HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Günümüzde bir sanatçı bir soba borusunu imzalayıp sergilese, sanat piyasasını eleştirmiş değil, ona uymuş olur. (
) Bunun nedeni sanatın olumsuzlanmasına yönelik avangardist amacı yerine getirmemesidir. Bugün, tarihsel avangardın sanat kurumu karşısındaki isyanı sanat diye kabul edildiğinden,neo-avangard'ın isyankar edimi sahih olmaktan çıkar.
duchamp
Bu noktada avangardın tarihsel sürecine bakabiliriz;
Peter Bürger avangardı tarihsel süreç içinde üç aşamada inceler;
Avangard kelime anlamıyla bir askerlik terimidir. Bir ordunun, birliğin öncü kolu anlamındadır. 1830-1840ların ütopya döneminde siyaset diline girer. 1789 devrimi sonrası düşün hayatı, modernliğin fikir hayatını kurarlar. Sosyalist hareket, insanlığın bir sanat alemine ulaşacağını vaat ederler. Avangard terimi, bu toplumsal tasarının gerçekleşmesinde sanata verilen öncü rolü ifade etmek üzere. İlk kez Saint -Simon tarafından bu dönemde kullanılır. Bu hareketler 1848 Parisinin yaşadığı şiddetle son bulur. 1789da ortaya çıkan toplum hayalleri, sınıf savaşlarında tükenir. Bu süreçte Baudelaire bu sınıf savaşları sürecinde tanık olduğu şiddetin ardından ters yönde motive olur, sanatın ahlaktan ve faydadan ayrılamayacağını savunan Baudelaire, sanatın amacı ahlaktan bağımsızdır sözünü gündemine taşır.
Bu süreçle birlikte, sanat artık herhangi bir hakikati, değeri ve savı, doğayı veya tanrıyı temsil etmez bir hal alır. Sanat sadece kendini temsil eder. Sanatın biçimi aynı zamanda onun içeriği olur. Böylece sanat hayattan kopmuştur. Kendine özgü bir iktidar peşine düşmüştür. Sanat düşünsel özerkleşmesine koşut olarak toplumsal işbölümü içindeki sınırlarını da yeniden tanımlar. Aristokrasi ve klasist zanaat geleneğinden kopar. Akademilerin disiplini altındaki, içine kapalı sergiler kamuya açılır, ama öyle bir an gelir ki ortam laçkalaşır ve her sanatçıyım diyen sergilerde boy göstermeye başlar.
Aynı dönemde salonlar galerilere, karma sergiler kişisel sergilere doğru bir dönüşüm içine girerler. Modern sanat tarihi, müzelerle sanatın tarihini yeniden düzenlemektedir. Ve bir disiplin olarak üniversiteler kapsamına girmiştir. Kısacası sanat, modernist bir dönüşümle beraber kurumlaşmıştır. İşte Bürgerin deyimiyle tarihsel avangard diyebileceğimiz dada ve sürrealizm bu hareketlerin zirvesini oluşturduğu ikinci süreç bu nokta da başlar. İşte bu, sanatın kurumsallaşması karşısındaki bir harekettir ve sanatla hayatın bağlarını yeniden bağdaştırma arzusundan hareket eder.
1848in özgürlük, eşitlik vaatlerinde ve 1968deki hareketlerde hayat ve sanatın bir an kavuşur gibi olduklarına, hemen ardından hareketlerin bastırılmasıyla tekrar kopuşlarına tanık oluruz. Sanatın kendine inşa ettiği modernizm ve sanatın kendine itiraz eden tarihsel avangard dediğimiz süreçte 1968 sonrası tarih olur.
Ardından pop,op,fluxus, kavramsal-sanat,minimalizim gibi hareketlerle, sanatta neo-avangard diyebileceğimiz üçüncü süreci izleriz ki, bu dönemler asla tarihsel avangardla bir tutulamazlar. Sözde isyankâr ve alaycıdırlar. Ancak tüm olanlar biçimsel bir tekrardır ve olayların özü bir kere kaçmıştır.
Anti-estetik olmak, sanat olmayanı çaba için üretilmiş dadaist kolajların,asamblajların,ready-madelerin bu evrede estetik düzeyde kabullenişine tanık oluruz. **laşırlar. Müzelere girerler. Entelektüel çevre tarafından kabul görür, reklam alır, üzerlerine eleştiri yazıları yazılmaya başlar. Sanatçılar kurumların düşmanları değil sorumluları olurlar; akademik mevkilere, sanat işletmelerindeki idari mevkilere kayarlar.
Robert Rauschenberg
Avangardın Tanımı
Avangard kavram olarak askeri bir terim; bir ordunun, bir birliğin öncü kolu anlamına geliyor.
1830*-1840ların ütopyalar döneminde siyaset diline girerek, köklü dönüşümlerin bayraktarları
anlamında kullanılıyor. 1789 Devriminin evrensel, sınırsız vaatlerinin anlamlandırılmaya
çabalandığı, siyasal imgelemin hudut tanımadığı bu havai dönemde canlanıyor. Sonrasında ise
insanlığın hülyalarını, tarihin menzilini ve modernliğin düşünsel ortamının hazırlayan kimi
düşünürlerin ütopik hedefini temsil eden bir pozisyonu niteliyor. Günümüzde ise her türden
yenilikçi, öncü sanatsal hareket avangard olarak anılıyor.
Avangard terimi, Saint*Simon yada Fourieri izleyen Lavendant gibi sosyalist ütopyaları
sanatla yaymayı amaçlayan teorisyenler ve eleştirmenlerce toplumun en ileri toplumsal
eğilimlerini bildiren bir sanat fikri olarak ortaya atılır. Buna göre, sanatın öncülük misyonunu
yerine getirip getirmediği ya da sanatçının gerçekten avangard olup olmadığı, insanlığın
nereye gittiğine bakılarak anlaşılabilir. Bu süreçte sanat, ondan yaralanmayı amaçlayan
siyaset erbabınca öylesine yüceltilir ki adeta seküler bir kült havasına bürünür. Ancak tüm bu
ütopik girişimler 1848 Parisinde devrimden oldukça umutlu olan işçilerin yaşadığı hayal
kırıklığıyla sona erer. Sanatın ahlaktan ve faydadan ayrılamayacağını savlayan Baudelaire bu
düş kırıklığının ardından radikal bir hamleyle faydacılık sanatın en beter düşmanıdır.
diyecektir.
1848deki düş kırıklığını ardından Baudelaireın uyandırdığı özerkleşme tutkusuna kapılan
sanat ve edebiyat sadece geleneğinden değil, çağdaş ahlak, bilim ve siyaset söylemlerinden ve
popüler kültürden kendini yalıtır. Yalıtmakla kalmaz, hepsine ve dile getirdikleri burjuva
zihniyetine düşman olur. İyi,doğru, güzel artık onun sorunu değildir, tersine
metropolün kötü, sahte, çirkin temsilleri üzerinden bir karşı*estetik inşa eder. Sanat
artık herhangi bir hakikati, değeri veya savı, doğayı veya tanrıyı temsil etmez, sadece
kendisini temsil eder. Sanat hayattan kopmuştur. Kendine özgü bir iktidar peşindedir.
Sanat, düşünsel özerkleşmesinin yanı sıra, toplumsal işbölümü içindeki sınırlarını yeniden
tanımlar. Aristokrasiden kalma ilişkilerden ve klasist zanaat geleneğinden arınır. 1648den
itibaren sarayın ve kilisenin sanat üzerindeki egemenliğini yürüten Akademi, 19. yüzyılda
artık gücünü ve işlevini yitirmiştir. Zamanla kamuya açık hale gelen Salon sergileri
laçkalaşarak eski önemini yitirecektir. Kadim himaye sistemi yerini modern sanat piyasasına,
salonlar galerilere, toplu/resmi sergiler de kişisel/özel sergilere terk etmektedir. Böylelikle
sanat, modernist dönüşümüyle birlikte olabildiğince kurumsallaşmıştır.
Avangard incelemelerinin çoğu aynı tarihsel şemayı izlemektedir: Avangardizm 1848
öncesinde Romantizmin isyanıyla perdahlanır. Politik ve sanatsal ilericilik anlamında
avangard Courbet ile zirvesine erişir. Ancak modern avangard genellikle 1868de Manet
ile başlatılır. Bu çoğu düşünüre göre, avangardın ikinci evresi kabul edilir. Sanat ve edebiyatta
topluma ve kendi kendine yabancılaşma, Manet ve çağdaşları sayılabilecek Baudelaire ve
Flauberte özgüdür. Onlar için burjuva içinde varoluşları son derece sorunludur. Onları sadece
mevcut toplumsal ve sanatsal kurumlardan yalıtmakla kalmaz, için için derin ikilemlere
sürükler. 1920lerdeki kırılma ise; ne başlangıçta olduğu gibi burjuvaya, ne 1848 öncesindeki
gibi topluma yönlendirilmiş bir başkaldırıdır. Başkaldırının odağında sanatın kendisi yer
almaktadır ve dolayısıyla onunla ilişkilendirilen tüm kurumlar aynı yıkımın bir parçası gibi
görünmektedir. 1960 sonrasında tarihsel avangard olarak nitelenen Dada ve
Gerçeküstücülüğü referans alan pek çok sanatsal hareket ise neo ya da post*avangard olarak anılmakta
Öte yandan Avangardizm sıklıkla Modernizm ile ele alınır. Öyle ki modern sanat tarihi,
avangardizm ve modernizmi, sosyal ve siyasal formasyonlardan arındırır ve formların
tarihinden oluşan anlatılarına eklemler. Buna göre sürekli birbirini aşarak ilerleyen bir formlar
tarihinden söz edilmektedir. Başlangıçta toplumun kat edeceği yolu ima eden avangard sanat;
Manet sonrası dönemde formların güzergahını çağrıştırır. Bu dönemden başlayarak tarihçiler ,
sanatı hayattan, gerçeklikten, temsillerden ve retorikten arındırır. En başta da siyasetten söker.
Peter Bürgerin iki dünya savaşı arasındaki süreçte beliren tarihsel avangardist oluşumlar olan
Dada ve Sürrealizmden sonraki avangardist hareketleri sorunlu bulmasının sebeplerinden biri
de budur. Greenbergin tasarladığı modernist avangard, topluma yabancılaşan sanatın kendi
mecrasına kapandığı , saf ve soyut bir formalizmi öngörür. Oysa, avangard modernizmin
öngördüğü özerkleşme/kurumsallaşma çizgisine meydan okur. Bu çizgiyi izleyen tarihleri,
onlardaki zaman mantığını teşhir eder.
Günümüzde avangard nedir ve ne anlama gelir?
Günümüzdeki avangardist oluşumları değerlendirirken, üretim ilişkilerindeki radikal
değişimleri ve sanat nesnesinin statüsünü belirleyen ekonomik alt yapıları da dikkatli bir
biçimde gözden geçirmek gerekiyor. Geç kapitalist süreçte çokuluslu şirketlerin tüketim
kültürünü doğrudan yönlendiren aygıtlar olarak, sanatın mübadele değerini de belirledikleri
görülüyor. Bu da sanata bağlı iş kollarının, mesleklerin ve kurumların yeniden tarif edilmesini
içermekte.
Avangardın ömrünü iki dünya savaşı arasına konumlandıran Peter Bürger, bu dönem
boyunca tarihsel avangardın düşlerini gerçekleştirmeyi başaramadığından ve sonunda
savaştığı kurumlara yenik düştüğünden sözetmekte ve günümüzdeki avangard oluşumlarınsa
sadece avangardın şoke etme, şaşırtma ve skandal yaratma tekniklerini kullandığını
savlamaktadır. Dahası, sanatın mevcut toplum içerisinde hayat pratiğine dahil edilmesi
iddiası, avangardist amaçların başarısızlığa uğramasından sonra artık ciddiyetle ortaya
atılamaz. Bugün bir sanatçı bir soba borusunu sergiye gönderdiğinde, Duchampın hazır
nesnelerinin sahip olduğu isyan yoğunluğuna hiçbir şekilde ulaşamaz. Aksine, Duchampın
Pisuarı (müze ve sergi gibi özgül örgütlenme biçimleriyle birlikte) sanat kurumunun yıkımını
hedeflerken, soba borusunu bulan kişi eserinin müzeye girmesini talep eder. Böylelikle
avangardist isyan tersine çevrilmiş olur.
Bürgere göre; daha kusursuz bir biçimde tasarlanıp gerçekleştirilseler bile, happeningler,
dadaist gösterilerin isyan değerine artık ulaşamamaktadırlar. Bunun nedenlerinden biri;
avangardistlerin başvurduğu etki araçlarının şoke etme etkisini kaybetmesidir.
1960lı yıllardaki avangardist çıkışların karakteristiklerinden belki de en önemlisi
kurumsallaşmış sanata, müzelere ve galerilere, eleştirel akademik beğeni hiyerarşilerine, sanat
eserlerinin sınırları çizilmiş teşhir nesneleri olarak kutsanmasına karşı başlattığı saldırıydı.
Özerk, kurumsallaşmış sanata yönelik bu saldırı yeni değildi. Peter Bürgerin
Avangard
Kuramı
nda dile getirdiği gibi bu saldırı Estetizmi reddedişiyle 1920li yılların tarihsel
avangardıyla boy göstermişti. Bu bağlamda 1960lı yıllarda Dada ve Gerçeküstücü
hareketlere ve özellikle Marcel Duchampın eserlerine duyulan ilginin yeniden canlanmış
olduğuna dikkat çekmek gerekir.1960lı yıllarda sanat ve gündelik hayat arasındaki engelleri
ortadan kaldırmaya sanatın bir müzedeki üst*nesne haline gelmesine direnmeye yönelik
1920lerdekine benzer ve belki de daha aşırı girişimlere tanık olmaktayız.. Ne ki; neo*
avangardist sanatçıların anti*sanat girişimi, nesneleştirilmesi ve **laştırılması olanaksız
geçici bir tecrübenin vurgulanması yoluyla süreğen bir sanat nesnesi nosyonunu reddetme
girişimi bile bu sanatçıların eserlerinin fotoğrafları, filmleri, kitapları ve sergileri aracılığıyla
kısa sürede sanat kurumlarına dönebilecek bir yol bulmuştur.
Sharon Zukin, sanatın burjuvaziyi şoke etmek şöyle dursun, burjuvanın estetik vizyonu haline
geldiğini ifade ediyordu. Bu durumun, ufku geniş yenilikçiler yerine bir uygulayıcılar
kuşağının yükselmesine yol açtığını ve sanatın giderek daha seçkinci, daha profesyonel ve
demokratik hale geldiğini ileri sürüyordu. Belki de buradaki demokrasi paranın ve
mübadele değerinin demokrasisiydi. El değiştirir ve talep edilir olmanın seçkinci statüsüydü.
Zukin, sanat piyasasının genişlemesine ve özellikle metropolitan merkezlerde ücret karşılığı
çalışan sanatçıların ve sektörün yan kollarındaki mesleklerin sayısında artışa ilave olarak,
sanatın büyük şirketler ve devlet tarafından bir halkla ilişkiler vasıtası olarak kullanılmasından
söz ederken, sanatçının rolünün de radikal bir biçimde değiştiğini belirtmektedir. Bu süreçte
beliren yeni sanatçı tipi eskisi gibi lanetli, asi, serkeş, hayalperest, anarşist değildir. Sanat
işleriyle, sanat yönetimine ait işler birbirine karışır. Sanatçılar kurumların düşmanı değil,
sorumluları olurlar, akademik mevkilere, sanat işletmelerindeki idari mevkilere kayarlar.
Öte yandan kapitalizm ile birlikte kültürleşme sürecine dahil edilen **lar, kullanım
değerinden çok estetik nitelikleriyle anılır hale gelmiştir. Bu doygunluk kültürel tartışmalara
dalmış solculardansa, tüm kurumlarıyla sanatı yönetmeye talip olan kapitalistlerce tanımlanır.
Sanat hiç olmadığı kadar güçlü bir tarzda yönetilir ve boyun eğmeye mahkum edilir. Eleştirel,
sorgulayıcı, tartışmacı geleneği tüketilir. Foster, Huyssen gibi kuramcılar, avangardın
günümüzde eylemleriyle olmasa da eleştirel kuram içinde ve radikal retorikte sürdüğünü ileri
sürmektedirler. Habermas ise, neo*konservatiflerin kapitalist modernizasyonu
yoğunlaştırırken, kültürel modernizmi mahkum ettiklerini ifade eder. Böylece sanat, hayattan
koparılmış, uzmanların yönettiği özerk alanlara hapsedilerek siyasetten arındırılmıştır.
Günümüzde modernizmin açmazlarını sorgulayan ve nesnesiz sanat fikrinden hareket eden bir
dizi oluşum, sanat pazarını yönlendiren dev şirketlerin hegemonyasına boyun eğmeye
zorlanmakta ve bir kurum olarak sanatı ve sistemi eleştiren en ayrıksı uygulamalar bile sistem
tarafından soğurulmaktadır. Doğrudan sistemin işleyişini sorgulayan Haacke gibi sanatçıların
işleri bile patronlarca yüksek bedellere satın alınarak kültürleştirilme tuzağına boyun eğiyor.
Avangard bir biçimde sözünü söyleyip aradan çekilmek zorunda kalan parodik bir eyleme
dönüşmüş gibi.
Avantgardizm politik bir tavrı mutlaka barındırır mı? Barındırmadığı durumda yine
avangart denilebilir mi?
Avangard, sanatın kurumsallaştırılmasına karşı bir saldırıdır. Özerkleşmenin terk edilerek,
sanatın yeniden hayata sindirilmesi mücadelesidir. Gerçek hayata müdahale ederek, hayatın
devrimci bir biçimde yeniden örgütlenişidir. Avangard, estetik hazlar yaratacak gösterişli
nesneler aracılığıyla uzlaştırıcı bir işlev yüklenmekten ziyade, uzlaşıyı hepten reddeden,
bilindik kalıpları, anlayışları aşındıran bir anlayışı temsil eder. Dolayısıyla avangard deneyim,
nesne arzusuyla ilintili değil, nesneler ya da durumlar üzerinden sanatın bizzat kendisinin
sorgulanmasıdır. Böylece hayatla yabancılaşan sanat da sorgulanır.
Avangard, sanatı hayatla ilişkilendirirken, geçerli siyasi ahlaki tasavvurlar doğrultusunda bir
angajmanı kabul etmez. Ütopyaların öngördüğü, toplumsal ilerlemenin öncülüğü gibi bir rolü
üstlenmez. Sorun, sanatın toplumsal faydası (realizm) veya bunun reddedilmesi (estetizm);
sanatın angaje veya özerk olması değil, sanatın ta kendisidir. Onun toplumsal işleyişi,
kavrayışıdır. Avangardın birincil hedefi içinde yer aldığı sanat kurumunu yok etmektir. Çünkü
sanatı hayata yasaklayan bu kurumdur. Sanat ancak bağlı olduğu kurumdan kurtularak
özgürleşebilir. Bu devrimi yapabilmesinin yegane yolu ise siyasetin yedeğinde olması değil,
bizzat kendisi siyasallaşarak yol almasıdır.
Günümüzde ilerici olmasa da yenilikçi yaklaşımları avangard olarak niteleme eğilimi
hakimdir. Gerçekte avangardist hareketlerle birlikte, farklı teknik ve stillerin bir arada
varolduğu eşzamanlı bir görünüş ortaya çıktığı için, bu eşzamanlılıktan dolayı hiçbir sanatsal
hareket bir diğerinden daha ileri bir hareket olduğunu iddia edemeyecektir
.
Doğrudan sisteme
angaje olmuş ya da bir biçimde onu olumlayan hareketleri avangard olarak nitelemek yanlış
bir kategorileştirme olsa da, bu yaygın kullanımın önüne geçmek de o denli güç. Kavram
olarak avangard, günümüzde her türden öncü ve yenilikçi sanatsal önerme için kullanılmakta.
Bu önermelerin pek çoğu politik bir dolayıma dayansa da, sanatı yöneten zihniyeti aşındıracak
bir güce erişemiyor.
Verili ve dolaşımda olan sanat anlayışının ihlali olarak avangard, kültür endrüstrisinin
sınırları ve hegomanyası dikkate alındığında ne kadar, nasıl mümkündür ve sanatın
kendisine ne katabilir?
Kültür endüstrisinin sınırları ve hegemonyasından kaçış yolu yok gibi. Yeniolarak sunulan
da sistemin zorunlu bir suretini ifade ediyor. toplumu ancak üretilen mallar satıldığı
takdirde varolabileceği için, alıcıları daima, ürünlerin yeniliğiyle cezp etmek gerekir. Adorno
sanatın bu zorunluluğa boyun eğdiğini düşünür; bundan ötürü de toplumu yöneten yasaya
ayak uydurmanın, o topluma karşı çıkma işareti olduğunu öne sürer. Sanatın kendi özüne
yabancılaşmaması için, kendini sistemden ayrı bir noktada tanımlaması gerekir, ancak bu
mümkün değilse, sistemin işleyişini kurcalayarak, ondaki arızaları göstermek gerekiyor. Bu
sanatçının, kimi toplumsal ve kültürel bağlamlardan bağımsız **forlar üretmesi istemi
değil, üretim aygıtlarının önüne geçilmesi güç bir işleyişle ilerlediği bir çağda, yine aynı
aygıtları sistemin aleyhine kullanarak, toplumsalı daha güçlü ve içten kavrayarak
dönüştürmenin bir yoludur.
20. yüzyılla birlikte avangardın öldüğü iddia edildi. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Bu soruya yukarıda uzun uzadıya değindim sanıyorum
Avangard Modernizmle koşut değerlendirilirse, Modernizm sonrası ve
Postmodernizm düşünüldüğünde post*avangart tanımı yapılabilir mi?
Birbirinden ayrıldıkları dönemsel koşullar itibariyle zaten böyle bir tanımlama var. Neo*
avangard hatta trans*avangard gibi adlandırmalar da kullanılmakta.
Türkiyede avangart duruşlardan söz edilebilir mi? Özellikle Türk resmi dahilinde
avangard olarak nitelenebilecek yaşayan/yaşamayan isimler sizce kimdir?
Türkiyedeki sanat ortamının biçimlenişine bakıldığında, dönem dönem Batı etkisinde farklı
kırılmalar yaşandığı gözlenir. Ancak bu kırılmalar çoğu zaman Batının tükettiği biçimsel
yönelimlerin gecikmeli bir yinelemesi gibidir. Belki de bu yüzden yenilikçi pek çok hareket
kendi önceli olan bir stil ve düşünsel bir arka plana yönelemez, onu dışlayamaz. Salt biçimsel
bir ayrımlaşma olarak özümsenir. Ne ki, avangardın kendi içindeki evrimi, sanat kurumunu
var eden ilişkilerin tümden yıkımına dayalıdır. Böylesi bir belleğin yokluğu bile avangardın
sahici biçimde gerçekleşmesini engeller. Dolayısıyla avangardı coğrafi ve yerel bir olgu
olarak değerlendirmek oldukça riskli.
Ancak avangardı salt yenilikçi ve öncü bir girişim olarak ele alırsak, özellikle 1970
sonrasında Türkiyede yenilikçi eğilimlere yönelen bir kuşaktan söz etmek mümkün. Bugün
içinse pek çok genç sanatçı alternatif arayışlarıyla gündeme gelmekte. Üstelik bu isimlerden
bazıları küresel dolaşıma bile çıkmış durumda. Ancak bu bağlamda,
Türk avangardı
ya da
Türk avangardları
deyimlerini biraz zorlama ve sıkıntılı bulduğumu belirtmem gerekiyor.
Avangardın evrensel ölçekte bir pozisyon olduğunu düşünüyorum.
Rıfat ŞAHİNER
(Sanatçı*akademisyen)
duchamp
Bu noktada avangardın tarihsel sürecine bakabiliriz;
Peter Bürger avangardı tarihsel süreç içinde üç aşamada inceler;
Avangard kelime anlamıyla bir askerlik terimidir. Bir ordunun, birliğin öncü kolu anlamındadır. 1830-1840ların ütopya döneminde siyaset diline girer. 1789 devrimi sonrası düşün hayatı, modernliğin fikir hayatını kurarlar. Sosyalist hareket, insanlığın bir sanat alemine ulaşacağını vaat ederler. Avangard terimi, bu toplumsal tasarının gerçekleşmesinde sanata verilen öncü rolü ifade etmek üzere. İlk kez Saint -Simon tarafından bu dönemde kullanılır. Bu hareketler 1848 Parisinin yaşadığı şiddetle son bulur. 1789da ortaya çıkan toplum hayalleri, sınıf savaşlarında tükenir. Bu süreçte Baudelaire bu sınıf savaşları sürecinde tanık olduğu şiddetin ardından ters yönde motive olur, sanatın ahlaktan ve faydadan ayrılamayacağını savunan Baudelaire, sanatın amacı ahlaktan bağımsızdır sözünü gündemine taşır.
Bu süreçle birlikte, sanat artık herhangi bir hakikati, değeri ve savı, doğayı veya tanrıyı temsil etmez bir hal alır. Sanat sadece kendini temsil eder. Sanatın biçimi aynı zamanda onun içeriği olur. Böylece sanat hayattan kopmuştur. Kendine özgü bir iktidar peşine düşmüştür. Sanat düşünsel özerkleşmesine koşut olarak toplumsal işbölümü içindeki sınırlarını da yeniden tanımlar. Aristokrasi ve klasist zanaat geleneğinden kopar. Akademilerin disiplini altındaki, içine kapalı sergiler kamuya açılır, ama öyle bir an gelir ki ortam laçkalaşır ve her sanatçıyım diyen sergilerde boy göstermeye başlar.
Aynı dönemde salonlar galerilere, karma sergiler kişisel sergilere doğru bir dönüşüm içine girerler. Modern sanat tarihi, müzelerle sanatın tarihini yeniden düzenlemektedir. Ve bir disiplin olarak üniversiteler kapsamına girmiştir. Kısacası sanat, modernist bir dönüşümle beraber kurumlaşmıştır. İşte Bürgerin deyimiyle tarihsel avangard diyebileceğimiz dada ve sürrealizm bu hareketlerin zirvesini oluşturduğu ikinci süreç bu nokta da başlar. İşte bu, sanatın kurumsallaşması karşısındaki bir harekettir ve sanatla hayatın bağlarını yeniden bağdaştırma arzusundan hareket eder.
1848in özgürlük, eşitlik vaatlerinde ve 1968deki hareketlerde hayat ve sanatın bir an kavuşur gibi olduklarına, hemen ardından hareketlerin bastırılmasıyla tekrar kopuşlarına tanık oluruz. Sanatın kendine inşa ettiği modernizm ve sanatın kendine itiraz eden tarihsel avangard dediğimiz süreçte 1968 sonrası tarih olur.
Ardından pop,op,fluxus, kavramsal-sanat,minimalizim gibi hareketlerle, sanatta neo-avangard diyebileceğimiz üçüncü süreci izleriz ki, bu dönemler asla tarihsel avangardla bir tutulamazlar. Sözde isyankâr ve alaycıdırlar. Ancak tüm olanlar biçimsel bir tekrardır ve olayların özü bir kere kaçmıştır.
Anti-estetik olmak, sanat olmayanı çaba için üretilmiş dadaist kolajların,asamblajların,ready-madelerin bu evrede estetik düzeyde kabullenişine tanık oluruz. **laşırlar. Müzelere girerler. Entelektüel çevre tarafından kabul görür, reklam alır, üzerlerine eleştiri yazıları yazılmaya başlar. Sanatçılar kurumların düşmanları değil sorumluları olurlar; akademik mevkilere, sanat işletmelerindeki idari mevkilere kayarlar.
Robert Rauschenberg
Avangardın Tanımı
Avangard kavram olarak askeri bir terim; bir ordunun, bir birliğin öncü kolu anlamına geliyor.
1830*-1840ların ütopyalar döneminde siyaset diline girerek, köklü dönüşümlerin bayraktarları
anlamında kullanılıyor. 1789 Devriminin evrensel, sınırsız vaatlerinin anlamlandırılmaya
çabalandığı, siyasal imgelemin hudut tanımadığı bu havai dönemde canlanıyor. Sonrasında ise
insanlığın hülyalarını, tarihin menzilini ve modernliğin düşünsel ortamının hazırlayan kimi
düşünürlerin ütopik hedefini temsil eden bir pozisyonu niteliyor. Günümüzde ise her türden
yenilikçi, öncü sanatsal hareket avangard olarak anılıyor.
Avangard terimi, Saint*Simon yada Fourieri izleyen Lavendant gibi sosyalist ütopyaları
sanatla yaymayı amaçlayan teorisyenler ve eleştirmenlerce toplumun en ileri toplumsal
eğilimlerini bildiren bir sanat fikri olarak ortaya atılır. Buna göre, sanatın öncülük misyonunu
yerine getirip getirmediği ya da sanatçının gerçekten avangard olup olmadığı, insanlığın
nereye gittiğine bakılarak anlaşılabilir. Bu süreçte sanat, ondan yaralanmayı amaçlayan
siyaset erbabınca öylesine yüceltilir ki adeta seküler bir kült havasına bürünür. Ancak tüm bu
ütopik girişimler 1848 Parisinde devrimden oldukça umutlu olan işçilerin yaşadığı hayal
kırıklığıyla sona erer. Sanatın ahlaktan ve faydadan ayrılamayacağını savlayan Baudelaire bu
düş kırıklığının ardından radikal bir hamleyle faydacılık sanatın en beter düşmanıdır.
diyecektir.
1848deki düş kırıklığını ardından Baudelaireın uyandırdığı özerkleşme tutkusuna kapılan
sanat ve edebiyat sadece geleneğinden değil, çağdaş ahlak, bilim ve siyaset söylemlerinden ve
popüler kültürden kendini yalıtır. Yalıtmakla kalmaz, hepsine ve dile getirdikleri burjuva
zihniyetine düşman olur. İyi,doğru, güzel artık onun sorunu değildir, tersine
metropolün kötü, sahte, çirkin temsilleri üzerinden bir karşı*estetik inşa eder. Sanat
artık herhangi bir hakikati, değeri veya savı, doğayı veya tanrıyı temsil etmez, sadece
kendisini temsil eder. Sanat hayattan kopmuştur. Kendine özgü bir iktidar peşindedir.
Sanat, düşünsel özerkleşmesinin yanı sıra, toplumsal işbölümü içindeki sınırlarını yeniden
tanımlar. Aristokrasiden kalma ilişkilerden ve klasist zanaat geleneğinden arınır. 1648den
itibaren sarayın ve kilisenin sanat üzerindeki egemenliğini yürüten Akademi, 19. yüzyılda
artık gücünü ve işlevini yitirmiştir. Zamanla kamuya açık hale gelen Salon sergileri
laçkalaşarak eski önemini yitirecektir. Kadim himaye sistemi yerini modern sanat piyasasına,
salonlar galerilere, toplu/resmi sergiler de kişisel/özel sergilere terk etmektedir. Böylelikle
sanat, modernist dönüşümüyle birlikte olabildiğince kurumsallaşmıştır.
Avangard incelemelerinin çoğu aynı tarihsel şemayı izlemektedir: Avangardizm 1848
öncesinde Romantizmin isyanıyla perdahlanır. Politik ve sanatsal ilericilik anlamında
avangard Courbet ile zirvesine erişir. Ancak modern avangard genellikle 1868de Manet
ile başlatılır. Bu çoğu düşünüre göre, avangardın ikinci evresi kabul edilir. Sanat ve edebiyatta
topluma ve kendi kendine yabancılaşma, Manet ve çağdaşları sayılabilecek Baudelaire ve
Flauberte özgüdür. Onlar için burjuva içinde varoluşları son derece sorunludur. Onları sadece
mevcut toplumsal ve sanatsal kurumlardan yalıtmakla kalmaz, için için derin ikilemlere
sürükler. 1920lerdeki kırılma ise; ne başlangıçta olduğu gibi burjuvaya, ne 1848 öncesindeki
gibi topluma yönlendirilmiş bir başkaldırıdır. Başkaldırının odağında sanatın kendisi yer
almaktadır ve dolayısıyla onunla ilişkilendirilen tüm kurumlar aynı yıkımın bir parçası gibi
görünmektedir. 1960 sonrasında tarihsel avangard olarak nitelenen Dada ve
Gerçeküstücülüğü referans alan pek çok sanatsal hareket ise neo ya da post*avangard olarak anılmakta
Öte yandan Avangardizm sıklıkla Modernizm ile ele alınır. Öyle ki modern sanat tarihi,
avangardizm ve modernizmi, sosyal ve siyasal formasyonlardan arındırır ve formların
tarihinden oluşan anlatılarına eklemler. Buna göre sürekli birbirini aşarak ilerleyen bir formlar
tarihinden söz edilmektedir. Başlangıçta toplumun kat edeceği yolu ima eden avangard sanat;
Manet sonrası dönemde formların güzergahını çağrıştırır. Bu dönemden başlayarak tarihçiler ,
sanatı hayattan, gerçeklikten, temsillerden ve retorikten arındırır. En başta da siyasetten söker.
Peter Bürgerin iki dünya savaşı arasındaki süreçte beliren tarihsel avangardist oluşumlar olan
Dada ve Sürrealizmden sonraki avangardist hareketleri sorunlu bulmasının sebeplerinden biri
de budur. Greenbergin tasarladığı modernist avangard, topluma yabancılaşan sanatın kendi
mecrasına kapandığı , saf ve soyut bir formalizmi öngörür. Oysa, avangard modernizmin
öngördüğü özerkleşme/kurumsallaşma çizgisine meydan okur. Bu çizgiyi izleyen tarihleri,
onlardaki zaman mantığını teşhir eder.
Günümüzde avangard nedir ve ne anlama gelir?
Günümüzdeki avangardist oluşumları değerlendirirken, üretim ilişkilerindeki radikal
değişimleri ve sanat nesnesinin statüsünü belirleyen ekonomik alt yapıları da dikkatli bir
biçimde gözden geçirmek gerekiyor. Geç kapitalist süreçte çokuluslu şirketlerin tüketim
kültürünü doğrudan yönlendiren aygıtlar olarak, sanatın mübadele değerini de belirledikleri
görülüyor. Bu da sanata bağlı iş kollarının, mesleklerin ve kurumların yeniden tarif edilmesini
içermekte.
Avangardın ömrünü iki dünya savaşı arasına konumlandıran Peter Bürger, bu dönem
boyunca tarihsel avangardın düşlerini gerçekleştirmeyi başaramadığından ve sonunda
savaştığı kurumlara yenik düştüğünden sözetmekte ve günümüzdeki avangard oluşumlarınsa
sadece avangardın şoke etme, şaşırtma ve skandal yaratma tekniklerini kullandığını
savlamaktadır. Dahası, sanatın mevcut toplum içerisinde hayat pratiğine dahil edilmesi
iddiası, avangardist amaçların başarısızlığa uğramasından sonra artık ciddiyetle ortaya
atılamaz. Bugün bir sanatçı bir soba borusunu sergiye gönderdiğinde, Duchampın hazır
nesnelerinin sahip olduğu isyan yoğunluğuna hiçbir şekilde ulaşamaz. Aksine, Duchampın
Pisuarı (müze ve sergi gibi özgül örgütlenme biçimleriyle birlikte) sanat kurumunun yıkımını
hedeflerken, soba borusunu bulan kişi eserinin müzeye girmesini talep eder. Böylelikle
avangardist isyan tersine çevrilmiş olur.
Bürgere göre; daha kusursuz bir biçimde tasarlanıp gerçekleştirilseler bile, happeningler,
dadaist gösterilerin isyan değerine artık ulaşamamaktadırlar. Bunun nedenlerinden biri;
avangardistlerin başvurduğu etki araçlarının şoke etme etkisini kaybetmesidir.
1960lı yıllardaki avangardist çıkışların karakteristiklerinden belki de en önemlisi
kurumsallaşmış sanata, müzelere ve galerilere, eleştirel akademik beğeni hiyerarşilerine, sanat
eserlerinin sınırları çizilmiş teşhir nesneleri olarak kutsanmasına karşı başlattığı saldırıydı.
Özerk, kurumsallaşmış sanata yönelik bu saldırı yeni değildi. Peter Bürgerin
Avangard
Kuramı
nda dile getirdiği gibi bu saldırı Estetizmi reddedişiyle 1920li yılların tarihsel
avangardıyla boy göstermişti. Bu bağlamda 1960lı yıllarda Dada ve Gerçeküstücü
hareketlere ve özellikle Marcel Duchampın eserlerine duyulan ilginin yeniden canlanmış
olduğuna dikkat çekmek gerekir.1960lı yıllarda sanat ve gündelik hayat arasındaki engelleri
ortadan kaldırmaya sanatın bir müzedeki üst*nesne haline gelmesine direnmeye yönelik
1920lerdekine benzer ve belki de daha aşırı girişimlere tanık olmaktayız.. Ne ki; neo*
avangardist sanatçıların anti*sanat girişimi, nesneleştirilmesi ve **laştırılması olanaksız
geçici bir tecrübenin vurgulanması yoluyla süreğen bir sanat nesnesi nosyonunu reddetme
girişimi bile bu sanatçıların eserlerinin fotoğrafları, filmleri, kitapları ve sergileri aracılığıyla
kısa sürede sanat kurumlarına dönebilecek bir yol bulmuştur.
Sharon Zukin, sanatın burjuvaziyi şoke etmek şöyle dursun, burjuvanın estetik vizyonu haline
geldiğini ifade ediyordu. Bu durumun, ufku geniş yenilikçiler yerine bir uygulayıcılar
kuşağının yükselmesine yol açtığını ve sanatın giderek daha seçkinci, daha profesyonel ve
demokratik hale geldiğini ileri sürüyordu. Belki de buradaki demokrasi paranın ve
mübadele değerinin demokrasisiydi. El değiştirir ve talep edilir olmanın seçkinci statüsüydü.
Zukin, sanat piyasasının genişlemesine ve özellikle metropolitan merkezlerde ücret karşılığı
çalışan sanatçıların ve sektörün yan kollarındaki mesleklerin sayısında artışa ilave olarak,
sanatın büyük şirketler ve devlet tarafından bir halkla ilişkiler vasıtası olarak kullanılmasından
söz ederken, sanatçının rolünün de radikal bir biçimde değiştiğini belirtmektedir. Bu süreçte
beliren yeni sanatçı tipi eskisi gibi lanetli, asi, serkeş, hayalperest, anarşist değildir. Sanat
işleriyle, sanat yönetimine ait işler birbirine karışır. Sanatçılar kurumların düşmanı değil,
sorumluları olurlar, akademik mevkilere, sanat işletmelerindeki idari mevkilere kayarlar.
Öte yandan kapitalizm ile birlikte kültürleşme sürecine dahil edilen **lar, kullanım
değerinden çok estetik nitelikleriyle anılır hale gelmiştir. Bu doygunluk kültürel tartışmalara
dalmış solculardansa, tüm kurumlarıyla sanatı yönetmeye talip olan kapitalistlerce tanımlanır.
Sanat hiç olmadığı kadar güçlü bir tarzda yönetilir ve boyun eğmeye mahkum edilir. Eleştirel,
sorgulayıcı, tartışmacı geleneği tüketilir. Foster, Huyssen gibi kuramcılar, avangardın
günümüzde eylemleriyle olmasa da eleştirel kuram içinde ve radikal retorikte sürdüğünü ileri
sürmektedirler. Habermas ise, neo*konservatiflerin kapitalist modernizasyonu
yoğunlaştırırken, kültürel modernizmi mahkum ettiklerini ifade eder. Böylece sanat, hayattan
koparılmış, uzmanların yönettiği özerk alanlara hapsedilerek siyasetten arındırılmıştır.
Günümüzde modernizmin açmazlarını sorgulayan ve nesnesiz sanat fikrinden hareket eden bir
dizi oluşum, sanat pazarını yönlendiren dev şirketlerin hegemonyasına boyun eğmeye
zorlanmakta ve bir kurum olarak sanatı ve sistemi eleştiren en ayrıksı uygulamalar bile sistem
tarafından soğurulmaktadır. Doğrudan sistemin işleyişini sorgulayan Haacke gibi sanatçıların
işleri bile patronlarca yüksek bedellere satın alınarak kültürleştirilme tuzağına boyun eğiyor.
Avangard bir biçimde sözünü söyleyip aradan çekilmek zorunda kalan parodik bir eyleme
dönüşmüş gibi.
Avantgardizm politik bir tavrı mutlaka barındırır mı? Barındırmadığı durumda yine
avangart denilebilir mi?
Avangard, sanatın kurumsallaştırılmasına karşı bir saldırıdır. Özerkleşmenin terk edilerek,
sanatın yeniden hayata sindirilmesi mücadelesidir. Gerçek hayata müdahale ederek, hayatın
devrimci bir biçimde yeniden örgütlenişidir. Avangard, estetik hazlar yaratacak gösterişli
nesneler aracılığıyla uzlaştırıcı bir işlev yüklenmekten ziyade, uzlaşıyı hepten reddeden,
bilindik kalıpları, anlayışları aşındıran bir anlayışı temsil eder. Dolayısıyla avangard deneyim,
nesne arzusuyla ilintili değil, nesneler ya da durumlar üzerinden sanatın bizzat kendisinin
sorgulanmasıdır. Böylece hayatla yabancılaşan sanat da sorgulanır.
Avangard, sanatı hayatla ilişkilendirirken, geçerli siyasi ahlaki tasavvurlar doğrultusunda bir
angajmanı kabul etmez. Ütopyaların öngördüğü, toplumsal ilerlemenin öncülüğü gibi bir rolü
üstlenmez. Sorun, sanatın toplumsal faydası (realizm) veya bunun reddedilmesi (estetizm);
sanatın angaje veya özerk olması değil, sanatın ta kendisidir. Onun toplumsal işleyişi,
kavrayışıdır. Avangardın birincil hedefi içinde yer aldığı sanat kurumunu yok etmektir. Çünkü
sanatı hayata yasaklayan bu kurumdur. Sanat ancak bağlı olduğu kurumdan kurtularak
özgürleşebilir. Bu devrimi yapabilmesinin yegane yolu ise siyasetin yedeğinde olması değil,
bizzat kendisi siyasallaşarak yol almasıdır.
Günümüzde ilerici olmasa da yenilikçi yaklaşımları avangard olarak niteleme eğilimi
hakimdir. Gerçekte avangardist hareketlerle birlikte, farklı teknik ve stillerin bir arada
varolduğu eşzamanlı bir görünüş ortaya çıktığı için, bu eşzamanlılıktan dolayı hiçbir sanatsal
hareket bir diğerinden daha ileri bir hareket olduğunu iddia edemeyecektir
.
Doğrudan sisteme
angaje olmuş ya da bir biçimde onu olumlayan hareketleri avangard olarak nitelemek yanlış
bir kategorileştirme olsa da, bu yaygın kullanımın önüne geçmek de o denli güç. Kavram
olarak avangard, günümüzde her türden öncü ve yenilikçi sanatsal önerme için kullanılmakta.
Bu önermelerin pek çoğu politik bir dolayıma dayansa da, sanatı yöneten zihniyeti aşındıracak
bir güce erişemiyor.
Verili ve dolaşımda olan sanat anlayışının ihlali olarak avangard, kültür endrüstrisinin
sınırları ve hegomanyası dikkate alındığında ne kadar, nasıl mümkündür ve sanatın
kendisine ne katabilir?
Kültür endüstrisinin sınırları ve hegemonyasından kaçış yolu yok gibi. Yeniolarak sunulan
da sistemin zorunlu bir suretini ifade ediyor. toplumu ancak üretilen mallar satıldığı
takdirde varolabileceği için, alıcıları daima, ürünlerin yeniliğiyle cezp etmek gerekir. Adorno
sanatın bu zorunluluğa boyun eğdiğini düşünür; bundan ötürü de toplumu yöneten yasaya
ayak uydurmanın, o topluma karşı çıkma işareti olduğunu öne sürer. Sanatın kendi özüne
yabancılaşmaması için, kendini sistemden ayrı bir noktada tanımlaması gerekir, ancak bu
mümkün değilse, sistemin işleyişini kurcalayarak, ondaki arızaları göstermek gerekiyor. Bu
sanatçının, kimi toplumsal ve kültürel bağlamlardan bağımsız **forlar üretmesi istemi
değil, üretim aygıtlarının önüne geçilmesi güç bir işleyişle ilerlediği bir çağda, yine aynı
aygıtları sistemin aleyhine kullanarak, toplumsalı daha güçlü ve içten kavrayarak
dönüştürmenin bir yoludur.
20. yüzyılla birlikte avangardın öldüğü iddia edildi. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Bu soruya yukarıda uzun uzadıya değindim sanıyorum
Avangard Modernizmle koşut değerlendirilirse, Modernizm sonrası ve
Postmodernizm düşünüldüğünde post*avangart tanımı yapılabilir mi?
Birbirinden ayrıldıkları dönemsel koşullar itibariyle zaten böyle bir tanımlama var. Neo*
avangard hatta trans*avangard gibi adlandırmalar da kullanılmakta.
Türkiyede avangart duruşlardan söz edilebilir mi? Özellikle Türk resmi dahilinde
avangard olarak nitelenebilecek yaşayan/yaşamayan isimler sizce kimdir?
Türkiyedeki sanat ortamının biçimlenişine bakıldığında, dönem dönem Batı etkisinde farklı
kırılmalar yaşandığı gözlenir. Ancak bu kırılmalar çoğu zaman Batının tükettiği biçimsel
yönelimlerin gecikmeli bir yinelemesi gibidir. Belki de bu yüzden yenilikçi pek çok hareket
kendi önceli olan bir stil ve düşünsel bir arka plana yönelemez, onu dışlayamaz. Salt biçimsel
bir ayrımlaşma olarak özümsenir. Ne ki, avangardın kendi içindeki evrimi, sanat kurumunu
var eden ilişkilerin tümden yıkımına dayalıdır. Böylesi bir belleğin yokluğu bile avangardın
sahici biçimde gerçekleşmesini engeller. Dolayısıyla avangardı coğrafi ve yerel bir olgu
olarak değerlendirmek oldukça riskli.
Ancak avangardı salt yenilikçi ve öncü bir girişim olarak ele alırsak, özellikle 1970
sonrasında Türkiyede yenilikçi eğilimlere yönelen bir kuşaktan söz etmek mümkün. Bugün
içinse pek çok genç sanatçı alternatif arayışlarıyla gündeme gelmekte. Üstelik bu isimlerden
bazıları küresel dolaşıma bile çıkmış durumda. Ancak bu bağlamda,
Türk avangardı
ya da
Türk avangardları
deyimlerini biraz zorlama ve sıkıntılı bulduğumu belirtmem gerekiyor.
Avangardın evrensel ölçekte bir pozisyon olduğunu düşünüyorum.
Rıfat ŞAHİNER
(Sanatçı*akademisyen)
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 29
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 82

