- Katılım
- 10 Tem 2011
- Konular
- 469
- Mesajlar
- 2,263
- Reaksiyon Skoru
- 244
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 14 Yıl 11 Ay 7 Gün
- Başarım Puanı
- 140
- MmoLira
- -10
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
HAKKINDA YAZILANLAR
MISIR'IN PAŞA TORUNU BEYAZ TÜRKLERİ
Dünyanın herhangi bir köşesinde unutulmuş Türklerden söz etmiyoruz bu kez. Mısırda refah içinde yaşayan padişah ve paşa torunları hem varlıklı hem eğitimliler. İstanbul kadar Parisi de ziyaret ediyorlar ve Türkiyeden maddi-manevi bir beklenti içinde değiller
KAHİRE - Dünyanın herhangi bir köşesinde unutulmuş Türklerden söz etmiyoruz bu kez. Mısırda refah içinde yaşayan padişah ve paşa torunları hem varlıklı hem eğitimliler. İstanbul kadar Parisi de ziyaret ediyorlar ve Türkiyeden maddi-manevi bir beklenti içinde değiller.
Kahirenin kalabalık caddelerinde savrulurken âdet olduğu üzere Enti min eyne - Nerelisin? diye soran taksi şoförü, aldığı cevaptan pek hoşnut görünüyor; Türkiyeden Koltuğunda biraz toparlanıyor, sırtını hafif dikleştirip, dikiz aynasına gülümsüyor; Benim de ninem Türktür. Yolcu işkilleniyor. Şimdi nedir bu? Bir yabancıyla yakınlık kurma çabası mı? Bindiğiniz beş taksiden ikisinin şoförü nasıl oluyor da aslının Türk olduğunu iddia edebiliyor? Şaşkınlık kısa sürmeli, burası Mısır ve tarihe biraz aşina olanlar muhakkak ki, bir Avrupalı turistten daha farklı bakmalı ülkeye. Gizemli piramitlerden ve bereketli Nilden daha ötesi; 869da Tolunoğulları ile başlayan ve 1952ye kadar süren bir Türk hâkimiyeti söz konusu olan. Aradaki Fatımi dönemi hariç, Memluklu ve Osmanlı ile devam eden ve Kral Farukun tahttan indirilmesine kadar zayıflayarak da olsa süren yakın ilişkilerden bugüne kalan; yerel Arapçaya bolca karışmış Türkçe kelimeler ve halkın gururla söz ettiği Türk nineler ve dedeler den ibaret.
Evet, Türk olmak, Mısırda hâlâ gurur vesilesi, soyluluk göstergesi, şimdi tek kelime Türkçe konuşmuyor olsalar ve ortalama Mısırlılar gibi yaşasalar dahi, aile tarihinde sanki bir efsane gibi söylenegelen Türk geçmişine sıkı sıkı sarılıyorlar. Başka hangi ülkede, bir müze görevlisi, bir cami bekçisi Türk ziyaretçisine Ahsen-ul Nas - İnsanların daha güzeli der ki! Yalnız, Mısır halkının bir konuda kafası epey karışık görünüyor. Türklere Müslüman mısınız? diye soruyorlar. Evet, aynen öyle, şaka yapmıyorlar, alay etmiyorlar, gayet masumane ve gerçekten anlamak isteyen bakışlarla Müslüman mısınız? diyorlar. Sorunun muhatabı -ki bu soruyu Hüseyin Meydanındaki kaldırıma oturmuş mango suyu içerken, Fustat Çarşısından yasemin esansı alırken ya da Mısr-u Kadimdeki camilerden birinin minaresinden şehri temaşa ederken sıklıkla duymuştur- aynaya bakma ihtiyacı hissediyor, Rabbim kimlere benziyorum? Yoksa Müslüman gibi görünmüyor muyum?
Fazla geçmeden anlaşılıyor ki, sorunun muhatabı bütün Türkler Peki niye soruyorlar, hele başında örtüsü olan hanımlara? İçlerinden biri, Buraya çok yabancı geliyor, bazıları örtünüyor. Emin olmak istedim. diyor. Cevap ikna edici değil, sebep nerede aranmalı? Soruyu yöneltenlerin cahilliğinde mi? Vaktiyle Mısırı gezen Avrupalı seyyahların Türk kelimesini Müslüman anlamında kullandığı hatırlanırsa Ne tezat!..
İÇ İÇE GEÇMİŞ İKİ KÜLTÜR
Mısırda, Mısırlı Türklerin izini sürmek, insanları gülümsetiyor. Abartılı olduğu aşikâr bir iddiaya göre, ülkenin yüzde sekseni aslen Türk iken böylesi bir takip, imkânsız görünüyor. Yüzde seksen gibi bir orana itibar edilemez elbette; fakat bir dönem Mısır Büyükelçiliği yapmış Yaşar Yakışın üçte bir tahmini üzerinde durulabilir. Oldukça uzun süren ortak geçmişimizin bir iç-içelik oluşturduğu muhakkak. Bugün bir yanının Türk olduğunu söyleyen; fakat başkaca bilgiye sahip olmayan Mısırlılar, Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminde ülkeye akın eden Osmanlı memurlarının torunları olamaz mı?
Kendilerine toprak verildikten sonra tamamıyla Mısıra yerleşen, Arapçayı günlük dilde kullanıp, Mısırlı kızlarla evlenen ve ülkenin yeni aristokrat sınıfını oluşturan memurların zaman alan entegrasyonu, fakir ve orta halli Türkler söz konusu olduğunda tam bir erimeyle sonuçlanmış. İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, son çalışması Mısırda Türkler ve Kültürel Miraslarında, eriyen Türklerin iki meşhur temsilcisinden söz ediyor. Biri, Arap dünyasının 20. yüzyıldaki en ünlü şairi, emir-el şuarâ unvanına sahip Ahmed Şevki Bey, diğeri büyük romancı ve entelektüel Yahya Hakkı. Mısır Türklerinin üçüncü nesline mensup olduğu halde çocukluğunda öğrenemediği Türkçeyi ileri yaşlarında, dedesinin toprağında öğrenen Hakkının şu cümlesi, Türk-Mısır kaynaşmasını iyi açıklıyor: Kendi hayatımı ve eserlerimi düşündüğümde anlamakta zorluk çektiğim şu olmuştu: Yakın Türk aslından olmama rağmen kendimi yoğun olarak Mısır toprağı ve halkı ile iç içe hissetmekteydim. Bu da beni derinden etkilemektedir.
İhsanoğlunun ilginç tespitlerinden biri de, Kafkaslardan getirilen ve sarayda tam bir Türk kültürüyle yetiştirildikten sonra yerli halkın ileri gelenleriyle evlendirilen Çerkez ve Gürcü cariyelerle ilgili. Türk-Osmanlı kültürünü, anneanneler ve anneler aracılığıyla devralan üçüncü neslin kız çocukları dili unutsalar da kültürü yaşatmaya devam etmişler. Şimdilerde manzara biraz daha bulanık; büyüklerden işitilen birkaç sözden, fizikî benzerliklerden, hatta yemek kültüründen çıkardıkları ipuçlarıyla yürüyenler var. İskenderiyedeki Türk Konsolosluğunda tanıdığımız Mustafa Fadıl da ninesi Türk olanlardan. Babası Türk, annesi Mısırlı Babaanne, evde hep Türk yemekleri pişirirmiş. O yaşlarda yemeklerin, annesinin yaptıklarından farklı olduğunu ayırt eden Fadıl, tariflerin kaynağını Türkiyede bulunca gerçeği anlamış. 10 yıldır konsoloslukta çalışan ve sık Türkiye ziyaretleriyle Türkçesini geliştiren Fadıl, Uçak, İstanbula inerken heyecanlanıyorum. Kan çekiyor galiba diyor. O, ninem Türk deyip de Türkçe konuşabilen nadir Mısırlılardan biri. Tıpkı, İskenderiye Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu Alâ Süleyman gibi.
İskenderiye Kütüphanesinde neredeyse fısıltıyla yaptığımız söyleşi, Alânın zayıf Türkçesi yüzünden biraz yorucu olsa da, Arapçayı devreye sokmuyoruz; çünkü o, pek ender bulduğu Türkçe pratik yapma fırsatını değerlendirmek istiyor. Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesinde okurken, ikinci sınıfta ek ders olarak Türkçeyi seçen ve iki yıllık bir eğitim sonucunda okuma-yazmayı öğrenen Alâ, Ezher Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyesi Abdülaziz Ivadullahın İskenderiyeye taşıdığı yardımcı kitaplardan çok istifade etmiş. Yüksek lisansını Türk Masalları üzerine yapan Alâ, son çevirdiği masaldan çok sevdiği bir cümleyi söylüyor; Güldükçe yüzünde güller açılan, ağladıkça gözünden inciler dökülen Masalların ileride kitaplaşmasını istiyor; ancak Türkiyeye gelip Türkçesini ilerletmeyi daha çok istiyor. Arkadaşlarının ve hocalarının Türke benzettiği Alâ, Ninemin annesi Türkmüş. Ninem, anneme söylemiş, annem de bana Bunun dışında bir bilgiye sahip değiliz. diyor.
ESKİ TÜRKLERDEN KİM KALDI?
Mısırda hâlihazırda yaşayan padişah, paşa ya da tüccar torunlarının hemen hepsi, izdivaç yoluyla Mısırlılarla akraba Din farklılığının olmaması ve tarafların birbirlerini yabancı gibi görmemesi evlilikleri kolaylaştırıyor; ancak bir de mecburiyetler var. İskenderiyede Türk Konsolosluğunun karşısındaki apartman dairesinde oturan Ayten Kutay, biri boşanma diğeri vefat yüzünden bitmiş evliliklerinden söz ederken; Türk erkeği bulabildik mi ki evlenelim. diyor. Tütün tüccarı babası, 1930 yılında ziyaret ettiği İskenderiyeye yerleşince, hayata gözlerini, Akdenizin karşı kıyısındaki bu şehirde, yarı Türk yarı Mısırlı açan Kutay, yarı Mısırlı tespitini kabullenmek istemiyor. Doğup büyüdüğü, çocuklarını doğurduğu şehirde, tıpkı yabancılar gibi oturma izniyle yaşamak pahasına Mısır vatandaşlığı almadığına bakılırsa
Ancak neticede, çocuklarının babası Mısırlı, Arapçayı en az Türkçe kadar güzel konuşuyor ve bundan sonraki hayatını İskenderiyedeki dairesinde sürdürmeye niyetli görünüyor. Koltuğunu, konsolosluğun önündeki bayrağı görecek şekilde yerleştirmiş. Oldukça düzgün bir Türkçeyle eski günlerden söz ediyor: Babam Türk vatandaşlığını bize kaşıkla yedirdi. Evde Türkçeden başka lisan yasaktı. Türkiyeden Doğan Kardeş dergisi getirtip, evde yüksek sesle okurdu ki, düzgün Türkçe duyalım. Ağabeyim askerliğini Türkiyede yaptı. Mısırda ailenin tek erkek ****** askerlikten muaf tutuluyordu. Arkadaşları, Gönderme, Mısır vatandaşlığı alsın, burada kalsın. dediler; ama o, Katiyen dedi, Mısırlılar onu asla Arap saymayacak, askerlik yapmazsa Türkler ters bakacak. Hâsılı biz Mısır terbiyesiyle büyümedik.
Ayten Hanımın kızı, oğlu hatta torunu hem Türk hem de Mısır vatandaşı; Mısırlı damadının da anneannesi Türkmüş. Arkadaşları, Öyle olmasaydı kızını vermezdin zaten. diyorlarmış. Ancak, üzüldüğü bir konu var ki, çocukları iyi anlamakla beraber Türkçe konuşamıyor. 3,5 yaşındaki torunuyla bir ümit, Türkçe konuşuyor: Yusuf, pabucu yarım, çık dışarı oynayalım.
NASIR GELİNCE ATTAN DÜŞMÜŞE DÖNDÜK
Ayten Kutay, İngiliz Koleji mezunu. Beş dilde okuyup yazabiliyor, İngilizcesi ve Arapçası haliyle çok iyi. Üstü açık bir arabada, yanında köpeği, kâh yüzmeye kâh at binmeye gitmeler Kendi tabiriyle şımarık bir hayat Sonra o sayfa kapanıyor. Cemal Abdul Nasırın devlet başkanlığına gelmesiyle Türklerin birçoğu ülkeyi terk ediyor. Kalanlar da eskiye kıyasla tecrit edilmiş bir hayat yaşıyor. Çocukken Türk arkadaşları var mıydı, aile gezmeleri, ev oturmaları? Kutay, çocukluk arkadaşlarını hatırlıyor, eski amcaları Babam buraya kozmopolit yapısını sevdiği için yerleşmişti. O yıllarda epeyce bir Türk aile vardı. İş Bankasından Muhittin Bey Amcayı hatırlıyorum şimdi, Betül Mardin ve rahmetli Arif Mardin çocukluk arkadaşlarımdı. İstanbula gidince onlarda kalırım hâlâ. Şimdi benim kadar eski çok az insan var burada.
Konsolosluk bir ara kapanınca, fahri konsolos gibi çalışmış Kutay. Evini soyunma odası gibi kullanan sporcular mı dersiniz, yağmurlu bir gecede kapısını tıklatıp, Türk akrabasını arayanlar mı? Şimdi, yeni Türklerle görüşüyor. Konsoloslukta ve Evyap fabrikasında çalışanların eşleriyle, haftalık, aylık kabul günleri düzenliyorlar.
Biz oradayken, İstanbul yolu göründü. diyordu Ayten Hanım. Bir alınacaklar listesi vardı elinde; aralık ayında doğum yapacak kızına loğusa şerbeti -Mısır şerbeti pek ağır oluyormuş, ama İstanbuldan ***ürülen loğusa şerbetinin o güne kadar bozulacağından endişe ediyor- bebeği ziyarete gelen komşulara verilmek üzere mavi boncuk -Kapalıçarşıdan alınacak, yerini biliyor artık- ağabeyi Arif Mardini kaybeden Betül Mardine başsağlığı Türkiyeye inince, pasaport taşımıyormuş yanında, ne öyle yabancılar gibi Nüfus cüzdanıyla dolaşıyor, hani biri sorsa da gösterse, Ben buralıyım. dese Şimdi bir düşüncesi var; çocuklarına gecekondu olsa bile İstanbuldan bir ev satın almak. Türkiyeden ayakları kesilmesin diye
KAVALALI DEDEMİZ OLUR
İskenderiyeli Türklerden biri de Mahmut Çamaşırcı. Onun soyu eskilere, Kavalalı Mehmet Ali Paşaya dayanıyor. Kavalalı, Mısırın babası, bizim dedemiz. Kahireyi ziyaret etmiş bir Türkün en sık duyacağı isim budur. Oradaki söylenişiyle Muhammed Ali Başa Kahire Kalesi içindeki ülkenin tek ince minareli camii, onun adıyla anılır ve ayaküstü üç beş kelime konuştuğunuz her Mısırlı size onu hatırlatır, tanıyıp tanımadığınızı sorar. Nasıl bir cevap beklediklerini çok geçmeden öğrenirsiniz: Cedduna-dedemiz Mahmut Çamaşırcının Mısıra ilk gelen dedesi işte bu meşhur adamın yeğeniyle evlenmiş. Soy ağacının tepedeki yapraklarını görebilme mutluluğuna erişmiş herkes gibi Mahmut Bey de evinin duvarlarını, dedelerinin fotoğraflarıyla süslemiş. En başta Kavalalı duruyor, yanında ona damat olan ve esasen Mısıra Osmanlı tarafından teftiş için gönderilen Hasan Paşa duruyor. İskenderiyede kadılık yapan Ömer Hafız, 2. Hasan Çamaşırcı ve Mahmut Beye adını veren son kuşak dede, üçü de kadılıktan emekli. Ancak baba bir pamuk fabrikasının başına geçmeyi tercih etmiş. Bir de Osmanlı kılıcı asılı duvarda. Kılıcın üzerindeki rozete dikkatimizi çekiyor Çamaşırcı. Savaşan askerin hangi milletten olduğunu gösteren Türk bayrağı, onun gözünde soyunun nereye dayandığına ilişkin sağlam bir delil.
Evde özenle saklanan parçalardan biri de Halife Abdülmecid Efendinin ilk dede Hasan Paşaya verdiği cam bardak. Sultanın tuğrası ve Padişahım çok yaşa! yazısıyla süslenmiş bardağın kısa; ama enteresan bir hikâyesi var. Mısıra yerleştikten sonra, Mısır âdetlerini benimseyen Hasan Paşa, İstanbula, padişah Abdülmecidi ziyarete gidince farkında olmadan bir hata işler. Sultanın eteğini öpmek yerine elini sıkmaya kalkışır ve haliyle çevredeki askerler kılıçlarını kınlarından çıkarır. Olayı önemsemeyen Abdülmecid, protokol kurallarından bîhaber bu yeni Mısırlıyı affetmekle kalmaz, hediye olarak bir cam bardak verilmesini emreder. Mahmut Çamaşırcıda başka hatıralar da var; bir zamanlar halterde Afrika şampiyonu olmuş bu adam, bir müsabakaya Türk haltercinin de katılacağını öğrenince duygusal davranıp yarışmadan çekiliyor. Kendisinden dinleyelim: Benim kategorimde Raif Özel vardı; ama benden iki kilo daha zayıftı. Olur ki kazanırım diye müsabakaya girmedim. Sırf o kazansın diye.
Evyapın İskenderiyedeki fabrikasında bilgisayar sistemleri müdürü olarak çalışan Çamaşırcının Türkçesi epey zayıf. Babası güzel Türkçe konuşurmuş; ama anne tarafından Mısırlı olan annesi pek bilmezmiş. Osmanlıca okuyabiliyor ve konuşurken daha ziyade eski kelimeleri kullanıyor. Mesela vaktiyle kız kardeş anlamına gelen hemşire kelimesinin artık doktor yardımcısı için kullanıldığını yeni öğrenmiş. O yine de bu kelimeyi eski anlamıyla kullanmayı tercih ediyor: İstanbula ilk indiğimde öyle hissettim ki herkes benim akrabam. Pasaportuma bakıp Hoş geldiniz diyen hanım, sanki hemşirem gibiydi. Aidiyet sorunu, Türkiyeyi iki kez görmesine rağmen, Çamaşırcı için de geçerli. İskenderiye Kütüphanesinin karşısındaki bir apartman dairesinde yaşıyor; ancak bu güzellik onu mutlu etmeye yetmiyor: Mısırı çok seviyorum; ama canım burada değil. Pencereden bakıyorum, deniz, tarih, bu şehir güzel; ama benim değil. Oysa Türkiyede her yer benim gibi. Nasıl bir şey bilmiyorum.
İskenderiyede, Osmanlının son şeyhülislamı Mustafa Sabrinin izini sürmeye kalkışanların neyle karşılaşacağını da şimdiden söylemeli. Bülbül sokaktaki villanın kapı zilinde oğlu İbrahim Sabrinin ismini görürseniz hemen heyecanlanmayın. Bekçi, kapıyı açıp, burada öyle birinin yaşamadığını söyleyecek ve size villanın sahibiyle konuşmanızı tavsiye edecek. Sonuç, vaktiyle İskenderiye Üniversitesinde öğretim üyeliği yapan İbrahim Sabri Hakkın rahmetine kavuşalı çok olmuş, iki kızından birinin Kahirede yaşadığı biliniyor. Kahirede 18 milyonun içinde
İskenderiye Mısırlı Türklerin sayfiye şehri Ancak hayat Kahirede Ulaşım için en uygun vasıta tren. Nil kıyısındaki bereketli tarlaları seyre dalanlar iki saatin sonunda yeniden Kahirede. Burada iz sürmek daha zor, mazeret daha bol Metropollere özgü sorunlardan, hayat pahalılığından, komşuluk ilişkilerinin öldüğünden, akraba ziyaretlerinin kesildiğinden, çocuk için tutulan özel hocalara para yetişmediğinden şikâyet ediliyor. Ve bütün bu keşmekeş içinde Kahireli Türklere ulaşmak güçleşiyor.
DEMİRELE TÜRKÇE SORDU, MÜBAREK TEBRİK ETTİ
Mısır televizyonunda hem spiker hem de muhabir olarak çalışan Sevim Selahattinle buluşma mekânımızı kararlaştırmak yaklaşık bir hafta sürüyor. Nihayet karar kıldığımız Ramses Hiltonun nargile dumanından ve gürültüden girilmeyen kafesini terk edip kendimizi ordu evinin bahçesine atıyoruz. Sevim Hanım biraz çekingen ve sanki şaşkın. Sebebi sonra anlaşılıyor, şimdiye kadar röportaj yaptığı Türk politikacılardan ya da akademisyenlerden hiçbiri ona Türkçeyi nereden öğrendin? diye sormamışken, bir gazeteci kalkıp, hayat hikâyesini dinlemek istiyor. Demirel cumhurbaşkanlığı döneminde Kahireye gelmişti. Basın toplantısında Türkçe sordum. O da Türkçe cevapladı. Hüsnü Mübarek çok memnun olmuş, bana Aslın Türk mü? diye sordu ve Demirele yaptığım jest için beni tebrik etti. Sonradan hem Demirelle hem de Abdullah Gül ile Türkçe röportaj yaptım; ama ikisi de bu dili nasıl öğrendiğimi merak etmedi. Konferans için gelen doktorlar da öyle, neredeyse ben onlara soracağım; Yahu hiç merak etmiyor musunuz, ben kimim, bu dili nasıl konuşuyorum? Sanki Türkçe de İngilizce kadar yaygın bir dilmiş gibi davranıyorlar.
Sevim Hanımın dedesi (annesinin babası) İhsan Adlı Serter, Üsküdar mutasarrıfı imiş. Cumhuriyetin ilanıyla Mısıra yerleşme kararı alınca, kendisinden sonra gelen neslin kaderi değişmiş. Selahaddin, tam da yeni bir rejim gelmişken ülke değiştiren dedesini töhmetten kurtarmak istiyor: Dedem, Atatürke karşı değilmiş, hatta onun safındaymış, tafsilatını bilmiyorum; ama annem öyle anlatıyor. Aslen Selanikli olan annesi Kahirede doğup büyümesine rağmen Arapça öğrenmeyi ve Mısırlılarla dostluk kurmayı reddetmiş. Mısırlı eşiyle evliliği de uzun sürmemiş. Evde, Mısır radyosunun Türkçe yayın bölümünde ve Türk sefaretinde çalışan ve yalnızca Türklerle görüşen anne İsmet Hanım ve tek kelime Arapça konuşmayan anneanne Naciye Hanım
Bu ortam, küçük Sevime düzgün denilebilecek bir Türkçe kazandırmış; ama aynı zamanda annesinin hatasını fark etmesini sağlamış: Arapçayı okulda öğrendim, hem de çok iyi öğrendim. Okula gelen bir müfettiş, kitaptan bir parçayı sesli okumamı istedi ve sonra bana dedi ki; Herhalde senin bir yakının Arapça hocası. İçimden, Ah bilsen evde kimse Arapça bilmiyor. diye geçirdim; ama söylemeye utandım. Annem şimdi mânen çok yorgun ve yalnız. Eskiden tanıdığı Türklerden kimse kalmadı. Arapçayı düzgün öğrenmemenin sıkıntılarını Nasır zamanında yaşamaya başlamıştı aslında. O dönem, yabancı diller yasaklanmıştı ve annem mektup bile atamıyordu. Onu görünce kendime dedim ki, Arapçayı iyi öğrenmelisin. Burada onlarla birlikte yaşıyorsun. Dilini iyi bilmezsen garip kalırsın. Sevim Hanımın iki ****** var; Perin ve Ahmet. 18 yaşındaki Perin, Türkçesini internet yoluyla geliştiriyor ve evde annesiyle daima Türkçe konuşuyor; ancak Ahmet, dışarıda daha fazla vakit geçirdiği için Türkçe öğrenemiyor, evde olduğu zaman da İngilizce yayın yapan kanalları izlemeyi tercih ediyor.
ABBAS HİLMİ PAŞANIN TORUNU
Telefonun diğer ucunda Prens Abbas Hilmi var. Mısırda prenslik mi kaldı? Kalmadı; ama o; yani Hidiv Abbas Hilmi Paşanın torunu, hâlâ bu unvanı taşıyor. Sesi tereddütlü; Ben pek interview vermem; ama Pekâla, görüşelim. Ertesi gün, Nil kıyısındaki borsa şirketindeyiz. Prens Abbas biraz gecikiyor ve nihayet bir özür cümlesi ve kuru bir selamla karşılıyor bizi. Röportaj vermek istemediğini bir kez daha hatırlatıyor; fakat çaylar içilirken, masanın üzerine bırakılan minik ses alıcısına göz yumuyor. Türkçeyi nasıl öğrendiğini soruyoruz. O, ne de olsa Mısırın son kralı Faruk ile aynı soydan geliyor ve Ekmeleddin İhsanoğlunun titiz çalışmasında belirttiği üzere Türkçe, Kral Faruk döneminde neredeyse tedavülden kalkıyor. Kimileri, küçük yaşlarda İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrendiği halde Türkçe öğrenmeyen kralı kendi diline ilgisiz kalmakla suçluyor, kimileri de asıl hatayı babası Kral Fuadda arıyor.
Bu tartışmalar gösteriyor ki, Prens Abbas yalnızca baba tarafına güvenseydi bugün Türkçe konuşamıyor olacaktı. Fakat Türkçe onun için tam anlamıyla ana dili. Ana kim? İstanbulda yaşayan son Osmanlılardan biri; Padişah Abdülmecid Efendinin torunu Neslişah Sultan. Sık sık İstanbula giderim. diyor Abbas Hilmi, Annemden başka, kardeşim ve akrabalarım da orada. Kendi aramızda Türkçe konuşuruz; fakat çocuklarım İngilterede büyüdükleri için maatteessüf, anlıyorlar ama konuşamıyorlar. Hem Mısır hem de Türkiye vatandaşı olan Prens Abbas da Türk asıllı bir Mısırlıyla evli. İki toplum arasındaki iç içe geçmişliği iki cümleyle özetliyor: Tarihteki ilk Müslüman Türk devleti Tolunoğulları Mısırda kuruldu. Burada sadece Osmanlı soyundan değil, Memluklulardan kalan Asyalı Türklerin torunları da yaşıyor.
İnci Osmanoğlu, soyadıyla müsemma. Ufak bir değişiklikle yalnız, bir Osmanlı kızı Sultan 2. Abdülhamidin dördüncü kuşak torunu Abdülhamidin kızı Naime Sultan, Gazi Osman Paşanın oğluyla evlenince, İnci Hanımın babaannesi Adile Osman dünyaya gelmiş. Bir buçuk yıl önce vefat eden baba Kubilay Osmanoğlu, son günlerine kadar, Türkiyeden gelen gazetecileri ve belgeselcileri kabul etmiş. Babam normal bir hayat yaşadı. diyor İnci Hanım. Arabasını kendisi kullanan, marketten alışverişini yapıp, kahvede çayını yudumlayan bir padişah torunu. Asıl zorluğu saraydan çıkıp Fransaya gitmek zorunda kalan ve ardından Kahireye yerleşen babaanne yaşamış. Kahirede Mısır kralından yakınlık gören ve iki yıl sarayda yaşayan Adile Osman, bir Mısırlı ile evlenip normal bir apartman dairesine yerleşince epey bocalamış. O günlere ilişkin anlatılan hatıra, bugün herkesi gülümsetiyor. Ömrü saraylarda geçen ve hiç ev işi yapmayan babaanne, evdeki ilk yemekten sonra, kirli tabakları ne yapacağını bilemeyerek şöyle diyor: Atınız tabakları, bundan sonra ne işe yarayacaklar? Sonra kararından vazgeçtiği ve parfüm sıkılmış bir pamukla tabakları sildiği söyleniyor.
Siz asıl, Paristeki halamı görün. diyor İnci Hanım, Oturması, konuşması, hayatıyla tam bir hanım sultandır. Ablam da öyledir, sultan havasında yaşar. Ben, babam gibi yaptım, sokağa indim. On yıldır çalışıyorum. Değişik insanlarla buluşuyorum, bir Mısırlı gibi yaşıyorum. İnci Osmanoğlu, Kahirenin en büyük seyahat şirketi Emecoda, kendi deyimiyle büyük müdür olarak çalışıyor. Kimi zaman gece yarısına kadar ofiste kaldığı oluyor ve ona göre bu, modern hayatın getirdiği bir zorunluluk. Babasının vefatından sonra İstanbuldaki aile buluşmalarına ara vermesi de, aile tarihiyle ilgili belgeleri bir kitapta toplayamaması da vakitsizlikten. Bir buçuk senedir babamın dolaplarını açamadım. Çok sayıda kaset, belge ve fotoğraf var. Geriye bir hatıra bırakmak istiyorum; ama çalışırken bu çok zor. İyi bir aileye sahip olduğumuz için fahur oluyoruz; ama bu yemek yedirmez ki bize.
İnci Hanım, büyük dedesinin prestijinden çocukken de istifade etmiş. İlkokul sıralarında, Abdülhamidin torunu diye parmakla gösterilirmiş. Arkadaşları, Sen padişah torunusun, seninle oynayamayız. diye takılırlarmış; ancak o yıllarda, ders kitaplarına giren Osmanlı düşmanlığından da nasibini almış: Tarih kitapları Filistin siyasetinden dolayı Abdülhamidi methediyordu; ama ders kitaplarımızda öyle değildi. Hakikati bilmiyorlardı ya da söylemiyorlardı. Onun torunu olduğumu duyanlar, Deden herkesi öldürüyordu. diyorlardı; ama hakikaten hiç öyle değildi. Çok iyi bir adamdı.
DEDEMİN SARAYINA PARAYLA GİRİYORUM
İnci Osmanoğlu, dedelerinden miras, kemerli burnu da gururla taşıyor. İşin açığı, her ne kadar sokağa indim dese de tavırlarında Osmanlı sultanlarına has bir incelik var. Babannesinin ve Abdülhamidin kızı olan büyük ninesinin fotoğraflarına bakarken iç geçiriyormuş: Şimdi sarayda olsaydık nasıl olurdu diye hayal kurarım. Ben de bir hanım sultan olsam. Ne rahat ne rahat Oysa şimdi, fotoğraflara baka baka, babasından dinleye dinleye ezberlediği mekânları bir ecnebi turist gibi parayla ziyaret edebiliyor. Kubilay Bey de annesinin Yıldız Sarayında sergilenen elbisesini görmek için para ödemiş. Ne hazin! Tıpkı, İnci Osmanoğlu ve ablası Şehnazın Türkiye pasaportlarına yeni kavuşması gibi
Çok arzu etmesine rağmen, Türkiyeyi hiç göremeden vefat eden bir babaannenin torunu oldukları düşünülürse gelinen noktanın hiç fena olmadığı söylenebilir. Ancak, İnci Hanım Türk vatandaşlığına kabul edilmelerinin bu kadar zaman almasına yine de anlam veremiyor: Babam öldükten bir ay sonra Türk gazeteciler röportaj için geldiler, Bir arzunuz var mı? diye sordular. Ben de dedim ki, Babam epeyce Türk idi, ben de İnşallah Türk kalabilirim, vatandaş olabilirim. Altı ay sonra kabul edildim. Ablam on yıldır bekliyordu, o da artık Türk vatandaşı. İnci Osmanoğlu, babasının, aile tarihi hakkında sınavdan geçirdiği ve olumlu not verdiği Mısırlı bir doktorla evli. Kızı Ferah 13 yaşında. Evde İngilizce ve Arapça konuşuluyor. Türkçe yalnızca anne-kız arasında Türkiye Büyükelçiliğinde çalışan kardeşi Ahmet Orhan ise neredeyse Türkçe bilmiyor. İnci Hanım en çok da yeğeni küçük Kubilay için endişeleniyor: Rahmetli babam çok güzel konuşurdu, annem Ankaralı zaten. Ancak Ahmetin oğlunun Türkçe öğrenememe ihtimali üzücü. Böyle olmamalı. O bir Osmanoğlu. İnci Hanımın annesi, Mısıra, paşa dedelerinden kalma mirasın akıbetini araştırmaya gelmiş ve Kubilay Beyle tanışınca dönememiş. Annemle Kahireye geldiğimde 18 yaşındaydım. diyor Gönül Hanım ve gülerek devam ediyor; Annem avukattı, vakıflarımızın peşine düşmüştü. Onlardan bir netice alamadık; ama ben vakıf olup burada kaldım.
MEHMET ALİ PAŞA MÜZESİ KURMAK İSTİYORUM
Mısırlı yayıncı Macit Farak, Mehmet Ali Paşa dönemi üzerine uzmanlaşmış bir tarihçi. Ancak ona sadece uzman demek az olur. Oğlunun ismini Muhammed Ali koyacak kadar tutkun Kavalalıya. Mehmet Ali Paşanın Mısır yönetimine gelişinin 200. yılının törenlerle kutlanmasını isteyince ortalık karışmış. Paşanın torunlarından Yasmin Hanım ve bir grup gazeteciyle Kahire Kalesi içindeki mezara çiçek koyma teşebbüsleri de polis tarafından engellenmiş. Fakat geçen sene İskenderiye Kütüphanesinde bir Mehmet Ali Paşa paneli düzenlendiğine bakılırsa, yazdığı makaleler ve basın desteği işe yaramış görünüyor.
Uzunca bir dönem çıkardığı Osmanlı dergisini yorulduğu için bırakan Farakın şimdiki hedefi Mehmet Ali dönemine ait belgelerin, fotoğrafların ve objelerin sergileneceği bir müze kurmak. İstanbulda Ekmeleddin İhsanoğlu ile görüşen ve padişahın o dönemde Mısırda çektirdiği fotoğrafları isteyen tarihçi, fotoğrafların birer kopyasını bile alamadan dönünce epey üzülmüş. Kavalalı dönemi için Mısır tarihinin kayıp halkası diyen Farak, belgelerin kasıtlı olarak yok edildiğine inanıyor: 1952den sonra gelen hükümetler o dönemi kötülediler. İyi noktaları kapattılar. En büyük emelim Mısırlıların tarihiyle barışması. Ninemin annesi sadece Türkçe bilirdi. Bununla da övünürüz; ancak elli sene boyunca iki ülke arasındaki alâka tamamen kesildi. Birbirini tanıyan nesil öldü. Büyük ninemin akrabaları şimdi nerede ne iş yapar hiç bilmiyoruz.
* * *
İskenderiyedeki evyap fabrikasında bilgisayar mühendisi olarak çalışan Mahmut Çamaşırcının soyu Kavalalıya dayanıyor. Çamaşırcı, Kendimi Türkiyeye ait hissediyorum. diyor.
* * *
Borsa şirketi yöneticisi prens Abbas Hilmi, dedesi Hidiv Abbas ile aynı adı taşıyor. Fotoğraf çektirmek istemeyen prensin annesi de Abdülmecidin torunu neslişah sultan.
MISIR'IN PAŞA TORUNU BEYAZ TÜRKLERİ
Dünyanın herhangi bir köşesinde unutulmuş Türklerden söz etmiyoruz bu kez. Mısırda refah içinde yaşayan padişah ve paşa torunları hem varlıklı hem eğitimliler. İstanbul kadar Parisi de ziyaret ediyorlar ve Türkiyeden maddi-manevi bir beklenti içinde değiller
KAHİRE - Dünyanın herhangi bir köşesinde unutulmuş Türklerden söz etmiyoruz bu kez. Mısırda refah içinde yaşayan padişah ve paşa torunları hem varlıklı hem eğitimliler. İstanbul kadar Parisi de ziyaret ediyorlar ve Türkiyeden maddi-manevi bir beklenti içinde değiller.
Kahirenin kalabalık caddelerinde savrulurken âdet olduğu üzere Enti min eyne - Nerelisin? diye soran taksi şoförü, aldığı cevaptan pek hoşnut görünüyor; Türkiyeden Koltuğunda biraz toparlanıyor, sırtını hafif dikleştirip, dikiz aynasına gülümsüyor; Benim de ninem Türktür. Yolcu işkilleniyor. Şimdi nedir bu? Bir yabancıyla yakınlık kurma çabası mı? Bindiğiniz beş taksiden ikisinin şoförü nasıl oluyor da aslının Türk olduğunu iddia edebiliyor? Şaşkınlık kısa sürmeli, burası Mısır ve tarihe biraz aşina olanlar muhakkak ki, bir Avrupalı turistten daha farklı bakmalı ülkeye. Gizemli piramitlerden ve bereketli Nilden daha ötesi; 869da Tolunoğulları ile başlayan ve 1952ye kadar süren bir Türk hâkimiyeti söz konusu olan. Aradaki Fatımi dönemi hariç, Memluklu ve Osmanlı ile devam eden ve Kral Farukun tahttan indirilmesine kadar zayıflayarak da olsa süren yakın ilişkilerden bugüne kalan; yerel Arapçaya bolca karışmış Türkçe kelimeler ve halkın gururla söz ettiği Türk nineler ve dedeler den ibaret.
Evet, Türk olmak, Mısırda hâlâ gurur vesilesi, soyluluk göstergesi, şimdi tek kelime Türkçe konuşmuyor olsalar ve ortalama Mısırlılar gibi yaşasalar dahi, aile tarihinde sanki bir efsane gibi söylenegelen Türk geçmişine sıkı sıkı sarılıyorlar. Başka hangi ülkede, bir müze görevlisi, bir cami bekçisi Türk ziyaretçisine Ahsen-ul Nas - İnsanların daha güzeli der ki! Yalnız, Mısır halkının bir konuda kafası epey karışık görünüyor. Türklere Müslüman mısınız? diye soruyorlar. Evet, aynen öyle, şaka yapmıyorlar, alay etmiyorlar, gayet masumane ve gerçekten anlamak isteyen bakışlarla Müslüman mısınız? diyorlar. Sorunun muhatabı -ki bu soruyu Hüseyin Meydanındaki kaldırıma oturmuş mango suyu içerken, Fustat Çarşısından yasemin esansı alırken ya da Mısr-u Kadimdeki camilerden birinin minaresinden şehri temaşa ederken sıklıkla duymuştur- aynaya bakma ihtiyacı hissediyor, Rabbim kimlere benziyorum? Yoksa Müslüman gibi görünmüyor muyum?
Fazla geçmeden anlaşılıyor ki, sorunun muhatabı bütün Türkler Peki niye soruyorlar, hele başında örtüsü olan hanımlara? İçlerinden biri, Buraya çok yabancı geliyor, bazıları örtünüyor. Emin olmak istedim. diyor. Cevap ikna edici değil, sebep nerede aranmalı? Soruyu yöneltenlerin cahilliğinde mi? Vaktiyle Mısırı gezen Avrupalı seyyahların Türk kelimesini Müslüman anlamında kullandığı hatırlanırsa Ne tezat!..
İÇ İÇE GEÇMİŞ İKİ KÜLTÜR
Mısırda, Mısırlı Türklerin izini sürmek, insanları gülümsetiyor. Abartılı olduğu aşikâr bir iddiaya göre, ülkenin yüzde sekseni aslen Türk iken böylesi bir takip, imkânsız görünüyor. Yüzde seksen gibi bir orana itibar edilemez elbette; fakat bir dönem Mısır Büyükelçiliği yapmış Yaşar Yakışın üçte bir tahmini üzerinde durulabilir. Oldukça uzun süren ortak geçmişimizin bir iç-içelik oluşturduğu muhakkak. Bugün bir yanının Türk olduğunu söyleyen; fakat başkaca bilgiye sahip olmayan Mısırlılar, Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminde ülkeye akın eden Osmanlı memurlarının torunları olamaz mı?
Kendilerine toprak verildikten sonra tamamıyla Mısıra yerleşen, Arapçayı günlük dilde kullanıp, Mısırlı kızlarla evlenen ve ülkenin yeni aristokrat sınıfını oluşturan memurların zaman alan entegrasyonu, fakir ve orta halli Türkler söz konusu olduğunda tam bir erimeyle sonuçlanmış. İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, son çalışması Mısırda Türkler ve Kültürel Miraslarında, eriyen Türklerin iki meşhur temsilcisinden söz ediyor. Biri, Arap dünyasının 20. yüzyıldaki en ünlü şairi, emir-el şuarâ unvanına sahip Ahmed Şevki Bey, diğeri büyük romancı ve entelektüel Yahya Hakkı. Mısır Türklerinin üçüncü nesline mensup olduğu halde çocukluğunda öğrenemediği Türkçeyi ileri yaşlarında, dedesinin toprağında öğrenen Hakkının şu cümlesi, Türk-Mısır kaynaşmasını iyi açıklıyor: Kendi hayatımı ve eserlerimi düşündüğümde anlamakta zorluk çektiğim şu olmuştu: Yakın Türk aslından olmama rağmen kendimi yoğun olarak Mısır toprağı ve halkı ile iç içe hissetmekteydim. Bu da beni derinden etkilemektedir.
İhsanoğlunun ilginç tespitlerinden biri de, Kafkaslardan getirilen ve sarayda tam bir Türk kültürüyle yetiştirildikten sonra yerli halkın ileri gelenleriyle evlendirilen Çerkez ve Gürcü cariyelerle ilgili. Türk-Osmanlı kültürünü, anneanneler ve anneler aracılığıyla devralan üçüncü neslin kız çocukları dili unutsalar da kültürü yaşatmaya devam etmişler. Şimdilerde manzara biraz daha bulanık; büyüklerden işitilen birkaç sözden, fizikî benzerliklerden, hatta yemek kültüründen çıkardıkları ipuçlarıyla yürüyenler var. İskenderiyedeki Türk Konsolosluğunda tanıdığımız Mustafa Fadıl da ninesi Türk olanlardan. Babası Türk, annesi Mısırlı Babaanne, evde hep Türk yemekleri pişirirmiş. O yaşlarda yemeklerin, annesinin yaptıklarından farklı olduğunu ayırt eden Fadıl, tariflerin kaynağını Türkiyede bulunca gerçeği anlamış. 10 yıldır konsoloslukta çalışan ve sık Türkiye ziyaretleriyle Türkçesini geliştiren Fadıl, Uçak, İstanbula inerken heyecanlanıyorum. Kan çekiyor galiba diyor. O, ninem Türk deyip de Türkçe konuşabilen nadir Mısırlılardan biri. Tıpkı, İskenderiye Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu Alâ Süleyman gibi.
İskenderiye Kütüphanesinde neredeyse fısıltıyla yaptığımız söyleşi, Alânın zayıf Türkçesi yüzünden biraz yorucu olsa da, Arapçayı devreye sokmuyoruz; çünkü o, pek ender bulduğu Türkçe pratik yapma fırsatını değerlendirmek istiyor. Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesinde okurken, ikinci sınıfta ek ders olarak Türkçeyi seçen ve iki yıllık bir eğitim sonucunda okuma-yazmayı öğrenen Alâ, Ezher Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyesi Abdülaziz Ivadullahın İskenderiyeye taşıdığı yardımcı kitaplardan çok istifade etmiş. Yüksek lisansını Türk Masalları üzerine yapan Alâ, son çevirdiği masaldan çok sevdiği bir cümleyi söylüyor; Güldükçe yüzünde güller açılan, ağladıkça gözünden inciler dökülen Masalların ileride kitaplaşmasını istiyor; ancak Türkiyeye gelip Türkçesini ilerletmeyi daha çok istiyor. Arkadaşlarının ve hocalarının Türke benzettiği Alâ, Ninemin annesi Türkmüş. Ninem, anneme söylemiş, annem de bana Bunun dışında bir bilgiye sahip değiliz. diyor.
ESKİ TÜRKLERDEN KİM KALDI?
Mısırda hâlihazırda yaşayan padişah, paşa ya da tüccar torunlarının hemen hepsi, izdivaç yoluyla Mısırlılarla akraba Din farklılığının olmaması ve tarafların birbirlerini yabancı gibi görmemesi evlilikleri kolaylaştırıyor; ancak bir de mecburiyetler var. İskenderiyede Türk Konsolosluğunun karşısındaki apartman dairesinde oturan Ayten Kutay, biri boşanma diğeri vefat yüzünden bitmiş evliliklerinden söz ederken; Türk erkeği bulabildik mi ki evlenelim. diyor. Tütün tüccarı babası, 1930 yılında ziyaret ettiği İskenderiyeye yerleşince, hayata gözlerini, Akdenizin karşı kıyısındaki bu şehirde, yarı Türk yarı Mısırlı açan Kutay, yarı Mısırlı tespitini kabullenmek istemiyor. Doğup büyüdüğü, çocuklarını doğurduğu şehirde, tıpkı yabancılar gibi oturma izniyle yaşamak pahasına Mısır vatandaşlığı almadığına bakılırsa
Ancak neticede, çocuklarının babası Mısırlı, Arapçayı en az Türkçe kadar güzel konuşuyor ve bundan sonraki hayatını İskenderiyedeki dairesinde sürdürmeye niyetli görünüyor. Koltuğunu, konsolosluğun önündeki bayrağı görecek şekilde yerleştirmiş. Oldukça düzgün bir Türkçeyle eski günlerden söz ediyor: Babam Türk vatandaşlığını bize kaşıkla yedirdi. Evde Türkçeden başka lisan yasaktı. Türkiyeden Doğan Kardeş dergisi getirtip, evde yüksek sesle okurdu ki, düzgün Türkçe duyalım. Ağabeyim askerliğini Türkiyede yaptı. Mısırda ailenin tek erkek ****** askerlikten muaf tutuluyordu. Arkadaşları, Gönderme, Mısır vatandaşlığı alsın, burada kalsın. dediler; ama o, Katiyen dedi, Mısırlılar onu asla Arap saymayacak, askerlik yapmazsa Türkler ters bakacak. Hâsılı biz Mısır terbiyesiyle büyümedik.
Ayten Hanımın kızı, oğlu hatta torunu hem Türk hem de Mısır vatandaşı; Mısırlı damadının da anneannesi Türkmüş. Arkadaşları, Öyle olmasaydı kızını vermezdin zaten. diyorlarmış. Ancak, üzüldüğü bir konu var ki, çocukları iyi anlamakla beraber Türkçe konuşamıyor. 3,5 yaşındaki torunuyla bir ümit, Türkçe konuşuyor: Yusuf, pabucu yarım, çık dışarı oynayalım.
NASIR GELİNCE ATTAN DÜŞMÜŞE DÖNDÜK
Ayten Kutay, İngiliz Koleji mezunu. Beş dilde okuyup yazabiliyor, İngilizcesi ve Arapçası haliyle çok iyi. Üstü açık bir arabada, yanında köpeği, kâh yüzmeye kâh at binmeye gitmeler Kendi tabiriyle şımarık bir hayat Sonra o sayfa kapanıyor. Cemal Abdul Nasırın devlet başkanlığına gelmesiyle Türklerin birçoğu ülkeyi terk ediyor. Kalanlar da eskiye kıyasla tecrit edilmiş bir hayat yaşıyor. Çocukken Türk arkadaşları var mıydı, aile gezmeleri, ev oturmaları? Kutay, çocukluk arkadaşlarını hatırlıyor, eski amcaları Babam buraya kozmopolit yapısını sevdiği için yerleşmişti. O yıllarda epeyce bir Türk aile vardı. İş Bankasından Muhittin Bey Amcayı hatırlıyorum şimdi, Betül Mardin ve rahmetli Arif Mardin çocukluk arkadaşlarımdı. İstanbula gidince onlarda kalırım hâlâ. Şimdi benim kadar eski çok az insan var burada.
Konsolosluk bir ara kapanınca, fahri konsolos gibi çalışmış Kutay. Evini soyunma odası gibi kullanan sporcular mı dersiniz, yağmurlu bir gecede kapısını tıklatıp, Türk akrabasını arayanlar mı? Şimdi, yeni Türklerle görüşüyor. Konsoloslukta ve Evyap fabrikasında çalışanların eşleriyle, haftalık, aylık kabul günleri düzenliyorlar.
Biz oradayken, İstanbul yolu göründü. diyordu Ayten Hanım. Bir alınacaklar listesi vardı elinde; aralık ayında doğum yapacak kızına loğusa şerbeti -Mısır şerbeti pek ağır oluyormuş, ama İstanbuldan ***ürülen loğusa şerbetinin o güne kadar bozulacağından endişe ediyor- bebeği ziyarete gelen komşulara verilmek üzere mavi boncuk -Kapalıçarşıdan alınacak, yerini biliyor artık- ağabeyi Arif Mardini kaybeden Betül Mardine başsağlığı Türkiyeye inince, pasaport taşımıyormuş yanında, ne öyle yabancılar gibi Nüfus cüzdanıyla dolaşıyor, hani biri sorsa da gösterse, Ben buralıyım. dese Şimdi bir düşüncesi var; çocuklarına gecekondu olsa bile İstanbuldan bir ev satın almak. Türkiyeden ayakları kesilmesin diye
KAVALALI DEDEMİZ OLUR
İskenderiyeli Türklerden biri de Mahmut Çamaşırcı. Onun soyu eskilere, Kavalalı Mehmet Ali Paşaya dayanıyor. Kavalalı, Mısırın babası, bizim dedemiz. Kahireyi ziyaret etmiş bir Türkün en sık duyacağı isim budur. Oradaki söylenişiyle Muhammed Ali Başa Kahire Kalesi içindeki ülkenin tek ince minareli camii, onun adıyla anılır ve ayaküstü üç beş kelime konuştuğunuz her Mısırlı size onu hatırlatır, tanıyıp tanımadığınızı sorar. Nasıl bir cevap beklediklerini çok geçmeden öğrenirsiniz: Cedduna-dedemiz Mahmut Çamaşırcının Mısıra ilk gelen dedesi işte bu meşhur adamın yeğeniyle evlenmiş. Soy ağacının tepedeki yapraklarını görebilme mutluluğuna erişmiş herkes gibi Mahmut Bey de evinin duvarlarını, dedelerinin fotoğraflarıyla süslemiş. En başta Kavalalı duruyor, yanında ona damat olan ve esasen Mısıra Osmanlı tarafından teftiş için gönderilen Hasan Paşa duruyor. İskenderiyede kadılık yapan Ömer Hafız, 2. Hasan Çamaşırcı ve Mahmut Beye adını veren son kuşak dede, üçü de kadılıktan emekli. Ancak baba bir pamuk fabrikasının başına geçmeyi tercih etmiş. Bir de Osmanlı kılıcı asılı duvarda. Kılıcın üzerindeki rozete dikkatimizi çekiyor Çamaşırcı. Savaşan askerin hangi milletten olduğunu gösteren Türk bayrağı, onun gözünde soyunun nereye dayandığına ilişkin sağlam bir delil.
Evde özenle saklanan parçalardan biri de Halife Abdülmecid Efendinin ilk dede Hasan Paşaya verdiği cam bardak. Sultanın tuğrası ve Padişahım çok yaşa! yazısıyla süslenmiş bardağın kısa; ama enteresan bir hikâyesi var. Mısıra yerleştikten sonra, Mısır âdetlerini benimseyen Hasan Paşa, İstanbula, padişah Abdülmecidi ziyarete gidince farkında olmadan bir hata işler. Sultanın eteğini öpmek yerine elini sıkmaya kalkışır ve haliyle çevredeki askerler kılıçlarını kınlarından çıkarır. Olayı önemsemeyen Abdülmecid, protokol kurallarından bîhaber bu yeni Mısırlıyı affetmekle kalmaz, hediye olarak bir cam bardak verilmesini emreder. Mahmut Çamaşırcıda başka hatıralar da var; bir zamanlar halterde Afrika şampiyonu olmuş bu adam, bir müsabakaya Türk haltercinin de katılacağını öğrenince duygusal davranıp yarışmadan çekiliyor. Kendisinden dinleyelim: Benim kategorimde Raif Özel vardı; ama benden iki kilo daha zayıftı. Olur ki kazanırım diye müsabakaya girmedim. Sırf o kazansın diye.
Evyapın İskenderiyedeki fabrikasında bilgisayar sistemleri müdürü olarak çalışan Çamaşırcının Türkçesi epey zayıf. Babası güzel Türkçe konuşurmuş; ama anne tarafından Mısırlı olan annesi pek bilmezmiş. Osmanlıca okuyabiliyor ve konuşurken daha ziyade eski kelimeleri kullanıyor. Mesela vaktiyle kız kardeş anlamına gelen hemşire kelimesinin artık doktor yardımcısı için kullanıldığını yeni öğrenmiş. O yine de bu kelimeyi eski anlamıyla kullanmayı tercih ediyor: İstanbula ilk indiğimde öyle hissettim ki herkes benim akrabam. Pasaportuma bakıp Hoş geldiniz diyen hanım, sanki hemşirem gibiydi. Aidiyet sorunu, Türkiyeyi iki kez görmesine rağmen, Çamaşırcı için de geçerli. İskenderiye Kütüphanesinin karşısındaki bir apartman dairesinde yaşıyor; ancak bu güzellik onu mutlu etmeye yetmiyor: Mısırı çok seviyorum; ama canım burada değil. Pencereden bakıyorum, deniz, tarih, bu şehir güzel; ama benim değil. Oysa Türkiyede her yer benim gibi. Nasıl bir şey bilmiyorum.
İskenderiyede, Osmanlının son şeyhülislamı Mustafa Sabrinin izini sürmeye kalkışanların neyle karşılaşacağını da şimdiden söylemeli. Bülbül sokaktaki villanın kapı zilinde oğlu İbrahim Sabrinin ismini görürseniz hemen heyecanlanmayın. Bekçi, kapıyı açıp, burada öyle birinin yaşamadığını söyleyecek ve size villanın sahibiyle konuşmanızı tavsiye edecek. Sonuç, vaktiyle İskenderiye Üniversitesinde öğretim üyeliği yapan İbrahim Sabri Hakkın rahmetine kavuşalı çok olmuş, iki kızından birinin Kahirede yaşadığı biliniyor. Kahirede 18 milyonun içinde
İskenderiye Mısırlı Türklerin sayfiye şehri Ancak hayat Kahirede Ulaşım için en uygun vasıta tren. Nil kıyısındaki bereketli tarlaları seyre dalanlar iki saatin sonunda yeniden Kahirede. Burada iz sürmek daha zor, mazeret daha bol Metropollere özgü sorunlardan, hayat pahalılığından, komşuluk ilişkilerinin öldüğünden, akraba ziyaretlerinin kesildiğinden, çocuk için tutulan özel hocalara para yetişmediğinden şikâyet ediliyor. Ve bütün bu keşmekeş içinde Kahireli Türklere ulaşmak güçleşiyor.
DEMİRELE TÜRKÇE SORDU, MÜBAREK TEBRİK ETTİ
Mısır televizyonunda hem spiker hem de muhabir olarak çalışan Sevim Selahattinle buluşma mekânımızı kararlaştırmak yaklaşık bir hafta sürüyor. Nihayet karar kıldığımız Ramses Hiltonun nargile dumanından ve gürültüden girilmeyen kafesini terk edip kendimizi ordu evinin bahçesine atıyoruz. Sevim Hanım biraz çekingen ve sanki şaşkın. Sebebi sonra anlaşılıyor, şimdiye kadar röportaj yaptığı Türk politikacılardan ya da akademisyenlerden hiçbiri ona Türkçeyi nereden öğrendin? diye sormamışken, bir gazeteci kalkıp, hayat hikâyesini dinlemek istiyor. Demirel cumhurbaşkanlığı döneminde Kahireye gelmişti. Basın toplantısında Türkçe sordum. O da Türkçe cevapladı. Hüsnü Mübarek çok memnun olmuş, bana Aslın Türk mü? diye sordu ve Demirele yaptığım jest için beni tebrik etti. Sonradan hem Demirelle hem de Abdullah Gül ile Türkçe röportaj yaptım; ama ikisi de bu dili nasıl öğrendiğimi merak etmedi. Konferans için gelen doktorlar da öyle, neredeyse ben onlara soracağım; Yahu hiç merak etmiyor musunuz, ben kimim, bu dili nasıl konuşuyorum? Sanki Türkçe de İngilizce kadar yaygın bir dilmiş gibi davranıyorlar.
Sevim Hanımın dedesi (annesinin babası) İhsan Adlı Serter, Üsküdar mutasarrıfı imiş. Cumhuriyetin ilanıyla Mısıra yerleşme kararı alınca, kendisinden sonra gelen neslin kaderi değişmiş. Selahaddin, tam da yeni bir rejim gelmişken ülke değiştiren dedesini töhmetten kurtarmak istiyor: Dedem, Atatürke karşı değilmiş, hatta onun safındaymış, tafsilatını bilmiyorum; ama annem öyle anlatıyor. Aslen Selanikli olan annesi Kahirede doğup büyümesine rağmen Arapça öğrenmeyi ve Mısırlılarla dostluk kurmayı reddetmiş. Mısırlı eşiyle evliliği de uzun sürmemiş. Evde, Mısır radyosunun Türkçe yayın bölümünde ve Türk sefaretinde çalışan ve yalnızca Türklerle görüşen anne İsmet Hanım ve tek kelime Arapça konuşmayan anneanne Naciye Hanım
Bu ortam, küçük Sevime düzgün denilebilecek bir Türkçe kazandırmış; ama aynı zamanda annesinin hatasını fark etmesini sağlamış: Arapçayı okulda öğrendim, hem de çok iyi öğrendim. Okula gelen bir müfettiş, kitaptan bir parçayı sesli okumamı istedi ve sonra bana dedi ki; Herhalde senin bir yakının Arapça hocası. İçimden, Ah bilsen evde kimse Arapça bilmiyor. diye geçirdim; ama söylemeye utandım. Annem şimdi mânen çok yorgun ve yalnız. Eskiden tanıdığı Türklerden kimse kalmadı. Arapçayı düzgün öğrenmemenin sıkıntılarını Nasır zamanında yaşamaya başlamıştı aslında. O dönem, yabancı diller yasaklanmıştı ve annem mektup bile atamıyordu. Onu görünce kendime dedim ki, Arapçayı iyi öğrenmelisin. Burada onlarla birlikte yaşıyorsun. Dilini iyi bilmezsen garip kalırsın. Sevim Hanımın iki ****** var; Perin ve Ahmet. 18 yaşındaki Perin, Türkçesini internet yoluyla geliştiriyor ve evde annesiyle daima Türkçe konuşuyor; ancak Ahmet, dışarıda daha fazla vakit geçirdiği için Türkçe öğrenemiyor, evde olduğu zaman da İngilizce yayın yapan kanalları izlemeyi tercih ediyor.
ABBAS HİLMİ PAŞANIN TORUNU
Telefonun diğer ucunda Prens Abbas Hilmi var. Mısırda prenslik mi kaldı? Kalmadı; ama o; yani Hidiv Abbas Hilmi Paşanın torunu, hâlâ bu unvanı taşıyor. Sesi tereddütlü; Ben pek interview vermem; ama Pekâla, görüşelim. Ertesi gün, Nil kıyısındaki borsa şirketindeyiz. Prens Abbas biraz gecikiyor ve nihayet bir özür cümlesi ve kuru bir selamla karşılıyor bizi. Röportaj vermek istemediğini bir kez daha hatırlatıyor; fakat çaylar içilirken, masanın üzerine bırakılan minik ses alıcısına göz yumuyor. Türkçeyi nasıl öğrendiğini soruyoruz. O, ne de olsa Mısırın son kralı Faruk ile aynı soydan geliyor ve Ekmeleddin İhsanoğlunun titiz çalışmasında belirttiği üzere Türkçe, Kral Faruk döneminde neredeyse tedavülden kalkıyor. Kimileri, küçük yaşlarda İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrendiği halde Türkçe öğrenmeyen kralı kendi diline ilgisiz kalmakla suçluyor, kimileri de asıl hatayı babası Kral Fuadda arıyor.
Bu tartışmalar gösteriyor ki, Prens Abbas yalnızca baba tarafına güvenseydi bugün Türkçe konuşamıyor olacaktı. Fakat Türkçe onun için tam anlamıyla ana dili. Ana kim? İstanbulda yaşayan son Osmanlılardan biri; Padişah Abdülmecid Efendinin torunu Neslişah Sultan. Sık sık İstanbula giderim. diyor Abbas Hilmi, Annemden başka, kardeşim ve akrabalarım da orada. Kendi aramızda Türkçe konuşuruz; fakat çocuklarım İngilterede büyüdükleri için maatteessüf, anlıyorlar ama konuşamıyorlar. Hem Mısır hem de Türkiye vatandaşı olan Prens Abbas da Türk asıllı bir Mısırlıyla evli. İki toplum arasındaki iç içe geçmişliği iki cümleyle özetliyor: Tarihteki ilk Müslüman Türk devleti Tolunoğulları Mısırda kuruldu. Burada sadece Osmanlı soyundan değil, Memluklulardan kalan Asyalı Türklerin torunları da yaşıyor.
İnci Osmanoğlu, soyadıyla müsemma. Ufak bir değişiklikle yalnız, bir Osmanlı kızı Sultan 2. Abdülhamidin dördüncü kuşak torunu Abdülhamidin kızı Naime Sultan, Gazi Osman Paşanın oğluyla evlenince, İnci Hanımın babaannesi Adile Osman dünyaya gelmiş. Bir buçuk yıl önce vefat eden baba Kubilay Osmanoğlu, son günlerine kadar, Türkiyeden gelen gazetecileri ve belgeselcileri kabul etmiş. Babam normal bir hayat yaşadı. diyor İnci Hanım. Arabasını kendisi kullanan, marketten alışverişini yapıp, kahvede çayını yudumlayan bir padişah torunu. Asıl zorluğu saraydan çıkıp Fransaya gitmek zorunda kalan ve ardından Kahireye yerleşen babaanne yaşamış. Kahirede Mısır kralından yakınlık gören ve iki yıl sarayda yaşayan Adile Osman, bir Mısırlı ile evlenip normal bir apartman dairesine yerleşince epey bocalamış. O günlere ilişkin anlatılan hatıra, bugün herkesi gülümsetiyor. Ömrü saraylarda geçen ve hiç ev işi yapmayan babaanne, evdeki ilk yemekten sonra, kirli tabakları ne yapacağını bilemeyerek şöyle diyor: Atınız tabakları, bundan sonra ne işe yarayacaklar? Sonra kararından vazgeçtiği ve parfüm sıkılmış bir pamukla tabakları sildiği söyleniyor.
Siz asıl, Paristeki halamı görün. diyor İnci Hanım, Oturması, konuşması, hayatıyla tam bir hanım sultandır. Ablam da öyledir, sultan havasında yaşar. Ben, babam gibi yaptım, sokağa indim. On yıldır çalışıyorum. Değişik insanlarla buluşuyorum, bir Mısırlı gibi yaşıyorum. İnci Osmanoğlu, Kahirenin en büyük seyahat şirketi Emecoda, kendi deyimiyle büyük müdür olarak çalışıyor. Kimi zaman gece yarısına kadar ofiste kaldığı oluyor ve ona göre bu, modern hayatın getirdiği bir zorunluluk. Babasının vefatından sonra İstanbuldaki aile buluşmalarına ara vermesi de, aile tarihiyle ilgili belgeleri bir kitapta toplayamaması da vakitsizlikten. Bir buçuk senedir babamın dolaplarını açamadım. Çok sayıda kaset, belge ve fotoğraf var. Geriye bir hatıra bırakmak istiyorum; ama çalışırken bu çok zor. İyi bir aileye sahip olduğumuz için fahur oluyoruz; ama bu yemek yedirmez ki bize.
İnci Hanım, büyük dedesinin prestijinden çocukken de istifade etmiş. İlkokul sıralarında, Abdülhamidin torunu diye parmakla gösterilirmiş. Arkadaşları, Sen padişah torunusun, seninle oynayamayız. diye takılırlarmış; ancak o yıllarda, ders kitaplarına giren Osmanlı düşmanlığından da nasibini almış: Tarih kitapları Filistin siyasetinden dolayı Abdülhamidi methediyordu; ama ders kitaplarımızda öyle değildi. Hakikati bilmiyorlardı ya da söylemiyorlardı. Onun torunu olduğumu duyanlar, Deden herkesi öldürüyordu. diyorlardı; ama hakikaten hiç öyle değildi. Çok iyi bir adamdı.
DEDEMİN SARAYINA PARAYLA GİRİYORUM
İnci Osmanoğlu, dedelerinden miras, kemerli burnu da gururla taşıyor. İşin açığı, her ne kadar sokağa indim dese de tavırlarında Osmanlı sultanlarına has bir incelik var. Babannesinin ve Abdülhamidin kızı olan büyük ninesinin fotoğraflarına bakarken iç geçiriyormuş: Şimdi sarayda olsaydık nasıl olurdu diye hayal kurarım. Ben de bir hanım sultan olsam. Ne rahat ne rahat Oysa şimdi, fotoğraflara baka baka, babasından dinleye dinleye ezberlediği mekânları bir ecnebi turist gibi parayla ziyaret edebiliyor. Kubilay Bey de annesinin Yıldız Sarayında sergilenen elbisesini görmek için para ödemiş. Ne hazin! Tıpkı, İnci Osmanoğlu ve ablası Şehnazın Türkiye pasaportlarına yeni kavuşması gibi
Çok arzu etmesine rağmen, Türkiyeyi hiç göremeden vefat eden bir babaannenin torunu oldukları düşünülürse gelinen noktanın hiç fena olmadığı söylenebilir. Ancak, İnci Hanım Türk vatandaşlığına kabul edilmelerinin bu kadar zaman almasına yine de anlam veremiyor: Babam öldükten bir ay sonra Türk gazeteciler röportaj için geldiler, Bir arzunuz var mı? diye sordular. Ben de dedim ki, Babam epeyce Türk idi, ben de İnşallah Türk kalabilirim, vatandaş olabilirim. Altı ay sonra kabul edildim. Ablam on yıldır bekliyordu, o da artık Türk vatandaşı. İnci Osmanoğlu, babasının, aile tarihi hakkında sınavdan geçirdiği ve olumlu not verdiği Mısırlı bir doktorla evli. Kızı Ferah 13 yaşında. Evde İngilizce ve Arapça konuşuluyor. Türkçe yalnızca anne-kız arasında Türkiye Büyükelçiliğinde çalışan kardeşi Ahmet Orhan ise neredeyse Türkçe bilmiyor. İnci Hanım en çok da yeğeni küçük Kubilay için endişeleniyor: Rahmetli babam çok güzel konuşurdu, annem Ankaralı zaten. Ancak Ahmetin oğlunun Türkçe öğrenememe ihtimali üzücü. Böyle olmamalı. O bir Osmanoğlu. İnci Hanımın annesi, Mısıra, paşa dedelerinden kalma mirasın akıbetini araştırmaya gelmiş ve Kubilay Beyle tanışınca dönememiş. Annemle Kahireye geldiğimde 18 yaşındaydım. diyor Gönül Hanım ve gülerek devam ediyor; Annem avukattı, vakıflarımızın peşine düşmüştü. Onlardan bir netice alamadık; ama ben vakıf olup burada kaldım.
MEHMET ALİ PAŞA MÜZESİ KURMAK İSTİYORUM
Mısırlı yayıncı Macit Farak, Mehmet Ali Paşa dönemi üzerine uzmanlaşmış bir tarihçi. Ancak ona sadece uzman demek az olur. Oğlunun ismini Muhammed Ali koyacak kadar tutkun Kavalalıya. Mehmet Ali Paşanın Mısır yönetimine gelişinin 200. yılının törenlerle kutlanmasını isteyince ortalık karışmış. Paşanın torunlarından Yasmin Hanım ve bir grup gazeteciyle Kahire Kalesi içindeki mezara çiçek koyma teşebbüsleri de polis tarafından engellenmiş. Fakat geçen sene İskenderiye Kütüphanesinde bir Mehmet Ali Paşa paneli düzenlendiğine bakılırsa, yazdığı makaleler ve basın desteği işe yaramış görünüyor.
Uzunca bir dönem çıkardığı Osmanlı dergisini yorulduğu için bırakan Farakın şimdiki hedefi Mehmet Ali dönemine ait belgelerin, fotoğrafların ve objelerin sergileneceği bir müze kurmak. İstanbulda Ekmeleddin İhsanoğlu ile görüşen ve padişahın o dönemde Mısırda çektirdiği fotoğrafları isteyen tarihçi, fotoğrafların birer kopyasını bile alamadan dönünce epey üzülmüş. Kavalalı dönemi için Mısır tarihinin kayıp halkası diyen Farak, belgelerin kasıtlı olarak yok edildiğine inanıyor: 1952den sonra gelen hükümetler o dönemi kötülediler. İyi noktaları kapattılar. En büyük emelim Mısırlıların tarihiyle barışması. Ninemin annesi sadece Türkçe bilirdi. Bununla da övünürüz; ancak elli sene boyunca iki ülke arasındaki alâka tamamen kesildi. Birbirini tanıyan nesil öldü. Büyük ninemin akrabaları şimdi nerede ne iş yapar hiç bilmiyoruz.
* * *
İskenderiyedeki evyap fabrikasında bilgisayar mühendisi olarak çalışan Mahmut Çamaşırcının soyu Kavalalıya dayanıyor. Çamaşırcı, Kendimi Türkiyeye ait hissediyorum. diyor.
* * *
Borsa şirketi yöneticisi prens Abbas Hilmi, dedesi Hidiv Abbas ile aynı adı taşıyor. Fotoğraf çektirmek istemeyen prensin annesi de Abdülmecidin torunu neslişah sultan.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 22
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 349








