Hikayeler

Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

(letme) Sermaye Pyasa Ekonoms Ve TÜrkyedek Gelm ...

turkmmo

Level 1
Gold Üye
Katılım
17 Eyl 2008
Konular
31,097
Mesajlar
0
Online süresi
310s
Reaksiyon Skoru
208
Altın Konu
0
Başarım Puanı
719
TM Yaşı
17 Yıl 7 Ay 8 Gün
MmoLira
40
DevLira
0

Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!

GİRİŞ
Ekonomide hakim unsur olan fertlerin özgür kararlarını yansıtan liberal Pazar sistemi, insanlığa alışık olmadığı tarzda bir refah ve gelişme hamlesi sağlamışsa da yirminci yüzyıla düşünce ve uygulama başarısı yönünden oldukça zayıflamış olarak girmiştir. Merkezi planlama modeliyle değişik yoğunluklarda yaşanan kargaşa dönemi, politikacı-bürokrat ikilisinin ekonomik hayatta etkin bir konumda rol aldığı bir zaferle sonuçlanmıştır.


Ekonomik hayatta devlet müdahalesini, olayların doğal sonucu izlenimini vererek haklı gösteren, ekonomileri ferdiyetçi, çoğulcu ve özgürlükçü çizgi ile merkeze dayalı eksende doğru bir rotada tutamayan hep bu kesimin yanlış uygulamalarından kaynaklanmıştır. Sonuçta içinde bulunduğumuz yüzyılda saflığını kaybeden bir piyasa sistemi anlayışıyla, ödün veren yumuşak bir merkezi planlama ile yürütülen sorunlu ekonomiler ortaya çıkmıştır. Ülkemizde uygulanmakta olan çeşitli tedbir ve programlar hep bu sancının ortadan kaldırılması amacını taşımaktadır. Bu programlarda liberal ekonomiye duyulan özlem gözler önüne serilmektedir.


Günümüzde liberal ekonominin önünde büyük engel teşkil eden politikacı-bürokrat ikilisinin hakimiyetiyle sonuçlanan gelişmeler anlaşılacağı üzere, liberal düşüncenin ve uygulamaların bu yönetici kesimi tarafından istenilen doğrultuda yeniden yorumlanmasıyla sonuçlanacaktır.


Türkiye, tarihi ve kültürel mirasının etkisiyle pür liberal bir toplum olmaya uygun bir yapı teşkil etmemektedir. Ancak devletin görev ve fonksiyonları, ulusal ekonomi içindeki rolü ve görevleri ülkeden ülkeye değişmektedir. Şüphesiz, devlet mutlaka olacaktır. Temel sorun, Türkiye’de devletin ne kadar gerekli olduğu, ekonomideki işleyişin nasıl olacağıdır.


Türkiye’de görülen odur ki, liberal düşüncenin gerek toplumda gerekse ekonomide gerekli altyapısı ve birikimi oluşamamıştır. Ancak bu birikim için en gerekli faktör insan olacaktır. Piyasa ekonomisinin temel kurumları teorik düzeyde bu iktisadi birikimi temin edebilecek düzeyde olmasına rağmen bu kurumlar Türkiye’de ekonomik ünitelerin birbirini aldatabileceği bir serbestlik ortamını ifadeden öteye geçememişlerdir. Bunun sonucu olarak insanların devlete güveni kalmamış ve ekonomik yozlaşmalar zincirleme olarak birbirini takip etmiştir.


Ülkemizde ve daha çok çeşitli örnekleriyle görülebileceği üzere son dönemlerde serbest piyasa ekonomisi ve serbest girişimi dillerinden düşürmeyen bazı kesimler bu düşünceyi yanlış uygulamalarla karalamaktadırlar.


İktisadi hayatın diğer öğelerden bağımsız işleyişi ahlâki bir çöküntüyü beraberinde getirerek sosyal dengeleri altüst edici bir duruma gelmiştir. Bu noktada ekonomik ve sosyal kirlenmelerin olması kaçınılmaz olmuştur. Özellikle ülkemizde büyüyen devlet yapısı ve anlayışı itibariyle bu durum giderek ivme kazanmaktadır. Periyodik olarak ekonomik hayatta görmeye alıştığımız istikrar paketlerinde vurgulanan, toplumsal sınıflardan güçleri oranında beklenen fedakarlıkların aksine fedakarlık sırasının politikacı-bürokrat ve bunlarla bütünleşmiş olan ekonomik güçlerden beklenmektedir.


Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin yön verdiği sosyal ve ekonomik yaşamımızda liberalleşme eğilimlerinin arttığı gözlemlenmektedir. Uluslar arası düzeyde gözlemlenen globalleşme sürecinde dışa açık ekonomilerin iktisat politikası tercihleri diğer ülkelerle uyumlu olma zorunluluğu taşımaya başlamıştır. Türkiye bu bağlamda çevresindeki iktisadi denge ve bloklaşmaları ciddiyetle takip etme zorunluluğu altında kalmıştır.


Uygulanan iktisat politikalarının tümünün akılcı ve kaçınılmaz olduğunu iddia eden karanlık ve gerici görüşlerden kurtulmak ekonomik sorunlarımızın çözümünde belki de ilk aşama olacaktır. Ekonomik yapılanmamızın büyük kısmının yanlış olduğunu anlamadığımız sürece daha fazla ileri gidebilmenin tamamen hayali olacağının altının çizilmesi gereklidir.


Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar iktisadi liberalizmden söz eden politikacı ve bürokratlarımızın sözlerini yerine getirmediklerini iktisat tarihimiz boyunca rahatça görebilme olanağı vardır. Birinci ve İkinci Kalkınma Planlarında sunulan önerilerin benzerlerini hatta aynılarını bugün de politika olarak benimsememiz hayret verici bir durum teşkil etmektedir. Dünyanın hızlı değişim sürecini Cumhuriyet tarihinden kalma politika ve uygulamalarla yakalamak imkansız gibi görünmektedir.


Hemen hemen her zeminde ve her konuda insanları değişime ve gelişime açık bir pozisyonda tutarak bu durumun topluma yansıyacağını kabul ve ispat eden liberal eğilimlerin yaşama şansı olacaksa bunun yolu iktisadi liberalizmin temel prensiplerini aslına uygun anlamak ve bunu uygulamaktan geçecektir.


Çalışmamızda, piyasa ekonomisi ve liberalizm görüşlerinin bağdaşmasından oluşan serbest piyasa ekonomisi ve gelişim süreci birinci bölümde, serbest piyasa ekonomisinin Türkiye’deki gelişimi ve uygulama süreçleri ikinci bölümde, son bölümde ise Türk ekonomisinin kurumsal yapısı üzerine genel bir bakış ele alınmaktadır.


Birinci bölümde konunun temel kavramı olan piyasa ekonomisinin tanımı ve işleyişine dair geniş bir çalışma yer almaktadır. Bununla beraber liberal düşüncenin ekonomiye uygulanmış biçimi olan liberal ekonomi kavramının dünyadaki doğuşu ve gelişimi üzerinde duracağız. Araştırmamızın ilk bölümünde liberal ekonominin daha çok felsefi temelleri üzerinde duracağız.


İkinci bölümde liberal ekonomi kavramının ekonomimize yerleşip yerleşmediğini daha çok tarihsel deneyimlere deyinerek gözler önüne sermeye çalışacağız. Ülkemizde günümüze dek uygulanan iktisat politikaları üzerinde durup, bu politika dönemlerinde liberal ekonomi kavramının ağırlığını ve yerini yargılayacağız.


Son olarak üçüncü bölümde ikinci bölümün bir uzantısı olarak daha çok güncel ekonomimize değinerek Türk ekonomisinin hangi tür bir ekonomi olduğunu anlamaya çalışacağız. Türk ekonomisinin genel yapısı içinde liberal ekonominin nasıl bir yer teşkil ettiğini bulmaya çalışacağız.


Çalışmamızda yer alacak olan temel amaç günümüze dek çok tartışılan liberal ekonomi kavramını açıp yüzeysellikten kurtarmak ve gerçekten ülkeler için bir avantaj teşkil edebilir denilebilecek olan bu ekonomi türünün ülkemizdeki gelişim süreci üzerinde durmaktır. Bu arada liberal ekonominin temel şartlarını yargılamak ve özellikle devlet ve liberal ekonomi kavramlarının bağdaşmayacağı tezi de ispatlanmaya çalışılacaktır. Eğer araştırmamızda istediğimiz bu amaçlara ulaşabilirsek bu bize mutluluk verecektir.












I.BÖLÜM


PİYASA EKONOMİSİ VE İŞLEYİŞİ


I.PİYASA EKONOMİSİNİN TANIMI VE İŞLEYİŞİ
1.1. PİYASA EKONOMİSİNİN TANIMI

Piyasa, dar anlamda; alıcıların ve satıcıların mallarının fiyatlarını ve miktarlarını karşılıklı olarak belirledikleri fiziki bir mekan, telefon ve bilgisayarlarla yönetilen bir organizasyondur. Geniş anlamda; arz ve talebin karşılaştığı sınırsız ortamdır. Piyasa ekonomisi ise ekonomik faaliyetlerin tamamının toplumsal müdahalelerden bağımsız olan piyasalarda gerçekleştirildiği bir ekonomidir. Bu ekonomik sistemde neyin, nasıl, ne kadar, kim tarafından ve kim için üretildiği gibi sorular ilk olarak piyasadaki arz ve talep tarafından belirlenir. Piyasa ekonomisinde firmalar satın alırken ve çıktı satarken kar motifi ile hareket ederler. Tüketiciler ise ihtiyaçlarını giderecek malları satın alırken fayda maksimizasyonu güdüsü ile hareket ederler.

Üretimin amacı tüketici ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Bunun için de üreticiler en kãrlı, başka bir ifadeyle tüketicilerin en fazla tercih ettikleri alanlara yönelirler. Tüketicilerin tercihlerini yansıtan faktör ise piyasa fiyatıdır.

Piyasa ekonomisinin tam karşıtı merkezi planlı ekonomilerdir. Piyasa ekonomisinde özel mülkiyet ve serbest girişim hakkı bulunmasına rağmen, merkezi planlı ekonomilerde fiyat mekanizması, özel mülkiyet ve serbest girişim hakkı bulunmaz ve tüm ekonomik kararlar merkezi plan otoriteleri tarafından alınır.

Tarih boyunca ekonomi, biri tam serbestlik, diğeri tam merkeziyetçilik olmak üzere iki kutup arasında gidip gelmiştir. Ekonomi tam serbestlik kutbuna yaklaştıkça piyasa, tam merkeziyetçilik kutbuna yaklaştıkça planlı ekonomi güçlenir.
Burada devletin ekonomiye müdahalesi azaldıkça piyasa, arttıkça planlı ekonominin hakimiyeti söz konusudur. Bu kutuplaşmanın ortasında ise, piyasa ekonomisi ile planlı ekonomi birlikte yer alır.

Piyasa ekonomisi ile planlı ekonomi karşılaştırılacak olunursa; merkezi planlamada üretim, tüketim, tasarruf, yatırım, ücret ve fiyat kararları bir merkezden alınır. Piyasa ekonomisinde ise bu kararlar, arz ve talep edenlerin karşılıklı etkileşimi ile alınır. Merkezi planlamada merkezin izni olmadıkça faktörler akışkan, fiyatlar ise değişken değildir. Oysa, piyasa ekonomisinde faktör ve mal sahipleri en yüksek geliri elde edecekleri piyasaları arayıp bulmakta serbesttirler. Piyasa ekonomisinde piyasa güçleri ve devlet birlikleri olabilir. Burada devlet piyasanın üretim yapabildiği ve başarılı olduğu alanlarda faaliyette bulunmamalı, adalet, savunma ve emniyet hizmetleri gibi kar amacı olmayan kamu mal ve hizmetleri üretmelidir.

1.2. PİYASA EKONOMİSİNİN KOŞULLARI
Piyasa ekonomisinin sahip olması gereken koşullar aşağıdaki gibi sıralanabilir;

1.2.1 Temel Koşullar
Piyasa ekonomisinin var olabilmesi için temel koşul, özgürlüktür. Diğer bir deyişle, “ekonomik karar ve tercih serbestliği”dir. Ekonomik karar ve tercih serbestliği şu başlıklar altında incelenebilir.

a)
İşini seçmede ve çalışmada serbestlik: Kişi çalışıp çalışmama serbestliğinin yanında, dilediği işte dilediği sürece çalışma serbestliğine de sahiptir.

b) Çalışmadan elde ettiği ve servetten sağladığı gelirini istediği gibi harcamada serbestlik: Kişi gelirinin dilediği kısmını tasarruf etmekte ve dilediği kısmını da harcamakta serbesttir. Servetini de istediği şekilde değerlendirebilir. Ayrıca tasarruflarını da dilediği biçimde yönlendirme serbestliğine sahiptir.


c) Teşebbüs serbestliği: Kişi dilediği alanda iş yapma, işini dilediği kadar büyütüp yayma serbestliğine sahiptir. Ticaret yapmak ve rekabet serbestisine de sahiptir.

d) Mülkiyet edinme hakkı: Bu, serbest piyasa ekonomisinin başta gelen şartlarından biridir. Mülkiyet hakkı, her çeşit taşınır taşınmaz malları ve sermaye mülkiyetini kapsamaktadır.

e) Devlet müdahalesinin en az olması koşulu: Piyasa ekonomisinde kişilerin işleri devletten daha iyi yapacaklarına inanılmaktadır. Çünkü devletin yapacağı işler arttıkça bürokrasi, adam kayırma ve yolsuzluk artacaktır. Mises’ e göre, devletin görevi, kişilerin piyasa tarafından yönlendirilen faaliyetlerine müdahale etmek değil, piyasa ekonomisinin düzgün işleyişini bozacak engelleri ortadan kaldırmaktır. Devlet fertlerin hayatını, sağlığını ve mülkiyetini korumalıdır. Sonuçta piyasa ekonomisinde, minimal devlet anlayışı hakim bulunmaktadır.

1.2.2 Var Olması Gereken Koşullar
Piyasa ekonomisinin var olabilmesi için gerekli temel koşulların yanında, bunlara ek olarak var olması gereken koşullar ise şunlardır:

a) Piyasada çok sayıda üretici, satıcı ve alıcı bulunmaktadır: Böylece her bir firma piyasaya sürülen toplam miktarın yalnızca küçük bir bölümünü arz edebilir. Aynı zamanda piyasa işleyişini etkileyebilecek tekelci konumda hiçbir alıcı yoktur.Piyasada yer alan çok sayıda alıcı ve satıcı arz ve talep üzerinde tek başına etkili olamaz. Piyasa fiyatını etkileme olanağına sahip değildirler.Bu nedenle piyasa ekonomisinde fiyat veridir. Bu şarta atomisite şartı da denir.

b) Rekabet şartı: Üreticiler daha fazla mal satmak amacıyla, daha iyiyi daha ucuza üretip daha yüksek fiyatla satmak isterler. Tüketiciler ise, daha iyiyi daha ucuza satın almak isterler. Tercihlerin zıtlığı üreticilerle tüketicilerin tek bir fiyatla anlaşmalarını sağlar ki, bu fiyat, tüketiciler için mümkün olan en düşük, üreticiler için mümkün olan en yüksek fiyattır. Üreticilerin kãr maksimizasyonu, tüketicilerin de fayda maksimizasyonu peşimde koşmaları, bu iki grubun kendi aralarında rekabet etmeleri sonucunu doğurmaktadır.

Rekabet olmaksızın piyasa sistemi varlığını sürdüremez. Rekabet, daha faydalı üretim metotlarının kullanılmasını, herkesin en iyi olduğu işi yapmasını, üretim faktörlerinin en verimli olduğu alanda kullanılmasını yani en etkin kaynak tahsisini sağlar. Herhangi bir kimse ya da işletmenin, beliril bir alanda bütün gücü ele geçirmesini önler.

c) Üretici, satıcı ve alıcı akılcı yani “rasyonel” davranışa sahiptir: Burada üreticiler ve satıcılar en yüksek karı sağlamak, tüketiciler ise en yüksek faydayı sağlamak çabası içindedir.

d) Şeffaflık şartı: Piyasa tam bir açıklığa sahiptir. Tüm satıcı ve alıcıların piyasa koşullarının yanında, gelecekteki koşullar hakkında da tam bir bilgiye sahip olduğu varsayılır.

1.2.3 Üçüncü Derece Koşullar
Piyasa ekonomisinin temel koşulları ile yakından ilgili olan bu koşullar şunlardır.
a) Piyasa ekonomisinin tam olarak işleyebilmesi için, üretimin tamamı serbest teşebbüs tarafından yürütülmelidir. Yani dış savunma, iç güvenlik ve belli geleneksel kamu hizmetleri dışında bütün üretim serbest teşebbüs tarafından yapılmalıdır.

b) Serbest teşebbüsün hareketlerini kısıtlayacak herhangi bir merkezi plan yoktur.
c) Devletin topluma empoze edeceği ve yaygın müdahaleye yol açan ana hedefleri ve kuralcı fikirleri yoktur. Bu ikisinin var olması sonuçta dolaylı ya da dolaysız müdahalelere yol açarak, piyasa ekonomisinin “serbestlik” niteliğini kısıtlar ve hatta ortadan kaldırabilir.
1.2.4 Dördüncü Derece Koşullar
Dördüncü derece koşullar, piyasa ekonomisinin var olması, fiyat mekanizmasının işleyebilmesi için zorunlu olan şartlardır.

Piyasa ekonomisinin kalbi fiyat mekanizmasıdır. Piyasa ekonomisinin var olması ve işleyebilmesi için mal ve hizmet fiyatları, ücretler, faiz hadleri ve kiralar olmak üzere toplam dört fiyatın bazı özelliklere sahip olması gereklidir. Bu özellikler:

a) Fiyat fleksibilitesi: Bütün fiyatlar arz ve talebe göre serbestçe ve engelsiz yükselip düşebilirler. İdeal piyasa ekonomisinde fiyatların önünde satıcı ve alıcı tekelleri, ücret hareketliliğini sınırlayan işçi sendikaları yoktur. Fiyatlar üzerinde devlet müdahalesi yoktur. Taban veya tavan fiyatları söz konusu değildir. Ayrıca fiyat konusunda politik baskılar yoktur. Sonuçta, bütün fiyatlar arz ve talebe göre kolayca yükselir ve düşer.
B= Fiyatlara karşı duyarlılık: Piyasa mekanizmasının tam olarak işleyebilmesi için fiyatların arz ve talep karşısında hareketliliğinin yanında arz ve talebin de fiyatlara karşı duyarlı olması gereklidir. Yani talep fiyat yükselişiyle beraber azalmalı, fiyat düşüşü karşısında ise artmalıdır. Arzda ise durum bunun tam tersidir.

1.3. PİYASA EKONOMİSİNİN UNSURLARI
Piyasa ekonomisinin var olabilmesi için gerekli bazı unsurlar vardır. Bunların başlıcaları şu şekilde sıralanabilir;

1.3.1 Üreticiler ve Tüketiciler
Piyasa ekonomisinin en önemli yapı taşları üreticiler ve tüketicileridir. Her ne kadar Say Yasası “her arz kendi talebini yaratır” diyerek piyasada üreticinin yeterli olduğunu belirtmişse de, sonraları bunun doğru olmadığı ortaya konulmuştur. Marks’a göre bu sözün söylenme amacı, her satıcının pazarda bir alıcısının olduğunu kanıtlamaktadır. Yine Marks’a göre ortada bir alıcı olmadan, hiçbir satıcı mal satamaz ve sırf satıcı mal satıyor diye de, karşısındakiler satın almak zorunda değildir. Artık üretici ve tüketiciler birbirlerinin ayrılmaz parçasıdırlar. Üreticiler, tüketicilerin istediği malları üretirler. Tüketiciler de kötü malı tercih etmeyip daha iyisini satın alırlar.

1.3.2 Fiyat
Fiyat, mal ve hizmetlerin mübadelesini mümkün kılan bir değer ölçüsüdür. Fiyat, üreticilerin hangi malları üreteceğini belirlerken bir yandan da tüketicilerin hangi malları ne ölçüde tüketeceklerin saptar. Ayrıca üretici ve tüketicilerin geleceğe ait plan yapmalarına olanak sağlar.

Fiyat mekanizması; bilgi akışı sağlar, en ucuz üretim ve dağıtım metotlarını bulmayı teşvik eder, kimin ne kadar gelir ve ürüne sahip olacağını belirler, istenen ve istenmeyen malları seçerek piyasayı temizler, rekabetin yönünü belirler. Fakat fiyat mekanizması; kişilerin gelirleriyle servetleri arasındaki farkı bazılarının satın alamadıkları pahalı malları bazılarının nasıl kolayca aldığını, kolay işte çalışanların yüksek ücret, zor işte çalışanların ise düşük ücret alma nedenlerini, ülkeler arasındaki gelir farklarını açıklayamaz.

1.3.3 Üretim Olanakları
Üretim olanakları, bir ülkede mevcut teknoloji ve üretim girdileri ile üretilebilecek maksimum ürün miktarını gösterir. Kapalı ekonomi modeli içinde kalındığında, insanlar ne kadar çok isterlerse istesinler, üretim olanaklarının sınırladığı miktardan daha fazla üretim ve tüketim yapamazlar.

İstihdamın ve işgücü verimliliğinin artması, yabancı sermaye girişi, yeni hammadde yataklarının bulunması ve teknolojik gelişmeler üretim olanakları eğrisini sağa kaydırır. Böylece daha fazla mal ve hizmet tüketmek mümkün olur.



1.3.4 Fırsat Maliyetleri
Fırsat maliyeti, iki alternatiften daha yararlı olanı seçilince, ikinci alternatifi feda etmek suretiyle uğranılan kaybı ifade etmektedir. Kıt kaynaklar kişileri neyi yapıp neyi yapmamaları konusunda tercih yapmaya zorlar. Bu yöntem sayesinde üretici öyle mallar üretir ki bunların yerine başka mallar üretseydi, uğradığı fırsat kaybı daha yüksek olurdu. Aynı şekilde tüketici de öyle mallar satın alır ki bunların yerine başka malları satın alsaydı uğradığı kayıp daha yüksek olurdu.

Sonuç olarak fırsat maliyetleri, alınan her ekonomik kararın bir bedeli olduğunu ortaya koymaktadır.

1.3.5 Sermayenin Marjinal Verimliliği
Sermayenin marjinal etkinliği, sermayenin gelecek yıllardaki umulan getirileri toplamını, sermayenin bugünkü arz fiyatına eşitleyen orandır.

Sermayenin marjinal etkinliğinin formülize edilmiş şekli;

C = R1 + R2 + R3 + .......... + Ra
( 1+r) (1+r)² (1+r)³ (1+r)ª

C = Sermaye malının piyasa fiyatı,

R = Gelecek yıllarda elde edilmesi umulan gelir,

r = Sermayenin marjinal etkinliği,

n = Yıllar.

Sermayenin bugünkü getirisi olarak faiz oranı ( i ) temel faktör kabul edildiğine göre, sermayenin marjinal etkinliği ile faiz oranı karşılaştırılır. Eğer;

r > i ise yatırımlar artan oranda yaıplır,

r < i ise yatırım yapılmaz,

r = i ise yatırım için kararsızlık söz konusudur.

1.3.6 Azalan Marjinal Verimler Kanunu
Azalan marjinal verimler kanununa göre, bir üretim sürecinde, diğer girdiler sabitken girdilerden biri her seferinde aynı miktar arttırılırsa, toplam ürün artar, fakat girdi başına elde edilen ürün miktarı giderek azalır.

Bu yasayla üretici sürekli aynı üretim faktörünü kullanarak kâr maksimizasyonuna ulaşamayacağını bilir ve en uygun faktör bileşimini istihdam etmeye çalışır.

1.3.7 Kurumlar
North’a göre uzun dönemde ekonomik değişmenin yönünü kurumlar belirlemektedir. Çünkü kişileri tek başlarına hem bilgileri hem de bu bilgileri işleyecek zihni kapasiteleri sınırlıdır. Bunun için bir çok formel ve informel kurumlar oluşmuştur. Formel kurumlar yazılı kanunlar, anlaşmalar, örf ve adetlerdir. Formel kurumlar bir gecede değiştirilebilir. İnformel kurumlar ise gelenekler, davranış normları ve kendi kendine edinilen kurallardan oluşur. Bu kurumların değişmesi daha yavaştır. Başarıyı engelleyen kurumlar biran önce iyileştirilmelidir

Pek çok kurumu bünyesinde toplayan devlet, miras hakkını düzenleyerek, serbest ve yasak işleri belirleyerek, vergi alarak, sübvansiyon vererek ekonomiyi etkiler. Bir bakıma insan ilişkilerini düzenlemek amacıyla tasarlanan kurumlar piyasa ekonomisinin önemli bir unsurudur.




1.4. PİYASA EKONOMİSİNİN İŞLEYİŞİ
1.4.1 Kısa Dönemde Fiyat Oluşumu

Atomisite, malların homojenliği, piyasaya giriş ve çıkışların serbestliği, üretim faktörlerinin tam hareketliliği, tam bilgi, kâr maksimizasyonu ve devlet müdahalesinin olmaması varsayımları altında kurulan tam rekabet piyasasının ana mekanizması fiyattır.

Tam rekabet piyasasında üreticiler, diğer malların, üretim araçlarının ve faktörlerinin fiyatlarını ve üretim teknolojisini dikkate alarak en yüksek kâra ulaşmaya çalışır. Tüketiciler de zevk ve alışkanlıklarına, malların piyasa fiyatlarına göre tüketimden sağladıkları faydayı maksimize etmeye çalışırlar.

Piyasada belirli bir malın fiyatı, o malın arz ve talebinin karşı karşıya gelmesiyle oluşur. Yani piyasa fiyatı, arz miktarı ile talep miktarını birbirine eşit kılan bir fiyattır. Arz ve talebin birbirine eşit olduğu fiyat düzeyi, arz ve talep eğrilerinin kesiştiği noktaya tekabül eder.Oluşan bu fiyat, piyasada tek fiyattır ve veridir.

1.4.2 Kısa Dönem Firma Dengesi
Belirli bir üretim miktarında firmanın toplam kârı, toplam gelir ( TG) ile toplam maliyetin (TM) arasındaki pozitif farka eşittir. Firma, toplam kârın en yüksek olduğu üretim düzeyinde dengeye gelecektir.Tam rekabet piyasasında firmaya maksimum kârı sağlayan optimum üretim düzeyi;

Marjinal Maliyet = Marjinal Gelir = Fiyat = Ortalama Gelir
( MM = MG = P = OG )

Firmanın kãr maksimizasyonunun iki şartı vardır;

MG = MM eşitliği sağlanıncaya kadar firma üretimini sürdürmelidir.
Ayrıca optimum üretim düzeyinde artan maliyetler söz konusu olmalıdır.

1.4.3 Kısa Dönem Endüstri Dengesi

Endüstri dengesi, hiçbir yeni firmanın o endüstri dalına faaliyette bulunmak amacıyla girmeyi arzu etmediği ve o endüstriye dahil firmaların birinin bile endüstriyi terk etmek ya da üretim tesis ölçeğini değiştirmek istememeleri halinde gerçekleşir. Bu ise endüstrideki tüm firmaların sadece normal kãr elde etmeleri halinde mümkündür. Kısa dönemde endüstrideki firmalardan bir tanesi bile aşırı kãr elde ederse endüstri dengesi kurulamaz. Çünkü bu anormal kãrı paylaşmak amacıyla ya yeni firmalar endüstriye girecek ya da mevcut firmaların bir kısmı üretim tesis ölçeklerine aktaracaklardır

1.4.4 Uzun Dönem Firma Dengesi
Uzun dönemde iki özellik mevcuttur. Bunlardan birisi, uzun dönemde firmanın üretim kapasitesinde değişiklik yapabilmesidir. Diğeri ise endüstrideki firma sayısının değişebilir olmasıdır.

Kısa dönemde tam rekabet piyasasında elde edilen kãrlar hem piyasadaki firmaları kapasitelerini arttırma yolunda teşvik edecek hem de yeni firmaların piyasaya girmesine neden olacaktır. Böylece toplam arz artarak piyasa fiyatı düşecek ve kãrlar azalarak sıfıra yaklaşacaktır. Arzın artmaya devam etmesi halinde, firmalardan bazıları üretimlerini azaltacak, bazıları da piyasadan çekilecektir. Arzdaki bu azalış ise, fiyat artışlarına neden olarak, zararların azalmasına yol açacaktır. Sonunda varılan denge noktasında artık piyasadaki firmalar ne kãr ne de zarar etmektedirler.

Uzun dönemde firmanın denge koşulu;

Kısa dönem marjinal maliyet = Uzun dönem marjinal maliyet = Uzun dönem ortalama maliyet = Kısa dönem ortalama maliyet = Fiyat = Marjinal gelir

( KMM = UMM = UOM = KOM = P = MG )


1.4.5 Uzun Dönemde Endüstri Dengesi
Firma uzun dönemde anormal kãr elde etmektedir. Endüstrideki anormal kãr, yeni firmaları söz konusu endüstriye çeker. Yeni firmaların endüstriye girişiyle birlikte endüstri arzı artar. Arzdaki artış piyasa fiyatını düşürür. Firmaların anormal kãrları azalır ve bu azalma anormal kãr sıfır olana kadar sürer. Buna göre uzun dönemde endüstri dengesi;

Uzun dönem firma dengesi UMM = KMM = MG
Uzun dönem endüstri denge koşulu olan UOM = KOM = MG eşitliklerinin gerçekleşmesi ile oluşur.Yani;

F = UMM = KMM = MG = UOM = KOM = OG

Bu durumda endüstride normal kãrın üzerinde kãr eden yoktur.

1.5. PİYASA EKONOMİSİNİN İDEAL ÖZELLİKLERİ
Piyasa ekonomisinin üzerinde taşıması gereken bazı özellikleri vardır. Bunların belli başlıları şunlardır;

1.5.1 Kaynakların Optimum Kullanımı ve Verimlilik
Piyasa ekonomisindeki amaç her şeyden önce eldeki kaynakların etkin kullanımının gerçekleştirilmesidir. Ekonomide üretim faktörleri kombinasyonu dengeli bir biçimde sağlanarak, belli bir yararın en az harcama ile elde edilmesi hedeflenir.

Piyasa ekonomisi verimlilik üzerine kurulur. Verimlilik; miktar olarak elde edilen ile, harcanan üretim faktörleri arasındaki bir oranlamadır ve eldeki girdilerle en fazla çıktı elde edilmeye çalışılır. Bu amaçla; kullanılan üretim araçları, hammadde ve malzemelerin katkısındaki verimliliğin ve işgücü verimliliğinin yükseltilmesi için gereken önlemler alınır.

Ekonomideki etkinlik işletmeler düzeyinde gerçekleşmektedir. Çünkü piyasa koşullarına göre bireysel planlarını akılcı bir biçimde gerçekleştiren girişimci her şeyden önce optimal işletme büyüklüğünü; ürettiği mala olan talep ve pazarlama olanağı, organizasyon güçlükleri, finansman sorunları, riskleri, hammadde, teçhizat ve gerekli işgücü faktörlerini göz önüne alarak saptamaktadır. Girişimcinin bireysel planlamadaki rasyonelliği ekonominin bütününde kaynakların etkin kullanımını ortaya çıkarır. Piyasa ekonomisinin özünü oluşturan rekabet, verimliliği üst düzeye çıkarır.

1.5.2 Fiyatların Maliyetler Düzeyine Yaklaşması ve Normal Kâr
Piyasa ekonomisinde alıcı ve satıcının çok sayıda olması ve sektörlere giriş-çıkış serbestisi koşulu piyasada normal üstü kârı ortadan kaldırmaktadır.

Herhangi bir sektörde öncü olarak mal ve hizmet üretmeye başlayan firma kısa dönemde normal üstü kâr elde edebilir, fakat bu geçici bir durumdur. Çünkü sektördeki aşırı kârı gören firmalar piyasaya giriş-çıkış serbestisi nedeniyle bu sektöre faaliyetlerini kaydıracaklar, sonuçta mal ve hizmet arzında bir genişleme olacaktır. Rekabetin de teşvik edildiği bu piyasada fiyatlar maliyetler düzeyine yaklaşacak ve firmalar normal kâra razı olacaklardır.

1.5.3 Kaynakların Etkin Kullanımı
Ekonomide kaynaklar en etkin biçimde kullanılarak mevcut olanaklarla maksimum üretim gerçekleştirilecektir. Piyasada girişimci üretim kararını fiyat mekanizması sonucu vereceği için, kıtlıklar yaşanmayacak, mevcut talep sürekli karşılanacaktır.

Ekonomide herhangi bir dengesizlik önceden tahmin edilebilmektedir. Fiyat sisteminin en önemli özelliklerinden biri de dengesizlikleri ortadan kaldırmak için itici güçleri harekete geçirme yeteneğine sahip olmasıdır. Üreticinin yanlış talep tahmini fiyat sistemi aracılığıyla ortaya çıkmakta ve çözümlenmektedir. Piyasa ekonomisi çerçevesinde işleyen fiyat mekanizması, ekonominin bütünü içinde, söz konusu nispi kıtlıkları ortaya çıkarmakta, piyasanın kendi kendini düzenlemesine de olanak sağlamaktadır.

Piyasa fiyatı yalnız ekonomide yeterli üretim düzeyini belirlemeyecek, piyasada serbestçe oluşan faiz oranları yoluyla kaynak dağılımını da düzenleyecektir.


1.5.4 Kişisel Tercih ve Kararların Etkin Koordinasyonu
Piyasa ekonomisi, özgür ve yerinde alınan kararları etkin bir biçimde koordine eder. Çünkü;

Piyasanın esnek yapısı olaylara kolayca uyum sağlanmasına neden olur.
Piyasa ekonomilerinde merkezi planlamanın esneksizliği söz konusu değildir. Piyasa her türlü olaya tepki gösterir ve bu fiyatlar aracılığıyla kolayca hissedilir.
Piyasa zaman içinde oluşan her türlü değişime kolayca ayak uydurur. Burada bazı sektörlerdeki ölçek değişiminin, üretim faktörlerinin ikame güçlüğünün belirtilmesi gerekir.


1.6. LİBERALİZM VE PİYASA EKONOMİSİ
1.6.1 Piyasa Ekonomisinin Temel Özellikleri

Piyasa ekonomisi, kendi kurallarına göre işleyen bir piyasalar sistemi demektir. Ekonomik hayatın tümünü, dışarıdan yardım ve müdahale gelmeden örgütleyebilen bu tür sisteme, kesinlikle kendi kurallarına göre işlemektedir. Batı Avrupa’da piyasaların yaygınlaşıp, on sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu ekonomiye hakim olmaları, bu modelin evrensel bir gerçekliği olduğu inancını doğurmuştur.

Piyasa ekonomisinin hem lehinde hem aleyhinde olanlar arasında yoğun bir karmaşa vardır. Piyasa ekonomisi taraftarları, bunun kaynak tahsisinde diğer ekonomik sistemlere göre daha etkin olduğunu vurgularlar. Bu ekonomistlere göre, insanlık tarihi piyasanın işlediği her yerde insanların daha özgür, daha eşit, daha çok refah içinde yaşadıklarını göstermektedir. Karşı düşüncede olanların en önemli eleştirisi, piyasanın işleyiş mekanizmasının insanları bencilliğe ittiği ve adaletsiz olduğudur. Bir diğer eleştiride ise, piyasanın insanları gereksiz tüketime iterek israf ekonomisine yol açan bir tüketici toplumu meydana getirdiği ileri sürülmekte, buna karşılık piyasa ekonomisi savunucularında ise, kamu ağırlıklı bir ekonominin kişileri daha fazla miktarda tüketime yönelttiği, çünkü niteliği gereği bedava yapılan hizmetlerin israfı körüklediği vurgulanmaktadır.

Literatürde “piyasa ekonomisi” terimiyle eş anlama gelecek şekilde fiyat mekanizması, serbest piyasa, liberal ekonomi, kapitalist sistem deyimleri kullanılmaktadır. Bütün bu deyimler tam rekabet koşullarının mevcut olduğu piyasa yapısına dayalıdır. Bunun ötesinde piyasa ekonomisinin ferdiyetçilik, demokrasi gibi siyasi terim ve kurumlara olan yakınlığı söz konusudur. Ancak açık seçik belli olan siyasi ve iktisadi liberalizmin birbirleriyle olan sıkı diyaloğudur. Bu diyalog toplumlardaki iktisadi meselelerin yalnız iktisatçılar tarafından çözümlenemeyeceği iktisat teorisinin yanında politikacıların da tercihlerinin söz konusu olduğu sonucunu doğurur. Öte yandan ekonomik açıdan alınması mümkün olmayan kararların siyasi liberalizmin sürekliliği ve korunması adına uygulanabildiği gözlemlenebilir. Siyasa liberalizmin ekonomik bir bedeli vardır

Piyasa ekonomisi ve eşanlamlı kavramların temelinde ferdiyetçilik ve özel mülkiyet, rasyonellik, tam rekabet ile görülmeyen el ve Ekonomik Darwinizm yatar.

Piyasa ekonomisi hakkında oldukça farklı düşünen Hayek ise konuya farklı bir renk getirmiştir. Hayek’e göre, piyasa ekonomisinin soyut varsayımları arasında gösterilen tam rekabet şartlarının, sistemin işlevselliği açısından varlığına gerek yoktur. Ekonomik hayatta olsa olsa birkaç sektörde görülebilir. Çünkü, rekabet olgusu bir işi yapıldıktan sonraki aşamada daha iyi yapabilmenin çabasıdır. Piyasayı keşif süreci olarak düşünürsek, burada rekabet bir keşif yöntemi olarak karşımıza çıkacaktır. Ekonomik düzenliliğin organizasyonu ile ilgilenenlerin bu konuda tam bir bilgilerinin olduğundan bahsedilemez. Çünkü, bir tüketicinin tercihi, geliri, yaşam felsefesi, bir üreticinin üretim teknolojisi, hasıla ve maliyetleri, geleceğin üretim kalıpları, teknolojisi gibi sonsuza dek uzayıp giden bir çok parametreden oluşan net bir sistem kurmak mümkün değildir. Ancak, bu kaostan çıkmak için de bu bilgileri değerlendirme gereği ortadadır. Fakat, piyasadaki mevcut bilgileri toplama ve değerlendirme işi herhangi bir kişi veya otoritenin çok üzerindedir. Bu görev Hayek’e göre kaostan spontan bir düzen çıkaran piyasanın kudreti dahilindedir. Görülüyor ki, rekabetçi piyasa sisteminin gücü, alternatif sistemlerden çok daha iyi bir şekilde toplumun tüm bireyleri arasında yayılı bir şekilde bulunan bilgiden yararlanmanın mümkün olmasından doğar. Öyleyse yapılabilecek şey, ulaşılması mümkün olan en fazla bilgiyi değerlendireceğimiz bir konumu muhafaza etmektir, Bunun ise, rekabetten daha iyi yolu yoktur. Ancak rekabetin, her zaman maksimum sonuçları vermesini beklemek bilimsellikten uzak bir amaçtır. Nasıl ki, fen bilimlerindeki pek çok deney çoğu zaman bekleneni vermeyip yineleniyorsa, bu durum sosyal hayat içindeki rekabet sürecinde de görülebilir. Her iki uygulama hiçbir zaman sonuçları açısından değil, ancak gerçekleştirdikleri ortam ve sahip olunan enformasyon açısından değerlendirilmelidir.

Hayek, piyasa ekonomisi ile ilgili eleştiri konusu olan tekelleri de farklı bir biçimde ele almıştır. Tekel kavramının bir ayrıcalık içermesinin yaptığı çağrışımlar bu konunun incelenmesine adeta bir set çekmektedir. İtiraz piyasanın tabii akışı içinde değil de, siyasal otorite tarafından oluşturulan tekellere olmalıdır. Hür teşebbüse dayanan, başkalarından daha kaliteli, ucuz hizmet sunan, insanların bu sahaya girmesine mani olmayan bir sistemde çalışan tekel konumdaki işletmeleri herkes arzu edecektir. Çünkü, insanlara bilgilerini, becerilerini, sermayelerini değerlendirme konusunda sınırlama getiremeyeceğimiz gibi bunları kullanmaları konusunda da engel olamayız. Aksi halde bu durum bir sanatçının eserine de aynı şekilde yaklaşımı gerektirecektir. Bu açıdan bakıldığında, insanları mevcut potansiyel güç ve yeteneklerini başka birilerinden daha iyi kullandıkları için cezalandırmış oluruz ki, bu da tercih ettiğimiz ekonomik sistem adına herhalde yanlış olacaktır.

Piyasa ekonomisinin, ekonomik birleşmelerin hızla gerçekleştiği günümüz dünyasında, gittikçe artan düzeyde önem kazanarak gelişmesi beklenir. Çünkü, ekonomik entegrasyon sürecinin gelişimine piyasa ekonomisinin önemli katkısı düşünülmektedir. Dünya ekonomilerinde görülen entegrasyon hareketlerinin sağlıklı işlemesi bir yönüyle piyasa ekonomisi uygulamalarındaki başarı oranında gerçekleşecektir. Çünkü, entegrasyon hareketi piyasa ekonomisi gibi, ekonomik demokrasinin yansıtabildiği sistemlerde daha kolay gelişim gösterebilmektedir. Bu noktada piyasa sisteminin entegrasyon hareketine katkısı açıktır.

Özel birikime dayanan bütün ekonomilerde, kamunun ekonomik fonksiyonlarının, temelde klasiklerin ekonominin işleyişine yönelik öngörülerine dayanan liberal yaklaşım ve teorik kaynağını Keynesgil iktisatta bulan müdahaleci politikaların çevresinde oluştuğunun görmek mümkündür. 1970’leri takip eden yıllarda ise, Klasik iktisadı esas alarak, onu farklı ekonomik motiflerle yeniden biçimlendiren Yeni Liberal düşüncenin geliştiğini görmekteyiz. Özellikle 1980’ler kamusal ekonomik politikaların bu model çevresinde biçimlendiği yıllar olmuştur.


1.7.LİBERAL EKONİMİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ
1.7.1 Liberal Ekonomi Politikası

Ekonomik liberalizmin ya da aynı şey demek olan serbest piyasa ekonomisinin yalnız ülke düzeyinde değil fakat aynı zamanda uluslar arası düzeyde de uygulanması söz konusudur. Bu nedenle liberal ekonomi dendiği zaman öncelikle ülkenin dışa açılması, dış ekonomik ilişkilere konulmuş olan bütün engellerin kaldırılması anlaşılır. Zaten ülke dışa açıldığı zaman ülke içinde serbest piyasa kurallarının işletilmesi zorunlu hale gelir. Kaldı ki, dünya ekonomisi ve dolayısıyla IMF bakımından liberalizmin asıl anlamı da bu, yani ülkenin dışa açılmasıdır.

Liberal ekonomi düzeninde mallar nerelerde en ucuza elde ediliyorsa orada üretilirler. Bunu, üreticiler arası rekabet kendiliğinden gerçekleştirir. Maliyetleri yüksek olan üreticiler zarar edip piyasadan çekilirler ve böylece ülkedeki üretim en etkin biçimde yürütülmüş olur. Bu, serbest piyasa düzeninin çok önemli bir yararı ve üstünlüğüdür. Ancak ne var ki, liberal düzen üretimden dışladığı ve işsiz bıraktığı kimselere kendiliğinden yeni iş sahaları açmaz. Bunun için işsiz kalan kişileirn özel çaba sarf etmeleri ve bu sefer de kendilerinin en düşük maliyetle üretim yapabilecekleri yeni üretim alanları bulmaları gerekir. Oysa, açıktır ki, bu, mutlaka gerçekleşecek bir husus değildir. Ülkede bunlar için yeni üretim alanları kalmamış olabilir. Demek oluyor ki, rekabete dayalı serbest piyasa düzeni, üretilmekte olan malların en ucuz ve en iyi olmasını sağlamak bakımından büyük bir üstünlüğe sahiptir ama, ülkenin tüm üretim olanaklarını harekete geçirmek ve bunların üretimde kullanılmalarını sağlamak bakımından aynı üstünlüğe sahip değildir.

Liberal ekonomi politikası, hiçbir müdahalede bulunulmadığı, yani piyasa kurallarının serbestçe işlemesine müsaade edildiği zaman dünya ve ülke ekonomisinin en iyi biçimde işleyeceği ve gelişeceğini savunur. İlk defa 18. yüzyılda Adam Smith tarafından öne sürülen bu görüşün geçersizliği o zamandan beri kurumsal düzeyde de uygulama düzeyinde de kanıtlanmış bulunmaktadır. Ekonomik yaşamda tekellerin varlığı, serbest rekabet kurallarının bunları zorunlu olarak oluşturacağı apaçık bir gerçektir. Diğer taraftan tekellerin, serbest oldukları varsayılan piyasaların bu niteliklerini ortadan kaldıracağı da bir gerçektir. Oysa piyasaların serbestliği liberal görüşün temel prensibidir.


1.7.2 Liberal Ekonomik Düşüncenin Doğuşu
Batı dünyası, ekonominin özgürlüğü ve devlet baskısından kurtarılmasını sağlayacak liberal düşünce platformlarını önce Fransa’da tarımsal temel üzerinde ardından İngiltere’de endüstriyel temele dayalı bir surette kurmuş ve bu gelişmeler de iktisadi liberalizmin doğuş ve gelişim aşamalarını sağlamıştır.

Liberalizm, endüstri devrimiyle birlikte temel ekonomik düşünce sistemi olarak burjuvazinin savunduğu bir doktrin olmuştur. Özel adıyla aydınlanma çağı, insan aklına güvenin arttığı bir dönemdir.

Bu dönemde yeni gelişen akılcı müteşebbis sınıf, Avrupa’da Merkantalist rejim içerisinde görülen ve devletin iktisadi hayata karışması sonucu bireylerin ekonomik faaliyetlerini kısıtlayan tüm kurallara karşı çıkarak, loncaların monopolcü konumlarına, sınıf ayrıcalıklarına ve kilisenin irrasyonel yaklaşımlarına ciddi tepki göstermiştir. Bu noktada başlayan süreçte, kişisel menfaatlerin en çoklanması amacıyla özgürlük, kişisel girişim ve bireyin üretim faktörleri üzerinde hakim olması istenmektedir ki bu da, yeni yükselen girişimci sınıfı haklı gösterecek bir felsefe olarak iktisadi liberalizmi ortaya çıkaracaktır. Bu dünya görüşünün iktisat politikası da laissez-faire’dir. Aslında toplum, iktisadi ve siyasi açıdan yeni oluşumlara yönelik bir aşama içine girmiştir. Dolayısıyla, iktisadi liberalizmin sloganı olan laissez-faire aslında ekonomik, toplumsal ve siyasi açıdan yepyeni bir yaşam stili olmuştur.

Liberalizm, ekonomik alanda “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ifadesiyle hayat bulmuştur. Bu felsefeye dayalı olan ekonomik liberalizmin herkes tarafından kabul edilen iki temel felsefesi vardır.Bunlardan birincisi “serbest rekabet” görüşüdür. Ekonomik liberalizmde çıkış noktası olarak tabiattaki uyumu esas alan düşünürler bu serbest rekabet ilkesine uygun bir insan tipi yaratmışlardır. Yani bir Homoeconomicus insan tipi yaratılmıştır. Bu insan tipindeki en önemli yapı taşı tabiattaki rekabet olmuştur. Rekabetçi insan tiplemesi giderek liberal ekonomide rekabetin çıkış noktası olarak yer edinmesine neden olmuştur.Bu kavram zaman içinde liberal ekonomide serbest rekabet prensibi olarak kendine yer bulmuştur.Ancak burada serbest rekabet kavramı beraberinde ikinci bir kavramı da getirmiştir, bu da “devletin ekonomiye karışmaması”dır.Ekonomik liberalizmin öncülüğünü yapan iktisatçılardan biri olan A.Smith, ekonomide herkesin kendi çıkarını maksimum kılmaya çalışırken, toplumsal çıkarın da maksimum olacağını savunmuş ve ekonomide “gizli el “ aracılığıyla gerçekleştirilen bir doğal düzen olduğunu savunmuştur. Öyleyse devlet bu gizli elin işleyişine karışmamalı, en küçük müdahaleyle bile bu düzeni bozmamalıdır. Piyasadaki arz ve talep mekanizmasının toplumsal ve ekonomik bakımdan en yararlı ve verimli sonuçları yaratacağını varsayan liberal doktrinde devletin görevleri iç ve dış güvenliğin sağlanması ve adalet hizmetlerinin gerçekleştirilmesi ile sınırlandırılmıştır.




1.7.3 Fizyokratik Düşüncede İktisadi Liberalizm
Fizyokratik iktisadi düşünce, iktisadi liberalizmin tam manasıyla olgunlaşmasına yol açan gelişmelerin ortaya çıkardığı bir düşüncedir. Bunun içindir ki, Fizyokrasiyi etkileyen ortam ile iktisadi liberalizmin oluşmasına yol açan ortam birbirine çok benzer. Hatta daha ileri düzeyde denilebilir ki, fizyokrasi iktisadi liberalizme geçişte bir köprü vazifesi görmüştür. Bu ortamın temel nitelikleri şunlardır.

· Merkantalist düşünceye uygun bir biçimde ticari kapitalizmin hakim olduğu ülkelerden Fransa’da, tarım kesimi çok önemli ihmallere uğramıştı. Toprağını terk edip büyük yerleşim merkezlerine göç eden işgücü, birtakım problemlerle karşılaşmış yeni gelişen sanayi de ona yeterli iş olanakları verememişti. Hızlı sanayileşme ve ekonomik gelişim özellikle Fransa’da tarımdan sağlanan vergi gelirleri ile sağlanıyordu. Bu da önemli toplumsal sıkıntılara yol açan bir gelişim gösterdi.

· İngiltere’de iç istikrarın sağlanmış olması ve İngiltere’nin güçlü bir ekonomik yapıya kavuşmuş olması.

· Özellikle Fransa’nın ticaret filosunun, yedi yıl savaşlarında önemli kayıplar vermesi ülkesinin dış ticaretini önemli ölçüde etkiledi. Fransa’da bu yüzden tarım öncelikli kalkınmaya yöneldi.

· XVIII. yüzyılın ortalarına doğru Merkantalizm’in temel ilkelerini kaybetmeye başlaması.

Sonuçta, merkantalizmin sert kuralları, aşırı devlet müdahaleciliği yavaş yavaş değişen toplumsal yapıya uymuyor güçlenen sanayi ve ticaret burjuvazisi rahatsızlığını belli ediyordu.

Fizyokratlar, iktisadi doktrinler tarihinin ilk liberalleri olmuşlardır. Fizyokratik iktisadi düşüncenin kurucusu olan Dr. Quesnay, Tabii Kanun adlı eserinde liberalizmin temel yaklaşımlarının özünü oluşturan laisser- faire’i üç başlık altında özetler:
· Fertler, uzun dönemde tatmin düzeylerini maksimum yapacak rasyonel davranışlar gösterirler.

· Toplumsal refahı maksimum yapacak ideal bir hukuk sistemine geçilmelidir.

· Ekonomik faaliyetler, bu iki şartın gerçekleşmesi oranında otomatik olarak düzenlenir.

Görüldüğü gibi fizyokratik düşünce esas olarak Doğal Düzen anlayışına dayanır. Fizyokratlara göre doğal düzen, insanların var olmaları için Tanrının koymuş olduğu bir düzendir. O halde, doğal düzen tanrısal bir düzendir. Tanrısal düzeni, doğal düzeni anlamak insanların ilk görevidir. Yaşantımızı bu düzene ayarlamak, uydurmak ise, ikinci görevimizi oluşturur. Devletin ekonomik ve sosyal yaşama müdahalesi gereksizdir. İşte “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesi önce böyle bir düşünceden başlar.

1.7.4 Tabii Kanun Felsefesinden Laissez Faire’e
Fizyokratların tabii düzen yaklaşımlarının ekonomik hayata yansıması iktisadi liberalizmin uygulanmasına bir ortam hazırlamıştı. Devlet mekanizmasının olabildiğince sınırlı kalarak küçük olması iktisadi hayatı canlı tutacak aksi halde büyük ve hantal bir devlet, yapısı gereği vergileri arttıracak, bu da kârları ve kişisel yatırımları azaltarak sonuçta ekonomik gelişmeyi önleyecekti. 18. yüzyılın ilk yarısında fizyokratların liberalizm anlayışları nedeniyle laisser-faire liberalizminden bahsedilmektedir. Ancak bu dönemi izleyen sürede Adam Smith ve Klâsikler konuya sınırlı devlet ilkesi ve görünmez el yaklaşımıyla farklı bir renk getirmişlerdir.

İktisadi liberalizmin oluşmasında fizyokratların önemi, sistemi olgunlaştıracak ve hemen uygulanabilecek politikalar saptamış olmaları ve bunları siyasal iktidara empoze edebilmelerinden kaynaklanmaktadır. Fizyokrasi sayesinde, kaynağını tabii kanunlardan alan tarımsal temelli iktisadi liberalizmin oluşması, ise İngiltere’de Adam Smith’in öncülüğünde, endüstriyel temeller ve insan psikolojisine dayandırılıp geliştirilecektir.

Sonuç olarak, merkantalizm ile klâsik iktisadi düşünce arasında boy verip yetişen Fizyokratik düşünce, bünyesinde iktisadi liberalizmin netleşmesini ve olgunlaşmasını sağlamış, onun kurumsallaşmasında önemli bir fonksiyon üstlenmiştir.

1.7.5 Adam Smith
Fiziyokratların laisser faire düşüncesi, Adam Smith ile devam etmiştir. Bu düşünceye göre, devlet ekonomik yaşantıya karışmaktan, müdahale etmekten kesin olarak kaçınmalı ve karışımlarını en az düzeye indirmelidir. Çünkü, ekonomik yaşantı, kişisel menfaat ilkesine uygun olarak kendinden yürür. Çünkü, herkes kendi menfaatini daha iyi izler. Kişi bir girişimde bulunurken ortam hakkında daha çok bilgiye sahiptir. Neyin en iyi biçimde, nasıl ve ne zaman üretilebileceğini kamu görevlilerinden daha iyi değerlendirir. Kişisel çıkarı onu böyle hareket etmeye zorlar. Kişiyi bu yola çeken ve kişi ile toplumun menfaatlerini uyum durumuna getiren rekabet olayıdır. Rekabet ve piyasa mekanizması girişimciyi, tüketicinin arzuladığı, talep ettiği malı en ucuz, en kaliteli ve en etkin bir biçimde üretmeye götürür. İşte kişi çıkarı ile toplum çıkarı arasındaki uyum buradan doğmaktadır. Adam Smith’e göre kişisel çıkar, toplumun yalnız ekonomik organizmasını yaratmak ve devam ettirmekle kalmakta, fakat aynı zamanda bir ulusun servete ve refaha doğru yönelmesini sağlamaktadır. Ekonomik yaşantının kurumları doğal oldukları kadar tanrısal ve yararlıdırlar. Toplumlar içinde, kişisel çıkarları uyarınca hareket eden insanın düşünceleri ve kararları, görünmeyen bir el, tarafından yönetilir.

Toplumun ekonomik kurumlarının ve düzeninin kendiliğinden mükemmel bir biçimde işleyeceğine inanan Adam Smith, hükümetlerin müdahalesini yararsız ve zararlı bulmaktadır. Ona göre devlet müsriftir beceriksizdir. Memurlar ihmalci ve ilgisizdir. Bu nedenlerden ötürü, toplumun ekonomik ve sosyal işlerine devletin karışımı en aza indirilmelidir. Devlet savunma, adalet işleri ile toplum için yararlı işler üzerinde durmalıdır.

Adam Smith’in görüşlerinden çıkabilecek sonuç, onun liberalizm anlayışının oldukça nükteli olduğu ve körü körüne bir bireycilik olmadığıdır. Devlet müdahalelerini, toplum yararının gerektirdiği hallerde meşru saymaktadır. Görüldüğü gibi, A. Smith’in ferdiyetçiliği sınırlıdır ve “toplum yararını hiçbir zaman kişi çıkarına feda” ettiği iddia edilemez.








II.BÖLÜM

I. TÜRKİYE’DE SERBEST PİYASA EKONOMİSİ VE GELİŞİMİ
2.1. BİRİNCİ LİBERAL DÖNEM
2.1.1 1923-1929 Dönemi
1923-1931 yılları arasında izlenen iktisat politikası İzmir İktisat kongresinde belirlenmiş olup temelini liberal düşünceden almıştır. Bu dönemde özel teşebbüsün hareket serbestisini sınırlayan devlet müdahalelerinin ve devlet işletmeciliğinin minimum düzeyde tutulmuştur.

Ancak liberalizm kamunun yalnızca özel sektör aleyhindeki müdahaleleri değil tüm ekonomiye yapılan müdahalenin en asgari olduğu, devletin giderlerini karşılamasının dışında rekabet koşullarını oluşturmak amacıyla iktisadi hayata kavuştuğu bir politika demetini ifade edecekse, bu döneme liberal demek zor olacaktır.

Bu dönemin liberal ekonomi açısından en önemli gelişmesi 1927 Teşvik-i Sanayi kanunu olup, bu suretle özel teşebbüs lehine teşvik önlemleri alınmıştır. Ancak bu önlemler bazı tekellerin sözleşmelerle özel ve yabancı şirketlere devredilmesi demiryolu inşaatlarının yapımında ihale yoluyla belirli sermaye çevreleri lehine rekabet şartlarını bozucu etkiler yapmış, bunun için de liberal olmayan nitelikler taşımıştır. Sonraki yıllarda “devlet eliyle fert zengin etmek” diye anılan politikaların ilk ve çok açık örnekleri bu dönemdedir. Bu politikaların gerçekleşmesinde sermaye çevrelerinin yeni rejimin yönetici kadrolarıyla hızlı bir yakınlık kurmaları etkin rol oynamıştır.

Dönemin diğer belirleyici özelliği, dışa ve yabancı sermayeye açık olmasıdır. Bilindiği gibi Lozan antlaşması 24.8.1928 tarihne kadar koruyucu bir dış ticaret politikası uygulama imkanını sınırlıyordu. Oysa, savaş öncesi gümrük tarifesi “serbest ticaret” yaklaşımı doğrultusunda hatta değişik imtiyazlarla çok düşük gümrük vergilerinden oluşuyordu. Bu madde süre bitimine kadar Türkiye’nin ekonomik kararlarını etkileyen ve belirli bir ekonomi politikasının izlenememesi sonucunu veren bir unsurdu.

Cumhuriyet dönemi iktisat politikalarında etkisi görülen önemli bir olay da İzmir İktisat kongresidir. İzmir’de 1923’de toplanan Türkiye İktisat kongresi toplumun yeniden düzenlenmesi sorununun genellikle liberalizmin yasaları içinde tartışıldığı ve dinamik bir iç piyasa oluşturabilecek kararların alındığı bir forum olmuştur.

Bu dönemde uygulanan iktisat politikası sonucu devletin himayesi altında tüketim malları sanayi kurulup gelişme göstermiştir. Ancak başarı sağlanan olanaklar olmamıştır. Buna ilaveten özel kesim temel sanayi alanlarına yatırım yapamamıştır. Kısa sürede kâr getiren, yurt içi pazara hazır olan tüketim malları alanında bir faaliyet görülür. Tüm bu sonuçların ortaya çıkmasında kıt sermaye, teknik bilgi noksanlığı, altyapı yetersizlikleri etkili olmuştur.

2.1.2 Korumacı-Müdahaleci İlk Adımlar 1929-1931
1923 yılında çerçevesi çizilen iktisat politikası stratejisinin 1931 yılına kadar devam ettiğini söylemek mümkündür. Ancak, 1929 yılından itibaren bazı müdahaleci politikalara rastlamak mümkün olmuştur. Esasen 1930 yılı Atatürk dönemi ekonomi politikalarının önemli bir dönüşüm noktasıdır.

Ayrıca 1929’da ortaya çıkan para buhranı, 1930’da Serbest Fırka’da örgütlenen muhalefetin büyük başarı kazanması devletçiliğe dönüşümü hızlandıran önemli sebeplerdir. 1927 ve 1928’de buğday üretiminde önemli düşüşlerin yaşanması Lozan Antlaşmasıyla gümrük vergilerine getirilen sınırlamanın sona ermesi ile vergilerin yükseltileceği beklentisiyle tüccarların ithal eğilimi ve kredi talebinin artması devletin demiryolu yapımı ve imtiyazlarının satın alınması için fon ve kambiyo piyasasında oluşturmak zorunda olduğu talep, Osmanlı borçlarının ilk taksitinin ödenmesi 1929 yılına rastlamıştır. Bunların tümü tabii olarak ek döviz talebi yarattı. Bu yılda yaşanan kambiyo krizi 1929 Dünya bunalımının getirdiği etkilerle daha da şiddetli bir biçimde iç ekonomiye yansıdı.

Dünya ekonomik krizi sebebiyle tarımsal ürünler aleyhinde aşırı fiyat farkları oluşması nedeniyle tarım dışı kesimlere bilhassa sanayi kesimine kaynak aktararak, ekonomiyi yüksek gümrük duvarları ile korumayı amaçlayan denk bütçe ilkesi ve ödemeler dengesinin hassasiyetle uygulandığı devlet öncülüğünde ithal ikameci bir sanayileşme gerçekleştirecek iktisadi politikalar bütünüydü.

2.2. KALKINMACI VE DEVLETÇİ SANAYİLEŞME: 1932-1939 DÖNEMİ
1930 öncesi dönem boyunca tek kamu girişimi olarak Osmanlılardan kalan ve devir alınan devlet fabrikalarını işletmek ve zamanla özel kesime devretmek amacıyla kurulmuş olan Sanayi ve Maadin Bankası görülmektedir. 1930- 33 dönemini ise gerçekte korumacılığa geçiş dönemi olarak adlandırmak mümkündür.Gerçekten de, 1929 bunalımına kadar uygulanan liberal politikalar sonucu henüz gelişmemiş bir durumdaki özel sektörün teşvik tedbirleriyle kalkınamayacağı gerçeğini ortaya koymuştur.

Bu dönemde devletin genişleyen devlet işletmeciliğini de kapsayan müdahalelerine devletçilik adı verilmiştir. Devletçilik uygulamalarının arkasında yatan temel nedenin siyasileşme olduğu siyasilerce defalarca tekrarlanmıştır.

Bütün kısıtlayıcı kaygılara karşın devletçilik Türkiye’de kapitalizmi geliştirmekten başka bir sonuç vermemiştir. Devletçilik fiziksel açıdan önemli tesisler kurmasının yanı sıra Türkiye’de özel kesime gizli kaynak aktarmak yoluyla kapitalizmin gelişimine bir ön aşama olmuştur. Devlet kurumlarının iç piyasaya düşük kârlarla sunduğu ürünler belirli ellerde büyük sermaye birikimlerine fırsat vermiştir.


2.3. MÜDAHALECİ DEVLETÇİLİK DÖNEMİ: 1939-1946 DÖNEMİ
Türkiye II. Dünya savaşına katılmadığı halde savaşın getirdiği uluslar arası ekonomik koşullardan büyük ölçüde etkilendi. Ekonomi savaş hazırlıklarının etkisiyle büyük ölçüde sarsıldı. Savunma harcamalarının artışı bütçeye önemli yükler getirmiştir. 1940 yılında yürürlüğe giren Milli Korunma Kanunu savaş yıllarında alınacak ekonomik tedbirlerle ilgiliydi. Bu yasa ile hükümete ekonominin her alanında sınırsız müdahale yetkisi verilmekteydi. Bu yasa uyarınca imalat ve istihraç sanayi dallarında hangi malın hangi miktar ve nitelikte üretileceği konusunda tam bir yetkiye sahipti. Fiyat mekanizmasında devletin belirleyici ve müdahaleci bir rolü vardı. Ancak bütün ağır yönlerine rağmen özel kesim aleyhinde hiçbir şekilde kullanılmamıştır. 1942’den sonra kurulan Saraçoğlu hükümeti de piyasa üzerindeki sıkı denetim mekanizmalarını gevşetme yoluna gitmiştir.

Bu dönemde Refik Saydam hükümetinin izlemeyi düşündüğü katı fiyat kontrolleri ve düşük fiyatlarla tarım ürünlerine el koyma politikaları karaborsacılık, istifçilik ve nüfus ticaretini körükledi. Ekonomiye ağır cezai yükümlülüklerle ciddi boyutlarda müdahalede bulunan bu yılların karışık ve karanlık ortamı ekonomik sahada daha sonraki yıllarda etkisini gösterecek olan ve kapitalizmin gelişmesinde stratejik önem taşıyan bir sermaye birikimine sebep olmuştur.



2.4. II. LİBERAL DÖNEM: 1946-1963
2.4.1 II. Liberal Dönem 1946-1953

İkinci Dünya savaşının bitimini takip eden yılların ekonomide o dönemden günümüze kadar uzanan çizgide, uygulanan iktisat politikaları üzerindeki tartışmalarda netlik kazandıracak bir özelliği vardır. 1946-63 dönemine bu niteliğini veren özel sermaye birikiminin hızla genişlemesi ve bu durumun bir sonucu olarak sosyo-ekonomik gelişmede önemli bir etkinlik kazanmasıdır. Çok partili parlementer rejime geçiş ve ekonominin dış yardım ve yabancı sermayeye açılması, yeni tüketim kalıpları ile birlikte özel sermaye birikim sürecini çabuklaştırmıştır. Bu dönemde uygulanmak istenen iktisat politikası tartışmaları bilhassa kamu kesiminin ekonomideki yeni rolü üzerinde yoğunlaşmıştı. Siyasal gelişmelerle de somutlaşan bu konu devletçiliğin ortaya çıkan yeni şartlara göre yeniden ele alınmasını gerekli kıldı. Yeni anlayışa göre, hükümet özel kesime destek vermeliydi. Kamu kesimini ise ulaştırma başta olmak üzere altyapı faaliyetleriyle sınırlıyor ve dış finansmana dayıyordu. Bu dönemde dış yardım çevrelerinin istekleri doğrultusunda hazırlanan 1947 Kalkınma Planı dönem süresince iktisat politikalarında ulaştırma, tarım ve enerji gibi alt yapısal öğelere ve kırsal kesime öncelik vermiştir.

Dış ticarette korumacılığın gevşetilmesine 1946 devalüasyonu ve ithalatta kotaların uygulanmasını kısıtlayan liberasyon listelerinin düzenlenmesi ile başlanmıştır. Yabancı sermayeye konulan ilk gevşetmelerde CHP tarafında 1947 ve 1950’de gerçekleştirilmiş. DP’de aynı süreci 1951’de Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu. 1954 başlarında ise Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ile Petrol Kanunu kabul ederek sürdürmüştür.

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti hükümetinin programında devletin ekonomideki ağırlığını azaltma ve özel kesimi olabildiğince genişletme hedefi belirtilmiş olmasına rağmen parti kısa zamanda söylem değiştirmiştir. Çünkü, Adnan Menderes’e göre özel teşebbüsün önünde devletin destek ve koruması sayesinde çok daha kârlı alanlar açılmaktadır.

Böylece devletçilik anlayışının gevşemesi, özel sektöre sanayi alanını çekici kılma ve dış yardımların da etkileriyle ( Marshall Yardımı, Dünya Bankası, Uluslar arası Para Fonu ) sınai yatırımlar teşvik görmüştür. Böylece hem liberal-genişletici iktisat politikası hem de Kore savaşından doğan lehte dış konjonktür nedeniyle Türkiye 1953 yılına kadar yüksek büyüme hızlarına erişmiştir.



2.4.2 Tıkanma Ve Yeniden Uyum: 1954-1961 Dönemi
1954-61 dönemi kamu yatırımlarının arttığı, ithal ikameci iktisat politikalarının ve dış ticaret kontrollerinin uygulandığı bir dönem olmuştur.

1953 yılına kadar ekonomide çalışılan liberal iktisat politikaları ile yüksek büyüme hızını yakalayan Türkiye’de bu dönemden sonra tarıma açılabilir arazinin sınırlarına varılmış oluyordu. Bunun sonucu olarak, hem tarımsal üretim hem de Kore savaşının konjonktürel etkisinin bitmesiyle tarım ürünleri ihracatı durma noktasına gelmişti. Türkiye ekonomisi üzerinde büyük etkisi olan tarımın bu dönem içinde mevsim şartlarından olumsuz etkilenmesi, yatırımlara yeterli kaynak aktarılamaması ve enflasyonist baskı sonucu dış ticaret dengesi bozulmuştur. Gelişen bu süreç içerisinde sınai yatırım malları ve yedek parça ithal olanakları daralmış böylelikle başlangıçta ulaşılan yüksek büyüme hızlarında duraklama meydana gelmiştir. Bütün bu gelişmelerden sonra liberal özlemlerle gelen DP iktidarı liberal iktidardan uzaklaşarak, yerli girişimciyi koruma kaygısının ön plana çıktığı, dolayısıyla bırakınız geçsinler liberalizmiyle taban tabana zıt, tahsisli ve kotalı ithalat rejimini yeniden yürürlüğe koymuştur. Bu yüzden bu döneme örtülü korumacılık dönemi de denmektedir.

Kısaca özetlemek gerekirse, bu dönem içerisinde liberal dış ticaret politikası takip edilerek dış dengeye varılamayacağı anlaşılmıştır. Buradan hareketle dış ticaret kontrollerine gidilmiştir. Ancak kronik hale gelen ticaret açıkları, kamu desteğinde özel sermaye birikimi ile işlevsel bir bütünlük içinde ekonomik yapıyı karakterize etmiştir.

2.5. PLANLI KALKINMA DÖNEMİ
27 Mayıs 1960 Devriminden sonra iktisat politikalarında kararlılık gündeme gelmiştir. Bu dönemde anayasada sosyal siyaset ilkesi benimsenmiş ve geçmişte görülen hatalı iktisat politikalarının önlenmesi amacıyla ekonominin beşer yıllık planlarla yürütülmesi kabul edilmiştir.


2.5.1 Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ve Stratejik Tercihi: 1963-1967
Birinci planın en önemli stratejik tercihi kalkınmanın ithal ikameci sanayileşme ile sağlanabileceğini kabul etmesidir. Kamu kesiminin plan sınırları içerisinde emredici olarak yönlendirilmesi düşünülmüştür. Özel kesimin yönlendirilmesinde de vergi ve kredi politikasının kullanılmasını ve sermaye piyasasının kurulmasını istemiştir.

Bu planda fiyat istikrarı içerisinde ekonomik gelişmeyi sağlama ve bunun için para arzı ile kredi hacminin, toplam üretim ve milli gelir artışının üzerinde seyretmesinin engellenmesi hedeflenmişti.

Birinci Beş Yıllık Plan ortaya çıkan kaynak sorununa ulusal tasarrufları en üst seviyeye çıkaracak iktisat politikası seçeneklerini gündeme getirmiştir. İstihdam sorununun çözümü de genel hedefler içerisine alınmıştır. Tüm planlarda görülebileceği gibi uygulanacak politikaların sosyal adalet ilkesi ile uygun bir nitelikte gerçekleştirilmesinin istenmesi bu planda da göze çarpar.

Ekonomide, kamu hizmetleriyle ilgili tesislerin bakımında büyük ihmallerin olduğuna dikkat çekilerek, her bakımdan önemli israfa ve verimsiz üretime sebep olan bu durumun önlenmesi şarttır denilmektedir. Aradan geçen süre zarfında ise, değişen pek bir şey yoktur. Günümüzde, kamu kesiminde nasıl bir yapılanmaya gidilmesi konusunda, hâlâ aynı şeylerin konuşuluyor olması ise Türkiye gerçeğinin iktisadi zihniyete yansımadığının bir ifadesidir.

Aynı planda özel sektöre rehberlik adı altında bu sektörden önemli çabalar beklendiği ifade edilmektedir. Devletin önemli bir öncülük görevi üstlenerek, planda gösterilen hedeflere ulaşabilmek için, organizasyon, eğitimli personel ve finansman konularında müteşebbislere yardımcı olması gereği üzerinde durulmuştur. Bunun yanında, piyasa ve ekonomi ile ilgili haberleşme araçlarının yetersizliğinin özel sektörde önemli bilgi yoksunluğuna yol açacağına dikkat çekilerek, bu konuda fuar, sergi faaliyetleri ve mesleki yayınlar vasıtasıyla bilgi akışına hız kazandırmak istenmiştir.

Bu tedbirler ve teşvikler dışında geri kalmış bölgelere yapılacak yatırımlara vergi indirimleri ve altyapı öncelikleri tanınmıştır. Özel sektörün, plan hedeflerine ulaşabilmesi için, yabancı sermaye teşvikinin gerekli görülmesi teorik düzeyde bile olsa, geniş ufuklu bir düşüncenin belirtisidir.

2.5.2 İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı: 1968-1972 Dönemi
II. Kalkınma Planının genel amacı şudur: Hür ve medeni bir ortamda demokrasi ve karma ekonomi düzeni içerisinde herkesi insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşam seviyesine ulaştırmak, gelir grupları ve bölgeler arasında dengeli bir gelişme sağlamak, çok sayıda istihdam imkanı yaratmaktır.

Kamu ve özel sektörün yan yana bulunduğu Türk ekonomisinde, karma ekonominin kuralları göz önünde bulundurularak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, kamu sektörü için emredici, özel sektör için yol gösterici ve destekleyici, fertlerin teşebbüs gücünü ortaya çıkarıcı ve geliştirici ölçüde hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu, bir önceki plandaki amaçların süslü ifadelerle farklı bir ifadesidir.

Birinci Plan büyümenin itici gücü olarak kamu yatırımlarını ve devlet işletmeciliğini görüyor; ithal ikamesine dayanan sanayileşme, ekonomideki diğer sektör politikalarını tayin eden açık bir stratejik tercih olarak ortaya koyuyordu. Buna karşılık İkinci Plan, yaygın teşvik ve sübvansiyon politikaları ile özel kesimin sermaye birikimini arttırmayı hedeflemişti. Burada kamuya verilen rol ise özel kesimi destekleyici bir işlevle sınırlamaktan ibaretti.

Özel sektörün yatırımlarının, Kalkınma Planının ekonomik ve sosyal ilkeleri çerçevesinde teşvik edilmesi gibi göreceli bir kural getirilmektedir. Müteşebbis sınıfın geliştirilmesi amacından hareketle, alınan tedbirler dağınıklıktan kurtarılacak, formaliteler basitleştirilecek ve uygulamada hızlı işleyen açık bir mekanizma kurulması benimsenecektir. Günümüzde de ekonomimiz için aynı taleplerin varlığı bu çerçevede düşündürücüdür.

Planda ekonomideki özel sektörün payının arttırılması yönünde çalışmalar varsa da, tarihi ve geleneksel nedenlerle Türkiye’de kamu kesiminin ekonomideki payının büyük ve önemli olduğu gerçeği yakalanmıştır. Bununla beraber, devletin ekonomi içindeki payının azaltılamayacağı veya azaltılamaması şeklinde genel bir kanı oluşması, günümüze kadar serbest piyasa ekonomisine geçiş için alınacak tedbirlerin kağıt üzerinde bir temenniden ibaret kalması sonucunu doğurmuştur.

İkinci Plan karma ekonomi kuralları üzerinde titizlikle durmuş ve değişik bir yorum getirmiştir. Burada esas olan piyasa mekanizmasıdır. Fiyat sisteminin çalışmadığı ve özel kesimin noksan kaldığı hallerde kamu kesimi önem kazanmaktadır. Bu planda kamu tesislerinin özel kesime devri de öngörülmüştür. Gerektiği hallerde özel ve kamu sermayesinin birleştiği karma teşebbüsler kurularak halka açık tutulacaktır.

İkinci Plan dönemi özel kesimin daha aktif olduğu ve kamunun öncülüğünün giderek azaldığı bir dönem olarak görülebilir. Fiyat istikrarının sağlanmasının önemini koruduğu bu planda, kamu kesimi çoğu kez maliyetlerinin altında fiyat tespiti yaptığı temel girdilerle, özel sanayi ve tarımsal maliyetleri düşürmeye çalışmıştır.

2.5.3 III. Beş Yıllık Kalkınma Planı: 1973-1977
Üçüncü Planda 1990’lara kadar sürecek 22 yıllık yeni bir stratejik süreç oluşturulmuş, buna gerekçe olarak ise, AET ile gerçekleştirilecek bütünleşme gösterilmiştir. Liberal ekonomi politikaları açısından bu planda da diğerlerinden farklı bir gelişme görülmemektedir. Özel kesimin genişletilmesini, kamu kesiminin görevlerini daraltarak, teşvik ve sübvansiyonlarla sağlamak yine öngörülen amaçlardandır. Sanayi sürükleyici sektör özelliğini devam ettirmektedir. Kalkınma stratejisi olarak sanayileşme kabul edilmiştir.

Ekonomide esas ilke olarak, piyasa düzeninin nispi fiyat değişiklikleri ile, üretimi ve talebi dengeleme, nihai olarak da kaynak dağılımının üretim kompozisyonunu etkileme fonksiyonundan yararlanılması benimsenmiştir.

Sonuçta, 1962-79 döneminde, Türkiye’nin sanayileşme çabaları ekonomiye büyük ölçüde yapılan devlet müdahaleleri ile sürmüştür. Bu müdahalelerin kurumsal kaynağı olarak savaş sonrası bütün dünyayı saran Keynesçilik görülebilir.

Üçüncü Plandan sonraki planların belge niteliğinden başka bir özelliği yoktur. Ekonomik politikalara etkilerinden söz edilemez. Özellikle 1980’den sonra plandan söz etmek pek doğru olmaz. Planlı ekonominin somut sonuçları arasında;

· Ekonomide tarım kesimi eski önemini kaybetmeye başlamıştır.

· Sanayi kesiminin milli gelir ve işgücü içerisindeki payı yükselmiştir.

· Hizmet kesimi sanayi ülkelerindeki oranlara nicelik olarak yaklaşmış ancak nitelik olarak bu mümkün olamamıştır.

2.6. III. LİBERAL DÖNEM: TÜRK EKONOMİSİNDE 24 OCAK 1980 KARARLARI VE SONRASI
2.6.1 Türkiye’de 1974-1980 Arası Genel Ekonomik Durum
1974’ten itibaren tesirini göstermeye başlayan petrol şoklarına bağlı olarak görülen dış ticaret hadlerindeki bozulmanın ödemeler dengesine getirdiği büyük yük, ara malları ve yatırım malları ile büyük ölçüde ithalata bağlı ekonomide ithalat maliyetini arttırmıştır. İthalat için gerekli döviz rezervlerinin sıfıra yaklaşması, emek piyasasındaki reel ücretlerin dış şoklar karşısında esnek bir biçimde ayarlanamaması ve gerekli sosyal barışın sağlanamamasına ek olarak ortaya çıkan enerji darboğazları ekonomide arz yönünde bir daralma ile sonuçlanmıştır. Yine bu dönemde kontrol altına alınamayan kamu harcamaları ve aşırı sübvansiyonlar sonucunda artan toplam talep ekonomide likidite genişlemesine sebep olmuştur. 1979’da petrol fiyatlarında meydana gelen ikinci önemli artışın ekonomiye getirdiği ilave yük ithal ikamesine dayalı bir ekonomide Türkiye’nin dış kredi sağlama hususundaki ekonomik itibarını çok zayıflatmıştır.

2.6.2 1980 ve Sonrası Politikaların Genel Amaçları ve Niteliği
1980-88 arasında ekonomiyi giderek serbestleştirmeye dayanan politikalar istikrarlı bir biçimde değil, deneme-yanılma yöntemine göre uygulandı. Bazen serbestleşmenin en üst noktasındaki bir politika gündeme getirildi; eğer tuttuysa bırakıldı, tutmadıysa geri adım atılıp tekrar denetim sistemine geçildi. Kimi zaman denetim daha düzenli biçimde azaltıldı. Bazen sistemin tümünde denetim sürerken, içindeki bir alanda birden serbestleşmeye gidildi. Başka bir deyişle, serbestleşme süreci el yordamıyla, “ belki tutar ” anlayışıyla yürütüldü. Bu tür bir uygulama devlet yönetimindekiler kadar iş dünyasında karar alma konumunda olanları da şaşırtıyor, ne yapacaklarını bilemez, olayları ön görmez hale getiriyordu.

Dönem boyunca uygulanan politikalar şu amaçlara yönelik olmuştur:

· Dış ticaretin geliştirilmesi ve serbestleştirilmesi:
─ Reel devalüasyonlar ve mali desteklerle ihracatın arttırılması; dış ticaret sermaye şirketleri adı altında getirilen yeni bir ihracat örgütlenmesinin bu artışın aracı olma görevini üstlenmesi, bu alanda ilk adım oldu.

─ İthalatın giderek yasaklar ve miktar kısıtlamalarından arındırılarak serbestleştirilmesi; ilk aşamada bunların gümrük vergileri, fonlar gibi fiyat destekleriyle ikame edilip, daha sonra sonuncuların da azaltılıp ithalatın tam serbestliğe kavuşması temelde 1984 sonrasına kaldı ve bundan sonra sürdürüldü.

Beklenti ise, Türkiye’nin ihracat artışı yoluyla dış sermaye çevrelerinin güvenini kazanıp tekrar uluslararası finans piyasalarından borçlanabilir duruma gelmesiydi; borç ödeyememe durumunun bu piyasalarda yarattığı güvensizliği azaltabilmekti. Böylece sermaye ithalatı serbestleşirken ithalat da kısıntısız artabilecekti.

· Döviz piyasasının ve sermaye girişlerinde serbestleşmenin başlatılması: Hükümet döviz fiyatının belirlenmesini T.C Merkez Bankası’na bıraktı; günlük kur uygulamasına geçildi. İkinci aşamada, ticari bankalar bir marj farkıyla bu kuru izledi. Sermaye girişlerinin artması için dolaysız yatırımlar üzerindeki idari denetim giderek gevşetildi; Sermaye Piyasası Kanunu çıkartıldı, serbest bölgelerin kurulmasına başlandı. Döviz tevdiat hesaplarının serbestleşmesi 1985’te oldu.

· İç fiyatların piyasa denge fiyatını yansıtması: Bu amaçla iç fiyatların bir kısmı üzerindeki denetim, bir bölümüne verilen mali destekler giderek kaldırıldı; KİT’lere yapılan mali destek yerini KİT fiyatlarına sürekli zam yapmaya bıraktı.

· Para miktarının denetlenmesi, sermaye üzerindeki vergilerin hafifletilmesi ve iç borçlanmaya geçiş: 1985’e kadar süren IMF denetimi enflasyonu düşürmek için para miktarının belirlenmesiyle ilgiliydi ve kamu kesiminin T.C.M.B den alabileceği kredilerin kısıtlanmasına dayandı. Sermaye üzerindeki vergilerin hafifletilmesi dönemin gözde Laffer kuramından kaynaklandı. Hesapça vergiler hafifleyince üretim artacaktı; öyle ki, vergi gelirleri de artışa girecekti. Bu politika, vergi kaçakçılığını ve vergiden kaçınmayı kolaylaştıran uygulamalarla kamu açıklarını süreğenleştirdi. 1985’ten itibaren ağırlık kazanan iç borçlanma politikası içerde reel faizlerin giderek yükselmeye geçişine ve devlet bütçesi harcama kaleminde payı giderek artan faiz ödemelerine kaynaklık etti.

· Faiz hadlerinin serbestleşmesi ve reel pozitif düzeye yükselmesi: Beklentiye göre bu yoldan tasarruflar artacak, kurulacak sermaye piyasası yoluyla yatırımcılara aktarılacak ve artan sabit sermaye yatırımlarıyla ekonomi gelişecekti. Böylece enflasyonist finansman azalacaktı. Ancak zaman içinde bu beklentinin tam tersi gerçekleşti; yüksek nominal ve reel faizler enflasyon beklentilerini besleyen başlıca nedenlerden birine dönüştü.

· Devlet kesiminin küçülmesi, KİT’lerin özelleştirilmesi ve kamu dengesi: Piyasa her alanda serbestleşirken devletin de girişimcilikten ayrılması, özel girişime ivme verecek; ekonomi giderek dünya fiyatlarının egemenliğine girerken, özel kesim kararlarını rekabet koşullarına göre alacaktı; kamu gelirleri artarken giderleri ve kamu açıkları azalacaktı. Oysa özelleştirmenin en belirgin özelliği, mafyayla çetelerin kara paralarını, bazı siyasetçilerin sayesinde, akladığı bir işleme dönüşmesi oldu. Kamu açıkları izleyen yıllarda patlamaya, özelleştirme hukuksal ve toplumsal sorunların kaynağı olmaya başladı.

· Reel ücretlerin-maaşların düşürülmesi, tarım fiyatlarının baskı altında tutulması: IMF ve Dünya Bankası gibi istikrar programını finanse eden kredi kurumlarına yapılan taahhütler arasında ücretlerin denetleneceği, geçmiş değil beklenen enflasyona göre ayarlanacağı, aynı politikanın tarım ürünlerinde izleneceği de vardı. Bu politika reel ücretlerin dönem boyunca sürekli düşmesi ve 1988’de dibe vurmasıyla sonuçlandı. Reel ücretlerdeki gerileme yanında benzer bir gelişme devlet personeli maaşlarında ortaya çıktı. Bu gerileme o boyutta oldu ki, tarım dışı istihdamda iki milyon kişilik artışa rağmen, ücret-maaş gelirinin yurt içi net faktör gelirindeki payı yarı yarıya azaldı. Tarım ürünleri iç ticaret hadleriyse sürekli geriledi; 1977-78 dönemine oranla 1988’de yarılamıştı. Burada, dünya ticaret hadlerindeki bozulmanın iç piyasaya yansıması yanında tarım destekleme politikasında getirilen değişiklikler etkili oldu. Bir yandan kapsanan ürün sayısı azaltıldı; bir yandan kamu kurumlarınca satın alınan ürünler için ödemeler büyük gecikmelerle gerçekleştirildi; öyle ki, enflasyon ödenen tutarın reel satın alma gücünü düşürmüş oldu.

Bütün bu amaçlar altında yatan iki temel amaç vardı aslında; bunlardan biri, enflasyonu aşağı çekmek, diğeri de ödemeler dengesi açığını azaltmak ve giderek ortadan kaldırmaktı. Bu iki amaç gerçekleştikleri ya da gerçekleşme yoluna girdikleri zaman, ekonomi tekrar dengelerine kavuşmuş olacağından, istikrar programının uygulanmasından da vazgeçilmiş olacaktı.

24 Ocak İstikrar Programının altı çizilerek vurgulanması gereken önemli bir koşulu, söz konusu istikrar amaçlarının, yani ekonominin iç ve dış dengelerinin serbest rekabete dayalı piyasa ekonomisi kuralları içinde gerçekleştirilmelidir. Bu koşula göre, enflasyonun fiyat kontrolleri, sübvansiyonlar ya da tayınlamalarla aşağı çekilmesi, ya da ödemeler dengesi açığının döviz kontrolleri ve dış alım kısıtlamalarıyla azaltılması geçerli çözümler değildi. Geçerli çözüm, bu amaçların, hiçbir müdahalede bulunulmadığı halde, kendiliğinden gerçekleşebilmesiydi.

Ekonomik dengesizliklerin serbest piyasa kuralları içinde giderilmesi koşulu, İstikrar Programının ve IMF’in temel amacıydı. Nitekim, programın uygulanması içim alınmış bütün önlemler, esas olarak, eskiden ekonomik yaşamı denetlemek için konulmuş olan önlemlerin kaldırılması yani ekonominin liberalleştirilmesi biçiminde olmuştur.

2.6.3 Başvurulan Tedbirler
Programın amaçlarına ulaşabilmesi için başvurulan başlıca tedbirler şunlardı:

─ Faiz hadleri tam serbest bırakılmamışsa da bir faktör fiyatı olarak dengeleyici bir fonksiyona sahip kılınmak amacı ile yükseltilmiştir.

─ Döviz kurları, arz ve talebe göre tam serbest olmasa bile iç fiyat artışına ve dolar değerine göre sık aralıklarla değişen bir “ fleksibilite “ kazanmıştır.

─ Petrol fiyatları, maliyet artışına göre devamlı yükseltilmiş ve bu alanda “ petrol fiyatları istikrar fonları “ çalıştırılmamıştır.

─ İç enerji arzında fiyatlama politikası içinde aynı uygulama dikkati çekmiş elektrik, havagazı, gaz halinde yakıt fiyatlarının sık sık yükseltilmesi dikkati çekmiştir.

─ KİT mamulleri fiyatları devamlı yükseltilmiş ve bu alanda maliyet-fiyat dengesi korunmaya çalışılmıştır.

─ Piyasanın serbest işlemesini önleyen bürokratik engellerin kaldırılmasına, ekonominin işleyişine müdahalelerin azaltılmasına çalışılacağı açıklanmıştır.

─ Dış ticarette nispi bir serbestlik dikkati çekmiştir.

Bu politikalarda dikkat çeken istek, niyet piyasa mekanizmasının otomatik dengeleyici fonksiyonundan yararlanmak ve piyasanın itici gücünü kullanmaktır.

2.6.4 Uygulama Sonuçları
5 yılı aşkın bir uygulamadan sonra bu program enflasyonu aşağı çekmek ve ödemeler dengesi açığını azaltmak olarak açıklanan amaçlarından çok uzak kalmıştır.

Enflasyon oranı beş yıllık bir uygulamadan sonra ancak % 45-50 civarına indirilebilmiştir. Bu, elbette ki dönem başındaki orandan daha iyidir, ama gene de çok yüksektir. Oysa bu beş yıllık süre içinde, enflasyona neden olan talep fazlasını kısmak için ücretler, maaşlar ve taban fiyatları sürekli baskı altında tutulmuş; bunlara enflasyonun üzerinde bir artış sağlanmaması için hükümetçe büyük özen gösterilmiştir. Zaten sadece bu alanda başarılı ve etkili olunmuş ve enflasyonun beş yıl önceye göre aşağı çekilmesinin yükü başlıca bu gelirleri alan sınıf ve tabakaların sırtına yüklenmiştir.

İstikrar programının asıl amacı olan ödemeler dengesi açığının azaltılması da, beş yıllık uygulama sonunda gerçekleşmemiş, açık azalmak şöyle dursun artmıştır. Bu konuda tek olumlu gelişme, dış satımın, söz konusu dönemde iki katından fazla bir artış göstermiş olmasıdır.

Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, 24 Ocak İstikrar programını, beş yıllık uygulama sonunda, amaçları yönünde bazı ilerlemeler kaydedilmiş olmakla beraber, başarılı sayma olanağı yoktu.

2.7. 5 NİSAN 1994 KARARLARI ve LİBERAL EKONOMİDEN UZAKLAŞMA
2.7.1 5 Nisan Öncesi Durum

Türk ekonomisinde 1980’lerin ikinci yarısından itibaren kronik hale gelen iç dengesizlikler, 1993 yılının ikinci yarısından itibaren artan ölçüde dış dengeyi de etkilemiştir. 1988 yılında kamu açıklarının GSMH ya oranı % 4.9 iken, bu oran 1993 yılında % 12.1’e yükselmiştir. Kamu açıklarındaki artışın önemli bir kısmını bütçe açıklarındaki artış oluşturmaktadır. Bu dönemde bütçe açığının GSMH ya oranı % 3.1’den % 6.9 ‘a çıkarak iki katından fazla artış göstermiştir. 1986 yılında her yüz liralık vergi gelirinin kırk üç lirası iç borç anapara ve faiz ödemesine giderken, bu 1991 yılında altmış liraya, 1993 yılında ise yüz dört liraya yükselmiştir. Bütçe açıklarındaki artışın ise önemli bir kısmı faiz ödemeleri ve personel harcamalarındaki artıştan kaynaklanmaktadır. 1988 yılında personel harcamalarının konsolide bütçe vergi gelirlerine oranı % 35.5 iken, bu oran 1993 yılında % 64.1E yükselmiştir. Vergi gelirlerindeki artış harcamalardaki artışın gerisinde kalmıştır. 1993 yılında kamu harcamalarının GSMH ya oranı % 32 iken, vergilerin oranı % 18.6 olmuştur. Bu oran, OECD ülkelerindeki vergi gelirlerinin GSYİH içindeki payı olan % 29.2 ile kıyaslandığında oldukça yetersizdir.

Tüm bu gelişmeler neticesinde, 1994 yılının ilk aylarında para, sermaye ve döviz piyasalarında meydana gelen dengesizlikler ekonomiyi hızla bir kriz ortamına sürüklemiştir .

2.7.2 5 Nisan Kararlarının Temel Amaçları
Bu programın amacı, enflasyon oranını hızla aşağı çekmek, Türk Lirasını istikrara kavuşturmak, ihracat artışını gerçekleştirmek, ekonomik ve sosyal gelişmeyi sosyal dengeler içerisinde sürdürebilir kılmaktır.

İstikrarı bozan unsur olarak çok yüksek düzeye çıkmış olan kamu kesimi açıkları gösterilmiştir. Bu amaçtan hareketle kamu kesimi açılarının asgariye indirilmesi istikrarın temeli olarak görülmüştür.

Bu kararlarla birlikte, kamu kesiminin ekonomideki rol ve sınırları üzerinde yeniden düşünülmüştür. Temel ilke olarak, liberal ekonomik yapıya ulaşma arzusu hissedilmektedir. Üretimi gerçekleştiren, sübvansiyon dağıtan bir devlet yapısından, serbest piyasa mekanizmasının tüm kurum ve kurallarıyla işleyebileceği, sosyal dengeleri gözeten bir devlet yapısına geçiş için bir uzlaşma sağlanmış görünmektedir. Ekonomideki aksama ve tıkanıklıkların, liberal iktisat politikalarından uzaklaşıldığı ölçüde, çözümünün güçleştiği fark edilmiştir.

Bu amaçlardan hareketle, serbest piyasa sistemini sağlıklı bir şekilde işletebilmek ve rekabet ortamını sağlayabilmek için kurumsal ve hukuki düzenlemelere ağırlık verilmiştir. Rekabetin korunması hakkındaki kanun yürürlüğe konmuştur. Tüketicinin korunması ile ilgili olarak bir kanun tasarısı hazırlanmış, TBMM Genel Kurul gündemine alınmıştır.

Liberal ekonomik bir perspektif içerisinde, ekonomide verimlilik artışı, kamu giderlerinde ve açıklarında azalmayı temin etmek üzere hazırlanan 4046 sayılı Özelleştirme kanunu yürürlüğe girmiştir. Kamu iktisadi teşebbüslerinin özel sektör kuruluşları gibi ciddi çalışabilmeleri amacıyla hacze, iflasa ve tasfiyeye açık olmaları için yasal bir çerçeve oluşturulmuştur. Böylece KİT’lerin piyasa sistemi içerisinde çalışacakları bir ortam hazırlanmıştır. Kamu kesiminde görülen yüksek istihdamın önlenebilmesi yönündeki çalışmalara hız verilmeye çalışılmıştır. Devlete ait bazı fabrika ve işletmelerin ağır borç yükleri, yüksek istihdam, verimsiz teknolojik yapılardan dolayı özelleştirilemeyecek durumda olanların kapatılmaları yönündeki uygulamalara da rastlanmaktadır.

III.BÖLÜM

I. TÜRK EKONOMİ MODELİ
3.1. KARMA MODEL İÇİNDE SERBEST PİYASA EKONOMİSİ

Tam bir serbest piyasa modeli, katıksız bir biçimde hiçbir ülkede yaşanmamaktadır. Başka bir ifade ile serbest olduğu iddia edilen her ekonomi şu veya bu derecede karma ekonomi modeline sahiptir. Ünlü iktisatçı Samuelson’un ifade ettiği gibi, karma ekonomi fert hakları ile toplum menfaatinin, ferdi refah ile toplum refahının, ferdi özgürlük ile toplum hedeflerinin bir arada ele alındığı bir modeldir İşte Türk ekonomisi de böyle bir modele sahiptir. Yani karma modele sahip olan ekonomimiz içinde serbest piyasa modeli arayışları devam etmektedir. Ancak karma modele sahip olan Türk ekonomisinde, serbest piyasa modelinin gücünden yararlanmayı hedef alan politikaların bazı hususları ele almaları gerekmektedir.Bunlar;

· Temel iktisat felsefesi olarak Türk ekonomisinde, fert hakları ile toplum menfaatinin, kişinin ekonomik özgürlüğü ile toplum hedeflerinin birleştirilmesi gereği vardır. Bu, Anayasamızda yer almış ve bir gelenek haline gelmiş iktisat felsefesidir. Ekonominin serbestleştirilmesi, piyasa ekonomisinin geliştirilmesi çalışmalarında bu temel felsefe ile serbest piyasa modelinin bağdaştırılması gerekecektir. Katıksız , tam serbest piyasa ekonomisinde toplum yararına aykırı özellikler ortaya çıkabilir. Bunun en dikkat çekici örneği gelir dağılımıdır. Kendi haline bırakıldığı taktirde serbest piyasa modeli milli gelirin, sayısı çok sınırlı birkaç elde toplanıp çok kalabalık bir grubun çok az gelire sahip olmasına neden olabilir. Fakat toplam gelir çok yüksek olduğu halde gelir dağılımı aksak olduğundan sosyal refah seviyesi düşük kalır. Bu şartlarda piyasa modelinin işleyişine müdahale ederek veya daha sonra geliri yeniden dağıtarak bunu düzeltmek gerekir. Piyasa ekonomisini kurma çabası içinde iktisat politikası yapıcılarını en çok zorlayan konulardan biri serbest piyasa mekanizmasının işleyişinden doğacak sonuçlarla âdil gelir dağılımını bağdaştırmak olacaktır.

· Türk ekonomisinde devletin temel ekonomik felsefesi ve hükümetlerin topluma empoze etmek istedikleri normatif ifadeler vardır. Böyle bir durumda ekonomik büyüme hızının yükseltilmesi, ekonominin dışa açılması, sanayileşme gibi ulusal hedefler belirmekte ve bu hedeflere ulaşmak için bir dizi tedbir alınıp, bir dizi müdahaleye başvurulmaktadır. Cumhuriyetin ilanını izleyen günlerden beri devletin ekonomiye yön vermesi geleneği belirmiş, ilk planlardan, 1963’den başlayan Beş Yıllık Planlara kadar uzanan dönem içinde hükümetler ana hedeflerin tayininde büyük rol oynamışlardır. Bu durum ve bu uygulama çerçevesinde asıl sorun bu gelenek ve bu uygulama ile piyasa ekonomisini işletme hedeflerinin nasıl birleştirileceğidir.

· Üçüncü husus Türk iktisat politikalarında hükümetin ekonomik hedeflerinin bulunmasıdır. Hemen her piyasa ekonomisinde hükümetlerin belli iktisadi hedefleri vardır. Ancak Türkiye’de hükümete ait iktisadi hedeflerin sayısı, cinsi ve önem dereceleri farklıdır. Türk ekonomisinde hükümetin sahip olduğu iktisadi hedeflere ulaşmak için alınan çok sayıda iktisat politikası tedbiri piyasa ekonomisini etkileyen özellikler taşır.

· Dördüncüsü, kamu yararına yapılan müdahalelerdir. Bunlarda hedef iktisadi değil, daha çok halkın korunması amacına, kamu düzeninin ayakta tutulması hedefine sahiptir. Bu alanda alınan kararları ve bundan doğan müdahale niteliğindeki tedbirleri iki başlık altında toplamak mümkündür. Biri, hükümet tarafından alınan tedbirler, diğeri de yerel idareler tarafından alınan tedbirlerdir. Bütün bunlardan oluşan yasaklar, lisanslar, müdahaleler, kontroller bir yönü ile bürokrasi denilen dikenli telleri oluşturarak gerek teşebbüs kurmayı, gerek onu faaliyete geçirmeyi büyük ölçüde güçleştirmektedir. Bunlar ekonomimiz için adeta geleneksel engeller halini almıştır. Piyasa ekonomisinin işletilmesinde engellerin sistematik bir ayıklamaya tabi tutulması şarttır.

3.2.TAM SERBEST PİYASADA KARŞILAŞILACAK SORUNLAR
Türk ekonomisinin karma modeli, tam anlamı ile serbest piyasa ekonomisinin kurulmasına engel olan unsurlara sahiptir. Eğer kurulsa bile bazı sosyal, sosyo-ekonomik, ekonomik ve teknik sorunlarla karşılaşılabilir. Başlıcaları:

─ Tam serbest piyasa ekonomisi gelir dağılımında adaletsizliklere ve eşitsizliklere yol açabilir. Bu sosyal yön, gelir dağılımında adalet ilkesinden hareket eden bir görüştür. Serbest piyasa ekonomisi, gelir dağılımında, sosyal ölçülerle kabul edilemeyecek adaletsizlik ve eşitsizlik yarattığı taktirde buna düzeltici amaçla iki biçimde müdahale edilebilir.

· Birincisi, gelirin ve gelir getiren servetin dağılımına ve gelir sağlayan üretim faktörlerinin kazançlarına yapılacak müdahalelerden oluşur. Bu, gelirin dağılımının özünden değiştirilmesi sayılabilir.

· İkincisi, dağılan gelirin yeniden dağıtılması ile ilgilidir. ( Redistributive )

─ Serbest piyasa ekonomisinde kararlar irili ufaklı üretim üniteleri tarafından alınır. Bu kararlar arasında önceden bir koordinasyon yoktur. Kararlar alınır, faaliyet başlar, üretim yapılır, arz edilir, talep belirlenir ve sonunda arz ve talep dengeleri kurulur. Yanlış karar veren sıkıntıya düşer, bazı fiyatlar düşer, bazıları yükselir, denge de böylece kurulur.

─ Bazı ekonomistler serbest piyasa ekonomisinde teknik gelişmelerin hızlı olduğunu iddia etmelerine karşılık başka iktisatçılar tekelleşme halinde ve merkezi plana bağlı ekonomilerde de hızlı teknik gelişmelerin gerçekleştirilebileceğine işaret etmektedir. Bu husus Türk ekonomisi bakımından oldukça önemlidir.

─ Serbest piyasa ekonomisinin sorunlarından biri, ulusal ekonomik altyapının yapımı ile ilgilidir. Ulusal ekonomik altyapı Türk ekonomisi için özel bir yere sahiptir. Ancak piyasa mekanizması, altyapıyı kendi işleyişi içinde yeterli bir güçle yapamaz. Oysa Türk ekonomisinin;

· Değişen ve gelişen şartlara hızla uyan bir altyapıyı kurması,

· Ekonomik büyümeye ve gelişme yön ve güç katan altyapıyı yapabilmesi gereklidir.

─ Serbest piyasa ekonomisinde her karar ünitesi ya yalnız kendisini veya yakın ilgi çevresi hakkında bilgiye sahiptir ve kararlar bu bilgiye göre alınıp uygulanır. Böylece, karar ünitelerinin çoğu ekonominin öteki üniteleri, bunlar arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin niteliği ve muhtemel sonuçları hakkında bilgi sahibi değildirler. Kalkınan ülkelerde ve şüphesiz Türk ekonomisinde de bu anlamdaki bağlantı yetersizliğinin, bilgi kıtlığının bazı ciddi sorunlar doğurması ihtimali dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

─ Serbest piyasa ekonomisinde geleceğe, özellikle uzak geleceğe ait karar ve uygulamalardan çok sayıda olumsuz sonuçlar doğabilir. Zira piyasa mekanizması koordinasyonu sonradan ve bazen büyük başarısızlıklar ve kayıplar pahasına sağlayabilirler. Oysa Türk ekonomisinin bu çeşit kayıplara tahammülü yoktur. Türk ekonomisi kısa bir zamanda belli bir gelişmişlik düzeyine ulaşmak zorundadır. O zaman piyasa mekanizmasında ön koordinasyon sorunu ortaya çıkar. Bu, bugün, yarın ve gelecekte en önemli konulardan biri olacak ve piyasa ekonomisini yerleştirmeyi amaçlayan çalışmalarda hiçbir zaman dikkatlerden uzak tutulmaması gereken bir husus olacaktır.

3.3. KİT MODELİNİN SERBEST PİYASA EKONOMİSİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Kamu İktisadi Teşebbüsleri felsefesi ve uygulamasının serbest piyasa ekonomisi üzerindeki etkileri şu başlıklar altında sıralanabilir:

· KİT’lerin bir bölümü tekel niteliği taşımaktadır. Bu alan ne olursa olsun özel sektöre kapalıdır. Sigara, bazı alkollü içkiler, milli savunma sanayiinin bazı dalları gibi... Bu, serbest piyasa ekonomisi için bir sınırlama, bir müdahale teşkil etmektedir.

· Bazı KİT’lerin serbest piyasa mekanizmasının işleyişini bozan politikaları. Tarımsal mallar destekleme alımları, bunda ilgili KİT’lerin rolü ve politikaları fiyat mekanizmasının normal işleyişine tesir etmektedir.

· KİT’lerin finansman, üretim ve satış modelleri dolaylı dolaysız bir dizi tesirler ve müdahaleler yaratmakta ve bunlar da piyasa mekanizmasının işleyişine büyük ölçüde tesir etmektedir.

· KİT’lerin istihdam yaratma ve sosyal refah seviyesini yükseltme fonksiyonuna sahip olması gerektiği tezi zaman zaman uygulamada yer almış ve bu da piyasa mekanizmasının işleyişini etkilemiştir





















SONUÇ

Piyasa ekonomilerinin ilk krizini 1929 Büyük Dünya Bunalımı kabul edersek, liberal temaların insanlığa verdiği güven ve gelişme fikrinin önemi daha açık anlaşılabilir. Sanayileşmenin hızlandığı, teknik gelişmelerin peş peşe geldiği sermaye birikiminin oluşmaya başladığı dönemde liberal ekonomik sistemin görülmeyen eli adeta mucize göstermektedir. 1929 Dünya Bunalımına gelindiğinde ise, Keynes piyasa sistemini tahtından indirmeden üzerine devlet müdahalesini oturtturmuştur.

Piyasa ekonomilerinin 1970 krizi ile birlikte iktisadi liberalizmin spontan düzen ve bireysel çıkar maksimizasyonu gibi temel kurumlarında yeni tartışmaların başladığı görülür. Fakat bu sefer, Keynesgil iktisat politikalarının bir sonucu olarak bu noktaya gelinmiştir. Bu önemli gelişme aynı zamanda iktisadi liberalizmin yeniden çıkış noktasını oluşturmuştur. Böylece insanlık özgürlüğün temel zeminini oluşturan liberal ekonomik düzeni oldukça pahalıya tekrar satın almış olacaktır. Böylece, iktisadi liberal kurumların yeniden saygınlık kazanmaları hiç de kolay olmamıştır.

Dünya ekonomilerinde bu dönemden sonra giderek yaygınlaşan liberal düşünce iktisat politikalarına da yansımıştır. Öncelikle, ülkelerin liberalizmin ilke, kurum ve kurallarını oluşturup, toplumda bu yönde bir zihniyet değişikliğine gidilmesi, bir bütün olarak ekonomilerde serbestleşmenin ilk adımı olarak görülmektedir.

Bu gelişmeler Adam Smith’in homoeconomicus betimlemesinden yola çıkarak iktisadi hayata yön vermektedir. Böylece insandaki kişisel çıkar dürtüsünü harekete geçirebilecek bir iktisat politikası modeli gündeme gelmiştir.

Buradan yola çıkarak, iktisadi liberalizmin temel varsayımı içinde yer alan ve en önemli ekonomik birim olan homoeconomicus modeli insanın bu gerçekliği yansıtmaktan çok, belirli bir bilimsellik anlayışının gerektirdiği bir işlev yüklendiği görülmektedir.

Bununla birlikte, iktisadi liberalizmin elinde sihirli bir çözüm yoktur ve özel piyasalar tarafından bütünüyle çözülemeyen sorunlarda devlet kritik bir rol oynamaktadır. Her şeye rağmen ekonomik liberal sistem büyüme, teknolojik ilerleme ve refah içinde bir toplum için daha geniş imkanlar sunmaktadır ve önemli bir avantaj teşkil etmektedir.

Dünyadaki bu gelişmelerden yoğun olarak etkilenen Türkiye’de sonuç tam bir bunalım olmuştur. Ekonomik ve sosyal dengelerdeki dalgalanmalar yeni bir toplumsal düzen ihtiyacının ilk işaretleri olmuştur.

Liberal ekonomi konusunda Türkiye’de söylem ve uygulamalar standart bir biçimde bugüne kadar yanlış yaklaşımlar içinde gelişmiştir. 1920’lerden itibaren Türkiye’de dünyadaki gelişmelere paralel olarak esmeye başlayan liberal ekonomik rüzgarların dünyadaki gelişmeyle paralelliği tartışma konusu olmuştur. Çünkü, bu temanın Türkiye’de derin bir yerleşikliği yoktu. Sadece belirli dönemlerde denemelerden öteye gidememişti. Çoğu zaman başarısız olan bu denemelerden sonra Türkiye’de bireysel ve ekonomik özgürlüğe karşı ciddi tehlike oluşturabilecek büyüklükte bir devlet yapısı oluşmuştur. Ülkemizde politik ve ekonomik yozlaşmalara her geçen güz yenileri eklendiği gibi bu sorunu çözecek ciddi bir önleme mekanizması da oluşturulamamıştır.

Evrimci bir süreçle gelişen ekonomik ve sosyal yaşamımızda iktisadi liberalizmin ilkeleri yoğun bir biçimde hissedilmektedir. Ekonomik ve toplumsal hayat arasındaki ilişkiler öyle gösteriyor ki, Türk toplumunun kaderi liberal ekonominin baş aktörleri olan devlet, birey ve piyasa üçgenindeki ilişki ve tartışmalarla belirlenecekti.









KAYNAKLAR

KİTAPLAR

·Aktan,Coşkun Can. Çağdaş Liberal Düşüncede Politik İktisat, Takav Matbaası, İzmir, 1994

·Alkin, Erdoğan. Fiyat Teorisi, Filiz Kitapevi, İstanbul, 1992

· Boratav, Korkut . Türkiye’de Devletçilik, Savaş Yayınları, Ankara, 1982

· Boratav, Korkut . Türkiye İktisat Tarihi

· Buğra, Ayşe. İktisatçılar ve İnsanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1995

· Çavdar, Tevfik. Türkiye’de Liberalizm, İstanbul

· Demir, Osman. Piyasa Ekonomisi, Cumhuriyet Üniversitesi İİBF, Sivas, 1996

· Dinler, Zeynel. Mikro Ekonomi, Ekim Kitapevi Yayınları, Bursa, 1994

· Ersoy, Arif. İktisadi Teoriler ve Düşüncenin Gelişme Tarihi, Abam Yayıncılık, İzmir,1990

· Gevgili, Ali. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi ve Sosyal Sınıflar,Bağlam Yayınları, İstanbul, 1989

· Holland, Stuard. The Market Economy, St. Martin’s Press, New York, 1987

· İş bitiren Ekonomi; Liberalizm, Devlet Müdahalesi ve 24 Ocak Uygulamaları, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 1997

· Kazgan, Gülten. Ekonomide Dışa Açık Büyüme, Altın Kitaplar, İstanbul, 1988

· Kazgan, Gülten. Tanzimat’tan XXI. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1999

· Kepenek, Yakup.Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1994

· Kılıçbay, Ahmet. Türkiye’de Piyasa Ekonomisi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1985

· Koutsoyiannis, A. Modern Makro İktisat, çev. Muzaffer Sarımeşeli,Teori Yayınları, Ankara, 1987

· Marx, Karl. Kapital, 1. cilt, çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, İstanbul, 1985

· North, Douglas C. The New İnternational Economics And Developments, 1994

· Ökçün, A.Gündüz. Türkiye İktisat Kongresi, A.Ü.S.B.F, Ankara: 1971

· Samuelson, Paul A. and William D. Nordhaus, Economics, Mc-Grow Hill: İnternational Edition, 1992

· Savaş, Vural. Piyasa Ekonomisi ve Devlet, İstanbul

· Talas, Cahit. Ekonomik Sistemler, Sevinç Matbaası, Ankara, 1969

· Turanlı, Rona. Mikro Ekonomik Analiz, Bilim Teknik Yayınevi, İstanbul, 1991

· Türkkan, Erdal. İktisadi Liberalizmde Sosyal Adalet ve Demokrasi, der. Atilla Yayla, Siyasal Kitapevi, Ankara, 1993

· Uludağ, İlhan. Türkiye Ekonomisi, Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Yayını, İstanbul, 1990

· Üstünel, Besim. Ekonominin Temelleri, İstanbul, 1994

· Yay, Turan. Hayek’te Serbest Piyasa Ekonomisi ve Özgür Toplum, İstanbul

· Yayla, Atilla. Liberalizm, Turhan Kitapevi, Ankara, 1992

· Yayla, Atilla. Özgürlük Yolu-Hayek’in Sosyal Teorisi


DİĞER YAYINLAR

· I. Beş Yıllık Kalkınma Planı ( 1963-1967 ), DPT, Ankara, 1963

· II. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Başbakanlık Devlet Matbaası, Ankara, 1967

· III. Beş Yıllık Kalkınma Planı, DPT, Ankara

· Ekonomik Önlemler Uygulama Planı, 1995

· 5 Nisan Kararları ve İlk Dokuz Aylık Uygulama Sonuçları, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1995

 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 1, Üye: 0, Misafir: 1)

Geri
Üst