- Katılım
- 15 Tem 2009
- Konular
- 10
- Mesajlar
- 29
- Reaksiyon Skoru
- 0
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 16 Yıl 11 Ay 1 Gün
- Başarım Puanı
- 50
- MmoLira
- 0
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Adalet ve hoşgörü kavramları Türk-İslam ahlakının temelini oluşturur.
Türkler, tarih boyunca, birlikte yaşadıkları farklı dinlerden topluluklara,
farklı etnik gruplara adaletle hükmetmiş, dinlerini değiştirmek için herhangi
bir zorlamada bulunmamış, her zaman barış içinde yaşamayı hedeflemiştir.
İnsanları adaletten uzaklaştıran en önemli etken,
prensipte
kabul ettikleri adaleti, kendi çıkarlarıyla
çatıştığında
reddetmeleridir. Adaletin yeryüzünde
gerçekten uygulanabilmesi için,
insanlara, adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bıraktırabilecek bir
ahlaka
ihtiyaç vardır. Bu ahlak Türk-İslam ahlakıdır.
HARUN
YAHYA
Çok şerefli bir geçmişe sahip olan Türk milleti adaletli,
hoşgörülü ve dürüst yönetimiyle tarihe geçmiş ender topululuklardan biridir. Bu
gerçeği, Batılı pek çok tarihçi teyit etmektedir. Ayrıca bu gerçek, geçmişte
Türklerin yönetiminde asırlarca yaşamış halklara mensup araştırmacılar
tarafından da samimiyetle dile getirilmektedir. İki büyük Türk imparatorluğu
olan Büyük Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu bu konuda akla gelen ilk
örneklerdir. Bu imparatorlukların yönetimi altında asırlar boyunca yaşayan
çeşitli halklar arasında gerçek adalet sağlanmış, toplumda barış ve hoşgörü
hakim olmuştur.
SELÇUKLU'DA ADALETLE HÜKMEDEN HAKANLAR
Türklerin
İslamiyeti kabulüyle birlikte hakanların, padişahların yönetimi de İslam
ahlakına göre olmuştur. Kuran'da Allah'ın bildirdiği adaleti uygulayan
yöneticiler, bu tutumları neticesinde çok büyük başarılar elde etmiş, büyük
fetihler gerçekleştirmiş ve İslam'ın yayılmasına önemli katkılarda
bulunmuşlardır. İngiliz araştırmacı Sir Thomas Arnold, 'The Preaching of Islam'
adlı kitabında Hıristiyanların, Selçukluların bu tutumlarından dolayı, nasıl
onların idaresi altına girmek istediklerini şöyle anlatmıştır:
"İslam
idaresi altında dini hayatın emniyette olduğu hakkındaki bu hisler, yine o
devirlerde Küçükasya (Anadolu) Hıristiyanlarının, Selçuk Türklerini bir
kurtarıcı sıfatı ile karşılamalarına vesile olmuştu... Hatta VIII. Mihail
(1261-1282) devrinde, Küçükasya içerisindeki ufak kasabaların halkı, Bizans
İmparatorluğu'nun istibdadından kurtulmak ümidi ile Türkleri kasabalarının
işgali için davet etmişlerdi. Hatta bu halk arasında zengin veya fakir birçok
kimseler, o zamanki Türk Milli sınırları içerisinde göç etmeyi bile göze
almışlardır."
Bu büyük Türk İmparatorluğu'nun en parlak devrinde
yönetimde olan Melikşah, Kuran'ın hükümlerini uygulama konusunda oldukça hassas
davranmıştır. Ele geçirdiği topraklardaki halka karşı büyük bir hoşgörü ve
merhametle yaklaşmış, bunun neticesinde de fethettiği ülkelerin halkları
tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla anılmıştır. Ermeni tarihçisi Urfalı
Mathiu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nu şu şekilde anlatır:
"Melikşah'ın
saltanatı Allah'ın lütfuna mazhar oldu. Hakimiyeti uzak ülkelere kadar yayıldı
ve Ermenilere huzur verdi. Kalbi Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. Geçtiği
ülkelerin halklarına karşı bir baba gibi davrandı. Birçok şehir ve vilayetler
kendi arzuları ile onun idaresine girdi; bütün Rum ve Ermeni beldeleri onun
kanunlarını tanıdı."
