkıda bulunan kuantum fiziğinin bize öğrettiği en değerli şeylerden biri, Newtoncu katı madde fiziğinin ardında, atom altı boyuttaki parçacıkların bilinen fizik ve lineer zaman kavramlarımızın dışında kurallara tabi olmasıdır. Bu durum, dünyamıza ve evrene karşı mekanik maddeci bakışımızı tamamen değiştirmiş, bunları bir bütün olarak algılamamıza imkan tanımıştır. Bu görüşe göre Dünya, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu, zaman ve mekan içine uzanan organik bir şeydir. Yani evren canlı bir varlıktır ve biz bu organizmanın birer parçasıyız, tıpkı gezegenler, düşüncelerimiz ve atom altı parçacıkları gibi. Bu görüş, aslında bizi kadim uygarlıkların dönemlerindeki gibi düşünmeye çekmesi açısından çok önemlidir. Eskiler, dünyayı canlı bir varlık olarak algılarlar, her şeyin bir ruhunun olduğuna inanırlar, kendilerini de bu canlılığın içinde birer daimi varlık olarak görürlerdi. Hiçbir şey sabit ve durağan değildi. Her şey sürekli akıyor, değişiyor ve yeniden doğuyordu. Hiçbir şey tek başına değildi. Her parça, bütünün diğer parçalarıyla ilişkideydi. Halklar, doğanın gelgitleriyle ve gökyüzünün ritmiyle uyum içinde yaşadılar. O dönemlerde bilim, Allahın yaratışının ihtişamını ve ilahi düzeni anlamak içindi. İlahi olanla, insani olan arasındaki bağı anlamaya çalışırken, ilahi olanı maddi dünyadan ayrı bir şey olarak görmüyor, tam tersine onu maddi dünyanın içinde deneyimliyorlardı.
16. yüzyılda, bilimsel devrim başlığı altında, bütün bu bakış değişmeye başladı. Bu dönemden itibaren artık bilgi, açık soruşturma ve gözlemle kazanılmaya, ancak genel kabul görmüş ilkelerle geçerli kabul edilmeye ve buna bilimsel yöntem denilmeye başlandı. 17. yüzyıl sonrasında, filozof ve matematikçi Rene Descartesle birlikte, bilim kuralı haline gelen beden ve ruhun birbirinden ayrılışı, bilim ile ruhun arasındaki bağı iyice koparmaya başladı. Descartes, zihnin vücudun fiziksel karakterini etkilediğini reddetti. Ona göre fiziksel olan vücut maddeden oluşuyordu, oysa zihin tanımlanmamış, ama açıkça maddeden oluşmayan bir özden oluşuyordu. Bu dönemden sonra, bilim alanında insan bedeni, bir makine gibi görülmeye başlandı.
Benzer şekilde dünyayı bir makine gibi gören Newtonla birlikte, evreni yaşayan, titreşen bir varlık olarak gören dünya görüşü sona ermiş oldu. Yeni görüş bizi, zihnimizin dışındaki dünyayı mekanik, herhangi bir ruhani veya canlı nitelikten yoksun, cansız maddeden ibaret olarak algılamaya sevk etti. Son dört yüz yıldır maddeci bilimin bize aşıladığı ve adeta bir slogan haline gelen Beş duyuyla algılanmıyorsa, gerçek değildir! görüşü, bilinç ve ruh gibi cisimsel olmadığı için ölçülemeyen görüngülerin göz ardı edilmesine yol açtı.
Son dört yüzyıl içinde, bilimin ancak her şeyin maddeden yapıldığı fikri üstüne inşa edilebileceği inancını benimsedik. Materyalist bilimsel yaklaşımı, günlük hayatımızda yaşadığımız deneyimleri açıklamadaki başarısızlığına rağmen, geçerli olarak kabul ettik ve onun öngördüğü şekilde düşünerek, bilimsel olmamız gerektiğine ikna olduk. Böyle bir anlayışa dayanmayan her şeyi reddederek, günlük hayatımızın dışına ittik. Kendini Bilen Evren kitabında Amit Goswami bunu şöyle açıklıyor: Bilimsel olmak istiyoruz, bilimsel olduğumuzu sanıyoruz, ama değiliz. Gerçekten bilimsel olmak için, bilimin yeni keşiflerde bulundukça, her zaman değiştiğini hatırlamamız gerek. Goswamiye göre, bugün birçok fizikçi, materyalist realizmde bir şeylerin hatalı olduğundan kuşkulanmakta, ama onlara bunca yıldır iyi bir hizmet vermiş olan sandalı sallamaktan korkmaktadır. Materyalist realizmin, modern insanın yaşam niteliği üstündeki olumsuz tesiri sarsıcıdır. Materyalist realizm, hiçbir ruhsal anlamı olmayan bir evren ortaya koyar.(Kaynak: Kendini Bilen Evren, Amit Goswami, Ruh ve Madde Yayınları, sayfa 35, 36).
İlahi düzenden ve insanın gerçek doğasından habersiz bir materyalist bilimsel anlayış bizi ne yazık ki, bunalımın tam ortasına sürükledi. Özellikle batılı anlayış, materyalist bir dünyada yaşadığımız fikrini bilimsel bir görüş olarak kabul etmeye daha hızlı bir yatkınlık gösterdi. Her şeyin maddeden yapıldığı ve maddenin temel gerçeklik olarak görüldüğü dünyada, maddesel ihtiyaçlar da çabucak çoğaldı ve sürekli daha iyi şeyler elde etme arzusu baskınlaştı. Böylece insani yönlerimizden uzaklaşmaya, maddi hırslarımıza çekilmeye başladık. Halbuki bize ilahi düzene göre yaşamamızı öneren ilahi ve semavi kaynaklarımızda, materyalizmin dejeneresyona, hastalıklara, belalara ve yıkıcı sonuçlara yol açacağına dair uyarılar yer almaktadır. Daha iyi giysiler almak, daha iyi evlerde yaşamak, daha iyi teknolojik araç, gereçler kullanmak konusunda bir yarış içerisinde olmak, geçici olarak tatmin verse de, manevi değerler ve ruhsal gelişimden uzaklaşan insanoğlu, büyük bir boşluk içerisine düşmektedir. Dünyamızın maddeselliğe dayalı olması büyük uyumsuzluk, ekonomik istikrarsızlık, savaş, vahşet, suç, nüfus patlamaları, su ve besin yetersizliği ve çevresel kirlilik ve yıkıma yol açmaktadır.
Ne yazık ki, son birkaç yüzyıldır, daha önceleri evreni canlı bir varlık ve bizi de onun bir parçası olarak gören kadim anlayıştan uzaklaşarak, içinde yaşadığımız dünya ile sıcak bağımızı yitirdik. Günümüz bilimsel paradigmasına göre mekanik olan ölü bir evrende ve dünyada yaşıyoruz ve makinelerde bilinçli deneyime yer olmadığı gibi, niyet, duygu ve ruh da yoktur. İşte, insanı ilahi düzenden kopartan, içinde yaşadığı büyülü dünyasına yabancılaştıran ve artık değişmesi gereken paradigma budur!
Stanford Üniversitesi Madde Bilimi ve Mühendisliği bölümünde profesörlük, metalurji ve katı madde fiziği konusunda Amerikan hükümetine danışmanlık yapmış, Parapsikoloji ve Tıp Akademisinin kurucularından olan biri olan Dr. William Tiller, günümüzdeki bilimsel gerçeklik paradigmasının değişmesi gerekliliğine dair önemli bir nedeni şöyle açıklıyor: Şu andaki paradigmamıza hiçbir bilinç, niyet, duygu, zihin ve ruh biçiminin girmesine izin yoktur. Çalışmalarımız bilincin fiziksel gerçeklik üzerinde çok kesin etkileri olabileceğini gösterdiği için, bu, eninde sonunda bir paradigma kayması olacağını gösterir; bu kayma, bilincin işe katılmasına izin verecektir. Evrenin yapısı, bilincin içeri girmesine izin vermek için şu anda olduğunun çok ötesine kadar genişlemek zorunda kalacaktır. (Kaynak: Ne Biliyoruz Ki, İnkılap Yayınları).
İnsanoğlunun tekrar kendini hatırlamaya, kendini bilmeye yöneldiği bu önemli süreçte içinde yaşadığı dünya ile kendisini tekrar bütünleştirecek, tüm dünya dinlerini kuşatan ve tüm insanlığın halini anlamak için onlarla çalışan bir bilimsel anlayışa kavuşmak üzeredir.
Gerçeklik Anlayışımız Değişiyor
Ancak bilim ve ruh yeniden bir araya gelirse, o zaman daha iyi bir dünya yaratma şansını elde edebiliriz. Kuantum evreni gerçeği, Descartesin yüzlerce yıl evvel birbirinden ayırdığı bu iki alanı yeniden birbirine bağlıyor. Kuantum fiziğinin evren mekanizmasına dair önerdiği yeni anlayış, maddesel olmayan zihnin, fiziksel vücudu etkilediği gerçeğini ortaya çıkarıyor. Düşünceler, yani zihnin enerjisi, vücudun fizyolojisinin fiziksel beyin tarafından kontrolünü doğrudan etkiliyor. İnancın Biyolojisi kitabının yazarı Dr. Bruce H. Liptona göre bilinçli zihin, vücuttaki zihni oluşturan hücresel düzenleyici sinyalleri okumakla kalmaz, aynı zamanda sinir sistemi tarafından kontrollü biçimde salgılanan düzenleyici sinyallerle görülebilen duyguları da açığa çıkarır. Kendi kendine düşünebilme yeteneğine sahip, kendini bilen zihin çok güçlüdür. Dahil olduğumuz herhangi bir programlanan davranışı gözlemleyebilir, değerlendirebilir ve bilinçli bir şekilde değiştirmeye karar verebilir. Çoğu çevresel sinyale nasıl tepki vereceğimizi ya da tepki verip vermeyeceğimizi kendimiz seçebiliriz. Bilinçli zihin, bilinçaltının önceden programlanmış davranışlarını geçersiz kılan kapasitesi, özgür iradenin temellerini oluşturur (Kaynak: İnancın Biyolojisi, Dr. Bruce H.Lipton, Kuraldışı Yayınları, Sayfa 136-137).
Kuantum fiziği, gerçekliğin bizim gördüğümüz gibi olmadığını söylüyor. Gerçeklik, onu nasıl algıladığımıza göre değişebilir mi? Bütün gerçeklik duygumuz, aslında bilincimizle mi alakalı? Yani fiziksel deneyimleri yaratan ve her şeyden sorumlu olan bilincimiz mi? Ne Biliyoruz Ki? filminin yaratıcılarının röportajlarıyla hazırlanan aynı adlı kitabı okurken, bu soruları kendime sorup, durdum. Bu kitapta kim olduğumuz, hayatın ne olduğu, neyin mümkün olup neyin olmadığı, bunların hepsi, neyin gerçek olduğunu düşündüğümüze bağlı olduğu; gözlerimizi yeni olasılıklara açmaya razı olursak, gerçekliğimizin değişebileceği gibi düşünceler ortaya konuluyordu.
....
Alıntıdır
Yazan Berk Yüksel
Son düzenleme:


