Fethi Polat 1
Fethi Polat
xranzei 1
xranzei
Bvural41 1
Bvural41
kralhakan2009 1
kralhakan2009
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Cannn6161 1
Cannn6161
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

İktisat ve Etik

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan zeyn0
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 1
  • Görüntüleme Görüntüleme 372

zeyn0

Gönüllerin Admini
Fahri Üye
TM Üye
Katılım
7 Eki 2010
Konular
9,213
Mesajlar
34,101
Reaksiyon Skoru
4,131
Altın Konu
1
TM Yaşı
15 Yıl 8 Ay 7 Gün
Başarım Puanı
400
MmoLira
183
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

I- Bilim ve etik
Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde, 1950’li yılların sonu ile 1960’lı yılların başında, öğretim üyesi kadrosunda çok sayıda kuramsal fizikçi ve matematikçi bulunmaktaydı. Gerçi, kuramsal iktisat bilimini geliştirenlerin başında “Neo-klasik iktisat”, bunun önde gelen isimleri arasında da doğa bilimleri mensupları hep yoğunluk taşımıştı. Bu üniversitenin iktisat bölümü de “tutucu-muhafazakar” Neo-Klasik İktisat Okulu’na bağlı olduğu için, gözlenen yoğunluk olağan sayılabilirdi. Ancak yine de dikkat çekici bir söylenti ortalıkta dolaşıyordu. Söylentiye göre, bu kuramsal fizikçiler ve matematikçiler “iktisatçı” olmazdan önce, İkinci Dünya Savaşı yıllarında atom enerjisini geliştirme projesinde çalışmışlardı; fakat araştırmalarının sonuçta atom bombasına dönüştürüleceğini bilmiyorlardı. Savaşı bitirmek amacıyla ABD hükümeti atom bombasını Japonya üzerinde kullanma kararı alıp, Hiroşima ve Nagasaki bombalandığında bu araştırmacılar bir olup-bitti ile karşı karşıya kalmışlardı. Yüzbinlerce insanın yanarak feci şekilde ölmesi, kalan yüzbinlerin de kalıcı biçimde sakatlanması kendi çalışmalarının ürünü olarak ortaya çıkınca, mesleklerini sürdürmek istememişlerdi. Matematik yetenekleri ve kuramsal bilgileriyle, donanımlarıyla bağdaşan, fakat öldürücü sonuçlara da götürmeyen bir alana kaymak istemişlerdi. Chicago Üniversitesinin İktisat Bölümü her anlamda kendilerine uygun geldiği için onu seçmişlerdi.

Zaten atom enerjisi çalışmaları daha sürerken, bu araştırmaların beyni olan Albert Einstein da araştırmaların sonuçlarının “hayır” olabileceği gibi “şer” olabileceğinin farkındaydı. Bu kısa tarihsel öykü, bilimsel çalışmalarda “etik” konusunu gündeme getiriyordu. Doğa bilimlerinin “inanç, kişisel değerlendirme” içermediği, “kişisel hedef” taşımadığı, dolayısıyla kuramlarının nesnel, objektif olduğu kabul edilir. Gerçi, bilim metodolojisi üzerinde çalışan I. Lacatos, bütün bilim dallarının ana çekirdeğinde bir “inanç, ahlaki değerler” bulunduğunu, kuramın ancak bunun üzerine inşa edildiğini söyler, toplumbilimleri ile doğa bilimleri arasında bu bağlamda bir ayırım yapmaz. Atom bombası çalışmaları örneği, bize, doğa bilimleri araştırmalarının ve buluşlarının da gerisinde en azından bir “hedef” aranması gerektiğini gösteriyor. Çünkü bilimsel kuram, nesnel ilişkileri gösterse de, açıkca bir “hedef” koymasa da, değer yargılarından arındırılmış olsa da, sonunda, rahatça istenen tarafa çekilebiliyor. Atom araştırmalarından, atom enerjisi gibi atom bombası da çıkabiliyor; hayvan davranışlarının genetik kökenlerinin ortaya konmasından, sosyo-biyoloji yoluyla kuram insan davranışlarına genelleştirilip, insan ırkları arasındaki farklara ve ırkçılığa gelebiliyor.

İnsan doğasının doğrudan bilimsel kuramla, buluşla içiçe geçtiği durumlardaysa, “etik” (dinsel inançlardan ötürü) hemen gündeme zaten getiriliyor. Bunun en yakın örneği “insan kopyalama” ile ilgili olarak ortaya çıktı. Kopyalama, “yaratılış inancı”nı sarsabildiği kadar olumsuz toplumsal sonuçlara da yol açabileceği için, “etik” kural hemen devreye girdi; insan kopyalaması yapılmaması konusunda anlaşmaya varıldı. Ancak, bu anlaşma şimdiden her yanından aşınmaya başladı bile.

I.Lacatos’un genel bilim (metodolojisine) yöntembilimine kattığı, toplumbilimleri/insanbilimleri kadar doğa bilimleri için de geçerli kabul ettiği “inançlar, ahlaki kayıtlar, hedef vb.”dan oluşan kuramın ana çekirdeği konusunda diğer bazı düşünürler de “etik” açıdan kaygılarını belirtmektedirler.

Konu toplumbilimleri olduğunda, kuramın ana çekirdeğinin “etik” kaygıları iyice kabartacak kişisel/sınıfsal değer yargılarıyla, belirli toplumsal/ekonomik hedeflerle, bireysel görüşlerle yüklü olduğu bilinir. Nitekim, genelde bilimlerin sınıflandırılmasında, toplumbilimleri, doğa bilimleriyle çeşitli güzel sanatlar arasında bir yere konulur. Diğer bir deyişle, ne doğa bilimleri kadar nesneldirler, ne de sanatlar kadar kişiseldirler. Bu bakımdan, birbiriyle çelişen kuramların aynı zamanda yaşaması, bunların farklı öğretilerin sözcüleri olabilmeleri olağan kabul edilir.

Toplum bilimleri arasında yer alan iktisat ise, 1960’lı yılların sonundan bu yana, giderek “kimlik değiştirmek” yolundadır. Giderek daha fazla matematiksel dili kullanarak, bütün diğer öğretilerde okullarda geliştirilmiş kuramlardan kendisini soyutlayarak ve öğretilerden sadece birinin, liberalizmin kuramlarını doğa kanunu gibi kabul ederek gelişme yolunu seçmiştir. İktisatçılar istatistiksel yöntemleri “İktisat” a uyguladılar, “ekonometri” denilen bir teknikle araştırma yöntemlerini iyice bilimleştirdiler. Ne var ki, matematik/istatistik dilleri yine herkesin öğretisel inancını ispatlamak için kullanılıyor.

Doğu blokunun parçalanması (1989) ve SSCB’nin dağılmasını (1991) izleyerek de, iktisatçı çoğunluğu, siyasetin emrinde Neo-klasik iktisat okulunun 19. yüzyıl sonundan bu yana gelişen liberal öğreti kaynaklı iktisat kuramlarını “tek” ve değişmez, evrensel geçerli ekonomi yasası olarak kabul ettiler. İktisatçılar bu dönüşümü, toplumsal/siyasal öğelerden bağımsız olarak yapmadılar, sadece onayladılar. Bu köklü değişimde yürütücü güç, uluslararasılaşmış ABD sermayesinin, finansının ve sanayisinin gereksinimlerini dünyaya dayatan, kendisi de bu yoldan “Dünya İmparatorluğu” kurmak isteyen ABD hükümetleri oldu. Yani siyaset ve büyük sermaye, artık, serbest piyasa düzenini her türlü ahlaki kayıttan sıyrılmış olarak, “değişmez doğa yasası” diye kabul ederek (neredeyse) evrensel geçerli kıldı. İktisat bugün hiçbir etik kural tanımayan, bunun tanınabileceğini dahi kabul etmeyen bir bilim dalına dönüştü. Bu (ters) dönüşümün kökeninde sermayenin “küreselleşme” baskısına, ABD’nin Dünya imparatorluğu kurma baskısına iktisatçı çoğunluğunun, ahlaki kayıtları “bilim adına bir yara koyması yatıyor.
II- İktisat ve Etik
Fizik ve matematikten devşirilmiş, yukarıda değindiğimiz Chicago Üniversitesi’ndeki”yeni” iktisatçılar, aslında, yaşadıkları deneyime rağmen, doğa bilimlerinde de bir “etik” sorunu olduğunu anlayamamışlardı. Siyaset, savaş içinde atom enerjisini niçin geliştirmeye çalıştıklarını onlara söylememişti. Bu etik sorun kendileri tarafından algılanmamış olmalıydı ki, serbest piyasayı “evrensel yasa” diye kabul eden liberal öğretiye bağlı Neo-klasik anlayışın egemen olduğu bu okula katılmışlar, “serbest piyasa”yı refahın ve ekonomideki bütün sorunların çözümü diye kabul eder olmuşlardı. Bu okul, bırakın Marksizmi, ne konjonktürel ekonomik istikrarsızlığın ve işsizliğin kamu harcamalarını ayarlayarak giderilebileceğini savunan Keynes kuramını, ne azgelişmiş ülkelerin farklı yapısını ve gizli işsizliği inceleyen kuramları, ne de gelir bölüşümüyle ilgilenmeyi kabul ediyordu. Gizli işsizliği reddedip, köylü-üreticileri dahi serbest piyasa koşullarında rekabet sayesinde kârını ençoklaştıran girişimci olarak gören bir mensubu (T.W. Schultz) ve ücretler serbest bırakılır, sendikaların ve sosyal katkıların serbest iş piyasasına müdahalesi olmazsa konjonktürel işsizliğin olmayacağını savunan bir diğeri (M. Friedman) Nobel ödülü almışlardı. Zaten bu üniversitenin ekonomi bölümü mensupları, 1969’dan itibaren “İktisat” ı da doğa bilimleri arasında kapsayan Nobel ödüllerinin neredeyse çoğunluğunu topluyorlardı. Nedeni, matematik/istatistik dillerini kullanan bu iktisatçıların doğa bilimleri/pozitif bilimler arasına girmiş, ahlaki değerlerden, bireysel değerlendirmelerden arınmış, sayılmalarıydı. Ancak Neo-klasik iktisatçılara haksızlık etmemek için belirtelim ki, bunların arasında gelir bölüşümünü de kurama içerenler, dışsallıkları da inceleyenler vardı. Ne var ki, günümüze bunlardan kalan sadece (dışsallıklar arasında) “çevre” sorunu diye tanımlanan bir bölümü oldu. Günümüzde artık Yeni Neo-klasik iktisat var.


Neo-klasik okulun bu özelliği, aynı zamanda, ahlaki kayıtların doğal biçimde iktisatçılar tarafından dışlanmasına götürdü. Siyasal düzlemde SSCB’nin dağılmasıyla çift kutuplu (artı tarafsızları) olan dünya tek kutuplu olmaya (ve İslam dinine bağlı bir kısım devletlerden kaynaklanan muhalefet dolayısıyla da bunlar dışlanmaya) geçerken, İktisat da bütün diğer öğretileri, okulları dışlayıp, ahlaki değerlerden arınmaya, böyleece “sanki” doğa bilimiymiş gibi sayılmaya geçti. Diğer bir deyişle, siyasal bakımdan tek kutuplu, ABD merkezli dünya, aynı zamanda tek-merkezli bir iktisat öğretisine ulaştı. Çok uluslu şirketlerin egemenliğini, yıllık ciroları pek çok gelişmekte olan ülkenin yıllık GSMH’nı aşan dünya çapındaki tekellerin ulus-devletler karşısında üstünlük kazanmasını sağlayan ekonomide serbestleşme hareketi mal ve hizmet ticaretinde olduğu gibi finansal serbestliği de içeriyor.

Serbestleşmenin bütün ülkelerin refahını artıracağını savlayan Neo-klasik (statik tam rekabet şartlarına dayalı) modelle gözlenen dünya ülkelerinin koşulları arasında gerçekte en ufak bir benzerlik olmasa da, varolan derin farklar gözardı edildi.1980’den, özellikle 1990’dan bu yana yaşanan deneyimlere göre, zengin Batı ülkelerinin sermaye kesimi çok yararlanırken, özellikle yoksul sınıfların ve yoksul ülkelerin yeni düzenden kayıpları pek çok olsa da, bu hiç önemli sayılmadı. Uluslararası sermayenin çıkarlarının ağırlıkla temsil edildiği IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü toplantıları sırasında sokaklarda sergilenen protestolar, içeride seslendirilen kaygılardan ne “İktisat bilimi” etkilendi ne de tek-kutuplu siyaset.

İktisat “etik” değerleri böylece üzerinden attı; geçmişte (özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ve Batı Avrupa’da) ahlaki kaygılarla ulus-devletin desteklediği ekonomi kadar toplumsal kalkınma için geliştirilen politikalar tasfiye edildi. “İnsan” iktisat kuramından dışlandı; eskiden makro-ekonomik istikrarın göstergesi olan “enflasyon oranı artı işsizlik oranı” yerini, sadece enflasyon oranına bıraktı; gelişmekte olan ülkelerin kalkınma/büyüme ve gelir bölüşümünü iyileştirme hedefli kuramları ve bunlara dayanan politikaları yok edildi; bunların yerini çok uluslu sermayenin kârlarını büyütmeye dönük kuramlar ve politikalar aldı. Gelişmekte olan ülkelerde milyonlarca üreticinin geçindiği, ülkelerin kendisini beslemesi yeterliğine dönük tarım politikaları altüst edilerek, ABD ile AB’nin başta uluslararası sermayeleri, tarımsal çıkarlarına terkedildi; güçlü sendikalarıyla gelir bölüşümünü düzenlemeye çalışan Batı Avrupa ve o modeli benimsemeye çalışan gelişmekte olan ülkelerde, bir yandan emek-ikamesine dönük teknolojik değişmenin istihdama ve ücretlere yarattığı baskılar bir yandan SSCB’siz ve komünist partisiz bir dünyada örgütlü işçi aleyhine değişen işveren davranışları ve hükümet politikaları, bir yandan düşen büyüme hızları ve yaratılan iş sayısı üstüste geldi. İşsizlik doruklarda gezinir oldu. Gelir bölüşümü hem zengin ile yoksul ülkeler arasında hem her ülkenin kendi içinde giderek kötüleşirken, “sefahat ile sefalet” içiçe geçerken, buna çare üretebilecek ulus-devletin güçsüzleşmesi yolundaki, “devleti küçültme hedefi” şartlara eklendi.

Kısacası, “iktisat”ın bilimselleştiği varsayılan süreçte tek kutuplu dünyaya refakat eden “bilimsel iktisat”, etik değerleri ve insanı atmış, serbest piyasa ekonomisini tanrılaştırmış, rekabet de bu tanrının peygamberi olurken bu yeni din sadece zenginlere hizmet eder olmuştur. Bu yeni dinin kutsal kitabı “Washington Consensus”, şeytanı El Kaide, havarileri de ABD’nin beyin yıkama ve politikaları dayatma bağlamında el altında tuttuğu IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütüdür.

Türkiye’de ve dünyada iktisat ders kitapları, neredeyse her işte olduğu gibi, Amerikan kökenli ders kitapları örnek alınarak yazılmaktadır. Bu yeni anlayışın heryerde iktisatçılar arasında yayılmasının başlıca aracı da bu alandaki yüksek eğitimin dayandığı kitaplardır. Hele İngilizceye dayalı eğitim artık yerli ders kitabı yazma gereğini de ortadan kaldırdıkça, ABD kaynaklı ders kitapları ana bilgilenme kaynağı oldukça tek kutuplu dünyanın tek boyutlu bilim anlayışı da her yere yayılıyor. Hiç kimse sorgulamıyor: İnsanı konu eden tıpta dahi Batı tıp bilimi yanında bir Doğu tıp biliminin varlığı kabul edilirken, bu ikinciyse insanı “bir bütün” olarak görürken, onun en temel faaliyetini kapsayan İktisat nasıl tek boyutlu olabilir, tek bir okul ile temsil edilebilir?

Günümüzde “İktisat”ın bir bilim dalı olarak yarattığı en temel etik sorunu işte budur: İnsanı, onun kurumlarını, gelişmişlik düzeyini dışlayıp, birilerini çok çok zenginleştirip çoklarını da çok çok yoksullaştıran bir düzenin işleyişini “işte tek yolu budur”, diye kuramsal düzlemde yasaya döndürmek ve “bu bilimdir” diye beyin yıkamak işin bir boyutudur. “Serbest piyasa” yasalarının tam işlediği 1860-1914 arası yılların deneyimini, emperyalizmini, iç çelişkilerinin yarattığı savaşları ve denizaşırı toprakların sömürüsünü “es geçerken”, aynı zamanda günümüzde gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı krizleri ve gelir kayıplarını, kalkınmalarının duraklamasını, özelleştirme/devletin küçülmesi adına üretim yapılarının tahribini çok bozulan gelir bölüşümünü konu etmemek bunun tamamlayıcısıdır. ABD’nin en zengin ilk on kişisinin serveti ya da en büyük bir kaç uluslararası şirketinin yıllık cirosu, 67,5 milyon nüfuslu Türkiye’nin yıllık GSMH’sını artık aşıyorsa; Türkiye’nin de en zengin %20’si GSMH’sının yarıdan çoğunu alırken devlet bütçesinde harcamaların yarıdan çoğu tek bir kaleme, yani faize gidiyorsa, bu nasıl bir düzendir? Bunu “bilim” adına doğal sayan bir bilim nasıl bir bilimdir?

İktisatçıların, öğretim üyesi, bürokrat, siyasetçi sıfatıyla her yerde çoğunluğu Washington Consensus’un, IMF, DB ve DTÖ programlarının baş onaylayıcılarıdır. Kendi topraklarında geniş kitlenin işsizlik ve yoksulluğa sürüklendiği, gelir bölüşümünün bu kadar bozulduğu, üretici kuruluşların birer birer devrildiği ortamlara, doruklarda gezinen işsizliğe ses çıkarmaması, bu koşullara “Hayır” diyememesi, dememesi bir “etik sorunu” değil midir? Güçlülerin kendi ulus-devletleri giderek güçlenirken, kimileri de Avrupa Birliği gibi daha güçlenmek için ulus-devletler arası işbirliğini giderek genişliğine ve derinliğine yoğunlaştırırken, “ulus-devlet artık öldü” diyerek yürürlükteki politikaların çığırtkanlığını yapmak bir “etik sorunu” değil midir?

21. yüzyılın başında “İktisat” dünyada ve Türkiye’de ciddi bir bunalım yaşıyor. Etik değerlerden arındırılmış, Nobel adaylığını kazanmış, “bilimsel”lik basamaklarında yukarı tırmanmış İktisat, bir yandan da doğa yasası gibi sunduğu “serbest piyasa modeli” nin getirdiği ürkütücü sonuçların çelişkisini yaşıyor. Kabahatı hep başkalarında bulup, kötü sonuçları kabullenmeyen, üstlenmeyen suçluların telaşıyla yoksullaşanların ne kadar hatalı olduğunu gösterme yolunda “yenilik”ler yaratıyor. Yeni dünya düzeninin yıkıcı etkilerini gündeme getiren iktisatçılarsa azınlıkta kalıyor, seslerini duyuramıyor, çok zaman da bir kenara itiliveriyor.

Fakat, ilginçtir iktisattan doğan işletme dalının mensupları “iş yaşamı için etik” (business ethics) konusunu ciddi bir sorun olarak pek çok yerde bölümün müfredat programına aldılar. Çünkü tek merkezli dünyanın tek okullu “iktisat” ının serbest piyasası işlerken, ciddi etik sorunları iş yaşamında ortaya çıkıyordu, bunun üzerinde durma gereği doğmuştu.

İktisat ise tekil işletmeyi çok aşan alanlarda, toplum düzeyi kadar uluslararası düzlemde ciddi bir “etik” sorunu ile karşı karşıya. İş alemi kadar siyaset, iktisatçılar kadar medya ve en önemlisi iktisat eğitimi veren kurumlar bu sorunla birlikte şu çelişkiyi de yaşamaktalar: Geniş kitleleri işsizliğe ve yoksulluğa mahkum eden, bizim gibi ülkeleri krizden krize sürüklerken istikrarsızlığa durgunluğa ve borç batağına sokan bir iktisat modelini, etkinliğin, zenginliğin kaynağı bir düzenin bilimsel kuramı, almaşıksız bir sistem diye sunmak. Günümüz toplumlarında yaşanan yozlaşmanın nedenini bu çelişkiden daha iyi bir açıklayıcı olabilir mi?

Dünya İmparatorluğu kurmak adına güç doruklarından bastırılan bu yeni düzenle yaşanan olaylar, tam bir grek trajedisini anımsatıyor. Bu kez, ekonomik sıkıntıları yaşayanlar “kader”in getirdiği bunalıma tepki gösterse de sesi fazla çıkamıyor, çıksa da bir şey yapamıyor; çare üretmesi gerekenler (ulus-devletin siyasetçisi, bürokratı vb..) şaşkın ve güçsüz boyun eğiyor; koro, iktisatçısıyla, medyasıyla, iş adamıyla, siyasetçisiyle birlikte “serbest piyasa ekonomisi refah kaynağıdır, bunun almaşığı olamaz” diye aç mideleri, bunalımdaki işsizleri şarkısıyla doyurmaya çalışıyor. “İktisat” da hiçbir etik kaygı duymadan “Ben artık bilim oldum, ahlaki sorunlarla uğraşamam” diye “Odeon” da oturup baş sallıyor.

Dünyanını serbest piyasa adına kaderini çizen senaryo yazarları ve baş aktörleri, kendi sermayelerinin çıkarı için, bırakın serbest piyasayı aksatmayı, dünyaya yeni şekil vermekten hiç çekinmiyorlar; savaşlar yapıp yeni bölgelere yerleşiyorlar, yüzbinlerce insanı yerlerinden, yurtlarından edip ölüme yollamaktan çekinmiyorlar. (Bu satırların yazıldığı sırada) Türkiye ve dünya gündeminde Irak savaşı var. Hesapça Avrupa ülkeleri (İngiltere hariç) ve Türkiye savaşa karşılar. ABD ise Dünya İmparatorluğu’nda hiç başkaldırı istemediği, “mutlak egemenlik” istediği, kendi petrol şirketlerinin kârını, halkının petrol tüketiminin geleceğini garantileyeceği için savaş yapacak; kendisine destek istiyor. Karşı duranlara el koyacağı petrolden pay teklif ediyor. Sonucun ne olacağı henüz belli değil. Afganistan’ı işgal edip, Orta Asya petrol/doğal gaz yollarını tutup doğal kaynaklarını ele geçirmek yetmemiş olmalı ki, şimdi sırada Irak var; arkasından herhalde İran gelecek Bütün bunlar demokrasi ve serbest piyasa adına yapılacak, yapılırken de iktisatçılar yine serbest piyasa adına susacak.

Dünya tarihinin herhalde en traji-komik olayları, demokrasi ve serbest piyasa adına yaşadığımız şu günlerde cereyan ediyor.

III- Adam Smith ve “Görünmeyen El”
İngiltere’de Sanayi Devrimi patlarken yaşayan Adam Smith’in (1723-1790) serbest piyasanın (tam) rekabet şartları altında sağladığı yararları, “görünmeyen el” ile kuramlaştırdığı, İktisat’ın böylece bilimleşme yolunda ilk adımı attığı kabul edilir. Smith’in görünmeyen el ile savunduğu şuydu: “Bireyler kendi çıkarlarını izlerken, sanki görünmeyen bir el ile güdülüyormuş gibi, öyle işler yaparlar ki, aynı zamanda bütün toplumun çıkarıyla uyumlu işleri yapmış olurlar.” Smith’in bu savı, iktisat kuramının temel rehberi oldu, Neo-klasik iktisadın matematiksel dil ile, statik tam rekabet şartları gibi gerçek dünyada bulunmayan varsayımlar altında ispatladığı ve böylece serbest piyasayı haklı gösterebildiği bir sava dönüştürüldü.

Smith, gerçekte bir “ahlak filizofu” idi; “Milletlerin Zenginliği” (An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, 1776) başlıklı, İktisat Biliminin başlangıcı sayılan kitabını yazmazdan önce, “Ahlaki Duygular Kuramı” (The Theory of Moral Sentiments, 1759) başlıklı bir diğer kitap yazmış, Glascow Üniversitesinde de Ahlak Felsefesi dersleri vermişti. Aydınlanma çağının yetiştirdiği bir kişi olarak Orta Çağ d eğerler sistemine de, merkantilizmin kıymetli madenleri (altın, gümüş) ülkenin zenginlik kaynağı sayan anlaşıyına da karşıydı. “Görünmeyen el” i üretimi/verimliliği, insan emeğini, bu eski anlayışı yıkmak bağlamında çalışmalarına içermişti. “Görünmeyen el” deyişini de söz konusu iki kitabının her birinde sadece birer kere kullanmıştı. Bugünkü dev sanayi ve hizmet şirketlerinin varlığının sözkonusu olmadığı, monopollerin devletin verdiği ticari imtiyazlarla doğduğu bir dönemde yazıyordu; yazarken de, devletin monopolleri denetlemesi ve ekonomi ile toplumun alt yapısını üretmesi gerektiğini vurgulamaktan geri kalmamıştı. A. Smith, geleceğin sanayi girişimcisi için gerekli ortamı hazırlayacak anlayışın temsilcisiydi. Bu anlamda bir ahlak felsefesicisiydi. Bu açıdan, İktisat biliminin kökeninde “etik” yatar demekte fazla hata olmasa gerekir.

Öyleyse, dev tekellerin dünya p azarına egemen olduğu, ulus-devleti ekonomi politikalarından dışarı itip, kendi çıkarı doğrultusundaki kararları Tanrı Buyruğu gibi tepeden bastıran bir ortamda, “Görünmeyen El” kuramının erdemlerini konu etmenin ne yeri olabilir? Kaldı ki, A. Smith bu deyimi yerleştirirken “finans kapital” henüz anarahmine bile düşmemişti. Genelde doğması 19. yüzyılın ortasına sarkan finans kapital’in ortaya çıkmasına daha bir yüzyıla yakın süre vardı. Günümüzde, özellikle bizim gibi zayıf paralı ve finans gücü yetersiz ülkeleri, dev finans gücünü elde tutan uluslararası yatırım fonlarının etkilerine tabi tutarken, Görünmeyen El’in erdemlerini konu etmenin ne yeri var?

İktisatta ciddi bir etik sorunu var. Bu sorunun kökeninde siyasetin payı büyük olsa da, iktisatçıların payı da hiç küçük değil. Ama, dayandıkları “Görünmeyen El”de, A. Smith’e bir hata pay verminin hiç anlamı yoktur, o sadece geleceği öngören bir “vizyon” adamıydı.

 
I- Bilim ve etik
Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde, 1950’li yılların sonu ile 1960’lı yılların başında, öğretim üyesi kadrosunda çok sayıda kuramsal fizikçi ve matematikçi bulunmaktaydı. Gerçi, kuramsal iktisat bilimini geliştirenlerin başında “Neo-klasik iktisat”, bunun önde gelen isimleri arasında da doğa bilimleri mensupları hep yoğunluk taşımıştı. Bu üniversitenin iktisat bölümü de “tutucu-muhafazakar” Neo-Klasik İktisat Okulu’na bağlı olduğu için, gözlenen yoğunluk olağan sayılabilirdi. Ancak yine de dikkat çekici bir söylenti ortalıkta dolaşıyordu. Söylentiye göre, bu kuramsal fizikçiler ve matematikçiler “iktisatçı” olmazdan önce, İkinci Dünya Savaşı yıllarında atom enerjisini geliştirme projesinde çalışmışlardı; fakat araştırmalarının sonuçta atom bombasına dönüştürüleceğini bilmiyorlardı. Savaşı bitirmek amacıyla ABD hükümeti atom bombasını Japonya üzerinde kullanma kararı alıp, Hiroşima ve Nagasaki bombalandığında bu araştırmacılar bir olup-bitti ile karşı karşıya kalmışlardı. Yüzbinlerce insanın yanarak feci şekilde ölmesi, kalan yüzbinlerin de kalıcı biçimde sakatlanması kendi çalışmalarının ürünü olarak ortaya çıkınca, mesleklerini sürdürmek istememişlerdi. Matematik yetenekleri ve kuramsal bilgileriyle, donanımlarıyla bağdaşan, fakat öldürücü sonuçlara da götürmeyen bir alana kaymak istemişlerdi. Chicago Üniversitesinin İktisat Bölümü her anlamda kendilerine uygun geldiği için onu seçmişlerdi.

Zaten atom enerjisi çalışmaları daha sürerken, bu araştırmaların beyni olan Albert Einstein da araştırmaların sonuçlarının “hayır” olabileceği gibi “şer” olabileceğinin farkındaydı. Bu kısa tarihsel öykü, bilimsel çalışmalarda “etik” konusunu gündeme getiriyordu. Doğa bilimlerinin “inanç, kişisel değerlendirme” içermediği, “kişisel hedef” taşımadığı, dolayısıyla kuramlarının nesnel, objektif olduğu kabul edilir. Gerçi, bilim metodolojisi üzerinde çalışan I. Lacatos, bütün bilim dallarının ana çekirdeğinde bir “inanç, ahlaki değerler” bulunduğunu, kuramın ancak bunun üzerine inşa edildiğini söyler, toplumbilimleri ile doğa bilimleri arasında bu bağlamda bir ayırım yapmaz. Atom bombası çalışmaları örneği, bize, doğa bilimleri araştırmalarının ve buluşlarının da gerisinde en azından bir “hedef” aranması gerektiğini gösteriyor. Çünkü bilimsel kuram, nesnel ilişkileri gösterse de, açıkca bir “hedef” koymasa da, değer yargılarından arındırılmış olsa da, sonunda, rahatça istenen tarafa çekilebiliyor. Atom araştırmalarından, atom enerjisi gibi atom bombası da çıkabiliyor; hayvan davranışlarının genetik kökenlerinin ortaya konmasından, sosyo-biyoloji yoluyla kuram insan davranışlarına genelleştirilip, insan ırkları arasındaki farklara ve ırkçılığa gelebiliyor.

İnsan doğasının doğrudan bilimsel kuramla, buluşla içiçe geçtiği durumlardaysa, “etik” (dinsel inançlardan ötürü) hemen gündeme zaten getiriliyor. Bunun en yakın örneği “insan kopyalama” ile ilgili olarak ortaya çıktı. Kopyalama, “yaratılış inancı”nı sarsabildiği kadar olumsuz toplumsal sonuçlara da yol açabileceği için, “etik” kural hemen devreye girdi; insan kopyalaması yapılmaması konusunda anlaşmaya varıldı. Ancak, bu anlaşma şimdiden her yanından aşınmaya başladı bile.

I.Lacatos’un genel bilim (metodolojisine) yöntembilimine kattığı, toplumbilimleri/insanbilimleri kadar doğa bilimleri için de geçerli kabul ettiği “inançlar, ahlaki kayıtlar, hedef vb.”dan oluşan kuramın ana çekirdeği konusunda diğer bazı düşünürler de “etik” açıdan kaygılarını belirtmektedirler.

Konu toplumbilimleri olduğunda, kuramın ana çekirdeğinin “etik” kaygıları iyice kabartacak kişisel/sınıfsal değer yargılarıyla, belirli toplumsal/ekonomik hedeflerle, bireysel görüşlerle yüklü olduğu bilinir. Nitekim, genelde bilimlerin sınıflandırılmasında, toplumbilimleri, doğa bilimleriyle çeşitli güzel sanatlar arasında bir yere konulur. Diğer bir deyişle, ne doğa bilimleri kadar nesneldirler, ne de sanatlar kadar kişiseldirler. Bu bakımdan, birbiriyle çelişen kuramların aynı zamanda yaşaması, bunların farklı öğretilerin sözcüleri olabilmeleri olağan kabul edilir.

Toplum bilimleri arasında yer alan iktisat ise, 1960’lı yılların sonundan bu yana, giderek “kimlik değiştirmek” yolundadır. Giderek daha fazla matematiksel dili kullanarak, bütün diğer öğretilerde okullarda geliştirilmiş kuramlardan kendisini soyutlayarak ve öğretilerden sadece birinin, liberalizmin kuramlarını doğa kanunu gibi kabul ederek gelişme yolunu seçmiştir. İktisatçılar istatistiksel yöntemleri “İktisat” a uyguladılar, “ekonometri” denilen bir teknikle araştırma yöntemlerini iyice bilimleştirdiler. Ne var ki, matematik/istatistik dilleri yine herkesin öğretisel inancını ispatlamak için kullanılıyor.

Doğu blokunun parçalanması (1989) ve SSCB’nin dağılmasını (1991) izleyerek de, iktisatçı çoğunluğu, siyasetin emrinde Neo-klasik iktisat okulunun 19. yüzyıl sonundan bu yana gelişen liberal öğreti kaynaklı iktisat kuramlarını “tek” ve değişmez, evrensel geçerli ekonomi yasası olarak kabul ettiler. İktisatçılar bu dönüşümü, toplumsal/siyasal öğelerden bağımsız olarak yapmadılar, sadece onayladılar. Bu köklü değişimde yürütücü güç, uluslararasılaşmış ABD sermayesinin, finansının ve sanayisinin gereksinimlerini dünyaya dayatan, kendisi de bu yoldan “Dünya İmparatorluğu” kurmak isteyen ABD hükümetleri oldu. Yani siyaset ve büyük sermaye, artık, serbest piyasa düzenini her türlü ahlaki kayıttan sıyrılmış olarak, “değişmez doğa yasası” diye kabul ederek (neredeyse) evrensel geçerli kıldı. İktisat bugün hiçbir etik kural tanımayan, bunun tanınabileceğini dahi kabul etmeyen bir bilim dalına dönüştü. Bu (ters) dönüşümün kökeninde sermayenin “küreselleşme” baskısına, ABD’nin Dünya imparatorluğu kurma baskısına iktisatçı çoğunluğunun, ahlaki kayıtları “bilim adına bir yara koyması yatıyor.
II- İktisat ve Etik
Fizik ve matematikten devşirilmiş, yukarıda değindiğimiz Chicago Üniversitesi’ndeki”yeni” iktisatçılar, aslında, yaşadıkları deneyime rağmen, doğa bilimlerinde de bir “etik” sorunu olduğunu anlayamamışlardı. Siyaset, savaş içinde atom enerjisini niçin geliştirmeye çalıştıklarını onlara söylememişti. Bu etik sorun kendileri tarafından algılanmamış olmalıydı ki, serbest piyasayı “evrensel yasa” diye kabul eden liberal öğretiye bağlı Neo-klasik anlayışın egemen olduğu bu okula katılmışlar, “serbest piyasa”yı refahın ve ekonomideki bütün sorunların çözümü diye kabul eder olmuşlardı. Bu okul, bırakın Marksizmi, ne konjonktürel ekonomik istikrarsızlığın ve işsizliğin kamu harcamalarını ayarlayarak giderilebileceğini savunan Keynes kuramını, ne azgelişmiş ülkelerin farklı yapısını ve gizli işsizliği inceleyen kuramları, ne de gelir bölüşümüyle ilgilenmeyi kabul ediyordu. Gizli işsizliği reddedip, köylü-üreticileri dahi serbest piyasa koşullarında rekabet sayesinde kârını ençoklaştıran girişimci olarak gören bir mensubu (T.W. Schultz) ve ücretler serbest bırakılır, sendikaların ve sosyal katkıların serbest iş piyasasına müdahalesi olmazsa konjonktürel işsizliğin olmayacağını savunan bir diğeri (M. Friedman) Nobel ödülü almışlardı. Zaten bu üniversitenin ekonomi bölümü mensupları, 1969’dan itibaren “İktisat” ı da doğa bilimleri arasında kapsayan Nobel ödüllerinin neredeyse çoğunluğunu topluyorlardı. Nedeni, matematik/istatistik dillerini kullanan bu iktisatçıların doğa bilimleri/pozitif bilimler arasına girmiş, ahlaki değerlerden, bireysel değerlendirmelerden arınmış, sayılmalarıydı. Ancak Neo-klasik iktisatçılara haksızlık etmemek için belirtelim ki, bunların arasında gelir bölüşümünü de kurama içerenler, dışsallıkları da inceleyenler vardı. Ne var ki, günümüze bunlardan kalan sadece (dışsallıklar arasında) “çevre” sorunu diye tanımlanan bir bölümü oldu. Günümüzde artık Yeni Neo-klasik iktisat var.


Neo-klasik okulun bu özelliği, aynı zamanda, ahlaki kayıtların doğal biçimde iktisatçılar tarafından dışlanmasına götürdü. Siyasal düzlemde SSCB’nin dağılmasıyla çift kutuplu (artı tarafsızları) olan dünya tek kutuplu olmaya (ve İslam dinine bağlı bir kısım devletlerden kaynaklanan muhalefet dolayısıyla da bunlar dışlanmaya) geçerken, İktisat da bütün diğer öğretileri, okulları dışlayıp, ahlaki değerlerden arınmaya, böyleece “sanki” doğa bilimiymiş gibi sayılmaya geçti. Diğer bir deyişle, siyasal bakımdan tek kutuplu, ABD merkezli dünya, aynı zamanda tek-merkezli bir iktisat öğretisine ulaştı. Çok uluslu şirketlerin egemenliğini, yıllık ciroları pek çok gelişmekte olan ülkenin yıllık GSMH’nı aşan dünya çapındaki tekellerin ulus-devletler karşısında üstünlük kazanmasını sağlayan ekonomide serbestleşme hareketi mal ve hizmet ticaretinde olduğu gibi finansal serbestliği de içeriyor.

Serbestleşmenin bütün ülkelerin refahını artıracağını savlayan Neo-klasik (statik tam rekabet şartlarına dayalı) modelle gözlenen dünya ülkelerinin koşulları arasında gerçekte en ufak bir benzerlik olmasa da, varolan derin farklar gözardı edildi.1980’den, özellikle 1990’dan bu yana yaşanan deneyimlere göre, zengin Batı ülkelerinin sermaye kesimi çok yararlanırken, özellikle yoksul sınıfların ve yoksul ülkelerin yeni düzenden kayıpları pek çok olsa da, bu hiç önemli sayılmadı. Uluslararası sermayenin çıkarlarının ağırlıkla temsil edildiği IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü toplantıları sırasında sokaklarda sergilenen protestolar, içeride seslendirilen kaygılardan ne “İktisat bilimi” etkilendi ne de tek-kutuplu siyaset.

İktisat “etik” değerleri böylece üzerinden attı; geçmişte (özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ve Batı Avrupa’da) ahlaki kaygılarla ulus-devletin desteklediği ekonomi kadar toplumsal kalkınma için geliştirilen politikalar tasfiye edildi. “İnsan” iktisat kuramından dışlandı; eskiden makro-ekonomik istikrarın göstergesi olan “enflasyon oranı artı işsizlik oranı” yerini, sadece enflasyon oranına bıraktı; gelişmekte olan ülkelerin kalkınma/büyüme ve gelir bölüşümünü iyileştirme hedefli kuramları ve bunlara dayanan politikaları yok edildi; bunların yerini çok uluslu sermayenin kârlarını büyütmeye dönük kuramlar ve politikalar aldı. Gelişmekte olan ülkelerde milyonlarca üreticinin geçindiği, ülkelerin kendisini beslemesi yeterliğine dönük tarım politikaları altüst edilerek, ABD ile AB’nin başta uluslararası sermayeleri, tarımsal çıkarlarına terkedildi; güçlü sendikalarıyla gelir bölüşümünü düzenlemeye çalışan Batı Avrupa ve o modeli benimsemeye çalışan gelişmekte olan ülkelerde, bir yandan emek-ikamesine dönük teknolojik değişmenin istihdama ve ücretlere yarattığı baskılar bir yandan SSCB’siz ve komünist partisiz bir dünyada örgütlü işçi aleyhine değişen işveren davranışları ve hükümet politikaları, bir yandan düşen büyüme hızları ve yaratılan iş sayısı üstüste geldi. İşsizlik doruklarda gezinir oldu. Gelir bölüşümü hem zengin ile yoksul ülkeler arasında hem her ülkenin kendi içinde giderek kötüleşirken, “sefahat ile sefalet” içiçe geçerken, buna çare üretebilecek ulus-devletin güçsüzleşmesi yolundaki, “devleti küçültme hedefi” şartlara eklendi.

Kısacası, “iktisat”ın bilimselleştiği varsayılan süreçte tek kutuplu dünyaya refakat eden “bilimsel iktisat”, etik değerleri ve insanı atmış, serbest piyasa ekonomisini tanrılaştırmış, rekabet de bu tanrının peygamberi olurken bu yeni din sadece zenginlere hizmet eder olmuştur. Bu yeni dinin kutsal kitabı “Washington Consensus”, şeytanı El Kaide, havarileri de ABD’nin beyin yıkama ve politikaları dayatma bağlamında el altında tuttuğu IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütüdür.

Türkiye’de ve dünyada iktisat ders kitapları, neredeyse her işte olduğu gibi, Amerikan kökenli ders kitapları örnek alınarak yazılmaktadır. Bu yeni anlayışın heryerde iktisatçılar arasında yayılmasının başlıca aracı da bu alandaki yüksek eğitimin dayandığı kitaplardır. Hele İngilizceye dayalı eğitim artık yerli ders kitabı yazma gereğini de ortadan kaldırdıkça, ABD kaynaklı ders kitapları ana bilgilenme kaynağı oldukça tek kutuplu dünyanın tek boyutlu bilim anlayışı da her yere yayılıyor. Hiç kimse sorgulamıyor: İnsanı konu eden tıpta dahi Batı tıp bilimi yanında bir Doğu tıp biliminin varlığı kabul edilirken, bu ikinciyse insanı “bir bütün” olarak görürken, onun en temel faaliyetini kapsayan İktisat nasıl tek boyutlu olabilir, tek bir okul ile temsil edilebilir?

Günümüzde “İktisat”ın bir bilim dalı olarak yarattığı en temel etik sorunu işte budur: İnsanı, onun kurumlarını, gelişmişlik düzeyini dışlayıp, birilerini çok çok zenginleştirip çoklarını da çok çok yoksullaştıran bir düzenin işleyişini “işte tek yolu budur”, diye kuramsal düzlemde yasaya döndürmek ve “bu bilimdir” diye beyin yıkamak işin bir boyutudur. “Serbest piyasa” yasalarının tam işlediği 1860-1914 arası yılların deneyimini, emperyalizmini, iç çelişkilerinin yarattığı savaşları ve denizaşırı toprakların sömürüsünü “es geçerken”, aynı zamanda günümüzde gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı krizleri ve gelir kayıplarını, kalkınmalarının duraklamasını, özelleştirme/devletin küçülmesi adına üretim yapılarının tahribini çok bozulan gelir bölüşümünü konu etmemek bunun tamamlayıcısıdır. ABD’nin en zengin ilk on kişisinin serveti ya da en büyük bir kaç uluslararası şirketinin yıllık cirosu, 67,5 milyon nüfuslu Türkiye’nin yıllık GSMH’sını artık aşıyorsa; Türkiye’nin de en zengin %20’si GSMH’sının yarıdan çoğunu alırken devlet bütçesinde harcamaların yarıdan çoğu tek bir kaleme, yani faize gidiyorsa, bu nasıl bir düzendir? Bunu “bilim” adına doğal sayan bir bilim nasıl bir bilimdir?

İktisatçıların, öğretim üyesi, bürokrat, siyasetçi sıfatıyla her yerde çoğunluğu Washington Consensus’un, IMF, DB ve DTÖ programlarının baş onaylayıcılarıdır. Kendi topraklarında geniş kitlenin işsizlik ve yoksulluğa sürüklendiği, gelir bölüşümünün bu kadar bozulduğu, üretici kuruluşların birer birer devrildiği ortamlara, doruklarda gezinen işsizliğe ses çıkarmaması, bu koşullara “Hayır” diyememesi, dememesi bir “etik sorunu” değil midir? Güçlülerin kendi ulus-devletleri giderek güçlenirken, kimileri de Avrupa Birliği gibi daha güçlenmek için ulus-devletler arası işbirliğini giderek genişliğine ve derinliğine yoğunlaştırırken, “ulus-devlet artık öldü” diyerek yürürlükteki politikaların çığırtkanlığını yapmak bir “etik sorunu” değil midir?

21. yüzyılın başında “İktisat” dünyada ve Türkiye’de ciddi bir bunalım yaşıyor. Etik değerlerden arındırılmış, Nobel adaylığını kazanmış, “bilimsel”lik basamaklarında yukarı tırmanmış İktisat, bir yandan da doğa yasası gibi sunduğu “serbest piyasa modeli” nin getirdiği ürkütücü sonuçların çelişkisini yaşıyor. Kabahatı hep başkalarında bulup, kötü sonuçları kabullenmeyen, üstlenmeyen suçluların telaşıyla yoksullaşanların ne kadar hatalı olduğunu gösterme yolunda “yenilik”ler yaratıyor. Yeni dünya düzeninin yıkıcı etkilerini gündeme getiren iktisatçılarsa azınlıkta kalıyor, seslerini duyuramıyor, çok zaman da bir kenara itiliveriyor.

Fakat, ilginçtir iktisattan doğan işletme dalının mensupları “iş yaşamı için etik” (business ethics) konusunu ciddi bir sorun olarak pek çok yerde bölümün müfredat programına aldılar. Çünkü tek merkezli dünyanın tek okullu “iktisat” ının serbest piyasası işlerken, ciddi etik sorunları iş yaşamında ortaya çıkıyordu, bunun üzerinde durma gereği doğmuştu.

İktisat ise tekil işletmeyi çok aşan alanlarda, toplum düzeyi kadar uluslararası düzlemde ciddi bir “etik” sorunu ile karşı karşıya. İş alemi kadar siyaset, iktisatçılar kadar medya ve en önemlisi iktisat eğitimi veren kurumlar bu sorunla birlikte şu çelişkiyi de yaşamaktalar: Geniş kitleleri işsizliğe ve yoksulluğa mahkum eden, bizim gibi ülkeleri krizden krize sürüklerken istikrarsızlığa durgunluğa ve borç batağına sokan bir iktisat modelini, etkinliğin, zenginliğin kaynağı bir düzenin bilimsel kuramı, almaşıksız bir sistem diye sunmak. Günümüz toplumlarında yaşanan yozlaşmanın nedenini bu çelişkiden daha iyi bir açıklayıcı olabilir mi?

Dünya İmparatorluğu kurmak adına güç doruklarından bastırılan bu yeni düzenle yaşanan olaylar, tam bir grek trajedisini anımsatıyor. Bu kez, ekonomik sıkıntıları yaşayanlar “kader”in getirdiği bunalıma tepki gösterse de sesi fazla çıkamıyor, çıksa da bir şey yapamıyor; çare üretmesi gerekenler (ulus-devletin siyasetçisi, bürokratı vb..) şaşkın ve güçsüz boyun eğiyor; koro, iktisatçısıyla, medyasıyla, iş adamıyla, siyasetçisiyle birlikte “serbest piyasa ekonomisi refah kaynağıdır, bunun almaşığı olamaz” diye aç mideleri, bunalımdaki işsizleri şarkısıyla doyurmaya çalışıyor. “İktisat” da hiçbir etik kaygı duymadan “Ben artık bilim oldum, ahlaki sorunlarla uğraşamam” diye “Odeon” da oturup baş sallıyor.

Dünyanını serbest piyasa adına kaderini çizen senaryo yazarları ve baş aktörleri, kendi sermayelerinin çıkarı için, bırakın serbest piyasayı aksatmayı, dünyaya yeni şekil vermekten hiç çekinmiyorlar; savaşlar yapıp yeni bölgelere yerleşiyorlar, yüzbinlerce insanı yerlerinden, yurtlarından edip ölüme yollamaktan çekinmiyorlar. (Bu satırların yazıldığı sırada) Türkiye ve dünya gündeminde Irak savaşı var. Hesapça Avrupa ülkeleri (İngiltere hariç) ve Türkiye savaşa karşılar. ABD ise Dünya İmparatorluğu’nda hiç başkaldırı istemediği, “mutlak egemenlik” istediği, kendi petrol şirketlerinin kârını, halkının petrol tüketiminin geleceğini garantileyeceği için savaş yapacak; kendisine destek istiyor. Karşı duranlara el koyacağı petrolden pay teklif ediyor. Sonucun ne olacağı henüz belli değil. Afganistan’ı işgal edip, Orta Asya petrol/doğal gaz yollarını tutup doğal kaynaklarını ele geçirmek yetmemiş olmalı ki, şimdi sırada Irak var; arkasından herhalde İran gelecek Bütün bunlar demokrasi ve serbest piyasa adına yapılacak, yapılırken de iktisatçılar yine serbest piyasa adına susacak.

Dünya tarihinin herhalde en traji-komik olayları, demokrasi ve serbest piyasa adına yaşadığımız şu günlerde cereyan ediyor.

III- Adam Smith ve “Görünmeyen El”
İngiltere’de Sanayi Devrimi patlarken yaşayan Adam Smith’in (1723-1790) serbest piyasanın (tam) rekabet şartları altında sağladığı yararları, “görünmeyen el” ile kuramlaştırdığı, İktisat’ın böylece bilimleşme yolunda ilk adımı attığı kabul edilir. Smith’in görünmeyen el ile savunduğu şuydu: “Bireyler kendi çıkarlarını izlerken, sanki görünmeyen bir el ile güdülüyormuş gibi, öyle işler yaparlar ki, aynı zamanda bütün toplumun çıkarıyla uyumlu işleri yapmış olurlar.” Smith’in bu savı, iktisat kuramının temel rehberi oldu, Neo-klasik iktisadın matematiksel dil ile, statik tam rekabet şartları gibi gerçek dünyada bulunmayan varsayımlar altında ispatladığı ve böylece serbest piyasayı haklı gösterebildiği bir sava dönüştürüldü.

Smith, gerçekte bir “ahlak filizofu” idi; “Milletlerin Zenginliği” (An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, 1776) başlıklı, İktisat Biliminin başlangıcı sayılan kitabını yazmazdan önce, “Ahlaki Duygular Kuramı” (The Theory of Moral Sentiments, 1759) başlıklı bir diğer kitap yazmış, Glascow Üniversitesinde de Ahlak Felsefesi dersleri vermişti. Aydınlanma çağının yetiştirdiği bir kişi olarak Orta Çağ d eğerler sistemine de, merkantilizmin kıymetli madenleri (altın, gümüş) ülkenin zenginlik kaynağı sayan anlaşıyına da karşıydı. “Görünmeyen el” i üretimi/verimliliği, insan emeğini, bu eski anlayışı yıkmak bağlamında çalışmalarına içermişti. “Görünmeyen el” deyişini de söz konusu iki kitabının her birinde sadece birer kere kullanmıştı. Bugünkü dev sanayi ve hizmet şirketlerinin varlığının sözkonusu olmadığı, monopollerin devletin verdiği ticari imtiyazlarla doğduğu bir dönemde yazıyordu; yazarken de, devletin monopolleri denetlemesi ve ekonomi ile toplumun alt yapısını üretmesi gerektiğini vurgulamaktan geri kalmamıştı. A. Smith, geleceğin sanayi girişimcisi için gerekli ortamı hazırlayacak anlayışın temsilcisiydi. Bu anlamda bir ahlak felsefesicisiydi. Bu açıdan, İktisat biliminin kökeninde “etik” yatar demekte fazla hata olmasa gerekir.

Öyleyse, dev tekellerin dünya p azarına egemen olduğu, ulus-devleti ekonomi politikalarından dışarı itip, kendi çıkarı doğrultusundaki kararları Tanrı Buyruğu gibi tepeden bastıran bir ortamda, “Görünmeyen El” kuramının erdemlerini konu etmenin ne yeri olabilir? Kaldı ki, A. Smith bu deyimi yerleştirirken “finans kapital” henüz anarahmine bile düşmemişti. Genelde doğması 19. yüzyılın ortasına sarkan finans kapital’in ortaya çıkmasına daha bir yüzyıla yakın süre vardı. Günümüzde, özellikle bizim gibi zayıf paralı ve finans gücü yetersiz ülkeleri, dev finans gücünü elde tutan uluslararası yatırım fonlarının etkilerine tabi tutarken, Görünmeyen El’in erdemlerini konu etmenin ne yeri var?

İktisatta ciddi bir etik sorunu var. Bu sorunun kökeninde siyasetin payı büyük olsa da, iktisatçıların payı da hiç küçük değil. Ama, dayandıkları “Görünmeyen El”de, A. Smith’e bir hata pay verminin hiç anlamı yoktur, o sadece geleceği öngören bir “vizyon” adamıydı.


tskur
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst