Fethi Polat 1
Fethi Polat
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Best Studio 1
Best Studio
Agora Metin2 1
Agora Metin2
raderde 1
raderde
Cannn6161 1
Cannn6161
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
melankolıa18 1
melankolıa18
romegames 1
romegames
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Müzelerimiz

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan zeyn0
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 18
  • Görüntüleme Görüntüleme 11K

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

İZMİR ETNOGRAFYA MÜZESİ
Müze Binasının Tarihi
Bina, 19. yüzyılda Neoklasik tarzda, meyilli bir teras üzerine inşa edilmiştir. Bunun 1831 yılında ilkin hastane olarak (St Roch Hastanesi) kullanıldığı; 1845 yılında Fransızlar tarafından onarılarak fakir Hıristiyan aileleri için bir bakımevine dönüştürüldüğü bilinmektedir. Aynı bina daha sonra hıfzısıhha müessesesi ve sağlık müdürlüğü hizmet binası olarak kullanılmıştır. 2 Aralık 1984 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı'na etnografya müzesi olarak düzenlenmek üzere devredilmiştir.
Müzenin Tarihsel Geçmişi ve Kuruluşu
İzmir'de etnografik eserler 29 Ekim 1978 tarihinden itibaren İzmir Atatürk ve Etnografya Müzesi'nin alt katında teşhir edilmekte idi. Daha sonra 1985-1987 yıllarında restore edilen eski sağlık müdürlüğü binası etnografya müzesi olarak hizmete sunulmuştur.
Sergileme Düzeni
Etnografik eserler, depolarda teşhire sunulmayan diğer eserler ve çevre müze müdürlüklerinden devrolunan etnografik eserlerle birlikte teşhir ve tanzim edilmiştir.
Müze binası zemin kat üzerine üç katlı olarak inşa edilmiştir. 1. ve 2. katları teşhir salonları 3. kat depo, laboratuvar, fotoğraf stüdyosu ve büro olarak hizmete sunulmuştur.
Teşhirinde İzmir ve yöresinin 19. Yüzyıl'daki sosyal yaşamından kesitler verilmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle, endüstrileşme ile birlikte bugün artık yok olmaya yüz tutmuş, tenekecilik, nalıncılık, çömlekçilik, gözboncukçuluğu, tahta baskıcılık, halı dokumacılığı, urgancılık, keçecilik ve seraciye gibi el sanatlarımız sergilenerek tanıtılmaktadır.
1. Kat Teşhiri: Sağda 1. bölümde: 19. Yüzyıl misafir odası, el işlemeleri, hamam takımları ile 2. bölümde: Gözboncuğu fırını ve örnekleri, İzmir İli'nin ilk Türk eczanesi (İttihat Eczanesi), keçecilik, nalıncık ve tenekecilik sergilenmiştir. İzmir'in meşhur şerbetçisi (Demirhindi) bu bölümde yaşadığı yüzyıldan ziyaretçilere teşhir edilmektedir. 3. bölümde: Menemen çömlek çarkı ve mamülleri, saraciye, deve ve deve güreşleri, halk oyunları, efe ve efe giysileri tanıtılmıştır. Salonların iç kısımlarında yer alan koridordaki gömme vitrinlerde para keseleri, sedef kakmalı eşyalar, cam ve el işlemeleri teşhir edilmiştir.
2. Kat Teşhiri: 1. bölümde: 19. yüzyıl gelin odası, gelinliklerin vitrini, oturma odası, sünnet odası ve mutfak malzemeleri, 2. bölümde: Ege Bölgesi gelin başları, kadın süs eşyaları, Osmanlı Devri sikkeleri, el yazması kitaplar ve yazı takımları teşhir edilmiştir.

İZMİR ÖDEMİŞž MÜZESİ
ÖDEMİŞž MÜZESİ
Kuzeyde Bozdağlar ile, güneyde Aydın Dağları arasında uzanan Küçük Menderes Nehri'nin suladığı verimli bir ovada yer alan Ödemiş'te bir müze kurulması fikri 1974 yılında oluşmaya başlamıştır. Eski eser koleksiyoneri olan Mutahhar Başoğlu'nun biri 1816 m² diğeri de 956 m² olmak üzere toplam 2772 m² lik arsasını, 1975-1976 yıllarında müze binası yapılmak üzere hazineye bağışlamış ve müzenin kuruluşuyla ilgili ilk teşebbüs böyle gerçekleşmiştir.
Müze binasının inşaatına 1977 yılında başlanmış, 1983 yılında da tamamlanmıştır. Ödemiş Müzesi'nin yapımından önce yöreye ait eserler İzmir Arkeoloji Müzesi ve Tire Müzesi'nde korunmaya alınmış bulunuyordu. Müzenin yapımını müteakip bu eserler her iki müzeden devir alınmıştır. Diğer taraftan kronolojik bütünlüğü sağlamak amacıyla ihtiyaç duyulan arkeolojik ve etnografik eserler ile sikke örnekleri çeşitli müzelerden seçilmiş ve Ödemiş Müzesi'ne intikal etmiştir.
Bodrum kat üzerine bir zemin kattan ibaret olan ve çadır formu verilerek yapılan müze tek bir salondan oluşmaktadır. Etnografya Müzesi olarak yapılan binada mevcut etnografik malzemelerin yanı sıra bölgeye ait arkeolojik eserler de teşhir edilmektedir. Arkeolojik seksiyonda; çoğunluğu Eski Tunç Çağı'na (M.Ö. 3000), Arkaik (M.Ö. 700-480) Klasik (M.Ö. 30-M.S. 395) ve Bizans (M.S. 395-1453) çağlarına ait eserler teşhir edilmektedir. Bu eserler seramikler, idoller, keski ve baltalar, ağırşaklar, kandiller, bronz eserler, cam eserler, süs eşyaları, pişmiş toprak heykelcikler, mermer heykel ve heykelciklerdir. Arkeolojik seksiyonda ayrıca Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı Dönemlerine ait 2545 adet sikke bulunmaktadır. Etnografik seksiyonda; çoğunluğu Osmanlı dönemine ait çeşitli silahlar, bakır ve gümüş eşyalar, cam eserler, süs eşyaları, el işlemeleri, giysi örnekleri sergilenmektedir. Müzede Türkiye Cumhuriyeti Dönemine ait el sanatlarına ilişkin örnekler de mevcuttur.
Ödemiş Müzesi'nde kolleksiyoner Mutahhar Başoğlu tarafından hibe edilen bir grup arkeolojik ve etnografik eser ile birlikte satın alma yoluyla elde edilenler toplam 4458'e ulaşmıştır.

İZMİR TİRE MÜZESİ
Müzede taşınır kültür varlıkları iki salonda teşhir edilmektedir. Arkeoloji salonunda M.Ö. 3500 ile M.S. 1100 yıllarına ait heykeller, mezar stelleri, mermer masa ayakları, mermer ve pişmiş toprak lahitler, cam eserler, pişmiş toprak yağ kandilleri, kronolojik sıra ile sikkeler, bronz yağ kandilleri, elektron ve gümüş sikkeler ile pişmiş toprak heykelcik parçaları ile çocuk heykelleri sergilenmektedir. Etnografya salonunda ise el yazması Kur'an-ı Kerim'ler, yazı takımları, erkek ve kadın ceketleri, karyola örtüleri (iplik ve sim işli), çeyiz sandıkları, nalınlar, hamam ve şifa tasları, gümüş kadın ziynet eşyaları, Avrupa kökenli olup Osmanlı Döneminde kullanılan seramikler, çeşitli dönem savaş aletleri, derviş ve zaviye eşyaları, Çanakkale seramikleri, tablolar, halılar, kilimler ve vitray pencereler sergilenmektedir.


KAHRAMANMARAŞ MÜZESİ
Müzenin Tarihçesi
Kahramanmaraş'ta ilk müze 1947 yılında il merkezinde Ekmekçi Mahallesi, Belediye Caddesi üzerinde yer alan 16. yüzyıldan kalma Taş Medrese diye bilinen binada kurulmuştur. Müzenin kurulma fikrini ilk kez ortaya atan ve gerçekleşmesinde mühim rol oynayan Albay H. Nuri Yurdakul olmuştur. Müze, önceleri Atatürk ve 12 Þubat kurtuluş kahramanlarına ait resimler ve diğer bazı eserleri kapsıyordu.
1957 yılından sonra arkeolojik ve etnografik eserleri de kapsamı içine alarak genişlemiştir. 1961 yılına kadar Taş Medrese'de hizmet veren müze ihtiyaca cevap veremediğinden dolayı 1961 yılında Kahramanmaraş'ın merkezindeki kalede bulunan binaya taşınmıştır. 29 Kasım 1975 yılında ise Merkez İlçe Yenişehir Mahallesi Azerbaycan Bulvarı üzerindeki yeni modern binasına geçmiş olup hala aynı yerde hizmet vermektedir.
Kahramanmaraş Müzesi'nde dört teşhir bölümü bulunmaktadır:
1- Arkeoloji Salonu
2- Taş Eserler Salonu
3- Etnografya Salonu
4- Bahçe ve Revak
1- Arkeoloji Salonu
Kapının girişindeki iki vitrinde Kahramanmaraş İli, Pazarcık İlçesi, Kelibişler Köyü Domuztepe ören yeri kazısı eserleri ve Kahramanmaraş İli, Merkez İlçesi, Hopaz Höyüğü kazısı eserleri sergilenmektedir. Bu iki vitrinin arkasında ve 1 No.lu vitrinde, Kahramanmaraş İli Türkoğlu İlçesi Gavurgölü'nde bulunan iki adet antik fil (mamut) iskeleti bulunmaktadır.
II No.lu vitrinde, il merkezine bağlı Döngel Mağarası'nda yapılan kazıda bulunan ve değişik prehistorik eserler;
III No.lu vitrinde, Geç Hitit Dönemine ait bronz taş eserler,
IV No.lu vitrinde, Demir Çağından Hellenistik Döneme kadar çeşitli keramik, Urartulara ait bronz kemer, Fenikelilere ait camlar, bronz kaplar;
V No.lu vitrinde, Hellenistik Döneme ait cam, bronz, keramik eserler;
VI No.lu vitrinde, Roma Dönemine ait aynı tipteki, cam, bronz ve keramik eserler;
VII No.lu vitrinde, Roma Dönemine ait bronz ve taş eserler;
VIII No.lu vitrinde, Bizans Dönemine ait çeşitli eserler;
İki duvar vitrininde Roma Dönemi altın takılar; bir duvar vitrininde altın Venedik sikkeleri iki masa vitrininde, Hellenistik, Roma, Bizans Dönemine ait, bronz, gümüş ve altın sikkeler; üç masa vitrininde ise, mühürler, kolyeler, yüzükler ve yüzük kaşları sergilenmektedir.
2- Taş Eserler Salonu
Genellikle Geç Hitit Dönemine ait taş steller ve Roma Dönemi heykeltraşlığı ve mezar stelleri bulunmaktadır.
3- Etnografya Salonu
18.-19. yüzyıl erkek ve kadın giysileri, bindallılar, şalvarlar, edikler, çarıklar, hapaplar (takunya), kadın süs eşyaları, erkek aksesuarları, kilimler, savaş aletleri, ahşap oymanın nadir örnekleri, Kurtuluş Savaşı kahramanlarına ait eşyalar, zengin İslâmi ve Osmanlı sikke koleksiyonu burada sergilenmektedir.
4- Bahçe ve Revak
Bahçede Roma Dönemine ait lahitler, sunaklar, mezar taşları, sütunlar, sütun başlıkları, mimari elemanlar, pithoslar ve Hitit Dönemine ait taş aslan heykeli, yine Hititlere ait hiyeroglif yazıtlı boğa heykeli, muhtelif dönemlere ait değirmen taşları sergilenmektedir. Revakta ise Geç Hitit Dönemine ait taş stellerin zengin örnekleri yer almaktadır.
Müzede toplam; 24470 adet taşınır kültür varlığı envanterlere kayıtlıdır. Bunların 15965 adeti sikkedir. Eserler ise; 5744 adeti arkeolojik, 2248 adeti etnografik, 477 adeti mühür olmak üzere toplam 8469 adettir.

KARAMAN MÜZESİ
KARAMAN MÜZESİ

Müze, Karaman'ın merkezinde, Turgut Özal Caddesi üzerinde ve Karamanoğulları Beyliği Devrinin en güzel mimari örneklerinden birisi olan Hatuniye Medresesi'nin arkasında yer almaktadır.
Karaman ve çevresinde tarih öncesi ve tarihi devirlere ait birçok uygarlığın izlerine rastlanmaktadır. Bugün Karaman çevresinde pek çok höyük ve örenyeri bulunmaktadır. Ancak Karaman'da müzecilik faaliyetlerinin geç başlaması sonucu buralarda bulunan taşınabilir eserlerden birçoğu başka müzelere götürülmüştür.
Bu zengin arkeolojik ve etnografik eserlerin yerinde korunması gerektiği görüşünden yola çıkılarak bazı yerel yöneticilerin ve ileri gelen Karamanlıların desteği ile ilk müze 1961 yılında Turizm Derneği ve kütüphanede kurulmuştur. Eserler 1963 yılında çarşı içinde bir binada, 1966 yılında İbrahim Bey İmareti'nde, 1968 yılında kiralık bir evde, 1971 yılında ise şimdiki hizmet verdiği binada teşhir edilmiştir.
Müze binası iki katlı olup, her katta 550 m² kullanım alanı bulunmaktadır. Alt katta ileride ziyarete açılabilecek ikinci bir teşhir salonu, depo, fotoğrafhane, işlik ve kitaplık yer almaktadır.
Üst katta yer alan teşhir salonu iki seksiyondan oluşmaktadır; eserler 32 vitrinde teşhir edilmektedir. Arkeolojik seksiyonda Neolitik Çağdan Geç Bizans Çağına kadar birçok uygarlığa ait eser bulunmaktadır. Etnografik seksiyonda da Selçuklu, Anadolu Beylikleri, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait eserler bulunmaktadır.
Müze bahçesinde çoğunluğu Roma Dönemine ait mezar stelleri olmak üzere Bizans ve Türk-İslâm Dönemine ait taş eserler yeşil saha üzerinde düzenlenmiştir.
Teşhirdeki eserlerden özellikle Canhasan Höyüğü kazılarından elde edilen Neolitik-Kalkolitik Çağ buluntuları dikkat çekicidir. 1, 2, 3, 14 ve 17 numaralı vitrinlerde sergilenen Canhasan Kalkolitik Çağ buluntuları arasında; pişmiş topraktan yapılmış çanak çömlekler insan ve hayvan figürinleri, taş baltalar, obsidiyenden ok uçları, kemikten yapılmış kazıyıcılar, kolye ve bilezikler, midye kabuğundan süs eşyaları, mavi apatit taşından kolyeler ve bazalttan yapılmış öğütme taşları da vardır.
Bronz Çağına ait eserlerin sergilendiği 4 numaralı vitrinde Sısanın Höyüğü ve Gökçe Köyü'nden çıkmış çanak çömlek eserlerin yanında Batı Anadolu Yortan kültürüne ait siyah, koyu gri renkte parlatılmış çanak çömlek eserler yer almaktadır.
Hellenistik Döneme ait eserlerin sergilendiği 5 numaralı vitrinde Mersin-Gelindere, Muğla İasos, Adıyaman ve Karaman çevresinden derlenmiş olan eserler bulunmaktadır. Bunların çoğunu lekitos ve tabaklar oluşturmaktadır.
6 numaralı vitrinde yer alan Roma Dönemine ait eserlerin çoğu Karaman-Taşkale, Bayır, Karacaören ve Kâzımkarabekir'den derlenmiştir. Pişmiş topraktan yapılmış insan ve hayvan figürinleri, kandiller, testicikler, tabaklar bulunmaktadır.
7 numaralı vitrinde Roma ve Bizans dönemlerine ait gözyaşı ve parfüm şişeleri sergilenmektedir. Bunların içerisinde düz ve desensiz olanlar olduğu gibi çok renkli ve bezemeli olanları da vardır.
8 ve 9 numaralı vitrinlerde Bizans Dönemine ait ahşap kapaklar, kutu parçaları, makyaj kutuları, bronzdan haçlar, altın takılar, bronz kandiller ve Bizans seramiğinden örnekler sergilenmektedir.
12, 13, 18 ve 19 numaralı vitrinlerde sırasıyla Yunan, Venedik, Roma, Bizans, Beylik, Karamanoğlu, Osmanlı ve Cumhuriyet sikke ve paraları sergilenmektedir.
15 numaralı vitrinde Urartulara ait bronz bilezik, figürin ve adak levhaları sergilenmektedir. Bu eserler genellikle satın alma yoluyla müzeye kazandırılmıştır.
16 numaralı vitrinde erken ve geç Hitit dönemlerine ait taştan damga ve silindir mühürler ile vitrin içerisinde bulunan mühürlerin baskı fotoğrafları sergilenmektedir.
Etnografik seksiyonda 20 numaralı vitrinde Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait çini, mozaik, lüster, sıraaltı ve sıraüstü çiniler, alçı kabartmalar, Çanakkale ve Kütahya çinileri sergilenmektedir.
21 ve 22 numaralı vitrinlerde Karaman çevresinden derlenmiş olan 14. ve 19. yüzyıl Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait üzerleri geometrik ve bitkisel süslemeli kazan, tepsi, sini, tabak, şifa tasları, havan, sefer tası ve ibrik sergilenmektedir.
24 ve 25 numaralı vitrinlerde ahşap eserlerden sedef kakma ile işlenmiş çekmece, nalın, çıkrık, kahve değirmeni, kahve soğutacağı, ayna kabı, kaşık muhafazası, ölçek kabı, dibek, müzik aletleri v.b. eserler sergilenmektedir.
26 ve 27 numaralı vitrinlerde genellikle Toroslar'da yaşamış Türkmenlerin kullandığı kumaş çadır süsleri, beşik, hayvan koşum takımları, giysi örnekleri, deri çizme sergilenmektedir.
28 ve 29 numaralı vitrinlerde Karamanoğulları Beyliği ve Osmanlı dönemlerine ait tezhipli Kur'anlar, fermanlar, şeriat mahkemelerine ait kararlar ve Ahi Evran Fütüvvetnamesi sergilenmektedir.
30 numaralı vitrinde değişik formlarda gaz lambası örnekleri sergilenmektedir.
31 numaralı vitrinde gümüş takılar, tepelikler, zülüflükler, kıstı, şildir, sikkeli fes ve cep saatleri sergilenmektedir.
32 numaralı vitrinde bölgede halen kullanılan el örgüsü çorap ve eldivenlerden örnekler sergilenmektedir.
33 numaralı vitrinde değişik hayvanlar için kullanılan farklı türden çan ve zil örnekleri sergilenmektedir.
Ayrıca iki adet masa vitrinde silahlar, barutluklar, vezne, mum makası, kaşık, kapı tokmağı, kırbaç, mühür, ağızlık, tespih gibi eserler sergilenmektedir.

Sergide vitrinler arasına pano şeklinde asılmış halı ve kilim örneklerine de yer verilmiştir. Arkeolojik salonda ise Asklepios heykeli, Sidemara tipi lahtin bir yüzü ve Bizans Devrine ait bir kadın cesedi gibi buluntular sergilenmektedir.
Müze alt katında yapımına geçmiş yıllarda başlanmış olan bölümde, eski Karaman evlerinden sökülmüş olan dolap, kapı, raf ve ocak duvarlara monte edilmiş haldedir. Bu bölümde bazı ziraat aletleri de bulunmaktadır. Ancak burası henüz teşhire açılamamıştır.
Üst katta ayrıca idari bölümün yanında müzenin, halkın ve öğrencilerin sanatsal çalışmalarının dönemler halinde sergilendiği bir sergi salonu bulunmaktadır.

KARS MÜZESİ
KARS MÜZESİ VE TARİHÇESİ
Kars geniş bir çevreye sahip olmanın yanında M.Ö. 25 bin yılından bu yana çeşitli millet ve medeniyetlerin kurulup yaşamasına ve gelişmesine sahip olmuş bir yer olması bakımından bir müzeye olan ihtiyacı gün geçtikçe daha da artmış bulunduğundan Cumhuriyet Dönemi ile birlikte bazı taş eserler bir kısım yerlerden toplanmaya başlanmış ve bunun neticesi olarak ilk defa bir müze Kars’ın eski vilayet konağının bir odasında zamanın halkevi Başkanı Dr. Budak Demiral ve Halk Eğitim Müdürü Hasan Kartari tarafından “Eski Eserleri Koruma ve Müze Memurluğu” adı altında 1959 yılında Kars Müzesi'nin çekirdeği oluşturularak kurulmuştur. Bu oldukça anlamlı teşebbüsle eski eser toplama çalışmaları giderek artmış ve toplanan eserler başlangıç olarak eldeki imkanlar dahilinde kayıtları yapılmaya başlanmıştır.
1959 yılında kurulan müzeye gerek toplama gerekse satın alma yoluyla birçok eser kazandırılmış olup, bu işin sonucunda birçok eserler ortaya konulunca 20 Aralık 1964 tarihinde Kümbet Camii (Havariler Kilisesi) olarak bilinen yerde gerekli çalışmalar yapıldıktan sonra nihayet teşhir tanzim yapılarak sergileme yapan bir müze hüviyetine kavuşmuştur.
Kars Müzesi yüklendiği bu görevi 24 Haziran 1969 yılından itibaren Müze Müdürlüğüne dönüştürülerek faaliyetlerini artırarak devam etmiştir.
Kars’ın turizm potansiyeli müzemize bağlı Ani ören yerinin turizm potansiyeli ile başbaşa ve hatta kendisidir. Bunların yanında müzenin inkişafi 1965-1971 yıllarında Kağızman Camuşlu Yazılıkaya ve Kurban Ağa Mağarası'nda kazı ve araştırmayı yapan Prof. Dr. İ. Kılıç KÖKTEN’i müzemize kazandırmış olduğu eserlerle kendini tamamlamıştır. Gerek kazılar ve gerekse diğer yollar müzeye eser kazandırılması sonucunda Kümbet Cami'de faaliyetini sürdüren müzenin yeri kendisine yetmemeye başlamıştır.
Bu dar imkanlarıyla kazılardan ve diğer yollardan müzeye gelen eserlerini halkımızın hizmetine sunan müzemiz, çevresine bir okul kadar her kademeden topluma hitap eden bir eğitimle kültür kuruluşu olmuştur.
Müze binası olarak kullanılan ve Abbasi halifelerine tabi Bağaratlı Kralı 1. Abbas Takvar tarafından M.S 932-937 yıllarında 12 Havari adına yaptırılan ve zamanımızda Kümbet Camii olarak bilinen dört yapraklı yonca planında uzun kasnaklı ve külah biçiminde sona eren kubbe ile örtülü mekan, zamanla müzeye yetmediğinden bugünkü modern binanın yapılması planlanmıştır. 1971 yılında İstasyon Mahallesi, Cumhuriyet Caddesi, Taşlı Harman Mevkii ve gaz ambarının caddeye göre önde bulunan yerde, asıl imar planında Kaleiçi Mahallesi Müstakem Mevki'de Kars Çayı'nın kenarına kendine tahsis edilen 3200 m2 lik yerle takas edilen 4500 m2lik bu yerin mevcut işgal ettiği alan ancak 3100 m2 kadarlık bir alana temele atılarak 1978 yılında tamamlanmıştır. Bu zaman aralığında müze görevini, büro olarak 1877-78 Osmanlı – Rus Harbinin (93 Harbi) Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın karargah binası olarak kullanıldığı binada, teşhir olarak da yine Kümbet Camideki yerde devam ettirmiştir.
1978 yılında yeni Müze Binasına taşınma işlemleri başlanmış olup, 1979 yılından itibaren teşhir ve tanzim çalışmalarına da başlanarak 22 Nisan 1981 tarihinde yeni müze ziyaretçilerin hizmetine sunulmuştur.
Bodrum katla beraber 3 (üç) kat ve 7 (yedi) ana bölümden meydana gelen Müze binasının hizmette kullanma açısından;
Bodrum katta:
a) Kalorifer Dairesi
b) Depolar
Zemin katta:
a) Eski Eser Deposu
b) Bürolar
c) Arkeolojik Eser Salonu
I. katta:
a) Etnografik Sergi Salonu
b) Lojman bölümlerinden oluşmaktadır
Bunların dışında ana caddeye bakan tarafta bahçe teşhir ve tanzimi ile giriş bölümleri, kuzey tarafta bina duvarına bitişik vaziyette kendine ayrılmış özel ray sisteminin üzerinde; Doğunun Kurtarıcısı Büyük Asker Kazım Karabekir Paşa’ya 1921 Kars Antlaşması sırasında bir iyi niyet jesti olarak Ruslar tarafından hediye edilen tarihi "Beyaz Vagon" bulunmaktadır.
Kars Müzesin'nde arkeolojik ve etnografik olmak üzere iki grup eser sergilenmektedir.
Bölgemizde bol olan tarihi zenginliklerin ürünlerini sergilemiş olduğumuz arkeolojik eser salonunda 12 adeti büyük olmak kaydıyla duvar vitrinleri, 4 adeti orta vitrinleri ve 2 adeti de masa tipi vitrin diye adlandırdığımız toplam 18 adet vitrin bulunmaktadır.
Arkeoloji bölümünde bulunan eserlerde genellikle Prehistorik Çağdan sırasıyla Kalkolitik, Eski Tunç, Urartular, Roma Çağı, Bizans Çağı, Selçuklular ve Osmanlılara aittir. Bunlar arasında; taştan tahıl öğütme değirmenleri, Opsidien kesici aletler, pişmiş toprak kap-kacaklar, kemik-cam, boncuk ve bronz olmak üzere çeşitli süs takıları, cam gözyaşı şişeleri, dinsel aletler, baltalar, mızraklar, ok uçları, mühürler, yün eğirme aletleri, kandiller, bronz iğneler, bronz makyaj aletleri ve geçmişten günümüze değin çeşitli cins ve devirlere ait para ve madalyonlar bulunmaktadır. Vitrinlerin dışında iki adet dört kanatlı ve kemer altı bölümünü meydana getiren yarım dairevi kısım mevcut olan Geç Hristiyanlık örneği ahşap kapı, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait çoğunluğu mimari yapıları olduğu sanılan yazılı kitabeler ile iki aslanı kollarının arasına almış vaziyette canlandırılmış Selçuklu Devrine ait taştan mitolojik tasvir bulunmaktadır.
Arkeoloji salonu içerisinden bir merdivenle çıkılan Etnoğrafik eser salonunda 8 adeti büyük olmak üzere 16 adet duvar vitrini ve 2 adeti de masa vitrini olmak üzere 18 adet vitrin bulunmaktadır.
Etnoğrafya bölümünde bulunan eserler genellikle; Kars ve çevresinden derlenmiş olan dokuma örneklerinden halı, kilim, heybe, at çulu, farma halı ve kilim yastık yüzleri, seccadeler ile bakır ve tunçtan mamül kazanlar, siniler, tepsiler, taslar, ibrikler, yamaklar, (küçük kazan veya yardımcı kap) debbeler (kavurma kabı), kevgir leğen, sahan, havan ve kaşıklar gibi mutfak eşyaları, altın ve gümüş işlemeli hançer, kama ve kılıç filintalar, çakmaklı ve toplu tabancalar, demir ve tunç baltalar ile barutluklar gibi silahlar, el ve matbu baskılı eski kitap fermanlar (vesika) gazeteler, çanta ve yazı takımı gibi yazılı basılı eserler, çadırların içinde bölmeler oluşturmak için çubuklar üzerine değişik renklerde iplikler sarılarak kilim gibi desenlendirilmiş çadır çıtı, yöreye ait kaftan, cepken, üç etek, bel kuşağı, baş örtüsü, göğüslük (tor) duluk ipi, saç bağı, şal kuşak ve çoraplar gibi günlük giysiler sanat tekniğinde gümüş işlemeli eyer takımı, deve çakları, ahşap baston, sopa ve gümüş kırbaç, fayton fenerleri, gümüş işlemeli saatler ve gümüş köstekleri, gümüş muskalıklar, gümüş tabakalar, gümüş kehrubar, oltu taşı, koka mercan, sedef olmak üzere tesbih ve ağızlıklar, nargile, şamdanlar, lambalar, semaverler, süt takımı, şekerlik, maşa, gümüş kemerler, gümüş bilezikler, tepelikler gerdanlıklar ve başlıklardan (Kofik) oluşmaktadır.
Ayrıca vitrinlerin dışında üç yastık ve divan halısı ile hazırlanmış bir divan üzerinde dokuma aletlerinden terşi, kirman, ve çıkrık ile yarım dokunulmuş bir yöresel halı tezgahta takılı vaziyette ve halı dokumada kullanılan aletleri ile beraberinde etnografya salonumuzu süslemektedir.
Bunların dışında müze bahçesindeki teşhirde çeşitli Türk boylarının Kars ve çevresinde kullanmış oldukları koç, koyun, kuzu ve at mezar taşları, ile Selçuklu ve Osmanlılara ait yazılı kitabeler ve mimari parçalar bulunmaktadır.

KARS MÜZESİ
KARS MÜZESİ VE TARİHÇESİ
Kars geniş bir çevreye sahip olmanın yanında M.Ö. 25 bin yılından bu yana çeşitli millet ve medeniyetlerin kurulup yaşamasına ve gelişmesine sahip olmuş bir yer olması bakımından bir müzeye olan ihtiyacı gün geçtikçe daha da artmış bulunduğundan Cumhuriyet Dönemi ile birlikte bazı taş eserler bir kısım yerlerden toplanmaya başlanmış ve bunun neticesi olarak ilk defa bir müze Kars’ın eski vilayet konağının bir odasında zamanın halkevi Başkanı Dr. Budak Demiral ve Halk Eğitim Müdürü Hasan Kartari tarafından “Eski Eserleri Koruma ve Müze Memurluğu” adı altında 1959 yılında Kars Müzesi'nin çekirdeği oluşturularak kurulmuştur. Bu oldukça anlamlı teşebbüsle eski eser toplama çalışmaları giderek artmış ve toplanan eserler başlangıç olarak eldeki imkanlar dahilinde kayıtları yapılmaya başlanmıştır.
1959 yılında kurulan müzeye gerek toplama gerekse satın alma yoluyla birçok eser kazandırılmış olup, bu işin sonucunda birçok eserler ortaya konulunca 20 Aralık 1964 tarihinde Kümbet Camii (Havariler Kilisesi) olarak bilinen yerde gerekli çalışmalar yapıldıktan sonra nihayet teşhir tanzim yapılarak sergileme yapan bir müze hüviyetine kavuşmuştur.
Kars Müzesi yüklendiği bu görevi 24 Haziran 1969 yılından itibaren Müze Müdürlüğüne dönüştürülerek faaliyetlerini artırarak devam etmiştir.
Kars’ın turizm potansiyeli müzemize bağlı Ani ören yerinin turizm potansiyeli ile başbaşa ve hatta kendisidir. Bunların yanında müzenin inkişafi 1965-1971 yıllarında Kağızman Camuşlu Yazılıkaya ve Kurban Ağa Mağarası'nda kazı ve araştırmayı yapan Prof. Dr. İ. Kılıç KÖKTEN’i müzemize kazandırmış olduğu eserlerle kendini tamamlamıştır. Gerek kazılar ve gerekse diğer yollar müzeye eser kazandırılması sonucunda Kümbet Cami'de faaliyetini sürdüren müzenin yeri kendisine yetmemeye başlamıştır.
Bu dar imkanlarıyla kazılardan ve diğer yollardan müzeye gelen eserlerini halkımızın hizmetine sunan müzemiz, çevresine bir okul kadar her kademeden topluma hitap eden bir eğitimle kültür kuruluşu olmuştur.
Müze binası olarak kullanılan ve Abbasi halifelerine tabi Bağaratlı Kralı 1. Abbas Takvar tarafından M.S 932-937 yıllarında 12 Havari adına yaptırılan ve zamanımızda Kümbet Camii olarak bilinen dört yapraklı yonca planında uzun kasnaklı ve külah biçiminde sona eren kubbe ile örtülü mekan, zamanla müzeye yetmediğinden bugünkü modern binanın yapılması planlanmıştır. 1971 yılında İstasyon Mahallesi, Cumhuriyet Caddesi, Taşlı Harman Mevkii ve gaz ambarının caddeye göre önde bulunan yerde, asıl imar planında Kaleiçi Mahallesi Müstakem Mevki'de Kars Çayı'nın kenarına kendine tahsis edilen 3200 m2 lik yerle takas edilen 4500 m2lik bu yerin mevcut işgal ettiği alan ancak 3100 m2 kadarlık bir alana temele atılarak 1978 yılında tamamlanmıştır. Bu zaman aralığında müze görevini, büro olarak 1877-78 Osmanlı – Rus Harbinin (93 Harbi) Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın karargah binası olarak kullanıldığı binada, teşhir olarak da yine Kümbet Camideki yerde devam ettirmiştir.
1978 yılında yeni Müze Binasına taşınma işlemleri başlanmış olup, 1979 yılından itibaren teşhir ve tanzim çalışmalarına da başlanarak 22 Nisan 1981 tarihinde yeni müze ziyaretçilerin hizmetine sunulmuştur.
Bodrum katla beraber 3 (üç) kat ve 7 (yedi) ana bölümden meydana gelen Müze binasının hizmette kullanma açısından;
Bodrum katta:
a) Kalorifer Dairesi
b) Depolar
Zemin katta:
a) Eski Eser Deposu
b) Bürolar
c) Arkeolojik Eser Salonu
I. katta:
a) Etnografik Sergi Salonu
b) Lojman bölümlerinden oluşmaktadır
Bunların dışında ana caddeye bakan tarafta bahçe teşhir ve tanzimi ile giriş bölümleri, kuzey tarafta bina duvarına bitişik vaziyette kendine ayrılmış özel ray sisteminin üzerinde; Doğunun Kurtarıcısı Büyük Asker Kazım Karabekir Paşa’ya 1921 Kars Antlaşması sırasında bir iyi niyet jesti olarak Ruslar tarafından hediye edilen tarihi "Beyaz Vagon" bulunmaktadır.
Kars Müzesin'nde arkeolojik ve etnografik olmak üzere iki grup eser sergilenmektedir.
Bölgemizde bol olan tarihi zenginliklerin ürünlerini sergilemiş olduğumuz arkeolojik eser salonunda 12 adeti büyük olmak kaydıyla duvar vitrinleri, 4 adeti orta vitrinleri ve 2 adeti de masa tipi vitrin diye adlandırdığımız toplam 18 adet vitrin bulunmaktadır.
Arkeoloji bölümünde bulunan eserlerde genellikle Prehistorik Çağdan sırasıyla Kalkolitik, Eski Tunç, Urartular, Roma Çağı, Bizans Çağı, Selçuklular ve Osmanlılara aittir. Bunlar arasında; taştan tahıl öğütme değirmenleri, Opsidien kesici aletler, pişmiş toprak kap-kacaklar, kemik-cam, boncuk ve bronz olmak üzere çeşitli süs takıları, cam gözyaşı şişeleri, dinsel aletler, baltalar, mızraklar, ok uçları, mühürler, yün eğirme aletleri, kandiller, bronz iğneler, bronz makyaj aletleri ve geçmişten günümüze değin çeşitli cins ve devirlere ait para ve madalyonlar bulunmaktadır. Vitrinlerin dışında iki adet dört kanatlı ve kemer altı bölümünü meydana getiren yarım dairevi kısım mevcut olan Geç Hristiyanlık örneği ahşap kapı, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait çoğunluğu mimari yapıları olduğu sanılan yazılı kitabeler ile iki aslanı kollarının arasına almış vaziyette canlandırılmış Selçuklu Devrine ait taştan mitolojik tasvir bulunmaktadır.
Arkeoloji salonu içerisinden bir merdivenle çıkılan Etnoğrafik eser salonunda 8 adeti büyük olmak üzere 16 adet duvar vitrini ve 2 adeti de masa vitrini olmak üzere 18 adet vitrin bulunmaktadır.
Etnoğrafya bölümünde bulunan eserler genellikle; Kars ve çevresinden derlenmiş olan dokuma örneklerinden halı, kilim, heybe, at çulu, farma halı ve kilim yastık yüzleri, seccadeler ile bakır ve tunçtan mamül kazanlar, siniler, tepsiler, taslar, ibrikler, yamaklar, (küçük kazan veya yardımcı kap) debbeler (kavurma kabı), kevgir leğen, sahan, havan ve kaşıklar gibi mutfak eşyaları, altın ve gümüş işlemeli hançer, kama ve kılıç filintalar, çakmaklı ve toplu tabancalar, demir ve tunç baltalar ile barutluklar gibi silahlar, el ve matbu baskılı eski kitap fermanlar (vesika) gazeteler, çanta ve yazı takımı gibi yazılı basılı eserler, çadırların içinde bölmeler oluşturmak için çubuklar üzerine değişik renklerde iplikler sarılarak kilim gibi desenlendirilmiş çadır çıtı, yöreye ait kaftan, cepken, üç etek, bel kuşağı, baş örtüsü, göğüslük (tor) duluk ipi, saç bağı, şal kuşak ve çoraplar gibi günlük giysiler sanat tekniğinde gümüş işlemeli eyer takımı, deve çakları, ahşap baston, sopa ve gümüş kırbaç, fayton fenerleri, gümüş işlemeli saatler ve gümüş köstekleri, gümüş muskalıklar, gümüş tabakalar, gümüş kehrubar, oltu taşı, koka mercan, sedef olmak üzere tesbih ve ağızlıklar, nargile, şamdanlar, lambalar, semaverler, süt takımı, şekerlik, maşa, gümüş kemerler, gümüş bilezikler, tepelikler gerdanlıklar ve başlıklardan (Kofik) oluşmaktadır.
Ayrıca vitrinlerin dışında üç yastık ve divan halısı ile hazırlanmış bir divan üzerinde dokuma aletlerinden terşi, kirman, ve çıkrık ile yarım dokunulmuş bir yöresel halı tezgahta takılı vaziyette ve halı dokumada kullanılan aletleri ile beraberinde etnografya salonumuzu süslemektedir.
Bunların dışında müze bahçesindeki teşhirde çeşitli Türk boylarının Kars ve çevresinde kullanmış oldukları koç, koyun, kuzu ve at mezar taşları, ile Selçuklu ve Osmanlılara ait yazılı kitabeler ve mimari parçalar bulunmaktadır.

KASTAMONU MÜZELERİ
KASTAMONU MÜZELERİ
Kastamonu Arkeoloji Müzesi
Planı Mimar Kemalettin Bey tarafından çizilen müze binası ilkin 1910 yılında İttihad ve Terakki Klübü olarak kullanılmış, daha sonra 1921'de İstiklal Mahkemesi'nin hizmetine verilmiştir.
1940'lı yıllara kadar Türk Ocağı, Halk Fırkası, Kastamonu Gençlik Teşkilatı gibi çeşitli kurum ve derneklerce de kullanılan bina, 1945 yılında Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından alınıp müzeye dönüştürülmüştür.
Bina 1952 yılında müze müdürlüğü haline getirilmiştir. Müzede Kastamonu ve civarından bulunan Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli cam, pişmiş toprak eserler, heykeller, mezar stelleri sergilenmektedir. Ayrıca teşhirin bir bölümü Atatürk Salonu olarak düzenlenmiş olup, Atatürk'ün 1925 yılında Kastamonu gezisinde kullandığı çeşitli eşyalar ve fotoğraflar sergilenmektedir.
Lahit - Roma lahtinin ön cephesinde iki çelenk, ortasında boğa başı, üstünde savaşçı Dioscur bulunmaktadır. Arka cephesinde iki çelenk Medusa başı, çelenk üstünde aslan ve kartal kabartmaları yer almaktadır.

Satyr - Roma Devrine ait mermerden çıplak erkek heykeli olup, kaide üzerinde durmakta, sol omzundan, sağ omzuna doğru sarılı dağarcığı eliyle tutmaktadır.
Kadın Heykelciği- Helenistik Döneme ait, pişmiş toprak heykelcik tahtına oturmuş vaziyette sağ eliyle saçını tutmaktadır. Başında tacı vardır; sağ elinin altında aslan durmaktadır. Elbise kıvrımları son derece doğal şekillendirilmiştir.
Lahit - Sert beyaz mermerden, Roma Dönemine aittir, sağlam durumdadır. Kapak ve kutu demir bir mengene ile bir arada tutuluyor. Kapak yüksek bir çatı görünümünde, köşelerinde akroterler vardır. Ön cephede yarım çelenk, çelengin üzerinde bir çiçek, sağda bir yarım çelenk, üzerinde bir baş (Eros olabilir), ortada kitabe bulunmaktadır.
Dikili Taş- (Mezar Taşı) Ortadan delinmiştir. Soluk kireç taşındandır: Yukarıda kitabe; dikili taşın yüzünde, kitabenin altında objeler ve aletler, yukarı kısımda (soldan sağa) bıçak, tarak, sepet, ayaklı bir kap bulunmaktadır; aşağı kısımda vazo, asma ve üzümler, keser, kanca; en aşağıda ise pırazvana veya kesme aleti yer almaktadır.

ivapaşa Konağı Etnografya Müzesi

Sivil mimarlık örneği olan Livapaşa Konağı, 1870 yıllarında Mir Liva Sadık Paşa tarafından özel olarak yaptırılmıştır. Konak 1979 yılında Kültür Bakanlığı'nca kamulaştırılmıştır.

Onarım ve restorasyon çalışmalarına 1985 yılında başlanmış, 1997 yılında Livapaşa Konağı Etnografya Müzesi olarak hizmete açılmıştır.

Düzenleme
Orta Katta: Kastamonu el sanatlarını yansıtan; ahşap eserler, dokumacılık, giysi ve silah, baskıcılık, kunduracılık, semer-koşum, urgancılık, bakırcılık, sanatlarının icrası, odalarda seksiyonlar halinde yansıtılmıştır.

Üst Kat: Müze ev olarak, gelin yatak odası, oturma odası, baş oda, günlük oda (erkek), misafir odası, günlük oda (kadın) olarak düzenlenmiştir.

Üst kat salonlarında etnografik eserler sergilenmiştir

KAYSERİ MÜZESİ
KAYSERİ MÜZESİ
1930 yılında Hunat Hatun Medresesi'nde kurulmuş, 1969 yılında Gültepe Mahallesi, Kışla Caddesi'nde yeni yapılan bugünkü binasına taşınmıştır. Eserler kronolojik bir düzen içerisinde iki büyük salon ve bahçede sergilenmektedir.
Birinci salonda; ilkin Eski Tunç Çağı'nın boyalı ve boyasız seramikleri ile su mermeri (alabastron) idollerinden örnekler, sonra da Kültepe kazılarında elde edilen Assur Ticaret Kolonileri Çağına ait eserler tipolojik olarak sergilenmektedir.
Bunların arasında çivi yazılı tabletler, pişmiş topraktan yapılmış yuvarlak, gaga ve yonca ağızlı testiler, çömlekler, vazolar, meyvelikler, kantharoslar, hayvan biçimli içki kapları (rython), kalıplar, madeni eşyalar, damga-silindir mühür ve mühür baskıları sayılabilir. Aynı salonun güney bölümünde Geç Hitit Çağının taş heykelleri ve hiyeroglifli stelleri bulunmaktadır.
İkinci salonda; geçiş koridorunda Frig Çağının boyalı ve boyasız seramiklerinden sonra Hellenistik, Roma ve Bizans çağlarının Kayseri çevresinden derlenmiş eserleri, Beştepeler ve Garipler tümülüslerinden ele geçen mezar hediyeleri sergilenmektedir. Bahçede; Hellenistik, Roma ve Bizans çağlarının mermer heykelleri, mezar stelleri, lahitler ve pişmiş toprak iri küpler açıkta sunulmaktadır.
Kayseri Arkeoloji Müzesi
Kayseri İli, Merkez Melikgazi İlçesi, Gültepe Mahallesi Kışla Caddesi No: 2'de yer alır. Müze inşaatına 1965 yılında başlanmış olup 26 Haziran 1969 yılında teşhir ve tanzim çalışmaları bitirilerek hizmete açılmıştır.
Müze, 8704 m²lik bahçesi içerisinde 580 m²lik iki katlı bir kullanım alanı üzerine oturmaktadır. Bina iki büyük salon, bir koridor ve çalışma odaları ve depodan oluşmaktadır.
Günümüzde tamamı arkeolojik eserlerden oluşan müzedeki eserlerin teşhir ve tanziminde, eldeki imkanlar ölçüsünde kronolojik bir düzen gözetilmiştir; eserler iki büyük salon ve bahçede sergilenmektedir. Buna göre 1. salonun girişinde Eski Tunç Çağının boyalı ve boyasız seramikleri ile mermer (alabastron) idollerden örnekler verilmektedir. Salonun devam eden bölümünde Kültepe'de açığa çıkarılan Asur Ticaret Kolonileri devrine ait eserler, tipolojik olarak sergilenmektedir. Bunlar arasında çivi yazılı tabletler, pişmiş topraktan yapılmış yuvarlak gaga ve yonca ağızlı testiler, çömlekler, vazolar, meyvelikler, silindir ve damga mühürler, hayvan biçimli içki kapları (ryton), madeni eşyalar ve kalıplar önemli bir yer tutar. Aynı salonun güney bölümünde Geç-Hitit Devrine ait taş heykelleri ve hiyeroglifli steller bulunmaktadır.
II. salona geçiş koridorunda Firig Çağının boyalı ve boyasız seramikleri teşhir edilmektedir.
II. salonda ise; Hellenistik-Roma ve Bizans çağlarının Kayseri çevresinde bulunmuş eserleri, Beştepeler-Garipler Tümülüsü'nden çıkarılan mezar hediyeleri ile Herakles-lahti ve urnalar sergilenmektedir.
Bahçede; Hellenistik, Roma ve Bizans çağlarının mermer heykelleri mezar stelleri, lahitler ve pişmiş topraktan iri küpler açıkta sergilenmektedir.
Gültepe Mahallesi, Kışla Caddesi No:2
Tel : (0352) 222 21 49
Faks : (0352) 232 48 12
Pazartesi dışında her gün 08.00-12.00/13.00/13.00-17.00 saatlerinde ziyarete açıktır.
Kayseri Etnografya Müzesi
Güpgüpoğlu Konağının selâmlık bölümünde yer almakta olup doğuda dış kale duvarlarına yaslanmaktadır. İki katlı yoğun bir kütleye sahiptir. Hayvanlara ait olan alt katı, bugün sergi salonu olarak düzenlenmiştir.
Üst kata dışardan bir merdivenle çıkılır. Odalar orta hol çevresinde düzenlenmiştir.
Müzede Kayseri yöresinin özelliklerini yansıtan Türk İslâm kültürünün çini, silah, ahşap, maden, el yazma, halı, kilim, erkek ve kadın giysileri ile takı ve süs eşyaları sergilenmektedir. Ayrıca Türk-İslâm çağlarının, altın, gümüş ve bronzdan yapılmış sikkeleri kronolojik bir düzen içerisinde sunulmaktadır.
Holün doğusundaki büyük odada Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları dönemine ait cam, çini ve ahşap-madeni eserler, ikinci odaya giriş koridorunda, ateşli-kesici silahlar ile erkek kıyafetleri, küçük odada ise, kadın kıyafetleri ve süs eşyaları sergilenmektedir.
Holün güneyindeki iki odanın büyük olanında Türk-İslâm devletlerine ait sikkeler diğer odada ise yazma eserler, batıdaki büyük odada, bakır ev eşyaları, halı ve kilimler sergilenmektedir.
Kuzeydeki yarı açık köşkte topak Türkmen çadırı, bahçede ise İslâmi döneme ait mezar taşları teşhir edilerek ziyaretçilerin hizmetine sunulmuştur.
Adres: Gavremoğlu Mah. Huant Hatun Medresesi/ Kayseri
Tel: (0 352) 222 21 48
Atatürk Müzesi
Kayseri merkez, Cumhuriyet Mahallesi, Tennuri Sokağı'nda bulunan bina; 19. yüzyıl sonunda Raşit Ağa tarafından ev olarak yaptırılmıştır.
Bina kesme taşlardan inşa edilmiş, iki katlıdır. Atatürk Heyet-i Temsiliye Reisi olarak 20.12.1919' da Kayseri'ye geldiğinde bu evde kalmıştır. Bunun anısına restore edilen binanın üst kattaki bir odasında, Kayseri'yi ziyaretleri ile ilgili belge ve fotoğraflar sergilenmektedir.
Güpgüpoğlu Konağı
Kayseri İli, Melikgazi İlçesi, Cumhuriyet Mahallesi, Tennuri Caddesi üzerinde bulunmaktadır. 1417-1419 tarihleri arasında yapılmıştır. Haremlik ve selamlık olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.
Selamlık bölümü, konağa daha sonra eklenmiş olup, bugün Etnografya Müzesi olarak kullanılmaktadır.
Haremlik bölümü, harem odası, sofa, gelin odası, mutfak, hizmetli odası, misafir odası, günlük oda ve gelin-damat odası olarak yapılmıştır.
Sofa (salon) yalnız kapı ve kapının üzerindeki pencerelerle aydınlatılır. Dışarıya açılan başka penceresi olmadığı için loş, dramatik ve gizemli bir karakter taşır. Sofa'nın boyu 10 m., eni 5 m., yüksekliği ise 7 m. dir. Kapıdan "seki altı" denilen kısma girilir. Ortada "çağ taşı" denilen bir taş yer alır. Seki altından iki basamakla tahtalı olan üst kısıma çıkılır. Buranın üç tarafı 30 cm. yüksekliğinde, 70 cm. genişliğinde bir divanla çevrilmiştir. Sofa'nın yan duvarlarında gömülü ahşap dolap ve nişler yer almaktadır. "Yüklük" denilen bu büyük dolaplar yatakları koymak içindir. Sofa'da mankenlerle evin sahibi ve misafirleri canlandırılmıştır.
Sofa'nın doğusunda gelin odası yer almaktadır. Konağın yabancıların girmesinin istenmediği mahrem bölümüdür. Sedirleri, gömme dolapları ile çok amaçlı olarak kullanılmaktadır.
Sofa'nın batısında bir kapı ile ön mutfağa, oradan da asıl büyük mutfağa (tokana) geçilir. Yemek pişirmek için yapılmış ocak, tokana'nın en belirgin özelliğidir. Burada mankenlerle mutfaktan günlük işleri yapan ev kadınları canlandırılmıştır.
Tokana'nın kuzeyinde eve sonradan eklenmiş bir kabul (misafir) odası vardır. Misafir odasının karşısında da konağın işlerini gören hizmetçilere tahsis edilmiş, küçük bir oda yer almaktadır.
Hizmetçi odasının üzerinden ahşap merdivenle ikinci kata çıkılır. İkinci katta gelin-damat odası ve günlük oda yer almaktadır.
Yazlık köşk kısmı, konağın batısındadır. Ahşap kolonlar üzerinde yükselir ve binaya sonradan ilave edilmiştir. Tavanı işlemeli olan köşkün önünü dekoratif taşlarla yapılmış bir havuz süsler.
Evin Tarihi
Kayseri'nin tarihinde de yazıldığı gibi 1419'da Mısır Kralı El Müeyeddin'in yardımı ile burada Zülkadiroğulları devleti kurulmuştur. Mısır'da o zamanlar Memlûkler saltanat sürüyordu. Memlûkler zamanında Kahire'de yapılan camilere bakarsak sofa'nın içinde, pencere kenarlarında kullanılan sütunların, onların zamanında yapılanlarla aynı olduğunu görürüz; ayrıca kapı üzerindeki siyah-beyaz taşlarla örülen kemerde ve kapı yanlarındaki taşa oyulan nişciklerdende bir Arap havası sezmek mümkündür.
Fatih Sultan Mehmet 1468 de burayı bir Osmanlı eyaleti haline getirmişti. Kayseri bedesteninin kuzey tarafındaki eski Pamukçular Çarşısı'na açılan kapının üzerindeki mermer kitabeden banisinin Kayseri Emiri Mustafa Bin Abdullah Bey olduğu ve binanın 1497 yılında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır. Mahkeme sicillerindeki kayıtlarla, vakfiyesinde yazılı bilgilerden bu zatın Bursalı olduğu yazılmaktadır. Buradan da Bursalı ustaların Kayseri'de çalıştıklarını anlıyoruz.
Evin yapılış tarihi: 1419-1497 yılları arasıdır.
Çifte Medrese, Kayseri
(Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi)
Kayseri'de Çifte Medrese adıyla tanınan bina birbirine bitişik, açık avlulu iki yapıdan teşekkül eder. Birinin diğerinden daha enli olması dışında her iki bina da tipik medrese şemasına sahiptir. Ancak form bakımından görülen benzerlik fonksiyon bakımından görülmez; çünkü batıdaki bina bir şifahane, doğudaki tıp medresesidir. Diğer bir deyişle biri sağlık, öbürü eğitim kurumudur.
Gerek şifahane gerekse medrese bir açık avlu etrafında tertiplenen dört eyvanlı şemaya uygun olarak inşa edilmiştir. Þifahane, dış ölçüleri 41x32.50 m. olan dikdörtgen biçiminde bir yapıdır. Dört köşe avlusunun bir kenarı 12.50 m. olup üç yanı üç kemerli revaklarla çevrilidir. Ana eyvanın önüne rastlayan dördüncü revak tek açıklıklı yapılmıştır. Eyvanlar geniş açıklıklı orta kemerlerin gerisinde bulunur. Kuzeye düşen ana eyvan 10.50 m. derinliğinde ve 9 m. eninde büyük ve yüksek bir mekândır. Ana eyvanın iki yanına odalar konulmuş bunlardan batıdaki küçük bir oda, doğudaki ise birinden ötekine geçilen iki dikdörtgen oda şeklinde tertiplenmiştir. Portal yapının uzunlamasına ekseni üzerinde değildir; avlunun batısındaki revağın ekseni üzerinde bulunur. Beşik tonozlu dar bir geçitle şifahane bölümüne içeriden bağlanmış olan medrese, şifahaneden bir metre kadar geride yer almıştır, bununla giriş cephesindeki iki yapı vurgulanmak istenmiştir. Bu küçük fark göz önüne alınmazsa medresenin derinliği şifahaneninkine eşittir denilebilir. Ancak eni daha dar olup 27.50 metredir. Dolayısıyla avlusu da 14.00x8.00 m. ölçülerinde bir dikdörtgendir. Þifahanede olduğu gibi burada da bir revak avlunun dört tarafını çevirir. Dikdörtgen avlunun uzun kenarında revak üç kemerlidir ve yan eyvanlar orta açıklığın gerisinde bulunur. Avlunun dar kenarı kuzeyde, ana eyvanın önünde, tek kemerli; güneyde ise iki kemerlidir. Bu durum güneydeki binanın ekseninden kaydırılarak kemerlerden batıdakinin arkasına konulması zorunluluğunu doğurmuştur. Medresenin ana eyvanı, şifahanenin ana eyvanından daha dar ve daha az derindir (9.70x7.50 m.); bu eyvanın iki yanında ise biri büyük diğeri küçük iki oda vardır.
Doğu eyvanıyla yapının kuzeydoğu köşesindeki oda arasında bulunan ve altlı üstlü mezar mahzeni ile mescit kapıları avluya bakan türbe, dıştan sekiz köşeli mescid katı ve sekiz köşeli prizmatik külâhı ile tipik bir Selçuklu türbesidir. Mescidin içi silindir biçimindedir. Karşılıklı olarak duvarlarına biri dikdörtgen, öbürü yarımdaire sekiz niş açılmıştır. Bunlardan güneydoğudaki yarım-daire niş mihraptır. Dış görünüşü itibariyle sekizgen olan külâh içte de sekiz köşeli olarak yükselir ki, bu duruma külâhlarının içi daima kubbeli olan Anadolu Selçuklu türbe mimarisinde az rastlanmaktadır. Medresenin portali yine şifahanede olduğu gibi, batı revağının ekseni üzerinde, yanı soldadır.
İki binadan meydana gelen iki kapılı manzumeden yalnız şifahanenin portali üzerinde bulunan kitabe günümüze kadar gelmiş bulunuyor. Kitabeden şifahanenin 602 H.(1205) yılında II. Kılıç Arslan'ın kızı ve I. Gıyâseddin Keyhüsrev'in kardeşi Gevher Nesibe Hatun'un vasiyeti üzerine inşa edildiğini öğreniyoruz. Þifahaneye bitişik olan Tıp Medresesi ise Gıyâsiye Medresesi adıyla tanınır ve Gıyâseddin Keyhüsrev (1192-1196, 1204-1210) tarafından yaptırıldığı kabul edilir. Ancak Tıp Medresesi'nin Gıyâseddin Keyhüsrev tarafından yapıldığına ilişkin kesin bir bilgi yoktur. Selçuklu Döneminde yan yana, fakat değişik fonksiyona sahip iki yapının başka şahıslarca yaptırıldığı vâkidir. Buna örnek olarak Divriği Ulu Camii ve Darüşşifa'sını gösterebiliriz. Diğer yandan bunun tam tersi durumlar da söz konusu olabilmektedir. Kayseri'de Hacı Kılıç Camii ve Medresesi veya Mahperi Huand Hatun Külliyesi gibi. Þu halde, Çifte Medrese'nin iki binasını da aynı şahsın yaptırmış olması imkansız değildir.
Medrese ve şifahanelerde bulunan türbelerde genellikle bunların bânilerinin yattığı bir gerçektir. Meselâ I. Keyhüsrev'in oğlu I. İzzeddin Keykâvus (1210-1219) Sivas'ta kendi yaptırdığı darüşşifadaki türbede gömülüdür. Gıyâsiye Medresesi diye bilinen medresede de bir türbe var, fakat bu türbenin Gıyâseddin Keyhüsrev'e ait olmadığını biliyoruz. Çünkü bu sultan Konya Alâeddin Camii'nin haziresindeki Kümbedhâne'de gömülüdür. Dolayısıyla türbenin Gevher Nesibe Hatun'a ait olduğunu düşünmek gerekir. Ancak bu takdirde türbenin neden Gevher Nesibe Hatun tarafından yaptırıldığı kitâbesiyle sâbit olan şifahane kısmında değil de medrese kısmında bulunduğu sorusu karşımıza çıkıyor. Bu sorunun cevabı iki şekilde olabilir: Ya şifahane aslında türbenin bulunduğu bina idi ve kitabe sonradan bu binanın portalinden sökülüp bugün şifahane olarak tanınan binanın portaline konulmuştur ya da her iki bina aynı kimse tarafından yaptırılmış ve bâniyesinin türbesi külliyenin uygun bir yerine oturtulmuştur. Biz bu iki ihtimalden ikincisinin doğru olduğu kanısında bulunuyor ve Çifte Medrese'nin tamamının Gevher Nesibe Hatun'un vasiyeti üzerine yaptırıldığını ve türbede de bu sultanın yattığını sanıyoruz.
Çifte Medrese bugün Mimar Sinan Parkı içinde kalmakta olup Erciyes Üniversitesi'ne bağlı Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılmaktadır.

KIRޞEHİR MÜZESİ

Kırşehir'in Tarihçesi
Son yıllarda yapılan araştırmalar ve arkeolojik kazılar Kırşehir'de insan yerleşimlerinin M.Ö. 3. binde başladığını göstermektedir. Bu döneme ait çanak-çömlek parçaları Kırşehir höyüklerinden elde edilmektedir. 1930'lu yıllarda Türk ve İtalyan arkeologlar tarafından Kırşehir Merkez İlçesi'ne bağlı Hashöyük'te yapılan arkeolojik kazılar M.Ö. 3. bine ait çanak-çömlek kalıntılarını ortaya çıkarmıştır.
M.Ö. 2. binde Asur Ticaret Kolonileri Dönemi ve Hitit Döneminin başladığını görürüz. Kızılırmak kıyısından, Hirfanlı Baraj işletmesine getirilen iki öküz başı protomu Eski Hitit Dönemine ait sunak, Sevdiğin Köyü ile Kale Köy arasında yer alan Hitit yol yazıtı olarak bilinen hiyeroglif yazılı Malkayası ve yine Kaman Kale Höyük'te ele geçen mühürler, seramik mutfak eşyaları, resmi yapılara ait duvar tekniğiyle yapılmış binalar vs. Hitit Döneminin en önemli izleridir.
Eski Hitit ve Geç Hitit dönemlerinden sonra, yine Eski ve Geç Frig Dönemi'nin yoğun yaşandığını mevcut arkeolojik kazı ve yüzey araştırmalarından öğreniyoruz. M.Ö. 550'de Anadolu tümüyle Pers hakimiyetine girmiştir. Kırşehir bu dönemle birlikte Kapadokya Bölgesi (Güzel Atlar) olarak ünlenen, Orta Anadolu tarihi içerisinde değerlendirilir. Perslerin Anadolu'yu sadece askeri işgal ile yetinmeleri nedeniyle Kırşehir'de bu döneme ait önemli yerleşim kalıntı ve buluntularına rastlanmamasına rağmen Kaman Kale Höyük kazısından Pers Dönemi mühürleri elde edilmiştir. Pers egemenliği M.Ö. 334 yılında Büyük İskender'in ordularıyla Anadolu'ya gelip Persleri yenmesiyle bitmektedir. M.Ö. 333 yılında kurulan Kapadokya Krallığı döneminde otorite yetersizliği yüzünden Kırşehir ve yöresi yoğun baskı görmüştür. M.S. 18'de Roma İmparatoru Tiberius Kapadokya'yı resmen Roma'ya katmış ve eyalet durumuna getirmiştir.
Roma dönemi hem putperestliğin güçlü olduğu hem de Hristiyanlığın hızla yayıldığı bir dönemdir. Kırşehir'de bu döneme ait, Hristiyanlar'ın ibadet ve sığınmaya yönelik inşa ettiği 15 kadar irili ufaklı yeraltı şehri tespit edilmiştir.
Yapılan tarih araştırmalarında Kırşehir'in Roma Döneminde bir ara önemli bir siyasi merkez olduğu, hatta kısa bir süre eyalet başkenti yapıldığı ortaya çıkmıştır.
Kırşehir'deki Bizans Dönemi konusunda fazla bilgi bulunmamakla birlikte, kalıntı ve buluntular Bizans Döneminin de yaşandığını göstermektedir. Merkez İlçe'ye bağlı Taburoğlu Köyü'nde Katolik ve Protestan mezhebine ait Hristiyanlar'ın bir arada ibadet ettiği, 10. yüzyıla ait Anadolu'daki ilk büyük köy kiliselerinden olan Üç Ayak Kilisesi ile Fakıl Köyü ve Temirli'deki kilise kalıntıları dikkat çekmektedir.
Selçuklu Dönemi Kırşehir tarihi, Kırşehir için olduğu kadar bütün Anadolu Türk tarihi için de oldukça önemli ve araştırılmaya değerdir.
Kırşehir'in kentleşmesi, 13. yüzyılın başlarında Selçuklu Döneminde başlamıştır. Erzincan'da Selçuklularla yaptığı savaşta yenilgiye uğrayan Mengücük Hanedanının emirlerinden Melik Muzaffererüddin Muhammed'e savaş sırasında gösterdiği sağduyu nedeniyle, 1228 yılında Kırşehir timar olarak verilmiştir. Melik Muzaffererüddin Muhammed Kırşehir'deki ikameti sırasında 1230'lu yıllarda Melik Gazi Medresesi'ni inşa ettirmiştir.
1240 yılında Kösedağ yenilgisiyle bütün Anadolu'yu işgal eden Moğollar Kırşehir'i yaylak ve kışlak haline getirmişlerdir. Kırşehir'de Moğolların uzun süren askeri varlığı bu kenti önemli bir siyasi ve askeri merkez haline getirmiştir.
1260'lı yıllarda Kırşehir emiri olarak atanan Nureddin Cibril Bin Cacabey Moğollarla kurduğu iyi ilişkiler sonucu Kışehir'de Türk döneminde ilk esaslı imar faaliyetini gerçekleştirmiştir. İlk astronomi medreselerinden biri olan Cacabey Medresesi'ni, Kızılırmak yanındaki Cacabey Hanı'nı ve bunun yanında pek çok irili ufaklı yapıyı inşa ettirmiştir.
13. yüzyılda Anadolu Türk birliğini ve özellikle esnaf ve sanatkârını teşkilatlandıran Ahi Evran, Denizli, Konya ve Kayseri'den sonra Kırşehir'e gelerek çalışmalarını burada sürdürmüş ve Kırşehir'i Ahiliğin merkezi durumuna getirmiştir. Ahi Evran'dan sonra Kırşehir Ahiliğin merkezi olmaya devam etmiştir. Kırşehir'deki zaviyede alınan kararlar Azerbaycan'dan, Bosna-Hersek'e kadar geniş bir bölge üzerinde etkili olmuştur.
1293 yılında Mevlana'nın oğlu Sultan Veled tarafından Anadolu'da belli merkezlere Mevleviliği yaymak amacıyla elçiler gönderilmiştir. Kırşehir'e gönderilen elçi Þeyh Süleyman Türkmani'dir. Kırşehir'de bir tekke kuran Süleyman Türkmani, Mevleviliği burada yaymıştır. Cacabey'in Mevlana ile yakınlığı, Mevlana'nın Cacabey'e olan teveccühü mektuplarından anlaşılmaktadır.
Ayrıca Mevlana'nın oğlu Alaaddin'in, Konya'da Þemsi Tebrizi'nin öldürülmesi olayına adının karışması sonucu, Kırşehir'e ricat ettiği bilinmektedir. Bütün bunlardan Kırşehir'in Anadolu'nun önemli Mevlevilik merkezlerinden biri olduğu anlaşılır.
Kırşehir'e bağlı bir köy olan Suluca Karahöyük'e gelen Hacı Bektaş-ı Veli, burada kendisine fikri yakınlık duyan pek çok insanı kabul etmiştir.
Kırşehir 13. yüzyıldan, 15. yüzyıl ortalarına kadar Anadolu'nun en önemli siyasi, sosyal ve kültürel merkezlerinden biri olma özelliğini devam ettirmiştir.
14. yüzyıl başlarında Anadolu'yu aydınlatanların başında gelen ünlü tasavvufçu Aşık Paşa 12 bin beyitlik Türkçe "Garibname" sini yazmıştır. Türkçeyi 1299 yılında resmi dil haline getirmek isteyen Karaman Oğlu Mehmet Bey'den sonra Aşık Paşa, Türk kültürüne sahip çıkmış, Türkçeyi yazı diline en iyi ve geniş biçimde sokmuştur.
Kırşehir'de yaşamış olan Ferideddin Attar'ın "Mantık-ut Tayr" adlı eserini Türkçe'ye çevirmiş olan büyük mutasavvıf Ahmet Gülşehri'nin, Yunus Emre'den sonra gelen en büyük şair olduğu belirtilmektedir.
Bütün bunların yanında, Yunus Emre'nin Kırşehir'de yaşadığı, öldüğü hatta mezarının Kırşehir'e bağlı Ulupınar Kasabası'nda Ziyaret Tepe'de bulunduğu söylenmektedir.
Kırşehir Müzesi
Kırşehir Müzesi'nin ilk kuruluş çalışmasına 1936 yılında başlanmıştır. Yeni müzelerin kurulmaya çalışıldığı Cumhuriyet Döneminde tarihi eserler ilkin, Kırşehir'de halkın "Kale" olarak adlandırdığı Kale Höyük üzerinde yer alan Alaaddin Camii'nde toplanmıştır. Ancak sonraki yıllarda bu girişim unutulmuş ve devam etmemiştir. 1975' te Kırşehir Valiliği'nce eski eserlerin korunması ve müze oluşturulması için "eski eser komisyonu" kurulmuş; 1980 yılında ise Kırşehir Müze Müdürlüğü tesis edilmiştir. İlk eser (sikke) envanter kaydı 1981 yılında yapılmıştır. Bu arada müzeye ait taşınmaz eserlerin tespiti ve tescili amacıyla arazi çalışmaları da başlatılmıştır.
1985'te şehir merkezindeki İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü binasında 100 m²lik bir mekânda o yıla dek toplanan eserler sergilenmeye başlanmış ve 20 m²lik bir de depo oluşturulmuştur.
1986 yılında Kaman Kale Höyük arkeolojik kazısının başlamasıyla müzenin gelişimi hızlanmış ve aynı yıl ilk arkeolojik eser envanterine başlanmıştır.
1993 yılında müze koleksiyonundaki eserler Kırşehir Kültür Merkezi'ndeki depolarına konmuştur.
Kırşehir Müzesi'nin ziyarete açılması çalışmaları 1996 yılında hız kazanmıştır. Ziyarete açılan Kırşehir Müzesi'nde sikke, etnografik ve arkeolojik eser olmak üzere 3300'ün üzerinde eser mevcuttur.
Kırşehir Müze Müdürlüğü'nün arazi çalışmalarının sonucu 136 adet taşınmaz kültür varlığı tescil edilerek koruma altına alınmıştır.
Müze Teşhiri
Kültür Merkezi binasının içerisinde bulunan ve önceleri Güzel Sanatlar Galerisi olarak kullanılan bölümün alt katı Arkeoloji, üst katın büyük bölümü Etnografya Müzesi olarak 1997 yılında ziyarete açılmıştır.
Arkeolojik eserlerin büyük bölümü, bölgede yapılan kazı ve yüzey araştırmalarından özellikle Kaman-Kale Höyük ve Malkaya'dan getirilen eserlerden meydana gelmiştir. Arkeoloji bölümünde; Asur Ticaret Kolonileri Döneminden Osmanlı Dönemine kadarki kazı buluntuları sergilenmektedir.
Salonun bir köşesinde Roma Dönemine ait mermer eser grubu bulunmaktadır. Selçuklu Dönemi çocuk sandukaları ve mezar taşları ile başlayan İslâmi Dönem eserleri, sikke vitrinleri ile Osmanlı Dönemine kadar uzanmaktadır.
Müzenin üst katının büyük bölümü etnografya bölümü olarak düzenlenmiştir. Burada Kırşehir'de ortaya çıkan Ahilik ve Ahi Evran'ın tanıtımı ile ilgili çeşitli eserlerin sergilendiği, Ahi Evran'a atfedilen başlık, mütteka, ahilik sancağı, ve Ahi fütüvvetnamesi ile şecerenamelerin yer aldığı üç vitrin bulunmaktadır.
Ayrıca Kırşehir halıcılığının temsil edildiği dokuma tezgâhı ve önünde halı dokuyan yöresel giysili kadın mankenin bulunduğu bir köşe oluşturulmuştur.
Bir diğer köşede ise, Kırşehir evindeki günlük yaşamdan bir kesitin görüldüğü sergileme yer almaktadır.

KIRKLARELİ MÜZESİ
20 Aralık 1930 yılında Büyük Önder Atatürk tarafından ziyaret edilen bina 1894 yılında Mutasarrıf Neşet Paşa ve o dönem belediye başkanı olan Hacı Mestan Efendi zamanında yaptırılmıştır. 1962 yılına kadar fiilen belediye binası olarak kullanılmış, 1970 yıllarında ise tamamen boşaltılarak yıkıma terk edilmiştir.
1983 yılından itibaren başlayan ve çeşitli aralıklarla devam eden restorasyon, teşhir-tanzim çalışmaları 1993 yılında tamamlanmıştır.
Bodrum hariç iki katlı betonarme olan yapının dörtcephesinde yayılan kemerli pencereler yer almakta olup, girişte dört sütuna oturan cumba vardır. Arkeoloji ve etnografya seksiyonları üst katta yer almakta, ayrıca giriş katında Kültür ve Tabiat sergi salonu bulunmaktadır.
Esas amacı çevresinde geç kalmış olan tarihi araştırmalara merkez olmak, çeşitli bilimsel kuruluşlara yardım ve öncülük etmek olan Kırklareli Müzesi'nde halen 515 etnografik, 1110 arkeolojik ve 1882 adet de sikke olmak üzere toplam 3507 adet kayıtlı eser mevcuttur. Müzeye eser akışı ayrıca devam etmektedir. Bu eserler tarihi seyir itibariyle Prehistorik Dönemden Cumhuriyet Dönemine kadar oluşan bir zaman dilimini içermektedir.
Yine müze müdürlüğünün asli görevi olarak yerine getirilen doğal ve kültürel gayrimenkul tescilleri de dikkat çekici çokluktadır. Bu amaçla ilimizde 98 arkeolojik, 3 kentsel, 13 doğal sit ve 155 adet de tek yapı olmak üzere toplam 269 adet tescilli gayrimenkul yapı ve sit alanı bulunmaktadır.
Müze müdürlüğünce ilmi kazı çalışmaları yapılmakta, İstanbul Üniversitesi ve Trakya Üniversitesi ile de müşterek çalışmalar yürütülmektedir.
Müze Seksiyonlarını Tanıtıcı ve İstatistiki Bilgiler
Müze seksiyonları okullara yönelik eğitim amaçlı planlanmıştır.
1- Kültür ve Tabiat Salonu: Müze girişinde zemin katta yer almaktadır. Bu bölümde 76 türden 102 adet çeşitli canlı örneği tahnit edilmiş olarak sergilenmektedir. Bu hayvan türlerinden bir kısmının nesli tükenmiş ya da tükenme tehdidi altındadır. Müzenin en yoğun ilgi gören bu bölümünün ziyaretçileri, çoğunlukla orta öğretim öğrencileri, üniversitelerin biyoloji bölümü öğrenci ve öğretim elemanları ile çeşitli araştırmacılardır.
Müze binasının son derece yetersiz olması nedeniyle 1996 kazı sezonunda ele geçirilen antik tiyatro rölyefleri de bu bölümde sergiye konulmuştur.
2- Etnografya Seksiyonu: Üst katta, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde 19.yüzyıl-20.yüzyıl başları köy yaşantısı tasvir edilmiştir. İkinci bölümde ise yine aynı dönemleri yansıtan "Kırklareli Þehir Odası" ünitesi yanında, çeşitli dönemlere ait giysi, takı ve çeşitli günlük malzemenin yer aldığı vitrinler bulunmaktadır.
3- Arkeoloji Seksiyonu: Tamamen Kırklareli ve yakın çevresinde, çeşitli şekillerde elde edilen eserlerden oluşmaktadır. Sergi Buzul Çağı sonrası döneme ait çeşitli deniz, kara canlı türleri ve ağaç fosilleri ile başlamakta, daha sonra kronolojik sıra itibari ile Roma Dönemi sonlarına kadar bir seyir takip etmektedir. Vitrinlerde ağırlıklı olarak Kırklareli Aşağıpınar, Kanlıgeçit ve Tilkiburnu yerleşim birimleri ile Pınarhisar İslâmbey A, Alpullu Höyüktepe ve Dolhan tümülüslerinde yapılan kazılar sonucu elde edilen eserler yer almaktadır. Bu bölümde ayrıca klasik Dönemlerden, Osmanlı dönemine kadar süregelen ve kronolojik seyir takip eden bir sikke vitrini bulunmaktadır. Eser sayısının günden güne artması ve müze binasının yetersizliği nedeniyle özellikle her Müzeler Haftası öncesinde arkeoloji vitrinlerinde eser değişimi yapılmakta, ancak arzu edilen seviyede geniş kapsamlı bir teşhir yapılamamaktadır.
Müze Seksiyonlarında;
1- Kültür ve Tabiat Salonunda; 76 türden 102 adet tahnit canlı örneği, Vize antik tiyatro kazılarından 4 adet alçak kabartma rölyef, 1 adet sütun kaidesi ve 1 adet heykel (yunus balığı) parçası ile salon girişinde büyük boy bir kadın heykeli bulunmaktadır.
2- Etnografya seksiyonunda toplam 188 adet giysi, takı ve çeşitli ev eşyası;
3- Arkeoloji seksiyonunda ise 72 adet sikke, 236 adet de çeşitli arkeolojik buluntu yer almaktadır.

