HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Evrende gezegeni bulunan tek yıldız bizim yıldızımızdır, diye iddia da bulunmak; yavruları olan tek kedi benim kedimdir, diyen bir çocuğun iddiası kadar gülünçtür. Elbette bir gök bilimci olarak ben, kendi galaksimizde başka uygarlıklar bulunabileceğini çok güçlü bir olasılık olarak görmekteyim. Prof. Dr. Allen HYNEK - Astrofizikçi ve UFOlog
İçinde bulunduğumuz galaksinin yaşı, yaklaşık olarak 13 x 10rak 13 x 10rak 13 x 10rak 13 x 10rak 13 x 109 olarak biliniyor. Hafif maddelerden yapılı ilk yıldızlardan sonra, ilk 2 x 109 yılda güneş ve benzeri yıldızlar oluşmaya başladı. Daha sonra da gezegenler ortaya çıkt, dünyada canlılığın başlangıcından günümüze kadar geçen zaman 4 x109 yıldır. Bu duruma göre, galaksimizin herhangi bir yerinde yaşamın ortaya çıkması ya da yaşamın/canlılığın oraya aşılanması yla, ileri bir uygarlığa dönüşmesi için, dünyada yaşamın başlamasından önce, 7 x109yıllık bir zaman aralığı söz konusu oluyor. Galaksimizde birbirini izleyen iki uygarlığın gelişmesine yetecek zaman var mıdır? Bu kadar uzak mesafelere yaşam ya da canlılık ulaşabilir mi? Yaşamın evrenlerin herhangi bir yerinde yaratıldığına dair biyolojik kanıtlar var mıdır?
Belki bazı okurlarımıza çok uçuk gelecek bu sorular günümüzden 40 yıl kadar önce, tutuculuktan ve önyargılardan uzak gerçek bilimsel zihniyete sahip bilim insanlarınca gündeme getirilmişti. Ermenistan- Byurakan Astrofizik Gözlemevi, 1971. Sovyet ve Amerikan Bilimler Akademilerinin ortaklaşa düzenledikleri uluslararası nitelikli toplantıda bu sorular ele alındı ve bu konudaki çalışmaların daha ciddiyetle sürdürülerek dünya dışı zeki hayatın mensuplarıyla bağlantı olanak ve olasılıklarının araştırılmasına karar kılınmıştı.
En son birkaç on yılın çığ gibi büyüyen teknik bilgisi, insanı evrende bulunması olası başka uygarlıklarla haberleşmeye cesaretlendirmiştir(1). Fakat böyle bir işe girişmeden önce, iki konu aydınlığa kavuşmalıdır: Birincisi, zeki hayatın evrenlerde nadir olmadığı yönünde zorlayıcı kanıtların ortaya çıkarılması. İkincisi, yıldızları birbirinden ayıran uzaklıkların ötesindeki hayat formlarını saptayacak teknolojinin hazmedilmesi.
Evrenlerin başka yerlerinde de zeki/şuurlu yaşamın olması gerektiğini düşünmeye zorlayan bilgilerden biri, görebildiğimiz evrende 100 milyon x milyon x milyon adet bizim güneşimiz gibi yıldızın bulunmasıdır. Bizim güneşimiz bu yıldızlardan herhangi birisidir. Şimdiye kadar da, öteki yıldızların yanında sadece bizim yıldızımızın(güneşimizin) bir uydusunda yaşamın ortaya çıkışıyla ilgili bir ayrıcalık henüz saptanamamıştır. Bu bakımdan bizim güneş sistemimizin tarihçesinin, başka güneş sistemlerinde de aynen(ya da benzer şekilde) ortaya çıkmış olacağını düşünmek çok acayip olmasa gerek. Evren tarihi içinde, bizim güneş sistemimizinkine benzer tarihçenin sayısız kez yinelenmiş olması imkânsız görünmüyor.
Bütün bunlardan başka, dünyanın ilk devrelerindeki koşullar içinde(ve de dünyaya az çok benzer başka uzaysal objelerde) canlılığın nasıl ortaya çıkıp geliştiği konusunda elimizde yeterince yaşam kimyası bilgisi bulunmaktadır. Gerçeklerin böyle basit kombinasyonundan bile uzayda sadece birkaç değil, çok fazla sayıda uygarlığın bulunması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. California Teknoloji Enstitüsü Müdürü Lee du Bridgein bu konuyla ilgili beyanı ilginçtir: Dünya dışı hayatın tespit edilmesi değil, edilememesi bizleri şaşırtır.
ANDROMEDA: Bilinen galaksiler arasında "Samanyolu"na en çok benzeyen galaksi.
Dünya dışı uygarlıklarla bağlantı/iletişim konusunda iki sorunla karşı karşıya bulunuyoruz: Bunlardan birincisi, önce bizim galaksimizde şu andaki uygarlıkların sayısının ortaya çıkarılabilmesi için astronomik ve biyokimyasal enformasyonun kullanılmasıdır. Bu sayıdan ve galaksinin yapısıyla ilgili bilgiden hareketle, bize en yakın uygarlık(lar)ın bize uzaklığı konusunda bir tahminde bulunabiliriz. Onlarla iletişim bağlantısı konusunda ikinci sorun ise, hangi teknolojik yoldan bu bağlantının kurulacağıdır; roketlerle mi, radyo dalgalarıyla mı vb.
Teknolojik medeniyetlerin sayısı birçok konuya/parametreye bağlı olarak değişir: Bunlardan birisi, Samanyolu Galaksisinde yıldız doğum oranı dır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalardan anlaşılmıştır ki, Samanyolunda her yıl ortalama bir yıldız doğmaktadır. Bunların kaçının çevresinde gezegen vardır? Yıldız formasyonuyla ilgili tüm modern teoriler; yeni doğan bir yıldızla birlikte, en az ikinci bir gezegenin(ya da gezegenlerinde) gaz toz bulutunun açısal hızıyla (angular momentum) ilgili olarak ortaya çıktığını önermektedir. Zaten halen mevcut yıldızlarında incelenmesinden, bunların % 98inin çift yıldız sistemi şeklinde bulunduğu anlaşılmıştır. Her bir çiftin üyeleri arasındaki uzaklık, bizim güneşimiz ile Jüpiter arasındaki uzaklık gibidir. Bu bakımdan, optik gözlemlerde bize tek tek görünen yıldızların çevrelerinde bizimki gibi gezegen sistemleri bulunması çok olasıdır. Bu olasılığı göz ardı etmek, uzayın sonsuz derinliklerine bir gözü kapalı bakmakla özdeş bir tutuculuktur. Aklı hür, vicdanı hür ve sağduyu sahibi insanlar olarak; elimizdeki bilgiler ışığında konuyu irdeliyoruz
Bildiğimiz kadarıyla, sıcaklığı; suyun kaynama ve donma noktaları arasında bulunan her gezegen üzerinde canlılık ve yaşam tezahür edebilir(1). Tüm bunlardan hareketle, yaşamın evrenlerde çokluğunun, esas olarak yıldız formasyonu oranına, tek yıldızların yüzdesine, dolayısıyla olası gezegen sistemlerine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bilinen galaksi tarihi içinde bu gelişimin/tezahüratın hepsi saptanabilir mi? Yani bir uygarlığın ömür uzunluğunu sınırlayan/belirleyen faktörler nelerdir? Belki de, kozmik kazalar ya da bir nükleer savaşın neden olduğu yıkım Ya da olası bir enerji tasarrufu sağlamak üzere, mesajlarını; gezegenlerinin atmosferi içinde değil, tüpler içinde gönderilmeleri söz konusu olabilir. O zaman da onları saptayamayabiliriz(2). Bu bakımdan bizden çok çok ileri teknolojik düzeyde bulunmalarından dolayı da onları saptayamamış olacağız. Ama bu saptamayı yapamıyoruz diye, onların var olduklarını reddetmek doğru olmaz, en azından özgürce düşünebilen bilimsel bir zihniyetten böyle bir katılık beklenemez. Algılama kapasitesi sınırlı duyu organlarımız ve bunların uzantısı olan ölçüm cihazlarımızla her şeyi ölçüp biçtiğimizi sanmak ve her şeyi biliyor iddiasında bulunmak bilimsel tutuculuk tan başka bir şey olmasa gerek
Bundan ayrı olarak, saptanabilecek uygarlıkların sayısı söz konusu ömür uzunluğu konusuyla doğrudan ilgili bulunmaktadır. Aslında sayısal olarak, galaksimizdeki saptanabilir uygarlıkların miktarı, uygarlıkların saptanabilir ortalama ömür uzunluğuna eşit olacaktır. Tüm bunlardan sonra, galaksimizde saptanabilir uygarlık sayısının 10.000 olduğu ifade edilmektedir(1). Bunlardan bize en yakın olanı da en azından 1000 ışık yılı uzaklıktadır.
Konu akışımızın bu noktasında artık şu soruyu sorabiliriz: Galaksimiz içinde en yaygın olarak kullanılan haberleşme aracına/şekline bizi götürecek yol nedir? Herhalde, bugün bizim en gelişmiş iletişim yöntemlerimiz değil. Çünkü örneğin, öteki uygarlıklar infrared iletişimi yapıyor olabilirler. Yıldızlararası iletişimde roket ya da uzay gemileri de çok yetersizdir. Bu gibi araçlar güneş sistemi sınırları içinde geçerli olabilir; ama yıldızları birbirinden ayıran uzaklıklar söz konusu olduğunda, bu araçlar derhal önemlerini yitirir. Yıldızlar arası iletişim, roket ve uzay gemileriyle yapılsa bile, bu çok nadir olacaktır. Yıldızlar arası büyük uzaklıklar ile Relativite Teorisi bizi ister istemez bu aracı değiştirmeye; oralara, o uzaklıklara madde yerine, zaten amaç olan enformasyonu göndermeye zorlayacaktır. Bu bakımdan yıldızlar arası uygarlıkların yıldızlar arası habercisi büyük bir olasılıkla elektromanyetik dalgalar olmalıdır. Bu; ışık, radyo, kızılötesi dalgaları ve x- ışınları olabilir.
Bu amaçla 1960da West Virginia- Green Bankdeki Radyo Astronomi gözlemevinde uygulanan Ozma Projesinde sadece bize en yakın iki yıldız ele alınmış(ki bunlar Tau- Ceti ve Epsilon Eridanidir) ve bu yöntemle elle tutulur bir sonucun elde edilebilmesi için 1000 ışık yılı uzaklık içinde 10 milyon yıldız olduğu, bunlardan sadece birinde saptanabilir bir uygarlık bulunabileceği; bu bakımdan daha 10 milyon yıldızın incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Evrenlerde yalnız olmadığımız fikri modern bilimde, yerini kabul ettirmiş görüşlerden birisi haline gelmiş bulunuyor. Dünyayı meydana getiren atomlar 5-10 milyar ışık yılı ötelerdeki yıldızlarda da saptanmış durumda. Oralarda canlılığın ortaya çıkışındaki koşullar elbette ki değişik olabilir. Dolayısıyla aynı yapı taşlarından değişik ve bizim alışık olmadığımız yaşam formları türemiş olabilir. Dahası, Prof. Dr. Carl SAGANın da belirtmiş olduğu gibi; dünyada bile yaşamı/canlılığı yeniden başlatmak mümkün olsaydı, tamamen değişik koşullar altında, bugünkü doğanın manzarası, insanlar da dâhil, çok farklı olurdu. Ne şekilde olursa olsun, üzerinde bir tür yaşam oluşmuş bulunan bir gezegende birkaç milyar yıl sonra zekânın ve teknik bir medeniyetin ortaya çıkacağı kaçınılmaz bir olasılık olarak karşımızda bulunmaktadır.
Yıldızlararası ortamla ilgili, hatta sadece galaksimizle ilgili ölçümler ve rakamlar göz önüne alındığında dünya beşeriyeti(yani dünyada zeki yaşamın ortaya çıkışı) oldukça yeni. Bugüne kadar, dünya beşeri uygarlığı, gezegenin ömrünün milyonda birini kapsamıştır. Başka yıldızların, üzerinde; dünyadakinden çok önceleri hayat başlamış olan gezegenlerinde zeki yaşam, bizimknden her bakımdan çok daha ileri durumda olması çok doğaldır. Böyle bir gelişimin görünümünü(sosyal, bilimsel, sanatsal ya da teknik, hatta bizim bugün hayal bile edemeyeceğimiz yönlerde olsun) şimdiden anlamak çok zor olsa gerek
Dünyanın gelişimini de küçümsememek gerekir. Örneğin, milyarlarca yıldan beri gezegenimizin tek bir uydusu(Ay) vardı; oysaki bu gün gezegenimizin binlerce uydusu var. Yapay uydularımız kuşkusuz çok küçük objeler ama bunlar Satürnün kuşağını oluşturan küçük cisimlerden daha büyük Dünya üzerindeki zeki yaşam, gezegenimizi güneş sistemi içinde en güçlü radyo kaynağı olması bakımından ikinci sıraya getirmiştir. Büyük bir olasılık olarak görülmektedir ki, bir gün dünyamız; bu bakımdan hiç değilse zaman zaman ve belirli frekanslarda güneşe yetişmiş olacaktır.
Galaktik Uygarlıklar Arası Radyo Bağlantısı: Buraya kadar olan paragraflarımızda, galaksimiz Samanyolu içinde birkaç milyar gezegen sisteminin bulunduğunu, bunlar içinde bir milyar kadar gezegende, oraların fiziksel ve biyokimyasal koşullarına uymuş canlı organizmaların bulunduğunu belirtmiştik(3). Bu gezegenlerin bazılarında yaşam, o kadar uzun süreden beri vardır ki, bunların üzerinde zeki formlar bile ortaya çıkmış ve dolayısıyla teknolojik medeniyetler geliştirilmiştir. Yıldızların ve gezegenlerin formasyonundaki en yüksek amaç üzerlerinde; tekâmül sonucu zeki varlıklar ve teknolojik medeniyetlerinlerin ortaya çıkmasıdır. Unutulmamalıdır ki, zeki hayat formları ve teknolojik bir medeniyet ortaya çıkmadan önce, dünyamız milyarlarca yıldan beri vardı. Gezegen sistemleriyle dolu olan evrenlerde zeki yaşamın ortaya çıkışı sıradan olaylar dizisindendir. Bu konuda Prof. C. SAGAN görüşlerini şöyle ifade etmektedir: Bize öyle geliyor ki, Galaksimiz içinde belirli hatta çok sayıda gezegen üzerinde hayli gelişmiş toplum var.
Dünyamızdakine benzer keşifler herhalde o ileri teknolojiye sahip toplumlarda da yapılmıştır ve bu gelişmeye paralel olarak, onlarda bizim gibi radyo yayıncılığında yol kat etmişlerdir. Başka uzaysal objelerde bulunan dünya dışı zeki varlıklarla radyo bağlantısına ilk girişenler Marconi ve Tesla bilinmektedir. Bu araştırmacıların her ikisi de zamanlarında dünya dışı kaynaklı radyo sinyalleri aldıklarını belirtmişlerdi.
ldızlararası iletişimde aşılması gereken engeller arasında yıldızlar arası ortam, gezegenin atmosferi ve iyonosferinden başka, evrenin kendi doğal gürültüsü de bulunmaktadır. Çünkü uzayda her madde tüm dalga boylarında(radyo dalgaları da dâhil) yayında bulunur. Şimdi galaksinin herhangi bir noktasındaki bir gezegenin hayli ileri bir teknolojik medeniyete ulaştığını ve sesini evrene duyurmak istediğini farz edelim: A olarak adlandıracağımız bu gezegenin sâkinleri, kendileri gibi ileri olduğunu tahmin ettikleri bir yıldızın çevresinde dönmekte olan B gezegeni doğrultusunda bir radyo sinyali gönderdiklerini varsayalım. Böyle bir projede ilk engel hemen karşılarındadır. Bu engel, A gezegeninin bağlı olduğu yıldızın doğrudan doğruya kendisinin sürekli radyo-emisyonudur. B gezegenini radyo alıcıları, A gezegeninin bağlı bulunduğu yıldızın yaymakta olduğu radyo sinyalleri (kendi doğal gürültüsü/uğultusu ) içinde, A gezegeninden özellikle gönderilen yapay sinyallerin hangileri olduğunu(hiç değilse, bizim bugünkü teknolojik olanaklarımızla) ayırt edemeyeceklerdir.
Böylece, bu ilk örnekten hemen anlaşılmaktadır ki, dünyamızdan gönderilecek böyle bir radyo sinyali, en azından bizim güneşin radyo sinyallerinden(kendi doğal gürültüsünden) daha güçlü olmalıdır. Burada göz ardı edilmemesi gereken başka bir nokta da, güneşimizin tüm frekanslarda yayın yapmakta olduğudur. Güneşimizin sakin zamanlarındaki radyo yayını 10 ile 100 santimetrelik dalga boylarında, yaklaşık 109 kilowattır. Yukarıda belirtilen amaçlarda kullanılmak üzere dünyada büyük radyo-teleskoplar vardır. Bunların belli başlıları şunlardır:
- The Arecibo Ionospheric Observatory-Porto Rico.
- National Radio Astronomy Observatory- Green Bank, West Virginia.
- ABD, Seti Projesinde(1979dan itibaren) kullanılan çok duyarlı radyo-teleskoplar, Jet Propulsion Lab.
Bu çalışmalarda 10 parsec(1 parsec = 32,6 ışık yılı)den daha uzak mesafeler için vericinin gücü 10 kilowatt ve 10.000 saykıl/sn. olmalıdır. Güneşimizin radyo emisyonuyla birlikte bunu da hallettiğimizi farz etsek, bu kez başka bir güçlüğün bizi beklediğini hemen fark edeceğiz: Yıldızlararası iletişim için olası frekansların adedini, olası meskun gezegenlerin adediyle çarptığımız zaman göreceğiz ki, teknolojik medeniyetlerle yoğun bir şekilde iskan edilmiş bulunan bir galakside, yıldızlararası radyo bağlantısının kurulması, inatçı bir sorun olarak karşımıza hep çıkacaktır
Cocconi ve Morrison böyle bir haberleşmede en ideal frekans olarak 21 cm. dalga boyundaki nötral hidrojen frekans çizgisini(1420 megasaykıl/sn.) önermişlerdi. Bilindiği gibi nötral hidrojen evrende en uygun elementtir. Cocconi ve Morrisona göre, evrenlerdeki teknolojik medeniyetler arasında anlaşılır lisan vasıtası budur. Eğer zeki yaşam evrenlerin her yanında yaygınsa ve bu medeniyetlerde birbirinden 10 ya da 100 ışık yılı ayrılmışlarsa, en olası iletişim kanalı 1420 megasaykıl/sn. olacaktır.
Cocconi ve Morrisonun önerileri, o yıllarda önemsenmişti. Fakat 1960da Fank D. Drake bu yoldan giderek Ozma Projesi ile ilgili ilk adımını atmıştı. Ozma Projesi için West Virginia Green Bankdaki Ulusal Radyoastronomi Gözlemevi kullanıldı. F. D. Drake bu projede 11 ışık yılı uzaktaki Epsilon Eridani ve Tau Ceti Yıldızlarını ele almıştı. Bu girişimden bir sonuç alınamadı ama birçok yeni şey öğrenildi. Aslında şöyle bir soru da akıllara gelebilir: Biz dünyalılar, herhangi bir girişimde bulunmasak bile, radyonun icat edildiği 100 yıla yakın zamandan beri radyo/telsiz/TV. Yayınlarımız yıldızlararası ortamlarda saptanmış olamaz mı?
Çünkü radyo iletişimi son derece yaygın bir şekilde o yıllardan beri süregelmektedir. Radyonun, gezegenimizde ilk icat edildiği günlerden beri dünyadan ayrılan sinyallerin yüzlerce ışık yılı uzaklıklarda hala yollarına devam etmektedir.
Bu konuda eski Sovyet astrofizikçi N. S. Kardashev, teknolojik bakımdan ilerlemiş medeniyetleri 3 kategoriye ayırmıştı:
1- Çağdaş dünya düzeyinde olanlar(enerji tüketimi 4 x 109 Erg/sn), 2- Bağlı bulundukları yıldızın tüm enerjisini kanalize edebilecek düzeyde olanlar ki, bunların enerji tüketimi toplam olarak bizim güneşinkine eşit olabilir (4 x 1033 Erg/sn), 3- Enerji tüketimi tüm bir galaksinin aydınlığı kadar(yaklaşık 4x1044 Erg/sn) olan uygarlıklardır. Görüldüğü gibi, o yılların gerçek bilim insanları, her türlü bilimsel tutuculuktan ve koşullandırılmışlıktan uzak ve fikir çilesi çekmenin gereği olarak; günümüzde bile bazılarımızın yaptığı gibi, Amaan canım, böyle hayali/fantastik şeyleri boş ver demeden, ufkumuzu açıcı ve başka çalışmalara zemin oluşturucu görüşleri bizlerden esirgememişler
Prof. Dr. KARDASHEV, meslektaşı Prof. DRAKEin araştırmalarını yönelttiği Tau Ceti ve Epsilon Eridani yıldızlarından başka California Teknoloji Enstitüsünün sıralamasına göre katalog numaraları CTA- 21 ve CTA- 102 olan yıldızların da ele alınmalarını önermişti. Bu öneri üzerine ilk harekete geçen radyoastronomlardan G.B. SHOLOMİTSKİİ olmuştur. 1965 yılı başlarında 100 günlük periyotlar halinde söz konusu yıldızların yayınının yoğunlaştığını ve CTA- 102den gelen sinyallerin yapay olabileceğini belirtmişti. Kısa bir süre sonra CTA 102den gelen sinyallerle ilgili olarak, ikinci ilginç haber California Teknoloji Enstitüsünden gelmişti: Astronom J. D. WYNDHAM, CTA- 102nin yakın çevresinde, radyo sinyallerinin geldiği yönde bir objeyi optik olarak saptadığını belirtiyordu. Adı geçen yıldızı daha sonraları Quasar olarak nitelendirenler olmuşsa da, aynı yıldızı Kardeshevin sıralamasında 3. Tip uygarlık kategorisine sokanlar da olmuştur. Aslına bakılırsa, henüz Quasarların da ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Özet olarak, Carl SAGAN tüm bu araştırmalar için şunları söylemeden edememişti: Başta Frank DRAKin ki gibi, öncü araştırmalar bizim medeniyetimiz için büyük potansiyel değere sahiptir.
Von HOERNERe göre, başka bir uygarlıktan gelecek sinyallerin doğası iki bakımdan tanınabilir(2): 1- Hizmet ettikleri amaç bakımından, 2- En ekonomik yayın kanalı olması bakımından.
Karşılaşacağımız Üç Tip Sinyal Olabilir:
Onların TV ya da radyo vericilerinden gelen yerel yayınlar, başka medeniyetlerle yapmakta oldukları görüşme yayınları, kendileriyle henüz bağlantı kurmamış bulunan medeniyetlerin dikkatlerini çekmek üzere yaptıkları yayınların anons sinyalleri.
Bir anons sinyalinin en önemli karakteri, dikkat çekmesi yanında, aynı zamanda ekonomik olmasıdır. Bu amaçla kullanılacak enerji tüketimi ve başka kaynaklar minimum düzeyde olurken, bağlantı kurulacak uzaklık maksimum olmalıdır. Tüm bunlara rağmen, sinyalleri nasıl anlayacağız? Hiç kuşkusuz(tamamen olasılık dışı olmasa bile ) İngilizce ya da Türkçe bir yayın alacağımız söz konusu olamaz. Beklide, sinyalleri gönderenler fizik çevre olarak bizden tamamen farklı bir gezegenin mensupları olabilirler. Düşünce şekilleri, örf ve adetleri bizim alışık olduklarımızdan çok farklı olabilir. Çok çok olasıdır ki, gelen sinyallerin zekâ orijinli olduklarını bilsek bile, ne demek istediklerini anlayamayacağız. Dolayısıyla, yayın yapan bir uygarlığın dili belki de, çok çok uzun süre bizim için anlamsız kalacaktır; böylece de, iletişim amacına ulaşmayacaktır.
Bununla birlikte, dil(lisan) yerine resim belki daha yararlı olabilirdi Yıldızlararası iletişimlerde en azından ilk mesajlar resim olmalıdır. Bunun ilk uygulamasını, ABDde Dünya Dışı Zeki Hayat konusunda yapılan ilk bilimsel toplantıda Prof. Frank DRAKE yapmıştı.
Galaktik Uygarlıklar Arası Optik Bağlantı:
Çok dar bir ışık huzmesinin bir gezegenden bir başkasına gönderilmesi ilk bakışta basit bir iş gibi görülebilir. Oysaki elde mevcut en iyi projektörler bile paralel ışık huzmesi gönderemezler. Huzme demetini oluşturan ışınlar arasında çok çok az da olsa(olmazsa olmaz) bir açı vardır. Bu açı, dünya üzerindeki uzaklıklarda yok sayılabilir. Fakat gezegenler ve yıldızlararası uzaklıklar söz konusu olduğunda, iş değişmektedir. Olabildiğince dar bir yarıktan gönderilen bir ışık huzmesi 3000 km² lik bir alana yayılacaktır. Bu projektörün AYdan dünyaya yöneltildiğini varsayarsak; bu, dünyadan saptanamazdı. Böylece bugün elimizde bulunan optik projeksiyon teknikleri bu iş için yeterli görünmemektedir(2).
Akla gelen bu zorluklara karşın, optik araçlardan hemen vazgeçmemeliyiz. Çünkü bu konuda çalışan araştırıcılar MASER(Microwave Amplification by Stimulates Emission of Radiation) ve LASER(Light Amplification by Stimuladet Emission of Radiation) ışınlarını bu amaçla denemişlerdir. Böyle bir LASER ışını AYa yöneltildiğinde, AY üzerinde 20 km²lik bir alan aydınlatırdı. Nasıl ki bu çalışmalar hem ABDde, hem de eski Sovyetlerde yıllar önce yapılmıştı. Hatta dünyadan gönderilen LASER radyasyonu AYa çarptırılıp, tekrar dünyada yakalanmıştı.
Yıldızlararası bağlantı amacıyla, LASERi ilk kullanan Amerikalı fizikçi(Massachusets Teknoloji Enstitüsünden) C. H. Townes ve R. N. Schwartz olmuştur. Bunlardan Townes, maserle ilgili araştırmalarıyla da tanınır. Büyük bir teleskopla bir laser ışınının yakalanabilmesi için, o teleskopun 10 ışık yılı uzaklara kadar nüfuz edebilmesi gerekmektedir.
Bizim güneş sistemi içinde gezegenler arası optik bağlantı olasılığını ele alacak olursak, ilginç durumlarla karşılaşırız: Örneğin, bir Merihli gözlemciye dünya üzerinde(Venüsten 10 kez daha) parlak bir nokta olarak görünecektir. Bu bakımdan, galaktik medeniyetlerden çok, gezegensel medeniyetler arasında optik haberleşmeden(örneğin, LASER) söz edilebilir.
Alıntıdır..
İçinde bulunduğumuz galaksinin yaşı, yaklaşık olarak 13 x 10rak 13 x 10rak 13 x 10rak 13 x 10rak 13 x 109 olarak biliniyor. Hafif maddelerden yapılı ilk yıldızlardan sonra, ilk 2 x 109 yılda güneş ve benzeri yıldızlar oluşmaya başladı. Daha sonra da gezegenler ortaya çıkt, dünyada canlılığın başlangıcından günümüze kadar geçen zaman 4 x109 yıldır. Bu duruma göre, galaksimizin herhangi bir yerinde yaşamın ortaya çıkması ya da yaşamın/canlılığın oraya aşılanması yla, ileri bir uygarlığa dönüşmesi için, dünyada yaşamın başlamasından önce, 7 x109yıllık bir zaman aralığı söz konusu oluyor. Galaksimizde birbirini izleyen iki uygarlığın gelişmesine yetecek zaman var mıdır? Bu kadar uzak mesafelere yaşam ya da canlılık ulaşabilir mi? Yaşamın evrenlerin herhangi bir yerinde yaratıldığına dair biyolojik kanıtlar var mıdır?
Belki bazı okurlarımıza çok uçuk gelecek bu sorular günümüzden 40 yıl kadar önce, tutuculuktan ve önyargılardan uzak gerçek bilimsel zihniyete sahip bilim insanlarınca gündeme getirilmişti. Ermenistan- Byurakan Astrofizik Gözlemevi, 1971. Sovyet ve Amerikan Bilimler Akademilerinin ortaklaşa düzenledikleri uluslararası nitelikli toplantıda bu sorular ele alındı ve bu konudaki çalışmaların daha ciddiyetle sürdürülerek dünya dışı zeki hayatın mensuplarıyla bağlantı olanak ve olasılıklarının araştırılmasına karar kılınmıştı.
En son birkaç on yılın çığ gibi büyüyen teknik bilgisi, insanı evrende bulunması olası başka uygarlıklarla haberleşmeye cesaretlendirmiştir(1). Fakat böyle bir işe girişmeden önce, iki konu aydınlığa kavuşmalıdır: Birincisi, zeki hayatın evrenlerde nadir olmadığı yönünde zorlayıcı kanıtların ortaya çıkarılması. İkincisi, yıldızları birbirinden ayıran uzaklıkların ötesindeki hayat formlarını saptayacak teknolojinin hazmedilmesi.
Evrenlerin başka yerlerinde de zeki/şuurlu yaşamın olması gerektiğini düşünmeye zorlayan bilgilerden biri, görebildiğimiz evrende 100 milyon x milyon x milyon adet bizim güneşimiz gibi yıldızın bulunmasıdır. Bizim güneşimiz bu yıldızlardan herhangi birisidir. Şimdiye kadar da, öteki yıldızların yanında sadece bizim yıldızımızın(güneşimizin) bir uydusunda yaşamın ortaya çıkışıyla ilgili bir ayrıcalık henüz saptanamamıştır. Bu bakımdan bizim güneş sistemimizin tarihçesinin, başka güneş sistemlerinde de aynen(ya da benzer şekilde) ortaya çıkmış olacağını düşünmek çok acayip olmasa gerek. Evren tarihi içinde, bizim güneş sistemimizinkine benzer tarihçenin sayısız kez yinelenmiş olması imkânsız görünmüyor.
Bütün bunlardan başka, dünyanın ilk devrelerindeki koşullar içinde(ve de dünyaya az çok benzer başka uzaysal objelerde) canlılığın nasıl ortaya çıkıp geliştiği konusunda elimizde yeterince yaşam kimyası bilgisi bulunmaktadır. Gerçeklerin böyle basit kombinasyonundan bile uzayda sadece birkaç değil, çok fazla sayıda uygarlığın bulunması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. California Teknoloji Enstitüsü Müdürü Lee du Bridgein bu konuyla ilgili beyanı ilginçtir: Dünya dışı hayatın tespit edilmesi değil, edilememesi bizleri şaşırtır.
ANDROMEDA: Bilinen galaksiler arasında "Samanyolu"na en çok benzeyen galaksi.
Dünya dışı uygarlıklarla bağlantı/iletişim konusunda iki sorunla karşı karşıya bulunuyoruz: Bunlardan birincisi, önce bizim galaksimizde şu andaki uygarlıkların sayısının ortaya çıkarılabilmesi için astronomik ve biyokimyasal enformasyonun kullanılmasıdır. Bu sayıdan ve galaksinin yapısıyla ilgili bilgiden hareketle, bize en yakın uygarlık(lar)ın bize uzaklığı konusunda bir tahminde bulunabiliriz. Onlarla iletişim bağlantısı konusunda ikinci sorun ise, hangi teknolojik yoldan bu bağlantının kurulacağıdır; roketlerle mi, radyo dalgalarıyla mı vb.
Teknolojik medeniyetlerin sayısı birçok konuya/parametreye bağlı olarak değişir: Bunlardan birisi, Samanyolu Galaksisinde yıldız doğum oranı dır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalardan anlaşılmıştır ki, Samanyolunda her yıl ortalama bir yıldız doğmaktadır. Bunların kaçının çevresinde gezegen vardır? Yıldız formasyonuyla ilgili tüm modern teoriler; yeni doğan bir yıldızla birlikte, en az ikinci bir gezegenin(ya da gezegenlerinde) gaz toz bulutunun açısal hızıyla (angular momentum) ilgili olarak ortaya çıktığını önermektedir. Zaten halen mevcut yıldızlarında incelenmesinden, bunların % 98inin çift yıldız sistemi şeklinde bulunduğu anlaşılmıştır. Her bir çiftin üyeleri arasındaki uzaklık, bizim güneşimiz ile Jüpiter arasındaki uzaklık gibidir. Bu bakımdan, optik gözlemlerde bize tek tek görünen yıldızların çevrelerinde bizimki gibi gezegen sistemleri bulunması çok olasıdır. Bu olasılığı göz ardı etmek, uzayın sonsuz derinliklerine bir gözü kapalı bakmakla özdeş bir tutuculuktur. Aklı hür, vicdanı hür ve sağduyu sahibi insanlar olarak; elimizdeki bilgiler ışığında konuyu irdeliyoruz
Bildiğimiz kadarıyla, sıcaklığı; suyun kaynama ve donma noktaları arasında bulunan her gezegen üzerinde canlılık ve yaşam tezahür edebilir(1). Tüm bunlardan hareketle, yaşamın evrenlerde çokluğunun, esas olarak yıldız formasyonu oranına, tek yıldızların yüzdesine, dolayısıyla olası gezegen sistemlerine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bilinen galaksi tarihi içinde bu gelişimin/tezahüratın hepsi saptanabilir mi? Yani bir uygarlığın ömür uzunluğunu sınırlayan/belirleyen faktörler nelerdir? Belki de, kozmik kazalar ya da bir nükleer savaşın neden olduğu yıkım Ya da olası bir enerji tasarrufu sağlamak üzere, mesajlarını; gezegenlerinin atmosferi içinde değil, tüpler içinde gönderilmeleri söz konusu olabilir. O zaman da onları saptayamayabiliriz(2). Bu bakımdan bizden çok çok ileri teknolojik düzeyde bulunmalarından dolayı da onları saptayamamış olacağız. Ama bu saptamayı yapamıyoruz diye, onların var olduklarını reddetmek doğru olmaz, en azından özgürce düşünebilen bilimsel bir zihniyetten böyle bir katılık beklenemez. Algılama kapasitesi sınırlı duyu organlarımız ve bunların uzantısı olan ölçüm cihazlarımızla her şeyi ölçüp biçtiğimizi sanmak ve her şeyi biliyor iddiasında bulunmak bilimsel tutuculuk tan başka bir şey olmasa gerek
Bundan ayrı olarak, saptanabilecek uygarlıkların sayısı söz konusu ömür uzunluğu konusuyla doğrudan ilgili bulunmaktadır. Aslında sayısal olarak, galaksimizdeki saptanabilir uygarlıkların miktarı, uygarlıkların saptanabilir ortalama ömür uzunluğuna eşit olacaktır. Tüm bunlardan sonra, galaksimizde saptanabilir uygarlık sayısının 10.000 olduğu ifade edilmektedir(1). Bunlardan bize en yakın olanı da en azından 1000 ışık yılı uzaklıktadır.
Konu akışımızın bu noktasında artık şu soruyu sorabiliriz: Galaksimiz içinde en yaygın olarak kullanılan haberleşme aracına/şekline bizi götürecek yol nedir? Herhalde, bugün bizim en gelişmiş iletişim yöntemlerimiz değil. Çünkü örneğin, öteki uygarlıklar infrared iletişimi yapıyor olabilirler. Yıldızlararası iletişimde roket ya da uzay gemileri de çok yetersizdir. Bu gibi araçlar güneş sistemi sınırları içinde geçerli olabilir; ama yıldızları birbirinden ayıran uzaklıklar söz konusu olduğunda, bu araçlar derhal önemlerini yitirir. Yıldızlar arası iletişim, roket ve uzay gemileriyle yapılsa bile, bu çok nadir olacaktır. Yıldızlar arası büyük uzaklıklar ile Relativite Teorisi bizi ister istemez bu aracı değiştirmeye; oralara, o uzaklıklara madde yerine, zaten amaç olan enformasyonu göndermeye zorlayacaktır. Bu bakımdan yıldızlar arası uygarlıkların yıldızlar arası habercisi büyük bir olasılıkla elektromanyetik dalgalar olmalıdır. Bu; ışık, radyo, kızılötesi dalgaları ve x- ışınları olabilir.
Bu amaçla 1960da West Virginia- Green Bankdeki Radyo Astronomi gözlemevinde uygulanan Ozma Projesinde sadece bize en yakın iki yıldız ele alınmış(ki bunlar Tau- Ceti ve Epsilon Eridanidir) ve bu yöntemle elle tutulur bir sonucun elde edilebilmesi için 1000 ışık yılı uzaklık içinde 10 milyon yıldız olduğu, bunlardan sadece birinde saptanabilir bir uygarlık bulunabileceği; bu bakımdan daha 10 milyon yıldızın incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Evrenlerde yalnız olmadığımız fikri modern bilimde, yerini kabul ettirmiş görüşlerden birisi haline gelmiş bulunuyor. Dünyayı meydana getiren atomlar 5-10 milyar ışık yılı ötelerdeki yıldızlarda da saptanmış durumda. Oralarda canlılığın ortaya çıkışındaki koşullar elbette ki değişik olabilir. Dolayısıyla aynı yapı taşlarından değişik ve bizim alışık olmadığımız yaşam formları türemiş olabilir. Dahası, Prof. Dr. Carl SAGANın da belirtmiş olduğu gibi; dünyada bile yaşamı/canlılığı yeniden başlatmak mümkün olsaydı, tamamen değişik koşullar altında, bugünkü doğanın manzarası, insanlar da dâhil, çok farklı olurdu. Ne şekilde olursa olsun, üzerinde bir tür yaşam oluşmuş bulunan bir gezegende birkaç milyar yıl sonra zekânın ve teknik bir medeniyetin ortaya çıkacağı kaçınılmaz bir olasılık olarak karşımızda bulunmaktadır.
Yıldızlararası ortamla ilgili, hatta sadece galaksimizle ilgili ölçümler ve rakamlar göz önüne alındığında dünya beşeriyeti(yani dünyada zeki yaşamın ortaya çıkışı) oldukça yeni. Bugüne kadar, dünya beşeri uygarlığı, gezegenin ömrünün milyonda birini kapsamıştır. Başka yıldızların, üzerinde; dünyadakinden çok önceleri hayat başlamış olan gezegenlerinde zeki yaşam, bizimknden her bakımdan çok daha ileri durumda olması çok doğaldır. Böyle bir gelişimin görünümünü(sosyal, bilimsel, sanatsal ya da teknik, hatta bizim bugün hayal bile edemeyeceğimiz yönlerde olsun) şimdiden anlamak çok zor olsa gerek
Dünyanın gelişimini de küçümsememek gerekir. Örneğin, milyarlarca yıldan beri gezegenimizin tek bir uydusu(Ay) vardı; oysaki bu gün gezegenimizin binlerce uydusu var. Yapay uydularımız kuşkusuz çok küçük objeler ama bunlar Satürnün kuşağını oluşturan küçük cisimlerden daha büyük Dünya üzerindeki zeki yaşam, gezegenimizi güneş sistemi içinde en güçlü radyo kaynağı olması bakımından ikinci sıraya getirmiştir. Büyük bir olasılık olarak görülmektedir ki, bir gün dünyamız; bu bakımdan hiç değilse zaman zaman ve belirli frekanslarda güneşe yetişmiş olacaktır.
Galaktik Uygarlıklar Arası Radyo Bağlantısı: Buraya kadar olan paragraflarımızda, galaksimiz Samanyolu içinde birkaç milyar gezegen sisteminin bulunduğunu, bunlar içinde bir milyar kadar gezegende, oraların fiziksel ve biyokimyasal koşullarına uymuş canlı organizmaların bulunduğunu belirtmiştik(3). Bu gezegenlerin bazılarında yaşam, o kadar uzun süreden beri vardır ki, bunların üzerinde zeki formlar bile ortaya çıkmış ve dolayısıyla teknolojik medeniyetler geliştirilmiştir. Yıldızların ve gezegenlerin formasyonundaki en yüksek amaç üzerlerinde; tekâmül sonucu zeki varlıklar ve teknolojik medeniyetlerinlerin ortaya çıkmasıdır. Unutulmamalıdır ki, zeki hayat formları ve teknolojik bir medeniyet ortaya çıkmadan önce, dünyamız milyarlarca yıldan beri vardı. Gezegen sistemleriyle dolu olan evrenlerde zeki yaşamın ortaya çıkışı sıradan olaylar dizisindendir. Bu konuda Prof. C. SAGAN görüşlerini şöyle ifade etmektedir: Bize öyle geliyor ki, Galaksimiz içinde belirli hatta çok sayıda gezegen üzerinde hayli gelişmiş toplum var.
Dünyamızdakine benzer keşifler herhalde o ileri teknolojiye sahip toplumlarda da yapılmıştır ve bu gelişmeye paralel olarak, onlarda bizim gibi radyo yayıncılığında yol kat etmişlerdir. Başka uzaysal objelerde bulunan dünya dışı zeki varlıklarla radyo bağlantısına ilk girişenler Marconi ve Tesla bilinmektedir. Bu araştırmacıların her ikisi de zamanlarında dünya dışı kaynaklı radyo sinyalleri aldıklarını belirtmişlerdi.
ldızlararası iletişimde aşılması gereken engeller arasında yıldızlar arası ortam, gezegenin atmosferi ve iyonosferinden başka, evrenin kendi doğal gürültüsü de bulunmaktadır. Çünkü uzayda her madde tüm dalga boylarında(radyo dalgaları da dâhil) yayında bulunur. Şimdi galaksinin herhangi bir noktasındaki bir gezegenin hayli ileri bir teknolojik medeniyete ulaştığını ve sesini evrene duyurmak istediğini farz edelim: A olarak adlandıracağımız bu gezegenin sâkinleri, kendileri gibi ileri olduğunu tahmin ettikleri bir yıldızın çevresinde dönmekte olan B gezegeni doğrultusunda bir radyo sinyali gönderdiklerini varsayalım. Böyle bir projede ilk engel hemen karşılarındadır. Bu engel, A gezegeninin bağlı olduğu yıldızın doğrudan doğruya kendisinin sürekli radyo-emisyonudur. B gezegenini radyo alıcıları, A gezegeninin bağlı bulunduğu yıldızın yaymakta olduğu radyo sinyalleri (kendi doğal gürültüsü/uğultusu ) içinde, A gezegeninden özellikle gönderilen yapay sinyallerin hangileri olduğunu(hiç değilse, bizim bugünkü teknolojik olanaklarımızla) ayırt edemeyeceklerdir.
Böylece, bu ilk örnekten hemen anlaşılmaktadır ki, dünyamızdan gönderilecek böyle bir radyo sinyali, en azından bizim güneşin radyo sinyallerinden(kendi doğal gürültüsünden) daha güçlü olmalıdır. Burada göz ardı edilmemesi gereken başka bir nokta da, güneşimizin tüm frekanslarda yayın yapmakta olduğudur. Güneşimizin sakin zamanlarındaki radyo yayını 10 ile 100 santimetrelik dalga boylarında, yaklaşık 109 kilowattır. Yukarıda belirtilen amaçlarda kullanılmak üzere dünyada büyük radyo-teleskoplar vardır. Bunların belli başlıları şunlardır:
- The Arecibo Ionospheric Observatory-Porto Rico.
- National Radio Astronomy Observatory- Green Bank, West Virginia.
- ABD, Seti Projesinde(1979dan itibaren) kullanılan çok duyarlı radyo-teleskoplar, Jet Propulsion Lab.
Bu çalışmalarda 10 parsec(1 parsec = 32,6 ışık yılı)den daha uzak mesafeler için vericinin gücü 10 kilowatt ve 10.000 saykıl/sn. olmalıdır. Güneşimizin radyo emisyonuyla birlikte bunu da hallettiğimizi farz etsek, bu kez başka bir güçlüğün bizi beklediğini hemen fark edeceğiz: Yıldızlararası iletişim için olası frekansların adedini, olası meskun gezegenlerin adediyle çarptığımız zaman göreceğiz ki, teknolojik medeniyetlerle yoğun bir şekilde iskan edilmiş bulunan bir galakside, yıldızlararası radyo bağlantısının kurulması, inatçı bir sorun olarak karşımıza hep çıkacaktır
Cocconi ve Morrison böyle bir haberleşmede en ideal frekans olarak 21 cm. dalga boyundaki nötral hidrojen frekans çizgisini(1420 megasaykıl/sn.) önermişlerdi. Bilindiği gibi nötral hidrojen evrende en uygun elementtir. Cocconi ve Morrisona göre, evrenlerdeki teknolojik medeniyetler arasında anlaşılır lisan vasıtası budur. Eğer zeki yaşam evrenlerin her yanında yaygınsa ve bu medeniyetlerde birbirinden 10 ya da 100 ışık yılı ayrılmışlarsa, en olası iletişim kanalı 1420 megasaykıl/sn. olacaktır.
Cocconi ve Morrisonun önerileri, o yıllarda önemsenmişti. Fakat 1960da Fank D. Drake bu yoldan giderek Ozma Projesi ile ilgili ilk adımını atmıştı. Ozma Projesi için West Virginia Green Bankdaki Ulusal Radyoastronomi Gözlemevi kullanıldı. F. D. Drake bu projede 11 ışık yılı uzaktaki Epsilon Eridani ve Tau Ceti Yıldızlarını ele almıştı. Bu girişimden bir sonuç alınamadı ama birçok yeni şey öğrenildi. Aslında şöyle bir soru da akıllara gelebilir: Biz dünyalılar, herhangi bir girişimde bulunmasak bile, radyonun icat edildiği 100 yıla yakın zamandan beri radyo/telsiz/TV. Yayınlarımız yıldızlararası ortamlarda saptanmış olamaz mı?
Çünkü radyo iletişimi son derece yaygın bir şekilde o yıllardan beri süregelmektedir. Radyonun, gezegenimizde ilk icat edildiği günlerden beri dünyadan ayrılan sinyallerin yüzlerce ışık yılı uzaklıklarda hala yollarına devam etmektedir.
Bu konuda eski Sovyet astrofizikçi N. S. Kardashev, teknolojik bakımdan ilerlemiş medeniyetleri 3 kategoriye ayırmıştı:
1- Çağdaş dünya düzeyinde olanlar(enerji tüketimi 4 x 109 Erg/sn), 2- Bağlı bulundukları yıldızın tüm enerjisini kanalize edebilecek düzeyde olanlar ki, bunların enerji tüketimi toplam olarak bizim güneşinkine eşit olabilir (4 x 1033 Erg/sn), 3- Enerji tüketimi tüm bir galaksinin aydınlığı kadar(yaklaşık 4x1044 Erg/sn) olan uygarlıklardır. Görüldüğü gibi, o yılların gerçek bilim insanları, her türlü bilimsel tutuculuktan ve koşullandırılmışlıktan uzak ve fikir çilesi çekmenin gereği olarak; günümüzde bile bazılarımızın yaptığı gibi, Amaan canım, böyle hayali/fantastik şeyleri boş ver demeden, ufkumuzu açıcı ve başka çalışmalara zemin oluşturucu görüşleri bizlerden esirgememişler
Prof. Dr. KARDASHEV, meslektaşı Prof. DRAKEin araştırmalarını yönelttiği Tau Ceti ve Epsilon Eridani yıldızlarından başka California Teknoloji Enstitüsünün sıralamasına göre katalog numaraları CTA- 21 ve CTA- 102 olan yıldızların da ele alınmalarını önermişti. Bu öneri üzerine ilk harekete geçen radyoastronomlardan G.B. SHOLOMİTSKİİ olmuştur. 1965 yılı başlarında 100 günlük periyotlar halinde söz konusu yıldızların yayınının yoğunlaştığını ve CTA- 102den gelen sinyallerin yapay olabileceğini belirtmişti. Kısa bir süre sonra CTA 102den gelen sinyallerle ilgili olarak, ikinci ilginç haber California Teknoloji Enstitüsünden gelmişti: Astronom J. D. WYNDHAM, CTA- 102nin yakın çevresinde, radyo sinyallerinin geldiği yönde bir objeyi optik olarak saptadığını belirtiyordu. Adı geçen yıldızı daha sonraları Quasar olarak nitelendirenler olmuşsa da, aynı yıldızı Kardeshevin sıralamasında 3. Tip uygarlık kategorisine sokanlar da olmuştur. Aslına bakılırsa, henüz Quasarların da ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Özet olarak, Carl SAGAN tüm bu araştırmalar için şunları söylemeden edememişti: Başta Frank DRAKin ki gibi, öncü araştırmalar bizim medeniyetimiz için büyük potansiyel değere sahiptir.
Von HOERNERe göre, başka bir uygarlıktan gelecek sinyallerin doğası iki bakımdan tanınabilir(2): 1- Hizmet ettikleri amaç bakımından, 2- En ekonomik yayın kanalı olması bakımından.
Karşılaşacağımız Üç Tip Sinyal Olabilir:
Onların TV ya da radyo vericilerinden gelen yerel yayınlar, başka medeniyetlerle yapmakta oldukları görüşme yayınları, kendileriyle henüz bağlantı kurmamış bulunan medeniyetlerin dikkatlerini çekmek üzere yaptıkları yayınların anons sinyalleri.
Bir anons sinyalinin en önemli karakteri, dikkat çekmesi yanında, aynı zamanda ekonomik olmasıdır. Bu amaçla kullanılacak enerji tüketimi ve başka kaynaklar minimum düzeyde olurken, bağlantı kurulacak uzaklık maksimum olmalıdır. Tüm bunlara rağmen, sinyalleri nasıl anlayacağız? Hiç kuşkusuz(tamamen olasılık dışı olmasa bile ) İngilizce ya da Türkçe bir yayın alacağımız söz konusu olamaz. Beklide, sinyalleri gönderenler fizik çevre olarak bizden tamamen farklı bir gezegenin mensupları olabilirler. Düşünce şekilleri, örf ve adetleri bizim alışık olduklarımızdan çok farklı olabilir. Çok çok olasıdır ki, gelen sinyallerin zekâ orijinli olduklarını bilsek bile, ne demek istediklerini anlayamayacağız. Dolayısıyla, yayın yapan bir uygarlığın dili belki de, çok çok uzun süre bizim için anlamsız kalacaktır; böylece de, iletişim amacına ulaşmayacaktır.
Bununla birlikte, dil(lisan) yerine resim belki daha yararlı olabilirdi Yıldızlararası iletişimlerde en azından ilk mesajlar resim olmalıdır. Bunun ilk uygulamasını, ABDde Dünya Dışı Zeki Hayat konusunda yapılan ilk bilimsel toplantıda Prof. Frank DRAKE yapmıştı.
Galaktik Uygarlıklar Arası Optik Bağlantı:
Çok dar bir ışık huzmesinin bir gezegenden bir başkasına gönderilmesi ilk bakışta basit bir iş gibi görülebilir. Oysaki elde mevcut en iyi projektörler bile paralel ışık huzmesi gönderemezler. Huzme demetini oluşturan ışınlar arasında çok çok az da olsa(olmazsa olmaz) bir açı vardır. Bu açı, dünya üzerindeki uzaklıklarda yok sayılabilir. Fakat gezegenler ve yıldızlararası uzaklıklar söz konusu olduğunda, iş değişmektedir. Olabildiğince dar bir yarıktan gönderilen bir ışık huzmesi 3000 km² lik bir alana yayılacaktır. Bu projektörün AYdan dünyaya yöneltildiğini varsayarsak; bu, dünyadan saptanamazdı. Böylece bugün elimizde bulunan optik projeksiyon teknikleri bu iş için yeterli görünmemektedir(2).
Akla gelen bu zorluklara karşın, optik araçlardan hemen vazgeçmemeliyiz. Çünkü bu konuda çalışan araştırıcılar MASER(Microwave Amplification by Stimulates Emission of Radiation) ve LASER(Light Amplification by Stimuladet Emission of Radiation) ışınlarını bu amaçla denemişlerdir. Böyle bir LASER ışını AYa yöneltildiğinde, AY üzerinde 20 km²lik bir alan aydınlatırdı. Nasıl ki bu çalışmalar hem ABDde, hem de eski Sovyetlerde yıllar önce yapılmıştı. Hatta dünyadan gönderilen LASER radyasyonu AYa çarptırılıp, tekrar dünyada yakalanmıştı.
Yıldızlararası bağlantı amacıyla, LASERi ilk kullanan Amerikalı fizikçi(Massachusets Teknoloji Enstitüsünden) C. H. Townes ve R. N. Schwartz olmuştur. Bunlardan Townes, maserle ilgili araştırmalarıyla da tanınır. Büyük bir teleskopla bir laser ışınının yakalanabilmesi için, o teleskopun 10 ışık yılı uzaklara kadar nüfuz edebilmesi gerekmektedir.
Bizim güneş sistemi içinde gezegenler arası optik bağlantı olasılığını ele alacak olursak, ilginç durumlarla karşılaşırız: Örneğin, bir Merihli gözlemciye dünya üzerinde(Venüsten 10 kez daha) parlak bir nokta olarak görünecektir. Bu bakımdan, galaktik medeniyetlerden çok, gezegensel medeniyetler arasında optik haberleşmeden(örneğin, LASER) söz edilebilir.
Alıntıdır..