TÜRK-İSLAM ADALET VE HOŞGÖRÜSÜNÜN
KAYNAĞI
Tüm tarafsız tarihçiler Melikşah'ın adaletini ve hoşgörülü
tavrını içtenlikle dile getirmektedirler. Onun hoşgörüsü kitap ehlinin kalbinde
de kendisine karşı bir yumuşama oluşmasına vesile olmuştur. Hatta bu nedenle
tarihte eşine az rastlanır şekilde, birçok şehir kendi isteğiyle Melikşah'ın
idaresi altına girmeyi kabul etmiştir. Sir Thomas Arnold'ın yine aynı kitabında
yer alan, 2. Haçlı seferine VII. Louis'in özel katibi olarak katılan St. Denis
Manastırı mensubu Odo de Diogilo adlı rahibin anılarında, Müslümanların hangi
din mensubu olursa olsun herkese karşı nasıl adaletli davrandıkları tüm
şeffaflığıyla şöyle anlatılmaktadır:
"Eğer Müslüman Türklerin
kalplerine, o sefaleti ve felaketi görerek, bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı,
geri kalan Haçlı kafilesinin durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin
yaralılarına baktılar, fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan
kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar, Rumların tehdit ve hile ile hacılardan
koparmış olduğu Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara
verdiler. Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları olan
ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran Rumların hareketleri,
Hıristiyan hacıları arasında, öyle bir karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunlardan
pek çoğu kendi istekleri ile kendilerini kurtaran Müslümanların dinini kabul
ettiler."
2. Haçlı Seferi sırasında yaşananları anlatan Odo de Diogilo,
Müslümanların gösterdiği hoşgörülü, şefkatli ve adil tutumun nasıl güzel
sonuçlara vesile olduğunu da şu satırlarla aktarmıştır:
"Kendilerine
karşı zalimce davranan dindaşlarından sakınarak, imansız telakki olunan, fakat
haklarında gayet yumuşak ve şefkatle muamele edenlerin arasına emniyetle
girdiler. Ve işittiğimize göre, Türkler çekilirken 3 bin kadarı da onlara
katılmıştır… Gerçekte Müslümanlar, ifa ettikleri hizmetle yetinerek, bunlardan
hiçbirisini dinlerini terk etmeye zorlamamışlardı."
Tarihçiler
tarafından yazılan bu satırlar İslam ahlakının savaş ya da zorluk döneminde de
adaleti emrettiğini göstermektedir. Türklerin -tüm dünyanın zorba
imparatorlarla yönetildiği, zulmün hüküm sürdüğü bir dönemde- gösterdiği bu
üstün ahlak, Kuran'a olan bağlılıklarının ve yüksek karakterlerinin bir
göstergesidir. Bu nedenle de, Türklerin karşısındaki millet ya da topluluk her
ne kadar İslam'a karşı önyargılı da olsa, bu güzel Müslüman ahlakına şahit
olduktan sonra aynı Haçlı Ordusu'ndaki Hıristiyanlar gibi kalplerinde İslam'a
karşı bir yumuşama, sevgi oluşacaktır.
Fatih Sultan Mehmet döneminde
yapılan fetihlerle imparatorluk üç kıtaya yayılmış, İstanbul'un fethi ise bir
çağın kapanıp, yeni bir çağın açılmasına neden olmuştur. Bu fetih Osmanlı'da
olduğu gibi, Avrupa tarihinde de bir dönüm noktasıdır. İstanbul'u olağanüstü
bir askeri deha ile fetheden ve böylelikle dünyada bir çağı değiştiren Fatih,
gittiği her yeni ülkeye İslam'ın adaletini ve hoşgörüsünü ***ürmüştür.
Fatih Sultan Mehmet'in kitap ehline karşı olan hoşgörüsü günümüze kalan
birçok anlaşmalarla da belgelenmiştir. Onun İslam ahlakından kaynaklanan
hoşgörüsünden Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Süryani her dine mensup insan payını
alıyordu. Bu nedenle Fatih'in padişah olduğu süre boyunca birçok yabancı millet
onun yönetimi altına girmekten büyük bir memnuniyet duymuştu. Bizanslı yönetici
Büyük Düka Notaras'ın "Bizans'ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi
tercih ederim" şeklindeki sözü de bu gerçeği teyit eder
niteliktedir.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi, ilk başlarda
gayrimüslim halk arasında büyük bir korkuya neden olmuştur. Baskılara ve
saldırılara maruz kalacaklarını düşünen bu kişilerin büyük bir bölümü ya firar
etmiş ya da Ayasofya'da toplanmıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet onlara hoşgörü
ve adaletle yaklaşmış, her türlü korkudan uzak olarak evlerine dönmelerini ve
işleriyle rahat bir şekilde uğraşmalarını istemiştir. Onlara dinleri konusuda
hiçbir baskı yapmamış, aksine birçok din mensubunu büyük bir hoşgörüyle
karşılayarak, dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir ortam hazırlamıştır.
Sarayda Müslüman ve Hıristiyan bilginler yan yana yaşamış ve her türlü ilmi
konuyu büyük bir müsamaha ile tartışmışlardır.
Fatih Sultan Mehmet,
Hıristiyanlığı bir Hıristiyan aracılığıyla tanımaya çalışmış ve Patrik'e İsa
cemaatine bir "temin-i hukuk" (modus-vivendi) tesis ettiğini belirten bir
ferman vermiştir. Fatih, Patrikhane'ye çok geniş imkanlar tanımış, böylece
Patrikhane ilk defa Türkler zamanında bir muhtariyete kavuşmuştu. Batı ve Doğu
kaynaklarından yararlanarak fermanın bir örneğini yayınlayan tarihçi Hammer,
Padişah'ın, Patrik'e gönderdiği beratta şunların yazılı olduğunu
belirtmektedir:
"Kimse Patrik'e tahakküm etmesin: kim olursa olsun,
hiçbir kimse kendisine ilişmesin: Patrik ve maiyetinde bulunan büyük rahipler,
her türlü genel hizmetlerden süresiz olarak affedilmiş olsunlar."
Fatih
Sultan Mehmet fethin ardından hemen gayrimüslim azınlıkların hukuki haklarıyla
ilgilenmiş ve Rum-Ortodoks Patrikliğine Gennadius'u getirerek, onlarla bir
anlaşma yapmıştır. Galata'da yaşayan kitap ehliyle yaptığı anlaşmada ise,
Galata kiliselerine el konulmayacağı, mescid haline getirilmeyeceği,
ibadetlerine karışılmayacağı ve hiçbir gayrimüslimin zorla Müslüman
yapılmayacağı teyit edilmektedir. Aynı döneme ait bir başka anlaşmada ise ruhani
reislerin bundan önce nasıl "metropolit" sıfatı taşıyorlarsa, öylece devam
etmelerine izin verildiği görülmektedir.
Fatih Sultan Mehmet,
Hıristiyanlığın yanısıra Yahudilerin haklarına da sahip çıkmıştır. Onlara da
Hahambaşıları liderliğinde kendi havralarına sahip olma ve dini hizmetlerini
serbestçe yürütme hakkı tanımıştır. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı döneminin ilk
Hahambaşısı olan Moşe Kapsali'yi huzuruna davet ederek, kendisine iltifatta
bulunmuş ve Yahudilere ait davaları görmek için bir ferman vermiştir.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle başlayan bu ilerleme,
Fatih'ten sonra gelen padişahlar tarafından da devam ettirilmiştir. Osmanlı
orduları iki kez Viyana kapılarına dayanmış, Sırbistan, Arnavutluk,
Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan başta olmak üzere Balkanlar baştan sona
fethedilmiş, Macaristan Osmanlı himayesine girmiş, Osmanlı denizlere açılmış,
Karadeniz Türk gölü haline getirilmiş, Mora yarımadası, Rodos, Girit, Sakız
gibi birçok Ege adası alınmış, Kafkasya ele geçirilmiş, Bağdat, Tebriz, Yemen,
Suriye, Irak, Lübnan, Mısır, Filistin, Kudüs, Fas, Tunus, Cezayir, Doğu
Anadolu, Baharat Yolu, Lehistan gibi daha pek çok yer Türk toprağı haline
gelmiştir. Fethedilen tüm bu topraklarda her dinden ve her görüşten insan barış
ve hoşgörü içinde yaşamış, hiçkimseye dininden, dilinden ya da ırkından dolayı
zulmedilmemiştir. Aksine farklı inançlara, geleneklere, törelere sahip insanlar,
aralarında hiçbir anlaşmazlık olmadan, Osmanlı'nın adil yönetimi altında huzur
içinde senelerce birarada yaşamışlardır.
kaynak:
Türkler, tarih boyunca, birlikte yaşadıkları farklı dinlerden topluluklara,
farklı etnik gruplara adaletle hükmetmiş, dinlerini değiştirmek için herhangi
bir zorlamada bulunmamış, her zaman barış içinde yaşamayı hedeflemiştir.
İnsanları adaletten uzaklaştıran en önemli etken,
prensipte
kabul ettikleri adaleti, kendi çıkarlarıyla
çatıştığında
reddetmeleridir. Adaletin yeryüzünde
gerçekten uygulanabilmesi için,
insanlara, adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bıraktırabilecek bir
ahlaka
ihtiyaç vardır. Bu ahlak Türk-İslam ahlakıdır.
HARUN
YAHYA
Çok şerefli bir geçmişe sahip olan Türk milleti adaletli,
hoşgörülü ve dürüst yönetimiyle tarihe geçmiş ender topululuklardan biridir. Bu
gerçeği, Batılı pek çok tarihçi teyit etmektedir. Ayrıca bu gerçek, geçmişte
Türklerin yönetiminde asırlarca yaşamış halklara mensup araştırmacılar
tarafından da samimiyetle dile getirilmektedir. İki büyük Türk imparatorluğu
olan Büyük Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu bu konuda akla gelen ilk
örneklerdir. Bu imparatorlukların yönetimi altında asırlar boyunca yaşayan
çeşitli halklar arasında gerçek adalet sağlanmış, toplumda barış ve hoşgörü
hakim olmuştur.
SELÇUKLU'DA ADALETLE HÜKMEDEN HAKANLAR
Türklerin
İslamiyeti kabulüyle birlikte hakanların, padişahların yönetimi de İslam
ahlakına göre olmuştur. Kuran'da Allah'ın bildirdiği adaleti uygulayan
yöneticiler, bu tutumları neticesinde çok büyük başarılar elde etmiş, büyük
fetihler gerçekleştirmiş ve İslam'ın yayılmasına önemli katkılarda
bulunmuşlardır. İngiliz araştırmacı Sir Thomas Arnold, 'The Preaching of Islam'
adlı kitabında Hıristiyanların, Selçukluların bu tutumlarından dolayı, nasıl
onların idaresi altına girmek istediklerini şöyle anlatmıştır:
"İslam
idaresi altında dini hayatın emniyette olduğu hakkındaki bu hisler, yine o
devirlerde Küçükasya (Anadolu) Hıristiyanlarının, Selçuk Türklerini bir
kurtarıcı sıfatı ile karşılamalarına vesile olmuştu... Hatta VIII. Mihail
(1261-1282) devrinde, Küçükasya içerisindeki ufak kasabaların halkı, Bizans
İmparatorluğu'nun istibdadından kurtulmak ümidi ile Türkleri kasabalarının
işgali için davet etmişlerdi. Hatta bu halk arasında zengin veya fakir birçok
kimseler, o zamanki Türk Milli sınırları içerisinde göç etmeyi bile göze
almışlardır."
Bu büyük Türk İmparatorluğu'nun en parlak devrinde
yönetimde olan Melikşah, Kuran'ın hükümlerini uygulama konusunda oldukça hassas
davranmıştır. Ele geçirdiği topraklardaki halka karşı büyük bir hoşgörü ve
merhametle yaklaşmış, bunun neticesinde de fethettiği ülkelerin halkları
tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla anılmıştır. Ermeni tarihçisi Urfalı
Mathiu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nu şu şekilde anlatır:
"Melikşah'ın
saltanatı Allah'ın lütfuna mazhar oldu. Hakimiyeti uzak ülkelere kadar yayıldı
ve Ermenilere huzur verdi. Kalbi Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. Geçtiği
ülkelerin halklarına karşı bir baba gibi davrandı. Birçok şehir ve vilayetler
kendi arzuları ile onun idaresine girdi; bütün Rum ve Ermeni beldeleri onun
kanunlarını tanıdı."
TÜRK-İSLAM ADALET VE HOŞGÖRÜSÜNÜN
KAYNAĞI
Tüm tarafsız tarihçiler Melikşah'ın adaletini ve hoşgörülü
tavrını içtenlikle dile getirmektedirler. Onun hoşgörüsü kitap ehlinin kalbinde
de kendisine karşı bir yumuşama oluşmasına vesile olmuştur. Hatta bu nedenle
tarihte eşine az rastlanır şekilde, birçok şehir kendi isteğiyle Melikşah'ın
idaresi altına girmeyi kabul etmiştir. Sir Thomas Arnold'ın yine aynı kitabında
yer alan, 2. Haçlı seferine VII. Louis'in özel katibi olarak katılan St. Denis
Manastırı mensubu Odo de Diogilo adlı rahibin anılarında, Müslümanların hangi
din mensubu olursa olsun herkese karşı nasıl adaletli davrandıkları tüm
şeffaflığıyla şöyle anlatılmaktadır:
"Eğer Müslüman Türklerin
kalplerine, o sefaleti ve felaketi görerek, bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı,
geri kalan Haçlı kafilesinin durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin
yaralılarına baktılar, fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan
kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar, Rumların tehdit ve hile ile hacılardan
koparmış olduğu Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara
verdiler. Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları olan
ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran Rumların hareketleri,
Hıristiyan hacıları arasında, öyle bir karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunlardan
pek çoğu kendi istekleri ile kendilerini kurtaran Müslümanların dinini kabul
ettiler."
2. Haçlı Seferi sırasında yaşananları anlatan Odo de Diogilo,
Müslümanların gösterdiği hoşgörülü, şefkatli ve adil tutumun nasıl güzel
sonuçlara vesile olduğunu da şu satırlarla aktarmıştır:
"Kendilerine
karşı zalimce davranan dindaşlarından sakınarak, imansız telakki olunan, fakat
haklarında gayet yumuşak ve şefkatle muamele edenlerin arasına emniyetle
girdiler. Ve işittiğimize göre, Türkler çekilirken 3 bin kadarı da onlara
katılmıştır… Gerçekte Müslümanlar, ifa ettikleri hizmetle yetinerek, bunlardan
hiçbirisini dinlerini terk etmeye zorlamamışlardı."
Tarihçiler
tarafından yazılan bu satırlar İslam ahlakının savaş ya da zorluk döneminde de
adaleti emrettiğini göstermektedir. Türklerin -tüm dünyanın zorba
imparatorlarla yönetildiği, zulmün hüküm sürdüğü bir dönemde- gösterdiği bu
üstün ahlak, Kuran'a olan bağlılıklarının ve yüksek karakterlerinin bir
göstergesidir. Bu nedenle de, Türklerin karşısındaki millet ya da topluluk her
ne kadar İslam'a karşı önyargılı da olsa, bu güzel Müslüman ahlakına şahit
olduktan sonra aynı Haçlı Ordusu'ndaki Hıristiyanlar gibi kalplerinde İslam'a
karşı bir yumuşama, sevgi oluşacaktır.
Fatih Sultan Mehmet döneminde
yapılan fetihlerle imparatorluk üç kıtaya yayılmış, İstanbul'un fethi ise bir
çağın kapanıp, yeni bir çağın açılmasına neden olmuştur. Bu fetih Osmanlı'da
olduğu gibi, Avrupa tarihinde de bir dönüm noktasıdır. İstanbul'u olağanüstü
bir askeri deha ile fetheden ve böylelikle dünyada bir çağı değiştiren Fatih,
gittiği her yeni ülkeye İslam'ın adaletini ve hoşgörüsünü ***ürmüştür.
Fatih Sultan Mehmet'in kitap ehline karşı olan hoşgörüsü günümüze kalan
birçok anlaşmalarla da belgelenmiştir. Onun İslam ahlakından kaynaklanan
hoşgörüsünden Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Süryani her dine mensup insan payını
alıyordu. Bu nedenle Fatih'in padişah olduğu süre boyunca birçok yabancı millet
onun yönetimi altına girmekten büyük bir memnuniyet duymuştu. Bizanslı yönetici
Büyük Düka Notaras'ın "Bizans'ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi
tercih ederim" şeklindeki sözü de bu gerçeği teyit eder
niteliktedir.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi, ilk başlarda
gayrimüslim halk arasında büyük bir korkuya neden olmuştur. Baskılara ve
saldırılara maruz kalacaklarını düşünen bu kişilerin büyük bir bölümü ya firar
etmiş ya da Ayasofya'da toplanmıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet onlara hoşgörü
ve adaletle yaklaşmış, her türlü korkudan uzak olarak evlerine dönmelerini ve
işleriyle rahat bir şekilde uğraşmalarını istemiştir. Onlara dinleri konusuda
hiçbir baskı yapmamış, aksine birçok din mensubunu büyük bir hoşgörüyle
karşılayarak, dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir ortam hazırlamıştır.
Sarayda Müslüman ve Hıristiyan bilginler yan yana yaşamış ve her türlü ilmi
konuyu büyük bir müsamaha ile tartışmışlardır.
Fatih Sultan Mehmet,
Hıristiyanlığı bir Hıristiyan aracılığıyla tanımaya çalışmış ve Patrik'e İsa
cemaatine bir "temin-i hukuk" (modus-vivendi) tesis ettiğini belirten bir
ferman vermiştir. Fatih, Patrikhane'ye çok geniş imkanlar tanımış, böylece
Patrikhane ilk defa Türkler zamanında bir muhtariyete kavuşmuştu. Batı ve Doğu
kaynaklarından yararlanarak fermanın bir örneğini yayınlayan tarihçi Hammer,
Padişah'ın, Patrik'e gönderdiği beratta şunların yazılı olduğunu
belirtmektedir:
"Kimse Patrik'e tahakküm etmesin: kim olursa olsun,
hiçbir kimse kendisine ilişmesin: Patrik ve maiyetinde bulunan büyük rahipler,
her türlü genel hizmetlerden süresiz olarak affedilmiş olsunlar."
Fatih
Sultan Mehmet fethin ardından hemen gayrimüslim azınlıkların hukuki haklarıyla
ilgilenmiş ve Rum-Ortodoks Patrikliğine Gennadius'u getirerek, onlarla bir
anlaşma yapmıştır. Galata'da yaşayan kitap ehliyle yaptığı anlaşmada ise,
Galata kiliselerine el konulmayacağı, mescid haline getirilmeyeceği,
ibadetlerine karışılmayacağı ve hiçbir gayrimüslimin zorla Müslüman
yapılmayacağı teyit edilmektedir. Aynı döneme ait bir başka anlaşmada ise ruhani
reislerin bundan önce nasıl "metropolit" sıfatı taşıyorlarsa, öylece devam
etmelerine izin verildiği görülmektedir.
Fatih Sultan Mehmet,
Hıristiyanlığın yanısıra Yahudilerin haklarına da sahip çıkmıştır. Onlara da
Hahambaşıları liderliğinde kendi havralarına sahip olma ve dini hizmetlerini
serbestçe yürütme hakkı tanımıştır. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı döneminin ilk
Hahambaşısı olan Moşe Kapsali'yi huzuruna davet ederek, kendisine iltifatta
bulunmuş ve Yahudilere ait davaları görmek için bir ferman vermiştir.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle başlayan bu ilerleme,
Fatih'ten sonra gelen padişahlar tarafından da devam ettirilmiştir. Osmanlı
orduları iki kez Viyana kapılarına dayanmış, Sırbistan, Arnavutluk,
Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan başta olmak üzere Balkanlar baştan sona
fethedilmiş, Macaristan Osmanlı himayesine girmiş, Osmanlı denizlere açılmış,
Karadeniz Türk gölü haline getirilmiş, Mora yarımadası, Rodos, Girit, Sakız
gibi birçok Ege adası alınmış, Kafkasya ele geçirilmiş, Bağdat, Tebriz, Yemen,
Suriye, Irak, Lübnan, Mısır, Filistin, Kudüs, Fas, Tunus, Cezayir, Doğu
Anadolu, Baharat Yolu, Lehistan gibi daha pek çok yer Türk toprağı haline
gelmiştir. Fethedilen tüm bu topraklarda her dinden ve her görüşten insan barış
ve hoşgörü içinde yaşamış, hiçkimseye dininden, dilinden ya da ırkından dolayı
zulmedilmemiştir. Aksine farklı inançlara, geleneklere, törelere sahip insanlar,
aralarında hiçbir anlaşmazlık olmadan, Osmanlı'nın adil yönetimi altında huzur
içinde senelerce birarada yaşamışlardır.
kaynak:
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 25
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 37
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 30