KOCAELİ MÜZELERİ
Osman Hamdi Bey Müzesi
İzmit, Gebze, Eskihisar Köyü istasyona 2200 m. Gebze'ye 5 km. mesafededir.
Osman Hamdi Bey Eskihisar'ı, babasının Gebze' deki konağından tanımıştır. 1884 yılında köyün batı sahiline köşkünü, resimhanesini, kayıkhane ve müştemilatını inşa ederek 26 yıl yazlarını burada geçirmiştir.
Giriş katının ahşap kapılarının tablalarına 1901-1903 yıllarında yaptığı çok güzel çiçek resimlerinin her biri bugünkü tablolarının değeri düzeyindedir.
Köşk 1. Cihan Harbinde karargâh komutanına tahsis edilmiş, İsmet Paşa (İnönü) İstiklal Harbi'ne giderken birkaç gün burada kalmış, 1933 yılında Atatürk, köşkü ve bahçeyi ziyaret etmiştir.
1945 yılında resimhanede yangın çıkmış, ahşap üst kat yanmıştır.
Koru ve binalar 1966 yılında tescil edilmiş, 1982 yılında müze binası, müştemilatı ve arsası Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce kamulaştırılmıştır.
Müzelerimizin kurucusuna layık bir müze yapılabilmesi için rölöve ve uygulama projeleri Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü, İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından hazırlanmış, esas bina ve resimhane ile diğer binaların aslına uygun olarak restore edilmesi ve bahçe düzenlemesinin yapılması çalışmalarına 1985 yılında başlanmıştır.
İki yıl süren onarım çalışmalarından sonra binada, büyük müzeci ve ressam olan Osman Hamdi Bey'e ait bize intikal edebilen kullandığı eşyalar, kendisine ve ailesine ait fotoğrafları ile yaptığı çeşitli tablolar sergilenerek Osman Hamdi Bey Evi ve Müzesi olarak düzenlenmiştir.

Saatçi Ali Efendi Konağı - Etnografya Müzesi
1774 yılında İzmit'in denize hakim eğimli bir yamacı üzerine inşa edilmiş olan konak; planı ahşap kepenkli ve lokmalı, parmaklıklı pencereleri, dış ve iç duvarlarındaki kalem işi süslemeleriyle dönemini en iyi yansıtan sivil mimarlık örneklerimizden biri olarak günümüze kadar gelmiştir.
İzmit Veli Ahmet Mahallesi, Alaca Mescit Yokuşu üzerinde bulunan konak bodrum, zemin ve üst kat olmak üzere toplam üç katlıdır. Müze-ev niteliğini taşıyan konakta baş oda, yemek odası, gelin odası gibi düzenlemelerin yanı sıra, bölgenin kültürünü yansıtan etnografik nitelikte eserler sergilenmektedir.
Konak, 29.09.1987 tarihinde Etnografya Müzesi olarak hizmete açılmakla geçmişten günümüze ulaşan kültür varlıklarımızdan biri daha değerlendirilerek gelecek kuşaklara aktarılmaktadır.

KONYA AKޞEHİR MÜZELERİ
AKޞEHİR MÜZELERİ
Tarih boyunca hep bir yerleşim merkezi olan Akşehir'in ilk yerleşim bulgularına, bölgede yapılan yüzey araştırmaları sonucunda, Neolitik Dönemde rastlanmaktadır. Bu dönemden günümüze kadar sürekli iskan görmüş ve birçok önemli güzergahlar üzerinde olduğundan devamlı tahribat görmüştür. Phrygia Parrore bölgesinde yer alan Akşehir, Philomelion olarak bilinmektedir. Bugünkü şehir merkezine yakın bir yerde, insitu olarak bulunan bir mil taşı üzerinde, "Philomelion" sözcüğü yazılıdır. Tek yazılı belge olan bu mil taşı Arkeoloji Müzesi'nde görülebilir.
Akşehir ticari, kentsel ve doğal sit alanları ile, İç Anadolu'daki sayılı ilçelerden birisidir. Geçmiş ve yakın tarihte yerini alan bu kentte, sivil ve Selçuklulardan günümüze kadar sağlam gelebilen dini mimarlık örnekleri görülmeye değer eserlerimizdir.


ARKEOLOJİ MÜZESİ ( TAޞ MEDRESE )
Akşehir’de müzecilik, 1946 yılında Maarif Memurluğunca eski eserlerin derlenip korunmaları amacıyla, bir memurun görevlendirilmesiyle başlar. Derlenen eserler o zaman kullanılmayan İmaret Camii'nde korunuyordu. 1950 yılında caminin ibadete açılması üzerine, eserler Taş Medrese'ye nakledilir. 1960 yılında depo durumundaki müzeye müze memurunun atanmasıyla resmen müzecilik başlar. Yapılan restorasyon ve düzenlemelerden sonra 8 Haziran 1965 günü müze ziyarete açılır.
Taş Medrese, mescit, türbe, hangah, imaret ve çeşmeden oluşan bir külliye şeklinde inşa edilmiştir. Medrese, Anadolu Selçuklu sultanlarından II. Keyhüsrev’in oğlu II. Keykubat zamanında Başvezir Emirdad Sahipata Hüseyin oğlu Fahreddin Ali tarafından 1250 yılında yaptırılmıştır.
Külliyeden günümüze sadece mescit ve bir arada bulunan türbe ile medrese gelebilmiştir. Medrese plan olarak açık avlulu ve dört eyvanlıdır. Taç kapısı ile baş eyvan güney-kuzey yönünde, iki eyvan ise dikey olarak yapılmış ve değişik tarihlerde yapılan onarımlar sırasında güneydeki eyvan, oda haline getirilmiştir. Orta avlunun her iki yanında devşirme malzemeyle yapılmış revaklar yer almaktadır. Taç kapının sağ tarafında bulunan beş oda bulunmaktadır. Türb,e giriş kapısının solundadır. Kare planlı olan türbenin altında kriptası mevcuttur. Kubbe eteğinde, pek azı günümüze gelebilmiş, kufi yazı benzeri geçmeli geometrik örneklerden meydana gelen, çini mozaik tekniğinde süsleme kuşağı vardır. Aynı şekilde kubbenin ortasında da çini bulunmaktadır.
Müzede Neolitik Dönemden, XIX. yüzyılın sonuna kadar, insanın doğumundan ölümüne kadar gereksinim duyduğu birçok eserler bulunmaktadır. Bu eserler arasında en zengin koleksiyonumuz, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait mezar taşlandır. Selçuklu Dönemi figürlü mezar taşları müzede önemli bir yer tutarlar. Bu eserler Akşehir ve çevresinden derlenmiştir. Müzedeki bu mezar taşları, hattat kitabeleri ile de dikkat çeker.

YALBURT HİTİT HAVUZU
Bu havuz Ilgın İlçesi'nin 23 km. kuzeydoğusunda, Yalburt Mezrasında yer alır. Burası 1972, 1973 ve 1975 yıllarında Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Raci Temizer başkanlığındaki bir heyet tarafından kazı sonucunda gün ışığına çıkartılmıştır.
Havuz dikdörtgen şeklindedir. Bir sıra taş bloklarının üzerinde 22 adet hiyeroglif yazılı kalker blok taş yer almaktadır. Orta Anadolu'da hiyeroglifli kitabelerin en zenginini temsil eden bu blokların birinde, Büyük Kral IV. Tuthalia'nın adı yazılıdır. Bu blokların üzerinde Hitit tarihi ve IV. Tuthalia'nın bu bölgedeki icraatı hakkında önemli bilgiler vermektedir.
Bu havuz teokratik bir devlet olan Hitit Devletinin Büyük Kralı tarafından meydana getirilmiş bir kült anıttır.
AKÞEHİR BATI CEPHESİ KARAGAHI MÜZESİ
Sakarya Meydan Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasından sonra, düşmanın Afyon-Eskişehir hattının doğusunda mevzilenmesi üzerine, Alagöz Köyü'ndeki Batı Cephesi Karargahı Akşehir'e taşınır. 18 Kasım 1921' de Akşehir'e gelen Karargah, Belediye binasına yerleşir. 24 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz için cepheye hareketlerine kadar bu binada çalışılır. Geçen dokuz buçuk aylık sürede, Büyük Taarruz hazırlıkları buradan yönetilir, planlar burada yapılır ve karar burada verilir. Bu arada Mustafa Kemal birçok kez Akşehir'e gelerek çalışmaları denetler, hazırlıkları yönlendirir. Bina, 1904-1905 yıllarında, Belediye Başkanı Bostan Bey zamanında Belediye Binası olarak inşa edilir. İki katlı olan bina, taş temelli, tuğla ve bağdadi malzemelidir. Binanın zemin katının doğu ve güney kısmında bulunan dükkanların cepheleri kapatılarak, buraya "Büyük Taarruz" hazırlıkları ve "Büyük Taarruzu" canlandıran, agrafito tekniği ile birer pano yapılmıştır.
Umut ve mücadele günlerinin belgesi olan Karargah Binası, 1965 yılında Belediyenin başka bir binaya taşınması üzerine, müze olması kaydıyla Bakanlığa bağışlanır. Büyük bir onarım sonrasında, 5 Temmuz 1966 günü "Atatürk ve Etnografya Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır. 1981 yılında yapılan onarım ve düzenleme sonrasında, esas işlevi nedeniyle bugünkü adını alır.
Müzenin zemin katında İdari Bölüm yer almaktadır. Üst kat, Karargah zamanından günümüze kadar orijinal malzemesiyle kalabilen, güney köşedeki büyük oda, Atatürk'ün çalışma ve Büyük Taarruz'un kararının alındığı odadır. Bu odanın her iki yanında yer alan odalar ise, Karargah Komutanı İsmet İnönü ile Kurmay Başkanı Asım Gündüz'ün çalışma odalarıdır. İsmet Paşa' nın balmumu heykeli çalışma masasına oturtulmuştur. Kuzey köşede yer alan odanın içerisindeki vitrinlerde Ulu Önder' e hediye edilen ve kendisi tarafından kullanılan eşyalar ile silahları sergilenmektedir.
Diğer dört odada Karargahta çalışan subayların biyografileri, Nutuk’tan alıntılar, levhalar, fotoğraflar, haritalar, belge ve silahlar teşhir edilmektedir.


KONYA ARKEOLOJİ MÜZESİ

Arkeoloji Müzesi ilk defa 1901 yılında Karma Ortaokulu'nun güneybatı köşesindeki yapıda açılmıştır. 1927 yılında eserler sergilenmek üzere buradan Mevlânâ Müzesi'ne, 1953 yılında da İplikçi Camii'ne taşınmıştır. 1962 yılında ise bugünkü müze kurularak hizmete sunulmuştur.
Müzemiz Neolitik Çağdan başlamak üzere, Eski Tunç, Orta Tunç (Asur Ticaret Kolonileri), Demir (Frig, Urartu) Klasik, Hellenistik, Roma ve Bizans Devrine ait eserler sergilenmektedir.

I. Prehistorik Eserler Salonu

1- Neolitik Çağ Eserleri (M.Ö. 6500-5300)
Erbaba, Süberde, Çatalhöyük kazılarında bulunan Neolotik Çağ eserlerinin yanı sıra elde yapılmış pişmiş toprak kaplar obsidien ve çakmak taşından yapılmış ok ve mızrak uçları yer almaktadır.

2- Eski Tunç Çağı Eserleri (M.Ö. 3000-1950)
Bu devire ait eserler genellikle Sızma ve Karahöyük kazılarından gelmiştir. Ayrıca Beyşehir Gölü çevresinden gelen ve Göller Bölgesi'nin tipik özelliklerini taşıyan üzeri yivli pişmiş toprak kaplar sergilenmektedir.

3- Orta Tunç (Asur Ticaret Kolonileri) Çağı Eserleri (M.Ö. 1950-1750)
Konya Karahöyük'te 1952 yılından beri yapılan sistemli kazılarda elde edilen çarkta yapılmış, çok çeşitli formlarda pişmiş toprak kaplarla, üzüm salkımı şeklinde kandiller, hayvan biçimi kaplar, bronz halkalar, silindir mühürler bulunmaktadır.

II. Demir Devri Eser Salonu

1- Demir Çağı Eserleri (M.Ö. 8. 7. 6. yüzyıl)
Konya Aladdin Tepesi'nde bulunan üzeri figürlü Frig Devri kap parçaları, Konya Karapınar İlçesi'nin 20 km. kuzeyinde Kıcıkışla'da bulunan çeşitli formlarda Frig Devri boyalı kapları, Urartu'lara ait bronz fibulalar (iğne) üzeri figürlü plakalar vardır.
Kıcıkışla'da Frig kapları ile birlikte çeşitli formlarda yapılmış pişmiş toprak, boyalı Lidya kapları yer almaktadır.

2- Klasik Devir Eserleri (M.Ö. 480-330)
Bu döneme ait Kıcıkışla'dan gelen üzeri parlak siyah boyalı ithal malı kyliks'ler, lekythos'lar ve üzeri siyah figür tekniğine göre işlenmiş bir oinokhoe vardır.

3- Hellenistik Devir Eserleri (M.Ö. 330-30)
Çeşitli formlarda yapılmış, üzeri parlak perdahlı, tabaklar, çanaklar ile derin oymalı bir kap kalıbı parçası yer almaktadır.

4- Roma Devri Bronz Heykelcikleri (M.Ö. 30-M.S. 395)
Bir vitrinde, bronzdan yapılmış, Roma Devri Hermes, Eros ve boğa heykelcikleri vardır.

III. Roma Devri Salonu

1- Roma Devri Eserleri (M.Ö. 30-M.S. 395)
Bu devirden Beyşehir İlçesi, Yunuslar Köyü'nde bulunan Sidemara tipi sütunlu mermer Herakles Lahdi (M.S. 250-260) Iconium (Konya) nekropolünde bulunan Sidemara tipi sütunlu ve Pamphylia tipi girlandlı mermer (M.S. 2. 3.yüzyıl) lahitleri ile bir Poseidon heykeli, pişmiş toprak lahitler, yatay vitrinlerde aynı devirden kalma pişmiş toprak kandiller, koku kapları, cam gözyaşı şişeleri, parfüm kapları, deney tüpleri, bardaklar, sürahiler ve cam bilezikler, altın yüzük ve küpeler, kıymetli taşlardan yapılmış yüzük kaşları, fildişi tarak ve manikür aletleri sergilenmektedir.

2- Bizans Devri Eserleri (M.S. 395-1453)
Müzemizce 1990 yılında Sille, Tatköy'de yapılan kazıda Tatköy Kilisesi'nden elde edilen ve M.S. 6.yüzyıla tarihlenen 6,30 x 3,50 m. boyutlarındaki taban mozaiği ve Çumra, Alibeyhöyük, Kilise Mevkii'nde 1991 ve 1992 yıllarında yapılan kazılarda elde edilen taban mozaikleri sergilenmektedir. Bir vitrinde ise yine Bizans Devrinden, bronz kapı tokmakları, kazan kulpları, rölikerler, haçlar, markalar ve ok uçları vardır.

IV. Bahçedeki Eserler

1- Revaktaki Eserler
Müze girişindeki revakta, Sille'den ve Konya merkezinden gelen Bizans Devri, taş ve mermerden yapılmış mimari parçalar, mezar taşları ile Roma Devrinden (M.S.2., 3.yüzyıl) mezar stelleri sergilenmiştir.

2- Ön Bahçedeki Eserler
Ön bahçede, taş ve mermerden yapılmış Roma Devri (M.S.2. 3.yüzyıl) heykelleri, lahitleri, mezar sandukaları ve stelleri, kül kutuları, mezar aslanları, sütun başlıkları ile yazıtlar görülmektedir. Bu yazıtlardan St. Paul'ün ziyaret ettiği şehirler olan Iconium, Derbe ve Lystra yazıtları çok önemlidir.

KONYA ATATÜRK MÜZESİ
Atatürk Müzesi
Atatürk Caddesi üzerinde 1912 yılında inşa edilen iki katlı tarihi bina; kesme, moloz taş ve tuğladan yapılmıştır. 1923 yılında hazine adına tescil edilen ev Vali Konağı olarak kullanılmış, Atatürk'ün Konya'ya gelişlerinde de kendisine tahsis edilmiştir. 1927 yılında hazineden Konya Belediyesi'nce satın alınan ev 19.7.1928 tarihinde Konyalıların Atatürk'e şükranlarının bir ifadesi olarak Atatürk adına tescil edilmiş ve tapusuna "Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya Konyalıların hediyesidir." kaydı konulmuştur. 1940 yılında Konya Özel İdaresi'nce sembolik bir bedel karşılığında satın alınan ev, tekrar Vali Konağı haline getirilmiş ve 1963 yılına kadar Vali Konağı olarak kullanılmıştır.
1963 yılında bina Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilerek onarılmış ve bir yıl sonra 17 Aralık 1964 tarihinde "Atatürk Evi-Kültür Müzesi" adıyla ziyarete açılmıştır.
Atatürk Müzesi, Atatürk'ün doğumunun 100.yılında İl Kutlama Komitesi Başkanlığı'nın talepleri üzerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce restore edilerek, sergileme ve düzenlemesi de yeniden yapılmış ve 17 Nisan 1982 tarihinde "Atatürk Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır. Müzenin düzenlenmesinde, yapının ev olarak kullanılma özelliği göz önünde tutulmuş olup, bu nedenle mimari özelliğini bozacak bir değişikliğe gidilmemiştir.
Müzede Kurtuluş Savaşı'nda Konya ve Konyalının yeri belge ve fotoğraflarla anlatılmaya çalışılmıştır. Müzenin alt ve üst salonlarındaki sergilemede pano ve vitrinle bütünlük sağlanmaya çalışılmış, zemin katta Cumhuriyet öncesine ait belge ve fotoğraflarla Atatürk'ün Konya ziyaretleri anlatılmıştır.
Panolarda, Atatürk'ün Konya'ya gelişlerini, şehirde yaptığı ziyaretleri, bu evde tuttuğu günlük notları gösteren belgeler, fotoğraflar ve gazete kupürleri sergilenmektedir. Vitrinlerde ise Atatürk'e ait bazı elbiseler ile bu evde kullandığı muhtelif eşyalar teşhir edilmektedir.

KONYA EREސLİ MÜZESİ
Konya Ereğli Müzesi
1968 yılında kurulan Ereğli Müzesi'nde 8096 adet kültür varlığı sergilenmektedir. Yıllık ortalama ziyaretçi sayısı 10900'dür. Müze; geniş bir açık teşhire sahip olmasına karşın bir salonda kapalı teşhir yapılmaktadır.
Ereğli Müzesi; M.Ö. 7000 yılında başlayarak Neolitik Dönemden itibaren kesintisiz tüm medeniyetlerin sentezi durumundadır. Herakleia antik kenti ve çevrede bulunan kültür varlıkları Ereğli Müzesi'nde sergilenmektedir. Neolitik Döneme ait Can Hasan'dan çıkan el baltaları, duvar freskleri, el değirmenleri, kazıcı aletler ve pişmiş toprak kaplar, Kalkolitik Döneme ait polikrom pişmiş toprak kaplar, ağırşaklar, Eski Tunç Çağına ait hayvan ve insan figürleri, ok uçları, damga mühürler, el baltaları, Asur Ticaret Koloni Çağına ait bulleli testiler, idoller, Hitit Çağına ait pişmiş toprak meyvelikler, pişmiş toprak tuzluklar, silindir ve damga mühürler, karabeuslar, hiyoroglif ve çivi yazılı heykel kaideleri, Frig Çağına ait fibulalar, gaga ağızlı testiler, phialeler, Hellenistik Döneme ait lekythos'lar Herakleia definesi diye adlandırılan gümüş Athena sikkeleri, altın varaklar, Roma Dönemine ait mimari parçalar, mezar stelleri, insan ve hayvan figürleri, Bizans Çağına ait mimari parçalar, altın kristogramlar, Selçuklu ve Karamanoğlu Dönemine ait sırlı kâseler, alçı süslemeler, Osmanlı Dönemine ait çavdar sapından yapılmış çeyiz sandığı, el yazması altın teshipli Kur'an-ı Kerim'ler, silahlar, el dokuması halı ve kilimler müzemizde bulunan en önemli taşınır kültür varlıklarıdır.
Ayrıca geç Hitit Dönemine ait İvriz Kaya Anıtı, Göztepe Tümülüsü'nde bulunan Hellenistik Döneme ait altın kaplamalı ahşap lahit parçaları ve altın Efes sikkesi dünyanın en nadide eserlerindendir.
 
Son düzenleme:
KONYA ETNOGRAFYA MÜZESİ
Konya Etnografya Müzesi
İlkin eğitim amaçlı olarak inşa edilen bina 1975 yılında Etnografya Müzesi olarak hizmete açılmıştır. Üç katlı binanın bodrum katında fotoğrafhane, arşiv, ayniyat ve etütlük eser depoları, kaloriferhane ile halen çalışmaları devam etmekte olan 1998 yılı içerisinde açılması planlanan halı-kilim seksiyonu bulunmaktadır.
Zemin katta teşhir salonu ve Dr. Mehmet Önder Konferans Salonu; birinci katta bürolar, idari hizmet servisleri, kütüphane ve eser depoları bulunmaktadır.
Teşhir salonunda satın alma, hediye ve başka müzelerden devir yolu ile müzeye kazandırılan daha çok Konya ve çevresine ait etnografik eserler sergilenmektedir.
Sergilenen eserler arasında; oyalar, çeşitli cins ve büyüklükte keseler, değişik malzeme ve tekniklerle yapılmış işlemeli bohça, peşkir, uçkur, yemeni örnekleri, son devir Türk kumaşlarından örnekler, bindallı, gelinlik, cepken, kaftan, içlik ve şalvar örnekleri; kadın süs eşyalarından kemer tokaları, bilezik, fes askıları, tepelik örnekleri, kahve fincanı ve zarfları, kahve kutusu, kahve tavası, kahve değirmeni, kahve takımı örnekleri; maden, cam ve porselen mutfak kapları, şifa ve hamam tasları, şamdan buhurdan, gülabdan örnekleri; değişik malzemelerden tesbih örnekleri, hat sanatında kullanılan malzemeler ve yazı takımı; çekmece, rahle, el yazması, yazı levhası örnekleri; ahşap sedef kakma salon takımı ve çekmece örnekleri; Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemine ait halı-kilim, cicim örnekleri; Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait ateşsiz ve ateşli silahlardan ok, yay, sadak, hançer, kılıç örnekleri ile çakmaklı, kapsüllü tabanca ve tüfekler ayrıca bunların yardımcı silah malzemeleri bulunmaktadır.


KONYA İNCE MİNARE (TAŞ VE AHÃŞAP ESERLER) MÜZESİ
İnce Minare (Taş ve Ahşap Eserler) Müzesi
Konya İli, Selçuklu İlçesi'nde, Alaeddin Tepesi'nin batısındadır. Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus Devrinde Vezir Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından, hadis ilmi öğretilmek üzere 663 H.(1264 M.) yılında inşa ettirilmiştir. Yapının mimarı Keluk bin Abdullah'tır.
Darü-l Hadis Selçuklu Devrinin avlusu kapalı medreseleri grubundadır. Tek eyvanlıdır. Doğusunda yer alan taçapı, Selçuklu Devri taş işçiliğinin en güzel örnekleri arasındadır.
Giriş kemerinin iki tarafında yer alan üçer küçük sütun ve kemer kavsarası bitkisel ve geometrik motiflerle süslüdür.
Taçkapıdan çapraz tonozlu mekâna geçilmektedir. Cepheden bakıldığında fark edilemeyen bu mekân, binanın esas eyvanı için simetri teşkil etmektedir. Bu mekânın yan duvarlarındaki iki adet niş mimariye estetik kazandırmıştır.
Çapraz tonozlu giriş bölümünden divanhaneye girilir. Ortasında havuzu bulunan üzeri kubbeli, kare planlı avlunun güney ve kuzeyinde beşik tonozlu dikdörtgen planlı öğrenci hücreleri bulunmaktadır. Kubbeye geçiş pandantiflerle sağlanmıştır. Kubbe kasnağında kûfi yazı ile "El-Mülkü-Lillah" "Ayet'el Kürsi" yazılıdır. Yapı ışığını, mazgal ve dikdörtgen pencereler ile kubbede yer alan fenerden sağlamaktadır.
Girişin karşısında avludan üç basamakla çıkılan basık tonozlu eyvan yer almaktadır. Eyvanın iki yanında kare planlı, kubbeli birer dershane odası vardır.
Anıtsal yapının ön cephesi kesme taştandır ve yan duvarlarının dış cepheleri moloz taştan yapılmıştır. İç mekânlarda tuğla hem statik, hem de dekoratif amaçlı kullanılmıştır.
Kuzeyinde yer alan mescitten bugün yalnız tuğla örgülü mihrabı kalmıştır. Yapıya adını veren minarenin kaide kısmı muntazam kesme taş kaplamalıdır. Beden kısmı tamamen tuğla örgülüdür. Bugün mevcut gövdesi sekiz köşeli olup, çeşitli formda bombeler halindedir. Minare turkuvaz renginde, beyaz hamurlu tuğlalarla örülmüştür. Minarenin orijinali iki şerefeli iken, 1901 yılında düşen yıldırım, iki şerefeden birini tahrip etmiştir.
İnce Minareli Medrese XIX. yüzyılın sonuna kadar faaliyetini sürdürmüştür. 1876-1899 yıllarında tamir edildiği bilinmektedir. Cumhuriyet Devrinde 1936 yılında başlayan çeşitli onarım çalışmalarından sonra, 1956 yılında Taş ve Ahşap Eserler Müzesi olarak hizmete açılmıştır.
Müzede Selçuklu ve Karamanoğlu Devrine ait taş ve mermer üzerine oyma tekniği ile yazılmış inşa ve tamir kitabeleri, Konya Kalesi'ne ait yüksek kabartma rölyefler, çeşitli ahşap malzemeye oyma tekniği ile yapılmış geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş kapı ve pencere kanatları, ahşap tavan göbeği örnekleri ve mermer üzerine işlenmiş mezar şahidesi ve sandukalar teşhir edilmektedir.
Başkenti Konya olan Selçukluların sembolü çift başlı kartal ve kanatlı melek figürlerinin en güzel örnekleri de bu müzede sergilenmektedir.

KONYA KARATAY (ÇİNİ ESERLER) MÜZESİ
Karatay (Çini Eserler) Müzesi

Medrese Karatay İlçesi, Ferhuniye Mahallesi, Adliye Bulvarı'nda Aladdin Tepesi'nin kuzeyinde yer almaktadır.
Karatay Medresesi, Sultan II. İzzeddin Keykavus Devrinde, Emir Celaleddin Karatay tarafından, 649, H. (1251 M.) yılında yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir. Osmanlı Devrinde de kullanılan medrese XIX. yüzyılın sonlarında terk edilmiştir.
Medrese Selçuklular Devrinde hadis ve tefsir ilimleri okutulmak üzere "Kapalı Medrese" tipinde Sille taşından inşa edilmiştir. Tek katlıdır. Giriş doğudan gök ve beyaz mermerden yapılmış kapı ile sağlanmaktadır. Kapı Selçuklu Devri taş işçiliğinin şaheser bir örneğidir. Yazı ve desenlerle süslenmiştir. Kapının üzerinde medresenin yapımı ile ilgili kitabeler yer almaktadır. Kapının diğer yüzeylerine seçme ayet ve hadisler kabartma olarak işlenmiştir.
Kapıdan, evvelce kubbe ile örtülü (şimdi üzeri açık) bir avluya, buradan da bir kapı ile medreseye girilir. Medrese salonunun üzeri, merkezinde fener bulunan ve mozaik çinilerle kaplı kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağında, duvarların üst kısımlarındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerindeki panoda ayetler yazılıdır. Binanın batı yönünde bulunan beşik tonozlu eyvanın kemerinde besmele ve Ayet-el Kürsi yer almaktadır. Kubbeye geçiş elemanı olan üçgenlerde ise Muhammed, İsa, Musa ve Davud peygamberlerin isimleri ile dört halifenin (Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali)'nin isimlerine yer verilmiştir. Eyvanın solundaki kubbeli hücre Celaleddin Karatay'ın türbesidir.
Medrese duvarlarındaki mozaik çinilerin büyük bir kısmı dökülmüştür. Çinilerde kullanılan renkler, turkuvaz (firuze), lacivert ve siyahtır.
Anadolu Selçuklu Devri çini işçiliğinde önemli yeri bulunan Karatay Medresesi 1955 yılında "Çini Eserler Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır.
Sergilenen eserler Anadolu, Selçuklu ve Osmanlı Dönemine aittir. Celaleddin Karatay Türbesi'nin bulunduğu hücrede ve güneydeki öğrenci hücrelerinde Kubad-Abad Sarayı çinileri alçı süsleri, çini tabaklar, kandiller ve sırsız seramikler sergilenmektedir. Kubad-Abad Sarayı çinileri haç, yarım haç, sekiz köşeli yıldız ve kare şeklinde olup, lüster ve sıraltı tekniği ile yapılmıştır. I.Alaeddin Keykubat'ın emri ile yaptırılan Kubad-Abad Sarayı İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr. Osman Turan'ın Beyşehir civarında olması gerektiğini işaret etmelerinden sonra 1949 yılında Konya Müze Müdürü Zeki Oral tarafından bulunmuştur. 1952'de Zeki Oral'ın, 1965-1966'da Katharina Ottodorn'un ve 1967'de Mehmet Önder'in sondaj ve kazı çalışmaları ardından uzun süre kendi kaderine terk edilen Kubad-Abad 1980 yılından itibaren Prof. Dr. Rüçhan Arık tarafından yeniden ele alınarak sistemli kazılara başlanmıştır.
Eyvanda Selçuklu Dönemine ait çini kalıntıları, Selçuklu ve Osmanlı Dönemine ait seramikler teşhir edilmektedir. Kubbeli salonda Selçuklu Dönemine ait cam tabak, çini parçaları, Beyşehir Eşrefoğlu Camii'ne ait tavan göbekleri ve Osmanlı Dönemine ait seramikler bulunmaktadır.

KONYA KİLİSRTA MÜZESİ
KİLİSTRA NERESİDİR?
Kilistra antik kenti Konya'nin 49 km güneybatısında Konya Meram ilçesi, Hatunsaray beldesine bağlı Gökyurt köyündedir.
TARİHÇE
Yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu Kilistra'da Hellenistik ve Roma çağında (İ.Ö. 2. yy-İ.S. 3. yy) yerleşimin başladığı tespit edilmiştir.
Kazı esnasında doğu şırahanede eşik taşı olarak bulunan Roma devri bir devşirme mezar yazıtında Kilistra adının geçtiği görülmüştür.
Kilistra Bizan devrinde (İ.S. 8-13 yy) yoğun bir şekilde Kapadokya benzeri kaya oyuğu yerleşmelerine sahne olmuştur.
İncil'de söz edilen Aziz Paulos'un seyahatleri sırasında uğradığı Anadolu kentlerinden Lystra aynı zamanda ünlü Kral Yolu üzerinde olup İkonion (Konya)-Pisidia Antiocheia (Yalvaç) arasında bulunmaktadır. Listra'dan Yalvaç'a giden haberci Paulos Kilistra'ya da uğramıştır. Haberci Paulos'un mektuplar gönderdiği Timoteos da Lystralıdır.
Kazı çalışmaları esnasında temizliği yapılan Sümbül'ini Kilise'nin bulunduğu mevkiye halen yöre halkının "Paulönü" demesi Aziz Paulos'un adının yaşatıldığının kanıtıdır.
Roma devrinde Hristiyanlığı kabul etmiş Lystra halkının Paganist (putperest) kitlelerin ve yağmacıların yoğun saldırılarına dayanamayarak çevresinde bulunan ve saklanmaya elverişli dağlık kesimler seçtikleri görülmektedir. Kurulan bu saklı kentlerden en önemlisi Kilistra'dır.
Gökyurt köyünün halen yaşayan halkı Kilisra antik kenti üzerine yerleşmiştir. Bizans döneminde yerli halkla Anadolu'ya gelen Türk'lerin birlikte yaşadıkları bazı bulgularından anlaşılmaktadır. Osmanlı döneminde ise daha çok hayvancılıkla uğraşan konar-göçer aşiretlerin iskan edildiği etnolojik bulgulardan tesbit edilmiştir.
GÜNLÜK YAÞAM
Gökyurt köylüleri tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Arazinin yapısal özellikleri nedeniyle tarım kısmen hayvan gücüyle sürdürülmektedir. Bu nedenle köyde katır, eşek ve at tarım ve hayvancılık amacıyla kullanılmaktadır.
Köyde bol miktarda kabak yetiştirilmekte olup, düğünlerde kadın sofralarında kabak yemeği ikramı gelenek halinde devam etmektedir.
Yöre mutfağında alıç, yaban eriğinden turşu, ahlattan komposto, gılabbadan meşrubat yapılmaktadır. Bağcılık yaygın olup, yoğun pekmez üretimi vardır. Klasik yöntemle bal üretimi köy ekonomisinde önemli yer tutmaktadır.
Üretimde kadınlar da tarlada, hayvan bakımında, ve ahır işlerinde katkıda bulunmaktadırlar. El ve örgü işlerinin köklü bir geçmişi vardır.
KİLİSTRAYA NASIL GİDİLİR?
Kilistraya (Gökyurt) 34 km'lik Konya-Hatunsaray asfalt yolundan güneydoğuya yönelen 15 km'lik Gökyurt asfalt yolu ile gidilir.
Konya-Antalya asfalt yolunun 34 km'den güneye dönülerek 15 km'lik stabilize bir yolla da Kilistra'ya ulaşmak mümkündür.
KİLİSTRA NASIL GEZİLİR?
Kilistra antik kentine Lystra (Hatunsaray) yönünden gelen ve halen taş döşemeleri yerinde korunmuş, köyün doğusunda yer alan Kral Yolu izlenerek Devrek Mevkine ulaşılır. Devrek mevkinde kentin griişini kontrol altında tutan gözetleme kulesi karakol yapısı gezildikten sonra kentin içine ulaşan antik yol izelenerek Konacak mevkiindeki tipik kaya oyuğu anıtsal antik mezarlar ve mezarların yer aldığı kayalığın batı eteğindeki toplantı salonu ve diğer sosyal amaçlı yapılar görülür.
Buranın güneyinde yer alan Haç Planlı Þapel (Sandıkkaya) içten ve dıştan yekpare kayaya oyulmuş benzeri az, enteresan bir yapıdır. Þapelin çevresinde tamamlayıcı yapılar bulunmaktadır.
Buradan batıya devam eden Kral Yolunun diğer girişine ait ikinci gözcü kulesi, ikinci karakol ve sarnıç ile geç devirde testi ve çanak yapımında kullanılan "Kapçı İni" gezilir. Buradan köy merkezinde yer alan Köy Konağı'na ulaşılır. Köy Konağı'nda yiyecek içecek vb. zorunlu ihtiyaçlar temin edilebilir.
Köy konağının batısında yer alan su sarnıcı (Katırini) Söğütlü deresindeki çifte şaraphaneler (Þırahane) ve bunlar su yolları gezildikten sonra Köy Konağı güney-batısında bulunan ve köylülerce "Paulönü Mevkii" denilen yerde Sümbül Kilisesi'ne gidilir. Vadi içinde doğa ile tarihin içiçe yaşandığı Paulönü mevkiinde yeşilin her tonu izlenebilir.
Buradan Ardıçlı Tepe'nin kuzey yamacında bulunan büyük su sarnıcına doğru giderken nekropol alanındaki anıtsal kaya mezarları görülür.
Büyük su sarnıcı (Katırini) üç nefli, görkemli bir kaya yerleşme olup kentin en ilgi çekici yapılarındandır. Su sarnıcının kuzeyinde Söğütlü Deresi içerisindeki çifte şırahaneler ve bunların su yolları yapıları olarak görülmeye değerdir.
MİMARİ
Kilistra antik kenti erken Bizans devrinde doğal kaya oluşumuna paralel beş ayrı mevkide kurulmuştur. Kaya oyuğu yerleşimi şeklindeki kentin kuruluşunda ve yapılaşmasında gizlilik esas alınmıştır. Geriden bakıldığında doğal bir kaya gibi görünen yerleşme yerlerinin iç kısımları geniş mekanlar halinde oyulmuş, aydınlatma ve havalandırma kamufle edilmiş mazgal açıklıklarla sağlanmıştır.
Mimaride dini yapılara (şapel ve kilise) sosyal amaçlı yapılara (mesken, sarnıç, çeşme, şaraphane...) savunma ve güvenlik amaçlı yapılara (gözetleme kulesi, garnizon ve sığınaklar) rastlanmaktadır.
Yaşayan kentsel doku topoğrafik yapıya uygun olarak yamaç evler tarzındadır. Hal, mimaride hazır bulunduğu ana kayaya oyularak yapılan eski hacimleri fonksiyonunu değiştirerek kullanmaya devam ederken; kendi yaptıkları yapılarda ise kayadan keserek ve yontarak elde ettiği biçimle taşları ana malzeme olarak kullanılmıştır. Yapılan temelden çatıya taştan olup, geniş hacimli ve düz damdır.
DOÐAL GÜZELLİKLER
Volkanik tüf kayaların oluşturduğu peri bacalarını andıran kaya oluşum köyün yer aldığı vadi boyunca devam etmektedir. Vadi adeta bir taş ormanını andırmakta, yerleşim alanındaki seyir teraslarından panaromik görüntüler vermektedir. Yerel karakterdeki bitki örtüsü ile kaplı yörede yeşilin her tonu dört mevsim görülmektedir. Bu bitki dokusu Toros yamaçlarında görülen zengin maki türleridir. Dişbudak, alıç, ahlat, yaban eriği (Yonuz eriği) iğde ve kuşburnu ile yoğun meşe ormanları, ceviz, badem vb. meyve ağaçları harika bir doğal manzara sunmaktadır. Orman dokusunda yaban hayatı tüm çeşitliliğiyle sürmektedir.
Maki grubu içinde köylülerce "Gılabba" adı verilen taneli salkım halinde yetişen bodur ağaç tipinde yabani üzüm türü bir bitki de sağlık amaçlı tüketilmektedir. (Gilabori-Viburnum opulus).
KONAKLAMA
Gökyurt turizm olgusun benimseyen, geleneksel Türk konukseverliğini yaşatan şirin bir köydür.
Köyde grup konaklamasına elverişli bir Köy Konağı vardır. Köy Konağı eski Halkevi binası restore edilip üstüne bir kat daha eklenerek modern hale getirilmiştir.
Köyde her türlü sağlık hizmeti sunan sağlık ocağı bulunmaktadır.

KONYA MEVLANA MÜZESİ
MEVLANA MÜZESİ

Bugün müze olarak kullanılmakta olan Mevlâna Dergâhı'nın yeri, Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi iken bahçe, Sultan Alâeddin Keykubad tarafından Mevlâna'nın babası Sultânü'l-Ulemâ Bâhaeddin Veled'e hediye edilmiştir.
Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 tarihinde vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmiştir. Bu defin gül bahçesine yapılan ilk defindir.
Sultânü'l-Ulemâ'nın ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlâna'ya müracat ederek babasının mezarının üzerine bir türbe yaptırmak istediklerini söylemişlerse de Mevlâna "Gök kubbeden daha iyi türbe mi olur" diyerek bu isteği reddetmiştir. Ancak kendisi 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled Mevlâna'nın mezarı üzerine türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiştir. "Kubbe-i Hadra" (Yeşil Kubbe) denilen türbe dört fil ayağı (kalın sütun) üzerine 130.000 Selçukî dirhemine Mimar Tebrizli Bedrettin'e yaptırılmıştır. Bu tarihten sonra inşaî faaliyetler hiç bitmemiş 19. yüzyılın sonuna kadar yapılan eklemelerle devam etmiştir.
Mevlevî Dergâhı ve Türbe 1926 yılında "Konya Âsâr-ı Âtîka Müzesi" adı altında müze olarak hizmete başlamıştır.1954 yılında ise müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilmiş ve müzenin adı "Mevlâna Müzesi" olarak değiştirilmiştir.
Müze alanı bahçesi ile birlikte 6.500 m² iken, yeri istimlak edilerek Gül Bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle birlikte 18.000 m²ye ulaşmıştır.
Müzenin avlusuna "Dervîşân Kapısı" ndan girilir. Avlunun kuzey ve batı yönü boyunca derviş hücreleri yer almaktadır. Güney yönü, matbah ve Hürrem Paşa Türbesi'nden sonra, Üçler Mezarlığı'na açılan Hâmûşân (Susmuşlar) Kapısı ile son bulur. Avlunun doğusunda ise Sinan Paşa, Fatma Hatun ve Hasan Paşa türbeleri yanında semahane ve mescit bölümleri ile Mevlâna ve aile fertlerinin mezarlarının da içerisinde bulunduğu ana bina yer alır.
Avluya Yavuz Sultan Selim'in 1512 yılında yaptırdığı üzeri kapalı şadırvan ile "Þeb-i Arûs" havuzu ve avlunun kuzey yönünde yer alan selsebil adı verilen çeşme, ayrı bir renk katmaktadır.
Tilâvet Odası
Tilâvet Arapça bir kelime olup,Kur'an-ı Kerim'i güzel sesle ve usulüne uygun olarak okuma anlamına gelir. Geçmişte bu oda da Kur'an-ı Kerim okunulduğu için buraya tilâvet odası denmiştir. Halen Hat Dairesi olarak kullanılmaktadır.
Hat Dairesi'nde Mahmud Celaleddin, Mustafa Rakım, Hulusi, Yesarizâde gibi devirlerinin meşhur hattatlarının levhaları yanında, Sultan II. Mahmud'un yazdığı altın kabartma bir levha da yer almaktadır. Gümüş kapı üzerinde teşhir edilmekte olan Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi'nin hattı ile yazılmış olan Molla Cami'ye ait Farsça beyitte şöyle denilmektedir.
Kabetü'l-uşşâk bâşed in mekam
Her ki nakıs amed incâ şod temam
(Bu makam aşıkların kâbesi oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır)
Huzûr-ı Pîr (Türbe)
Türbe salonuna Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Hasan Paşa'nın 1599 yılında yaptırdığı gümüş kapıdan girilir. Burada bulunan iki vitrin içerisinde Mevlâna'nın meşhur eserlerinden Mesnevi'nin, Divân-ı Kebir'in en eski nüshaları sergilenmektedir. Türbe salonunu üç küçük kubbe örter. Üçüncü kubbeye post kubbesi de denilir ve yeşil kubbeye kuzey yönünden bitişiktir.
Türbe salonu doğuda, güneyde ve kuzeyde yüksekçe bir set ile çevrilir. Kuzeyde iki parça halinde yer alan yüksek setlerde 6 Horasan erinin sandukaları yer almaktadır. Horasan erlerinin hemen ayak ucunda ise İlhanlı Hükümdarı Ebû Said Bahadır Han için yapılmış nisan tası sergilenmektedir.
Yine burada yer alan iki levha, Mevlâna'nın felsefesini ve düşünce sistemini açıklaması açısından mühimdir. 1. levha Türkçedir ve şöyledir;
"Ya olduğun gibi görün
Ya göründüğün gibi ol"
Hz. Mevlâna
2. levha ise Mevlana'nın Farsça bir rubaisidir. Rubainin Türkçe çevirisi şöyledir;

"Gel, Gel, ne olursan ol, gel!
İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel!
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kerre tövbeni bozmuş olsan da yine gel!"
Hz. Mevlâna
Türbe salonunu doğuda ve güneyde çevreleyen yüksekçe set üzerinde ise Mevlâna ve babası Bahaeddin Veled'in soyundan gelme, 10'u hanımlara ait olmak üzere 55 adet mezar ile, Hüsameddin Çelebi, Selâhaddin Zerkûbî ve Þeyh Kerimüddin gibi Mevlevîlikte makam sahibi olmuş 10 kişiye ait toplam 65 mezar bulunmaktadır. Hanımlara ait mezarların üzerinde yer alan sandukalara sikke konulmamıştır.
Yeşil kubbenin tam altında Mevlâna'nın ve oğlu Sultan Veled'in mezarları yer almaktadır. Mezarların üzerindeki iki bombeli mermer sandukayı 1565 yılında Kanunî Sultan Süleyman yaptırmıştır. Sandukaların üzerinde yer alan altın sırma tellerle işlenilmiş PûşÃ®de ise Sultan Abdülhamid II. tarafından 1894 yılında yaptırılmıştır.
Halen Mevlâna'nın babası Bahaeddin Veled'in mezarı üzerinde bulunan ve bazı kişilerin "oğlu gelince babası ayağa kalkmış" dedikleri ahşap sanduka ise, bir Selçuklu şaheseri olup, 1274 yılında Mevlâna için yaptırılmıştır. Kanunî, Mevlana ve oğlu Sultan Veled'in mezarları üzerine 1565 yılında yeni bir mermer sanduka yaptırınca, ahşap sanduka buradan kaldırılmış ve sandukası olmayan Mevlâna'nın babasının mezarının üzerine konulmuştur.
Semâhâne
Semâhâne bölümü, mescid bölümü ile birlikte XVI. yüzyılda Kanunî Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Semâhâne'de semâ, 1926 yılında dergâh müze oluncaya kadar devam etmiştir. Semâhâne'de yer alan naat kürsüsü ve müzisyenlerin oturdukları mutrib hücresi ile erkekler ve hanımlara ait mahfiller orijinal halleri ile korunurken, Semâhâne'nin uygun duvarlarında tarihi halılar ve yine vitrinler içerisinde madeni ve ahşap eserlerle Mevlevî musiki aletleri sergilenmektedir.
Mescid
Mescide çerağ kapısından girilir. Ayrıca mezarların bulunduğu huzûr- pîr ve semâhâne bölümlerinden de birer küçük kapı ile geçişler vardır. Bu bölümde müezzin mahfili ve mesnevîhân kürsüsü orijinal halleriyle muhafaza edilmektedir.
Mescidin güney duvarı üzerinde çok değerli halı ve ahşap kapı numuneleri sergilenirken, Mescid içerisine serpiştirilen 10 adet vitrinde de çok değerli cilt, hat ve tezhip numuneleri sergilenmektedir.
Halı Kumaş Bölümü - Derviş Hücreleri

Mevlâna Dergâhı'nın ön avlusunun batı ve kuzey yönünü çevreleyen, her birinde birer küçük kubbe ve baca bulunan 17 hücre bulunmaktadır. Bu hücreler Padişah III. Murat tarafından 1584 yılında dervişlerin ikameti için yaptırılmıştır.
Bu hücrelerden giriş kapısının sağında kalan dört hücre, halen gişe ve idare binası olarak kullanılmaktadır. Girişin solunda kalan 13 hücrenin baştan iki tanesi postnişÃ®n ve mesnevîhân hücresi olarak, orijinal eşyaları ile teşhir edilmiştir.
En sondaki iki hücre ise değerli kitap koleksiyonlarını müzemize hediye eden Rahmetli Abdülbakî Gölpınarlı ile Dr. Mehmet Önder'in kitaplarına tahsis edilmiştir. Halen kütüphane olarak hizmet vermektedir.
Diğer 9 hücrenin ara duvarları kaldırılarak birbirine bağlı iki büyük koridor elde edilmiştir. Bu koridorlardan birinde ülkemizin Kula, Gördes, Uşak, Kırşehir gibi yörelerine ait tarihi halıları, diğer koridorda ise Konya İli'ne bağlı, Ladik, Karaman, Karapınar, Sille gibi yörelerde dokunmuş tarihi halılar sergilenmektedir.
Bu hücrelerin koridora açılan pencere ve kapı boşluklarına yapılan vitrinlerde ise Mevlevî etnografyasına ait pazarcı maşası, mütteka, nefîr gibi dergâhtan müzeye nakledilen tarihi nitelikteki eşyalarla, müze koleksiyonunda yer alan son derece değerli Bursa kumaşları sergilenmektedir.
Matbah Bölümü
Matbah müzenin güneybatı köşesinde yer alır. 1584 yılında Sultan III. Murat tarafından yaptırılmıştır. Dergâhın müzeye dönüştürülüğü 1926 yılına kadar yemek ihtiyacı burada karşılanıyordu.
1990 yılında yapılan onarımlardan sonra bu bölümün teşhir ve tanzimi mankenler ile yeniden yapılmıştır. Matbahın asıl işlevi olan yemek pişirme ve somat denilen sofrada yemek yeme adabı mankenlerle anlatılmaya çalışılmıştır. Matbahın diğer işlevlerinden olan Nev-ni-yâz denilen Mevlevî aday adayı saka postu üzerinde otururken, semâ talim çivisi yanında ise semâ dedesinin can tabir edilen Mevlevî derviş adayına semâ talim ettirişi anlatılmaya çalışılmıştır.

KONYA SIRÇALI MEDRESE (MEZAR ANITLARI) MÜZESİ
Sırçalı Medrese (Mezar Anıtları) Müzesi
Sırçalı Medrese Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde medrese olarak kullanılmıştır. XVII. yüzyılda terk edilmiş olan medresenin talebe odaları yıkılmıştır. XIX. yüzyılda ise kerpiçle yapılan bu odalarda eğitime devam edilmiştir.
Medrese 1954 yılında yeniden onarıma ve korumaya alınarak 1960 yılında Konya Müzesi'ne bağlı "Mezar Anıtları" seksiyonu olarak ziyarete açılmıştır. 1969 yılında Kültür Bakanlığı aslına uygun olarak Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiştir.
1988-1990 yılları arasında yeniden restorasyona alınan ve teşhir tanzimi yapılarak yenilenen müzenin bahçesinde toprak altında olan Bizans Devrine ait katakomp da onarılarak ziyarete açılmıştır. Sırçalı Medrese Mezar Anıtları Müzesi'nde çoğunluğu zaman içerisinde yok olan mezarlıklardan toplanan tarih ve sanat tarihi açısından değerli olan Selçuklu, Karamanoğlu ve Osmanlı Dönemlerine ait mezar taşları sergilenmektedir.
Mezar Anıtları Müzesi'nin üst katı halen "Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü"nün kullanımındadır.
Konya'nın ve Anadolu'nun önemli medreselerinden biri olan Sırçalı Medrese Konya İli, Meram İlçesi, Gazialemşah Mahallesi'ndedir. Açık avlulu, iki eyvanlı ve iki katlı medreselerden olan Sırçalı Medrese, II. Gıyaseddin Keyhüsrev Devrinde Bedreddin Muslih tarafından yaptırılmıştır. Binanın önemli bölümlerinde kesme taş diğer kısımlarda moloz taş kullanılmıştır. Çeşitli değişikliklerle 1924 yılına kadar medrese olarak kullanılmıştır.
Doğu-batı yönünde uzanan medresenin dikdörtgen biçimindeki ön cephesi kesme taştandır. Öne çıkıntı yapan taç kapı çeşitli geometrik ve rumi süslerle bezenmiştir. Giriş kapısının üstüne rastlayan kısımda kitabe bulunmaktadır. Bunun iki yanında üstü mukarnaslı süs işçilikleri vardır. Ayrıca klasik Selçuklu taç kapılarında rastladığımız gibi kapının iki yanında iki niş bulunmaktadır. Giriş kapısından sonra beşik tonozlu eyvan gelir.
Bu bir bakıma ikinci eyvan durumundadır. İkinci katın oluşumundan dolayı Bursa kemeri şeklinde sırlı tuğla ve çinilerle kaplı tonoz örtüsü biraz basıktır. Sağ tarafta türbe, solda ise medrese odası vardır. Türbe kubbemsi tonoz örtülü olup bir penceresi cepheye, diğeri avluya açılmaktadır. Duvarları ve örtüsü, sırlı tuğlalarla balık sırtı şeklinde örülmüştür. Soldaki medrese odası beşik tonola örtülü olup bir pencere cepheye açılmaktadır. Günümüze kalan sağlam medrese odası bu odadır.
Medresenin dikdörtgen bir avlusu ve avlunun ortasında bir havuzu vardır. Avlu üç yönden revaklarla çevrilidir. Revakların kalan kısımlarından ayakların duvar yüzeylerinin çeşitli şekillerde sırlı tuğla ve çinilerle kaplı olduğu anlaşılmaktadır. Avlunun sağında ve solunda dörder öğrenci hücresi bulunmaktadır. Üst kattaki odalarla birlikte toplam oda sayısı onaltıdır. Odaların kapı ve pencereleri avluya açılmaktadır.
Ana eyvanın sağında ve solunda kubbeli birer oda vardır. Bunlar klasik kışlık dershanelerdir. Yapının en süslü ve gösterişli yeri olan ana eyvan bugün oldukça sağlam durumdadır. Yalnız eyvan kemerinin yeri kadar olan altıgen çiniler ve eyvanın üst kısmındaki çiniler dökülmüş ve bozulmuştur. Eyvan bir basamakla avludan ayrılmaktadır. Cephesi çeşitli şekillerde ve görünüşlerde çinilerle ve yazılarla bezelidir. Bu yazılar Kuran'dan alınmış surelerdir. Kemer içinde yer alan altıgenin ortasında, binanın mimarının kitabesi bulunmaktadır. Medreseyi "Tuslu Mehmet Usta"nın yaptığı yazılıdır. Yazı bordürleri eyvanın cephesini çepeçevre dolaşmaktadır. Eyvanın güney duvarında çinileri dökülmüş mihrap bulunmaktadır. Sırçalı Medrese çinileri çini sanatı yönünden önemli bir yer tutmaktadır.

KÜTAHYA MÜZELERİ
KÜTAHYA MÜZELERİ
Arkeoloji Müzesi
Ulu Camii yanında Vacidiye Medresesi olarak bilinen yapıdadır. Medrese binası 1314 yılında Germiyan beylerinden Umur Bin Savcı tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan inşa edilen yapının portali Selçuklu sanatının özelliklerini gösterir. Kapıları kubbeli orta mekana açılan dokuz küçük odası vardır. Müzede yer alan vitrinlerde Miyosen döneminden itibaren, Paleolitik, Kalkolitik, Eski-Tunç, Hitit, Frig, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait eserler teşhir edilmektedir. Restorasyonu ve yeni teşhir düzenlemesi yapılarak 5 Mart 1999 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Çini Müzesi
Germiyan Beyi II. Yakub (1387-1429) Külliyesi'nin imaret bölümü olan bu yapı, Kültür Bakanlığı'nca restore edilerek, Çini Müzesi olarak 5 Mart 1999 tarihinde ziyarete açılmıştır. Kubbeli ve şadırvanlı orta mekana, üç yönde kubbeli eyvan ile iki oda açılmaktadır. Türbe bölümünde II. Yakub Bey'in çinili sandukası bulunmaktadır. Külliyenin vakıf kitabesi giriş kapısının solunda yer alır. Müze içinde yer alan vitrinlerde 14. yüzyıldan başlayarak günümüzde yapılan örneklere kadar olan çini eserler yer almaktadır.

Kossuth Müzesi
Macar Sokak'ta bulunan 18. yüzyıl Türk evidir. Macar Evi olarak da bilinir. Macar özgürlük savaşının önderlerinden Lajos Kossuth (1802-1894), ailesiyle birlikte 1850-1851 yılları arasında bu evde misafir edilmiş ve Macaristan Anayasası tasarısını bu evde hazırlamıştır. Bahçe içinde yer alan iki katlı ve 7 odası olan ahşap ev, Kültür Bakanlığı'nca restore edilerek Lajos Kossuth anısına müze olarak 19 Eylül 1982 tarihinde ziyarete açılmıştır. Müzede Lajos Kossuth'a ait eşyalar ile klasik Türk evine ait etnoğrafik eserler teşhir edilmektedir.

MALATYA MÜZESİ
MALATYA MÜZESİ
Müzenin Tarihçesi
Malatya, arkeolojik ve etnografik eserler bakımından bol ve zengin kaynaklara sahip olduğundan, bir müze binasına ihtiyaç duyulmuştur. 1969 yılında geçici bir binada hizmete sokulan müze; 1975 yılında yapımına başlanan Kernek Parkı bitişiğindeki yeni yerine 1979'da taşınmıştır.

Müzede Bulunan Eserlerle İlgili Bilgiler
Müzede, yeniden düzenlenerek teşhire açılan eserlerin toplamı 15.518'dir.
Müzede Malatya yöresinde, özellikle kum ocakları veya kum kayalarında bulunmuş fosiller; Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı buluntuları; Hitit, Urartu, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Dönemi eserleri sergilenmektedir.
Malatya il sınırları içerisinde, Karakaya Baraj Gölü suları altında kalan alanlarda, Pirot, Caferhöyük, Köşkerbaba, İmamoğlu ve Değirmentepe Höyük'te, Arslantepe Höyük'te çıkarılan eserlerden bazıları şunlardır:
Neolitik heykelcikler (M.Ö. 8000); obsidiyen bıçak, orak, ok ucu, keski ve delgiler; kılıç ve mızrak uçları (M.Ö. 3200-3000); insan mezarı (M.Ö. 4000); mühür baskılar (M.Ö. 3200-3000); ryton (M.Ö. 1200-1700), heykel ve kaya yazıtları.

MANİSA MÜZESİ
MANİSA MÜZESİ
Antik çağlardan beri Sypylos adıyla bilinen dağın kuzey eteklerinde kurulup gelişen Manisa (Magnesia Ad Sipylus) kenti, yaşamını günümüze dek kesintisiz sürdürebilmiş yerleşim yerlerinden biridir. Homeros'a göre Troya Savaşı'na katılan Teselya'lı Magnetler tarafından kurulan ve özellikle İ.Ö. VII-VI. yüzyıllarda Lydia'lılar döneminde bir uygarlık ve kültür beşiği olan Manisa ve yöresi Roma ve Bizans imparatorlukları döneminin de önemli kentlerinden biridir. 1313 yılında Saruhanbey'in kurduğu Saruhanoğulları Beyliği'nin başkenti, Osmanlılar Döneminin şehzadeler kenti olan Manisa; Cumhuriyet Döneminde dinî, kültürel ve mimarî çehresini değiştirmiş, bugün Cumhuriyet Döneminin modern bir kenti olmuştur.
Yüzyıllar boyunca yöre halkının yaşam biçimlerini, üretim güçlerini, inanç ve zevklerini gösteren belgelerin toplanarak korunması, değerlendirilmesi ve sergilenmesi yoluyla geçmişe vefa borcunu ödemeye çalışan Manisalılar, Manisa il sınırları içinde bulunan taşınabilir kültürel varlıklarını Manisa'ya getirerek depolamış ve ilk kez 29 Ekim 1937 günü zamanın valisi Murat Germen'nin de katıldığı bir törenle müze olarak düzenlenen Muradiye Külliyesinin medrese bölümünde teşhire sunmuşlardır.
Kareye yakın dikdörtgen planlı bir iç avlunun etrafını çeviren kubbeli revak ve odalardan oluşan Mimar Sinan'ın medresesi, günden güne sayıları artan eserleri depolayacak ve sergileyecek mekânlar bakımından yetersiz kalınca medresenin doğusunda farklı açıdaki bir eksen üzerine konulmuş olan daha büyük hacimdeki imarethane, 1972 yılında müzenin arkeoloji seksiyonu olarak düzenlenmiştir.
Müzenin arkeoloji seksiyonunda korunmakta ve teşhir edilmekte olan kültür varlıkları özellikle Lydia bölgesinde yaşayan halkların kültür karakterini ve yaşam biçimlerini yansıtması bakımından önemlidir.
Seksiyondaki eserlerin tamamı Lydia bölgesi höyük yerleşmeleri ile, Sardis "Salihli", Philadelphia "Alaşehir", Thyateira "Akhisar", Julia-Gordos "Gördes", Saittai "Demirci", Apollonis "Mecidiye-Akhisar", Magnesia Ad Sipylus "Manisa", Stratonikeia-Hadrianopolis "Siledik-Kırkağaç", Nakrasa "Bakır-Kırkağaç", Attalia "Selçikli-Akhisar", Daldis "Kemer-Salihli", Tabala "Yurtbaşı-Kula", Aigai "Manisa", Kharakipolis "Çağlayan-Gördes", Maioneia "Menye-Kula" vs. gibi antik şehirlerden gelmiştir.
Bu koleksiyondaki yörenin zengin kültürünü Tunç Çağından başlayarak Bizans Devrinin sonuna kadar kesintisiz izlemek mümkündür.
İmarethanenin revakları altında; Anadolu'da ilk çağlardan beri tapılan Bereket Tanrıçası Kybele ve Athena, Dionysos, Hermes gibi tanrıların kült heykelleri ile portre özelliği gösteren Roma Devri heykel ve büstleri sergilenmektedir
Bizans eserleri arasında Meryem-İsa, meleklerden Cebrail ve Mikail'in mermer rölyefi, Sardis'teki tonozlu mezardan getirilmiş tavus kuşlu mezar freski, gümüş incil muhafazası ve çeşitli Hıristiyanlık sembolleri ile değişik tür kandiller, devrinin özelliklerini en iyi şekilde yansıtır bir düzenleme içinde sergilenmiştir.
Müzedeki sikke kolleksiyonunda; bölgemizde ve özellikle Sardis'te en eski devirlerden itibaren basılan ve Osmanlı Devri sonuna kadar uzanan döneme ait sikkeleri kronolojik bir sıra içinde bulabilir; Prehistorik, Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerinin kültürlerine ait küçük buluntuların birer örneği olan altın diadem, yüzük, küpe, bilezik, gümüş kâse ve kepçeler, bronz figürinler fildişi saç tokalarının her çeşidini görebiliriz.
Türkiye'de ve dünya müzeleri arasında ilmi açıdan önemli bir yer tutan ve Sardis Salonu diye isimlendirilen müzenin en büyük salonu, 1957 yılından bu yana yapılagelen Sardis kazılarından edinilen eserlere ayrılmıştır. Bu salonda İ.Ö. VII. yüzyıldan itibaren güçlü bir biçimde devletleşmiş Lydia'lıların eserlerini, erken Lydia Sardis'inden geç devir Sardis'ine kadar geçen süreç içindeki kültür alışverişlerini tamamlamış olarak bulabiliriz. Burada Sardis tanrıları, Sardis içki ve mutfak kapları, ritüel yemeklerinin maddî verileri, çeşitli takıların kalıpları ile ünlü Sardis yöneticilerinin evlerine ait taban mozaikleri ve İ.Ö. VI. yüzyılın ortalarında Sardis'te Perslerle yapılan savaşta kullanılmış bronz miğfer ve çeşitli silahlar bulunmaktadır. Aynı zamanda geç devir Sardis'inde sinagog'ta kullanılmış krater ve çiftli arslanlar orijinaline uygun kompozisyonlar içinde halka sunulmuştur
Müzenin heykel salonunda; sinagog mozaiklerinin yanı sıra Aphrodite, genç kız, genç atlet heykelleri, döneminde yararlılık göstermiş ve şehir meclisleri tarafından onurlandırılmış kadın ve erkeklere ait büyük boy heykeller ve mitolojide önemli yer tutan öykülere ait kompozisyonların yontuları sergilenmektedir.
İ.Ö. 25000 yıl önce bölgede yaşayan homo sapiens türü insana ait fosil ayak izlerinden başlayan belgelerin sergilendiği diğer bir salonda ise, bölgenin prehistorik yerleşmelerinden gelen ve Tunç Çağı ölü gömme kültürünün en güzel örnekleri olarak bilinen gaga ağızlı ve üç ayaklı seramik kaplar ve rytonlar ile bölgenin erken çağlardaki ibadet biçimlerini ve tanrı fikirlerini yansıtan mermerden yapılmış idollerin türlü versiyonlarını, Miken Devrini temsil eden önemli bir grup (psykter, amphora, kyliks, değişik bronzdan silahlar) oluşturan eserler ve Klozomenai kentine ait pişmiş toprak lahitleri ve küçük buluntuları görmek mümkündür.
Manisa Müzesi'nin iç ve dış avlularında sergilenen yazıt ve stellerin sayıca bolluğu; bölgenin zengin epigrafik belgelere sahip olması en etkin sebep olmakla beraber müze çalışanlarının yanı sıra, bilim adamlarının ve halkın yazılı belgelere gösterdikleri ilginin ifadesini de taşımaktadır. Manisa ve civarında yapılmış yüzey araştırmalarında ve kazılarda elde edilen yazıtlar incelenerek müzeye taşınmış ve konuları hakkında makaleler yazılmıştır. Bu yazıtlarda Lydia'nın antik devirdeki kültürel tarihini ve sosyo-ekonomik yapısını, vatanına hizmetleri geçen bireylerin nasıl onurlandırıldığını, imparator ve kralların genelgelerini, Roma Devrinde şehirler arasındaki mesafeleri gösteren mil taşlarını, Roma ve Bizans dönemlerinin dinsel içerikli ifadelerini bulabiliriz.
Muradiye Külliyesi'nin medrese kısmı, günümüzde Anadolu Türk sanatından örneklerin sergilendiği bir seksiyon olarak düzenlenmiştir. Saruhanlılar, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemlerine ait askerî, dinî ve sivil hayatta kullanılan eşyanın sergilendiği seksiyondaki en erken tarihli eser Manisa Ulu Camii'nin minberine ait ahşap kapı kanatlarıdır. Kündekarî (geçme) tekniği ile ceviz ağacından yapılmış kapı kanatlarındaki ahşap oyma ve fildişi kakma sanatının mükemmelliği yanında, "Yusufoğlu Fakih"in desenlerine göre Daki Oğlu Mehmet'in yaptığına dair bir kitabenin de yer alması esere tarihî bir belge olma niteliğini de kazandırmaktadır. Anadolu Türk sanatında özellikle XVI. yüzyılda zirveye ulaşan çini sanatından örneklerin, sırmalı simli kumaş işlemeciliğinden parçaların, XVII-XVIII. yüzyıllara ait yazma eser ve yazı aletlerinin yer aldığı vitrinler , ziyaretçilerin ilgisini en çok çeken birer sergidir. 1965 yılında Topkapı Sarayı Müzesi'nden naklen gelen eserler de XIX. yüzyıl saray yaşamına ilişkin bilgi vermeleri bakımından önem taşır. Bunlar arasında sultanın huzuruna çıkan herkesin el etek öpemeyeceği, fakat tahtın kenarlarından sarkan "taht kuşakları"nın öpülebileceğini gösteren atlas kuşaklar ile Türk dokuma sanatının özgün örneklerinden bir kumaşın dikimi ile bütün vücudu içine alan sultanın tıraş önlüğü; altın sırma işlemeli hamam havluları; her yıl hac mevsimi öncesinde Kabe'nin bakım ve onarımında harcanacak paraların toplandığı "surre kesesi" izleyenlerin dikkatini çekmektedir. File örgülü çelik zırh, altın desenli miğfer ve dizlik, gergedan derisinden kalkan, okçuluğa ait yay, yüksük, bileklik ile sedef-kemik kakma süslemeli tüfeklerle savaş edevatının yanı sıra her birinde sahibinin ve ustasının isimleri yazılı çelik kılıçlar müze koleksiyonunun nadir eserlerini teşkil ederler
Saray eşyası, dini eserler ve askeri silahlar dışında Batı Anadolu'nun zeybeğini süsleyen gümüş takılar ve başlıkların süsü oyalı yemeniler ile Türk kadınının yetenek ve zevkinin birer simgesi olan el işi örtüler, peşkirler ve giysiler müzece tümü sergilenemeyen değerler hazinesidir.

Thyateira
Manisa İli, Akhisar ilçe merkezi sınırları içinde olan Thyateira antik kenti, bugün modern yerleşmenin altında kalmıştır.
Modern kentin merkezinde bulunan ve Tepe Mezarlığı olarak isimlendirilen alanda, 1968-1971 yılları arasında gerçekleştirilen kazılarda; 2-4.yüzyıl arasına tarihlenen bir portiko ile 5-6.yüzyıla tarihlenen absidal planlı bir yapının kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Portico, Roma İmparatorluk Döneminde, Batı Anadolu'nun birçok kentinde inşa edilmiş olan sütunlu caddelerdendir. Apsisli yapının ise dinsel işlevi olmayan bir bazilika olduğu düşünülmektedir.
Kentin en eski dinsel yapısı olan Ulu Camii'nin yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, pagan tapınağı olarak yapılıp Hıristiyanlık döneminde kiliseye çevrilmiş olduğunu gösteren mimarî bulgular taşımaktadır. 15.yüzyılda ise camiye çevrilmiştir.
Kentin akropolisi, Akhisar Devlet Hastanesi'nin bulunduğu tepedir.
Philadelphia
Manisa İli, Alaşehir ilçe merkez sınırları içinde bulunan kentin büyük bölümü modern yerleşmenin altında kalmıştır.
Pergamon krallarından II. Attalos Philadelphos tarafından kurulan Philadelphia, Roma Döneminde, tapınaklarının ve kentte yapılan festivallerin çokluğundan dolayı "Küçük Atina" diye anılmıştır. Bizans Döneminde önemini koruyan kent, bu dönemde sağlam bir surla çevrilmiştir.
Philadelphia'da yapılmış olan kazılarda, Roma Dönemine tarihlendirilen bir tiyatro ile bir tapınak ortaya çıkarılmıştır. Tiyatrodaki kazı çalışmalarında skenenin (sahne binası) büyük bir bölümü ile, caveanın (oturma bölümü) çok az bir bölümü gün ışığına çıkarılmıştır. 2.yüzyıl da yapılmış olduğu düşünülen tapınaktan ise sadece temel ve bazı mermer architrav blokları günümüze kadar gelebilmiştir.
Kentin en görkemli anıtlarından birisi de, sadece üç payesi korunmuş olan St. Jean kilisesidir. 6.yüzyılda yapılmış olan bazilika, sonraki dönemlerde de onarımlar geçirmiştir.
Kazılarda ortaya çıkarılan bir başka yapı da, Bizans surlarına ait olan ve "Doğu Kapısı" olarak adlandırılan bir giriş kapısıdır. Birisi yarım daire, diğeri dikdörtgen planlı iki kule ile korunmuş olan kapı, Türk akınları sırasında örülerek kapatılmış ve bu tarihten sonra da kullanılmamıştır.
Aigai
Manisa İli'nin batısında, Yunt Dağları yöresinde, Köseler Köyü sınırları içinde, dağlık arazide kurulmuş olan Aigai Kenti, Herodotos'un bahsettiği 12 Aiol kentinden biridir.
Arkeolojik verilere göre tarihi Arkaik Döneme (6.ve 7.yüzyıl) kadar uzanan kent, Hellenistik Dönemde önemli bir merkez haline gelmiştir. Bu dönemde birçok yeni yapı inşa edilmiş ve kentin yayılım alanı genişlemiştir. 17 yılındaki deprem sırasında oldukça zarar gören kent, İmparator Tiberius Döneminde yeniden inşa edilmiştir.
Aigai kenti'nin kalıntılarının bulunduğu alan, yörede Nemrutkale olarak anılmaktadır. Kentin surları, arazinin durumuna göre inşa edilmiştir. Surlar içinde doğuda, önü stoalı, üç katlı agora yapısı ve bu yapıyı taşıyan görkemli istinat duvarları; agoranın kuzeyinde bouleuterion; güneyde teras duvarlı stadion; batıda tiyatro; tiyatronun batısında Demeter tapınağı; kuzeyinde peripteros planlı başka bir tapınağın kalıntıları mevcuttur.
Kentin yaklaşık 6-7 km. doğusunda, Kocadere yatağında da Apollon tapınağı kalıntıları bulunmaktadır.
Kentte henüz kazı yapılmamıştır.
Sardes Antik Kenti
Lydia Krallığı'nın başkenti olan Sardes kenti, M.Ö. 6.yüzyılda Perslerin Lydia Krallığı'na son vermelerinden sonra bir Pers satraplık merkezi haline gelmiştir. Hellenistik ve Roma Döneminde de önemini koruyan, Bizans Döneminde önemli bir piskoposluk merkezi haline gelen kent, Salihli yakınındaki Sart kasabası ile adını günümüzde de yaşatmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde başlatılan Sardes kazıları, 1958 yılından bu yana Harvard ve Cornell üniversiteleri ile Amerikan Doğu Bilimleri Araştırma Enstitüsü'nün ortak kalıtımları ile aralıksız devam etmektedir. Söz konusu kazılarda, kentin değişik dönemlerine ait önemli bilgiler veren buluntular ele geçirilmiştir.
Lydia Krallığı'nın zenginliğinin kaynaklarından biri olarak gösterilen altın madeninin, Sart Çayı (Paktolos) kumlarından çıkarılıp arıtılarak işlendiği "Lydia Dönemi altın arıtma ve işleme atölyeleri", 1968 yılında Kuzey Paktolos bölgesinde ortaya çıkarılmıştır.
Lydia kral mezarlarının bulunduğu "Bintepe" bölgesi, büyüklü küçüklü onlarca tümülüsün bulunduğu alanlardır. Herodotos'un Mısır piramitleri ile mukayese ettiği bu tümülüsler, antik dönemde de ünlüydü.
Kentin akropolü, yüksek ve dik yamaçlı bir tepe görünümündedir. Burada M.Ö. 6.yüzyıla tarihlenen ve Lydia taş işçiliğinin özelliklerini yansıtan sur duvarlarının yanı sıra, Bizans Dönemine ait bir kale kalıntısına da rastlanmıştır. Bu buluntular, akropolün savunma amacıyla uzun süre kullanılmış olduğunu göstermektedir.
Artemis Tapınağı
Hellenistik Dönemde yapımına başlanan tapınak, muhtemelen eski bir Kybele kültünün kutsal alanında yer almaktaydı. Tapınak İon tarzında olup, pseudodipteros planlıdır. Başlangıçta Artemis adına yapılmıştır. Daha sonraki dönemlerde tapınağın cellası dört bölüme ayrılmış, bu bölümlerde Artemis, Zeus Polieus, Roma İmparatoru Antoninus Pius ve karısı Faustina'ya ait heykel başları bulunmuştur. M.S. 17 yılındaki depremde yıkılan tapınak, İmparator Tiberius zamanında eski plana göre tekrar inşa edilmiştir. 4.yüzyılda tapınağın güneydoğu köşesine bir şapel eklenmiştir.
Hamam-Gymnasion Kompleksi
Antik kentin merkezi bir kesiminde bulunan yapının planı, "İmparatorluk tipi" denilen bir gruba girmektedir. Bu tipin özelliği, oda ve salonların düz bir eksen üzerinde simetrik olarak yerleşmiş olması ve merkezde tek bir halvette birleşmesidir.
Hamam-gymnasion kompleksinin doğu yarısını kaplayan sütunlarla çevrili palaestra (kare avlu), spor etkinlikleri için, bu mekânın batısındaki tonozlu salonlar ise hamam olarak kullanılmaktaydı. Palaestradan hamam bölümüne geçişi sağlayan iki katlı ve sütunlu mekân, mermer avlu olarak adlandırılmaktadır.
2. yüzyılın ortalarında tamamlandığı düşünülen yapı, farklı dönemlerde birçok onarım geçirmiştir.
Sinagog
Kentteki hamam-gymnasion kompleksinin palaestrasının güneyinde bulunan bazilika formundaki yapı, Roma İmparatorluk Döneminde (3.yüzyıl) bir sinagog haline getirilmiştir. Sütunlu bir giriş avlusu ile bir ana mekândan oluşmuştur. Yaklaşık bin kişilik bir kapasiteye sahip olduğu düşünülen ana mekanda ve giriş bölümünde zemin mozaiklerle duvarlar ise renkli mermerlerle kaplıydı.

MARDİN MÜZESİ
Mardin Merkez 1. Cadde Cumhuriyet Alanı Atatürk heykeli yanındadır. Binanın doğu tarafına bitişik olan Meryem Ana Kilisesi'nin müzeye bakan kapalı portalindeki kitabeye göre bina, 1895 yılında Antakya Patriği İgnatios Behnam Banni tarafından Süryani katolik patrikhanesi olarak yaptırılmıştır.
Daha sonraları askeri garnizon, M.S.P. İl teşkilatı, kooperatif binası, sağlık ocağı ve polis karakolu olarak kullanılmıştır.
Binayı Süryani Katolik Vakfı'ndan satın alan Kültür Bakanlığı 1988 yılında bunu restore etmeye karar vermiş ve 1995 yılında da bina müze olarak hizmete açılmıştır. Bu ana kadar eski müze Artuklu sultanlarından Sultan İsa tarafından, 14. yüzyıl başlarında yaptırılan Zinciriye Medresesinde faaliyet gösteriyordu.
Yeni müze binası tamamen kesme kalker taşından yapılmıştır. İç ve dıştaki tonoz, kemer, korkuluk ve sütun başlıklarında eşsiz süslemeler mevcuttur.


Müze üç katlıdır:
Birinci katta; danışma yeri, konferans, sergi ve dinlenme salonları,
İkinci katta; etnografya sergi salonu, kütüphane ve eser depoları;
Üçüncü katta ise Girnevas Höyük kazısında çıkarılan kimi eserlerle, satın alınarak müzeye kazandırılan arkeolojik eserlerin sergilendiği salonlar ve idari bölümler yer almaktadır.
Müzedeki eserler; M.Ö. 4000'den, M.Ö. 7. yüzyıla kadar olan döneme ait eserlerdir. Arkeolojik salonlarda Eski Tunç, Asur, Urartu, Grek, Pers, Hellenistik, Roma, Bizans, Büyük Selçuklu, Artuklular ve Osmanlı devirlerine ait tabletler, silindir ve damga mühürler, kült kapları, figürinler, metalden bızlar, takılar, keramikler, altın, gümüş ve bakır sikkeler, gözyaşı şişeleri ve kandiller sergilenmektedir.
Etnografya salonunda ise Mardin ve çevresine, bilhassa Midyat İlçesi'ne özgü gümüş işlemeciliğinin seçkin örnekleri olan kolyeler, küpe, bilezik, halhal, alınlık, saçlığın yanı sıra, eski giysiler, kılıçlar, kahve (mırra) takımları, hamam eşyaları, tespihler, ısınma araçları ve bakır eşyalar da sergilenmektedir.

MERSİN ANAMUR MÜZESİ
Anemurium antik kentinde Amerikalı ve Kanadalı bilim adamları tarafından 1960 yılında başlatılan bilimsel arkeolojik kazılar yöredeki tüm kültürel kalıntıların değerlendirilmesi amacıyla, Anamur İlçesi'ne bir müze yapılması fikrini ortaya çıkarmıştır.
Müze binasının ilk temeli 1976 yılında Yalıevleri Mahallesi'nde tahsis edilen 2630 m²lik arsa üzerine atılmıştır. 1990 yılında inşaat işlemlerinin tamamlanmasından sonra 1992 yılında teşhir ve tanzim çalışmaları sonuçlandırılmıştır.
Bu zamana kadar sağlıklı bir müze binasının olmaması nedeniyle; Anemurium kazılarında ortaya çıkarılan eserler Alanya Müzesi'nde, ilçe çevresinde ele geçen diğer eserler ise Silifke Müzesi'nde korunmuştur.
1984 yılında Anamur Müzesi'ne kadro tahsisi ile personel sağlanmış ve müze Atatürk Bulvarı üzerinde kiralık bir dükkanda hizmet vermeye başlamıştır. Müze bu arada kendini tanıtmaya çalışmış, Bakanlık ve imkanların birleştirilmesiyle Anamur ve çevresinde kültür ve tabiat varlıklarının tespit çalışmalarını sürdürmüş, 1985 ve 1986 yılları Bozyazı (Nagidos) nekropolü ve Mamure Kalesi içindeki Rig Manoi antik kenti kalıntılarında kurtarma kazısı çalışmaları gerçekleştirilmiştir.
Önce Amerika ve Kanada'nın ortaklaşa başlattığı Anemurium kenti arkeolojik kazıları, daha sonra Kanadalı Prof. Dr. James Russel başkanlığında sürdürülmüştür. 1986 yılından itibaren ise Kültür Bakanlığı adına Anamur Müzesi Müdürlüğü'nün başkanlığında Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Levent Zoroğlu'nun bilimsel sorumluluğunda Aydıncık (Kelenderis) kazıları başlatılmıştır.
Alanya ve Silifke müzelerinden getirilen Anamur kaynaklı eserlerin yanı sıra Bakanlıkça kapatılan Erdemli Müzesi'nden getirilen eserler ve Anamur halkının büyük bir duyarlılıkla getirdiği eserlerin sayısı bugün 7000 adete yaklaşmıştır.
Müze binasının üst katında idari odalar, kütüphane, fotoğrafhane, konferans salonu, alt katında ise kafeterya, etnografik ve arkeolojik seksiyonlar, eski eser depoları, ve laboratuvar yer almaktadır. Konferans salonunda eski eser kaçakçılığının önlenmesine yönelik eğitici nitelikte dia gösterileriyle, resim, heykel, fotoğraf vb. gibi sergiler düzenlenmektedir.
Etnografik seksiyonda geleneksel sanatlarımızın en güzel örnekleri yer almaktadır. Göçebelik döneminden yerleşik düzene geçinceye kadarki tarihsel süreç içerisinde ele geçirilen folklorik eşyalar sergilenmektedir.
Etnografik seksiyonda yörede Bönce, Çiğni Düşük, Ala, Aynalı ve Boncuklu olarak tanınan kilim örnekleri ile üzeri çizgi kazıma ile dekorlandırılmış ahşap kahve değirmeni, kahve soğutucusu, kahve kutusu, aynalık, sedef kakmalı çekmece, kaşık formunda oyularak yapılmış kaşıklık, barutluk, ahşap urup, dibek, aşık sopası, kazıma stampa ve repousse tekniğiyle yapılmış çeşitli madeni kap kacak; niello tekniğiyle savatlanmış kılıçlar, çoban tabancaları; filigre tekniğiyle yapılmış gümüş sallama, gerdanlık küpeler, çeşitli takılar, bakır kazan ve tabaklar, yün çorap, uçkur, peşkir, heybe, kuşak, tütün ve para kesesi, deve yuları, saat örnekleri yer almaktadır.

Kelenderis
İlk çağda Güney Anadolu kıyılarının en iyi limanlarından birine sahip olan Kelenderis'in kalıntıları İçel İli Aydıncık İlçesi'ndedir. Kentin kim tarafından ve ne zaman kurulduğu hakkında kesin bilgilerden yoksunuz. Antik yazarlardan Apollodoros Kelenderis'in Sandon tarafından kurulduğunu belirtmektedir. Yörede 1986 yılından beri yürütülen kazılarda da geçmiş M.Ö. 8. yüzyıla kadar uzanan buluntular ortaya çıkarılmıştır. Bu yüzyılın sonlarında, Batı Anadolu ve yakın adalardan gelen İonyalılar Nagidos ile birlikte Kelenderis'te ticarete yönelik ilişkileri yönlendirecek üsler (emporium) kurmuşlardır. Yine antik kaynaklar kentin, Samoslular tarafından kolonileştirildiğini belirtmektedir.
Kelenderis ilk parlak dönemini M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda yaşamıştır. Bu sırada Atinalıların öncülüğünde Perslere karşı kurulan Attik-Delos Deniz Birliği'nin en doğudaki üyesi Kelenderis'ti. Kazılar sırasında çıkarılan mezar buluntuları kentin batı dünyası ile ilişkilerini belgelemektedir. Hellenistik Çağda Mısır'da kurulan Ptolemaios Krallığı ile siyasi ittifak içinde olan Kelenderis M.Ö. 1. yüzyıldaki korsan baskıları yüzünden çok zor duruma düşmüştür. Romalıların korsanlara karşı hazırladıkları askeri harekata da katılan Kelenderisliler, Romalıların Akdeniz ticaret yolunu güvenlik altına almasından sonra ikinci parlak dönemlerini yaşamışlardır. Ortaçağda önce Bizans, ardından Selçuklu egemenliğine giren Kelenderis, Osmanlılar Döneminden 20. yüzyıl başlarına kadar Anadolu ve Kıbrıs arasındaki deniz ulaşımında önemli bir liman işlevi görmüştür.
Antik Kelenderis'ten günümüze ulaşan kalıntıların sayısı çok azdır. Surlar Ortaçağdandır. Liman hamamı M.S. 4. veya 5. yüzyılda yapılmış olmalıdır. Tiyatronun da Roma Çağına ait olduğu anlaşılmaktadır. Kentin mezarlıklarında M.Ö. 6. ve M.S. 4. yüzyıl arasındaki döneme ait kente özgü kaya mezarları, tonozlu mezarlar ve pramit çatılı anıt mezarlar görülebilir. Müzede sergilenen eserlerin çoğu kentin bu mezarlarından gelmektedir. 1992'de bulunan zemin mozaiği kentin M.S. 5. yüzyıldaki panaroması açısından eşsiz bir örnektir.
Nagidos
Kelenderis gibi, bölgenin en eski kentlerinden biri olan Nagidos'un kalıntıları Bozyazı İlçesi'nde, kıyıya yakın bir tepe üzerindedir. Hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz kentten günümüze ulaşan yalnızca sur kalıntılarıdır. Bozyazı Çayı üzerindeki köprü Roma Çağına ait özellikler ortaya koymaktadır. Roma ve Bizans Döneminden kalma tarihi mekânların arasında su yolu kalıntısı ile bir hamamın temelleri de vardır.
Antik kaynaklar Nagidos'un da Kelenderis gibi, Samoslular tarafından kolonileştirildiğini belirtmektedir.
Nagidos'un M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda Pers egemenliği altında olduğu, bu dönemde basılan satraplık sikkelerinden anlaşılmaktadır. Kent, ilkin Hellenistik Çağda Mısır'daki Ptolemaiosların etkisi altına girmişse de daha sonra yoğun korsan saldırıları sonucunda tüm gücünü yitirmiştir. Bu gün müzede sergilenen eserler, kentin batısında rastlantı sonucu bulunan mezarlardan çıkarılmıştır. M.Ö. 4. ve 3. yüzyıldan kalma bu eserler pişmiş topraktan yapılmış lahit mezarların yanına ve içine konan oldukça zengin ölü armağanlarını içermektedir.

MERSİN ATATÜRK EVİ MÜZESİ
Mersin’in en önemli ve işlek caddelerinden biri olan “Atatürk Caddesi” üzerinde kentin odak noktasında yer alan bu yapı 1897'de dönemin Almanya Konsolosu Bay Christman’ın Mersin’li Mavromati ailesinden bir bayanla evliliği nedeniyle konut olarak kullanılmak üzere yaptırılmıştır. Mimari bilinmemektedir. Halk zamanla, bu yapıyı Krisman (Krizman Konağı) demiştir. Daha sonralarda Mavromati ailesinin konağı olarak tanınmıştır.
1270 m2lik bir alan üzerinde yer alan yapı 1972 yılına kadar Tahinci ailesinin mülkiyetine kalmıştır. l972 yılında ise Nebil Hayfavi tarafından satın alınmıştır ve 1976 yılına kadar Toros Koleji olarak hizmet vermiştir. 1976 dan sonra boş tutulan bu yapının adı aynı yıl belediye encümeninin aldığı bir kararla "Atatürk Evi'' olmuştur.
1980 yılında yapının kamulaştırılması kararlaştırılarak restorasyon çalışmaları başlatılmıştır. 1982 yılından itibaren de Kültür Bakanlığı'nın mülkiyetindedir. 1992 yılına kadar süren restorasyon çalışmalarında bir milyar liraya yakın harcama yapılmış ve bunun sonucu 12 Ekim 1992 tarihinde “Atatürk Evi ve Müzesi” olarak resmi açılışı yapılmıştır.
Mersin Atatürk Evi ve Müzesi'nin alt katı "Fotoğrafları ve Belgelerle Atatürk Müzesi" olarak hazırlanmıştır. Ayrıca Ankara, Anıtkabir Müzesi'nden getirilen 22 adet kişisel eşyası da sergilenmektedir.
Etnoğrafik eserlerin sergilendiği üst katta salona açılan yedi odanın ikisi yatak odası, biri çalışma odası, dördü ise oturma odası olarak değerlendirilmiştir.
MERSİN ATATÜRK EVİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önder Atatürk Akdeniz’in bu güzel kenti ve ticaret merkezi Mersin'imizi sekiz kez ziyaret ederek onurlandırmışlardır.
Bu ziyaretlerden ilki 17-19 Mart 1923’te gerçekleşmiştir. Bunu 2 Ocak-2 Þubat 1925, 9-16 Mayıs 1926, 11-12 Þubat 1931, 28 Ocak 1933, 20-21 Þubat 1935, 19 Kasım 1937 ve 20-23 Mayıs 1938 tarihlerindeki gezileri izlemiştir.
Sevgili Atamız ve eşi Latife Hanım 20 Ocak-2 Þubat 1925 tarihleri arasında kentimizi ziyaret edişlerinde, bugün müze olarak değerlendirilmiş olan bu yapıda on bir gün boyunca Mersinliler tarafından içten bir sevgi ve coşku ile ağırlanmışlardır. Mersinliler konağın sahibi Fedon Tahinci ile birlikte büyük önderimiz ve eşini en iyi şekilde konuk edebilmek için elbirliği ile hazırlık yapmış ve kentin en görkemli olan yapısını içindeki değerli döşeme ve mefruşata ek olarak, verdikleri eşyalarla da güzelleştirerek konukseverliğin en anlamlı örneklerinden birini sunmuşlardır.
Zemin katta ayrıca çeşitli kültürel etkinlikler için düzenlenmiş 50 kişilik bir konferans salonu yer almaktadır.
Ön cephede yer alan büyük yatak odası Mersin Deniz Ticaret Odası, yanındaki oturma odası Ticaret ve Sanayi Odası, diğer odalar ise Kültür Bakanlığı tarafından düzenlenmiştir.
Halı, şamdan, saat, lamba, şekerlik, fincan, semaver, sini, örtü ve çevre gibi etnoğrafik değere sahip objeler v.b. ev eşyaları Sivas, Tokat, Konya, Ankara Etnoğrafya müzelerinden sağlanmıştır. Ayrıca bazı eşyalar Tarsuslu Mehmet ve Belkıs Akçora ailesi ile Taki Aleksinoğlu'nun bağışıdır. Atamızın kahve içtiği fincan ise Erdal Akalın tarafından armağan edilmiştir.

MERSİN MÜZESİ
MERSİN MÜZESİ
1978 yılında eski halkevi binasının küçük bir bölümünde kurulan müze, aynı binanın restore edilerek Kültür Merkezi haline dönüştürülmesinden sonra 1991 yılında teşhire açılmıştır.
Taş eserler ilk salonda sergilenmektedir. Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden olan Yumuktepe ve Gözlükule kazılarından çıkarılan Neolitik, Kalkolitik ve Eski Tunç devirlerine ait eserler ikinci salonda teşhir edilmektedir. Bunlar iki kulplu içki kapları, ikili, üçlü, dörtlü sepet kulplu fincan şekilli kaplar, gaga ağızlı testiler, çeşitli boyalı kaplardır. Ayrıca Eski Tunç Çağı, Urartu Dönemi, Klasik, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemine ait pişmiş toprak çanak-çömlek, cam ve bronz eserler kronolojik olarak sergilenmektedir. Klasik, Grek, Roma, Bizans ve İslâmi dönemlere ait bronz, gümüş, altın sikkeler ile Küstüllü Bizans definesi yine aynı salonda teşhir edilmektedir.
Etnografik eserlerin bulunduğu üst kattaki üçüncü salonda ise gümüş süs eşyaları tespihler, işlemeli elbiseler, peşkirler, ahşap ve madeni eşyalar, kilimler, çeşitli silahlar vb. gibi eserler sergilenmektedir.
Müze bahçesinde ise çeşitli devirlere ait taş eserler ve pithoslar bulunmaktadır.

MERSİN SİLİFKE ATATÜRK EVİ
SİLİFKE ATATÜRK EVİ
Silifke büyük Atatürk'ün çiftlik olarak kurduğu, köylülerle birlikte ilk tarım kredi kooperatifini oluşturduğu ve değişik zamanlarda dört defa ziyaret ettiği bir beldedir.
27 Ocak 1925 salı günü Atatürk'ün Silifke'ye ilk gelişlerinde misafir edildikleri ev ise şehrin Saray Mahallesi'nde bulunan iki katlı kâgir bir yapıdır ve 329 m² lik bir yerleşme alanına sahiptir. O tarihlerde Silifke Belediye Reisi Hacı Hulusi Efendi'ye ait olan ev, daha sonra varislerine intikâl etmiştir.
Söz konusu yapı, tarihi ve mimari değerinden dolayı 1982 yılında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce kamulaştırılmıştır. 1983 yılında başlayan onarım çalışmaları 1984 yılında tamamlanmış, 1985-1986 yıllarında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından teşhir ve tanzim çalışmaları gerçekleştirilerek, alt kat; ilçe halk kütüphanesi ve idare bölümü, üst kat ise, Atatürk Evi (müze-ev) olarak halka açılmıştır.
Ortada artı işareti şeklinde bir plana sahip sofanın bulunduğu bu kat ; sofaya açılan misafir odası, oturma odası ile ona bağlı namaz odası, mutfak ve bu mekâna bağlı iş odası olarak tanzim edilmiştir. Müze o dönemin ve yörenin özelliklerini yansıtacak şekilde düzenlenmiş, sergilemede Silifke bölgesinden temin edilen etnografik malzemelerden ve Silifke Müzesi'nin etnografya seksiyonundan yararlanılmıştır. Müzede Atatürk'ün 28 Ocak 1925 günü misafir edildiği evin yatak odası ve yemek takımları, Atatürk'ün ev sahibi Sadık Taşucu'ya hediye etmiş olduğu üzerinde "Gazi M. Kemal" ibaresi taşıyan küçük bir tabanca, kurmuş olduğu çiftlik ve kooperatifle ilgili belge ve fotoğraflar sergilenmektedir.

MERSİN SİLİFKE MÜZESİ
SİLİFKE MÜZESİ
Silifke İlçesi'nde ilk müze çalışmaları 1939-1940 yıllarında bölgenin eski eserlerinin Cumhuriyet İlkokulu'nda biraraya toplanması ile başlamıştır. 1958 yılında aynı okulun bir kısmı depo müze olarak kullanılmıştır.
1973 yılında bugünkü müze binasının inşasına başlanmış, 2 Ağustos 1973 yılında idari binası ve teşhir salonları ile hizmete açılmıştır.
Silifke Müzesi 2 katlı ve bahçe içinde yer almaktadır. Arkeolojik ve etnoğrafik eserlerin sergilendiği müze toplam 20337 adet esere sahiptir.
Neolitik Dönemden başlayarak M.Ö. 1200 yılları, Arkaik, Grek, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait eserler sergilenmektedir.
Müzenin sorumluluk alanında bulunan tescilli kültür ve tabiat varlıklarının içinde başlıcaları Cennet-Cehennem, Uzuncaburç, Olba Holmi, Aphrodisias, Kelenderis, Canbazlı, Kkoriasion, Korykos, Seleukeia, Mylea, Meydancık, Ura'dır.
Eser sayısı :20337
Arkeolojik :2975
Etnoğrafik :1410
Sikke :15875
Mühür baskısı :77

MERSİN TARSUS MÜZESİ
TARSUS MÜZESİ
Tarihi çağlar içinde Çukurova'nın önemli bir kültür merkezi olan Tarsus, M.Ö. 7000'den günümüze kadar kesintisiz yerleşim ve kültür merkezi olmuştur.
Tarsus, 17-18. yüzyıl arasında yabancı seyyahların dikkatlerini çekmiş ve yabancı araştırmacıların uğrak yeri haline gelmiştir. Yapılan araştırmalarda Tarsus'un Çukurova tarihinde önemi artmıştır. Bu nedenle, 1937-1948 yılları arasında bugünkü Tarsus yerleşim merkezinde bulunan Gözlükule Höyüğü'nde Hetty Goldman tarafından yapılan bilimsel kazılarda ortaya çıkan kültür verileri antik dönem Çukurova tarihine ışık tutmuştur. Bu kazıda çıkan taşınır kültür varlıkları en yakın Adana Müzesi'ne nakledilmiştir. Ayrıca 1943-1944 yıllarında Tarsus şehir merkezinde yapılan Adliye binası temel hafriyatında çıkan M.S. 3-4. yüzyıla tarihlenen mozaikler bugün Hatay Müzesi'nde sergilenmektedir.
Toprakaltı tarihi dokusu ile modern Tarsus yerleşim merkezi sokakları ve meydanlarında bulunan tarihi mimarî eserlerin yoğunluğu ve kent merkezinde yapılan hafriyatlarda ortaya çıkan eserlerin çokluğu, 1969-1970 yıllarında ilk defa Tarsus'ta müze kurulması düşüncesini doğurmuştur.
Kent merkezinde M.S. 1450 yıllarında Çukurova'da kurulan Ramazanoğulları Beyliği zamanında, Ramazanoğlu beylerinden Kubad Paşa tarafından yaptırılan Kubad Paşa Medresesi'nde, 1969-1970 yıllarında toplanmaya başlayan eserlerle müze oluşmaya başlamış ve 1971 yılında ilçede resmi olarak müze açılmıştır.
Müze binasında Tarsus merkezi ve çevresinde bulunan taşınır mimarî eserler yanında, satın alma, müsadere, kazılar yolu ile müzeye intikal eden toplam 35.000 eser bulunmaktadır. Mevcut müze binasının yetersiz kalması nedeni ile yapımı 1998'de tamamlanan 75.Yıl Tarsus Kültür Merkezi Binası kompleksi içinde yer alan yeni modern müze binasının açılış çalışmaları devam etmektedir. Yine 18-19. yüzyıldan kalan St. Paul Kilisesi'nde 2000 yılı inanç turizmine hizmet verecek şekilde restorasyon ve çevre düzenleme çalışması sürdürülmektedir.

MUАLA BODRUM SUALTI ARKEOLOJİ MÜZESİ
Bodrum Kalesi iki liman arasında, üç tarafı denizlerle çevrili kayalık bir yarımada üzerine kurulmuştur. Kuzey yönünden karaya bağlıdır. Kale kareye yakın bir plan göstermektedir. 180 x 185 metre ölçülerindedir. En yüksek yeri deniz seviyesinden 47,50 metre yükseklikteki Fransız kulesidir. Bu kuleden başka İngiliz, İtalyan, Alman kuleleri ile Yılanlı kule olmak üzere dört kule daha vardır. Kalenin doğu duvarı dışında kalan bölümleri, çift beden duvarı ile takviye edilmiştir. Þövalyeler denizde güçlü bir donanmaları olduğu için, denizden yapılacak bir hücumu savuşturacaklarına inandıklarından, deniz surlarını zayıf bırakmışlar, kara tarafındaki surları kuvvetlendirmişlerdir.
İç kaleye, yedi kapı geçilerek ulaşılır. Kalenin I. kapısı kuzeybatı köşesindedir. Kapıya karakol yanından bir rampa yol ile ulaşılır. Rampa başlangıcında kapı meyilin arkasında kalmaktadır. Böylece kapı direk top atışlarından korunmuş olmaktadır. Mermer kapı lentosu üzerinde Yunanca bir yazıt bulunmaktadır. 1512-1513 yıllarında kalede komutanlık yapan Jacques Gatineau, kalede casusluk edeceklerin cezalandırılacağını ihtar etmektedir. Bu da şövalyelerin çevrede yaşayanlara güvenmediğini göstermektedir.
Kapıdan içeri girildiğinde kuzey hendeği diye adlandırdığımız bölüme ulaşılır. Kapının iç tarafında üçlü bir arma grubu yer almaktadır.
Bodrum kalesinin duvarlarında 249 arma vardır. Ayrıca 16 arma da müze bahçesinde sergilenmektedir. Bu armalar genellikle birbirlerine benzemektedir. Asılları boyalı olan bu armaların boyaları silindiği için bir kısmının kime ait olduğu bilinememektedir. Armaların üzerlerinde haçlar, düz veya yatay bantlar, ejder ve aslan figürleri bulunmaktadır. Kale burçlarında bulunan armaların bazılarında boya izleri hala görülmektedir. Fransız kulesinin kuzeydoğu üst köşesindeki bayrak üzerinde, doğu duvarı, seyirdim yolunun Fransız kulesine bakan tarafında, Sen Katerin kabartmasında renk izlerine rastlanmaktadır.
Kalenin I. kapısının iç tarafında bulunan, üçlü arma grubunun ortasındaki arma, kale komutanı Jacques Gatineau'ya aittir. Armaların altındaki Latince yazıda "İnanç, Katolik kilisesi adına burada Gatineau tarafından korunacaktır." denmektedir. Bu arma grubunun solunda, kapı lentosunun üzerindeki aslan Hellenistik Çağa aittir.
Aslı bir arma köprüsü olan tahta köprüden, eğimli taş yola ulaşılır. Hendeğin içi liman yapılmadan önce kısmen deniz suyu ile dolmaktaydı. Sağdaki moloz duvar, kale hapishane olarak kullanıldığı zaman ilave edilmiştir. Kalın duvarlı, çatısı eğimli, büyük yapı top koruganıdır. Hendeğin batıdan gelecek hücumlara karşı korunması için, üzerindeki armalardan anlaşıldığına göre 1513'te yapılmıştır. Top mazgalları, hendek ve liman yönünde görülmektedir. Limana girecek teknelerin su kesimine ateş edebilmek amacıyla deniz seviyesine yakındır.
Günümüzde kuzey hendeği Bodrum Festivali'nin yapıldığı, tiyatro oyunlarının oynandığı bir alan olarak değerlendirilmektedir. Oturma kademelerinin gerisinde, hendeğin arkasında görülen mezar Roma Devrine aittir.
II. kapı üzerinde en tepede taçlı bir kartalın bulunduğu üçlü bir arma grubu yer almaktadır. Üçlü arma grubunun solunda tek bir arma yer almaktadır. Bu kapının solunda iptal edilmiş bir kapı bulunmaktadır. Üzerinde iki arma bulunmaktadır. II. kapı geçildikten sonra küçük bir avluya varılır. Avlunun denize bakan yönünde içi dolgu olan liman kulesi bulunmaktadır. Top koruganının girişi de buradadır. Kapı lentosu üzerinde imparator Hadrianus'la ilgili Yunanca bir yazıt vardır. Top koruganı halen sanat galerisi olarak kullanılmaktadır.
III. kapı çok iyi korunmuş bir kapıdır. Duvar içerisinde aşağıdan yukarıya doğru hareketli demir levha için kapı boşluğu ve yağ delikleri vardır. III. kapı üzerinde bize göre solda iki arma bulunmaktadır. Tarikatın arması, sağda üstad-ı azam Guy de Blanchfort'un (1512-1513) arması vardır. Alttaki haçlı armanın hangi şövalyeye ait olduğu bilinmemektedir.
Bu kapıdan geçilince batı hendeğine ulaşılır. Sağda görülen beden duvarındaki yeşil taşların tümü Mausoleion'dan getirilmiştir. IV. kapının karşısındaki liman kulesi nişi içinde bir Romalı komutan heykeli bulunmaktadır. Bu tür heykel gövdelerine çokça rastlanmaktaydı. Bunların başları da ayrı yapıldığından yeni komutan geldiğinde, eski komutanın başı alınarak gövdeye yeni komutanın başı konuyordu.
IV. kapı merdivenli bir tonoza açılır. Kapı üzerinde dört arma bulunmaktadır. IV. kapıdan yukarı çıkmak yerine, batı hendeği içindeki iki taraflı ağaçlıklı yolda ilerlendiğinde, antik Halikarnassos ve çevresinden toplanmış sunaklar, lahitler ve çeşitli eserler izlenir. Solda su deposundan başlayan taş duvar XIV. yüzyıl ortalarında yapılmış Türk Kalesi'ne aittir. Þövalyeler sonradan Mausoleion'un taşlarıyla burada izlenebileceği gibi, duvarları yükseltmişler ve kaleyi büyültmüşlerdir. Þövalyeler hendekleri ulaşım yolu olarak kullanmamışlar, asma köprülerle iç kaleye ulaşmışlardır. Hendeğin kapatıldığı güney duvarı üzerinde Mausoleion'un yeşil taşlarından yapılmış asma köprü ayağı görülebilir. Ayağın iki yanındaki duvar, kale hapishane olarak kullanıldığında yapılmıştır. Hendeğin sonundaki taş merdiven de sonradan ilave edilmiştir.
Merdivenin sağında duvar üzerinde görülen kabartmada Saint George'un ejderhayı öldürmesi gösterilmektedir. Bu kabartmanın orijinal yeri burası değildir. İç kaleden, İtalyan kulesinin kuzey duvarından getirilmiştir. Saint George figürünün altında üç arma görülmektedir. Merdiveni çıkınca karşımıza gelen kapı üzerinde, ortada Piere d'Aubusson'un tarikat haçı ile birleşik arması bulunmaktadır. 1476-1503 yılları arasında Rodos'ta üstad-ı azam olarak görev yapmıştır. Bir çok kere de Bodrum Kalesi'ni ziyaret etmiştir. Kendisine sığınan Cem Sultan'ı tutsak ettiği için papa tarafından kardinal başlığı rütbesiyle ödüllendirilmiştir. Arma üzerinde püsküllü kardinal başlığı görülmektedir. Arma sarı zemin üzerine çatallı kırmızı haçtır. Bundan başka iki arma daha vardır.
Kapıyı geçince sağda görülen küçük kule, asma köprünün kontrol kulesidir. Bu kulenin batıdaki dış duvarı yüzünde II. Mahmut'un tuğrası vardır. Üzerinde hicri 1235 tarihi okunmaktadır. Bu tuğra, sol alttaki Malta haçından da anlaşılacağı gibi bir şövalye armasının üzerine yazılmıştır.
İç kaleye girmek için geriye dönülüp, dar yol takip edilmelidir. Solda kale duvarının üzerinde, yüksekçe bir yerde bir arma grubu vardır. Bu arma ile ilgili bir fotoğraf sonradan kapatılmış mazgal deliklerinden birinde sergilenmektedir.
VI. kapının üzerindeki Latince yazıtta "Efendimiz uyurken bizi koru, uyanıkken kurtar. Senin koruman olmadıkça bizi kimse koruyamaz." denmektedir. Yazıtın altında üçlü bir arma grubu bulunmaktadır. Bu kapıdan geçilince kalenin güney bölümüne ulaşılır. Burada çevre duvarı iki tanedir. VII. Kapının karşısında su yalağı olarak kullanılmış iki lahit bulunmaktadır. VII. kapı üzerinde üçlü bir arma grubu vardır.
Kesik tonozlu bir koridorla iç kaleye girilir. Bu koridorun altında bir sarnıç bulunmaktadır. İç kale girişi üzerinde de bir önceki arma grubu işlenmiştir. İç kalede ve şapelin altında ondört sarnıç vardır. Kale muhasara edildiği zaman, gerekli su bu sarnıçlardan sağlanabilmiştir. Bu sarnıçlardan bazıları halen kullanılmaktadır.
İç avluda antik dünyanın ve yörenin tüm ağaç ve çiçeklerini görmek mümkündür. Bunlardan biri defnedir. (Grekçe'si daphne, Latincesi laurus). Anadolu'da zakkum diye bilinen bu ağaç çiçekleri ve yaz kış dökülmeyen yaprakları ile kaleyi süslemektedir. Kralların ve soyluların gölgesini sağlıklı buldukları çınar ağacı kalenin orta avlusundadır. Antik dünyada çok önemli yeri olan zeytin ağacı ile pek çok törende kullanılan mersin de yetiştirilmektedir. Mersin Afrodit'in kutsal ağacı idi. Kuşlardan güvercin, çiçeklerden de gül Afrodit'e adanmıştı. Güvercinlerin selamlamalarıyla karşılaşmak ve gül kokularını duymak belki de kaleyi gezenlere Afrodit'i anımsatacaktır. Adam otu tükenmekte olan bir bitkidir. Bu yüzden kalede itina ile yetiştirilmektedir. Bu otun tıpta anestezide kullanıldığı bilinmektedir. Yaz boyunca en güzel moru açan ipek karanfilleri, her türlü rengi olan gülfatmaları (sardunya), çeşitli kaktüsleri, begonvilleri ve Kıbrıs akasyasından, çam, gölge ağacı, nar ve duta kadar Akdeniz iklimine uygun her türlü çiçek ve ağacı kalede görmek mümkündür.

Amphora Sergilemesi
Şapel
Hamam Sergilemesi
Amphora Parkı
Cam Salonu
Cam Batığı Salonu
Forsaların Toplu Mezar Sergilemesi
Zindan
Sikke ve Mücevherat Salonu
Karyalı Prenses
Klasik Devir Salonu
Hellenistik Devir Salonu
Tunç Çağı Batıkları
İngiliz Kulesi
Mausoleion
Antik Tiyatro
Göktepe
Mindos Kapısı
Pedesa
Telmissus
Termera
Mindos
 
Son düzenleme:
MUАLA FETHİYE MÜZESİ
FETHİYE MÜZESİ
Arkeoloji yönünden zengin olan ilçede yöreye ait eserlerin bir mekân içerisinde sergilenmesi fikri, 1960'lı yılların başında dönemin yetkililerince tasarlanmış müzenin ilk çekirdeği o yıllarda oluşturulmuştur. Daha sonra çevreden toplanan büyük boyutlu taş eserler bir depoda korunmuş, 1987 yılında yeni yapılan bina ile birlikte çağdaş müzecilik anlayışı ön plana çıkarak eserler ziyaretçilere sunulmuştur. Fethiye Müzesi biri arkeoloji diğeri etnografya olmak üzere iki salondan oluşmaktadır. Bu iki salonda sergilenen eserlerin hemen hemen tamamı Fethiye ve çevresinden derlenmiştir.
Arkeoloji bölümünde sergilenen eserlerin büyük bir bölümünü seramik grubu eserler oluşturmaktadır. Salondaki eserler kendi içerisinde belli bir kronolojik sıraya tabi tutulmuştur. M.Ö. III. binden Bizans Çağı sonuna kadar olan dönemi kapsayan eserlerden en önemlisi hiç kuşkusuz Likçe'nin çözümünde büyük katkıları olan steldir. Bu stel üzerinde, üç değişik dilde yazılmış bir metin yer almaktadır. Müzenin önemli bir başka eseride "Kumrulu Genç Kız Heykeli" ve yanındaki iki kadın heykelidir. Kumrulu kız heykeli Artemis kültü ile ilgili olup, kentte antik dönemde bir Artemis tapınağının bulunduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Etnografya salonunda yöreye has çeşitli el dokuma örnekleri, el işlemeleri, kaftanlar, üç etekler, gümüş takılarda yer almaktadır. Bu bölümde ayrıca tüm üniteleri ile faal durumda ahşaptan yapılmış dastar tezgâhı sergilenmektedir. Müzenin açık mekânında ise, büyük taş bloklu eserler, lahit mezarlar ile Likya kültürünün bir ürünü olan "Izraza Anıtı" sergilenmektedir.

Telmessos Antik Kenti
Akdeniz kıyı bandında kurulduğundan günümüze kadar yerleşimin kesintisiz sürdürüldüğü tek merkez konumundaki Fethiye veya antik ismi ile Telmossos kentinin geçmişi filolojik bazı tespitlere göre M.Ö. III. binlere kadar gitmesine karşın o dönemleri teyid edecek eserlere henüz rastlanmış değildir. Antik dönemden itibaren karşılaşılan pek çok deprem ve yeni yerleşim anlayışı antik dönem yapılarının zaman içerisinde kaybolmasına neden olmuştur. Ancak modern kentin güneyindeki kayalıklara oyulmuş mezarlar ile şehrin çeşitli noktalarında yer alan lahit mezarlar antik çağdan günümüze ulaşan en eski kalıntılar olarak değerlendirilmektedir. Kaya mezarlarından en ünlüsü ve en görkemlisi hiç şüphesiz sol ante duvarı üzerindeki yazıta göre Amyntas mezarıdır. Son yıllarda müzenin yaptığı kazılarda ortaya çıkarılan tiyatro kalıntısı, kentin Antik Dönemdeki yerleşimi ve teşkilatı hakkında bazı bilgiler vermektedir.
Kaunos Antik Kenti
Ortaca-Dalyan boğazının öbür yakasında bulunan kent bir mitosa göre Miletos'un ikiz çocuklarından biri olan Kaunos tarafından Karya-Likya sınırında kurulmuştur. Antik Çağda bir liman kenti olan Kaunos günümüzde kıyıdan hayli içeride kalmıştır. Kente girişte kaya mezarları ziyaretçilerin ilgisini çeken eserlerdir. Diğer taraftan kenti tahkim eden yaklaşık 3 km. uzunluğundaki sur duvarları, Stoa, agora, çeşme, hamam, tiyatro ve tapınak kalıntıları Kaunos'un Antik Dönemde teşkilatı tam bir kent olduğunu ortaya koymaktadır. Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde hayli yaygın olarak yerleşim geçiren kent, M.S. yüzyılda terkedilmiştir. Yukarı akropol Orta Çağda bir ara tahkim edilerek kullanılmışsa da, bu yerleşim fazla uzun süreli olmamıştır.
Kadyanda Antik Kenti
Fethiye'ye 24 km. mesafede Üzümlü Beldesi'nin güney-doğusunda bir tepede kuruludur. Antik Çağda Kaunos-Araxa yolu üzerinde bulunuyordu. Kadyanda örenyerinde, kenti çevreleyen sur duvarının bir bölümü, kaya mezarları ve Likçe kitabeler en erken döneme tarihlenebilen kalıntılardır. Bunlardan ayrı olarak, Roma Döneminde de onarım görerek kullanılmış Hellenistik Dönem tiyatrosu, hamam, koşu pisti, agora, hangi tanrıya ait olduğu bilinmeyen tapınak kalıntısı ve yoğun sivil yapı izleri, Kadyanda örenyerinin Antik Dönemde yerleşim geçirmiş tam bir kent özelliğini ortaya koymaktadır.
Tlos Antik Kenti
Fethiye'ye 35 km. mesafede Yaka Köyü'nde bulunmaktadır. Kent geniş bir alana yayılmasına karşın, kalıntılar akropol ve çevresinde odaklanmıştır. Kente girişindeki akropolün hakim görüntüsü ziyaretçileri hayli etkilemektedir. Yaklaşık 500 rakımlı dik yamaçlarla doğal açıdan korunaklı akropol tepesinin çevresi, yer yer sur duvarları ile tahkim edilmiştir. Akropolün kuzeydoğu yönündeki erken döneme ait sur duvarları ile kaya mezarları Likya kültürünün örneklerindendir. Daha çok doğu ve güneydoğu kesimde izlenen sur duvarları ise Roma Döneminde inşa edilmiştir. Bunların Bizans Döneminde de onarım gördüğü bilinmektedir. Bu onarımda değişik yapı kalıntılarıyla lahit mezarların taşlarından yararlanılmıştır. En üstte devşirme taşlarla yapılan geç dönem yapı grubu 19.yüzyılda bölgeye hakim Ali Ağa isimli beyin yerleşimine ait kalıntılardır. Akropolün eteğinde günümüze yalnızca birkaç oturma sırası kalmış stadyum, hamam, tiyatro ve kilise kalıntıları yer almaktadır.
Pınara Antik Kenti
Fethiye'ye 45 km. mesafede Minare Köyü yakınında bulunmaktadır. Likçede Pinale veya Pınara "yuvarlak" anlamına gelmektedir. Mitolojiye göre Xanthos'un nüfusu çok artınca yaşlılardan bir grup kentten ayrılarak Kragos Dağı'nın eteklerinde yuvarlak bir tepe üzerinde Pınara Kenti'ni kurmuşlardır. Kentten günümüze ancak kaya mezarı ve lahit mezarlar ile sur duvarları, hamam, tiyatro, agora, odeon gibi yapıların kalıntıları ulaşmıştır. Birkaç büyük deprem geçirmiş kent M.S. 8.yüzyıldan sonra önemini bütünüyle yitirmiştir.
Letoon Antik Kenti
Fethiye-Kaş karayolunun 65 km.sinde Kumluova Köyü yakınında bulunmaktadır. Þair Ovidius'un anlattığı bir öyküye göre kent, Zeus'tan hamile kalan Leto'nun adına kurulmuştur. Kentte en eski yerleşim izleri M.Ö. 7. yüzyıla kadar gider. Kalıntılar ve ele geçen kitabeler buranın dinsel ve politik bir alan olduğunu göstermektedir. Örenyeri merkezinde yan yana üç tapınak bulunmaktadır. Bunlardan en kuzeydeki Leto, ortadaki Artemis, güneyindeki Apollon'a adanmıştır. Tapınakların güney-batısındaki çeşme binası ile hemen doğusunda kilise yer almaktadır. Kentin kuzeyinde Stoa ile arkasını kısmen doğal yamaca dayamış Helenistik Döneme ait tiyatro bulunmaktadır. Letoon M.S. 7. yüzyılda terkedilmiştir.
Xanthos Antik Kenti
Fethiye-Kaş karayolunun 70 km.sinde bulunmaktadır. Antik Çağda Likya'ya başkentlik yapmıştır. Kentte ele geçen en eski kalıntılar M.Ö.8. yüzyıla kadar gitmektedir. Pek çok tarihi olaylara ve savaşlara sahne olan kentten günümüze ulaşan kalıntılar arasında kaya mezarları, lahit mezarları ve Likya kültürüne özgü dikme mezar anıtları ile Likya akropolü erken dönem eserleri arasındadır. Birçok kez onarılmış tiyatro ve Erken Hıristiyanlık Döneminde yapılmış kilise görülebilecek eserler arasındadır. 1840'lı yıllarda antik kentte kazılar yapan İngiliz Fellows, "Nereidler Anıtı" ile pek çok eseri British Museum'a götürmüştür.




MUАLA MARMARİS KALESİ VE ARKEOLOJİ MÜZESİ
Marmaris Arkeoloji Müzesi, tarihi bir mekânda Marmaris Kalesi'nde hizmet vermektedir.
Herodotos, Marmaris'te ilk surların, M.Ö. III. binde yapıldığını yazmıştır. Bu dönemde bir Karia kenti olan Physkos (Marmaris), bu gün olduğu gibi Ege Denizi ve Akdeniz arasında bir geçiş noktasıdır. Kentin limanı Rodos ve Mısır'a açılan ticaret yollarıyla çağlar boyunca önemini korumuştur. 19. yüzyıl araştırmacısı Charles Texier eserinde; kalıntıları Fineks Dağları'nda bulunan Physkos Körfezi'ne hakim bir kaleden söz etmiştir. M.Ö. 334 yılında, Marmaris'i işgal eden Büyük İskender'in startejik öneminden ötürü kaleyi onarttığı bilinmektedir.
Yat Limanı arkasında yüksek bir noktada yer alan Marmaris Kalesi'nin yapımından söz eden tek yazılı kaynak, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesidir. 17. yüzyılda Muğla çevresini gezen Evliya Çelebi, Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos Seferi öncesinde, kalenin yaptırılması için emir verdiğinden ve kalenin sefer sırasında askeri üs olarak kullanıldığından söz etmektedir. Kaynakta, kalenin ana kaya üzerine dört tabyalı olarak inşa edildiği, düzgün taşlardan örülmüş 400 ayak duvarı olduğu, giriş kapısı üstünde bir kitabe, içerde dizdar, imam, kayyum ve nöbetçiler için birer oda bulunduğu söylenmektedir. Diğer bir tarih yazarı, Celaloğlu Mustafa'nın Kanuni Sultan Süleyman ve ordusunun Marmaris günlerini, Rodos Seferi'ni ve İstanbul'a dönüşlerini anlattığı eserinde, kaleden hiç söz edilmemektedir.
"Bahriye Kitabı"nı yazan Piri Reis ise, Marmaris Limanı'nı ayrıntılarıyla anlattığı eserinde ve çizdiği haritada Marmaris Kalesi'ne yer vermemektedir. Piri Reis'in Akdeniz'deki diğer kaleleri çizdiği ve kitabı için notlar aldığı 1494-1520 yılları arasında, Marmaris'te limanda bir kalenin varlığı kaydedilmemiştir.
Bu bilgiler ışığında, Marmaris Kalesi'nin yapım tarihine ilişkin bir başka görüş daha vardır. Buna göre, 1520 yılında tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman, Rodos Seferi dönüşünde kalenin yapılmasını istemiştir. Kaleye çıkılan dar ve basamaklı sokağın girişinde Hafıza Sultan Kervansarayı yer almaktadır. Dikdörtgen planlı kervansarayın, yedi küçük ve bir büyük odası vardır ve üzeri kemerlerle örtülmüştür. Kale ile çağdaş bu yapının girişinde bulunan yazıtta, 1545 tarihi okunmaktadır. Bu tarih, kale ve hanın sefer sonrasında, aynı zamanda inşa edildiği görüşünü güçlendirmektedir.
Kalenin önemli bir kısmı, Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1914 yılında bir Fransız savaş gemisinin top atışları ile yıkılmıştır. Cumhuriyet öncesinden başlayarak yakın tarihe kadar, içi Marmarisliler tarafından iskân edilen kalede, 18 konut, bir çeşme ve bir sarnıcın bulunduğu bilinmektedir.
Marmaris Kalesi 1980-1990 yılları arasında, restore edilmiş ve 1991 yılında Marmaris Müzesi olarak hizmete açılmıştır. Toplam yedi kapalı mekânı bulunmaktadır. Beşik tonozlu giriş mekânı iç bahçeye açılmaktadır. Avluda sağda ve solda yer alan merdivenler surlara çıkışı sağlamaktadır. Beşik tonozla örtülü olan kapalı mekânlardan ikisi; arkeoloji salonu olarak düzenlenmiştir. Bu salonlarda ve bahçede bölgeden toplanan taş eserler, Hellenistik, Roma ve Bizans Çağlarına ait amphoralar ile Knidos, Burgaz, Hisarönü kazılarında açığa çıkarılan pişmiş topraktan yapılmış kandiller, şişeler, figürinler çeşitli kaplar ve cam eserler, ok uçları, sikkeler ve süs eşyaları sergilenmektedir. Etnografya salonunda ise, Osmanlı Dönemi sonuna tarihlenen günlük yaşamla ilgili dokuma, halı, kilim, mobilya, bakır mutfak eşyaları, silahlar ve süs eşyaları sergilenmektedir. Bu salonlar dışında diğer mekânlar sanat galerisi, büro ve depo olarak kullanılmaktadır.
Müze, turizm sezonu süresince, pazartesi günleri dışında her gün 08.30-12.00 ve 13.00-17.30 saatleri arasında ziyarete açıktır.
Batıda deniz, güneyde dağlarla çevrili bir yerleşim olan Marmaris bu stratejik özelliği nedeniyle tarihte de tercih edilen bir yer olmuştur. Antik adının Physkos olduğu, Rodos Devleti'nin karşıyaka kentleri içinde de ayrı bir önemi bulunduğu yazılı kaynaklardan öğrenilmektedir.
Marmaris Arkeoloji Müzesinin kontrolü altındaki Marmaris ve Datça ilçeleri tarihi coğrafya içinde bir bütünlük sergilemektedir. M.Ö. 3 bin yıldan itibaren, Osmanlı Dönemi sonuna kadar bölgenin tarihini yansıtan bir çok iz bulunmaktadır. Marmaris İlçesi ve Datça Yarımadası'nın prehistorik tarihi günümüzde henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölge yerli ve yabancı gezginler ve bilim adamları tarafından keşfedilmiş ve incelenmiştir.
Marmaris İlçesi sınırları içinde; Physkos, Amos, Erine, Kastabos, Saranda, Bybasslos, Tymnus, Gallipolis, Prynos, Hydas, Cennet Ada, Kedreal, Keçi ve Bedir Adaları, Euthenna, Bayır-Gebekse, Pymos, Gavur Sancağı, Loryma, Kıran Gölü, Çubucak seramik atölyeleri ile Datça İlçesi sınırları içinde yer alan, Knidos, Bybassos, Trioplon, Burgaz yerleşimleri antik coğrafyada Rodos Birliği'nin Anadolu'daki topraklarının bir parçasıdır. Yani Rodos'un karşı yakasıdır. Yarımadada bu örenyerlerinin yanı sıra, bölgede yer alan sarnıç, mezar, kale, kilise, manastır, değirmen, yağhane gibi tek yapılardan oluşan birçok kültür varlığı bulunmaktadır.
Son yıllarda bölge tarihi bilimsel olarak kazı ve yüzey araştırmaları ile ayrıntılı olarak incelenmektedir.

Loryma: Loryma antik kenti Taşlıca, Bozukkale yakınında, Karaburun üzerinde yer almaktadır. Kente ulaşım, Bozukkale limanına kadar deniz yoluyla yapılmaktadır. Daha sonra kalıntılara kadar bir saati aşkın bir süre tırmanmak gerekmektedir.
M.Ö. 4. yüzyılda Rodos'un karşı yakası kentleri içinde önemli bir merkezdir. Büyük bir koya sahip olan antik kentte Alman Arkeolog Dr.Winferd Held başkanlığında bilimsel yüzey araştırmaları 1995 yılında başlamıştır.
Küçük bir kent olan Loryma M.Ö. 7. yüzyılda kurulmuştur. Arkaik ve Klasik dönemlere tarihlenen iki evreli bir surla çevrilmiştir. Kentin yukarı kısmında yine iki evreli bir surla çevrili olan akropolis bulunmaktadır. Akropolis üzerinde yer alan üç büyük sarnıç ve sadece bir tek yapıya ait temel kalıntılar bu alanın tehlike anında sığınma amaçlı kullanıldığını göstermektedir. Dar ve uzun liman kalesi koyun girişini kontrol eder konumdadır. Loryma'nın konutları, yamaçta özenle örülmüş teraslar üstündedir. Kentin batısındaki ovada "Artemis Soteria" kutsal alanı yer almaktadır. Koyun batısında güneye doğru uzanan nekropol alanı tapınağa bitişiktir. Nekropolün güneyindeki ovada ise Apollon kutsal alanı bulunmaktadır. Ayrıca yazıtlardan Rodos tanrısı Zeus Atabyrios'a adanmış bir sunak olduğu bilinmektedir. Bu bilgi Rodos savunması için stratejik bir noktada olan kentin Rodos'un hakimiyetinde olduğunu göstermektedir. Bizans Döneminde, bir donanma üssü ve silah deposu olan Loryma akropolisi üzerine antik dönem malzemeleri de kullanılarak üç kilise ve çok sayıda ev yapılmıştır.
Kent M.S. 7.yüzyılda Arap istilasından sonra tamamen terk edilmiştir.
Kıran Gölü: Marmaris'in güney batısında, güneyde Loryma liman kentine komşu olan, 30 metre çapındaki kuru göl yakınında yer alan yerleşime deniz yolu ile ulaşım mümkündür. Bozukkale limanında sona eren deniz yolculuğundan sonra kalıntılara iki saatlik bir tırmanış ile ulaşılmaktadır.
1995 yılında, Dr. Zeynep Kuban ve Dr. Turgut Saner tarafından yapılan bilimsel araştırmalarla, sunağı da korunmuş olan tapınak, tiyatro yapıları ile işlevleri henüz kesin olarak bilinmeyen beş yapı kalıntısı daha belirlenmiştir. Ayrıca, bölgeye özgü, basamaklı piramit mezarların yanı sıra yassı büyük dikdörtgen blokların üzerinde de rastlanan oyukların içine bu bölgede bulunan stel benzeri blokların yerleşmiş olabileceği bu araştırmalarla açıklanabilmektedir. Bu alanda rastlanan bir diğer mezar tipi de, üstleri, beşik çatı biçimli kapaklarla örtülmüş büyük blok taşlardan yapılmış oda mezarlardır.
Merkezin, Bozburun Yarımadası'nda olduğu düşünülen, Attika Deniz Birliği'ne vergi ödeyen kent grupları tarafından toplantı ve kült merkezi olarak kullanılmış olabileceği araştırmacılar tarafından ifade edilmektedir.
Çubucak: Hisarönü Çubucak mevkiinde yer alan "Rodos ticari amphora üretim atölyeleri" 1990 yılından bu yana, Ege Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ersin Doğer tarafından bilimsel kazılarla araştırılmaktadır. Yaklaşık 250 yıl boyunca, (M.Ö. 3.yüzyıl başı - M.Ö. 1. yüzyıl ortaları) Rodos kent devletine bağlı ticari amphoraların her yıl seçilen ve görev yaptığı yıla adını veren Rodoslu memurların isimleriyle ve kentin adını taşıyan baskılarla mühürlendiği, üretim sonunda standartlara uymayan amphoraların ise çöplüklere atıldığı bilinmektedir. Zaman içinde çöplüklerde tabakalar halinde biriken amphoralarla kulplarının açığa çıkarılmaları, Rodos'un Hellenistik Dönem kronolojisi ve genel kronoloji için önemli sonuçlar vermektedir.
Kazılarda 2500'ün üstünde mühürlü amphora kulpu ele geçirilmiştir. Bu mühürlü kulpların incelenmesi sonunda, Hieroteles isimli çömlekçinin 70 yıl boyunca üretim yaptığı, ayrıca 6 çömlekçinin daha çalıştığı belirlenmiştir.
Burgaz: Burgaz örenyeri Datça İlçe merkezinin 2 km. kuzeydoğusunda yer almaktadır. İlk kez Bean ve Cook tarafından bilim dünyasına tanıtılan Burgaz örenyerinin, "Eski Knidos kenti" olduğu düşünülmektedir. Burgaz kazı çalışmaları 1993 yılından itibaren, Doç. Dr. Numan Tuna'nın bilimsel başkanlığında yapılmaktadır.
Yaklaşık 1400 x 400 m. lik bir alanı kapsayan örenyeri, deniz kıyısı boyunca uzanmaktadır ve Hellenistik Çağ öncesi buluntu veren en önemli merkezdir. Kent sur duvarı ile çevrelenmiştir. Bu alanın güney batısında sığ sularda kule ve deniz surları kalıntıları görülmektedir. M.Ö. IV. yüzyıla tarihlenen iki limanın kalıntıları bu günde deniz kenarında izlenebilmektedir.
Kazı çalışmaları ile Burgaz yerleşiminin geometrik dönemden itibaren var olduğu M.Ö. IV. yüzyılda kısmen terk edildiği, ancak deniz kenarında depolama ve liman yükleme; daha iç kısımlarda ise tarıma bağlı bir yaşamın ve nekropol kullanımının sürdüğü anlaşılmıştır.
Knidos: Yukarıda söz ettiğimiz antik kentler içinde, Datça Yarımadası'nın en uç kısmında, Ege ve Akdenizin birleştiği noktada Tekir Burnu üzerinde yer alan Knidos antik kenti Batı Anadolu kıyı kentlerinin en önemlilerinden biridir.
Muğla İli, Datça İlçesi, Yazı Köyü sınırları içindedir. Karaolu ile Datça'ya 35 km.'lik, -son 8 km.si stabilize- bir yol ile bağlanır. Deniz yolu ile ulaşım turizm sezonu boyunca gezi tekneleri ve yatlarla yapılmaktadır.
Bölgenin Pers hakimiyetinde olduğu sıralarda yaklaşık M.Ö. 360ta Knidoslular Datça İlçesi yakınındaki kentlerinden ayrılarak, yarımadanın en uç noktasında Hippadamos planında yeni bir Knidos kenti kurmuşlardır. Rodos devletinin kutsal yeri olan Apollon Tapınağı burada bulunmaktaydı. Strabon (XIV 656, 2, 15) burasının hem kara ve hem de ada yerleşimi ile "çift kent" görünümünde olduğunu yazmıştır. Rodos Birliği'nin önemli kentlerinden birisi olan ve gelişmiş ticareti ile şarap ihraç eden Knidos kenti, yuvarlak ve köşeli kulelerle kuvvetlendirilmiş bir surla çevrelenmiştir. Askerî ve ticarî olmak üzere iki limanı bulunmaktadır. Kentteki önemli yapılar ve alanlar; B, C, D ve E Kiliseleri, Dor Tapınağı, Propylon, Apollon Tapınağı ve Sunağı, Yuvarlak Tapınak ve Sunağı, Meclis Binası, Korinth Tapınağı, Güneş Saati, Dor Stoası, Tiyatro, Dionysos Tapınağı ve Stoası, Yamaç Evleri, Odeon, Demeter Kutsal Alanı, Nekropol ve Kap Krio Yarımadası'dır.
1856-1857 yıllarında Sir Charles T. Newton, 1967-1997 yıllarında Prof. Dr. Iris Cornelia Love tarafından kazı çalışmaları yapılan kentin tarihi, 1987 yılından itibaren, Prof. Dr. Ramazan Özgan başkanlığında yapılan bilimsel arkeolojik kazılarla yeniden aydınlanmaktadır. Çalışmalar, kentin kurulu olduğu anakarada ve Deve Boynu yani Kap Krio Adası'nda sürdürülmektedir.
Kazılarda açığa çıkarılan buluntularla yerleşimin M.Ö. 14. ve 13. yüzyıla kadar uzandığı sonucuna varılmaktadır. Kentin M.Ö. 7., 6. ve 5. yüzyıllardaki durumu oldukça parlaktır. M.Ö. 4. yüzyılda ekonomik, kültürel ve sanatsal alanlarda gelişme gösteren kent bir de tıp okulu açmış ve bilim alanında da kendini göstermiştir.
Diğer Anadolu kıyı kentleri gibi, Knidos da M.S. 7. yüzyılda Arapların istilasına uğramış ve daha sonra meydana gelen büyük depremler nedeniyle tümden yok olmuştur.

MUАLA MİLAS MÜZESİ
MİLAS MÜZESİ
Milas Müzesi ilk kez 1983 yılında bakanlık onayı ile Bodrum Müzesi'nden devredilen eserler ve ilçe sınırları içerisindeki kazılardan çıkan eserlerin bir araya toplanmasıyla oluşturulmuş ve 1987'de ziyarete açılmıştır. Müze müdürlüğü Milas Kültür Merkezi binası içerisinde yer almaktadır. Kültür Merkezi, toplam yüzölçümü 1556 m² lik bahçe içinde bodrum katı üzerine iki katlı inşa edilmiş yaklaşık 400 m² genişliğinde bir binadır. Binanın giriş katında müze sergi salonu ile idari birimler yer almaktadır.
Bodrum katında malzeme depoları ile Müze Müdürlüğü'nün eser deposu, fotoğrafhane ve laboratuvar yer almaktadır. Bahçe ise müzenin açık teşhir alanı olarak kullanılmaktadır. Milas İlçe merkezi ve çevresindeki antik yerleşim alanlarında bulunan taşınabilir kültür varlıkları bahçede sergilenmektedir.
Müze teşhir salonundaki toplam 11 adet vitrinde Stratonikeia kazılarında bulunan altın eserler, İasos kazılarında bulunan pişmiş toprak kandil örnekleri, Milas ve çevresindeki kurtarma kazılarında bulunan eserler, mermer heykeler, mermer heykel başları ile vatandaşlardan satın alınan diğer eserler kronolojik bir sıra içerisinde yer almaktadır. 1998 Haziran ayı itibarıyla Milas Müzesi'nde 2615 adet arkeolojik, 75 adet etnografik ve 1047 adet sikke olmak üzere toplam 3737 adet envanterlik eser bulunmaktadır.
1- Gümüşkesen: Milas İlçe merkezinde yer alan Gümüşkesen M.S. II. yüzyılda yapılmış bir anıt mezardır.
2- Beçin: İlçe merkezine 5 km. mesafedeki Beçin Beldesi sınırları içerisinde yer alan Beçin Kalesi, antik dönem kalıntıları üzerine Menteşe Beyliği zamanında inşa edilmiştir.
3- Labranda: İlçe merkezine 13 km. mesafede yer alan Labranda örenyeri Karya Döneminde önemli bir dini merkezdir. İsmini çift yüzlü Kar baltası labyristen alan Labranda'da 1948 yılından bu yana aralıklarla İsveçliler tarafından arkeolojik kazılar yapılmaktadır.
4- Euromos: Milas-İzmir karayolunun 12. km. sinde yer alan Euromos örenyerindeki en önemli kalıntı halk arasında ayaklı adıyla bilinen Zeus Tapınağı'dır. 1970'li yıllarda Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu tarafından Zeus Tapınağı çevresinde kazı ve restorasyon çalışmalarına başlanmış, ancak daha sonra devam edilmemiştir.
5- Herakleia: İlçe merkezine 40 km. uzaklıktaki Kapıkırı Köyü içerisinde yer alan Herakleia örenyeri çok geniş bir alanı kaplamaktadır. Athena Tapınağı, Tiyatro, Agora, sur duvarları, Endymion gibi Hellenistik Dönem yapılarının yanı sıra Bizans döneminde Piskoposluk merkezi olması nedeniyle Bafa Gölü içerisindeki adalarda birçok kilise kalıntısı bulunmaktadır.
Herakleia örenyerinde Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden Dr. Annelise Pejchlow halen yüzey araştırmasına devam etmektedir.
6- İasos : İlçe merkezine 26 km. uzaklıktaki Kıyıkışlacık Köyü içerisinde yer alan İasos antik kentinde 1960 yılından bu yana İtalyan arkeoloji heyeti tarafından yapılmakta olan kazı çalışmaları Dr. Fede Berti başkanlığında agora ve çevresinde devam etmektedir. Antik kentin en büyük yapılarından biri olan ve halk arasında Balıkpazarı olarak bilinen Roma anıt mezarı, Kültür Bakanlığı'nca restore ettirilmiş ve İtalyan kazı ekibince teşhir ve tanzimi yapılarak 1995 yılında açık hava müzesi olarak ziyarete açılmıştır.
Labranda
Zeus Labraundos'un kutsal alanı olan Labranda, eski Karia'da (Güneybatı Anadolu), bağlı olduğu Mylasa (Milas) şehrinin 14 km. kuzey doğusunda yer almaktadır.
En eski buluntular yaklaşık İ.Ö. 600 yılına aittir. 6. ve 5. asırlarda kutsal alan, sonradan tapınak terası olarak kullanılan alan tek küçük suni bir düzeltiden oluşuyordu. 497'de kutsal alanda bir savaş yapılmış ve Karia ordusu müttefikleri Miletlilerle beraber Pers ordusuna yenilmiştir.
İ.Ö.4. yy. tapınağın en önemli devridir. Mausolos (İ.Ö.377-352) ve İdrieus (İ.Ö. 351-344) adlı satraplar zamanında burası yeni bir görünüm kazanmıştır. 355'de Labranda'daki yıllık kurban şöleninde Mausolos kendisine yönelik bir suikastten son anda kurtulmuştur. Burada yer alan bir dizi suni teras, bir veya iki giriş binası, küçük bir Dor binası (olasılıkla çeşme binasıdır), anıtsal merdiven, iki geniş ziyafet salonu (andronlar), sundurmalı yapı (oikoi diye adlandırılır), Stoa ve etrafı sütunlu Zeus Mabedi gibi yapılar bu olaydan sonra yapılmış olsa gerekir. 344'de İdrieus'un ölümüyle bu tür çalışmalara son verilmiştir. İ.S. 4. yüzyılda meydana gelen büyük bir yangın felaketi nedeniyle kutsal alan kült yeri olmaktan çıkmıştır.
Buradaki kazı çalışmaları 1948 yılında Uppsala Üniversitesi'nden A.W. Persson tarafından başlatılmıştır ve o zamandan beri aralıklarla devam etmektedir. Þimdiki kazılar P. Hellström tarafından yürütülmektedir.
Mylasa'dan kutsal alana 8 m. genişliğinde olan kutsal yol ile ulaşılırdı. Bu yolun üzerindeki döşeme izleri bugün bile görülebilmektedir. Alana iki giriş binasından (propylon) biriyle geçilirdi. Bunlar Milas mermerinden yapılmış, iki sütunlu, her iki cephede İon alınlıkları taşıyan etkileyici geçit kapılarıydı.
"Dor Binası" diye adlandırılan yapı, dikdörtgene yakın düzensiz oluşumuyla güney propylon binasının hemen doğusunda yer almaktadır. Kuzeye dönük, dört sütunlu, ön avlulu mermer cepheli, Dor düzeninde bir yapıdır. Muhakkak ki bir çeşme binası işlevindeydi. Roma Devrinde bu küçük bina hamam külliyesine dahil edilmiştir.
Kutsal alanın 200 m. batısında, arkası istinat duvarıyla sağlamlaştırılmış stadyum bulunmaktadır. Yarışların başlama ve bitiş taşları her iki uçta da hâlâ mevcuttur. Kutsal alanda yapılan 5 günlük şölen sırasında burada da bazı yarışlar düzenlenmiş olsa gerektir.

Menteşeoğulları Beyliği'nin Başkenti Beçin
Beçin örenleri, Muğla'ya bağlı Milas İlçesi'nin 5 km. güneyinde, Milas Ovası'na hakim bir plato üzerinde kuruludur. Milas-Bodrum-Muğla yol kavşağından örene ayrılan karayolu üzerindedir.
Kentin adı Ortaçağ İtalyan kaynaklarında "Pezona", Türk-İslâm kaynaklarında ise "Barçın", "Berçin", "Peçin" ve "Beçin" şeklinde geçmektedir. Kentin Türk Dönemi öncesi tarihine ilişkin kesin bilgiler olmamasına karşın, bir takım buluntular, Beçin'in M.Ö. 2000 yıllarına dek uzanan bir geçmişi olduğunu düşündürmektedir. Bölgenin, XIII.yüzyılın ikinci yarısında Türk hakimiyetine girdiği bilinmektedir. Bölgeyi ele geçiren Menteşeoğulları, başlangıçta Milas'ı başkent yapmışlar, ancak XIV. yüzyılın başlarında, savunması daha kolay olduğu için, hükümet merkezini Beçin'e taşımışlardır. Beçin, Tacettin Ahmet Gazi'nin hükümdarlığı süresince beyliğin başkenti olarak kalmıştır. Bu kişinin 1391'de ölümünden sonra, yöre Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı topraklarına katılınca, hükümet merkezi Balat'a (Milet) taşınmıştır.
Kentte günümüze ulaşan yapı kalıntıları:
Roma Mezarı: Beçin'in bugünkü yerleşim merkezinde, ören karayolu kenarındadır. Oda mezar şeklindedir.
İç Kale: Kentin kuzeyindedir. Menteşeoğulları Döneminde bugünkü şeklini alan kale, kısmen bir tapınağın üzerine oturmaktadır. Oldukça harap durumdaki surlarla çevrili alanda varlığı saptanabilen yapılar, bir hamam,bir sarnıç ve tonozlu bir yapı kalıntısından ibarettir. Hamamın XIV. yüzyılda, Menteşeoğulları Döneminde inşa edildiği sanılmaktadır.
Büyük Hamam: Ahmet Gazi Medresesi ile İç Kale arasındadır. XIV. yüzyıla tarihlenmektedir. Kentteki hamamların en büyüğüdür. Üç eyvanlı hamamın soyunmalık mekânı yıkıktır.
Ahmet Gazi Medresesi: Kitabesine göre 1375 yılında, Menteşe Beyi Tacettin Ahmet Gazi tarafından inşa ettirilmiştir. Açık avlulu, iki eyvanlı bir yapıdır. Medresenin ana eyvanında, Ahmet Gazi ve yakınlarının mezarları yer almaktadır.
Orhan Bey Camii: Ahmet Gazi Medresesi'nin karşısındadır. İbni Batuta' nın Beçin'i ziyaret ettiği 1330'lu yıllarda, yapının inşa halinde olduğu anlaşılmaktadır. Kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Girişi ve duvarlarının yaklaşık 1,5 m. yüksekliğe kadar olan kesimi ayaktadır. Kaynaklar ve kazı sonuçlarından, bunun ahşap destekli bir cami olduğu anlaşılmaktadır.
Bey Konağı: Ahmet Gazi Medresesi'nin kuzey-batısındadır. XIV. yüzyıla ait olduğu düşünülen yapıda kazı çalışmaları sürdürülmektedir.
Bey Hamamı: Konağın kuzeyindedir. Enine sıcaklı ve çift halvetli hamamın su deposu, külhanı ve soyunmalık mekânı, 1995 yılı kazı çalışmalarında ortaya çıkarılmıştır.
Kızılhan: XIV. yüzyıl sonu veya XV. yüzyıla tarihlenen han, iki katlıdır. Alttaki ahır mekânı, kısmen yıkılmış bir tonoz ile örtülüdür. Üst katta yer alan iki mekânın ise, birer kubbe ile örtülü oldukları anlaşılmaktadır.
Þapel: Orhan Camii'nin yaklaşık 200 m. güneyindedir. Orta Bizans Dönemine ait olduğu düşünülmektedir.
Yelli Camii: Kepez mevkiindedir. XIV. yüzyıla tarihlenmektedir. Tek kubbe ile örtülü kare planlı bir yapıdır. Kuzeyinde iki birimli bir son cemaat yeri bulunmaktadır.
Yelli Medrese: XIV. yüzyıla tarihlenmektedir. Kepez mevkiinde, Yelli Camii'nin doğusundadır. Harap durumdadır.
Karapaşa Medresesi: Açık avlulu bir medresedir. XIV. yüzyıl sonu veya XV. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilmektedir. Oldukça harap durumdadır.


MUАLA MÜZESİ
Muğla Müzesi, Adliye'nin arkasında eski cezaevi binasında bulunmaktadır. 1992 yılı sonlarında Özlüce Köyü Kaklıcatepe'de yapılan kazılar sonucunda birçok hayvan ve bitki fosili çıkarılmıştır. Bu kazılarda çıkarılan fosillerin 1994'te sergilenmeye başlamasıyla müze ziyarete açılmıştır.
Muğla Müzesi'nde sergilenen fosiller günümüzden 5-9 milyon yıl önce yaşamış olan canlılara aittir. Bu canlılar, Doğu Asya'dan İspanya'ya kadar uzanan geniş bir alanda yaşamış ve yok olmuş canlılardır. Bu dönem canlılarına ait fosiller ilk defa İspanya'nın Tervel Havzası'nda bulunduğundan, bu döneme Turolian denilmektedir.
Kazılarda zürafagiller, boynuzlugiller, gergedangiller, hortumlu memeliler, domuzgiller, atgiller ve etçilere ait fosiller ile çok sayıda bitki fosilleri bulunmuştur. Bunların bir kısmı müze doğa tarihi bölümünde sergilenmektedir.
Muğla Müzesi'nde, ziyarete açık olan bir başka bölüm de etnografya seksiyonudur. Muğla'nın çeşitli yörelerinden giyim kuşam ve günlük kullanım eşyaları bu bölümde sergilenmektedir.

NEVޞEHİR MÜZESİ
Nevşehir'de müze kurulması 1967'de gerçekleşmiştir. Müzenin kurulması ile yıllar önce ihmal edilen ören yerlerinin çevre düzeni, kiliselerin restorasyon ve konservasyonu ile yer altı şehirlerinin temizlenmesi ve ışıklandırılması gündeme gelmiştir.
Müze kurulma fikri, zamanın Merkez Kütüphane Müdürü Hamit Özalp tarafından ortaya atılmıştır. Özalp, 1963-1964 yıllarında çevreden topladığı tarihi eserleri kütüphanenin bir odasında muhafaza etmiştir. Özalp'ın çalışmaları sonuçsuz kalmamış, 1966 yılında Nevşehir' de bir müze açılması, Eski Eserler ve Müze Genel Müdürlüğü'nce kararlaştırılmıştır. Damat İbrahim Paşa Külliyesi'nin bir parçası olan Aşevi ve Sübyan Mektebi, müze olarak kullanılmak üzere restore edilmiştir. 1966 yılının sonlarında teşhir ve tanzim işleri bitirilerek 1967 yılında Damat İbrahim Paşa Arkeoloji ve Etnografya Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. 1987 yılında ise şimdiki Kültür Sitesi bünyesinde bulunan yerine taşınmıştır. Müzede arkeolojik ve etnografik olmak üzere iki teşhir salonu mevcuttur.
Nevşehir Müzesi'nde 1997 yılı eser sayımına göre 2854 arkeolojik, 3210 adet etnografik, 6914 adet sikke, 2 tablet, 93 mühür ve mühür baskısı, 87 adet el yazması kitap olmak üzere toplam 13160 eser mevcuttur.
Nevşehir İl sınırları içerisinde 2 adet askerî yapı, 69 adet dinsel ve kültürel yapı ve 287 adet sivil mimari olmak üzere toplam 358 adet tescilli yapı bulunmakta, ayrıca 33'ü arkeolojik, 3'ü kentsel, 4'ü tarihi, 8'i doğal olmak üzere toplam 48 sit alanı mevcuttur.


NİАDE MÜZESİ
Müzeler; kültür varlıklarını tespit eden, ilmi metotlarla açığa çıkaran, inceleyen, değerlendiren, koruyan, tanıtan, sürekli ve geçici olarak sergileyen, halkın kültür ve tabiat varlıkları konusundaki eğitimini, bedii zevkini yükselten, dünya görüşünü geliştirmede tesirli olan kuruluşlar olarak tanımlanmaktadır.
Niğde Müzesi üç büyük teşhir salonu, ihtisas kütüphanesiyle, modern konferans ve sergi salonlarıyla, Orta Anadolu'nun en önemli müzelerinden birisi durumundadır.
Niğde'de ilk müzecilik faaliyetleri 1939 yılında, müze olarak kullanılan Akmedrese'de (Karamanoğlu Ali Bey tarafından yaptırılmıştır) başlatılmıştır. Burası 1939-1950 yılları arasında II. Dünya Savaşı nedeniyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin deposu olarak kullanılmıştır.
1950-1957 yıllarında depo olarak kullanılan Akmedrese'de 1957 yılında "Niğde Müzesi Müdürlüğü" kurulmuş, bina onarılarak teşhir-tanzimi yapılmış ve ziyarete açılmıştır.
Medresenin modern teşhire uygun olmaması nedeniyle, Kültür Bakanlığı'nca yeni müze binasının temeli Temmuz-1971 ayında atılmıştır. 1977 yılında ise Akmedrese kapatılarak yeni, modern müze binasına taşınılmıştır.
Yeni müze binasının teşhir-tanzimi ve düzenlemesi Kasım-1982 yılına kadar sürmüş, 12 Kasım 1982 yılında düzenlenen törenle ziyarete açılmıştır.
Niğde Müzesi'ne girmeden, ziyaretçileri Geç Hitit Dönemine ait, bazalttan yapılmış, "Hitit Fırtına Tanrısı" yani "Teşup kabartması" karşılar. Bu eser M.Ö. VIII-VII. yüzyılda Orta Anadolu'da hüküm süren Geç Hitit devletlerinden birisi olan "Nahita Krallığı"na ait önemli eserlerden birisidir.
Ziyaretçilerin müzeyi gezme planı çerçevesinde salonlar hakkında bilgiler şöyledir:
1- Etnografik Eserler Salonu
Halkın sosyal hayatını yansıtan, insan yapısı araç ve gereçler dahil bilim, din ve sanatlarla ilgili taşınır kültür varlıkları olarak tanımlanan "etnografik eserler"den derlenen koleksiyonlar bu salonda sergilenmektedir.
Salona girişten itibaren sağ taraftaki panolar üzerinde, Niğde yöresinden derlenen ve satın alınan halı ve kilimler sergilenmektedir.
Salonun ortasında bulunan büyük vitrinlerin birincisinde, bilhassa Niğde köylerinden satın alınıp müze koleksiyonlarına katılan kadın giysileri, ikinci büyük vitrinde ise erkek giysisi örnekleri sergilenerek, Niğde'nin geleneksel etnografyası hakkında bilgi verilmeye çalışılmaktadır.
İki büyük vitrin arasında kalan mekânda sediri, gümüş sim işli sedir örtüsü, sim işli yastıklarıyla, köşe minderleriyle ve orta sinisiyle bit Türk evi canlandırılmaya çalışılmaktadır.
Ayrıca etnografya salonunun kolonları arasında bulunan köşe vitrinlerinde sırasıyla takılar, yazı takımları, hamam takımları, porselen takımları, nişan ve madalyonlar, tepelikler sergilenmektedir.
Bu salonun, en ilgi çeken eseri de bir orta sinisidir. Bu eser, M.S. 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında yaşayan Kaçar Türklerine ait olsa gerektir. Sininin üzerine İranlı, Þair Firdevsi'nin Þeyhname'sinde ismi geçen kralların büstleri ve bastırmış olduğu paralar kazıma tekniği ile işlenmiştir. Etnografya salonunda II. Abdülhamid zamanına ait bir Osmanlı arması da yer almaktadır.
2- Önasya Medeniyetleri Salonu
Küçük Asya olarak tanımlanan Anadolu, tarih boyunca çeşitli insan topluluklarının iskânına uğramış ve bölgesel özellikler taşıyan renkli ve çok sayıda uygarlığa sahne olmuştur.
Niğde bölgesi de bu süreç içerisinde M.Ö. 7-6 bin yıllarından (Neolitik Çağ - Cilalı Taş Devri) itibaren zamanımıza kadar, çeşitli medeniyetlerin gelip geçtiği önemli bölgelerden birisidir. Bölgede bugüne kadar yapılan arkeolojik kazılar sonucunda Niğde İli'nin zengin bir kültüre sahip olduğu ortaya çıkmıştır.
Dünyada iklim şartlarının yumuşamasıyla son buzul çağı sona ererken, insanlık yalnız avcılık ve toplayıcılıkla geçen yaşam sürecini tamamlamış bulunuyordu.
Uygarlık tarihinde "Neolitik Çağı" olarak tanımlanan dönemin en önemli olaylarından birisi insanın doğa ile ilişkilerini kendi tarafına çevirmeyi başarıp, çevresinde var olan bitki ve hayvan cinslerinden bazılarını evcilleştirerek kendi eliyle üretir hale gelmesidir.
Yapılan araştırmalardan bu devir insanının üretici olduğunu, çiftçilik ve hayvancılık yaptığını, bir meydan etrafındaki dikdörtgen planlı, taş temel ve kerpiç duvarlı, düz damlı yapılarda oturduğunu, taş ve kemikten aletler, öğütme taşları, obsidiyenden ok ve mızrak uçları yaptığını, ölülerini evlerinin içine gömdüğünü ve kilden çanak-çömlek yaptığını öğrenmiş bulunmaktayız.
Neolitik Çağın, Orta Anadolu'daki en önemli merkezlerinden birisi de İlimiz Bor İlçesi Bahçeli Kasabası'nda bulunan Köşk Höyük'tür.
Burada 1982 yılından bu yana yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen eserlerin bir bölümü de bu salonun 1-2 nolu büyük vitrinlerinde sergilenmektedir.
M.Ö.IV. binin sonu ve III. binin başlarında Anadolu'da bakır ve kalay karıştırılarak tuncun elde edilmesi, bunun silah yapımında kullanılmasıyla Anadolu insanı "Tunç Çağı"na girmiş olmaktadır. İnsanoğlu çok önemli bu alaşımla silah, kap-kacak ve süs eşyaları üretmeyi başarmış; bakır, altın, gümüş gibi asıl ve asıl olmayan madenleri de dövme tekniği ile işleyerek, dinsel amaçlı veya günlük ihtiyaçlarına cevap veren objeler üretmiştir.
Niğde İli'nde bu dönemin en önemli merkezi, İlimiz Çamardı İlçesi, Celaller Köyü yakınındaki Göltepe-Kestel Örenyeridir.
M.Ö.III. binde Anadolu'da kalayın elde edildiğini ispatlayan Göltepe-Kestel kazıları bu yönüyle Anadolu arkeolojisinin bilinmeyen yönlerini ortaya çıkarmıştır.
Bu kazılardan elde edilen arkeolojik malzemeler IV. büyük vitrinde sergilenmektedir. Ayrıca vitrinin yan kısmında da Kestel maden ocağından ısıtma yöntemi ile elde edilen maden cevherinin zenginleştirilmesi, eritilerek potalara dökülmesi canlandırılmaya çalışılmıştır.
III No.lu büyük vitrinde ise Aksaray İli Acemhöyük Örenyerinden, Darboğaz Kasabası'ndan ve Bor Pınarbaşı Höyüğü'nden çıkarılan Eski Tunç Çağı buluntuları sergilenmektedir.
Salonun 5-6 No.lu vitrinlerinde ve 3 adet köşe vitrininde de Aksaray İli Acemhöyük Örenyeri'nde yapılan arkeolojik kazılarda bulunan ve "Asur Ticaret Kolonileri Çağı" olarak tanımlanan dönemin buluntularından örnekler sergilenmektedir.
Acemhöyük'te (Puruşhanda) Prof. Dr. Nimet Özgüç başkanlığında bir heyet tarafından yapılan arkeolojik kazılarda, buranın Anadolu'nun M.Ö. II. bin başlarında Asurlu tüccarlar tarafından kurulan önemli Karum'lardan (pazar yeri) birisi olduğu anlaşılmıştır. Kazılarda ortaya çıkarılan iki adet yanmış saraydan elde edilen önemli arkeolojik buluntuların büyük bir bölümü Niğde Müzesi'nde bulunmaktadır.
Salonun en sonunda ise, Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Anadolu'da "Geç Hitit Devletleri" olarak tanımlanan ve şehir krallıkları döneminden (Nahita Kralığı ve Tuvanuva Krallığı'nı içine alan Tabal Krallığı) kalma Bereket tanrısı, Hitit çivi yazılı (Hitit hiyeroglifi) kitabeler, Göllüdağ arslanı, Kaynarca tümülüsü buluntuları, Frig Çağı seramikleri ve Porsuk kazısında bulunan mezar küpü (pithos) sergilenmektedir.
Salonun oda şeklindeki bir bölümünde de sikke seksiyonu bulunmaktadır.
Sikke seksiyonunda Tepebağları kazısında bulunan Kappadokya krallıklarına ait (M.Ö. 50-60. yılları) gümüş define ile İlimiz Merkez Sungurbey Camii yakınında yapılan kamulaştırma ve kanal açma çalışmaları sırasında bulunan Osmanlı altınları duvar vitrinlerinde sergilenmektedir.
Ayrıca 4 adet yatay vitrinde de en eski sikkelerden (Part sikkeleri), Osmanlı sikkelerine kadar tüm devirlere ait sikkeler bir kronoloji içerisinde sunulmaktadır.
3- Klasik Eserler Salonu
Salonun girişindeki pano üzerinde, buluntuları sergilenen kazı yerleri hakkında bilgi verilmektedir.
Salonun girişinden itibaren sağ kısmında bulunan 3 büyük vitrinde, Tepebağları, Porsuk, Acemhöyük gibi önemli kazı merkezlerinde yapılan arkeolojik kazılarda bulunan Hellenistik ve Roma Çağının önemli eserleri; salonun sol kısmında bulunan 3 büyük vitrinde ise Müze Müdürlüğü'nce halktan satın alma yolu ile derlenen Hellenistik-Roma Döneminin seçme eserleri sergilenmektedir. Bunlar genellikle mezar hediyeleri olup en ilgi çekenler gözyaşı şişeleri, koku kapları, kandillerdir. Kemerhisar'da bulunan, akik üzerine kazıma tekniği ile yapılmış kartal kabartmalı bulunan altın yüzük en gözde eserlerdendir.
Orta platformda, Kemerhisar'dan (Antik Tyana) heykeltraşlık eserleri; Geç Osmanlı Dönemindeki azınlıklara ait kiliselerden getirilen kitabeler; büyük köşe vitrinlerinde ise Bizans Çağı (Hıristiyanlık) eserleri sergilenmektedir. Bu salonda Niğde Müzesi'nin en ilgi çeken eserlerinden olan rahibe mumyası (M.S.X. yüzyıl) diğer platformda sergilenmektedir.
Aksaray İli Ihlara Vadisinden (muhtemelen Yılanlı Kilise) bulunarak 1965 yılında müzeye getirilen rahibe mumyası, Ihlara Vadisi'nin maketi ve tanıtıcı fotoğraflarıyla beraber sergilenmektedir. Mumya teşhirinin arka bölümünde de, Orta Anadolu'nun en büyük ve en önemli Roma kenti durumunda antik Tyana'dan (Kemerhisar) bulunarak getirilen yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış taş eserler sergilenmektedir. Bu salonun önemli eserlerinden birisi de aruz vezinli ağıt kitabesiyle "Karamanlıca Kitabe" olarak tanınan, M.S. 19. yüzyıla ait mezar taşıdır.


ORDU PAŞAOАLU KONAĞI ETNOGRAFYA MÜZESİ
Tarihçe
Ordu Müzesi, İl merkezinde, Selimiye Mahallesi, Taşocak Caddesi üzerinde yer almaktadır. "Paşaoğlu Konağı" adı ile anılan bina birinci sınıf bir sivil mimarlık örneğidir. Ordu'nun zengin eşraflarından Paşaoğlu Hüseyin Efendi diye bilinen şahıs tarafından 1896 yılında yaptırılmıştır.
Bahçesiyle birlikte 625 m²lik bir alanı kapsayan ve 1896 yılında yaptırılan bu konağın taşları Ünye'den, ahşap ve çini malzemeleri Romanya'dan getirilmiştir. Yapımında İstanbullu ustalar çalıştırılmıştır.
19. yüzyıl sivil mimarimizin en güzel örneklerinden biri olan Paşaoğlu Konağı zemin dahil olmak üzere üç katlıdır. Zemin katı idare, birinci katı etnografik eserler seksiyonu, ikinci katı ise konak özelliklerini taşıyacak şekilde düzenlenmiştir.
Paşaoğlu Konağı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından 1982 yılında kamulaştırıldıktan sonra, 1983 tarihinden itibaren onarılmaya başlanmıştır. Onarımı ve teşhir tanzimi tamamlanarak 18 Kasım 1987 tarihinde Paşaoğlu Konağı ve Etnografya Müzesi olarak hizmete açılmıştır.
Ordu Paşaoğlu Konağı'nın onarılması ve müze olarak ziyarete açılması ile Karadeniz Bölgesinde bulunan ve geçen yüzyıldan zamanımıza ulaşan sivil mimarimizin ender örneklerinden biri daha gelecek nesillere bırakılmak üzere değerlendirilmiş bulunmaktadır.

SAKARYA MÜZESİ
SAKARYA MÜZESİ
Sakarya İli, Merkez İlçesi, Semerciler Mahallesi, Milli Egemenlik Caddesi, İstasyon karşısında yer alan müze binası, bahçesi ile birlikte 1290 m²'lik bir alan üzerine kurulmuştur.
1910-1915 yılları arasında dönemin Askerlik Þubesi Başkanı Binbaşı Baha Bey tarafından zemin katla birlikte üç katlı olarak yaptırılan konut, daha sonra Atatürk'ün yakın arkadaşı ve Milletvekili Hasan Cavit Bey tarafından satın alınmıştır. 1922 yılı Haziran ayında Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi ile buluştuğu ve beş gün süreyle kaldıkları bu ev, 1967 yılında meydana gelen depremde büyük ölçüde hasar görmüştür. 1983 yılında sivil mimarlık örneği olarak tescil edilen konut Bakanlığımızca kamulaştırılıp, aslına uygun bir şekilde müze binası olarak yeniden inşa edilerek 1993 yılında ziyarete açılmıştır.
Binanın zemin katında hizmet büroları ile kalorifer dairesi, birinci katta müdür odası ve 85 m² genişliğinde bir sergi salonu, ikinci katta ise 50 kişilik bir konferans salonu bulunmaktadır. Müzenin bahçesinde, Sakarya İli sınırları içinde bulunan Roma ve Bizans dönemlerine ait mimari parçalar, mezar taşları, sunaklar, yazıtlı taşlar, ostotek, pişmiş toprak erzak küpü ve sütun kaideleri sergilenmektedir.
Müzenin sergi salonunda tarih öncesi çağlar ile Roma ve Bizans Dönemine ait bir grup arkeolojik eser ile Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemine ait etnografik eserler sergilenmektedir. Arkeolojik eserler arasında yassı el baltaları, pişmiş toprak kaplar, koku ve gözyaşı şişeleri ile madeni ve cam eserler yer almaktadır.
Bursa, Amasya, Konya, Tokat ve Ankara Etnografya müzelerinden seçilerek sergilenen etnografik eserler arasında ise Ulu Önder Atatürk'ün kullandığı eşyalar ile Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemine ait ateşli ve kesici silahlar, bakır eşyalar, mühürler ve el işlemeleri yer almaktadır.

SAMSUN ARKEOLOJİ VE ETNOGRAFYA MÜZESİ
SAMSUN ARKEOLOJİ VE ETNOGRAFYA MÜZESİ
Samsun'da Fuar alanı içinde bulunan Arkeoloji-Etnografya Müzesi'nin inşaatına 1976 yılında başlanmış ve 19 Mayıs 1981 günü ziyarete açılmıştır. Müze orta salon ve simetrik olarak yapılmış iki yan salondan ibarettir. Orta salonda antik Amisos kentinde ortaya çıkarılan Roma İmparatoru Alexander Severus (M.S. 222-235) zamanında yaptırılan ve M.S. 5. yüzyıl sonlarında Bizans Döneminde tamir edilen mozaik teşhir edilmektedir. Mozaik taban üzerinde çeşitli mitolojik sahneler simetrik olarak işlenmiştir. Merkezde Akhilleus ve Thetis'in yer aldığı Troia savaşı ile ilgili sahne, bu sahnenin dört köşesine yerleştirilmiş panellerde mevsimleri simgeleyen portreler ve mevsimlerin arasındaki dikdörtgen panellerde Nereidler ve deniz yaratıkları tasvir edilmiştir. Bu figürlü sahnelerden ayrı olarak dikdörtgen bir panelde de kurban kesme sahnesi işlenmiştir. Söz konusu mozaiğin kalan kısımları çeşitli geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiştir.
Gene orta salonda antik Amisos kentinde ortaya çıkarılan mezar odasında Müze Müdürlüğü'nce yapılan kurtarma kazısı sonucunda ele geçirilen Amisos hazinesi sergilenmektedir. Bir erkek, bir kadın ve bir kız çocuğuna ait olan altın takılar (taç, bilezikler, kolyeler, gerdanlıklar, küpeler, düğmeler, elbise süsleri, yüzük vs.) müzenin en göz alıcı eserleridir. Hellenistik Döneme ait bu eserler zamanın sanat ve işçiliğini tüm ihtişamı ile göz önüne sermektedir.
Yine bu bölümde Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait sikkeler teşhir edilmektedir.
Orta salonun sağ tarafında yer alan salonda Samsun ve çevresinde ele geçen Kalkolitik, İlk Tunç, Hitit, Hellenistik, ve Roma Dönemlerine ait eserler kronolojik olarak sergilenmektedir. Bunlardan Bafra İlçesi, İkiztepe Köyü'ndeki İkiztepe Höyüğü'nde İstanbul Üniversitesi'nce yapılan sistemli arkeolojik kazılarda ele geçirilen Kalkolitik, İlk Tunç ve Hitit çağlarına ait bronz, kemik, taş ve pişmiş toprak eserler ayrı bir önem taşımaktadır. Bronzdan her iki yüzü kabartmalı mızrak ucu, İkiztepe halkının maden sanatında ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösteren örneklerden biridir. Ayrıca İkiztepe'de bulunan; İlk Tunç Çağına ait ameliyatlı kafatasları da müzenin dikkat çeken bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu salonda sergilenen bronzdan çıplak atlet heykeli (M.Ö. 5.yüzyıla özgü orijinalinin M.S. I.yüzyıla özgü kopyası) müzenin en gözde eserlerinden biridir.
Diğer yan salonda ise Samsun yöresinden müzeye intikal etmiş olan etnografik nitelikte eserler; bindallılar, peşkirler, cepkenler, para ve saat keseleri, el yazması Kuran'lar, süs eşyaları, silahlar, mutfak eşyaları, halı ve kilim vb. eşyalar teşhir edilmektedir.
Müze bahçesinde Klasik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Bunlardan pithoslar, lahitler, steller, miltaşları, çeşitli mimarî parçalar ve kabartmalar müze ziyaretçilerinin ilgisini çeken eserler arasındadır.

Samsun Atatürk Müzesi
Samsun Eski Fuar alanı içinde 19 Mayıs Galerisi olarak inşa edilmiş bulunan Atatürk Müzesi, 1 Temmuz 1968'de ziyarete açılmıştır. Tamamen taş ve renkli mermerlerle inşa edilen müze binası anıtsal ve etkili bir görünüme sahiptir. Ön cephesindeki basamaklar ve bir friz halinde Kurtuluş Savaşı'nı temsil eden kabartmalar binaya hareket kazandırmaktadır. Müzede Atatürk'e ait 114 eser teşhir edilmektedir.
Müzedeki eserler üç bölümde sergilenmektedir. Giriş ve çıkış bölümlerinde Atatürk'le ilgili çeşitli kitaplar, Atatürk'ün Samsun'a gelişinde çekilmiş kronolojik bir sıraya göre düzenlenmiş fotoğraflar yer almaktadır. Samsunluların Atatürk'e armağan ettikleri yöresel tütün yapraklarından oluşan bir tablo da müzede sergilenmektedir. Arkadaki büyük salondaki vitrinlerde Anıtkabir Müzesi'nden getirilen Atatürk'e ait şapka, kostüm, eldiven gibi giyim eşyaları ile silahlar, bastonlar, yemek takımı vb. eşyalar sergilenmektedir.
Orta salonun çıkışında sağda; müzeyi ziyaret eden devlet erkânının ziyaretleri sırasında istirahat ettikleri, ziyaretleri ile ilgili izlenimlerini yazılı olarak dile getirdikleri bir bölüm yer almaktadır.

Gazi Müzesi
Samsun, Merkez, Kale Mahallesi, Mecidiye Caddesi üzerinde yer almaktadır. İki katlı olan yapının dış duvarları yığma tuğla, iç bölmeleri Bağdadî olarak yapılmıştır. Atatürk 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ilk gelişinde Mıntıka Palas olarak bilinen bu binada 6 gün kalmıştır. Ulu Önder'in Samsun'a ikinci gelişlerinde (20-24 Eylül 1924) Samsun halkı tarafından söz konusu bina Atatürk'e hediye edilmiştir. Yine üçüncü (16-18 Eylül 1928) ve dördüncü (22-26 Kasım 1930) gelişlerinde de Samsun halkı tarafından kendilerine bağışlanan bu binada konaklamışlardır. Samsun Belediyesi tarafından Kültür Bakanlığı'na devredilen binanın restorasyonu yapıldıktan sonra teşhir ve tanzimi gerçekleştirilerek 8.11.1998 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Havza Atatürk Evi
Cadde üzerinde yer alan bina zemin kat üzerine iki katlıdır. Atatürk 25 Mayıs 1919-12 Haziran 1919 tarihleri arasında Mesudiye Oteli olarak bilinen bu binada çalışmalarını sürdürmüştür. Atatürk'ün kaldığı oda binanın ikinci katındadır. Bugün müze olarak işlev gören bina Özel İdare Müdürlüğü tarafından Kültür Bakanlığı'na devredilmiştir.

SİNOP MÜZESİ
SİNOP MÜZESİ
Yurdumuzun en eski müzecilik faaliyetlerinden biri de 1921 yılında Sinop'ta başlamıştır. Önceleri Mekteb-i İdadi'de muhafazaya alınan eserler ile zamanla şehrin muhtelif yerlerinden çıkan buluntular, 1932 yılında Süleyman Müinüddin Pervane Medresesi'nde toplanarak bir müze çekirdeği oluşturulmuştur.
1941 yılında ziyarete açılan müze 1945'te memurluk; 1947'de müdürlük olmuş, 1970'te inşa edilen binasına taşınmıştır. Kültür varlıkları modern müze salonlarında oluşturulan seksiyonlarda teşhire sunulmaktadır.

Serapis Mabedi

Bugün Sinop Müzesi’nin bahçesinde kalıntıları yer alan mabet, 1951 yılında bölgede yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Güneyinde altarı olan dikdörtgen planlı bir mabettir. Kazı sırasında pişmiş toprak malzeme, mimari parçaları ve sırasıyla Serapis, Dionysos, Herakles, İsis ve Kore figürleri bulunmuştur. Mabedin hangi tanrı için yapıldığı bilinmemekle birlikte bir yazıta göre bu mabedin Serapis'e ait olduğu sanılmaktadır.
İç Teşhir Salonu / Zemin Kat
Galeri: Tarih Öncesi Çağı Eserler Seksiyonu
Sinop çevresinden derlenen ve 1953 yılında Sinop'a 16 km. mesafede bulunan Demirci Köyü Kocagöz Höyük kazısından çıkan eski Tunç Çağına ait (M.Ö.3000-2700) buluntular arasında pişmiş topraktan yapılmış kulplu-kulpsuz, ayaklı-ayaksız vazo, tas, kupa, tabak, testi, kulplu kâseler, ağırşak, kolyeler, değişik formda diğer kaplar, kemik aletler, cilâlı taştan balta, bronz iğne ve mızrak uçları yer almaktadır.
Galeri ve I. salon arasında Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı Devri çeşitli sikkeler ile son bölümde Karadeniz deniz buluntuları olan ve müzeye ayrı bir hususiyet kazandıran amphoralar teşhir edilmiştir.
1. Salon: Klasik Eserler Seksiyonu
Kronolojik sıra ile Hitit (M.Ö.2000-1200), Frig (M.Ö.1200-695) Arkaik (650-480) 5-3. yüzyıl eserleri, Hellenistik, Roma, Bizans çağlarına (M.Ö.330-M.S. 1453) ait pişmiş topraktan yapılmış testi, tabak, askı kulplu, süzgeçli kaplar, yonca ağızlı, boyalı testiler, 6. yüzyıl ait tabak, aryballos, kylix 5. ve 4. yüzyıl ait pişmiş topraktan muhtelif cins küçük mezar buluntuları, altın, kemik, bronz ziynet eşyaları, Serapis mabedi buluntuları, silindirik mühür, altın küpe, yüzük gibi ziynet eşyaları, çeşitli formda kaplar, her iki çağın cam eserleri, küpe bilezik, yüzük gibi ziynet eşyaları ile Selçuk Osmanlı define (sikkeleri) bu salonda sergilenmektedir.
Öte yandan Hellenistik ve Roma Çağı heykeltıraşlık eserleri de klasik eserler seksiyonuna ayrı bir değer katmaktadır.
2. Salon: Etnografik Eserler Seksiyonu
Sinop yöresinin giyim kuşam, el işleme örme, dokuma örnekleri ile, çeşitli ziynet eşyaları, çini porselen, ateşli-delici silahlar, yazı takımları, fildişi sedef kakmalı çekmece, mutfak eşyaları teşhir edilmektedir.
1. Kat
Halı ve Yazma Eserleri Seksiyonu
Müzenin bu kısmında XVII. ve XVIII. yüzyıllara ait Kula ve Gördes halı seccade örnekleri, çeşitli çatmalar, el yazma Kuran'lar hat sanatına ait yazı çeşitleri, cilt kapakları, fildişi kakmalı nadide rahleler sergilenmektedir.
İkona Seksiyonu
Burada Bizans sanat üslubunun özelliklerini taşıyan zengin bir ikona koleksiyonu sergilenmektedir. Çeşitli boy ve ebattaki İsa, Melek, Meryem ve Azizler ile ilgili konuları içeren, bol miktarda altın yaldız kullanarak yapılan, bilhassa yabancı ziyaretçiler tarafından ilgi ile izlenilen ikonalar müzenin birinci katındaki salonda yer almaktadır.
Açık Teşhir
Revak ve Bahçede Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı çağlarına ait muhtelif mimarî parçalar, çeşitli steller, lâhit, lâhit kapakları, sunak, adak, mil taşları ve arslan heykelleri teşhir edilmektedir. Ayrıca çok sayıda İslâmî mezar taşı da açık teşhirde yer almaktadır.
1951 yılında yapılan kazı anında ortaya çıkarılan Hellenistik Çağa ait Serapis mabedi kalıntısı ile 1853 Sinop Deniz ޞehitleri anıtının müze bahçesinde bulunması bahçeye ayrı bir hususiyet kazandırmaktadır.


SİVAS MÜZESİ
SİVAS MÜZESİ
Sivas'ta müze teşkilatı kurulması fikri eski yıllara kadar uzanmaktadır. Cumhuriyet Döneminde (1922) Hars Müdürlüğü'nün emirleri ile dağınık olarak bulunan eserlerin vilayet merkezindeki bir okulda toplanarak müze kurulması istenmiştir. Lise haline getirilen okulda küçük bir müzenin teşkil edilmiş olduğunu ve müze koleksiyonları arasında kıymetli eserlerin de yer aldığını görüyoruz. Bu müze 1923 yılında kabaca tasnif edilerek ziyarete açılmıştır.
Lise binasında müzenin gelişmesine imkân olmadığı anlaşılınca müze için vilayette bir yer aranmış ve il merkezindeki eski eserlerin de değerlendirilmesi düşüncesiyle müze ve eserleri 1927 yılında Gökmedrese'ye nakledilmiştir. Müzenin sistemli bir şekilde ele alınması ancak bundan sonra mümkün olmuştur. Bu arada, eserlerin bir kısmı Ankara'ya nakledilmiş ve bir kısmı da etnografik eserlerin yer aldığı Müze Eve verilmiştir. Ancak müze, bu koşullarda gelişme gösterememiştir. 1951 yılında Etnografya Müzesi'ne verilen eserler geri alınmış,çevreden de bazı eserler toplanmıştır.1968 yılına kadar Gökmedrese'de görevini yürüten müze, aynı yıl Buriciye Medresesi'ne taşınmıştır.
Sivas Müzesi 1 Kasım 1983 tarihinde, 4 Eylül 1919'da tarihi kongrenin toplandığı, lise binasına taşınmış, Buriciye Medresesi'nin ise Arkeoloji ve Taş Eserler Müzesi haline getirilmek üzere onarımı planlanmıştır.
Sivas Kongresi'nin toplandığı bina 1880'li yıllarda Vali Sırrı Paşa tarafından düşünülerek ilk temelleri atılmış, sonra gelen Vali Memduh Paşa ilk temel yerini bugünkü şekliyle değiştirmiş ve 1892 yılında o zamanki adıyla "Mülki İdadi" olarak hizmete sunmuştur.
Daha sonra Sultani olarak hizmete giren bina 1924 yılında "Sivas Lisesi" adını almıştır. 1981 yılına kadar lise olarak kullanılan bina 1983 yılında müze olarak son şeklini almıştır. 3 katlı binanın 1. katında etnografik eserler teşhir edilirken 2. katta ise Atatürk- Sivas Kongresi ve Milli Mücadele ile ilgili bilgi ve belgelerin teşhiri yapılmaktadır.
Sivas Müzesi'ne bağlı birimlerden Buriciye Medresesi ve Akaylar Konağı'nda onarım çalışmaları sürdürülmektedir. Müze Müdürlüğü'ne bağlı müzelerden biri de Aşık Veysel Müzesidir. Kültür Bakanlığı 1979 yılında Sivas İli Þarkışla İlçesi Sivrialan Köyü'ndeki bir evi kamulaştırarak müzeye dönüştürmüş ve 21 Mart 1982 tarihinde de bunu ziyarete açmıştır. Müzede Aşık Veysel'in kullandığı eşyalar, yöresel dokumalar ve fotoğraflar sergilenmektedir.
Sivas Müze Müdürlüğü kayıtlarında 1997 yılı sonu itibarı ile 2857 adet etnografik, 4621 adet sikke, 1965 adet arkeolojik, 50 adet çivi yazılı tablet, 215 adet mühür ve mühür baskısı, 182 adet el yazması kitap olmak üzere 9890 adet eser mevcuttur.
Atatürk ve Kongre Müzesi
Mustafa Kemal Atatürk ve Heyet-i Temsiliye tarafından 2 Eylül-18 Aralık 1919 tarihleri arasında "Milli Mücadele Karargâhı"olarak kullanılan bina Cumhuriyet tarihimizde çok önemli ve müstesna bir yer tutmaktadır.
Binanın 12 Rebiül-evvel 1310 H (5 Ekim 1892) tarihinde Sivas Valisi Mazlum Paşazade Mehmet Memduh Bey tarafından Mülki İdadi Binası olarak yaptırıldığını belirten dört satırlık kitabe, halen Sivas Müzesi'nde bulunmaktadır.
XIX. yüzyılın Geç Osmanlı Dönemi sivil mimarlık örneklerinden biri olan yapı, üç katlı ve iç avluludur. Dış cephelerinde taş, iç mekânlarda ise ahşap ana malzemedir.
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarına üç buçuk ay süre ile resmi karargâh olarak tahsis edilen bina; Sivas Kongresi içtimalarının burada yapılmış olması, Anadolu'daki Milli Mücadele hareketinin teşkilatlandırılarak millet iradesinin her türlü baskının, kişi ve zümre idaresinin üstünde olduğunun bütün dünyada ispatlanması ve Cumhuriyet yönetiminin temellerinin burada atılmış olması ile tarihi bir hüviyet kazanmıştır.
Sivas Kongresi'ne ondokuz vilayeti temsilen otuz iki üye katılmıştır,ancak illerden seçilerek kongreye sonradan dahil olan delegeler nedeniyle bu sayılar değişiklik göstermektedir.
Yapıldığı tarihten itibaren okul binası işlevini sürdüren yapı; İdadi, Sultani, Sivas Lisesi, Kongre Lisesi adları ile anılmıştır. 1930 yılındaki bir tadilatta doğu cephesindeki esas giriş batı cephesine alınmış, çatısı sacla kaplanmıştır.
1981 yılına kadar lise olarak hizmet veren binanın, Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in direktifleriyle müze haline getirilmesi planlanmıştır. 1984 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilen Kongre Binası; Bakanlığımızın Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce aynı yıl başlatılan müze amaçlı restorasyon ve teşhir ve tanzim çalışmaları sonucunda; bodrum kat depoların, laboratuvar ve fotoğrafhanenin yer aldığı mekânlar olarak; zemin kat Etnografya Müzesi; üst kat ise Atatürk ve Kongre Müzesi olarak düzenlenmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk ve Heyet-i Temsiliye'nin bir müddet karargâh olarak kullandıkları binanın müsamere salonunda, 4-12 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas Kongresi'nin içtimaları yapılmıştır.
Tarihi Kongre Salonu ve Atatürk'e ait çalışma ve dinlenme odası, kongrenin yapıldığı günlerdeki hali ile muhafaza edilmektedir.
Üst katta ayrıca; kongre öncesindeki olayların, Mustafa Kemal Atatürk'ün kongre hazırlığı ile ilgili tamimlerinin ve bildirilerinin sergilendiği salon; o zamanki muhaberenin temelini oluşturan telgraf odası; Sivas Kongresi ile ilgili tutanakların yer aldığı salon; merkezi Sivas'ta kurulmuş olan Anadolu Kadınları Müdafa-i Vatan Cemiyeti'ne ait bildiriler ve haberleri içeren belgeler ile İrade-i Milliye Gazetesi'nin basıldığı matbaa makinası ve bu gazeteye ait nüshaların sergilendiği salonlar bulunmaktadır.
Sivas Kongresi sırasında ve sonrasında Sivas'ta alınan tüm kararlara ait belgeler; Cumhurbaşkanlığı Köşkü-Atatürk Özel Arşivi, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Komisyonu ve Ateşe Özel Arşivi, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı arşivlerindeki belgelerin örnekleri müzede sergilenmektedir.
Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi
Etnografik Eserler Bölümü
1892 tarihinde Sivas Valisi Memduh Paşa tarafından yaptırılan yapı, XIX. yüzyıl Geç Osmanlı Dönemi sivil mimarisinin güzel örneklerinden biridir. Üç katlı ve iç avlulu binanın dış cephelerinde taş, iç mekânlarında ise ahşap malzeme kullanılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ve Heyet-i Temsiliye'nin bir süre karargâh olarak kullandıkları ve o tarihlerde Sultani olan bina; Sivas Kongresi'nin 4-12 Eylül tarihleri arasında burada toplanması ile tarihsel bir kimlik kazanmıştır.
1981 yılına kadar okul olarak kullanılan bina onarımı, teşhir ve tanzimi gerçekleştirildikten sonra, 1990 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır.
Üst kattaki tarihi Kongre Salonu, Atatürk'e ait çalışma ve dinlenme odası, Kongre'nin yapıldığı günlerdeki hali ile muhafaza edilmektedir
Bu katta ayrıca; Kongre ile ilgili çeşitli belgelerin sergilendiği mekânlar bulunmaktadır.
Binanın zemin katı tümüyle etnografik nitelikli eserlere ayrılmıştır.
Silah Seksiyonu: Osmanlı Dönemine ait kılıç, kama, zırh, miğfer, kalkan, ok, yay, tüfek, tabanca, barutlu tüfek gibi çeşitli savaş aletleri sergilenmektedir.
A. Turan Türkeroğlu (Hacı Beslen) Odası: Etnografik nitelikli eserler, sikkeler, hat sanatının güzel örneklerinden olan levhalar, yağlıboya tablolardan meydana gelen koleksiyonunu müzeye bağışlayan Hacı Beslen'e müzede ayrı bir mekân ayrılmıştır.
Kilim Seksiyonu: Sivas ve yöresinden derlenen kilim,seccade,zili örnekleri bu seksiyonda yer almaktadır. 1180 tarihli Divriği Kale Camii'nin ahşap mimberi de burada sergilenmektedir.
Sivas Başodası: Osmanlı Döneminde Sivas konaklarında misafirlerin ağırlandığı baş oda; ocaklı ısınma sistemi, işlemeli perdeleri, sedirli, minderli, kırlentli oturma yerleri ve şerbetlikleriyle eskiden olduğu gibi düzenlenmiştir. Burada ayrıca mankenlerle de teşhir yapılmaktadır.
Divriği Ulu Camii'ne ait ahşap eserler de bu bölümde teşhir olunmaktadır.
Bakır Eserler Bölümü: Osmanlı Döneminde günlük hayatta çok kullanılan sini, ibrik, kazan, matara, lenger, sahan, kevgir, şamdan gibi bakır eşyaların yanı sıra, çeşme lüleleri, ağırlık ölçüleri, kilit ve kapı tokmakları bu seksiyonda yer almaktadır.
Tekke Eşyaları Bölümü: Sivas'taki eski tekkelere ait sancak, teber, şiş, tesbih, mum, zikir tespihleri, tef, zil gibi eserler teşhir edilmektedir.
Giysiler ve El İşlemeleri: Sivas yöresine has, yağlık, cepken gibi çeşitli giysiler, seccade, havlu ve bohçalar üç salonda sergilenmektedir. Orta vitrindeki giysiler, mankenler üzerinde canlı teşhirle ziyaretçilere sunulmaktadır.
Müze binasının orta avlusu halı seksiyonu halinde düzenlenmiştir. Sivas ve yöresine ait halılar kronolojik sıra ile sergilenmektedir.
Bu avluya açılan ve koridor üzerinde bulunan ondört pencere vitrin haline getirilmiş olup; kahve takımları, gümüş takılar, yazma ve hat sanatı ile ilgili eserler, cam ve porselen eşyalar, lambalar bu vitrinde teşhir edilmektedir.
Binayı yaptıran Memduh Paşa'nın 1904 (1322 H) tarihinde Sivas'ta dokunan portre halısı ile yapılış tarihini gösteren kitabe müzenin dikkate değer eserleri arasındadır.
Prof. Dr. ޞefik Dener'in müzeye armağan ettiği Kangal çorapları, halı yastık yüzleri de ayrı bir vitrinde sergilenmektedir. Gürün şalları müzede ayrı bir eser grubunu teşkil etmektedir.
 
Son düzenleme:
TEKİRDAĞ MÜZESİ
Tekirdağ Müzesi 1967 yılında bugün Beden Terbiyesi Müdürlüğü'nün bulunduğu binada hizmete girmiştir. 1977 yılına kadar küçük bir teşhir salonunda hizmetini sürdürmüştür.
1976 yılında Vali Konağı olarak kullanılan bugünkü müze binası Valilik tarafından, müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı'na tahsis edilmiştir.
Tekirdağ Müzesi 28 Aralık 1992'de ziyarete açılmıştır.
Taş Eserler Salonu
Perinthos (Marmara Ereğlisi), Heraion (Karaevlialtı), Byzante (Barbaros), Apri (Kermeyan) ve Tekirdağ'ın diğer ilçe sınırları içindeki örenyerlerinde bulunmuş steller, adak stelleri, heykeller, heykelciklerden oluşan taş eserler ile Naip Tümülüsü odası buluntuları sergilenmektedir.
Arkeolojik Küçük Eserler Salonu
Tarih öncesi çağlardan Bizans Dönemine kadar olan süre içinde yapılmış olan eserlerden pişmiş toprak ana tanrıça kabı, günlük kullanım kapları, krater ve amphoralar, madeni heykelcikler, kaplar, mızrak uçları, ok uçları, fibulalar, cam ve taş takılar, koku şişeleri, süs eşyaları ile madeni paralar sergilenmektedir.
Etnografya Salonu
Osmanlı ve yakın dönemlerde kullanım pişmiş toprak sırlı kaplar, ateşli ve kesici silahlar, gümüş takılar, Tekirdağ yöresi kadın ve erkek kıyafetleri, hamam takımları, el işlemeleri sergilenmektedir. Karacakılavuz dokumaları ile eski Tekirdağ yatak odası da bu bölümde teşhir edilmektedir.
Tekirdağ Odası
19. ve 20. yüzyıl başlarını canlandıran bir oda iç fonksiyonlarıyla tasvir edilmiştir.
Açık Teşhir
Müzenin beş teraslı geniş bahçesinde Tekirdağ çevresinde bulunan Hellenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait mimari parçalar, lahitler, mezar taşları, yazıtlar, sütunlar, heykeller, mil taşları ve kabartmalar teşhir edilmektedir.
Ayrıca yazlık oturma mekânlarının çevresinde Osmanlı Dönemine ait Tekirdağ meydan çeşmesi ile bir sebil teşhir edilmektedir. Müze bahçesinde ziyaretçilerin ve halkın oturabileceği çay bahçesi düzenlenmiştir.
Tekirdağ Tarihi
Marmara Bölgesi deniz ve kara yolları üzerindeki stratejik konumu, iklimi, tarıma elverişli toprakları, bitki örtüsü, av hayvanlarının zenginliği ile her dönemde yerleşmeye uygun önemli bir bölgedir.
Yapılan araştırmalarda Tekirdağ'ın tarih öncesi çağlarda iskân edilmiş olduğu anlaşılmıştır. Paleolitik (Eski Taş) ve Neolitik (İlk toprağa yerleşme) çağlara ait bir yerleşme yeri bulunmayan Tekirdağ'da Saray İlçesi'ndeki Güngörmez ve Güneşkaya mağaraları ile Marmara Ereğlisi'ne 4-5 km. uzaklıktaki Toptepe Höyük'te Kalkolitik Çağ (5000-3000) buluntularına rastlanmıştır. Mağaralarda kazı yapıldığında Paleolitik Çağ kalıntılarının da bulunması olasıdır.
Tekirdağ sahil şeridinde, yüzeyde yapılan araştırmalara göre yöre İlk Tunç Çağında (İ.Ö. 3000-2000) yoğun olarak iskân edilmiştir. Trakya'da Son Tunç Çağı ile Erken Demir Çağında (İ.Ö. 1400-1000) büyük bir göç dalgası olmuştur. İzlerine Ergene ve Meriç havzasında rastlanan bu göç dalgasından sonra karanlık bir dönem başlamaktadır.
Bu çağda Anadolu'da kurumlaşmış devletlerin (Hitit) varlığına karşılık, Trakya'da Proto-Thrak olarak tanımlanan ve toplumsal örgütlenme bakımından çok daha geri düzeyde toplulukların var olduğu görülmektedir.
Tekirdağ sınırları içinde de yaşamış olan Trakya'nın yerlileri Thraklar hakkındaki bilgiler son derece kısıtlıdır. Homeros (İ.Ö. 9. yy.) İlyada adlı destanında at besleyen Thraklar'dan, onların kralları Rhesos'tan, Thrakyalı kahramanlardan ve savaşçı kişiliklerden bahsetmektedir.
Tarihçi Herodotos (490-435) Thrakların yeryüzünde Hintlilerden sonra en kalabalık kavimler olduğunu ancak hiçbir zaman birlik kuramadıklarını yazmaktadır. Gerçekten Thraklar birleşik bir toplum oluşturmaktan uzak olup birbirine düşman birçok kabileye bölünmüşlerdir. İ.Ö. 5. yüzyılın ikinci yarısında, Trakya'nın Pers işgalinden kurtulmasından sonra en kuvvetli kabile olan Odrys hanedanının yönetimi altında bir Trakya kralığı kurmayı başarabilmişlerdir.
Trakya İ.Ö. 7. yüzyılda Grek kolonilerinin kurulmasıyla ticarete açılmıştır. Bu dönemde Trakya'nın Marmara kıyılarında Megaralı ve Samoslu kolonistler tarafından kentler kurulmuştur (Selymbria, Bizanthe, Perinthos). Ancak antik kaynaklar (Homeros, Herodotos, Ksenophon) ve arkeolojik bulgular koloni kentler kurulmadan önce de burada kentlerin bulunduğunu ve yerli halkın hem birbirleriyle, hem de yeni gelenlerle sürekli çatışma halinde olduğunu göstermektedir. M.Ö. 514-513 yıllarında Pers Kralı Dareus'un İskit seferinden sonra Trakya Pers egemenliğine girmiştir. Bu egemenlik M.Ö. 478-477'de Atina'nın Pers tehlikesine karşı kurduğu Attika-Delos deniz birliğinin Persler'i Trakya'dan temizlemesine kadar devam etmiştir. M.Ö. 342 yılında Makedonya Kralı II. Philip Trakya'yı topraklarına katarak Odryus krallığını kendisine bağlamış, İskender'in ölümünden sonra Trakya Lysimakhos'un egemenliğine girmiştir. M.S. 19. da Roma İmparatoru Tiberius'un Trakya'ya bir vali göndermesiyle başlayan gelişmeler M.S. 46 yılında İmparator Claudius'un Trakya'da Roma eyaletini kurmasıyla sonuçlanmış ve Trakya uzun yıllar Roma hakimiyetinde kalmıştır. M.S. 395 yılında İmparatorluğun ikiye ayrılmasıyla Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) içinde kalan Trakya 1453 yılında İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Tekirdağ'ın en eski adı Bizanthe'dir. Antik Çağda Yunanlılar bu kenti Rhaidestos; Romalılar ise Rhaedestus diye adlandırmışlardır. Kente Ortaçağda Rodosto adı verilmiştir. Kent bugünkü adını güneybatısındaki Tekfur Dağı'ndan almıştır.

Malkara Eğitim ve Kültür Vakfı Özel Müzesi
İlçemizin tarihi çok eski çağlara kadar uzanması nedeni ile zengin bir tabiat ve kültür varlığına sahiptir. İlçemizde, her türlü eğitimsel ve kültürel faaliyetlerin yer aldığı üniteleri içinde bulunduran 1200 m² üzerine kurulu toplam 4500 m² kapalı alanı bulunan, özel projeli bir kültür sarayı yapılarak hizmete hazır duruma getirilmiştir. Kültür sarayı inşaat çalışmaları Malkara Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından yapılmaktadır. Vakıf yönetim Kurulu kültür sarayının bir bölümünde ilçenin arkeolojik ve etnografik eserlerinin yer aldığı bir müzenin kurulmasını kararlaştırmış ve müze 24 Kasım 1992'de hizmete açılmıştır. Bir klasik arkeologun görevli olduğu bu müze, saat 09.00-17.30 saatleri arasında ziyarete açıktır. Kültür sarayı bünyesinde yer alan müzenin teşhir salonu ve deposunda, arkeoloji ve etnografya ana başlıkları adı altında 12.10.1992 tarihi itibariyle 1837 adet eser bulunmaktadır.

TOKAT MÜZESİ
Tokat Müzesi
Müzenin Tarihçesi
1926 yılında emekli öğretmen Halis Cinlioğlu'nun çevreden topladığı tarihi eserlerin Gazi Osman Paşa Bulvarı üzerinde bulunan Gökmedrese'de (Selçuklu Anıtı) depo edilmesiyle ilk müze kurulmuştur.
Müzenin halen faaliyet göstermekte olduğu bu tarihi anıt ± 1277 yılında Selçuklular devrinde Muinüd-din Pervane Bey tarafından yaptırılmış uzun yıllar medrese ve daha sonra Darüşşifa olarak hizmet vermiştir.
Kırkkızlar Medresesi olarak da bilinen anıt iki katlı, iki eyvanlı, revaklı, ortası açık avlulu plân tipine girmektedir. Kemerleri Türk mavisi, patlıcan moru ve lacivert çinilerle bezeli Anadolu Selçuklu medreselerinin en güzel örneklerinden birisidir.
Selçuklular zamanında taşın çeşitli bitkisel ve geometrik motiflerle işlenmesinden meydana gelen bir de portali vardır.
1976 yılında Bakanlığımız Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce başlatılan büyük onarım çalışmaları nedeni ile bir süre kapatılan müzemizin inkişaf sahasında bulunan sivil yapıların da kamulaştırılmasıyla yeniden çevre tanzim ve teşhir düzenlenmesi yapılarak 1982 yılı Ocak ayı içinde yeniden ziyarete açılmıştır. Halen müze (Gökmedrese) bahçesinin kuzeyindeki kamulaştırılan alanda müdürlüğümüzce yürütülen kazılarla Selçuklu zaviyesinin açığa çıkarılması çalışmaları sürdürülmektedir. Müzemizdeki arkeolojik ve etnografik eserler bir arada teşhir ve muhafaza edilmektedir.
Arkeolojik Eserler: Maşat Höyük (Zile) kazısı ile, Ulutepe (Turhal) Niksar ve çevresinde yapılan kurtarma kazılarında açığa çıkarılanlarla, satın alma ve bağış yoluyla kazanılan eserlerden oluşmaktadır.
Etnografik Eserler: Çevrede çok zengin ve çeşitli olan bu eserler, satın alma ve bağış yolu ile elde edilmektedir. Binanın kurulduğu yıllarda müze binası olarak kullanılacağı düşünülmediğinden tüm eserlerin kronolojik bir düzen içerisinde sergilenmesi ancak sınırlı bir şekilde gerçekleştirilebilmiştir. Açık avlulu medrese tipinde plânlanan yapının zemin kat 1-15 No.lu odaları ile 1. kat 1-6 No.lu odaları ve revaklar teşhirde kullanılmaktadır.
Müzeyi ziyaret zemin kat teşhir odalarından başlayarak iç bahçe, 1. kat ve dış bahçede sona erer.
Maşat Höyük Kazısı Eserleri
Bu eserler Zile'nin kuş uçumu 20 km. güneyinde Maşat (Yalınyazı) Köyü'nün 1500 m. batısındaki höyükten çıkmaktadır.
Kazılar 1973 yılından beri Prof. Dr. Tahsin Özgüç başkanlığındaki heyet tarafından sürdürülmektedir.
Bu eski yerleşim yerinde Eski Tunç, Hitit, Demir Çağı kültürlerine ait mimarî kalıntılar ile pişmiş toprak, kemik, maden ve taş eserler açığa çıkarılmıştır.

Sebastopolis Açıkhava Müzesi

1987 yılı sondaj ve kurtarma kazıları sırasında, Tokat Müzesi Müdürlüğü'nce kasaba içinde tespit edilen mimarı parçaların ve diğer eserlerin uygun bir yerde sergilenmesi kararlaştırılmıştır. Kasaba belediyesinin gösterdiği, Tokat Müze Müdürlüğü'nün uygun gördüğü bir alana eserler toplanarak yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine sunulmuştur. Halen 60'ın üzerinde tarihi eser bu açık hava müzesinde sergilenmektedir. Bu sayı kasaba içinde yapılan yüzeysel araştırmalarla günden güne artmaktadır.
Aslan Heykeli
Açık mat kahverengi taştan, oturur durumdadır. Başı kırılmış olup yeleleri izlenebilmektedir. Ayak üzerinde çizgilerle hatlar oluşturulmuştur. Sol ön küreği üzerinde ata binmiş süvari kabartması işlenmiştir. Bu oldukça ilginç bir durumdur. Aslan heykelinin iki tane olduğu ve muhtemelen Sebastopolis sarayının girişini süslediği sanılmaktadır. Helenistik Dönem, M.Ö. 1-3 yy.
Friz Parçası
Girlandlar arasında boğa ve Medusa başı işlenmiştir. Kabartmanın plastik etkisi oldukça fazladır. Medusa da canlı işlenmiş; saçları düzgünce aşağı doğru sarkmaktadır. Roma Dönemi, M.S. 2. yy.
Friz Parçası
İki silme arasında yüksek kabartma olarak girlandlar arasına boğa başı ve helezonik rozetler yerleştirilmiştir. Helenistik Dönem, M.Ö. 1-3 yy.
Friz Parçası
Bir mimari parçanın, kademeleri üzerine basitçe işlenmiş gülbezek ve boğa başlarından oluşmaktadır. Girlandlar silme şeklindedir. Helenistik Dönem, M.Ö. 1-3 yy.
Sütun Başlığı
Aşağıdan yukarıya doğru genişleyen dörtgen biçimindedir. Alt düzeylerinde oldukça güzel işlenmiş kenger yaprakları, üstte bir yüzün ortasında Medusa tasviri vardır. Diğer yüzleri tahrip olmuş durumdadır. Helenistik Dönem, M.Ö. 1-3 yy.
Sütun Başlığı
İlginç bir başlıktır. Yukarı doğru genişleyen dörtgen formlu olup her yüzde üçer adet kemerli yüzeysel nişçik yer almaktadır, köşeler sitilize bitkisel dekorludur.
Friz Parçası
İki boğa başına asılı bir girland üzerine insan başı motifi işlenmiştir; üstte bir sıra yumurta dizisi yer almaktadır. Helenistik Dönem, M.Ö. 1-3 yy.
Mimari Parça
Sütunlu bir caddeye ait olması muhtemeldir. Benzeri Bergama Aesculapium'undaki sütunlu caddede görülmektedir.
Mimari Parça
Tiyatroya ait olabilir.
Sütun Parçası
Halen köyde dağınık olarak bulunan sütun parçalarından birisidir. Mermerden yapılmıştır.
Mezar Steli
Üçgen biçimli mimari görünümle bitmektedir. Köşelerdeki iri sitilize yapraklardan birisi kırılmıştır. Üçgen boşlukta bitkisel tasvire yer verilmiştir. 7 sıra Latince kazıma yazısı olup alt kısmı kırıktır. Hellenistik Dönem, M.Ö. 1-3 yy.
Mezar Steli
Üst bölümü kırıktır. Ortada kazıma çizgilerle oluşturulmuş motifin iki yanında yazılar yer almaktadır. Son satırı oldukça ilginç bir yazıdır.
Mezar Steli
Yazıları dikdörtgen çizgiler içine alınmıştır. Üstte iki yanda yaprak selvi motifi, ortada bir önceki mezar stelindeki motif yer almaktadır.
Mezar Steli
Değişik formdadır. Üç bölümden oluşmakta olup birinci bölüm yarım daire kemerli, nişli; ikinci bölüm daha küçük benzer nişli, üzerinde silik yazılar ve haç; üçüncü bölümde ise çoğu kırık olan bir girland görülmektedir.
Kitabe
Dörtgen biçimli, kazıma tekniğiyle yazılmış 8 satırlı yazı yer almaktadır. Þehrin ismi olan Sebastopolis dördüncü satırda yazılıdır.
Kitabe
13 satır yazı açık kahverengi bir taş üzerine yazılmıştır.
Kitabe
Dikdörtgen biçimli, 11 satırdır. Yer yer tahrip olmuştur.

TRABZON AYASOFYA MÜZESİ
Trabzon - Ayasofya Müzesi
Günümüzde müze olarak kullanılmakta olan Trabzon Ayasofya Kilisesi, Trabzon İmparatorluğu krallarından 1.Manuel Komnenos zamanında (1238-1263) inşa edilmiştir. İngiliz seyyah ve araştırmacı G.Finlay tarafından 1427 yılına tarihlenen çan kulesi kilisesinin batısında yer almaktadır. Kilisenin kuzeyinde bulunan üç apsisli şapel kalıntısı ise daha erken bir döneme ait olmalıdır.
Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethini takiben yapı, camiye çevrilmiş ve vakıf eser olmuştur. Ayasofya, yüzyıllar boyunca şehri ziyarete gelen seyyah ve araştırmacıların ilgisini çekmiştir. Trabzon üzerine anlattıkları ile ünlü Evliya Çelebi (1648), Pitton de Tournefort (1701), Hamilton (1836), Texier (1864), Trabzon Þakir Þevket (1878) ve Lynch (1893) yapıya önem veren kişiler arasındadır.
1864 yılında harap durumda olan caminin Bursa’lı Rıza Efendi’nin teşvikleriyle yeni baştan onarıldığı bilinmektedir. I. Dünya Savaşı yıllarında sırasıyla depo, hastane, daha sonraları yine cami olarak kullanılmıştır. 1958-1962 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Edinburg Üniversitesi’nin işbirliği ile restore edilerek 1964 yılından sonra müze olarak ziyarete açılmıştır.
Geç Bizans kiliselerinin güzel bir örneği olan yapı, kare-haç planlıdır ve yüksek bir merkezi kubbeye sahiptir. Nartex denilen giriş holüne sahip olan bina üç neflidir. Neflerden ortadaki beşköşeli, yanlardakiler ise yuvarlak birer apsisle son bulunmaktadır. Narteksin üzerinde şapel vardır.
Yapının kuzey, batı ve güneyinde üç revaklı giriş bulunmaktadır.
Kubbe ve kasnağı oniki köşelidir. Kubbe monoblok dört mermer sütun, kemerler ve pandantiflerle taşınmaktadır. Yapı ana kubbenin etrafında değişik tonozlarla örtülmüş, çatı farklı yükseklikler verilerek kiremitle kaplanmıştır.
Üstün bir işçiliğin görüldüğü taş plastiklerde, hıristiyan sanatının yanısıra Selçuklu dönemi İslam sanatının da etkileri görülmektedir. Kuzey ve batıdaki revak cephelerinde görülen geometrik geçmeli bezemeleri içeren madalyonlarla, batı cephede görülen mukarnaslı nişler Selçuklu taş işlemelerindeki özellikleri taşımaktadır.
Binanın en görkemli cephesi güneyidir. Burada Adem’le Havva’nın yaratılışı kabartma olarak bir friz halinde anlatılmıştır.
Güney cephedeki kemerin kilittaşı üzerinde Trabzon’da 257 yıl hüküm süren Kommenosların sembolü olan tekbaşlı kartal motifi bulunmaktadır. Benzer bir kartal tasviri ana apsisin dışında doğu tarafta yer alır. Bu cephede, kentaur grifon gibi karışık varlıklar, güvercinler, merkezlerinde yıldız ve hilal bulunan kare panolar, içleri bitkisel motifli madalyonlar yer almaktadır.
Yapının ana kubbesinin altına rastlayan kısmında opussectile tarzında çok renkli mermerden yapılmış bir yer mozayiği bulunmaktadır.
Ayasofya’nın süslemelerinin önemli bölümünü meydana getiren fresklerde İncil’den alınmış konular canlandırılmıştır.
Kubbede ana tasvir Hz. İsa’nın tanrısal yönünü aksettiren pantacrator İsa’dır. Bunun altında bir kitabe kuşağı, daha altta ise melekler frizi bulunur. Pencere aralarında oniki havari tasvir edilmiştir. Pandantiflerde değişik komposizyonlar yer almaktadır. İsa’nın doğumu, vaftizi, çarmıha gerilişi, kıyamet günü gibi sahneler betimlenmiştir.
Binanın arka kemerleri üzerindeki dairesel madalyonlarda portrelere yer verilmiştir. Yapının tonozlarında da İncil’den alınmış dini sahneler canlandırılmıştır.
Apsiste Hz. Meryem kucağında İsa ve yanlarında iki melek figürü ile tasvir edilmiştir.
Kuzey duvarındaki kapı üzerinde dört aziz işlenmiştir.
Narteksin merkezinde İncil’in yazarlarını temsil eden dört sembol yer almaktadır.
Ayasofya uzun tarihi geçmişi, merkezi planlı yapısı, yüksek kasnaklı kubbesi, dairesel ve çokgen apsisleri, görkemli portikleri, taş işçiliği ve freskleri ile tarihi değerinin yanısıra sanat tarihi açısından da önemli bir abide olarak günümüzde yaşamaktadır.
1993 yılı sonunda kamulaştırılarak Ayasofya müzesi alanına katılan 900 metrekarelik arsada, Valiliğin desteği ve yerel olanakların değerlendirilmesi sonucu oluşturulan Köy Evi Sergisi 1996 yılı Mayıs ayında ziyarete açılmıştır.
Sergilemenin amacı, giderek yok olan halk kültürüne ait değerlerimizin bir bölümünü kurtararak koruyabilmek, müzemize gelen ziyaretçilere küçük de olsa köy yaşamından bir kesit sunabilmektir.
Bu amaçla oluşturulan bu alanda günümüzde ayrıca yöresel yemeklerin de sunumu yapılmaktadır.
Alandaki serander, Of İlçesi Yukarı Kışlacık Köyü’nden bağış yoluyla alınmış, parçaların numaralanıp sökülerek 85 yaşındaki bir serander ustasının nezaretinde yeniden kurulmuştur. “Serendi” ve “tekir” gibi adlarlada anılan taşınabilir özellikteki bu yapı tahıl kurutmak ve saklamak için planlanmış olup Doğu Karadeniz Halk Mimarisi içinde çok özel bir yere sahiptir.
Seranderin yanında portatif olarak kurulan köy evi, küçük ölçekli ve tek katlıdır. Bunun için İlimiz, Sürmene İlçesi, Yukarı Aksu Köyündeki eski konutlar arasından seçilerek rölövesi çıkarılan bir örnek esas alınmıştır. Geleneksel tarzda inşa edilen konutun yapımında eski yapım tekniğini bilen ustalar çalıştırılmıştır. Kestane ağacından geçme tekniğinde yapılan cephelerden ikisi boş muska gözlü, diğerleri taş ve toprak dolgulu muska gözlüdür. Çatı dört omuz olup geniş saçaklı ve kiremit kaplıdır.


TRABZON MÜZESİ
Ayasofya Müzesi

Kostaki Konağı (Trabzon Müzesi)

Sumela Manastırı

Kundupoğlu Konağı

Cephanelik

Küçük Ayvasıl Kilisesi

TRABZON SÜMELA MANASTIRI
Sumela Manastırı
Trabzon’un Maçka ilçesinin Altındere köyü sınırları içinde yer almaktadır. Altındere vadisine hakim Karadağ’ın eteklerinde sarp bir kayalık üzerine kurulmuş olan Sumela Manastırı, halk arasında “Meryem Ana” adı ile anılır. Vadiden yaklaşık 300 metre yükseklikte bulunan yapı, bu konumuyla manastırların şehir dışında ormanlarda, mağara ve su kenarlarında kurulma geleneğini sürdürmüştür.
Meryem Ana adına kurulan manastırın “Sumela” adını “siyah” anlamına gelen “melas” sözcüğünden aldığı söylenmektedir. Bu ismin manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlar’dan geldiği düşünülmekte ise de, Sumela kelimesi buradaki Meryem tasvirinin siyah rengine bağlanabilmektedir.
Rivayete göre; Bizans İmparatoru I. Theodosius zamanında (375-395) Atina’dan gelen Barnabas ve Sophronios isimli iki rahip tarafından kurulmuş olan manastır, 6. yüzyılda İmparator Justinianus’un manastırın onarılarak genişletilmesini istemesi üzerine generallerinden Belisarios tarafından tamir edilmiştir.
Sumela Manastırı’nın şimdiki durumuyla varlığını 13. yüzyıldan itibaren sürdürdüğü bilinmektedir. 1204 tarihinde kurulan Trabzon Komnenosları Prensliği’nden III. Alexios (1349-1390) zamanında manastırın önemi artmış ve fermanlarla gelir sağlanmıştır. III. Alexios’un oğlu III. Manuel ve sonraki prensler döneminde de Sumela yeni fermanlarla zenginleştirilmiştir.
Doğu Karadeniz kıyılarının Türk egemenliğine girmesini takiben Osmanlı padişahları pek çok manastırda olduğu gibi Sumela’nın da haklarını korumuşlar, bazı imtiyazlar vermişlerdir.
Sumela Manastırı’nın 18. yüzyılda bir çok bölümü yenilenmiş, bazı duvarlar fresklerle süslenmiştir. 19. yüzyılda büyük binaların ilave edilmesiyle manastır muhteşem bir görünüm kazanmış, en zengin ve parlak dönemini yaşamıştır. Bu dönemde son şeklini alan manastır pek çok yabancı seyyahın ziyaret ettiği, yazılarına konu edilen bir yer haline gelmiştir.
Trabzon’un 1916-1918 yılları arasındaki Rus işgali sırasında manastıra el konulmuş, 1923’den sonra tamamiyle boşaltılmıştır.
Sumela Manastırı’nın başlıca bölümleri; Ana kaya kilisesi, birkaç şapel, mutfak, öğrenci odaları, misafirhane, kütüphane ile kutsal ayazma’dır ve bu yapılar topluluğu oldukça geniş bir alan üzerine inşa edilmiştir.
Manastırın girişinde su getirdiği anlaşılan büyük su kemeri yamaca yaslanmış durumdadır. Çok gözlü olan bu kemerin bugün büyük bir bölümü yıkılmıştır.
Dar uzun bir merdivenle manastırın ana girişine ulaşılmaktadır. Giriş kapısının yanında muhafız odaları bulunmaktadır. Buradan bir merdivenle iç avluya inilmektedir. Solda, manastırın esasını teşkil eden ve kilise haline getirilen mağaranın önünde çeşitli manastır binaları bulunmaktadır. Sağ tarafta kütüphane yer almaktadır. Yine sağda yamacın ön yüzünü kaplayan büyük balkonlu bölüm keşiş odaları ve misafir odaları olarak kullanılmıştır ve 1860 yılına tarihlenmektedir.
Avlunun etrafındaki binalarda odalardaki dolapları, hücreleri, ocakları ile Türk sanatının etkileri de görülmektedir.
Manastırın ana ünitesini meydana getiren kaya kilisesinin ve ona bitişik şapelin iç ve dış duvarları fresklerle donatılmıştır. Kaya kilisesinin içinde avluya bakan duvarda III. Alexios dönemine ait fresklerin varlığı tespit edilmiştir. Þapeldeki freskler ise 18. yüzyılın başlarına tarihlenmektedir ve üç ayrı devirde yapılan üç tabaka görülmektedir. En alt tabakanın freskleri daha üstün niteliktedir.
Sumela Manastırı’nda yer yer sökülerek alınmış olan ve oldukça harap bir görünüm taşıyan fresklerde işlenen başlıca konular İncil’den alınmış sahneler, Hz. İsa ve Meryem Ana’nın hayatı ile ilgili tasvirlerdir.


UޞAK ARKEOLOJI MÜZESI
Milli Egitim Müdürlügü bünyesinde, 1970 yilina kadar Müze Memurlugu olarak hizmet vermistir. Usak'ta bu dönemde henüz bir müze binasi bulunmamaktaydi. Hizmetler Halk Egitim binasinda sürdürülmekte ve toplanilan eserler burada muhafaza altina alinmaktaydi. 1966 yilinda ilimizde bir müze yapma fikri ortaya atilmis, ayni yil müze sahasi kamulastirilmis, 1967 yilinda baslatilan müze insaati 1969 yilinda bitirilmis, 1970 yilinda teshir tanzimi tamamlanarak 23 Mayis 1970 tarihinde Usak Müze Müdürlügü olarak hizmete açilmistir.
Müze teshir salonunda Eski Tunç Çagindan kalma idoller, gaga agizli testiler, tas baltalar bir vitrinde sergilenir. Diger vitrindeki eserler Hellenistik ve Roma Çagi toprak kaplar ve cam eserlerdir.
Teshir salonunda açikta sergilenen eserler genellikle Roma Dönemine ait mezar stelleri, adak stelleri ve kefaret yazitlaridir. Bununla birlikte Blaundus örenyerinden getirilen heykeller de ayni alanda bulunmaktadir.
Diger bir vitrinde ise Usak Müzesi'nin yapmis oldugu kurtarma kazilarindan çikarilan altin takilar, diademler cam kaplar ile gerek müsadere edilen, gerekse vatandaslarin teslim ettigi her döneme ait sikkeler yer alir.
Teshir salonunun geriye kalan yariya yakin kisminda ise 1960'li yillarin 2. yarisinda Usak yakinlarindan Amerika'ya kaçirilan ve Kültür Bakanligi'nin açtigi dava sonucu 1993 yilinda ülkemize geri getirilen ve "Karun Hazinesi" olarak adlandirilan Lidya hazineleri sergilenmektedir.
Birinci büyük vitrinde, 1966 yilinda Ikiztepe tümülüsünden kaçirilan gümüs agirlikli eserler, 2. vitrinde, 1965 yilinda Toptepe tümülüsünden kaçirilan altin agirlikli eserler 3. vitrinde Usak Müzesi'nin Basmaci tümülüsünde yaptigi kazidan çikan Lidya eserleri yer alir. Bunlarin disinda açikta tümülüslerin mezar odalarindaki klineler, volütler ve mezar kapilari sergilenmektedir.

ATATÜRK VE ETNOGRAFYA MÜZESI
Usak Ili Merkez Bozkurt Mahallesi, Hisarkapi Uluyolu'nda bulunan Atatürk ve Etnografya Müzesi'ne ait bina 1890'li yillarda yapilmistir.
Kaftancizadeler olarak bilinen Usak'in ileri gelen ailelerinden birisine ait yapi Kurtulus Savasi'nda karargâh binasi olarak kullanilmistir.
Atatürk, Yunan Ordusu Baskomutani Trikopis'i bu binada karsilamis, Baskomutan Trikopis'in silah ve kilicini kurmaylari Ismet Pasa (Ismet Inönü), Halit Akmansu, (Dadayli Halit), Asim Pasa (Asim Gündüz) ile birlikte teslim almistir. Baskomutan Trikopis esir olmasina ragmen, Atatürk tarafindan Türk misafirperverligi ile karsilanmistir.
1970'li yillarin ortalarinda kamulastirilan yapi 1 Eylül 1978 yilinda Atatürk ve Etnografya Müzesi olarak açilmistir.
2 katli ahsap yapinin giris katinda yöresel, etnografik malzemeler, tarihi Usak halilari ve Esme kilimleri, eski silahlar giysiler ve diger eserler sergilenmektedir.
Üst kat ise tamami Atatürk Müzesi olarak düzenlenmistir. O dönemden kalma aynalar, sehpalar, koltuklar, Atatürk'e ait yatak odasi ve yine Atatürk'e ait giysiler bulunmaktadir.


VAN MÜZESİ
VAN MÜZESİ
Tarihçe
Geçmişi M.Ö. 5000 yıllarına değin uzanan Van bölgesinde, bu uzun tarihi sürecin izlerini günümüze ulaştıran kültür varlıklarına bölgenin hemen her yanında rastlamak mümkündür.
Bu zenginlik 1930'lu yıllarda Van'da görev yapan Milli Eğitim Müdürü Mustafa Noyan'ın dikkatinden kaçmamış ve taşınabilir olan kültür varlıkları Van merkezinde toplanmaya başlanmıştır. 1932 yılında yapılan bir depo binası Van müzesinin ilk temelini oluşturmuştur. Öncelikle bölgede çok sayıda bulunan Urartu çivi yazılı zafer stelleri ile Akkoyunlu ve Karakoyunlulara ait koç ve koyun şeklindeki mezar taşları bulundukları yerlerden toplanarak bu depo binasına nakledilmiştir. Depoda bu kültür varlıklarımızın sayısı çoğalınca bu kez 1945 yılında Van Müze Memurluğu oluşturulmuştur.
Satın alma ya da arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkarılan eserlerin daha iyi korunup teşhir edilmesi için 1972 yılında Van Müze Müdürlüğü kurulmuştur.
Adres: Þerefiye Mahallesi Hacıosman Sokak No:14 VAN
Van Müzesi Seksiyonları
1- Arkeolojik Eserler Seksiyonu
Müze bahçesinde yer alan taş eserler bölümü, müzenin zemin katında yer alan 18.30 x 7.20 metre ölçülerindeki arkeolojik eserler salonu ve iç avludan oluşmaktadır. Müze bahçesinde Urartu Dönemine ait çivi yazılı zafer stelleri, kitabeler ve Tanrı Teişeba kabartması, Akkoyunlu ve Karakoyunlular Dönemine ait koç ve koyun şeklindeki mezar taşları yanında Selçuklular Dönemine ait mezar taşlarından oluşan zengin bir taş eserler koleksiyonu sergilenmektedir.
Arkeolojik eserler salonunda Prehistorik Dönemden Urartu Dönemi sonuna kadar olan eserler kronolojik bir sırayla teşhir edilmektedir. Tilkitepe ve Kızdamı yerleşmelerinden elde edilen obsidyen ve kemik aletlerden oluşan prehistorik buluntular, 3. bine ait aletler ve seramikler ile 2. bine ait boya bezemeli seramik örneklerinin yer aldığı bu salonda asıl önemli grubu Urartu Dönemi eserleri oluşturmaktadır. Karagündüz Nekropol kazısına ait mezar buluntuları, Çavuştepe, Toprakkale, Van Kalesi, Anzaf Kaleleri ve Ayanis Kalesi kazılarında ortaya çıkarılmış olan pişmiş topraktan çanak ve çömlekler, bronzdan miğferler, kılıçlar, kemerler, mutfak kapları ile duvar mozaikleri gibi buluntular yanında satın alma yoluyla müzeye kazandırılmış olan diğer eserler Urartu Döneminin ihtişamını gözler önüne sermektedir.
Taş eserler salonu olarak adlandırılan iç avluda ise Neolitik Döneme ait Tirişin Yaylası kaya resimleri, Urartu Dönemine ait çivi yazılı kitabeler ve Gevaş Selçuklu Türk Mezarlığı'ndan getirilen taş sandukalar ile Van'ın tarihi geçmişi sergilenmektedir.
2- Etnografik Eserler Seksiyonu
Etnografik eserler salonunda Van-Hakkâri yöresine özgü kilimlerin oluşturduğu eşsiz bir dokuma eserler koleksiyonu, Van yapımı gümüş kemerler, bilezikler, tepelikler, küpeler, gerdanlıklar ile tütün tabakaları, değişik malzemelerden tesbih ve ağızlıklar ile bronzdan mutfak kapları teşhir edilmektedir. Değişik tarihlere ait el yazması Kuran-ı Kerim'ler ve edebi eserlerin yer aldığı etnografik eserler salonunun bir bölümünde, Van'ın otantik yapısını gözler önüne seren Þark Köşesi de ziyaretçilerin beğenilerine sunulmuştur.
3- Van'da Ermenilerin Yaptığı Katliam Seksiyonu
Van'ın kurtuluşunun yıldönümü olan 2 Nisan 1990 tarihinde açılmıştır. Etnografik Eserler Salonu'nun girişinde yer almaktadır.
Bu seksiyon, 1915 yılında, Ermeni çeteleri ile desteklenmiş Rus kuvvetlerinin Van'ı işgali sırasında gerçekleştirdikleri Ermeni katliamı diye bilinen katliamı göstermeye yönelik olarak hazırlanmıştır. Burada Van'ın Erciş İlçesi'nde, Çavuşoğlu Samanlığı'nda meydana gelen katliamda şehit edilen Türklere ait iskeletler ile Van Merkez Zeve Köyünde gerçekleştirilen ve yaklaşık 2500 Türk'ün şehit edildiği Zeve Katliamı ile ilgili buluntular sergilenmektedir.
Ayrıca Doğu Anadolu'da Ermenilerin yaptıkları katliamları anlatan Türkçe ve yabancı dilde basılmış kitaplar da ayrı bir vitrinde sergilenmektedir.

ZONGULDAK EREАLİ MÜZESİ
Kentin Tarihçesi
Kent M.Ö.550 dolaylarında Dor boylarının buradaki "Mariandyn" olarak adlandırılan yerleşik halkı egemenlikleri altına almasıyla kurulmuştur.
M.Ö.VI. yüzyıl ortalarında (560) bir kısım Megaralılar ve Boiotialılar burada güçlü bir Yunan kolonisi kurmuşlar ve yöre bu dönemde Ereğli Herakleia Pontika adını almıştır.
Kentin antik adının menşei, Yunan mitolojisinin efsanevi kahramanı Herakles'e dayanmaktadır. Grekçe olan Herakles adı, zamanla halk arasında "Ereğli" biçimine dönüşmüştür. M.Ö.2. yüzyılda Bithynia Krallığı egemenliğine giren kent, M.Ö. 1. yüzyılda Romalılar tarafından ele geçirilmiştir. Daha sonra Bizans, Ceneviz ve Osmanlı egemenliğine giren kent, Osmanlı döneminde "Bender-i Ereğli" olarak adlandırılmıştır. Zengin taşkömürü yatakları ve limanıyla Kurtuluş Savaşı sırasında stratejik açıdan büyük önem taşıyan ve milli mücadele yıllarında Fransızlar tarafından işgal edilen Ereğli, 18 Haziran 1920'de Fransız işgalinden kurtulmuştur.

Halil Paşa Konağının Tarihçesi
Zemin + 3 katlı, orta sofalı plan tipinde ve kargir olan yapı, 19. yüzyıl sonlarına doğru kentin ileri gelenlerinden Halil Paşa Karamahmutoğlu tarafından yaptırılmış ve antik spoli malzemelerden de yararlanılarak ilgi çekici hale getirilmiştir. Bir dönem ortaokul ve Kız Meslek Lisesi olarak da kullanılan yapı, 1988 yılında Kültür Bakanlığı'na tahsis edilmiş ve 1989 yılında başlanan restorasyonu 1998 Mart ayında bitirilmiştir.
1988 yılı Eylül ayından itibaren Atatürk Kültür Merkezi'nde faaliyetlerini sürdüren Ereğli Müze Müdürlüğü, 17.3.1998 tarihinde restorasyonu tamamlanan Halil Paşa Konağı'na taşınmıştır.
Teşhir-tanzim çalışmaları tamamlanan binanın zemin katı idarî bölüm olarak kullanılmaktadır. Müzenin birinci katında, Ereğli ve çevresinde toplanan Grek, Roma, Bizans dönemlerini yansıtan mermer mezar stelleri, pişmiş toprak amphoralar, figürlü mermer sütun başlıkları, cam kaplar ve takılar, çeşitli madeni eserler ve pişmiş topraktan yapılmış kaplar, kandiller, dokuma ağırlıkları ve figürinlerden oluşan arkeolojik eserler ile Lidya, Grek, Roma, Bizans, Abbasi, Emevi, Sasani, Artuklu, Selçuklu ve Osmanlı sikkeleri koleksiyonlarından oluşan eserler teşhir edilmektedir. İkinci katta çeşitli erkek ve kadın giysileri ile yöreye özgü bir dokuma olan "Elpek" kumaşı ve ipliği, dokuma aletleri, mendil, bohça, örtü gibi dokuma türleri, silahlar, takılar, mühürler tütünle ilgili eşyalar, tespih, saat, mutfak eşyaları, ölçü ve tartı aletleri ve yazma eserlerden oluşan yöresel etnografik eserler sergilenmektedir. Üçüncü kat, dönemine uygun döşenmiş müze-ev olarak düzenlenmiştir. Müze bahçesinde ise, çeşitli dönemlere ait lahitler, sütun başlıkları, sütun kaideleri, sütunlar, yazıtlı bir taş, mimarî parçalar ve bir anıt mezardan oluşan taş eserler sergilenmektedir.
 
Son düzenleme:
Teşekkürler Paylaşım İçin

Baya bi uzun :)
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst