- Katılım
- 7 Eki 2010
- Konular
- 9,213
- Mesajlar
- 34,101
- Reaksiyon Skoru
- 4,131
- Altın Konu
- 1
- TM Yaşı
- 15 Yıl 8 Ay 8 Gün
- Başarım Puanı
- 400
- MmoLira
- 183
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Cumhuriyetin onuncu yılı, önemli devrimlerin gerçekleştiği, bu devrimlerin etkisiyle değişimlerin belirginleştiği dönemdir. Tüm sanat dallarında atılımcı ve çağdaş yenilikler destek görmekte, taraftar bulmaktadır.
Türk resminde modern bir atılımı gerçekleştirmek amacıyla 1933te Nurullah Berk, Cemal Tollu, Abidin Dino, Elif Naci ve Zeki Faik İzer tarafından « d » Grubu kuruldu. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, Sanayii Nefise Birliği ve Müstakil Ressam ve Heykeltraşlar Birliğinden sonra kurulmuş dördüncü grup olduğu için, kendilerini alfabenin dördüncü harfi « d » ile adlandırmışlardı. 1947ye kadar etkinlikler düzenleyen bu sanatçılar, sergileriyle toplumun ve diğer sanatçıların ilgisini çekmeyi başardılar. Bu süre için de açtıkları 15 resim sergisi, gruba katılan diğer sanatçıları da tanıtan önemli etkinliklere.dönüştü. Halil Dikmen, Salih Urallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu gibi ressamların da katıldığı « d » Grubunun sözcülüğünü Nurullah Berk üstlenmiş, gazeteci Fikret Adilin de yazılarıyla desteklediği grup, bu iki yazarın yazılarıyla, konferans ve tartışmalarla, İstanbulda canlı bir sanat ortamının oluşmasını sağlamıştı. Basında « d » Grubunun Avrupadan modern resim sanatını taşıdığını vurgulayan, « d » Grubu öncesi resim sanatını önemsiz sayan görüşler de yer almış, sanatçılar arasında kuşak çatışması şiddetlenmişti.
« d » Grubunun birçok üyesi 1928de kurulan Müstakillerin bünyesinde yer almış sanatçılardı. Müstakillerin ortak bir sanat anlayışlarının olmayışı, izlenimcilik, konstrüktivizm, Alman dışavurumculuğu gibi birçok akımı bünyesinde taşıyor olması, « d » Grubunun karşı çıktığı temel konulardı. « d » Grubu üyeleri Türk sanatının çağdaş Avrupa sanat akımları doğrultusunda gelişmesi gerektiğine inanıyor, izlenimci teknikleri reddediyor, kompozisyonu kübist ve konstrüktivist anlayışlardan esinlenerek sağlam bir düzen ve yapı üzerine oturtmayı amaçlıyorlardı.
« d » Grubu sanatçıları 1933 üniversite reformu sonrasında, akademi kadrolarında yer aldı, bu görevleri birçok öğrencinin eğitilmesinde önemli rol oynadı.
« d » Grubu Türk resim sanatında en etkin ve başarılı grup hareketidir. Ortak yaklaşımlarına rağmen ortak bir üslup geliştirmeyen grup üyeleri, 1947 yılın dan sonra dağıldı ve her biri kendi resim anlayışında çalışmalarını sürdürdü. T.L.
50 yıl. sonra D Grubu
Kaya Özsezgin
Bugün ikisi aramızdan ayrılmış bulunan, ikisi yurt dışında yaşamlarını sürdürmekte olan altı sanatçının, 1933 Ekiminde kurdukları D Grubu, organize bir ihtiyaçtan doğmamıştı. Grup üyeleri, Zeki Faik İzerin Cihangirdeki evinde zaman zaman, toplanıyor, sanatın durgunluğundan, halkın ilgisizliğinden yakınıyorlardı; Onları gruplaşmaya iten nedenler, Türk resminin özgül sorunlarından kaynaklanmıyordu. Ne var ki ortamın durgun görünümü içinde, grubun ilk sergisi atak bir girişim olarak karşılanmış ve o dönemin basınında ileri geri, pek çok görüşün öne sürülmesine yol açmıştı. Bunda, edebiyat çevrelerinin ve ressamlarla yakın ilişkiler içinde, bulunan yazar çizerlerin büyükçe bir payı bulunduğu söylenebilir.
Aslında D Grubundan beş yı1 önce kurulmuş olan Müstakillerin, buna benzer bir tepkiyle karşılaşmamış olmaları da ilginçtir. Çünkü Müstakiller Grubunun ressamları da, kendilerinden önceki akademik izlenimci gruba, Çallı ve arkadaşlarına karşı çıkarken, Türkiyede bir anlamda resmi nitelik kazanmaya başlamış olan bu estetiğin yerine, yeni değerler koymayı amaçlamışlardı. Avrupada gördükleri eğitimin doğal bir uzantısı olan bu karşı koyma, o tarihlerde çevrenin bir tür onayını görmekten de geri kalmamıştı. D Grubu üyeleri, zamanla genişleyen bir kadro halinde, Müstakillerin içinden gelmiş kişilerdi. Ülkemizdeki modern resim ve yenilikçi çabalar, öncü isimlerini Müstakiller Grubuna borçluydu. Ancak bu grubun sergiler yapmak dışında basına yansıyan fazla bir etkinliği üstlenmemiş olması tartışmaların dar bir sanatçı çevresi içinde oluşup dağılmasına yol açmaktaydı. Müstakillerin, Nurullah Berkin deyimiyle, birer temenniden ve ümitten ibaret kalan mücadeleleri, doğaldır ki, kendi kabuğunu kırıp yaşama karışamamıştı. Yayın alanında sistemli denebilecek girişimler, daha çok Muhittin Sebatiden geliyordu. İstanbulda bir galeri ve müze açılması için sonuçsuz kalan girişimleri burada anımsamakta yarar var.
Hazırlık aşaması işlevi
Oysa D Grubu; o tarihlere kadar fazlaca uyarılmamış bir çevrenin üzerine gidiyor ve bu mücadeleye, basının önde gelen kalemlerini de katmaktan geri kalmıyordu. Sanat olaylarıyla yayın araçları arasındaki bu iletişimin, çağdaş kültürümüz ve sanatımız açısından olumlu sonuçlar doğurması, D Grubunun da yararına olmuş ve böylece ilk kez dar anlamıyla bir kamuoyu yaratılabilmişti. Olumlu ve olumsuz yöndeki tepkilerin yoğunluğunu, öncelikle bu noktada değerlendirmek gerekir. D Grubu sergilerinin yıllık açılışlarında, o dönemin ünlü yazarları konuşmalar yapıyorlar ya da başlangıçta temelli bir kurama veya felsefeye dayanmayan grubun sözcülüğünü üstleniyorlardı. Böyle bir gelişmenin, zamanla gruba bir çeşit manifesto getirdiği bile söylenebilir. Ancak grup üyeleri, ortak bir duyurunun bağlayıcı disiplininden uzaktaydılar. Böyle olmaları da bir bakıma içindeki aşamaları ve bugünkü konumları göz önüne alındığında, iyi niyetin ötesinde bir abartının ürünüdür.
Cemal Tollunun biraz daha sonraki yıllarda yöresel kültür kaynaklarından esinlenen çalışmaları ve Nurullah Berkin geç dönemde Doğu-Batı sentezine yönelik satıh çözümleri hariç tutulursa, yerliliğe doğru erken dönemde kuvvetli bir adımın sözü edilemez. Turgut Zaimi ister istemez, grup anlayışının dışında tutuyoruz. Durum böyle olunca, D Grubunu, Türkiyenin kısa tarihli çağdaş sanat gelişmeleri ortasında, durgun havayı hareketlendiren, sanata hiç değilse aydın çevrenin ilgisini ve dikkatini çekebilen, çağdaş sanat kavramlarını yazı dünyamıza sokabilmesi doğaldı. Çünkü 1930lu yıllar, Türkiyede yeni bir devlet bilincinin kurulma dönemidir. Çağdaş sanatı, kurumsal bir düzeye ulaştırma çabaları, meyvelerini yeni yeni vermeye başlamıştır. D Grubu ressamları, Batıdaki görgü ve eğitimlerinin, yenilikçi akım ve eğilimler doğrultusunda kazandırdığı yetenekleri, Türkiyeye taşıma işleviyle doludurlar. Grubun ilk sergilerini savunan yazarların genellikle bu noktaya parmak basarak, bir buhran diye niteledikleri bu dönemin izlerini, resimlerde görmüş olmaları, elbet bir rastlantı değildir.
Daha ileri bir iyi niyet gösteren kimi yazarlarsa, grubun ilerlemiş sergilerinde yeni merhaleleri yanı sıra nizama ve yerliliğe doğru atılmış adımlar bulabilmekteydiler. Kuşkusuz bu tür değerlendirmeleri, grup ressamlarının zaman bilen ve ileriye dönük oluşumları bir ölçüde hızlandırabilen bir topluluk gibi görmek gerekecektir. İşin asıl ilginç olan bir başka yönü, 1933-1947 döneminde on beş grup sergisi açmış olmakla beraber, üye ressamların bağımsız ve kendi başına buyruk kişiliklerini ve gerçek kimliklerini, ancak grup etkinliğinin sona ermesinden sonra bulabilmiş olmalarıdır. Üye ressamların gruplaşma dönemi, biraz da asıl sorunların araştırıldığı bir dönem olmuş ve 1950lerden sonra resmimizde bağımsız yönelişler, etkileyici bir işleve dönüşebilmiştir. Hatta şu söylenebilir: Müstakillerin, bir ana kuruluş olarak isteyip de su yüzüne çıkaramadığı bağımsız kalabilme ilkesi, D Grubu dağıldıktan sonra, bu grubun üyelerinden kendini gösterebilmiş, Fransadaki müstakil resmin bir tür uzantısı, 1950lerde Türkiyede belirgin bir kimlik halinde ortaya çıkabilmiştir. D Grubu, bu bakımdan da bir hazırlık aşaması işlevini yüklenmiştir. Klasik anlamda ya da geleneksel düzeyde bir cemiyet olmaması, bu işlevi bir parça geciktirmiştir, denilebilir. Öte yandan, cemiyet e grubu, bir anlamda ayrıcalıklı çizgiye götürdüğü, ona atak bir görüntü kazandırdığı bile söylenebilir. Kuramsal ve kavramsal temelden yoksunluk, bu ataklığın bir bakıma teşvik edici bir öğesiydi. Ama söz konusu ataklığı, dönemin yazarları bir ihtilâl gibi göstermekten çekinmemişlerdir. Oysa onların ihtilâl gibi gördükleri resimler, Batının hazır reçetelerinden öte, değiştirici ve işlevselliğe götürücü bir anlam taşımamaktaydı. Bugüne grubun kurucu üyelerinin, bunu, gruba yöneltilmiş bir özeleştiri olarak belirtmeleri bile, Türkiyede bir dönemin aşılmış olduğuna işaret değil midir?
Buğulu Görüntü
Gerçekten de D Grubu, tarihsel gelişme içinde görevini yapmış ve bir dönemi biçimlendirmese bile, geleceğin sanatçı kuşaklarına yenilikçi olmanın hazzını tattırmıştır. Onun yapabildiklerini ve yapamadıklarını, gerçekçi bir eleştiri süzgecinden geçirerek, gruplaşmanın çağdaş Türkiye açısından ne gibi zorunlulukları içermesi gerektiğini bugün yeni baştan düşünmek durumundayız. Bugün D Grubunun işlevine benzer bir işlevle, yenilikçi tasaları kabul ettirmek bir hayli zor olsa gerek. Bu tür bir yenilikçi hamlenin -ya da hamlelerin- en azından, kendi özgün koşullarını ortaya serecek olanakları içermesi kaçınılmazdır.
D -Grubunu kuran sanatçıların 50 yıllık bir aradan sonra grubun işlevine pek de sahip çıkmadıklarını görüyoruz. Kuşkusuz söz konusu işlev, bugün için geçerli olmadığı gibi, 1950 kuşağı sanatçılarının ve ondan biraz önceki Yeniler Grubunun tepkisiyle karşılaşmıştır. Bir karşıtepkidir bu. Yenilerin toplumsal gerçekçi tutumları, D Grubunun bir tür alternatifini oluşturmuş ve bu tutum, 1940lı yıllarda kendine sağlam bir zemin bulabilmiştir. Zühtü Müridoğlu ve Elif Nacinin, elli yılın gerisinden D Grubuna yönelttikleri Batı kopyacılığı suçlaması, olsa olsa gecikmiş bir özeleştiridir. Ama gecikmiş de olsa, özgün estetik değerlerin teslimi açısından önemlidir. Acaba D Grubunun kurucu üyeleri, 1930lu yıllarda, bir örneği Parisin 1900lerin başlarındaki geleneksel Sonbahar Salonuna benzer, ihtilâlci ve değişimci bir tutumu mu örnek almışlardı? Yoksa, çağdaş anlamdaki sanat geleneği henüz oturmamış bir toplumda, ne pahasına olursa olsun, köksüz bir yeniliği yeşertmeye mi çalışmışlardı? Her iki etkenin de katkısı olduğu düşünülebilir. Amacın kesinkes saptanmamış olması, olayın buğulu görüntüsünü derinleştiriyor. Basına yansıyan polemikler olmasa, bu görüntünün üstüne bir de sessizlik eklenecekti.
Grubu, ellinci yılda anmak için düzenlenen sergilerin de sistemli ve aydınlatıcı bir uğraşı içermediği görülüyor. Grubun on beş yıllık serüveni, yalnız kurucu üyelerin değil, gruba. sonradan katılmış ya da bir süre sonra ayrılmış sanatçıların yapıtlarıyla bu yapıtlar çevresindeki yankılarla birlikte ele alınmalı, böylece olayın anatomisi bütün yönleriyle ortaya çıkarılmalıydı. Belki o zaman, -D Grubu çevresindeki buğulu görüntü de bir ölçüde netliğe kavuşmuş olacaktı. Aksi halde, grubu, bugün yaşayan sanatçıların güncel yapıtları ya da aramızdan ayrılmış bulunanların son dönem çalışmalarıyla yeniden değerlendirmiş olacağız böyle bir değerlendirmenin D Grubu etkinliğini içermeyeceği, sadece sanatçıların kişiliklerine ilişkin yargılarımızı tazeleyeceği açıktır. Milliyet Sanat, 1983Zühtü Müridoğlu: D Grubu yaftasından gına geldi..
Şeker Ahmet Paşa ve İzlenimci (impressioniste) Çallı kuşağının ardından Türk resim tarihine mühür basmış bir olgu D Grubu; nasıl ve kimlerce kurulduğu konusunda okurlarımızı aydınlatır mısınız?
Hemen belirteyim, D Grubu yaftasından gına geldi. Yanlış anlaşılmasın, adı geçen grubu oluşturan ressamlar topluluğuna değil sözüm, ama D Grubu (adı üstünde) bir sanat akımı değil, gruptur, yani D Grubu kimi sanatçıları değil, kimi sanatçılar D Grubunu yapmıştır.
Açıklar mısınız?
Seve seve. Yeni akımlar, yeni atılımlar kurulur; Batıda örnekleri boldur bu olgunun. D Grubunun özüyse şu: İstanbulda bir avuç sanatçı çoğunluk evlerde toplanıp söyleşir, kişisel sergiler açmayı tasarlardık. 1933 yılında bir akşam (Zeki Faikin evindeydik yanılmıyorsam ben sergi açmanın kaçınılmazlığından söz ettim, Elif Naci, Nurullah Berk ve Zeki Faik İzer (ardından Elazığdan gelen resim öğretmeni Cemal Tollu ile Abidin Dino) bana katıldılar, olduk mu bir Sanatçılar grubu?.. Eğer Nurullah (Berk) D Grubu yaftasını ilk toplu sergimize yapıştırıvermeseydi sanat anlayışları ve çizimleri bir birine oldukça aykırı düşen bu altı kişi onca olumlu yankı yaratmayacaktı.
Neden?.. Grup adlandırılmadan önce de, sanatçı ünvanına değer görülmüş altı kişi değil mi söz konusu?..
Şimdi bak, yurdumuzda O güne değin üç görsel sanatçılar derneği kurulmuştu; Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, Güzel Sanatlar Birliği ve Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği. O çağlarda basın bireysel sanatçılarla pek ilgilenmiyor, adlarını çok az duyuruyordu. Bizim topluluk adlandırılınca sanki değişik bir kişilik kazandı, sergi haberlerimiz düzenli olarak verilmeye başlandı, (izin verir sen ekleyeyim) sayemizde görsel sanatlara duyulan ilgi çoğaldı. Böylece renk alfabesinirı dördüncü harfi olan D Türk resim tarihine geçiverdi.
Ozan Cemal Süreya, Üvercinkanın bir noktasında şöyle not düşer; Ben uzun minareliyimdir doğma büyüme/ Ne yapıp yapıp denizi görmek isterim. Koşutlarsak, sizinki de durak ya da boyut tanımayan bir yaratma ve yenilenme istemi. Ne kadar sürdü bu atılım?
Basın yazdıkça biz sergi açıyorduk, biz sergi açtıkça da basın yazıyordu; böylesi bir ivme içindeydik. Kimi gazeteci arkadaşlar (sağ olsunlar) oldukça abartılı ve övücü eleştirilerde ve yorumlarda bulunuyorlardı. Grup giderek büyüdü, son dönemlerinde 18 kişi kadar olduk. Sonra ne yazık ki hızımızı yitirdik, gevşedik, kuruluşumuzdan 15 yıl sonra da ateş söndü ve D Grubu diye bir olgu kalmadı...
Bu arada aldığınız olumsuz tepkiler...
Çok!.. Ama doğal saymalı bunu. Şeker Ahmet Paşadan günümüze değin görsel sanat her yeni atılıma tepki olmuştur. Yalnız bizde dünyanın her bucağında gerçektir bu. İlk anda anlaşılmamaktan doğan bir yadırganma söz konusudur kanımca, ardından ya beğenilir ya da beğenilmezsiniz, ama kanıksanmaya başlandığınız an çekip gitmenin zamanı gelmiş demektir!.. Unutulmasın, ilk tepkiler ressamların ya da yontucuların kişisel ürünlerine yönelik olur çoğunlukla, grupların özüne değil...
D Grubunun 50. kuruluş yılında Türk resmi ve yontuculuğu konusunda söyleyecekleriniz ?
Bizler D Grubu olarak Atılım yapıyoruz, akım yaratıyoruz, hiç yapılmamışı gerçekleştiriyoruz diye ortaya çıkmadık. Yine de Cumhuriyet Türkiyesinde ilk toplu sergi açan grup olarak Türk görsel sanatlar tarihinde bir yerimiz olduğu kanısındayım. Şöyle ki, resmi bir kuruluş olmadığımız halde devlet bizi tanıdı, ilgi gösterdi. Bizden sonra köprünün altından öyle çok sular aktı ki, alaylı mektepli öyle çok sanatçı yetişti ki (Yeniler Grubu, Onlar Grubu ve daha niceleri) hepsine tek tek değinmeye kalksam, saatler ve sayfalar yetmez. Sözün kısası, her kuşak bir öncekini geçti; günümüzde değilse de, çok yakın gelecekte Türk resminin ve yontuculuğunun yer yüzü sanatında söyleyecek sözü olacağına içtenlikle inanıyorum... Jak Deleon
Milliyet Sanat, 1983
Biz o kanıdayız ki, D Grubunun başarılı çabaları ve resim kültürünü ülkede yaygınlaştıran etkinliklerine rağmen önemli bir çelişkisi vardır. Bu çelişki D Grubu sanatçılarını eski Yunan mitolojisinden esinlenmeye, eski uygarlıklarla güncel gerçekler arasında hayali bağlar kurmaya yöneltmiştir. Bu yönelişler sanatçıların yerel ve ulusal tarihle ilişkilerini güçlendirme istekleri olarak da yorumlanabilir, fakat bunda aşırı Batı tutkusu yüzünden tam bir başarıya ulaştıkları söylenemez. D Grubu sanatçıları kente ilişkin resim sorunlarını çözümlemekte de yeterli olamamışlardır. Oysa çıkış noktalarının temelinde kent kültürü vardır. Pek çoğu Akademi resim ve heykel atölyelerinde hoca olarak görev yapan D Grubu sanatçıları birçok değerli genç sanatçının yetişmesinde rol oynamışlar ve Cumhuriyet döneminin belli bir aşamasını, resim alanında en etkin ve başlıca gruplaşma olarak temsil etmişlerdir. Bu sanatçıların çoğu Pariste André Lhote atölyesinde eğitim görmüş ve bu ustanın kübizmi klişeleştiren akademik yöntemine bağlanmışlardır. Aralarında Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi Raoul Dufynin öğrencisi olanlar da vardır. Daha sonraları Türk öğrencilere F. Léger ve Goetz gibi ustaların da hocalık ettikleri görülecek ve zamanla Türk öğrencilerin, ünlü resim ustalarıyla uzmanlık eğitimi sorunu ilişkileri bir kopmaya uğrayacaktır.
CEMAL TOLLU
Grubun yaşça en büyüğü olan Cemal Tollu sanatta devrimci kişiliğiyle yaşamında ağırbaşlı, prensiplere bağlı, değerli bir hoca iyi bir sanat yazarı olarak önemli bir sanatçı portresi çizmiştir. O dönemin çalkantılı dönemi içinde İstanbulda çalışmalarını daha fazla sürdürememiş İstiklal savaşına katılmıştır. 2.dünya savaşına yakın yıllarda Münichde Hoffman atölyesindeki çalışmalarından sonra Pariste ilk olarak Nurullah Berk gibi Andre Lhote sonra Fernand Legerle çalışmıştır. Bir süre Charies Despiaunın atelyesinde heykel çalışmıştır.
Önceleri Gromairenin etkisinde resimler yapan Tollunun sanatında sonraları önemli değişmeler olmuş. Eti ve Çivi yazısından etkilenmiştir. Akademi Müdürü Burhan Toprakın çağrısıyla Türkiyeye gelen sanatçı yapılan kazılar sonucunda Ankarada toplanan arkeolojik eserlerden. Eti heykel ve alçak kabartmaları kunt biçimler ve anıtsal çizgiler olarak eserlerine yansıtmıştır.
ZEKİ FAİK İZER
Zeki Faik İzer resimlerinde dinamik, sinirli, bir bakıma romantik bir karakteri yansıtır. Sanatçı Fransadaki öğrenim yıllarında, Lhote atölyesinde çalışmış olmanın verdiği yönelişle kübist denemelere girişmiş olduğu halde, bu anlayışın, geometrize edilmiş tarzın, fazla entellektüel ve ölçülü tekniğine kendini uydurmakta zorlandığı için yapısına daha uygun bulduğu Othan Friezsin yanında çalışmayı yeğlemiştir.
Herhangi bir ön çalışma olmadan yaptığı resimlerde daha özgür olduğunu hissetmiş, rastlantılara da önemli bir yer vermiştir. Böylece herhangi bir kurala ya da ilkesel bağıntıya zorunlu olmadığını göstermiştir. Rahat fırça vuruşlarıyla oluşturduğu biçimler Taşizm Lekecilik adıyla modern sanatın en önemli çalışmalarındandır.
ABİDİN DİNO
D Grubunun kurucularından olan sanatçı sonradan Yenilere katılmış, ilk resimlerinde daha çok çizgisel desenlerle dikkat çeken sanatçı daha ilerki dönemlerde toplumsal gerçekçi resimler yapmıştır. Pariste Çalışmalarını sürdürmüş olan Abidin Dinonun ideolojik eğilimli resimleri yanında erotik havaya da büründüğü resimler yapmıştır.
BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
D grubuna 1934te katılmıştır. Çok yönlü bir sanatçı portresi çizmiş olan Bedri Rahmi Eyüboğlu sadece ressam olarak değil, dekoratör, yazar ve şair olarak da başarılı bir kişiliktir.
Pariste Andre Lhote akademisinde çalışmış fakat ilk dönemler daha çok Raoul Dufynin etkisinde kaldığı anlaşılan resimler yapmıştır, ileriki dönemlerde de kendine özgü bir üsluba kavuşmuştur.
Folklor sanatının zengin motiflerini keşfeden Bedri Rahmi, Türk halı, kilim, çini, yazma hat sanatını kendine kaynak olarak almış, bunların çizgi, biçim ve renklerini kullanarak batı ve yerel estetiğin bir sentezini oluşturmuştur.
NURULLAH BERK
1923 yılında Paristen yurda dönüşünde Müstakil Ressam ve Heykeltraşlar birliğinin kuruluşuna katılan Nurullah Berk bu birliğin bir çeşit dayanışma isteğinden öte herhangi bir akım felsefesi ortaya atamamasından dolayı birlikten ayrılmıştı. 1932 yılında tekrar Parise öğrenim görmek için gitmiş ve orada Andre Lhote ve Fernand Leger gibi kübist konstrüktivist tarzda çalışan sanatçıların atölyelerinde çalışmış ve bu sanatçıların anlayışlarında ilk kübist konstrüktivist resimleri ülkesine taşımıştır.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 18
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 13



