- Katılım
- 17 Eyl 2008
- Konular
- 31,034
- Mesajlar
- 0
- Online süresi
- 5m 10s
- Reaksiyon Skoru
- 208
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 17 Yıl 8 Ay 23 Gün
- Başarım Puanı
- 719
- MmoLira
- 40
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
İÇİNDEKİLER
Atatürk'ün İlkeleri
Atatürk ve İnkılaplar
Atatürk ve Milli Eğitim
Atatürk'ün Askeri Dehası
Atatürk'ün Diplomatik Dehası
Atatürk'ün İleri Görüşlülüğü
En Büyük Türk Atatürk
Atatürk ve İslam Dini
Atatürk'ün Üstün Kişiliği
Atatürk'ün Kitapları
Evrim Yanılgısı
ATATÜRKâÜN İLKELERİ
Atatürk ilkelerini incelediğimizde, bu ilkelerin Türkâün yüksek karakter ve seciyesine tam bir uyum gösterdiğini görürüz. Mustafa Kemal, askeri görevleri ve katıldığı savaşlar neticesinde, ülkesini ve insanlarını çok iyi gözlemlemiş; kendisinden önceki yöneticiler gibi, yapılmaya çalışılan yenilik hareketlerinde, ne ülke insanından uzak kalmış, ne de âhalkın üstündeâ bir tavır takınmıştır. Türk Milletine inanan ve Türkâün yüzyıllardır bastırılmış olan karakterini ortaya çıkaran Atatürk; bu inançla ilkelerini uygulamaya koymuş ve başarılı olmuştur. Atatürk bu durumu, şu sözleriyle anlatmıştır:
âArkadaşlar mazide, en büyük felaketleri ihzar (hazırlayan) eden bir mazide, çok derin mazilerde dahi, Türk Milletini benliğinden çıkaran bir teşkilat vardı ki, ona devlet ve hükümet teşkilatı derlerdi. Millet, hükümet teşkilatının zahiren esiri idi. Bu onun manzarai zahiriyesi (görünen manzarası) idi. Halbuki Türk, esaret kabul etmeyen bir Millettir, Türk Milleti esir olmamıştır.
Yalnız hükümet başka bir vaziyette kalmış, millet de hükümete bigane (yabancı) ve ondan müteneffir (nefret eder) bir vaziyette kalmıştır. İşte bunun için çok felaketler oldu. Fakat bunların tecelliyatı maddiyesi (meydana gelişleri) devlet, hükümet teşkilatı üzerinde oldu. Mahvolan devletler idi ve devlet ölmüştür. Fakat Türk Milleti görüyorsunuz ki, daha kuvvetli, daha şerefli olarak yaşamakta berdevamdır. Bugünkü hükümetimiz, teşkilatı Devletimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir teşkilatı devlet ve hükümettir ki, onun adı Cumhuriyetâtir. Artık hükümet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır... Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten gayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır...â 1
Cumhuriyetçilik
Cumhuriyetçilik, milli hakimiyete dayanan, çağdaş ve demokratik idareyi amaç edinen bir yönetim prensibidir. Bu ilke, devlet düzeni ve yönetiminde, belirli şahısların veya zümrelerin hakimiyetinin önlenmesi noktasında en sağlam teminattır. Öyle ki, bu ilke yara aldığında, artık milletin gerçek âhakimiyetiânden söz etmek mümkün olmaz.
â ...Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu istihsal (elde etmek) için mebzulen (çok) kan döktük. Her tarafa kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müessesatımızı müdafaa için lazım olanı yapmaya amadeyiz.â 2
Atatürk, Milli Mücadele döneminde ve sonrasında, milletin hiçbir sınıra ve baskıcı uygulamaya bağlı kalmadan, tam bağımsız bir yapıya sahip olmasını istemiş ve halk yönetimini savunmuştur. Bu bakımdan Cumhuriyetçilik ilkesini, âmilli hakimiyetâ prensibi ile birleştirmiş ve âHakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindirâ diyerek, bu düşüncesini en açık bir biçimde ifade etmiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında Ankaraâda kurulan hükümet sistemi, resmi adı Cumhuriyet olmamasına rağmen, aslında fiilen bir cumhuriyetti. Çünkü, halkın seçtiği bir temsilciler meclisi ile bu meclis denetiminde ülkeyi yöneten bir hükümet vardı. Kurtuluş Savaşıândan sonra, Türk Devletinin yönetim şekli kesinlik kazandı; 29 Ekim 1923âte, Cumhuriyet resmen ilan edildi.
Cumhuriyetâin ilanından sonra ilk olarak, 1924 Anayasasıânın 1. Maddesine âTürkiye devleti bir Cumhuriyet'tirâ hükmü konuldu. Daha sonra da, 1961 ve 1982 Anayasalarıânda bu hüküm korunmakla beraber, 1. Maddenin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin de önerilemeyeceği hükmü getirildi.
Anayasalar ile korunma altına alınan ve milli hakimiyet anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan Cumhuriyet idaresinin önemi, Atatürkâün şu sözlerinden de anlaşılmaktadır:
âTürk Milletinin tabiat ve şiarına (karakter ve adetlerine) en mutabık olan idare, Cumhuriyet idaresidirâ 3
âCumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.â 4
âCumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.â 5
Yine Atatürkâe göre, Cumhuriyet anlayışında, düşünce serbestliği vazgeçilemeyecek prensiplerdendir.
âEn büyük hakikatler ve terakkiler, fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir.â 6
Ancak Atatürkâe göre âserbest düşünceninâ kendine has bir sınırı vardır. Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnanâa söyleyip yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, bizzat kaleme aldığı âhürriyetâ bölümünde şunları yazmıştır: âHürriyet, insanın, düşündüğü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir.â Mustafa Kemal Atatürk, düşünce-eylem serbestliğinin sınırlarının, devletin ve milletin menfaatlerini tehlikeye sokmayacak, onları koruyacak şekilde olması gerektiğini aşağıdaki şu sözleriyle belirtmiştir:
âFerdin birinci hakkı, tabii kabiliyetlerini serbestçe inkişaf ettirebilmesidir. Bu inkişafı temin için ise, en iyi vasıta, ferde diğerinin muadil (benzer) hakkını ızrar (zarar) etmeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve idare etmeye müsaade etmektir...Bu haklara hürmet etmeyen siyasi cemiyet esaslı vazifesinde kusur etmiş olur, ve devlet mevcudiyetinin hikmetini ve manasını kaybeder...
Ferdi hürriyeti düşünürken, her ferdin nihayet bütün milletin müşterek menfaati ve devlet mevcudiyeti göz önünde bulundurmak lazımdır. Anlaşılıyor ki ferdi hürriyet mutlak olamaz. Diğerinin hak ve hürriyeti milletin müşterek menfaati, ferdi hürriyeti tahdit (sınır) eder. Ferdi hürriyeti tahdit, devletin de adeta esası ve vazifesidir.... aynı zamanda bütün hususi faaliyetleri, umumi ve milli maksatlar için, birleştirmekle mükelleftir... çünkü ferdi hürriyet derecesi, devlet faaliyetlerini zafa düşürmemek lazımdır. Devletsiz bir cemiyet, veyahut zayıf bir devlet hayatının neticesi, herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyetin hürriyetini bozmayacak surette, tadil (uygun) olunmak lazımdır...Devlet sanatı işte budur. Bu sanatta isabetin derecesi hürriyetlerin hudutlarını çizen konuda görülebilir. Çünkü âbu hudut kanun marifetiyle tesbit ve tayin edilirâ her halde, vatandaşların, umumi hürriyet ve saadeti için fertlerden, ancak devlet için zaruri olan bir kısım hürriyetlerinin bırakılması istenebilir.â 7
Atatürk, zorlu yollardan geçilerek ve çok kan kaybedilerek kurulan Cumhuriyet'in iç ve dış düşmanlara karşı koruma ve kollama güvencesini de yine çok güvendiği Türk Milleti ve Türk Ordusuna bırakmıştır:
â Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir. Biri millet kararı, diğeri en üzücü ve güç şartlar içinde dünyanın takdirlerine hakkıyla layık olma niteliğini kazanan Ordumuzun kahramanlığı, bu iki şeye güvenir.â 8
Atatürk, Türk Devletinin geleceğinin teminatı olan ilkelere yönelik dış ve iç saldırılara, Türk Milletinin Cumhuriyet'ten aldığı güçle karşılık vereceğini şu sözleriyle belirtmiştir:
â Temeli büyük Türk Milletinin ve onun kahraman evlatlarından mürekkep büyük Ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda teessüs (esaslanmış) etmiş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem (ilham edilmiş) prensiplerimizin bir vücudun izalesi (yok edilmesi) ile haleldar (bozukluk) olabileceği zehabında bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyet'in adalet ve kudret pençesinde müstahak oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olamaz. Benim naciz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar olacaktır. Ve Türk Milleti emniyet ve saadetini zamin prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.â 9
Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk, başka bir konuşmasında da, bu düşmanca hareketlerin Türk Milletinin âamansız kahrıâ altında darmadağın olacağını belirtmiştir:
âBundan sonra yalnız bir şey varid-i hatır olabilir. O da bazı adi politikacıların, hasis menfaatperestlerin o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması o yüzden tatmin-i hırs ve menfaat düşüncesinden ibarettir. Temin ederim ki, bu gibiler her ne şekil, suret ve vesile ile olursa olsun, mevcudiyetlerini ihsas ettikleri gün, Türk Milletinin amansız kahrına hedef olmaktan kurtulamayacaklardır.â 10
Milliyetçilik
Milliyetçilik; Mustafa Kemal Atatürkâün bizlere miras bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti Devletiânin birarada durmasını sağlayan temel ilkelerden biridir. Atatürk, milletin içine düştüğü o karanlık günlerde, birlik ve beraberliği kurmaya çalışmış, istiklal mücadelesini âmilliyetçilikâ etrafında tesis etmiştir.
Mustafa Kemal, kimilerinin manda yönetimiyle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleriâne bağlanıp kurtulma çareleri aradıkları zamanlarda, bütün bu düşüncelerin aksine, sadece Türk Milletine ve onun yüksek bağımsızlık karakterine güvenmiştir.
Atatürk, istiklal mücadelesini Türk milliyetçiliği prensibi üzerine kurarak başlattığını, 1937 yılında Ankara Halkeviânde yapmış olduğu bir konuşmada şöyle belirtmiştir:
âBen 1919 senesi Mayısı içinde Samsunâa çıktığım gün, elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk Milletine güvenerek işe başladımâ 11
Yine Büyük Atatürk, bu şevk, heyacan ve birliktelikle kurulan Cumhuriyet'in ilelebet yaşaması konusunda, milliyetçilik prensibinin önemini şu şekilde belirtir;
âBir millet diğer milletlere nispetle tabii veya mükteseb (sonradan) hususi karakterler sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir uzviyet teşkil etmesi, ekseriya onlardan ayrı olarak onlara muvazi inkişafa sai bulunması keyfiyetine milliyet prensibi denir.
Bu prensibe göre, her fert ve millet kendi hakkında hüsniniyet, topraklarına bizzat kayıtsız tesahup (sahip çıkma) talep etmek hakkına ve hürriyetine maliktir. Bu düstur bize hangi milletlerin hür, hangilerinin hürriyetinden şu veya bu şekilde mahrum olduklarını yani millet namını taşımaya layık olmadıklarını kolaylıkla gösterir.â 12
Bir milletin teşekkülü için, öncelikle belirli şartların biraraya gelmesi lazımdır. Atatürk, bu şartları şu şekilde sıralamıştır:
âa- Siyasi varlıkta birlik, b- Dil birliği, c- Yurt birliği, d- Irk menşei birliği, e- Tarihi karabet (yakınlık), f- Ahlaki karabet
Türk Milletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartların hepsi birden diğer milletlerde yok gibidir.â 13
Büyük Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yukarıdaki maddeleri benimseyen ve bu doğrultuda âNe Mutlu Türk'ümâ diyen herkesin Türk Milletinin mensubu olduğunu belirtir:
âMillet dil, kültür ve ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasi ve içtimai heyettirâ 14
Yine başka bir ifadesinde Atatürk: âTürk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve beynelminel temas ve münasebetler de bütün muasır milletlere muvazi ve onlara bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimai heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahvuz tutmaktırâ 15 diye belirtmiştir.
Yukarıdaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, Atatürkçü Türk milliyetçiliğinde asıl hedef; her sahada ilerlemenin tamamlanması ve medeni ülkelerle aynı seviyede yürünmesidir. Fakat Türk, bunları yaparken kendi yüksek karakterinden ve benliğinden taviz vermeyecektir. Bu, milli kültürün etrafında, milli birlik ve beraberlik çerçevesi içinde gerçekleşecektir. Eğer milli beraberlik ihdas edilemezse, bölücü unsurlar, ülke bütünlüğüne zarar verir duruma gelecektir.
âBizim milletimiz, milliyetinden habersiz oluşunun çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki çeşitli kavimler, hep milli esaslara sarılarak milliyet duygusunun kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir ettiler, aşağıladılar. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimizi bu hürmeti, hissen, fikren, fiilen bütün hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avıdır.â 16
Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milletinin kendi varlığını sürdürebilmesi için milliyet bağıyla sımsıkı kenetlenmesi gerektiğini şöyle belirtir:
âMilletin varlığını sürdürmek için fertleri arasında düşündüğü ortak bağlar, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dini ve mezhebi bağ yerine Türk milliyeti bağıyla fertlerini toplamıştır.â 17
Atatürk milliyetçiliği âNe Mutlu Türk'üm Diyeneâ sözü ışığında, ülkesinin refahı ve istikbali için çalışan, milli birlik ve beraberlik etrafında toplanan herkesi din, dil, ırk ayrımı gözetmeden kabul eder.
Atatürkâün milliyetçilik esasında, ırk bağı üstünlüğünü savunan, şovenist, kafatasçı ve Türk Milletinin yüksek karakterine uyum göstermeyen, Türkâü yıkmaya çalışan faşizm, komünizm gibi zararlı akım ve ideolojilere de yer yoktur. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle bizlere bildirir:
"Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvveti, Rusyaâdaki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyid eder bir mahiyettedir.â 18
âBizim bakış açımız, bizim prensiplerimiz cümlece malumdur ki bolşevik prensipleri değildir ve bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık.â 19
Atatürk milliyetçiliği, Türkâün yüksek karakterinden gelen üstün ahlakıyla, diğer milletlerin yaşama hakkına, onların bağımsız ve hür iradelerine saygılıdır.
14 Ağustos 1920 tarihinde sorulan bir soruya Atatürk, âBize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki bizimle birlikte çalışan bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencil ve marurane bir milliyetçilik değildirâ 20 diye cevap verir.
Atatürkçü Türk milliyetçiliğinde, milletin, baskı şiddet ve tahakküm altında yönetilmesine yer yoktur; Türkâün yüksek karakterinden doğan barışseverliği, milliyetçilik ilkesinde de kendini gösterir:
âİnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insani olmayan ve son derece üzücü olan bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırarak onlara birbirlerini sevdirerek karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır.â 21
Türk milleiyetçiliği, insancıl yönüyle bütün dünya milletlerine örnek olmaktadır. Türk Milletinin ahlaki yapısı, onun karakterinde önemli bir yer tutar. Türk ahlakı, milli değerlerin ve milli birliğinde oluşmasında da etkilidir. Atatürk, Afet İnanâa yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, âTürk Milletinin ortak görünen bir hali vardır. Gerçekten dikkat edilirse Türklerin aşağı yukarı ahlakları hep birbirine benzer. Bu yüksek ahlak hiçbir milletin ahlakına benzemez. Ahlakın bir milletin meydana gelmesinde yeri çok büyüktür önemlidirâ 22 demektedir.
Atatürk milliyetçiliği ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dışında kalan Türkleri de benimser ve kardeş sayar. Bu anlamda, kültür birliğinin sağlanması için onlarla bağlantılar kurar. Fakat bu noktada, herkesin bulunduğu ülke sınırları içinde yükselmesini ve Türk karakterinin yüksek özelliklerini sergilemesini de ister. Atatürk bu konuda şunları söylemektedir:
âTürkiye dışında kalmış Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle uygun bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini dahi ihmal etmiyoruz.â 23
Halkçılık
Atatürk, halkçılık ilkesiyle, Türk Milletini, sınıf esasına dayalı sosyalizm, komünizm gibi milli birlik ve beraberliği yok edici, Türkâün yüksek karakterine ters düşen zararlı akımlardan korumayı amaçlamış, sınıf ve zümre hakimiyetine son vermeyi esas almıştır.
âAtatürkçülükte halkçılık, sosyalizm ya da komünizm gibi zararlı olan akım ve ideolojelerdeki ifadeler dışında tamamen farklı bir mana taşır. Marksist-Leninist düşünceye bağlı olanlar millet anlayışı yerine halklar, halk idaresi yerine proleterya diktatörlüğü, Cumhuriyet yerine de tek partili muhalefetsiz bir parlamento ve halkın devlete köleliği esasını koymuşlardır.â 24
Halkçılık uygulaması ile halk, kendi belirlediği yönetimiyle, tam bir demokrasi yöntemi gerçekleştirir. Bu ilkeyle, toplum içindeki sınıflar problemi ortadan kaldırılır; böylece, kişi ya da zümrelerin birbirleri üzerindeki tahakkümleri engellenmiş, herkes kanunlar ve hukuk yönünden eşit sayılmış, kişi hak ve özgürlüklerini hiçe sayan uygulamalar ortadan kaldırılmış olur. Çünkü Halkçılık ilkesine göre, herkes eşittir ve herkes halktır.
Afet İnanâın Medeni Bilgiler kitabındaki, Atatürkâün el yazmalarında, bu konu şöyle açıklanmıştır:
âBiz memleket halkı, kişi ve çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı kıymet ve nitelikte görürüz. Hepsinin menfaatlerinin aynı derecede ve aynı eşitlik duygusu ile karşılanmasına çalışmak isteriz. Bu şeklin, milletin genel refahı, devlet bünyesinin sağlamlaştırılması için daha uygun olduğu kanaatindeyiz. Bizim düşüncemizde; çiftçi, çoban, amele, tüccar, sanatkar, asker, doktor, kısacası herhangi bir sosyal müessesede çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir. Devlete bu anlayış ile azami yardımcı olmak ve milletin güvenci ve iradesini yerinde sarf edebilmek, bizce, bizim anladığımız anlamda halk hükümeti idaresi ile mümkün olur.â 25
Bu ilke etrafında milleti meydana getiren unsurlar, birbirlerinin haklarına saygılı ve yardımsever olarak, ortak bir geleceği yaşamak için halkı oluştururlar. Bunu da Atatürk şöyle ifade eder:
âTürkiye halkı ırkı veya dini ve kültürel yönden birleşmiş bir diğerine karşı, karşılıklı hürmet ve fedakarlık hisleriyle dolu ve kaderi ve geleceği ve çıkarları ortak olan bir toplumdur.â 26
Yine Atatürk, Türk halkının çıkarlarının birarada yaşamayı gerektirdiğini, bu ortak çıkarların sınıfsal çatışmayı ortadan kaldırdığını belirtmiştir:
âBizim halkımız çıkarları birbirinden farklı sınıf halinde değil; aksine varlıkları ve çalışmalarının sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir.â 27
Atatürk ilkeleri içinde yer alan halkçılık, milli iradeyi ve bütünlüğü meydana getirir. Halkçılık, halk yönetimini savunduğunu iddia eden sosyalizm ve komünizm gibi ideolojilerden farklıdır; Türk Milletinin yapısına tam bir uyum gösterir. Atatürk bir demecinde halkçılığı, âEfendiler bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir. sosyalist bir hükümet değildir... Fakat milli hakimiyetini, milli iradeyi tecelli ettiren bir hükümettir. Fakat ne yapalım demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz çünkü biz bize benziyoruzâ 28 diyerek açıklamıştır.
Atatürkçülükâte halkçılık, Türkâün karakterine tam bir uyum sağlar; Türkâün şartlarına göre yapılandırılmıştır. Halkçılıkta, halkla berber, halk için bir uygulama söz konusudur. Kanunlar önünde eşit olan halkın kendi sorumluluğu da bellidir: Milleti meydana getiren halk, sosyal işlerin görülmesi için çalışmak zorundadır. Çalışıp topyekün ilerleme sağlanarak, milletin geleceği teminat altına alınmış olur. Bir kesim çalışıp bir kesim de onları sömürme yoluna girerse, toplum içindeki sosyal barış bozulur. Atatürk, Halkçılık ilkesi doğrultusunda, medeni ülkeler seviyesine çıkmak için, Türk Milletinin topyekün bir çalışma programı uygulaması gerektiğini bizlere şu şekilde belirtmiştir:
âNe olduğumuzu bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışmaya mecbur olan bir halkız. Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. O halde... halkçılık toplum düzenini çalışmaya hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir.â 29
Türk Milletinin medeni ülkeler seviyesine çıkabilmesi, kendi geleceğine sahip olmasına, fertlerin ve toplumun bütün kurum ve kuruluşlarıyla bu ilkeye sahip çıkarak yönetimi en iyi şekilde kullanmasına bağlıdır.
Devletçilik
Atatürk ilkelerinde devletçilik anlayışı; milli birliğin ve beraberliğin oluşturulması yönünde, ahlaki, sosyal ve milli bir durum arzader. Bu durumu Atatürk, şöyle belirtmiştir:
âMilli gelirin tevziinde (dağılımında) daha mükemmel bir adalet ve emek sarfedenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin muhafazası için şarttır. Bu şartı daima gözönünde tutmak, milli birliğin mümessili olan devletin mühim vazifesidir.â 30
Uygulanmış olan devletçilik prensibi, komünist rejimlerdeki gibi özel sektörü yok edici, hür teşebbüsü engelleyen bir anlayış içermez. Atatürk, bu farklı anlayışı, Medeni Bilgiler kitabında şu şekilde belirtmiştir:
âBizim takibini muvafık (uygun) gördüğümüz âdevletçilikâprensibi bütün istihsal (üretim) ve tevzi (dağıtım) vasıtalarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden ve hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyetlerine meydan bırakmayan sosyalizm prensibine müstenit (dayalı) kollektivizm yahut komünizm gibi bir sistem değildir.â 31
Atatürkâün uyguladığı devletçilik sistemi, Türkiyeânin şartlarında doğmuştur; Türk Milletinin karakterine uygun bir sistemdir.
âTürkiyeânin tatbik ettiği devletçilik sistemi, 19 .asırdan beri sosyalizm teorisyenlerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiyeânin şartlarından doğmuş Türkiyeâye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur; Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve çok şeyler yapılmadığı göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri şahsi ve özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi; ve kısa zamanda yapmayı başardı. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur.â 32
Devletçilik ilkesiyle devlet; ülkenin birlik ve beraberliği için her türlü çalışmayı yapmak ve yaptırmakla mükellef kılınmıştır. Atatürk bu mükellefiyeti, yine kendi el yazılarında şöyle belirtmiştir:
âMilli gelirin dağılımında, daha mükemmel bir adalet vermek sarf edenlere daha yüksek refah sağlanması, milli birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin önemli vazifesidir..
Halkın menfaatine hizmet eden müesseselerin, çoğaltılması devletin ehemmiyetle göz önünde tutacağı bir meseledir. Bu sayede sırf menfaatperest faaliyetler tahdit olunur. Bu hal vatandaşlar arasındaki ahlaki tesanüdün inkişafına yardım eden mühim bir amildir. Memlekette her nevi istihsalin (üretim) ziyadeleşmesi için, ferdi teşebbüsün devletçe elzem olduğunu ehemmiyetle kaydettikten sonra beyan etmeliyim ki âdevlet ve özel teşebbüs birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.â 33
Laiklik
Laiklik, genel anlamıyla din ve dünya, din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması, böylelikle toplum içinde inanç ve ibadet serbestliğinin sağlanması olarak tanımlanır. Atatürk laiklik ilkesini de milli birlik ve beraberliğin sağlanması yönünde, devletin geleceği ve mevcudiyeti noktasında gerekli görmüştür. Laiklik ilkesiyle milli iradenin bütünleşmesinde kolaylık sağlanmış olur.
Laiklik ilkesiyle, fertlerin ibadet ve inanma hürriyetleri de kanunla koruma altına alınmış olur; şahıslara inanmaları ya da inanmamaları yönünde yapılan baskılar ortadan kaldırılmış olur. Böylece, insanların birbirlerine hoşgörüyle bakmaları sağlanır. Laiklik, bu yönüyle de İslam diniyle uygun bir yapı arzeder. Çünkü dinde, zorlamayla ve menfaatler karşılığı yapılan ibadetlerin bir değeri yoktur. Dinde, Allahâa yönelik Allah rızası için yapılan ibadetler bir değer taşır.
Bunların yanı sıra, laiklik ilkesi kesin olarak dine karşı değildir. Atatürk bir konuşmasında, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:
âLaiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.â 34
Yine Atatürk:, âSofta sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruzâ 35 diyerek, milli birlik ve beraberliği ortadan kaldıracak olan bu tür ayrımcılıklara taviz verilmeyeceğini göstermiş olur.
Laiklik ilkesiyle şahıslar, hurafelerden temizlenmiş doğru ve gerçek bilgiyi, vicdan ve din hürriyetini sağlama almış olurlar.
âLaiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir; Bütün vatandaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.â 36
İnkılapçılık
Atatürk, inkılapçılık ilkesiyle, Türk Milletinin ilerlemesini ve medeni ülkeler seviyesine çıkmasını engelleyen, değişen ve gelişen şartlara uyum sağlayamayan teşkilatların ve müesseselerin, günün şartlarına göre yeniden düzenlenmesi amacını esas almıştır. Bu ilke, diğer bir ifadeyle, sürekli devrimin, değişen şartlara göre düzenlenmesidir:
âMedeniyet yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur.â 37
Atatürk, inkılapların tek gayesinin Türk Milletini medeni ülkeler seviyesine çıkartmak olduğunu şöyle belirtir:
âEfendiler; yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle medeni bir toplum haline getirmektir. İnkılaplarımızın asıl gayesi budur.â 38
Mustafa Kemal Atatürk inkılapların başarılı olması için, aksayan kısımların yenilenmesi ve değişikliklerin süratle uygulamaya konulması gerektiğini belirtmiş, bu değişimlerin, uygulamalarının uzun bir vadeye yayılması halinde asıl gayeden uzaklaşılmış olunacağına dikkat çekmiştir:
â... İdare-i maslahatçılar esaslı inkılap yapamaz. Bugünkü sefalet ve rezalet içinde esasen kimseyi memnun etmeye imkan yoktur. Memleket mamur, millet zengin olduğu zaman herkes memnun olur.â 39
Atatürk inkılap hareketlerinde takip edilecek yolu da şöyle belirtir:
â Türkiyeâyi derece derece mi ilerletmeli, ani olarak mı? İki sistem var, biri malum büyük Fransız İhtilaliândeki tarz; rejimler değişecek, ihtilallere karşı mukabil ihtilaller yapılacak. Sağ solu tepeler, sol sağı süpürürken bir de bakılacak ki bir buçuk asırlık zaman geçmiş...Bu milletin damarlarında o kadar bol kan ve önünde o kadar geniş zaman var mı?â 40
Türk Milleti, bu şartları göz önünde bulundurarak bir an bile durmadan önündeki engelleri aşmalıdır. Eğer bu adım atılmazsa, hem medeni ülkeler arasındaki yerimizi alamayız, hem de birlik beraberliğimiz bozulmaya başlar, çöküşe yaklaşılır. Atatürk bu tehlikeye dikkat çekerek şu sözleri söylemiştir:
âMilletin uyanıklığına, milletin ilerleme ve gelişme istidadına güvenerek, milletin azminden asla şüphe etmeyerek Cumhuriyet'in bütün icaplarını yapacağız. Birçok güçlükler ve engeller karşısında bulunduğumuzu biliyoruz. Bunların hepsini tetkik ile azim ve iman ile millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birebir çözüp sonuçlandıracağız. O millet aşkı ki herşeye rağmen sinemizde sönmez bir kuvvet, dayanıklılık ve ateş kaynağıdır.â 41
âHer türlü yükselme ve gelişmeye kabiliyetli olan milletimizin sosyal ve fikri inkılap adımlarını kısaltmak isteyen engeller mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.â 42
Atatürk ilkelerini bir bütün halinde düşünmeliyiz. Zira bu ilkeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Türkâün yüksek karakteri daha yükselecek ve Türkiye, medenileşme yolunda diğer ülkelerin örneği olacaktır. Bu ilkeleri bir diğerinden ayırırsak, milli birlik ve beraberliği birarada tutan temeli de zayıflatmış oluruz ki, bu da, ülke bütünlüğünün bozulmasından menfaat sağlamak isteyen bölücü güçlerin palazlanmasına sebebiyet verebilir. Buna engel olmak istiyorsak, büyük bir şevk ve heyacanla Atatürkçü ve inkılapçı düşünceye sahip çıkarak ülkemize hizmet etmeliyiz; ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlere izin vermemeliyiz. Atatürk, bu engellemeler karşısında inkılapların uygulanması ve korunması görevini Türk Ordusunun başarıyla yerine getireceğini şu sözleriyle belirtmiştir:
âMilleti sevk ve idare edenlerin dayanağı, ordu olmuştur. Diğer milletlerde ordu ile millet, daima birbirleriyle karşı karşıyadır. Halbuki, bizde tamamiyle olay tersinedir. İkinci Meşrutiyeti, kahraman subaylarımız ilan ettikleri gibi bu inkılapları da yine bunların fedakarlığına borçluyuz.â 43
1 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, cilt II, s.241, AAM, 1997
2 A.g.e, cilt III, s.94
3 A.g.e, cilt III, s.106
4 A.g.e, cilt II, s.242
5 Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, TTK,1959
6 Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürkâten Yazdıklarım, M.E.B, 1971, s.33
7 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K.Atatürkâün El Yazıları s.52-53, TTK, 1998
8 ASD, cilt II, s.176, AAM, 1997
9 A.g.e, cilt III, s.119
10 A.g.e, s.107
11 A.S.D, cilt II, s.328, AAM, 1997
12 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s.24 TTK, 1998
13 A.g.e. s.22
14 A.g.e. s.18
15 A.g.e. s.25
16 ASD, Cilt II, s.147, AAM, 1977
17 A.g.e, s.249
18 A.g.e, cilt III, s.26
19 A.g.e, cilt I, s.102
20 A.g.e, cilt I, s.102
21 A.g.e, cilt II, s.306
22 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s.358, TTK, 1998
23 Türk Kültürü Dergisi, sayı 13, s.115, yıl 1963
24 Türk Tarihi Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, s.308
25 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s .425-427
26 ASD, cilt I, s.236, AAM, 1997
27 A.g.e, cilt II, s.116
28 ASD, cilt I, s.211-212
29 ASD, cilt I, s.191, T.İ.T.E. Yayınları, 1945
30 Afet İnan, Medeni bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s.48
31 A.g.e., s.49
32 Sümerbank Dergisi, cilt III, sayı 29, s.138, 1963, Uluğ İğdemir
33 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s.444
34 Sadi Borak, Atatürk ve Din, s.4, 1962
35 Kılıç Ali, Atatürk'ün Hususiyetleri, s.116, 1955
36 Özdeyişleriyle Atatürk, s.24 GnKur. ATAŞE .Bşk. Yay.1981
37 ASD, cilt II, s.187, AAM, 1997
38 ASD, cilt II, s.224
39 İsmail Arar, Atatürkâün İzmit Basın Toplantısı, s.55
40 İsmail Habib Sevük, Atatürk İçin, s.73
41 ASD, cilt II, s.166, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., 1959
42 Herbert Melzig, Atatürkâün Başlıca Nutukları, s.86, 1942
43 Mustafa Selim İmece, Atatürkâün Şapka Devriminde Kastamonu ve İnebolu Seyahatleri, s.55, T.İş Bankası Yay. 1959
2.BÖLÜM
Atatürk ve İnkılaplar
Asil Türk Milletinin karakterinde bulunan âhür yaşama ve yaşadığı zamana damgasını vurmaâ özelliği, Mustafa Kemalâin karakterinde de yoğun bir biçimde görülmektedir.
Osmanlı İmparatorluğuânun yöneticileri, belli dönemlerde bu karakteri korumalarına rağmen, bazı dönemlerde bu asil karaktere tamamen muhalif bir tutum izlemişler; akıl ve bilimden ayrılıp taassup batağına saplandıklarından gerilemiş ve yıkılmışlardır. Osmanlı İmparatorluğuânun son zamanlarında, Türk Devleti tarihten silinmek üzereyken, Mustafa Kemal bu gidişe dur diyerek, Türkâün yüksek karakterine uygun bir hamle yapmıştır.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu hamlesi sonucunda, güzel vatanımız yabancı güçlerden temizlenmiş, kötü gidişe son verilmiştir. Böylece, Türk Milleti için, güzel ve aydınlık günlere doğru yeni bir adım atılmıştır. Atatürk, bu ileriye yönelik adımlar doğrultusunda, bizlere ve bizden sonrakilere yol gösterecek olan, bir inkılaplar hareketi başlatmıştır. Bu inkılaplar Türkiye Cumhuriyetiâni medeni milletler seviyesine çıkaracak niteliktedir.
Yaşadığı zamanı ve dünyayı çok iyi gözlemleyen Atatürk, milletin ve ülkenin önünde duran ve ilerlemeye engel teşkil eden bütün duvarları tek tek yıkmıştır. Atatürk, karakterinde bulunan bu inkılapçı ve yenilikçi özelliğinin, bizlerde de bulunması gerektiğini, 13 Mayıs 1923âteki Meclis konuşmasında şöyle belirtmiştir: âBugüne kadar elde ettiğimiz başarı bize ancak gelişme ve uygarlığa bir yol açmıştır. Bize ve bizden sonra gelenlere düşen vazife bir yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir.â 1 Bu ilerleme ancak, hakimiyetin milletin elinde olması ve medeni ülkeler seviyesine çıkılmasıyla gerçekleşmiş olacaktır.
Siyasi Alandaki İnkılaplar
Saltanatın Kaldırılışı
Milli kurtuluş hareketinin bütün cephelerde başarıya ulaşması sonrasında, düşman ülkeler barış görüşmeleri için teklifte bulunmuşlardır. Barış görüşmelerine Ankara Hükümetiânin yanı sıra İstanbul Hükümeti de davet edilmiş, böylece Milli Meclisâe bir tezgah kurulmaya, tuzak hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda, İstanbul Hükümetiânin sadrazamı Tevfik Paşa, Ankaraâya, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemalâe bir telgraf çekerek ortak hareket etmeyi teklif etmiştir.
Neticede TBMM, İstanbulâdaki işgal kuvvetlerine bir yazı göndermiş, barış konferansına katılabileceklerini, fakat İstanbul Hükümetiâyle ortak hareket etmelerinin mümkün olmadığını bildirmiştir.2 Çünkü, Tevfik Paşaânın teklifini kabul etmek, Anadoluâda gerçekleştirilen Kuva-yi Milliye hareketine, İstanbul Hükümetini de ortak etmek olacaktı. Konunun hemen akabinde Mustafa Kemal, 30 Ekim 1922âde TBMMâyi toplayarak saltanatın kaldırılması yönünde çalışmaları başlatmıştır. Fakat meclis içindeki bazı üyeler âsaltanatsız iktidar ve hilafet olamayacağıâ 3 görüşünü savunarak bu girişimi engellemeye kalkışmışlardır. Bu engellemelere karşın, Mustafa Kemalâin konunun önemini ve hassasiyetini bildiren konuşmasından sonra âhakimiyetin kayıtsız ve şartsız milleteâ ait olduğu kabul edilmiş, 3 Kasım 1922 günü, saltanat kaldırılmıştır.
Cumhuriyetâin Kuruluşu
İstanbul Hükümetiânin, işgal kuvvetlerinin âkukla yönetimiâ durumunda olması ve bu hükümet tarafından Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından Anadoluâda kurulan milli hükümete karşı alınan cephe, bir süre sonra, kimin yönetimde olacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Aynı problem TBMM içinde de kendini göstermiş, bazı üyelerin saltanat ve hilafeti yaşatma düşüncesinde oldukları görülmüştür. Yeniden saltanat ve hilafete dönülürse, verilen mücadele boşa gitmiş, milletin hakimiyeti tekrar sorumsuz yönetime geçmiş ve geriye dönülmüş olacaktı. Oysa yenilikçi ve inkılapçı düşünceyi kendine şiar edinen Mustafa Kemalâin bu fikirlerinden taviz vermesi beklenemezdi:
â... 25 Nisan 1920 tarihinde TBMM, Mustafa Kemal, Celaleddin Arif, Cami Bey, Fevzi Paşa, İsmet Buey, Hamdullah Suphi ve Hakkı Behiç tarafından oluşan bir yürütme komitesi seçerek 1 Mayıs 1920âde kabul edilen 5 maddelik bir kanunla seçilecek olan hükümetin seçiliş ilkeleri belirlenir. Kısa bir süre sonra da yapılan bir değişiklikle bakanların Millet Meclisi Başkanı tarafından gösterilecek adaylar arasından seçimi kabul edilir. Bu uygulama ile artık âmilletin hakimiyetineâ dayanan bir hükümet yapısı kabul edilmiş olacaktır.â 4
Meclisâin yenilenmesi için yapılan seçimler sonucu I. dönem milletvekillerinin çoğu değişmiş, hakimiyetin millette olduğuna inanan milletvekilleri, II. dönem çoğunluk olmuşlardı. Dolayısıyla artık Cumhuriyet'in kurulmasına müsait bir zemin vardı. Hem Meclisâteki durum, ve hem de Fethi Bey kabinesinin 27 Ekim 1923âte istifa etmesi sonucu ortaya çıkan hükümet boşluğu, Mustafa Kemalâi harekete geçirmiş ve Türk Milletinin karakterine uygun olan Cumhuriyet, 29 Ekim 1923 günü ilan edilmiştir.
Mustafa Kemal, bu gelişmenin ardından Türkiye Cumhuriyetiânin başkanlığına getirilmiş, İsmet (İnönü) Beyâi de başbakanlığa atayarak kabineyi kurdurmuştur. Atatürk aşağıdaki sözleriyle de yönetim şeklini açıklamıştır:
â...Bugünkü hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümetle millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet, millet hükümettir.â 5
â...Türk Milletinin yaratılış ve şiarına en uygun olan idare Cumhuriyet idaresidir. Türk Milleti hakimiyetini şümullü bir surette gösteren yeni idareye kavuşuncaya kadar daima mevcut kurumların siyasetlerine yabancı kalmıştır.â 6
Hilafetin Kaldırılışı
Halifelik makamı, Mısır hükümdarı Kansu Gavriâde, işlerliğini kaybetmiş bir şekilde, göstermelik olarak duruyordu. Yavuz Sultan Selimâin 1517 tarihindeki Ridaniye Seferinden sonra Türklerâe geçen halifelik bu tarihten sonra yeniden güç kazanmıştır. Hilafet makamı, Osmanlı İmparatorluğuânun güçlü olduğu dönemlerde dünya Müslümanları üzerinde etkili olmuştur. Fakat, zayıflama döneminde, devlet bu gücü kullanamaz hale gelmiştir.
Milli Meclis tarafından saltanatın kaldırılmasıyla hilafet makamına getirilen Abdülmecit Efendiânin, kendine kanunla verilmiş olan sıfatlarının dışında âhanâ, âpeygamber halifesiâ 7 gibi sıfatları da kullanması, padişah gibi davranması ve cuma selamlıklarında gövde gösterisi yapması, yurtdışından kışkırtıldığı açıkça belli olan bu tartışmalara Mustafa Kemalâin yakın arkadaşlarının da katılması, ortalığı karıştırmaya başlamıştı. Bu durum genç Cumhuriyetâi tehlikeye sokmaya başladığından, 3 Mart 1924 tarihinde, TBMMâde verilen bir kanun teklifi ile hilafet makamı ortadan kaldırılmış, Osmanoğulları soyu yurt dışına gönderilmiştir. Bu ciddi durumu Atatürk şu sözleriyle açıklar:
âEfendiler; açık ve kesin söylemeliyim ki, İslamları, bir halife heyulasıyla işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak İslamların ve özellikle de Türkiyeânin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna hayal bağlamak yalnız ve ancak cehalet ve gaflet eseri olabilir.â 8
Hukuk Alanındaki İnkılaplar
Hilafetin kaldırılmasıyla beraber, 3 Mart 1924 günü Şeriye ve Evkaf Bakanlığıânın ve Şeriye Mahkemeleriânin kaldırılmasıyla, hukuk konusunda yeni düzenlemeler yapılacağının işaretleri verilmiş oldu.
Osmanlı İmparatorluğuânun son dönemlerinde, kurumlardaki yozlaşma adalet sistemini de etkilemiş, kadılardaki başıbozukluk, adaleti güçlünün lehine kullanır hale getirmiştir. Mahkemeler, âMecelleâ adı verilen ve Hanefi fıkhına göre hazırlanmış kanunlara göre işlerdi. Mecelle, yarı teokratik ve yarı laik bir özellik taşımasına rağmen, günün gelişen şartlarına uyum gösteremiyor ve bazı hükümleri de uygulanamıyordu.
Yeni Türkiye devletinin kurulmasıyla eski yönetimin işlerliğini kaybetmiş bütün kurum ve kuruluşlarının da yeni bir yapıya oturtulması gerekmişti. Çünkü Osmanlı devletindeki bazı uygulamalar, geçmiş yıllarda sorunsuz işlemiş olsalar da, değişen ve gelişen koşullar karşısında aksaklıklar meydana gelmiştir. Bu bozulan kurumlardan biri de adalet kurumudur. Atatürk, bu başıbozukluğu ve çözüm yolunu şöyle açıklamıştır:
â Önemli olan nokta , adalet anlayışımızı, kanunlarımızı, adalet teşkilatımızı, şimdiye kadar bizi şuurlu, şuursuz tesir altında bulunduran, asrın gereklerine uygun olmayan bağlardan bir an evvel kurtarmaktır. Millet, her medeni memlekette olan adalet işlerindeki ilerlemenin, memleketin ihtiyaçlarına uyan esaslarını istiyor. Millet hızlı ve kesin adaleti temin eden medeni usulleri istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tabi olarak adalet işlerimizde her türlü tesirlerden cesaretle silkinmek ve hızlı ilerlemelere atılmakla asla tereddüt olunmamak lazımdır. Medeni hukukta, aile hukukunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere bağlılık, milletleri uyanmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk Milleti, üzerinde böyle bir ağırlık bulunduramaz.â 9
â...Milletin ateşli inkılap hamleleri esnasında sinmeye mecbur kalan eski kanun hükümleri, eski hukukçular gayret ve çalışma gösterenlerin etki ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak inkılap esaslarını ve onun samimi takipçilerini ve onların aziz ülkülerini mahkum etmek için fırsat beklerler...â 10
âOsmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yabancı uyrukluların yargılanmasının kendi konsolosluklarına bırakılması bağımsızlık hakkıyla uyum göstermiyordu. Bu durum, Osmanlı adalet sisteminde onarılması güç yaralar açmıştı. Her ne kadar Lozan hükümleri uyarınca bu adli kapitülasyonlar kaldırılıyorsa da; yine de merkezden yönetilen adalet düzeni oluşturulması mümkün olamıyordu.â 11
Bu olumsuz şartları ortadan kaldırmak için, 1923âte kurulan medeni kanun komisyonları, âMecelleânin ıslahı çalışmalarına başlamışsa da, bir netice alamadan faaliyetlerine son verilmiştir. Bu tıkanıklığı çözmek için harekete geçen Mustafa Kemal, hukuk sisteminde köklü, değişikliklere girişmiştir. Benzerlerine göre daha sade ve yeni olan İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926 âda Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurtâun Adalet Bakanlığı sırasında kabul edilmiştir. Bu kanunla, azınlık cemaatleri de Medeni Kanun hükümlerini kabul etmiş oldular. Bu kanun çerçevesince ayrıca, 4 yıl içinde, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu, Kara Ticaret Kanunu, Deniz Ticaret Kanunu, Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Kanunu, İcra İflas Kanunu gibi kanunlar yürürlüğe girmiştir. Bu girişimlerden önce de, 5 Kasım 1925âde, Ankara Hukuk Fakültesi açılmıştır.
Medeni Kanunâla, Türkiyeâde laik hukuk sistemine geçilmiş, kadın erkek eşitliği kabul edilmiş, medeni nikah ilkesiyle çok eşlilik kaldırılmış, kadının her alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlanmıştır.
Ekonomi Alanındaki İnkılaplar
Sanayide Yapılan Yenilikler
Osmanlı İmparatorluğuânda, yönetimdeki basiretsiz kişilerin, yıllarca süren savaşlar ve kayıplara karşı, ekonomik alanda köklü çözümler üretememesi, devlet gelirlerinde bir çöküşe neden olmuştur. Ve bunun neticesinde de, dış borçlar giderek artmıştır. Bu borçları da, yüksek faizli borçlarla ödemeye kalkmak; bütçenin %30âa yakın bir bölümünü bu karmaşık durumdan çıkmak için harcamak, ekonomiyi iflas ettirmiştir. Bu ekonomik iflasa rağmen, Osmanlı devletinde 1919âlara kadar bir İktisat Bakanlığı kurulamamıştır.
İmparatorluk son günlerini yaşarken, Anadolu halkı da sefil ve perişan bir haldeydi. İşte bu olumsuz şartlar altında kurulan TBMM Hükümeti, Mustafa Kemalâin önderliğinde yeni bir savaşa başlıyordu: Ekonomi Savaşı.
18 Mart 1923âte, İzmirâde, ülkenin çeşitli yerlerinden gelen tüccar, işçi, çiftçi ve sanayicilerin katılmasıyla Türkiye İktisat Kongresi toplandı. Kongrede, ekonominin rayına oturtulması ve köklü tedbirler alınması için bazı kararlar belirlendi. Atatürk Kongrede şunları söylemişti:
âArkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi teşkil eden halkın sınıflarının içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bu itibarla, memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini ve acılarını yakından biliyorsunuz...Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınmasının lüzumunu beyan edeceğiniz tedbirler, doğrudan doğruya halkın lisanından söylenmiş gibi kabul olunur...Halkın sesi, hakkın sesidir. Kılıç ile fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara yenilmeye, sonuç olarak yerlerini terketmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur...Kılıç kullanan yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkum olur. Lakin, saban kullanan kol gittikçe daha ziyade kuvvetlenir. Daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur.â 12
Bu kararlar;
1-Hammaddesi yurt içinde olan endüstri kollarının kurulması,
2-Özel girişimcilerin desteklenmesi,
3-Yatırımcılara kredi sağlayacak bankaların kurulması,
4-Günlük tüketim mallarına öncelik verilmesi,
5-Önemli kuruluşların millileştirilmesi,
6-Sanayii teşvik edici yasaların çıkarılması, özellikle gümrük tarifelerinin, milli sanayinin kalkınma ihtiyaçlarına göre değiştirilmesi,
7-Yerli malların karada ve denizde ucuz tarife ile taşınması,
8-Sanayi bankası kurulmaya karar verilmesi
maddeleri altında toplanmıştır.
Alınan bu kararlar hemen uygulamaya geçirilmiş, fakat dünyanın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar nedeniyle, Mustafa Kemal ekonomik uygulamaları; 1923-1932 yılları arasında, âhalkçılığa dayalı liberalizm ile yarı devlet müdahaleciliğiâ, 1932-1938 yılları arasında da âkarma ekonomiye dayalı planlı kalkınmaâ olarak iki aşamalı uygulamıştır.
1936 yılında âII. Beş Yıllık Kalkınma Planıâ hazırlanmasına rağmen, Atatürkâün vefatı ve başlayan II. Dünya Savaşı sebebiyle, plan uygulamaya konulmamıştır. Plan, 1960 yılında uygulanmaya alınmıştır.
Beş yıllık kalkınma planı gereğince; mensucat ve dokuma sanayiinde Bakırköy, Kayseri, Nazilli, Konya Ereğli dokuma fabrikalarıyla, bu fabrikaların pamuk ihtiyaçlarını karşılamak için Adana ve İzmir bölgelerinde pamuk tarımının canlandırılması öngörülmüştür. Tekstil sanayii, kendir, kangram, kükürt, demir-çelik bakır kömür gibi maden ve petrol arama işletmeleri, selüloz ve kağıt sanayi, seramik, cam, kimya, sünger, gülyağı, elektrik ve enerji üretimi için planlar yapılmıştır. Plan çerçevesince ayrıca fabrikalar açılmış, bütün bu sanayi dalları için eleman yetiştirecek mesleki eğitim kurumları faaliyete geçirilmiştir.
Sanayi yatırımlarını teşvik etmek için, öncelikle 1927 yılında âTeşvik-i Sanayi Kanunuâ çıkartılmış, yabancı ürünlerle mücadele edebilmek için de 1929 yılında yüksek gümrük tarifesi uygulanmaya başlanmıştır.
1933 yılında Sümerbank kurulmuş, 1935 yılında da maden kaynaklarını araştırmak üzere âMaden Tetkik ve Arama Enstitüsüâ, elektrik-enerji kaynaklarını araştırmak için âElektrik İşleri Etüt İdaresiâ, maden ve elektrik işletmelerini kurmak için de âEtibankâ kurulmuştur.
Ulaştırma Alanındaki İnkılaplar
Türkiye şartlarına en uygun ulaşım aracı olarak treni gören Mustafa Kemal, demiryollarına çok büyük bir önem vermiş ve önemli merkezleri demiryolu ulaşımıyla birbirine bağlamıştır.
âOsmanlı İmparatorluğu zamanında yaptırılan ve 65 yılda biten 3350 km. lik demiryoluna karşılık Mustafa Kemalâin önderliğinde kendi gücümüzle 1925-1939 yılları arasında 3000 km.lik yol yapılmıştır.â 13
Millileştirme politikası gereğince, yabancı şirketlerin elinde bulunan demir ve denizyolu şirketleri de satın alınmıştır. Kapitülasyonlarla elimizden alınan Türk limanları arasındaki ticaret hakkımız, Lozan Antlaşmasıâyla geri alınmış, gemilerimiz limanlarımızda sefere başlamıştır. 1 Temmuz 1926 tarihinde âKabotaj Kanunuâ kabul edilmiştir. Ayrıca yolcu taşıma işi devlete bırakılmış, ticari yükler konusu da devlet ve özel sektör arasında paylaştırılmıştır. Deniz işletmeciliği için ise 1938 yılında Denizbank kurulmuştur.
Büyük Atatürk, havacılığa da özel bir önem vermiş ve 1936 yılında kurulan âDevlet Hava Yollarıâyla İstanbul-Ankara arası düzenli seferler başlatılmıştır.
Sosyal Alandaki İnkılaplar
Şapka Giyilmesi
Cumhuriyetâin ilanını izleyen yıllarda, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda medeni ülkeler arasındaki yerini alması için, Türk Milletinin hızlı bir değişime ihtiyacı vardı. Milletin geçireceği bu değişim süreci her alanda kendini göstermeliydi.
Osmanlı İmparatorluğu döneminden Cumhuriyetâin ilk yıllarına kadar, Türk Milletinin giyim ve başlık tarzları belli bir uyum göstermiyordu. Mustafa Kemal bu karmaşıklığı ortadan kaldırmak ve medeni ölçüler içinde bir giyim şekli belirlemek için çalışmalara başladı.
Mustafa Kemal bu konuda çok kararlıydı. Atatürk 25 Ağustos 1925âteki Kastamonu ziyaretinde şapka giymiş, medeni kılık kıyafette de bizzat öncülük yapmıştır:
âArtık duramayız behemehal ileri gideceğiz; çünkü mecburuz. Millet vazıh (açık) olarak bilmelidir: Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigane kalanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeni ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve ila (yüceltme) edeceğiz. Refah saadet ve insanlık bundadır..
â¦Efendiler; Türkiye Cumhuriyetiâni tesis eden Türk halkı, medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir. ...Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir... şapkaya itiraz edenler vardır. Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz. Onlara sormak isterim, Yunan serpuşu olan fes giymek caiz olur da, şapka giymek neden olmaz? Ve onlara ve bütün bu millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamların hususi kisvesi olan cüppeyi ne vakit ve ne için giydiler... Türkiyeânin hakikaten medeni olan halkı baştan aşağı harici vaziyetiyle dahi medeni ve mütekamil insanlar olduklarını fiilen göstermeye mecburdurlar...â14
Nitekim, 25 Kasım 1925 tarihinde TBMMâce kabul edilen kanunla, şapka giyilmesi kanunlaşmıştır.
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tekke ve zaviyeler belli bir süre için görevlerini yerine getirmiş olsalar da, çöküş yıllarında, Türk Milletinin sosyal ve kültürel alandaki gelişim ihtiyaçlarına cevap veremez ve dünyadaki gelişmelere ayak uyduramaz olmuşlardır. Ayrıca bazı tekkelerin siyasetle yakından ilgilenmesi, bağnaz ve tutucu bir yapı sergilemeleri ve bütün bunları, -hiç ilgisi olmadığı halde- İslam dini adına yapıyor olmaları; Türk Milletinin gelişmesini ve İslam dininin anlaşılmasını engelliyordu.
Mustafa Kemal Atatürkâün görüşleri çerçevesinde, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karar verilir. 2 Eylül 1925 tarihinde hükümet kararnamesi çıkartılır ve 12 Aralık 1925 tarihinde de kanun yürürlüğe girer.
Takvim-Saat, Hafta Tatili, Ağırlık ve Uzunluk Ölçülerinin Düzenlenmesi
Osmanlı Mebusan Meclisiânde de, saat ve zaman konusunda ortaya çıkan karışıklıklardan dolayı, ezani saatin kullanılmaması yönünde çalışmalar yapılmış, fakat başarılı olunamamıştı. O yıllarda Osmanlı Mebusan Meclisiânin sonuca ulaştıramadığı bu girişimi, TBMM hükümeti sonuçlandırmak istemiştir. 1922 yılının Eylül ayında verilen bir teklifle konu gündeme alınmış, fakat aynı düşünce savunucularının muhalefeti nedeniyle, teklif, ancak 26 Aralık 1925 tarihinde kanunlaşmıştır.
Kullanılan takvim konusunda da birtakım karışıklar yaşanıyordu. Kullanılan iki farklı takvime bir de dış ilişkilerde kullanılan miladi takvim eklenince, durum daha da karmaşık hale geliyordu. Bu durumu düzeltmek için aynı gün ve tarihli, 698 sayılı kanunla, 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere miladi takvimin kullanılması kabul edildi.
İmparatorluk döneminde, ülke genelinde uygulanacak belirli bir hafta tatili günü yoktu. Cumhuriyet'in kurulmasıyla, hafta tatili uygulamasındaki karışıklık da sona erdirildi; dünya devletleriyle uyum sağlamak için, cumartesi günü öğleden sonra başlamak üzere pazar günü resmi tatil olarak kabul edildi.
1931 yılında da ondalık sisteme geçildi; âendazeâ, âarşınâ, âokka â gibi ağırlık ve uzunluk ölçüsü birimleri, metre ve kilo gibi ağırlık ve uzunluk ölçü birimleriyle değiştirildi. 1935 yılında çıkarılan bir kanunla da yılbaşı günü tatil olarak kabul edildi.
Soyadı Kanunu
Osmanlı İmparatorluğu'nda, Batıdaki gibi soyadı kullanılmıyordu, yani Türklerin soylarından gelen bir adları yoktu. Sosyal ilişkilerde yalnız isimlerin kullanılması, devlet işlerinde ve sosyal hayatta karışıklıklara yol açıyor, isimlere eklenen lakaplarsa problemi çözmekten uzak kalıyordu. Bu karışıklığı düzeltmek için, 21 Haziran 1934âte kabul edilen bir kanunla, adımızla beraber bir de Türkçe soyadı kullanmak mecburiyeti getirildi. Bu kanunla Mustafa Kemalâe TBMM tarafından, âATATÜRKâ soyadı verildi. Ayrıca aynı yıl içinde, Osmanlı sınıf yapısına ait âHocaâ, âPaşaâ, âHazretâ gibi unvanların da kullanılması yasaklanmıştır.
Harf İnkılabı
Arap harflerinden oluşan alfabe, asırlardır kullanılmasına rağmen, öğrenimindeki zorluklar aşılamamıştı ve zamanla ihtiyacı karşılayamaz hale gelmişti. II. Meşrutiyet döneminde de, bu konuda çareler aranmış fakat başarılı olunamamıştı. Atatürk, Türk kültürü ve Türkçe etrafındaki birliği bir an önce oluşturmak için, yeni Türk alfabesi konusundaki çalışmalarını bizzat yönetmiş, yeni harfleri halka öğretme çalışmalarına katılmıştır. Nitekim, 1 Kasım 1928 yılında Meclisâte kabul edilen kanun teklifiyle, 3 Kasım 1928âden itibaren yeni harfler kullanılmaya başlanmıştır.
Kadın Hakları
Türk kadını, yüzyıllardır geri bırakılmış ve sosyal hakları elinden alınmış, adeta yok sayılmıştır. Medeni ülkeler seviyesine çıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti, kadınlarına ikinci sınıf insan muamelesi yapamazdı. Zira kadınlar, Milli Mücadeleâde, milli teşkilatlar kurarak çalışmalar yapmışlar, cepheye silah taşımışlar ve vatanın kurtulması için erkeklerle beraber savaşmışlardır.
Medeni hukukun kabulüyle, kadın erkek eşitliği benimsenmiş; evlenme, tarafların isteğine bırakılmış, aradaki vekil sistemi kaldırılarak evlendirme memurunun önünde yapılan nikahlar geçerli sayılmış, bu nikahtan sonra isteyenin dini nikah yaptırması serbest bırakılmış; tek eşlilik uygulaması getirilip boşanmalardaki âtalakâ usulü kaldırılıp boşama yetkisi geçerli sebepler aramak şartıyla mahkemelere bırakılmıştır. Ayrıca kadınlar, miras paylaşımında ve şahitlikte de erkeklerle eşit olma hakkına sahip olmuşlardır.
Bu hukuki düzenlemelerin yanı sıra, Türk kadınının kültür seviyesini yükseltip sosyal hayatta ve çalışma sahasındaki gerçek yerlerini almaları konusunda bütün çalışmalar yapılmıştır. Bu girişimler sonrasında, Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek ilerlemeler kaydetmiştir. Atatürk kadınlara verdiği değeri aşağıdaki sözleriyle de belirtir:
âZaman ilerledikçe, ilim ilerledikçe, medeniyet dev adımlarla yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü gerçeklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz... Bugünün anaları için gerekli özellikleri taşıyan evlatlar yetiştirmek... pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.â 16
Kadınlara, 3 Kasım 1930 tarihinde yapılan belediye seçimlerinde, oy kullanma hakkı, 8 Ekim 1934 yılında da seçme ve seçilme hakları verilmiş, böylece sosyal hayatta önlerine çıkan engeller kaldırılmıştır. Atatürk, bu konuda yapılması gerekenleri şöyle belirtmiştir:
â...Daha selametle ve daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır; büyük Türk kadınını çalışmalarımıza katkıda bulundurmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek. Türk kadınını ahlaki, bilimsel, sosyal ve ekonomik hayatta erkeğinin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekçisi yapmak yoludur.â 17
...Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletkar ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlakta, fazilette ağır vakur olmalıdır. ...Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletkar olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın, çok yüksek olmalıdır...â18
Atatürk başka bir konuşmasında, âBir topluluk, cinsinden yalnız birinin asrın icaplarını edinmesiyle yetinirse o topluluk yarıdan fazla güçsüzlük içinde kalır... Bizim topluluğumuzun başarısızlığının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz kayıtsızlık ve kusurdan ileri gelmektedir...â 19 diyerek kadınlara vermiş olduğu değeri belirtir.
Tarih Kurumu
Türkiye toprakları üzerinde yaşayan halk, çeşitli gruplardan meydana geldiğinden bir ırk birliği sağlanamamıştı. Dahası Türkler tarihini bilmiyordu. Osmanlı eğitim sisteminde, bu konuda gerekli çalışmalar yapılmamış, Türk tarihi derinlemesine incelenmemişti. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle belirtmiştir:
âBiz henüz şimdiye kadar gerçek, bilimsel ve müspet anlamıyla milli bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı da milli bir tarihe malik olamadık.â 20
Türk tarihinin başlangıç noktası konusunda, genellikle Osmanlı İmparatorluğuânun kuruluş tarihi esas alınıyordu. Bu bilgiler de, ekseriyetle yabancı tarihçilerin çalışmalarından elde ediliyordu. Bu bilgilere göre de, asırlardır üç kıtaya hükmetmiş olan Türklerin tarihi yoktu.
Mustafa Kemal Atatürk, kahraman Türk Milletinin gerçek tarihini öğrenmesine büyük önem vermiş, bu konudaki çalışmaları bizzat başlatmıştır. Bu çalışmalarda, önce İslamiyet öncesi Türk tarihine dikkat çekilmiş, 23 Nisan 1930âdaki Türk Ocakları Kurultayıânda, bu konuda faaliyet gösterecek bir tarih heyetinin kurulması kararlaştırılmıştır.21
Bu çalışmalar neticesinde Türk Tarihi Ana Hatları adlı eser meydana getirilmiştir. 12 Nisan 1931 tarihinde Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuş ve cemiyetin ilk toplantısı da Atatürkâün başkanlığında 26 Nisan 1931 yılında yapılmıştır:
âBizim milletimiz derin bir geçmişe maliktir. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu dönemlerin her birine eşit olan büyük Türk devletlerine kavuşturur...Türk çocuğu, ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.â 22
Türk Tarihi Tetkik Cemiyetiânin çalışma esasları şöyle belirlenmiştir:
- Toplanarak bilimsel görüşmeler yapmak,
- Türk tarihinin kaynaklarını araştırıp yayınlamak,
- Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak belge vs. sağlamak için gereken yerlere araştırma ve inceleme kurulları göndermek,
- Cemiyetin çalışmalarının ürünlerini her türlü yollarla yayınlamak. 23
Bu çalışmalardan sonra, öncelikle liseler için bizzat Atatürkâün de kaleme aldığı 4 ciltlik bir tarih kitabı hazırlanmıştır. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ilk kongresini 2â11 Temmuz 1932 tarihleri arasında tertiplemiştir.
Dil Konusundaki Çalışmalar
12 Temmuz 1932âdeki Tarih Kongresiânin hemen ardından, Atatürk, âTürk Dili Tetkik Cemiyetiâni kurdurmuş, dilde de birlik sağlanması için adım atılmasını sağlamıştır. I.Türk Dil Kurultayı, 26 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayıânda toplanmıştır.
Bu kongrede, dildeki Arapça ve Farsça kelimelerin yanı sıra bölgeler arasındaki lehçe farklılıklarının da ortadan kaldırılması için İstanbul Türkçesi örnek alınarak çalışmalara başlanmıştır. Yapılan çalışmalar Belleten adlı dergide yayımlanmıştır.
Milli kültür ve beraberliğin sağlanması için her alanda Türkçe hakim olmalıydı. Atatürk, bu konuya da özenle eğilmiş ve çalışmaları bizzat takip etmiştir. Atatürk, âTürk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, ilgili olmasını isteriz.â 24 diyerek konunun önemini belirtmiştir.
1934âde yapılan II. Türk Dil Kurultayıâna yurtdışından da dil bilginleri davet edilmiştir. Bu kongrede:
-Istılahların (dil, terim) öz Türkçe ve eklerle yapılması gerekliliği,
-Bu ıstılahların hemen ders kitaplarına geçirilmesi,
-Devlet yayınlarının öz Türkçeye çevrilmesi
kararlaştırılmıştır. Bu dönemde Osmanlıca-Türkçe cep kılavuzları ve bazı yayınlar hazırlanmıştır.
III. Türk Dil Kurultayı 24â31 Ağustos 1936 tarihleri arasında yapılmıştır. Yurtdışından gelen 13 dil bilgininin de katılımıyla gerçekleşen kurultayda, cemiyetin adı âTürk Dil Kurumuâ olarak değiştirilmiştir. Bu kurultayda, çalışma esasları, diğer iki kurultaydakinden farklı olmuştur: Artık âGüneş Dil Teorisiâ (özleştirmeye ret, yaşayan dile dönüş) üzerinde durulmaya başlanmış, yabancı kelimelere Türkçe karşılık aranmasına son verilerek yaşayan dil kabul edilmiştir.
Güzel Sanatlar Alanındaki Çalışmalar
Atatürk, Türk Milletinin yüksek zevkini ortaya çıkarmak ve Türkiyeânin, sanat çalışmaları yönünden de, medeni ülkeler arasındaki yerini almasını sağlamak için bu alandaki çalışmaları teşvik etmiş, başarılı sanatçıları ödüllendirmiştir.
Bunun için, güzel sanatların her alanında çalışmalar hızlandırılmış, 1924 yılında Ankaraâda Müzik Öğretmen Okulu açılmıştır. Bu okul, 1936 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümüâne dönüştürülmüştür. Yine aynı yıl Ankara Devlet Konservatuvarı açılmış ve sanatçılar yetiştirilmeye başlanmıştır.
âTürk Beşleriâ olarak anılan, Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Necil K. Akses, ilk sonat, konçerto, senfoni ve operalarını vermişlerdir.
İstanbul Belediye Konservatuvarâında batı müziğine de yer verilmiştir. Ayrıca, Muzıka-i Hümayun 1924 yılında Ankaraâya getirilmiş ve adı Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti olarak değiştirilmiştir. 1935 yılına kadar, bu heyetin orkestra şefliğini Adnan Saygun ve Zeki Üngör yapmışlardır.
Dar-ül Bedayi 1931 yılında İstanbul Belediyesiâne bağlanmış, 1934 yılında ise Şehir Tiyatroları adını almıştır. Ankara Halkevi sahnesinde, 1932 yılında Atatürkâün de ilk temsillerinde hazır bulunduğu âAkınâ, âÇobanâ, âMavi Yıldırımâ oyunları sergilenmiştir.
Sanayi-i Nefise Mektebi mezunları 1924 yılında Avrupaâya eğitime gönderilmiştir. Bu okulun adı, 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi olarak değiştirilmiştir. 1932â1933 eğitim yılında Gazi Eğitim Enstitüsüânde Resim-İş Bölümü açılmıştır.
1924 tarihinden itibaren resim ve heykel sergileri açılmaya başlanmış, 20 Eylül 1937 tarihinde de Resim Heykel Müzesi açılmıştır.25
Atatürk, güzel sanatlarda elde edilen başarının, medeni ülke olma yolunda ve inkılapların sağlamlaştırılmasında önemli bir etken olduğunu şu sözleriyle belirtir:
âGüzel sanatlarda başarı, bütün inkılapların başarılı olduğunun en kesin kanıtıdır. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır. Onlar bütün başarılarına rağmen, medeniyet alanında yüksek insanlık niteliğiyle tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır.â 26
âEfendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatçı olamazsınız.â 27
âBir millet ki resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapamaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, hakiki özellikleriyle medeni ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır.â 28
NOTLAR
1 Abdurrahman Çaycı, Atatürkâün Uygarlık Anlayışı, Atatürk Konferansları VI, 1963-1974, TTK yay.XVII. Dizi, Say. 6, Ankara, s.177
2 Mahmut Güloğlu, Cumhuriyet'e Doğru,1921-1922 Ankara 1971, s.340
3 Söylev, cilt II, s.475
4 Toktamış Ateş, Türk devrim Tarihi, İstanbul, 2000, s.168
5 Söylev ve Demeçler, cilt II, s.241. AAM 1997
6 A.g.e, cilt III, s.106-107
7 Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar I, 1957, s.46
8 Nutuk, cilt II,s.582
9 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, cilt I, s.317, T.İ.T.E.Yay.1945
10 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, cilt II, s.251 A.A.M.1997
11 Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.181
12 A.S.D. cilt II. S.104, A.A.M 1997
13 Türk Tarihi Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, s.337, Gen.Kurmay Baş.Yay. 1973
14 Söylev ve Demeçler, cilt II, s.216-220 A:A:M,1997
15 Ag.e, cilt II, s.225
16 A.g.e, ciltII, s.156
17 Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, s.57
18 A.S.D, cilt II, s.242, A.A.M, 1997
19 A.g.e, cilt II, s.89
20 Türk Tarihi Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, s.366, Gen.Kurmay Baş.Yay. 1973
21 Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.191
22 Afet İnan, Atatürk'ten Yazdıklarım, s.11
23 Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.192
24 A.S.D I s.358.T.İ.T.E.Yay. 1945
25
26 Cevat Abbas Gürer, Cumhuriyet Gazetesi, 10.11.1941
27 Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri, s.153, A.A.M, 1999
28 Yusuf Çotuksöken, Atatürk'ten Seçme Düşünceler, Özgül Yayınları
3. BÖLÜM
Atatürk ve Milli Eğitim
Büyük Önder Atatürk, eğitim konusunda da büyük ve köklü değişimler öngörmüştür. Bu değişim, eski düzenin köhnemiş, çağdışı, hurafelere dayanan eğitim sistemini; modern, ilmi, akılcı bir eğitim sistemine dönüştürmeyi amaçlamıştır. Kurtuluş Savaşıânı takip eden dönemde, halkın okuma-yazma oranı %4âten daha azdır. Kazanılan bağımsızlığı devam ettirebilmek ve medenileşmek için, kültürlü bir halka ve eğitimli kadrolara ihtiyaç vardır. Osmanlı İmparatorluğuândan miras kalan, çağın icaplarına uyum sağlayamamış eğitim kurumlarıyla bu kültür hamlesi sağlanamayacaktır. Halkın bir an önce hızlı bir şekilde eğitilmesi ve cehaletten kurtarılması için gerekli çalışmalara başlanmalıydı.
Bu amaçla kısa vadede, milletin okuma yazma seviyesini yükseltmeye yönelik çalışmalar yapılmıştır. Öncelikli olarak, ülkenin asıl unsuru olan köylü topluluğunun, eğitimden uzak bırakılmasıyla oluşan cehaleti yok edip okuma yazma seviyesini yükseltmek için programlar hazırlanması; eğitim için lüzumlu olan ilk bilgilerin verilmesi ülke gelişimini karşılayacak ara eleman ihtiyacı için eğitim kurumlarının kurulması esas alınmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde de, maarife önem verilmiş; eğitim seviyesinin yükseltilmesi için zamanın hükümetlerince alınan tedbirler, ya doğu, ya da batı eğitim sistemlerinin tatbiki esas alındığı için, başarılı olunamamıştır. Oysa Mustafa Kemal Atatürk, her alan gibi eğitimin de milli olması gerekliliği üzerinde durarak, Türkâün karakterine uygun, zamanın icaplarıyla şekillenmiş bir milli eğitim programının hazırlanmasıyla işe başlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğuândan miras alınan maarif sisteminde, eğitim ve öğretim, medreseler ve mahalli mektepler, askeri okullar, yabancı okullar ve bakanlık okulları arasında bölünmüştü. Bu karmaşık durum içerisinde, Mustafa Kemalâin şu sözleri Türk halkı için bir parola olmuştur:
âDünyada herşey için, maddiyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir.â
Atatürk, milli eğitimin nasıl bir nitelik taşıması gerektiğini de şu sözleriyle belirtmiştir:
âBir milli eğitim programından bahsederken, eski devrin hurafelerinden ve fıtri niteliklerimizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün tesirlerden tamamen uzak, milli ve tarihi seciyemize uygun bir kültür kastediyorum.â 1
âHükümetin en feyizli ve en mühim vazifesi maarif işleridir. Bu işlerde muvaffak olabilmek için öyle bir program takip etmeye mecburuz ki program milletimizin bugünkü haliyle, sosyal, hayati ihtiyacıyla, çevrenin şartları ve asrın icaplarıyla tamamen mütenasip ve uygun olsun. Bunun için muazzam ve fakat hayali ve güç anlaşılır mütalaalardan tamamen vazgeçerek hakikati gören gözlerle bakmak ve el ile temas eylemek lazımdır...
Asırlardan beri milletimizi idare eden hükümetler maarifi genelleştirme arzusunu göstere gelmişlerdir. Ancak bu arzularına ulaşmak için doğuyu ve batıyı taklitten kurtulamadıklarından netice milletin bilgisizlikten kurtulamaması sonucuna varmıştır. Bu hazin hakikat karşısında, bizim takibe mecbur olduğumuz maarif siyasetimizin esas hatları şöyle olmalıdır:
Demiştim ki; bu memleketin ilk sahibi ve topluluğumuzun esas unsuru köylüdür. İşte bu köylüdür ki bugüne kadar maarif nurundan mahrum bırakılmıştır. Binaenaleyh, bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli evvela mevcut cehaleti yok etmektir. Teferruata girmekten sakınarak, bu fikrimi birkaç kelime ile açıklamak için diyebilirim ki mutlaka umum köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi, dini ve ahlaki malumat vermek ve dört işlemi öğretmek maarif programımızın ilk hedefidir...Bir taraftan bilgisizliği yok etmeye uğraşırken bir taraftan da memleket evladının sosyal ve iktisadi hayatta fiilen etkili ve faydalı kılabilmek için zorunlu olan iptidai bilgileri pratik bir tarzda vermek maarif yönetimimizin esasını teşkil etmektedir.â 2
Bu ifadelerde de görüldüğü gibi Atatürk, çağını aşan bir eğitim anlayışına sahiptir. Ezberden uzak olan, gereksiz bilgileri içermeyen, faydalı ve pratik bilgilerle çağdaş bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bu anlayış; günümüzün modern eğitim uygulamalarıyla örtüşmektedir. Ancak bu eğitim hamlesini gerçekleştirmek o kadar kolay olmamıştır. Dağınık eğitim yapılanmasını tek bir çatı altında toplamak, müfredat hazırlamak, dil problemini çözmek, okul inşa etmek gibi büyük sorunlar kısa sürede, kademeli olarak çözülmüştür. Büyük Önder, eğitimde yapılan büyük devrimin ilk hamlesi olarak eğitimde birliği sağlayacak kanunun hazırlanmasını sağlamıştır.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu
Tevhid-i Tedrisat Kanunu, medrese-okul kurumlarıyla ikiye bölünmüş olan eğitim sistemini tek bir çatı altında toplamak ve bir müfredat birliği sağlamak amacını taşıyordu. Kuruldukları dönemden itibaren önemli bir görevi yerine getiren medreseler, özellikle son dönemlerde, ehil olmayan kişilerin eline geçmiş, esas amaçları ilim olmayan kişiler tarafından farklı amaçlar için kullanılır olmuşlardır.
Kendilerini İslam dininin arkasına gizleyerek karanlık amaçlar güden bu kişiler, bu kurumları da hedef haline getirmişlerdir. Halbuki medreselerin kuruluş amacı aydın, bilim adamı yetiştirmek olmuştur. Nitekim bu kurumlardan Zembilli Ali Efendi, Ali Kuşçu, Hoca Paşa gibi tanınmış bilim adamları çıkmıştır. 18.yyâda başlayan bozulma sonucunda, medreseler işlevini ve niteliğini kaybetmeye başlamıştır. Atatürk, bu kurumların, aydınlık nesiller yetiştirme ülküsünden uzaklaştıklarını görmüş ve bu kanunla, eğitim üzerinde bir denetim mekanizması kurulmasını sağlamıştır.
Mustafa Kemal, bu konudaki düşüncelerini 3 Şubat 1923âteki İzmir Nutkuânda şu ifadeleriyle açıklamıştır:
âBizde en ziyade göze çarpan bir nokta vardır ki o da herkesin bu gibi meselelere temastan içtinabıdır (kaçınmalarıdır). Medreseler ne olacak? Evkaf ne olacak? Dediğimiz zaman derhal bir mukavemete maruz kalırsınız. Bu mukavemeti yapanların ne hak ve salahiyetle yaptıklarını sormak lazımdır.
Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk(uygun olması) etmesi lazımdır... Milletimizin, memleketimizin irfan yurtları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın ve erkek aynı surette oradan çıkmalıdır.â 3
Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 3 Mart 1924 tarihinde, bu mantık çerçevesinde kabul edilmiş, laik bir eğitim sistemine geçilmesiyle, medreselerin görevi sona ermiştir. 3 Mart 1924 tarihli, Şerâiye ve Evkaf Vekaletleriânin kaldırılmasına dair kanunla da, okul ve medreselere ayrılan bütçe, Milli Eğitim Bakanlığıâna devredilmiştir. Bu çerçevede, eğitim birliği sağlanmış, okulların idaresi, müfredatı ve denetimi tek bir bakanlığın kontrolüne geçmiştir. 2 Mart 1926âda, âMaarif Teşkilatı Hakkında Kanunâ düzenlenmiş, böylece devletin izni olmadan hiçbir okulun açılmayacağı kanunla belirlenmiştir. Aynı kanunla okullarda okutulacak derslerin konuları belirlenmiş, zamanın icaplarına uymayan dersler, müfredat programlarından çıkarılmıştır.
Atatürk, başlattığı büyük eğitim seferberliğiyle, her türlü imkanı kullanarak halkın cehaleti yenmesi için uğraşmıştır. Yeni kadrolar, kurslar, yeni okullar ve dersliklerle devam eden eğitim seferberliği, kısa sürede olumlu sonuçlar vermiştir. Okuma yazma oranı artmış, cahillik sebebiyle okula yollanmayan kız öğrenciler eğitilmeye başlanmış, üniversiteye giden öğrenci sayısı büyük bir artış göstermiştir.
Sonuç olarak, eğitimde yapılan büyük devrim sayesinde, modern, aydın fertler yetiştirmenin yolu açılmış, vatandaşların büyük bir bölümüne okuma-yazma ve temel eğitim verilmesi sağlanmış, ekonomik alanda faydalı olacak bilgiler öğretilmiştir.
Harf İnkılabı
Bu eğitim hamlesinin önemli bir aşaması da harf inkılabıdır. Bu inkılapla, Arap alfabesi terk edilmiş ve Batı medeniyetine açılımı sağlayan Latin harfleri kullanılmaya başlanmıştır.
Arap alfabesi, yüzyıllardır kullanılmasına rağmen, Türk dilinin tam olarak ifade edilmesinde yeterli olmamaktaydı. Örneğin, Türkçede sekiz sesli harf varken bu sayı Arapçada üçtür.
Türkçenin, Latin harfleriyle yazılması için çeşitli girişimler başlatılmışsa da bu çabalar, tepkiler yüzünden yarıda kalmıştır. II. Meşrutiyetâden sonraki ciddi çalışmalar, Atatürk tarafından esas anlamıyla hayata geçirilmiştir.
Harf devrimine ilk olarak, 1923âteki İzmir İktisat Kongresiânde temas edilmiş, Mustafa Kemalâin direktifleriyle 1927 yılından itibaren ciddi bir hazırlık dönemi başlamıştır. Atatürk, 9 Ağustos 1928âde, yeni Türk harflerinin kabul edileceğini açıklamıştır. Bu konuda: âVatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz... Bütün millete, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu bir yurtseverlik ve milliyetçilik görevi bilinizâ4, diyen Mustafa Kemal, sözlerine şöyle devam etmiştir:
âBu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir. İftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa, bu hata bizim değildir. Türkâün seciyesini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlarındır.
Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz. Bu hataların tashih olunmasında bütün vatandaşların faaliyetini isterim. En nihayet bir sene içinde bütün Türk heyet-i içtimaiyesi yeni harfleri öğrenecektir. Milletimiz yazısıyla, kafasıyla, bütün medeni dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.â 5
Atatürk, harf devrimi konusundaki gelişmeleri görmek için gezilere çıkmış, halkın yeni harfleri öğrenmesi için, bir öğretmen olarak onlara öncülük etmiş ve âBaşöğretmenâ olarak anılmıştır.
Yeni harflerin kullanımıyla ilgili yasa 3 Kasım 1928âde yürürlüğe girmiş, böylece Türkçe, Latin harfleriyle yazılmaya başlanmıştır. Atatürk, devrimin başarısını şu sözleriyle belirtmiştir:
âArap harfleriyle hiç yazmak, okumak bilmeyenlerin Türk harfleriyle derhal ünsiyet etmiş olduklarını gördüm...Yüce Türk miletinin hayırlı olduğuna kanaat getirdiği bu yazı meselesinde bu kadar yüksek şuur ve intikal, bilhassa istical göstermekte olduğunu görmek benim için cidden büyük bir saadettir. Az zaman sonra, yeni Türk harfleriyle gözler kamaştırıcı Türk manevi inkişafını vasıl olabileceği kudret ve itibarın beynelmilel seviyesini gözlerini kapayarak şimdiden o kadar parlak görüyorum ki, bu manzara beni kendimden geçiriyor.â 6
Dil İnkılabı ve Türk Dil Kurumuânun Kuruluşu
Misak-ı Milliâyle belirlenen vatan topraklarında yaşayan Türk Milletini birleştiren unsurlardan birisi de dildir. Dil, milli yapıyı oluşturan ve sağlamlaştıran bir bağdır. Yeni Cumhuriyetâin tam bağımsızlığının sağlanması ve korunması için, dilinin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması gerekmektedir.
Türk dili konusunda, Selçuklulardan bu yana sorunlar yaşanmaktaydı. Yazım diliyle, konuşma dili arasında büyük bir fark bulunuyor; bilim dili olarak da Acemce veya Arapça kullanılıyordu. Ayrıca çeşitli etnik gruplar, günlük konuşmada farklı dilleri kullanıyorlardı.
Cumhuriyet kurulduktan sonra, Türk dili konusunda önemli çalışmalar yapılmaya başlandı. Bu amaçla bir kurum oluşturulmasına karar verildi. Atatürk, dil konusunun Türk halkı için ne kadar önemli olduğunu şu sözleriyle belirtmiştir:
âTürk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk Milletindenim diyen insanlar herşeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.â 7
Atatürk, Türk dilini milli benliğine kavuşturmak ve zenginleştirerek, bir kültür dili haline getirmek için, Semih Rıfat, Ruşen Eşref (Ünaydın), Celal Sahir (Erozan), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ile birlikte 12 Temmuz 1932âde Türk Dili Tetkik Cemiyetiâni (Türk Dil Kurumu) kurmuştur.
Atatürk, Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurduğu 1932 yılında TBMMânin dördüncü dönem, ikinci toplanma yılının açılış konuşmasında; âMilli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyetiânin temel dileği olarak temin edeceğiz. Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz.â 8, diye konuşmuş, bu konuda devletin de üzerine düşen vazifeleri yerine getireceğini belirterek hassasiyetlerini bildirmiştir.
26 Eylül 1932âde Dolmabahçe Sarayında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, kurumun çalışma programını kapsayan şu maddeleri tespit etti:
1. Türk dilinin başka dil aileleriyle karşılaştırılması
2. Türk dilinin tarihi ve karşılaştırmalı gramerlerinin yazılması
3. Anadolu ve Rumeli ağızlarından olan kelimelerin derlenmesi, Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması,
4. Türkçe bir sözlük hazırlanması,
5. Kurumun organı olarak bir derginin yayımlanması,
6. Türk dili üstüne yazılmış yerli ve yabancı eserlerin toplanması ve gerekenlerin çevrilmesi,
7. Terimlerin Türkçeleştirilmesi.
Kısa sürede önemli çalışmalar yapan Türk Dil Kurumuânun faaliyetleri konusunda, Mustafa Kemal şunları söylemiştir:
âDil kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tesbit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.â 9
Atatürkâün Öğrenime Verdiği Önem
Atatürk, kurduğu modern devletin devamlılığının, modern ve çağdaş bir eğitimle mümkün olabileceğini düşünüyordu. Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı yıllarından başlayarak, çeşitli vesilelerle öğretmenlere ve halka seslenmiş, eğitimle ilgili konuşmalar yapmıştır. Okulları ziyaret etmiş, derslere girip öğretmenleri izlemiş ve onların kendilerini geliştirmesine önem vermiştir. Atatürkâün eğitime verdiği önem ve bununla gerçekleşen olumlu gelişmeler, diğer milletlere de örnek olmuştur.
Atatürkâün de bizzat içinde bulunduğu eğitim seferberliğinde çok kısa sürede önemli gelişmeler sağlandı. Halkın okuma-yazma seviyesini yükseltmek ve halka yeni harfleri öğretmek için âmillet mektepleriâ açıldı. Böylece, topyekun bir okuma yazma seferberliği başlatıldı. Bunlara bağlı olarak, askerliklerini onbaşı ve çavuş olarak yapanların eğitici olarak katıldıkları eğitmen kursları ve köy öğretmen okulları açıldı. Bu okullarda, temel eğitimin yanı sıra, köylümüzün temel ihtiyacı olan tarım bilgileri ve marangozluk, demircilik, duvarcılık gibi el sanatlarının öğretilmesine önem verildi.
Ayrıca 19 Şubat 1932âde yine bu eğitim seferberliğine bağlı olarak, büyük merkezlerde Halkevleri, küçük merkezlerde ise Halkodaları kuruldu. Bu kurumlar, çalışmalarına 9 ayrı alanda faaliyet göstererek başlamışlardır. Bunlar:
1- Dil, edebiyat, tarih
2- Güzel sanatlar
3- Temsil
4- Spor
5- İçtimai yardım
6- Halk dersaneleri
7- Kütüphane ve neşriyat
8- Köycülük
9- Müze ve sergi alanlarıdır.
Halkevleri; okullarını bitiren vatandaşlarımızın, okul sonrası da kültür seviyelerini yükseltmek, Atatürk ilke ve inkılaplarını halka anlatmak için de görev yapmıştır. Sonraki yıllarda bir siyasi partinin etkisiyle faaliyetlerini sürdürmeye başlayan Halkevleri, çok partili hayata geçişten sonra kapatılır. 1960 yılından sonra, özel izinle yeniden açılan Halkevleri, eski işlerliğini bir daha yakalayamaz.
Sürdürülen milli eğitim faaliyetleri neticesinde;
1927 yılında okuma yazma bilenlerin oranı %10.6 iken bu oran 1935 yılında %19.2âya yükselmiştir.
Okuma yazma bilenlerin nüfusa göre kadın ve erkek oranları 1935 yılında, kadın: %8.2, erkek: %29.3 ve toplamda %19.2 olarak tespit edilmiştir.11
Yukarıdaki tablolardan, Atatürkâün milli eğitime vermiş olduğu önem açıkça belli olmaktadır.
Atatürkâün öğrenime verdiği önemi, aşağıdaki sözlerine bakarak da anlamaya çalışabiliriz:
âEn mühim ve feyizli vazifelerimiz millî eğitim işleridir. Millî eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lâzımdır. Bir milletin hakikî kurtuluşu ancak bu suretle olur.â 12
âİlim ve fenle ilgili teşebbüslerin faaliyet merkezi ise mekteptir. Bu sebeple mektep lazımdır. Mektep adını hep beraber hürmetle, saygıyla analım! Mektep genç beyinlere, insanlığa hürmeti, millet ve memlekete sevgiyi, şerefi bağımsızlığı öğretir... Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en doğru yolu belletir... Memleket ve milleti kurtarmağa çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan bilgin olmaları lâzımdır. Bunu temin eden mekteptir. Ancak bu şekilde her türlü teşebbüslerin mantıkî neticelere erişmesi mümkün olur.â 13
âMemleketimizi, topluluğumuzu gerçek hedefe mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalini yoğuran kültür ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir...Bu iki ordunun ikisi de hayatidir. Yalnız siz, kültür ordusu mensupları, sizlere bağlı olduğunuz ordunun kıymet ve kutsiyetini anlatmak için size şunu söyleyeyim ki, sizler ölen ve öldüren birinci orduya niçin öldürüp niçin öldüğünü öğreten bir ordunun fertlerisiniz.â 14
NOTLAR
1 16 Temmuz 1921, SD, II, s.16-17
2 A.S.D Cilt I s.244-245, A.A.M, 1977
3 A.g.e Cilt II, s.93-94
4 A.g.e. Cilt II, s.274
5 A.g.e, Cilt II, s.274
6 Tarih IV, 1933
7 H. Fethi Gözler, Atatürk İnkılapları, s.194, İnkılap Kitabevi, 1985
8 A. S.D, Cilt I, s.390 A.A.M, 1997
9 A.g.e, Cilt I, s.429
10 Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.188
11 Tuncer Baykara, Türk İnkılap Tarihi ve Atatürk İlkeleri, s.163, Akademi Kitabevi, İzmir, 1999
12 Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri, s.119 A.A.M, 1999
13 A.g.e., s.123
14 Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve M.E. Bakanlarının Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, s.17, T.D.T.E.Yay: 6, 1946
4. Bölüm
Atatürkâün Askeri Dehası
Atatürk, Türk Milletinin yetiştirdiği en eşsiz siyasi deha, en güçlü devlet adamı ve hiç şüphesiz en büyük kumandandır. Gerek doğuştan sahip olduğu yetenekler, gerekse yaşamı boyuna edindiği özellikler açısından, çok üstün ve seçkin niteliklere sahiptir. Onun üstün askeri dehası; ileriyi görebilme, isabetli kararlar verebilme, cesaret, kuvvetli bir irade, azim, kararlılık ve güçlü bir sorumluluk anlayışı gibi özelliklerle kendisini gösterir. Onun bu askeri ve siyasi dehası, tüm dünya tarafından da tartışmasız kabul görmüştür.
Hayatının önemli bir bölümünü savaş meydanlarında geçiren Atatürk, hiçbir zaman yenilgiyi tanımamış ender komutanlardan biridir. Türk Milleti bu açıdan, insanlık tarihinde nadir olarak ortaya çıkan eşsiz kahramanlardan birine sahip olma ayrıcalığına sahiptir.
Annesinin karşı çıkmasına rağmen askerlik mesleğini tercih eden ve bu alanda eğitimine başlayan Atatürk, gittiği her okulda üstün bir başarı sergilemiştir. Yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, Atatürkâle nasıl tanıştıklarını şöyle anlatır:
âPerşembe günü akşam yoklamasında dahiliye zabiti beni aldı, birinci sınıf, birinci bölük, birinci takım, birinci mangasına götürüp çavuşa teslim etti. Bu çavuş M. Kemalâdi. O anda gözüme çarpan hususiyet üniformasının temizliği, itinalı giyimi, hal ve tavırlarında sezilen, karşısındakine saygı telkin etmek isteyen, askerlere mahsus o tarif edilmez hakim duruşu...Herhalde o çavuşluk hüviyetini doldurmak isteyen müstesna bir hal ve tavır.â1
Atatürkâün askeri dehasının temelinde, kendini geliştirmek için gösterdiği sürekli ve yoğun çaba yatmaktadır. Örneğin,1909 yılında, subayların meslek bilgilerini artırmaları için askeri bir eser yayınlamaları gerekli görülmüştü. Mesleğinde yükselmeyi ve başarıyı hedefleyen Atatürk, Alman generali Litzmannâın Takımın Muharebe Talimi adlı eserini Türkçeye çevirerek, 23 Şubat 1909âda Selanikâte yayımlamıştır.
Atatürkâün Türk Ordusuna Verdiği Önem ve Değer
Vatanına, özgürlüğüne ve şerefine büyük önem veren Türk Milletinin, milli varlığı ve istiklali uğruna gösteremeyeceği kudret, yapamayacağı fedakarlık yoktur. Bu güven ile âYa istiklal, ya ölümâ diyerek Milli Mücadeleâyi başlatan Atatürk; milli ve bağımsız bir devlet kurmuş, bu milleti çağdaş medeniyetler düzeyine taşımada, Türk Ordusunu bir teminat olarak göstermiştir. Atatürk, bu düşüncesini şu sözleriyle ifade etmiştir:
âOrdu, Türk Ordusu, işte bütün milletin göğsünü itimat (güven), gurur duygularıyla kabartan şanlı adı. Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek (gerçekleştirmek) için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilenmesi imkansız teminatıdır.â 2
Atatürk, vatan evlatlarının vatanın bölünmez bütünlüğü için biraraya geldiği; mazisi şanlı, geleceği parlak Türk Ordusunu şu sözleriyle tanımlamaktadır:
âTürkiye Büyük Millet Meclisiânin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir (şunun bunun elinde tutku aracı olmayacak kadar temizdir). İnsanca ve müstakil (bağımsız) yaşamaktan başka gayesi (amacı) olmayan milletin aynı ideale bağlı ve yalnız onun emrine tabi (onun emrinde) ve sadık öz evlatlarından mürekkep (oluşan) muhterem ve kuvvetli bir heyettir (saygın ve güçlü bir kuruluştur).â 3
Atatürkâün büyük bir güven ve saygı duyduğu, Türk Ordusu, kanının son damlasına kadar vatan toprakları uğruna mücadele etme azmini göstermiştir. Güvene ve övgüye layık olan Kahraman Türk Ordusu, kazandığı büyük zaferle; düşmandan kurtardığı, Türk toprağını, yüce Türk Milletine armağan etmiştir. Başkomutan Atatürk, kahraman Türk Ordusunun büyük zaferini, Türk halkına şu sözleriyle müjdelemiştir:
âBüyük Türk Milleti, ordularımızın kabiliyet ve kudreti, düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza güven verecek bir mükemmelliyetteydi. Millet orduları ondört gün içinde büyük bir düşman ordusunu yok etti. Dört yüz kilometre aralıksız bir takip yaptı. Anadoluâdaki işgal edilmiş bütün topraklarımızı geri aldı.â 4
Atatürk, Türk Ordusunun vatan uğruna, düşman süngüsüne karşı, gözünü kırpmadan, kahramanca savaşmasından duyduğu büyük gururu, şöyle ifade etmiştir:
âTarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında son toprak parçasına kadar karış karış kahramanca ve namuskarane müdafaa etmiş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk Ordusu, o cevherde böyle bir ordudur. Yeter ki onu kumanda edenler, kumanda edebilmek evsafına haiz bulunsun.â 5
âKahraman Türk ordularının kazandıkları büyük zaferlerden, şahsıma düşmüş olan vazifeleri yapabilmişsem çok bahtiyarım. Yalnız bu noktada bir gerçeği açıklamak için söylemeliyim ki: Benim ordularımı ve sevk ve tevcih ettiğim (gönderdiğim ve yöneltiğim) hedefler, esasen ordularımın her erinin, bütün subaylarının ve kumandanlarının görüşlerinin, vicdanlarının, azimlerinin, mefkurelerinin (ülkülerinin) yönelmiş olduğu hedefler idi.â 6
Başkomutanlığını yaptığı Kurtuluş Savaşı zaferinin tek sahibi olarak Türk Ordusunu gösteren Atatürk, Türk erinden duyduğu memnuniyet ve güveni şu sözleriyle dile getirmiştir:
Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez. Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki, onun başında bulunan en büyük komutan kaçmıştır.â 7
âÖleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur (yılgınlık) bile gösteremiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuranâı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler, kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.â 8
Atatürk, Türk askerinin, vatan sevgisini ve imanını, eşsiz özelliklerini işte bu sözleriyle anlatmıştır. Türk askerlerinin oluşturduğu üstün gücü ise şöyle tarif etmiştir:
âBenim için Ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk Ordusunu bir kıtası muadilini behemahal mağlup eder. İki mislini durdurur ve tespit eder (ve yerine çiviler).â 9
Türk Ordusunun, Kurtuluş Savaşıândaki çetin ve ani saldırıları karşısında şaşkına dönen düşmanların, kahraman Ordumuz ve onun büyük kumandanı Mustafa Kemalâe duydukları hayranlığın ifadesi olan yorumları ise şöyledir:
Gelibolu yarımadasının İngiliz başkomutanı Hamilton:
âÇok mükemmel komuta edilen ve cesaretli dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz.â
General Aspinal:
âTarihte bir tümen komutanının üç ayrı cepheye, duruma nüfuz ederek, yalnız bir harbin gidişine değil, bir cephenin akibetine, hatta milletin kaderine tesir edecek, vaziyet yaratmanın bir eşine çok nadir rastlanır.â 10
Atatürk, vatanın her yerinde destanlar yazan, şanını tüm uluslara duyuran büyük Türk Ordusuna, şu sözlerle hitap etmiştir.
âTürk Ordusu! Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı sonunda alt eden büyük gayretin için gönül borcumu ve teşekkürümü söylemeyi kendime aziz bir borç bilirim.â 11
Atatürkâün, memleketin büyük bir sıkıntı içinde bulunduğu bir dönemde, büyük bir zafer kazanan Türk Ordusundan Türk Milleti adına bir de beklentisi vardır. Bu beklenti, zor zamanlarda gösterilen üstün çabanın, Cumhuriyetâin hakim olduğu dönemde de gösterilmesidir. Vatanın bölünmez bütünlüğünün korunması, halkın her türlü kargaşa ve anarşiden uzak, refah içinde yaşaması için gösterilecek bu çabayı, Atatürk şöyle ifade etmektedir:
âZaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu!
Memleketi, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman çizmelerinden nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyetâin bugünkü verimli devrinde de askerlik tekniğinin bütün çağdaş silah ve araçlarıyla donanmış olarak görevini aynı başarılılıkla yapacağına hiç kuşkum yoktur.â 12
Şanlı Ordumuz hiç şüphesiz, Ataânın bu isteğini, halkına verdiği güven ve gururla yerine getirmekte; Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, şanlı tarihiyle dünyadaki yerini almaktadır. Büyük bir görev aşkıyla bu görevi yerine getiren Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürkâün çizdiği yolda taviz vermeden, şerefle yürümekte; Türk halkının özgürlüğüne karşı gelecek, gizli ve açık her türlü tehditle mücadele etmektedir.
Bu şerefli kurum, milli varlığımızı korumak için yüzbinlerce şehit vermiş, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir ordunun mirasçısıdır. Yüksek karakterini ve üstün seciyesini, Türkâün ayak bastığı her karış toprakta ispatlamıştır.
Ülkemiz üzerinde sinsi emeller besleyenlerin faaliyetlerini, bugüne kadar hep boşa çıkaran Türk Silahlı Kuvvetleri; dün olduğu gibi bugün de, pusuda bekleyen düşmanlarını fiili bir saldırıya girişmekten caydırmakta, kahramanlığı, vatanseverliği ve askeri dehasıyla tüm dünyanın hayranlığını kazanmaya devam etmektedir. Şanlı Türk Ordusu bugüne kadar, hiçbir karşılık beklemeksizin memleketimizin ve milletimizin hayrını, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmiş; tüm kurumlarıyla Cumhuriyetimizin, laikliğin, hukukun ve demokrasinin savunucusu olmuştur. Her türlü siyasi tartışma ve çekişmenin üstünde yer alan Türk Ordusu; Türk Milletinin topraklarını işgalcilerin elinden kurtarmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca da bu toprakları her türlü iç ve dış düşmana karşı kahramanca müdafaa etmiştir. Büyük Önder Atatürkâün, âOrdumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdırâ ifadesiyle de dikkat çektiği gibi, Ordumuz varlığımızın en önemli güvencesidir.
Şanlı Türk Ordusu, çökmüş bir imparatorluğun milli topraklarını korumak için yüzbinlerce şehit vermiş bir ordunun mirasçısıdır. Önce Balkan Savaşlarıânda büyük bir Slav ittifakıyla; sonra I. Dünya Savaşı yıllarında, Çanakkaleâde, Kut-ül Amareâde, Süveyşâte, Kafkasyaâda dünyanın en güçlü ordularıyla; ardından Kurtuluş Savaşıânda İngiliz desteği ile Anadoluâyu işgal eden Yunan ordusuyla savaşmış, tüm bu toprakları o asil kanıyla sulamış bir ordunun mirasçısıdır.
Türk Ordusunun üstün yetenekleri, disiplin ve kararlılığı; Avrupaânın yayılmacı güçlerini frenlemiş, II. Dünya Savaşı yıllarında tüm Avrupaâyı işgal eden Hitlerâi dahi caydırmıştır. Türk Ordusu, daha sonraki yıllarda da, Sovyet tehdidine karşı dimdik ayakta durmuş, Koreâde kahramanlık destanları yazarak tüm dünyanın gıptasına mazhar olmuş, Kıbrısâta gözüpekliğini ve kararlılığını tüm dünyaya göstermiş bir ordudur.
1980âlerin başından bu yana, ülkenin birliğine ve bütünlüğüne kasteden teröre karşı, en çetin mücadeleleri veren, bir gerilla savaşında verilebilecek en az kayıpla basiretli ve etkili bir mücadele yürüten güç de yine Türk Silahlı Kuvvetleriâdir. Terör örgütünün, dış ülkelerden aldığı desteğe rağmen, amacına ulaşamamış olması, aksine bir çözülme ve dağılma süreci yaşaması, kuşkusuz yaklaşık 15 yıldır azimle sürdürülen bu mücadelenin sonucudur.
Türk Ordusu şanlı bir geçmişten güç almaktadır; bugün de aynı vasıfla Türkiye Cumhuriyetiânin en büyük güvencesi olmaya devam etmektedir. Bu durum kuşkusuz, vatanını ve devletini seven her Türkâün göğsünü kabartmaktadır. Milletimizin Ordumuza olan inancı ve güveni tamdır. Yapılan tüm kamuoyu anketlerinde Türk Silahlı Kuvvetleriânin, milletimiz tarafından âülkenin en güvenilir kurumuâ olarak gösterilmesi, bu durumun başka bir ifadesidir.
1. Dünya Savaşıânda Gösterdiği Askeri Deha
Atatürkâün Çanakkaleâde Gösterdiği Üstün Başarı
15 Şubat 1915, Çanakkale Savaşıânın başlangıç tarihidir. Mustafa Kemal, ilk gününden itibaren, elindeki kuvvetler ile bu savaşın içindedir. Var güçleriyle Çanakkale Boğazıâna saldıran düşman kuvvetleri,18 Mart 1915âteki deniz savaşında yenilir. Fakat, İstanbulâa ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, bu yenilginin ardından bir de karadan deneme yapmaya kalkarlar.
Bu arada, 25 Nisan1915 sabahı, ilginç bir olay gerçekleşir. Osmanlı Hükümeti ve Genelkurmayı, Gelibolu ve Ege Denizi tarafından gelecek bir kara savaşını düşünmemektedir. Ve dolayısıyla, bu konuda hazırlıklı da değildir. Ancak Mustafa Kemal, düşmanın, önemli bir stratejik konumu olan Arıburnuândan çıkarma yapacağını anladığı için, emri altındaki 57. Alayı Kocaçimen mevkine getirir. Mustafa Kemal Conkbayırıâna vardığı sırada, 9. Tümenâe bağlı 27. Alayâın askerlerinin Conkbayırıâna doğru kaçtıklarını görerek önlerini keser ve şöyle sorar:
- Nereye gidiyorsunuz?
- Düşman geldi.
- Nerede?
Kaçan askerler, 261 rakımlı tepeyi işaret ederler. Gerçekten de, düşman önünde hiçbir engel olmayan tepeye doğru yaklaşmaktadır. Mustafa Kemalâin yanında ise bir-iki subay ve kaçan erlerden başka kimse yoktur. Kendi alayı hala Kocaçimenâdedir. Hemen kumandayı ele alarak emir verir:
- Düşmandan kaçılmaz.
- Cephanemiz yok.
- Cephanenizden daha güçlü süngünüz var.
- Süngü tak, hücum!
Hemen arkasından âAllah Allahâ sesleri bütün ovaya yayılır. Kahraman Türk askeri şimdi, süngüsüyle, boğaz boğaza çarpışmaktadır. Bu mücadele neticesinde biraz zaman kazanılmış ve 57. Alay savaş alanına yetişmişir. Mustafa Kemalâin emriyle tekrar hücuma geçilmiş, bu savaşı Türk Ordusu kazanmıştır. Ancak 57. Alay tümüyle şehit düşmüştür. 1 Haziran 1915âde Mustafa Kemal Albaylığa yükselmiştir.
Bu yenilgiye rağmen İtilaf Devletleri, 6-7 Ağustos gecesi Anafartalarâa asker çıkarmış, şiddetli çarpışmalar başlamıştır. Bu sırada kurulan Anafartalar Grup Komutanlığıânı üstlenen Mustafa Kemal, 10 Ağustosâtaki çarpışmalarda düşmana büyük kayıplar verdirmiş, düşmanın Conkbayırıâna yerleşmesini engellemiştir.13
İngiliz Kuvvetleri Kumandanı Hamilton, yazdığı Gelibolu Savaşları adlı kitabında, bu savaşlar için, şöyle der:
"Türkler birbiri ardınca âAllah, Allahâ haykırışlarıyla hakikaten pek yiğitçe savaştılar. Bu savaşı yazı ile anlatmak mümkün değildir." 14
İngilizler, bütün çırpınmalarına rağmen, kahraman Mehmetçiğin savunma hatlarını aşıp, Çanakkale Boğazıânı geçemezler ve sonuçta, 20 Aralık 1915 günü Çanakkaleâden çekilmeye başlarlar.
Mustafa Kemal Atatürkâün en yakın silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, onun askeri yönünün mükemmelliği konusunda şunları aktarmıştır:
âAtatürkâün düşman karşısında kumandanlığı, bilfiil, Trablusgarp Savaşı ile başlar ve Milli Mücadeleânin zaferi ile en yüksek noktasını bulur. 1911-1923. Bu hesaba göre birkaç kısa ara verme dışında 12 yıl cepheden cepheye koşmuştur. Atatürk bütün savaşlarında ya tecavüze uğrayan bir vatan parçasını ya da bütününü müdafaa etmek ve sonunda bütün düşman istilasından kurtarmak için onu zayıf tarafından yakalayarak kahir bir darbe ile imha etmek gibi durumlarla karşı karşıya kalmıştı. Bu çok güç şartlar altında Atatürk düşman taarruzlarını durdurmuş veyahut onu büsbütün imha etmiştir.
Müdafaa savaşlarında, başarıyı sağlayan hedefleri iyice seçebilmek kudreti, taarruz savaşlarından daha güç olduğu uzmanların malumudur. Çünkü müdafaada insiyatif taarruzu yapanın elindedir. Bunu onun elinden almadan başarıyı elde etmek mümkün değildir. Taarruzda ise elde olan insiyatifi karşıya kaptırmamak hünerdir. Bu kumandanlık kabiliyetini bilhassa Çanakkale müdafasında göstermiştir.
Atatürk Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarının hazırlanmasında, bilfiil başkumandan olmadığı için başarıyı sağlayan hedeflerin hangileri olduğunu selahiyetlilere isabetli bir suretle göstermeye ve teklif etmeye muvaffak olmuş ama bir türlü dinletememişti.
Balkan Savaşıânın hazırlanmasında, Ege Deniziâne hakim olamayacağımızı anlayan Atatürk, Rumeliânin ihtiyacı olan ikmal ve takviye işlerinin denizden yapılmayacağını kabul etmişti. Bu sebeple Rumeliâde bulunan kuvvetlerimizin yalnız başlarına dört yönden yürüyecek üstün düşman kuvvetleri karşısında ancak zaman kazandırıcı bazı hareketler yapılabileceğini düşünmüş ve bunları da şöyle tasavvur etmişti: İşkodraânın müdafaasını mahalli sebepler dolayısıyla mümkün görmüş, Manastır, Üsküp gibi şehirlerin ileri mevziler olarak tutulmasını ve Yanyaâdaki Nizamiye Tümeniânin Manastırâdaki kolorduların Selanik çevrelerinde toplanmasını ve Selanikâteki kolordunun Ergene Nehri gerisine yani Doğu Trakyaâya doğru şimendiferlerle naklini uygun bulmuştu. Tasavvur edilen bu hareketler vakit kazandırıcı ve oyalayıcı hareketler mahiyetinde olacaktı.
Doğu Trakyaâdan Bulgaristanâa karşı Osmanlı ordularının toplanması geç kalacağından Edirne Kalesi ile Ergene Nehri Müdafaa Hattıândan bu toplanma için vakit kazanılmasını önemli buluyordu. Toplanma biter bitmez Kuzeyden düşman ordularının yan ve gerilerine karşı şiddetli bir surette taarruza geçirilerek, insiyatifin Bulgarların elinden alınmasını tavsiye ediyordu...â
Atatürkâün Kurtuluş Savaşıânda Gösterdiği Askeri Deha
Atatürkâün Kurtuluş Savaşı sırasında gösterdiği üstün askeri başarıları örneklendirmeye, yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoyâun anlatımlarıyla başalayabiliriz. Bu değerli asker, (yukarıda) Atatürkâün Çanakkale Savaşı ve Birinci Dünya Savaşıândaki başarılarının bir değerlendirmesini yaptıktan sonra, sözü Kurtuluş Savaşıâna getirerek şöyle demektedir:
âMilli Mücadeleânin başlangıcı çok karışık durumlara sahne olmuştu.Bu esnada çok dirayet ve kiyaset (uzak görüşlülük ve akıllık) gösterdi. Acele etmedi ve harekete geçmedi. Ordularını iyi hazırlamaya başladı. Zamanla anlamıştı ki milli siyasetimizi bilfiil parçalamak isteyen, Anadoluâdaki Yunan ordularıdır. Bunları mağlup ve imha etmedikçe milli siyasetimizin batıya kabul ettirilmesinin imkanı olmayacaktı. Eğer bu düşman mağlup edilmezse Batı devletleri bizim istediğimiz şartlarla sulh müzakerelerine yanaşmayacaklardı.
Şu halde ne yapıp edip bu düşman ordusunu yalnız mağlup değil, imha etmek lazımdı. İşte Atatürk bu önemli davamızı bu çerçeve içersine aldıktan sonra bütün bilgisini toplayarak düşmanı nasıl imha edebileceğini düşündü ve bunu kurmayı ve yakın kumandanları ile birlikte hazırladıktan sonra onlara tamamiyle mal etti. Bu suretle bütün millet ordunun arkasındaydı. Taarruz hareketine kendisinden üstün olan düşmanı ayrı ayrı mevzilerde ansızın yakalamakla başladı. Bundan sonra hakiki bir imha meydan muharebesini ordularının başında, onları adım adım takip ederek yaptırdı ve muvaffak oldu. Bu suretle eşsiz bir başkumandan olduğunu bütün dünyaya ispat etti.
Atatürkâün başkumandan olarak bazı hususiyetleri vardı; Tarihte ün kazanmış bazı kumandanlar gibi harekatında ne maceraperest, ne de şahsi şöhret yapmak için riske giren kumandanlardan değildi. O en çok milletinin başarı kazanmasıyla iftihar ederdi. Kumandanların bazı durumlarda riski de göze almaları gerekir. O bu gibi hallerde millet namına onun vekillerinin de riske katılmalarını temin ederdi...â
Sakarya Meydan Muharebesiânde;
5 Ağustos 1921âde Başkumandanlık görevini üstlenen Mustafa Kemal, 15 Ağustos 1921âde Fevzi (Çakmak) Paşa ile birlikte Polatlıâda Başkumandanlık Karargahına gitti. 23 Ağustos 1921âde, Yunan ordusu tekrar tüm cephelerde saldırıya geçti. Sakarya Meydan Savaşı, geceli gündüzlü, tam 22 gün sürdü. Mustafa Kemal Paşaânın komutasındaki kahraman Mehmetçik, bu savaşta tarihin altın sayfalarına yeni bir destan ekledi. Bu destan, Mustafa Kemalâin şu sözleri ile başlıyordu:
âSavunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.â
26 Ağustos 1921: Destan 1922âde Dumlupınar Meydan Muharebesiânin kazanılmasından sonra, 1 Eylül 1922âde gene Başkumandanâın şu sözleriyle devam ediyordu:
âOrdular ilk hedefiniz Akdenizâdir. İleri!â
Sakarya Meydan Muharebesiânin neticesini, 12 Eylül 1921 gününün kararan fecrinde, Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Basirettepeâden Ankaraâya şu telgrafla bildiriyordu:
âAnadoluânun Yunan ordusu için mezar olacağı hakkındaki kanaatimizin gerçekleşmekte olduğunu arz ederim.â 15
Sakarya Zaferiânden sonra Atatürk, Türk Ordusuna şu şekilde seslenmiştir:
âArkadaşlar, milletimizi yabancıların ellerinde köle olmuş görmemek için giriştiğimiz bu muharebe de Sakarya Zaferi gibi adı daima anılacak yeni ve büyük bir zafer kazandınız. Benim gibi ömrünü senelerden beri saflarınız yanında geçirmiş olan bir silah arkadaşınız; ezilmiş, kahredilmiş düşmanın çekilişinden sonra hakkınızda duyduğumuz takdir ve hayreti, minnet ve şükranı ordunun her ferdi ve memleketin her tarafında duyulacak kadar yüksek sesle söylemeye lüzum gördüm.
Sakarya boyunda biz bütün memleket, bütün varlığımız ve istiklâlimiz pahasına denecek kadar ehemmiyetli büyük bir muharebeye giriştik. 21 gün, 21 gece bir milletin istilâ ve yağma fikri birbiriyle boğuştu.
Mazlum milletimizi tarihin en tehlikeli bir zamanında yeniden ışığa ve necata kavuşturan bu muharebede sizin başkumandanınız olmaktan dolayı bir insan kalbi için mukadder olabilecek en derin saadet ve iftiharı duydum. Dünyanın hiçbir tarafında ve ordusunda yüreği seninkinden daha temiz ve daha sağlam bir askere rasgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Hayatınla, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi pâk kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi nefsime en aziz bir borç bilirim.â 16
Sakarya Meydan Muharebesiânden sonra, 19 Eylül 1921âde TBMM tarafından Mustafa Kemal Paşaâya Gazi ünvanı ve Mareşal rütbesi verildi. Mustafa Kemalâin kendisine âGaziâlik ünvanı ve âMareşalâlik rütbesi verilmesi dolayısıyla aynı gün TBMMâde yaptığı konuşma, ne denli tevazu sahibi olduğunun çok güzel bir örneğidir:
â...Kazanılan bu başarı, yüksek heyetinizin iradesiyle kuvvet bulan Ordumuzun iradesi sayesinde, düşman ordusunun iradesinin kırılması suretiyle belirtilmiştir. Bu sebeple ödüllendirişinizin gerçek muhatabı yine ordudur.â 17
Dumlupınar, Türk Milletinin Tarihinde Bir Dönüm Noktasıdır
26 Ağustos 1922 sabahı, saat 04.30:
Topçularımızın, kulakları çınlatan atışları ile Büyük Taarruz başladı.
26 Ağustos sabahı başlayan saldırı, 29 Ağustos gününe kadar sürdü ve çok kanlı geçti. Nihayet Yunan ordusu, aynı gün kaçmaya başladı. Ama Dumlupınarâda kıstırıldı.
30 Ağustos 1922 akşamı, Yunan ordusunun büyük bir bölümü yok edilmişti. Esirler arasında Yunan ordularının komutanı General Trikopis de vardı.
Dumlupınar Savaşı, yeni bir devletin tarih sahnesine çıkışının belgesidir. Gazi Mustafa Kemal, 31 Ağustos 1922 akşamı muharebe meydanında gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor:
âYeniden bu savaş meydanını dolaştığım zaman Ordumuzun kazandığı zaferin büyüklüğü, buna karşılık düşman ordusunun uğratıldığı felaketin korkunçluğu beni çok duygulandırdı. O karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün korunmuş ve kapanmış yerler, bırakılmış toplarla, otomobillerle ve sayısız araç ve gereçlerle ve bütün bu bırakılanların aralarında yığınlar meydana getiren ölülerle, toplanıp karargahlarımızla gönderilmekte olan sürü sürü esir kafileler, geçekten bir mahşeri andırıyordu...â
Gazi Mustafa Kemal, savaşın neticesini yüce Türk Ulusuâna şu sözleriyle ilan ediyordu:
âBüyük ve Asil Türk Milleti, Garp Cephesinde 22 Ağustos 1922âde başlayan taarruz hareketimiz, Afyonkarahisarâı, Altıntaş, Dumlupınar arasında büyük bir meydan muharebesi halinde, beş gün beş gece devam etti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularının, yiğitliği şiddet ve sürati, Allahâın yardım etmesine sebep oldu. Acımasız ve gururlu düşman ordusunun esas öğeleri, akıllara dehşet verecek katiyetle yok edildi. Teşkilat ve donanım gibi gelecek ve zaferleri ve ismi, yalnız milletimizin aklından, ezeli ve ebedi imanından meydana gelen Ordularımızı, fedakarlıklara layık olarak size takdim ediyorum.
En büyük kumandanından, en genç neferine kadar Ordularımıza hakim olan fikir, milletin gösterdiği vazife uğruna şehit olmaktır. Milletimizin yapısındaki kudret ve ülküyü, üç buçuk sene evvel, çalışma arkadaşlarımla ifade etmeye başlayarak, dayanılmaz müşkülat içinde devam eden mücadelelerimizin neticeleri artık meydandadır.
Milletimizin rey ve idaresine dayanan her işin neticesi, millet için hayır ve selamet olduğu sabit, geleceğe emindir. Ve söz verilen zaferi ordularımızın elde etmesi muhakkaktır.â
Büyük zaferi, önce Mudanya Konferansı (3 Ekim 1922) sonra da Lozan Konferansı (20 Ocak 1922) takip eder. 11 Ekim 1922 tarihinde âMudanya Ateşkes Antlaşmasıâ İsmet Paşaânın başkanlığındaki Türk heyeti ile, İngiltere (General Harrington), Fransa (General Chappy) ve İtalya (General Mobelli) delegeleri arasında imzalanır. Anlaşmanın imzalanmasının ardından, 16 Ekim 1922 tarihli New York Times gazetesi şunları yazıyordu:
âKüçük ve sonsuza kadar uzanıyormuş gibi görünen toprak yolun nihayetindeki Mudanya kasabasına, barış antlaşmasını, Türk delegesi İsmet Paşaâya dikte ettirmeye gelen müttefik kuvvetlerinin temsilcileri, İsmet Paşa tarafından kendilerine dikte ettirilen anlaşmayı imzaladıktan sonra, rıhtımda kendilerini bekleyen gemilerine, Türk Ordusunun çaldığı hareketli bir marş eşliğinde biniyorlardı.â 18
Mustafa Kemal Cesur Bir Askerdi
Mustafa Kemal cesur ve ataktı; isabetli kararlar alan ve hiçbir zorluk karşısında yılmayan, son derece kararlı bir askerdi. Savaş alanlarındaki davranış ve konuşmaları, onun bu üstün özelliklerini kanıtlardı. Bu güçlü karakteri, onunla birlikte savaşan ve onu yakından tanıyan insanlar üzerinde çok büyük bir etki meydana getiriyordu. Ayrıca, onunla tanışan yabancı siyasetçi ve gazeteciler, kendisine hayran kalıyorlardı.
Onun cesaretini anlatmak için binlerce hatıra anlatmak ve binlerce örnek vermek mümkündür. Ancak aşağıda aktaracağımız birkaç örnek, bu cesaretin boyutlarını anlamak için yeterlidir:
"Mustafa Kemal, her zaman ateş altında dolaşıyordu. Askerlerin maruz kaldığı her türlü tehlikeyi paylaştığı ve etrafında yüzlerce insan öldüğü halde, ona birşey olmuyordu. Bir keresinde yeni kazılan bir siperin önünde otururken, bir İngiliz bataryası üstlerine ateş açtı. Top menzilini bulmaya çalışırken, gülleler de gittikçe yaklaşıyordu. Vurulması, matematiksel bir kesinlik arz ediyordu. Yanındakiler sipere girmesi için yalvarmaya başlamışlardı. O; âHayırâ, diye itiraz ediyordu, âSipere gizlenecek olursam, askerlerime kötü bir misal olurum...â Geride, siperde bulunanlar korku ve hayretle kendisini seyrederken, o sigarasını yakmış, hiçbir şey yokmuşçasına sakin sakin konuşuyordu. Düşman topçusu menzili biraz daha yaklaştırdı. Patlayan şarapnel yağmuru altında üstü başı toz içinde kaldığı halde, Mustafa Kemalâe bir şey olmamıştı." 19
Atatürkâün Aldığı Madalyalar
Madalyanın Adı İhdas Eden Tarihi
5.Rütbeden Mecidi Nişanı Abdülmecid 25.12.1906
2.Rütbeden Mescidi Nişanı Abdülmecid 12.12.1916
1.Rütbeden Mescidi Nişanı Abdülmecid 16.12.1917
4.Rütbeden Osmani Nişanı Abdülaziz 06.11.1912
3.Rütbeden Osmani Nişanı Abdülaziz 01.02.1915
2.Rütbeden Osmani Nişanı Abdülaziz 01.02.1916
İmtiyaz Madalyası 2.Abdülhamid 30.04.1915
İmtiyaz Madalyası 2.Abdülhamid 23.09.1917
Harp Madalyası 5.Mehmed Reşad 11.05.1918
Liyakat Madalyası 2.Abdülhamid 01.09.1915
Liyakat Madalyası 2.Abdülhamid 17.01.1916
İstiklal Madalyası TBMM 21.11.1923
Atatürkâün Aldığı Madalyonlar
Adı ve Veriliş Nedeni Tarihi
1. Ordu Manevra Hatırası 20.08.1937
2. Ordu Manevra Hatırası 13.10.1937
Ankaraâya Gelişinin 18. Yıl Hatırası 27.12.1937
Müttefik Ajanslar 4. Kongresi 1929
Abide-i Zafer Hatırası 1927
İran Şahıânın Türkiyeâyi Ziyaretleri Hatırası 1934
Notlar
1 Görsel Bilgiler Ansiklobedisi, cilt 2, s.940.
2 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 131
3 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 136
4 Atatürk Bir Çağâın Açılışı - Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.384
5 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 135)
6 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 137
7 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 137
8 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 136
9 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 134
10 Atatürk, Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 383
11 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 138
12 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 138
13
14
15
16
17
18
19 Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürkâün Liderlik Sırları, Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1999, s. 31
5.Bölüm
Atatürkâün Diplomatik Dehası
Askeri dehasının yanı sıra, Mustafa Kemal Atatürkâün bir diğer önemli vasfı, dünya siyasetine vakıf bir lider olmasıydı. Dünya üzerindeki politik gelişmeleri çok yakından takip ediyor ve her konuda son derece isabetli tahliller yapıyordu. Siyasi konulardaki öngörüleri, bu ileri görüşlülüğü tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Vefatının üzerinden 60 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, öngörülerinin birer birer gerçekleşiyor olması, bu açıdan son derece önemlidir. Atatürk ile Amerikan generali Mac Arthur arasında geçen bir görüşme, bu konuya verilebilecek en iyi örneklerden biridir:
II. Dünya Savaşıânın kahramanı ve Japonya fatihi General Mac Arthur, 1932 yılında Türkiyeâyi ziyaret etmişti. Bu vesile ile, Türkiyeânin lideri ve reformcusu Atatürk ile tanışma fırsatı da bulmuştu. İki büyük asker, karşılaştıkları anda birbirlerine karşı büyük yakınlık duydular. Sıcak bir atmosfer ve samimiyet içinde devam eden bu uyumlu görüşme esnasında; dünyadaki gelişmelere temas ettiler; hem ümit, hem korku dolu olarak, gelecek hakkındaki düşüncelerini ifade ettiler.
Atatürk, bu görüşmede, Mac Arthurâun Avrupaânın durumu konusundaki sorusunu şöyle cevaplamıştı:
âVersay Anlaşması, 1. Dünya Savaşı nedenlerinden hiçbirini kaldırmamıştır. Tersine, dünün başlıca düşmanları arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirmiştir. Galipler, yenilenlere barış şartlarını zorla onaylatırken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini görmemiş, yalnızca düşmanlık duygularıyla girişimlerde bulunmuşlardır. Böylece bugün içinde bulunduğumuz barış dönemi sadece âsilahları bırakmaâ olmuştur. Eğer siz Amerikalılar, Avrupa işleriyle uğraşmaktan caymasaydınız, bu âsilahları bırakmaâ dönemi uzar ve bir gün barışa varılabilirdi.
Bence, dün olduğu gibi, yarın da Avrupaânın geleceği, Almanyaânın davranışlarına bağlı görünüyor. Büyük bir dinamizme sahip olan 70 milyonluk çalışkan ve disiplinli bir millet, ulusal tutkularını kamçılayacak bir siyasal akıma kendilerini kaptıracak olursa, Versay Sözleşmesiâni ortadan kaldıracaktır.â
Atatürk, âAlmanyaânın çok kısa sürede, İngiltere ve Rusya dışında bütün Avrupaâyı egemenliği altına alacak güçte ordu kurabileceğini, savaşın en geç 1940-45 yıllarında patlayacağını, Fransaânın güçlü bir ordu kurma yeteneğini yitirdiğini ve İngiltereânin adalarını korumak için Fransaâya güvenemeyeceğiniâ1 söylemiş; bu tahminler, ilerleyen yıllarda aynen gerçekleşmiştir.
Atatürkâün İtalya konusundaki görüşü ise şöyledir :
âİtalya, Mussoliniânin yönetiminde unutulmayacak aşamalar yapmıştır. Eğer Mussolini, gelecekteki savaşın dışında kalabilmek başarısını gösterebilirse, barış masasına güçlü bir devlet olarak oturabilir. Ama korkarım ki, İtalyaânın bugünkü lideri Sezar rolünü oynamaktan kendini alamayacaktır. Bu da İtalyaânın askeri bir gücü olmadığını hemen ortaya çıkaracaktır.â
Atatürkâün İtalya konusundaki bu tahmini de doğru çıkmış, Mussoliniânin ordularının hiç de güçlü olmadığı, II. Dünya Savaşıânın ilk yıllarında açıkça ortaya çıkmıştır.
Atatürk, General MacArthur ile yaptığı görüşmede, Amerikaânın geçen savaşta olduğu gibi tarafsız kalamayacağını ve savaşa katılmasıyla Almanyaânın yenileceğini de belirtmiş; Sovyet ve Japon tehlikelerine dikkat çekerek, sözlerini şöyle sürdürmüştür:
âAvrupaâda çıkacak savaşı kazanan ne İngiltere, ne Fransa, ne de Almanya olacaktır. Savaşı Bolşevik Rusya kazanacaktır. Rusyaânın yakın komşusu ve onlarla en çok savaşmış bir ulus olarak biz Türkler, oradaki olayları yakından izliyoruz. Tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan doğu halklarının duygularını pek güzel kullanan, onları okşayan ve kinlerini dile getirmesini bilen Bolşevikler, yalnız Avrupaâya değil, Asyaâya da gözdağı veren bir güç haline gelmektedir.
Avrupa devlet adamları başlıca anlaşmazlık konularını her türlü bencillikten uzak, yalnızca genel çıkarlar yönünden ele almazlarsa, korkarım ki, felaket önlenemeyecektir. Avrupaânın sorunu artık İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık değildir.
Bugün Avrupaânın doğusunda bütün uygarlığı, üstelik insanlığı tehdit eden yeni bir güç belirmiştir. Bütün maddi ve manevi olanaklarını topluca, bir dünya devrimi için seferber eden bu korkunç güç, üstelik Avrupa ve Amerikalıların bilmedikleri yepyeni politika yöntemleri uygulamakta ve karşıtlarının en küçük hatalarından bile yararlanmaktadır. Kanaatime göre Avrupaâda çıkacak bir harp, hemen Asyaâya sıçrayacak ve Japonya, Asya üzerindeki arzuları için lüzumsuz kahramanlıklara kalkışacaktır.â 2
II. Dünya Savaşı, Atatürkâün 1932 yılındaki bu analizine göre gelişmiş; Avrupaâdaki savaşın en büyük galibi, Almanyaânın yenilgisinde büyük pay sahibi olan Sovyet Rusya olmuştur. Sovyet Rusya, savaşın ardından tüm Doğu Avrupa ve Orta Asya üzerinde hakimiyet kurmuştur. Japonya ise Atatürkâün öngördüğü gibi âAsya üzerindeki arzuları için lüzumsuz kahramanlıklara kalkışmışâ, Çinâi işgal etmiş, ardından Pasifikâte yayılmaya çalışmıştır.
Yukarıda aktardığımız bu sözleri, Türk Milletine modern Türkiye Cumhuriyetiâni hediye eden Mustafa Kemal Atatürkâün, dünya üzerindeki siyasi gelişmeleri çok yakından takip eden, ve son derece isabetli tahliller yapabilen büyük bir devlet adamı olduğunu ortaya koymaktadır.
Atatürk, Almanyaânın ve İtalyaânın II. Dünya Savaşıândaki rolünü, Rusyaânın kazanacağı gücü doğru bir şekilde tahmin etmiş; önlem alınmazsa savaşın kaçınılmaz olacağını ortaya koymuştur.
Atatürkâün Türkiyeâye ve dünyaya ilişkin değerlendirmeleri, hep doğru çıkmıştır. Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk adlı eserde, Atatürkâün bu yönü şöyle anlatılır:
â...Birinci Dünya Savaşıânı kaybedeceğimiz, İkinci Dünya Savaşıânın çıkacağı, Kral Edwardâın Madam Simpson için tahtından ayrılacağı, Mussoliniânin halkı tarafından linç edileceği, İkinci Dünya Savaşıânda Romanyaânın kaderi, Hatay konusunda Fransaânın tutumu hep doğru tahmin ettiği olaylardır... Özellikle uluslararası ilişkilerde belirginleşen bu ileri görüşlülük 1935 yılında Gladys Bakerâın ağzından aktarılan şu öyküde iyice vurgulanır:
âSavaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilecek mi?â âOlanak yokâ dedi. âOlanak yok. Eğer savaş çıkarsa, Amerikaânın milletler topluluğunda işgal ettiği yüksek durumu herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumları ne olursa olsun, milletler birbirlerine birçok bağlarla bağlıdırlar.â 3
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında yaptığı tahminlerle de, ileri görüşlülüğünü ve üstün askeri bilgisini ortaya koyuyordu. Yunus Nadiânin aktardığı aşağıdaki olay onun, düşmanını ne kadar iyi tanıdığını bize anlatmaktadır:
âSakarya Muharebesiânden sonraydı. Erkan-ı harp zabiti cepheden alınan malumatı Başkumandan Müşir Gazi Mustafa Kemalâe okuyordu. Malumat beyanında cephe kumandanlarından birinin Seyit Gazi veya Dökerâin bilmem ne kadar şark veya şimalinde bir düşman fırkası görüldüğünden bahsediyordu. Paşa kaşlarını çatarak, âHayır, orada düşman fırkası olamaz ve yoktur. Yazınız, iyi baksınlar!â dedi. Erkan-ı harp zabiti gittikten sonra orada iki saat daha kaldı. Biz öğle yemeği yerken, zabit tekrar geldi. âHaber aldım, filhakika (gerçekten) orada düşman fırkası yokmuş efendimâ dedi. Cephedeki kumandan gözle görülen bir düşman fırkasından bahsederken, Gazi Paşa, altı yüz kilometre uzaktan orada düşman fırkası olmadığını görüyor ve ihtar ediyordu.â 4
Atatürkâün Demokrat Kişiliği
Atatürkâün diplomatik dehasının kaynağı, her zaman demokrat bir insan olmasından geliyordu. Yaşamını daima halkın içinde geçirmesi, buna en güzel örnektir. Atatürk ayrıca, açık konuşmayı, serbest münakaşayı her zaman için sevmişti.
Atatürkâün büyük meziyetlerinden biri de, devlet ve inkılap işlerini arkadaşlarıyla görüşmek, bu konuları onlarla münakaşa etmekti. Atatürk bu münakaşalardan çok haz duyardı. O, harikulade zekasına, büyük görüş kuvvetine, hadiseleri tahlil yeteneğine güvenmekle beraber; başkalarının fikir ve mütalaalarına da kıymet verirdi. İstişare etmesini bilmesi ve istişareler sonunda kendi eşsiz mantığını hadiselere hakim kılması, onun en önemli özelliklerindendi.5
Atatürk, hiçbir zaman diktatör rolünü benimsememiştir. Gerçek tenkitten hoşlanmıştır. Sofrası, bazen büyük tartışmalara sahne olmuştur. Gerçi, telkin etmek istediği fikirlerde daima muvaffak olmuştur; fakat, bu fikirler muhataplarına mal olduktan sonra, yani bir dikta havası vermeden, icra edilmişti.6
Atatürk, Meclisâe karşı da diktatör rolünü benimsememiş, ikna metodu ile Meclisâten olumlu kararlar alabilmek için çok defa insan takatı üstünde gayret göstermiştir.7
Atatürkâün Yöneticilik ve Liderlik Özellikleri
Atatürkâün diplomasi alanında başarılı olmasını sağlayan en önemli etken, üstün liderlik vasıflarına sahip olmasıdır. Adnan Nur Baykal, M. Kemal Atatürkâün Liderlik Sırları adlı kitabında, bu özellikleri şöyle sıralamıştır;
1. Açık Olma
2. Adam Yetiştirme
3. Bilgi ve Tecrübe Sahibi olma
4. Bilgi Toplama Yeteneği
5. Bilgilendirme Alışkanlığı
6. Kendini Bilme
7. Cesur Olma
8. Çevre Bilincine Sahip Olma
9. Dayanıklı Olma
10. Karşısındakini Dinleme Alışkanlığı
11. Emrivakiye İzin Vermeme
12. Esnek Olabilme
13. Espri Sahibi Olabilme
14. Soyut Düşünebilme Yeteneği
15. Fedakar Olma
16. Gerçekçi Olma
17. Göreve Talip Olma
18. Güvenilir Olma
19. Kendine Güvenme
20. Hazırlıklı Olma
21. Hedefe Yönelik Kararlı Olma
22. Hesap Adamı
23. İkna Etme Yeteneği
24. İnsiyatif Kullanma
25. İnsaf Sarrafı Olma
26. İnsana Değer Verme
27. Yaptığı İşe İnanma
28. Kamuoyu Oluşturma Yeteneği
29. Çabuk Karar Verebilme Yeteneği
30. Karar Verme Yeteneği
31. Konuşma ve Yazma Yeteneği
32. Liyakat Aşığı Olma
33. Mükemmeliyetçi Olma
34. Müsamahalı Olma
35. Müteşebbis Olma
36. Mütevazi Olma
37. Öğrenme Azmine Sahip Olma
38. Öncü Olma
39. Örgütleme Yeteneği
40. Prensip Sahibi Olma
41. Problem Çözücü Olma
42. Programlı Olma
43. Sıradışı Olma
44. Sorumluluk Alma Alışkanlığı
45. Strateji Bilincine Sahip Olma
46. Olacakları Tahmin Edebilme
47. Vizyon Sahibi Olma
48. Yönetme Yeteneği
49. Zaman Mevhumuna Sahip Olma
50. Zamanlama Yeteneği
Atatürkâün Kral, Şah ve Devlet Adamlarıyla Dostluğu
Milli Mücadele tarihimizin silinmez simalarından olan ve 1920âden Atatürkâün ölümüne kadar Gaziantepâi temsil eden değerli şahsiyet Kılıç Ali; özel hayatı da dahil olmak üzere, Atatürk hakkında birçok bilgi ve anıya sahipti. Onun ağzından, Atatürkâün diplomatik ilişkilerine dair birkaç örnek verebiliriz;
âVazife aşkı Atatürkâte herşeyin üstündeydi. Vazife ifası mevzuu bahis olurken onun gözünde mebusluk, müşirlik, reisicumhurluk bunların hepsi boş şeylerdi. Boş düşüncelere kıymet ve ehemmiyet vermezlerdi...
Hiç unutmam,
Hatay meselesi etrafında Cenevreâde müzakereler oluyordu. Hatayâda Arapçanın resmi lisan olması mevzuu üzerinde duruyorlar, bunda ısrar ediyorlardı. O zaman ki hükümet ise anlaşmazlık yüzünden Fransızlarla herhangi muhtemel bir silahlı ihtilaf vaziyetinin önüne geçmek gibi birtakım vahi düşüncelerle teklif edilen bu maddeyi hemen hemen kabul etmeye mütemayil vaziyetteydi.
Atatürk bunu öğrenince ve geç vakit İsmet Paşaânın köşkünde bu mevzu üzerinde Heyet-i Vekile müzakerelerinin cereyan ettiğini haber alınca sinirlendi.
Dolmabahçe Sarayıândaydık. Atatürk bu Arapça meselesini duyar duymaz sofrayı dağıttı. Misafirler gittikten sonra emir verdi. Telefonla, Ankaraâda İsmet Paşaânın köşkünü bulduk. Atatürkâün emirlerini Saracoğluâna tekrarlıyordum. Atatürk hiddetle:
-İskenderun sancağının nerede olduğunu dahi bilmeyen Fransızlar, bilhassa başlarında bir Alman cenderesi durup dururken Hatay için muharebe yapamazlar. âBen Hatayâı alacağımâ diye oradaki Türk çocuklarını Arapça tahsil ettirmek üzere Şam medreselerine mi göndereceğiz? Ne zihniyettir bu?
Diye hükümete acı acı ihtarda bulunarak ve emirler vererek teklif edilen maddeyi reddetmiş ve Fransızlara istediğini yaptırmıştı.
Atatürkâü görüp de onunla görüşüp de ona hayran olmamak mümkün mü? O cezbeder, ikna eder, telkin ederdi. Onun için nice krallar, şahlar, emirler, devlet adamları ziyaretine gelmişler, hepsi de hayranlık hisleri içinde yanından ayrılmışlardı.
İngiliz Kralı geldi. Bütün merasim kaidelerini bir tarafa bırakarak kendisiyle görüştü. Atatürkâe Madam Simpsonâu tanıştırdı. İkisi de hayranlık ve dostluk bağı ile ayrılıp gittiler.
Akşam yemeği, Kral ve Kraliçe ile birlikte Dolmabahçeâde gayet hususi mahiyette yenildi. Bu hususi yemekte Nuri Conker ile ben de bulunuyordum. Kral, Atatürkâe İsmet Paşa ile nerede arkadaş olduğunu sordu. Atatürk;
- Muharebe Meydanıânda!
Diye cevap verdi. Kral Atatürkâe o derece hayran olmuştu ki derhal Atatürkâün iki elini iki elinin arasına alarak;
- Ya benimle ne zaman arkadaş olacaksınız?
Diye samimi ve masumane bir sual sordu. Atatürk ciddi ve vakur bir eda ile:
- Arkadaşlığımız henüz başlamıştır. Bunun idamesine (devamına) ve inkişafına (gelişmesine) çalışacağız, cevabını verdi. 9
Atatürkâün Dış Politikası
Atatürkâün dış politikasına değinmek, onu anlamak için çok önemlidir. Çünkü onun Milli Mücadeleâyi başlattığı günlerde, muhteşem bir geçmişe sahip bir devlet yıkılıyor ve yeni bir devletin ilk adımları atılmaya başlanıyordu. Atatürkâün bu dönemde dış politikada attığı her adım, yeni devletin geleceği bakımından çok önemliydi.
Atatürkâün dış politikada amaçları şöyledir;
1-Milli Bir Devlet Kurmak
Milli Mücadeleâyi başlattığı sırada, Mustafa Kemalâin ilk amacı ülkenin düşman işgalinden kurtarılması ve milli sınırlar içinde bir Türk Devletinin kurulmasıydı. Mustafa Kemal, bu fikirlerini önce yakın arkadaşlarına kabul ettirmiştir. Daha sonra Misak-ı Milli ile başlayan, Erzurum ve Sivas Kongresiânde genişletilen ve son olarak da İstanbul Meclis-i Mebusanâı tarafından kabul edilen bu çok önemli belge, Mondros Ateşkesi ile tüm dünyaya duyurulmuştu.
2-Tam Bağımsızlık
Osmanlı Devleti, son dönemlerinde dış müdahaleler, yabancılara tanınan imtiyazlar ve kapitülasyonlar yüzünden, bağımsızlığını hemen hemen yitirmiş durumdaydı. Atatürkâün hedefi ise, bağımlılıkları tamamen ortadan kaldırıp tam bağımsız bir ülkeye kavuşmaktı. Zaten Milli Mücadeleânin çıkış noktası da buydu. Yapılan bütün antlaşmalarda, bütün görüşmelerde, Atatürkâün koyduğu şartların önemli bir kısmını bu konu teşkil ediyordu.
3-Batılılaşmak
Yüzünü batıya çevirmiş Türk dış politikası ve modernleşme çabaları, Atatürk ile başlamıştır. Atatürk, Türkiyeânin uygar dünyadaki yerini alabilmesi için, batılılaşması gerektiğine inanmış, Türkleri, bütün medeni milletlerin dostu olarak tarif etmiştir. Yabancıların, bize zarar vermemek, özgürlüğümüzü kısıtlamaya çalışmamak şartıyla ülkemizde diledikleri gibi davranabileceklerini belirtmiştir.
Yeni Türkiyeâyi âAvrupa Türkiyeâsiâ olarak tanımlamıştır.
Yalnız, burada şunu hatırlatmakta yarar vardır: Atatürkçü düşüncede batılılaşmak, hiçbir zaman körü körüne bir batı taklitçiliği olarak tanımlanmamıştır. Örneğin, başka bir ülke yerine İsviçre Medeni Kanunuânun örnek alınması, bu belgenin Türkiyeâye özgü şartlara daha fazla uymuş olmasındandır.
4-Mazlum Milletlere Örnek Olmak
Atatürk, tam bağımsız bir Türk Devleti kurmanın yanı sıra, Milli Mücadele hareketiyle, başka mazlum milletlere de kurtuluş hareketleri için örnek istiyordu. Bunun en açık ifadesini, devlet adamlarının onunla ilgili sözlerinde görürüz. Örneğin Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba, Atatürk ile ilgili olarak şunları söylemiştir:
âMustafa Kemalâin kişiliği, halk kitlelerinin ayaklanması ve halk mücadelelerinin ölçüsü olmuştur. Bu mücadeleler Oânun ölümünden sonra genişlemiştir. Doğu ve batı blokları arasındaki üçüncü dünyaya da sirayet etmiş ve onu sömürge tahakkümünden kurtarmıştırâ 10
Atatürkâün dış politikasının ilkelerini şöyle sıralayabiliriz;
1- Gerçekçilik
Atatürk dış politikasının ilkelerini belirlerken, hem ülkenin durumunu hem de diğer milletlerin içinde bulunduğu durumu gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirmiştir. Örneğin Milli Mücadele döneminde, Sovyetler Birliği ile birçok konuda ortak politikalar güdülmüş; ancak, Rus dostluğu ile komünizm arasında bir bağ kurulmamış, komünizmin gerçek yüzü görülebilmiştir.
2- Hukuka Bağlılık
1936âda, Montreux Boğazlar Sözleşmesiânin imzalanması sürecinde izlenen yol, Atatürk döneminde, Türkiyeânin uluslararası hukuka bağlılığını gösteren önemli bir örnektir.
Lozan Antlaşması sonrasında, hakimiyetimiz kısıtlanarak bize bırakılan boğazlar, II. Dünya Savaşıâna giden yıllarda, Rusya ve İngiltere arasında başarılı bir denge siyaseti izlenmesiyle Türkiyeânin eline geçmişti. Bu başarıyı, hukuki bir mücadeleyle elde etmek, Atatürkâün barışçı yönünü de ortaya koymuştur.
3- âYurtta Sulh, Cihanda Sulhâ
"Yurtta Sulh, Cihanda Sulh": Atatürkâün dış politikası söz konusu olduğunda, en çok zikredilen sözler bunlar olmuştur. Atatürk gerek Milli Mücadele döneminde, gerekse sonraki yıllarda, ortaya çıkan her sorunu, ilk etapta barışçı yollarla çözmeye çalışmıştır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Atatürkâün barışçılığı, tavizkar veya yatıştırmacı değildi. Atatürkâün gerçekçi yönü, böyle bir politika izlenmesini önlemişti.
Atatürk, dış politikasını her zaman halka dayandırmış, halkla birlikte yürütmüştür. Milli Mücadeleâyi başlatmak için, çok sevdiği askerlikten ayrılarak Anadoluâya geçmesi, kendi deyimiyle âferdi milletâ olarak bu mücadeleyi sürdürmesi, bunun en önemli kanıtlarındandır.
Atatürkâün dış politikada ne kadar başarılı olduğunu en güzel şekilde yansıtan yazılardan biri, Neue Zürcher Zeitung gazetesinin 22 Kasım 1938 tarihli nüshasında yayımlanmıştır:
â Atatürkâün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı. Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitlerâin temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia (Cumhuriyetçiler) hem de General Franco çelenk yollamışlardı. Tabutunun önünde faşistler, demokratlar, komünistler eğildiler. Her sınıfıyla birlikte olarak Türk halkı yakardı ve ağladı. Zenginle fakir, yüksekle alçaklar arasında hiçbir fark yoktu. Bugün Ankaraânın yaşamış olduğu, dünyanın hiçbir zaman görmediği bir törendi.â
Notlar
1 Şahin Arıcak, Armada Dergisi, 1995;
2 a.g.e
3 Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, 4. basım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, s. 141-142
4 Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, 4. basım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, s. 140
5 Atatürkâün Hususiyetleri, s. 73
6 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.18
7 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.112
8 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.33
9 Kılıç Ali, Atatürkâün Hususiyetleri, s.123
10 Cumhuriyet Gazetesi, 26 Mart 1965, Nakleden: Selahattin Çiller,s.105
6. Bölüm
Atatürkâün İleri Görüşlülüğü
Atatürkâün en önemli özelliklerinden biri, ileri görüşlülüğüdür. Başarılı bir komutan ve devlet adamı olarak ileriyi görme özelliğini kullanan Atatürk, o dönemde pek çok kişinin farkında olmadığı bazı gerçekleri sezmiş, hedeflerini ve tedbirlerini bunlara göre oluşturmuştur. âYolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lâzımdırâ sözü; onun ileri görüşlü bir lider olma özelliğini layıkıyla taşıdığının bir göstergesidir. Onun bu özelliği, pek çok yabancı devlet adamının da takdirini kazanmış, tarih boyunca, adından övgüyle söz edilmesini sağlamıştır.
ABD eski Başkanı John F. Kennedyânin, Atatürk için söylediği şu sözler dikkat çekicidir:
âAtatürk adı insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk Milletine ilham veren önderliğini, modern dünyayı anlayışındaki ileri görüşlülüğü ve bir askeri önder olarak kudret ve cesaretini hatırlatmaktadır. Şüphesiz ki, Türkiye Cumhuriyetiânin doğuşu ve o zamandan beri Atatürkâün ve Türkiyeânin giriştiği derin ve geniş devrimler kadar bir milletin kendisine olan güvenini daha başarı ile belirten bir başka örnek gösterilemez.â 1
Türk Milletiânin Kurtuluşunu Sağlayan Önsezi ve Eylemleri
Çanakkale Savaşıânın sonunda Albay olan Büyük Önderâin, taarruz gücünü kaybeden düşmanın çekilme niyetinde olduğunu keşfetmesi, ve bütün cephede son ve kesin taarruzun yapılmasını istemesi, bu savaşın kazanılmasında çok önemli bir etkendir. Bu ve bunun gibi pek çok örnek, Milli Mücadele döneminde, Atatürkâün ileri görüşlülüğü ile aldığı kararların hayati önem taşıdığını göstermektedir. Bu kararlar sayesinde Türk milleti, Atatürkâün önderliğinde büyük zaferler kazanmıştır.
Atatürkâün ileri görüşlülüğü, yalnızca Milli Mücadele döneminde yaşananlardan değil, mücadelenin öncesinde ve sonrasında gerçekleşen olaylardan da rahatlıkla anlaşılabilir.
Atatürk, Birinci Dünya Savaşı ile ilgili önsezileriyle, savaşın aleyhimizde sona ereceğini tahmin etmiş, bu nedenle Türk topraklarının kurtuluşu için alınacak tedbirleri düşünmüştür. O dönemde Atatürk, Suriye cephesinde, Yedinci Ordu Kumandanıâdır. Antepâe gitmekte olan Ali Cenani Beyâe : â... Teşkilatlanın. Milli bir kuvvet meydana getirin, kendinizi savunun, ben istediğiniz silahı veririmâ diyerek, alınacak önlemleri belirtmiştir.
Atatürkâün ileri görüşlülüğünün bir diğer örneği ise, İkinci Dünya Savaşıânın patlak vereceği yönündeki açıklamalarıdır. Atatürk, 1932 yılında, ünlü Amerikan generali Mac Arthur ile yaptığı görüşmede; dünyanın, özellikle de Avrupa devletlerinin her an bir savaşın içine girebileceğini belirtirken, âAlmanlar kendilerini siyasi bir akıma kaptırırlarsa 1940-1945 yılları arasında savaşırlar. Bu savaş çok kanlı olur, ancak Amerika müdahele ederse biter, bu savaşın esas galibi ise Rusya olurâ diyerek görüşünü bildirmiştir.
Söylediklerinin birer birer gerçekleşmiş olması, Atatürkâün ne kadar iyi bir lider olduğunun göstergesidir. Çünkü o, yalnızca kendi ülkesinin değil tüm ülkelerin siyasi ve askeri durumunu analiz ederek bu sonuçlara ulaşmış; ileri görüşlü olmanın bir lider ve bir komutan için ne kadar önemli bir vasıf olduğunu bizlere göstermiştir. Bu görüşmedeki diğer konuşmalar da dikkat çekicidir:
â... Fransızlar artık güçlü bir orduyu kurmak yeteneğinden yoksundurlar. İngilizler bundan böyle adalarının savunmaları için Fransızlara güvenemezler. İtalyanlar savaşın dışında kalabilecek olsalar, savaş sonrası barışta önemli bir rol oynayabilirler. Ama, Musolliniâ nin ihtirası yüzünden bunu yapamayacaklardır. Böylece Almanlar, İngiltere ve Rusya dışında bütün Avrupaâyı işgal edeceklerdir.â 2
Genç Cumhuriyetâin Karşılaşacağı
Sorunları Öngörüp Tedbirini Alması
Atatürk, ileri görüşlülüğü ile Türkiyeânin gelecekte karşılaşabileceği sorunları görmüş, bu konuda Türk Milletine uyarılarda bulunmuştur. Bunun en güzel örneği, gençliğe seslendiği sözlerinde gizlidir. O, âYetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel, herşeyden önce Türkiyeânin geleceğine, kendi benliğine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmenin gerekliliği öğretilmelidir.â3 diyerek, bağımsızlığımıza göz dikenlerle mücadeleye girişmekten çekinmememiz gerektiğini vurgulamıştır. Atatürk, bu mücadelede, Türk gençliğinin nelere dikkat etmesi gerektiğini şu sözleriyle açıklamıştır:
âBir gün İstiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.â
Atatürkâün Rusyaânın Geleceğini Tahmin Etmesi
Bilindiği gibi, 1985 yılında Sovyetler Birliğiânde işbaşına gelen Gorbaçovâun başlattığı Glasnost (açıklık) ve Perestroika (yeniden yapılanma) politikalarının sonucunda, 70 yıl süren komünist sistem ve dolayısıyla da Sovyetler Birliği dağıldı. 1991 yılının Aralık ayında Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusyaânın âBağımsız Devletler Topluluğuânu kurduklarını açıklamalarıyla Sovyetler Birliği tarihe karışmış oldu.
Kuşkusuz ki, Sovyetler Birliğiânin dağılması 20. yüzyılın en önemli siyasi olaylarından biriydi. Çünkü Rusya Federasyonuyla birlikte, Sovyetler Birliğiâni oluşturan 14 Cumhuriyetin bağımsızlıklarını ilan etmesi, Orta Asya, Kafkasya ve Doğu Avrupaâdaki bölgesel dengeleri de farklı boyutlara taşıdı. Burada bizleri en çok ilgilendiren nokta, bağımsızlıklarına kavuşan Cumhuriyetlerden beşinin Türk olması idi. Orta Asya haritasında yer alan bu Türk devletlerinin, petrol-doğal gaz gibi yeraltı zenginliklerine sahip olması, Avrasya adı verilen ve Türkiyeânin de içinde bulunduğu bölgeyi önemli bir konuma getirdi.
Türkiyeânin, Balkanlar, Kafkasya ve Doğu Akdeniz bölgelerinin kesişme çizgilerinin tam ortasında, mihver durumunda olması, Avrupa devletlerinin ve tüm dünyanın dikkatinin Türkiye üzerinde toplanmasına yol açtı. Bu durumda yapılması gereken, tüm dünya ülkeleri ile dostane ilişkiler kurmak ve jeopolitik konumumuzun sonuçlarını lehimize kullanmaktır.
Burada ilginç olan, 1936 yılında, henüz II. Dünya Savaşı çıkmamış ve Rusya büyük bir güç olmamışken, Atatürkâün Çankayaâdaki akşam yemeklerinden birinde, Rusyaânın gelecekteki konumuyla ilgili olarak söylediği şu sözlerdir:
Biraz sabredinâ¦Yurtta Sulh, Cihanâda Sulha sarılın. Çünkü 60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak. Bu nesil Bolşevik ihtilali yaptı. Kan kussa, kızılcık yedim der. Oğulları da babalarının istikametinde gider. Ama ondan sonraki nesil Rusyaâyı 60 parçaya bölerâ¦â
Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Bugün Rusyaânın elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür.Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz, bizim onlara yaklaşmamız gereklidir. Rusya bir gün dağılacaktır. O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır.â 4
Yakın dönemde yaşanan bu gerçekleri ve Türkiyeânin 21.Yüzyılâda Avrasya için bir kilit ülke konumunda olacağını öngörmesi, Atatürkâün bu üstün özelliğinin bir kanıtıdır.
Atatürk 1933 yılında şu sözleri söylediğinde, bunların gerçekleşebileceğine kuşkusuz kimse ihtimal vermezdi. Ancak Büyük Önder kişiliğine yansımış ileri görüşlülüğü ile, düşüncelerini şöyle dile getirmiştir:
âDoğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlığa ve hürriyete kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak vuku bulacaktır. Bu milletler, bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen, manileri yenecek ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardırâ 5
Türk Birliğiânin Korunması
Orta Asyaâda, 1990âlardan itibaren ortaya çıkan yeni tablo, Türkiyeâye çok önemli ve yeni bir stratejik kapı açtığı gibi, 21. yüzyıl için çok ciddi bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Yetmiş yıl süren baskının ardından komünizmin çökmesiyle, Orta Asya bozkırlarında esmeye başlayan bağımsızlık rüzgarları, Türk Dünyasıânı birlik ve beraberliğe, bir dünya gücü olmaya doğru yönlendirmektedir.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayevâin 28 Eylül 1991âde, İstanbulâda yaptığı konuşma, Türki Cumhuriyetlerâin bu beklentisini ve geleceğe yönelik umutlarını yansıtması bakımından son derece önemlidir:
âAncak bahar sellerini ne kadar engellemeye, önüne bentler çekmeye çalışırsanız çalışın, su yine de kendi yolunu açacaktır. İşte tarih nehri ile de aynısı olmuş ve âsoğuk savaşâ engelini yıkan tarih, insanlık kanunlarıyla belirlenen esas yatağına dönmüştür... Halklarımız arasında karşılıklı anlayış ve güven duygusu oluştu. Dostluk, etkili bir işbirliğinin en güvenilir garantisidir. Bu durum bizi umutlandırıyor.â 6
Türkiyeânin sahip olduğu stratejik miras, 21. yüzyılda, Türk Milletini lider ülkeler sıralamasında ilk sıralara yerleştirecek olan son derece köklü ve şanlı bir mirastır. Tarihsel ve güncel gerçekler, istenilirse ve azmedilirse, Türkâün dünya liderliğine ulaşmasının mümkün olduğunu göstermektedir.
Bu noktadan hareketle, Türk Birliğiâne doğru atılan bu adımların, Atatürkâün söylediği şu sözler ile bağdaştığını görmemek imkansızdır:
âBen herşeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.â 7
Tanıklar Mustafa Kemalâi Anlatıyor;
- 1935âte Amerikalı bir gazeteci sorar:
âSavaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilecek mi?
âİmkanı yok, dedi, imkanı yok. Eğer savaş çıkarsa, Amerikaânın milletler topluluğunda işgal ettiği yüksek durumu herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumu ne olursa olsun, milletler birbirlerine birçok bağlarla bağlıdırlar.
Atatürk dünyadaki milletleri bir apartmanda oturanlar gibi görüyordu. ABD bu apartmanın en üst lüks katında oturmaktadır. Eğer apartman oturanların bazıları tarafından ateşe verilirse, diğerlerinin yangından kurtulma şansı yoktur. Savaş için de aynı şey olabilir. ABDânin bundan uzak kalmasına imkan yoktur.â
Atatürk şu sözleri ilave etti;
â Bundan başka, Amerika büyük ve kuvvetli ve dünyanın her yerinde ilişiği olan bir devlet olduğundan, kendisinin siyaset ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düşmesine hiçbir zaman izin veremez.â 8
Başarılı olan bir öğrenciye verilecek ödül üzerine, Atatürk, âBu öğrenci takdir edilmelidir!â demişti.
Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey:
- Bir takdirname verelim Paşam.
- Takdirname neyi ifade eder?
- Avrupaâya gönderelim.
Atatürk:
- Reşit Galip Bey, artık Avrupa çökmüştür. Onu yepyeni bir ruh ve zihniyetin hakim olduğu Amerikaâya göndereceksiniz! 9
Havacılık, Modern Ziraat Gibi Konuların Gerekliliğini Önceden Tespit Etmesi
Atatürk, uçakların henüz savaşlarda kullanılmasının bile mümkün olmadığı günlerde, Fransaâda Abidin Daverâe uçaklarla ilgili olarak şunları söylemiştir:
âTayyareler gün gelecek savaşlarda önemli roller oynayacaktır.â 10
Bu söz, Abidin Daverâin hiç aklına yatmamıştı. Çünkü bu sözün söylendiği 1900âlü yıllarda, uçakların savaşta kullanılması akıllara bile gelmiyordu.
1930âlarda da, havacılığa önem ve değer verilmesi gerektiğini düşünerek, âİstikbal Göklerdedirâ diyen Büyük Atatürk, havacılığın bir spor dalı olarak benimsenmesi ve Türk gençleri arasında yaygınlaşmasını yürekten arzulamıştır.
Atatürk, âTürk Kuşuânun kuruluş çalışmalarındaki gibi, havacılıkla ilgili diğer girişimlerde de verdiği direktiflerle başrolü oynamıştır. Dahası, havacılığı, büyük bir ilgiyle ve yürekten destekleyen Atatürk, manevi kızı Sabiha Gökçenâi de bu konuda teşvik etmiştir. Sabiha Gökçen, hem sivil hem de askeri havacılık alanında, uluslararası bir üne ve değere sahip bir havacımız olmuştur.
Dönemin Ekonomik Şartlarını İyi Tespit
Ederek Geleceğe Yönelik Tedbirler Alması
Tam bağımsızlık için gerekli olan kural, milli egemenliğin sağlanmasıdır. Atatürkâe göre bu hedefler, yalnızca kağıt üzerindeki prensiplerle, kanun maddeleriyle ve hırslarla, arzularla elde edilemez. Bu hedefleri tam olarak gerçekleştirebilmek için en kuvvetli temellerden biri ekonomidir.
Atatürkâe göre siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferler ile taçlandırılamazlarsa elde edilen zaferler kalıcı olamaz; kısa zamanda sönerler. Bu nedenle, parlak zaferlerimizin sağladığı ve sağlamaya devam edeceği faydalı sonuçlardan yararlanabilmek için ekonomimizin, ekonomik egemenliğimizin oluşturulması, güçlendirilmesi ve genişletilmesi gerekir. Bu nedenle Atatürk daha önce bahsettiğimiz gibi, ekonomi alanında kalıcı birçok devrim yapmış ve bunları hiç vakit kaybetmeden uygulamaya koymuştur.
Atatürk, bir konuşmasında, ekonominin bir ülkenin yönetimi için ne kadar önemli olduğunu şu sözleriyle vurguluyordu:
âEkonomi demek herşey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insanın varlığı için ne gerekiyorsa bunların hepsi demektir.â 11
Kemal Atatürk, ekonomik başarılara imza atmanın yolunun, genç kuşakların en iyi şekilde yetiştirilmesinden geçtiğini de şu sözleriyle dile getirmiştir:
âBu durumda, çocuklarımızı buna uygun şekilde eğitmeliyiz, onlara buna uygun ilim ve irfan vermeliyiz ki, ticaret dünyasında, tarımda, sanatta ve bütün sahalarda verimli, etkili bir çalışma içinde olsunlar. .... Eğitim programımızın, gerek ilköğretimde, gerek ortaöğrenimde verilecek tüm bilgileri bu anlayışa uygun olmalıdır.â 12
Atatürkâün ekonomiye bakışını ve milli endüstrileşme adımlarını kendi öz kaynaklarımızla başlatmamız gerektiğini örneklendiren bir diğer girişim de, Sümerbank (1933) ve Etibankâın (1935) kuruluş kanunlarına, devlete ait sermayenin ileride halka satılacağına ilişkin bir hüküm konulmasıdır. Atatürkâün, sınai mülkiyetin halka yayılmasını istediğinin en belirgin göstergesi de, İş Bankasıânın halka sunulan hisselerinden satın almasıdır.
Ekonomi alanında, ilk olarak üzerinde durmamız gereken konu, I. İktisat Kongresiânin, daha Lozan Antlaşması sonuçlanmadan yapılmış olmasıdır. İzmirâde, 17 Şubat 1923âte toplanan İktisat Kongresiânin açılış konuşmasında, Atatürk, Osmanlı devletinin çöküşüne neden olan ekonomi anlayışını ve kapitülasyonların gelişimini örnekleri ile anlatmış, şu konular üzerinde önemle durmuştur;
âSiyasî ve askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik başarılarla taçlandırılamazlarsa elde edilen zaferler kalıcı olamaz ve az zamanda söner.â .... Bir devlet ki, vatandaşlarına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için resmi işlemleri ve diğer işlemleri yapma hakkından yasaklanır, bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı yetkisinden yoksundur, o devlete bağımsız denemez .... Osmanlı ülkesi yabancıların sömürgesinden başka bir şey değildi.â 13
â...Zannedilmesin ki, yabancı sermayeye düşmanız, hayır bizim ülkemiz geniştir. Çok emeğe ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza uymak kaydıyla yabancı sermayeye gereken güvenceyi vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye bizim emeğimize eklensin ve bizim ile onlar için faydalı sonuçlar versin. Fakat eskisi gibi değil.â 14
Atatürk, bu konuşma ile kurulması planlanan yeni Türk Devletinin izleyeceği ekonomi politikasını belirlemiştir. Atatürkâün ekonomi politikamızın ana prensibi olarak gördüğü en önemli konulardan biri de, köylünün çalışmasının sonuçlarını kendi yararına en yüksek düzeye çıkarması olarak belirlemiştir. Bu nedenle, hem çiftçinin çalışmasını ve verimini arttıracak bilgilendirmenin, araç ve teknik aletlerin tamamlanması, hem de bu çalışmalardan doğacak sonuçla en fazla faydayı sağlayacak ekonomik tedbirlerin alınması için çalışmak gerekliydi. Yolların ve modern taşıma araçlarının bulunmaması, yapılan değişikliklerin çiftçinin aleyhine olması ve uygulamaya konulan kanunların çiftçiyi korumaması gibi engellerin ortadan kaldırılması şarttı. Bu konuyla ilgili olarak Atatürk şunları söylemiştir:
âEğer milletimizin çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.
Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki emeklerini asrî, iktisadî tedbirlerle azamî haddine çıkarmalıyız. Köylünün çalışmalarının netice ve semeresini kendi menfaati lehine azamî haddine yükseltmek, iktisadî siyasetimizin temel taşıdır.
Onun için, bir yandan çiftçinin emeğini artıracak ve semereli kılacak bilgi, vasıta ve fennî aletlerin kullanma ve yapılmasına, öte yandan onun çalışmalarının neticelerinden azamî derecede faydalanmasını temin edecek iktisadî tedbirlerin alınmasına çalışmak lâzımdır.
Millî ekonominin temeli ziraattir. Bunun içindir ki, ziraatte kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu maksada erişmeyi kolaylaştıracaktır.
Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik tedbirlerle son hadde eriştirmeliyiz. Köylünün çalışmasının neticeleri ve verimleri kendi menfaati lehine son hadde çıkarmak ekonomik siyasetimizin temel ruhudur.15
Notlar
1 "Atatürk'le Övünüyorumâ, Hürriyet, 10 Kasım 1963
2
3 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1922, s. 224
4
5
6 Doç. Dr. Ramazan Özey, Türk Dünyası, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Aralık 1996, s.60
7 Atatürk'ün Sofrası, İsmet Bozdağ, Kervan Yayınları, 1975, s. 138-143
8 Feridun Kandemir, Yakın Tarihimiz Yayınları, 2. cilt,s.118
9 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte Fıkralarla Atatürk, s.707
10
11
12 a.g.e
13 a.g.e
14 a.g.e
15 a.g.e
7.Bölüm
En Büyük Türk Atatürk
Atatürkâün Milli Egemenlik Anlayışı
illî Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğine dayanmadan, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması demektir. Bunun, adaletin, eşitliğin ve hürriyetin dayanağı olduğunu düşünen Atatürk; âHürriyetin de, müsavatın da, adaletin de dayanağı milli hâkimiyettirââ diyerek bu düşüncesini dile getirmiş; âHakimiyet kayıtsız ve şartsız Milletindirâ diyerek de egemenlik anlayışını açık bir dille ifade etmiştir.
Atatürkâün bu konudaki düşünceleri, askeri ve siyasi hayatındaki çalışmalarını da etkilemiş, Kurtuluş Savaşıânın ilk gününden itibaren, kişi ya da zümre hakimiyetinden, milli hakimiyete geçişi sağlamak için uğraşmıştır.
Mustafa Kemal, giriştiği mücadelenin bu temel unsurunu, Amasya Genelgesiândeki şu sözleriyle ortaya koymuştur:
ââMilletin istiklâlini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.â
Atatürk önderliğinde başlatılan Milli Mücadele döneminde bazı kesimler, ülkenin kurtulması için büyük devletlerin mandası altına girmekten başka çare olmadığını savunurlarken; Atatürk, buna şiddetle karşı çıkmış ve milli iradeyi oluşturma ve bağımsızlığa kavuşma konusunda, inancını kaybetmemiştir.
Millî Mücadeleâye ââmillî hakimiyetââ düşüncesi ile başlayan Atatürk, diğer devletlerin manda yönetimi altına girmek yönündeki düşüncesini, Nutukâta şöyle açıklamıştır:
ââEfendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet göremedim. Çünkü bu kararların dayandığı deliller ve mantıklar çürük ve esassızdı.
Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı: O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız ve şartsız yeni bir Türk Devleti kurmak. İşte, daha İstanbulâdan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsunâda Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar bu karar olmuştur.ââ
Milletin, hedeflediği tüm amaçlara ulaşma gücüne sahip olduğunu vurgulayan Atatürk, âMillet girişimlerinin önüne geçebilecek hiçbir kuvvet yoktur. Kuvvet birdir ve o Milletindir.â diyerek bu düşüncesini belirtmiştir. Erzurum Kongresinde, ââMillî iradenin başlıca güç kaynağıââ olduğunu, âKuva-yı Milliyeyi âmil ve İdare-i Milliyeyi hakim kılmak esastırâ sözleriyle ilân eden Atatürkâün bu ilkesi; daha sonraki tarihî gelişmelerde Türk İnkılâbının temel bir dayanağı olmuştur.
11 Eylül 1919âda âUmumi Kongreâ tarafından ilân edilen, ââSivas Kongresi Beyannamesiââ adı ile anılan ve kongrede alınan kararları içeren belgede; Erzurum Kongresiânde alınan bu kararın aynen tekrarlanması, Atatürkâün milli iradenin millete verilmesi konusundaki kararlılığının göstergesidir. Kronolojik açıdan bakıldığında, bütün bu çalışmaların Türkiyeâde millî egemenliği gerçekleştirmek esasına dayandığı görülecektir. Kongrelerde alınan kararların yanı sıra, millî egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Misak-ı Millî kararlarıdır. Misak-ı Millî ile âmillî ve bölünmezâ bir Türk ülkesinin sınırları çizilmiş, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki millî kurtuluş programı, hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına oturtulmuştur.
Atatürkâün Türkiyeâde milli egemenlik ilkesini tam anlamıyla gerçekleştirmesi ise TBMMânin açılması ile olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisiânin açılmasıyla,Türkiyeâde Millî Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir.
âHakimiyet kayıtsız şartsız Milletindirâ ifadesiyle, iradeyi TBMMâye veren Atatürk, milli hakimiyetin korunması konusunda Türk Milletine düşen görevi, şu sözleriyle ifade etmiştir:
âHiç şüphe yok, Devletimizin ebedi müddet yaşaması için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet herşeyimiz için, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz.â
Türk Milli Kimliğini Korumadaki Azmi
Atatürk için görev demek, milletine hizmet etmek demekti. O, ömrü boyunca Türk Milletinin bağımsızlığı ve yükselmesi için gösterdiği fedakarlıktan gurur duymuştur. âMemlekette tek bir kaya kalsa, o kayanın başına çıkarak oradan vatanı müdafaa edeceğimâ diyen Atatürk, Milletinden aldığı kuvvetle, yaşamının sonuna dek bu sorumluluğunu başarıyla taşımıştır. Atatürk, Kurtuluş Savaşıânda kazanılan zaferden sonra, Afyonlulara hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:
âBen vazifemin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun da büyük ve çetin olduğunu idrak ediyorum. Arkadaşlar bu vazife bitmeyecektir. Ben toprak olduktan sonra da devam edecektir. Ben ise sevine sevine bütün varlığımı bu kutsal göreve adayacağım. Ve bu yüksek sorumluluğu yüklenmekle mesut olacağım. Çünkü, büyük milletimizin kalp ve vicdanından bana karşı sarsılmaz bir emniyet ve itimadın taşmakta olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük bir kuvvettir.â 1
Bu sözleri ile, görevimizin asla bitmeyeceğini, Türk Milletinin refahı, saadeti için sürekli çalışmamız gerektiğini belirten Atatürk; bu konuda bizlere örnek olmuştur. Onu çok iyi tanıyan şahsiyetlerden biri olan İsmet İnönü Atatürkâü anlatırken, onun Türk Milletini yükseltmeyi görev edinmiş karakterini, şu sözleriyle vurgulamıştır:
âEn büyük zaferleri kazandıktan sonra da Atatürk ömrünü yalnız Türk Milletinin haklarını, insanlığa ezeli hizmetlerini ve tarihe kazıdığı meziyetlerini ispat etmekle geçirmiştir.â 2
Atatürk, gerek savaşın zor zamanlarında, gerekse zaferin ardından gelen fikri mücadele döneminde hiç yılmadan çalışmış; milletini çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmek için, hayatı boyunca kişisel isteklerinden çok milletinin refahı için uğraşmıştır:
âHayatımın bütün safhalarında olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felaketleri arasında da, bir dakika geçmemiştir ki her türlü huzur ve istirahatımı, her nevi şahsi duygularımı, Milletin selameti ve saadeti namına feda etmekten zevk duymayayım. Gerek askerlik, gerekse siyaset hayatımın bütün devir ve safhalarını dolduran mücadelelerimde daima hareket prensibim milli iradeye dayanarak milletin, vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur.â 3
Masonluk ve Komünizme Karşı Aldığı Önlemler
Atatürk, yaşamı boyunca, Masonların faaliyetlerinden hoşlanmamış, yakın arkadaşları Mason localarına kayıtlı olmalarına rağmen, cemiyetin gizliliğinden rahatsız olmuş ve ülke çapında bunu yasaklamıştır. 18. ve 19. yüzyıl boyunca İstanbul başta olmak üzere Anadoluâdaki birçok ilde kurulan Mason locaları, M. Kemal Atatürkâün 10 Ekim 1935âte mason localarının kapatılması emri ile sarsılmış ve 13 Ekim 1935âte de tüm localar İçişleri Bakanlığı tarafından resmen kapatılmıştır. Gizli faaliyetleri engellenen Masonlar, bu dönemi âuyku dönemiâ olarak tanımlamışlardır. Ancak İsmet İnönü döneminde, 1948âde masonluk yeniden serbest bırakılmış, ve rahatça örgütlenmiştir.
Atatürk, milli olmayan akımların ülkeye girmesine ve bu gibi kuruluşlara karşıydı. Atatürk, hayatı boyunca milliyetçiliğin yerleşmesi için çalışırken, millete zarar verebilecek akımlarla da mücadele etmiştir.
Büyük Önder, milletine ve dinine olan sevgisini şu sözleriyle belirtirken, komünizm ile ilgili düşüncesini de dile getirmiştir:
âŞurasını unutmamalı ki, bu tarz-ı irade, bir Bolşevik sistemi değildir. Çünkü, biz ne Bolşevikiz ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız.â 4
Türk Diline ve Türk Tarihine Verdiği Önem
Ulu Önder Atatürk, Türk dilini, Türk Milleti için bir hazine olarak görmektedir. Atatürkâe göre âTürk Milletinin dili Türkçeâdir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay dildir.â, âTürk dili, Türk Milletinin kalbidir, beynidir.â5
Atatürkâün düşüncelerinde âmillî dilâ, Türk Milletini birarada tutan, birlik ve beraberlik içinde yaşamasını sağlayan en önemli faktörlerden biridir. Milli duygular ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin, milli ve zengin olması, milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Dil, millî duyguyu geliştirerek, milli şuuru ortaya çıkarır; bu yönüyle dil, bağımsızlığın korunmasında da görev almış olur. Büyük Önder, âTürk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını, korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdırâ diyerek, milli dilin korunması konusundaki hassasiyetini belirtmiştir.
Atatürk, milli dilin korunması ve gelecek nesillere aktarılması doğrultusunda çalışmalar yapmış, âTürk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildirâ diyerek, milletimizin birlikteliği için Türk diline verilmesi gereken önemi vurgulamıştır. âTürk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz.â6 sözüyle de, bu konuda devlete düşen göreve işaret etmiştir.
Atatürk, Türk milliyetçiliğinin yerleşmesi ve sağlamlaşması hususunda, milletin ortak dil konusunda bilgilenmesi gerektiğine inanmış ve bu amaçla çalışmıştır. Bu doğrultuda, Atatürkâün talimatıyla; 12 Temmuz 1932âde, daha sonra âTürk Dil Kurumuâ adını alacak olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Atatürk, Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat incelemiş, dönemindeki bilginleri, Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi, onun sağlığında yayımlanmış; Divanü Lügatiât-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır.7
Atatürk, kendinden sonra gelecek nesillerin de Türk diline ve tarihine sahip çıkmalarını istemiş, bu amaçla kurulan kurumların çalışmalarına maddi manevi katkıda bulunmuştur. Atatürkâün Türk Tarihi ve Türk Dili konularına ne denli önem verdiği, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile, mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuâna bırakmış olmasından anlaşılır. Bu iki kurumun bütçesi, bugün de Atatürkâün mirasından karşılanmaktadır.
Bir insanın milli değerlerine sahip çıkması için milletini sevmesi; milletini sevmesi için ise onu tanıması gerekir. Milletinin geçmişte yaşadıklarını öğrenen insan, ona daha sağlam bağlarla tutunur; sadakati katlanarak artar ve milli duyguları daha da perçinlenir. Türk Milletinin büyüklüğüne ve üstün uygarlık yeteneklerine gönülden inanan Atatürk; uygar milletlerin düzeyine çıkabilmek için, Türk Milletinin önce tarihini bilmesi gerektiğini düşünüyordu. Atatürk ayrıca, tarih öğrenim sürecinin, ilk kaynaklardan bizzat araştırılıp öğrenilmesi taraftarıydı. Atatürk, bu düşüncesinin nedenini şu sözleriyle açıklamıştır:
âDünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün efâal (faaliyet) ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.â 8
Atatürkâe göre, Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır. Yaşamı boyunca, tarih incelemelerinde, Türk ve yabancı tarihçilerle beraber çalışan Atatürk; bu araştırmalardan edindiği bilgileri, Türk Milletine aşılamak istemiştir. Türk Milletinin büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını arzulayan Atatürk, bu fikri savunmayı hayatı boyunca amaç edinmiştir. âBüyük devletler kuran atalarımız büyük ve geniş uygarlıklara da sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur.â...âTürk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.â9 diyerek; Türk insanının tarihini öğrenmesinin önemini vurgulamış; aşağıdaki sözleriyle de bu konudaki çalışmalara olan güvenini belirtmiştir:
âKültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temeller üstüne kurmak, öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı sonuçlar vereceğine şimdiden inanmalısınız.â 10
Türk kültürünü ve Türk tarihini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla, Atatürk kurumun çalışmalarına önderlik etmiş, çalışma planını kendisi çizmiş; Türk ve Türkiye tarihini aydınlatacak araştırmacılara yol gösterici nitelikte aşağıdaki direktifleri vermiştir: 11
â.... Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.â 12
Çağdaş Türk Modelinin Kurucusu
âBüyük davamız en medeni ve en refahlı millet olarak varlığımızı yükseltmektirâ diyerek, Türk Milletini medeni milletler seviyesine çıkarma mücadelesini açıkça belirten Atatürk, çağdaş Türk modelinin de kurucusudur.
Atatürk, bütün milletlere saygı duyuyordu; ama Türkâü hepsinin üstünde görüyordu. Atatürk, Türk Milletine olan sevgisini ve güvenini her fırsatta dile getirmiştir. âBenim hayatta tek fahrim (şerefim), servetim, Türklükten başka bir şey değildir.â13 diyerek, Türk olmaktan duyduğu gururu ve 10. Yıl Nutkuândan alınan şu sözleri ile de, Türk Milletinin gelecekte büyük işler başaracağına olan inancını vurgulamıştır:
âBugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.â
Atatürkâün milletine olan sevgisi, bütün ömrünü millete hizmetle geçirmesini ve bundan büyük bir onur duymasını sağlamıştır:
âBenim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hizmetinde olmakla iftihar edeceğim.â
Atatürkâün milletine olan güveni, Türk olmaktan duyduğu gururla perçinlenmiş; girdiği her ortamda, yaptığı her konuşmada bunu belirtmekten çekinmemiştir. O, içinde yaşadığı Milletin kültürünü içine sindirmiş; Türk Milletinin zekasını, cesaretini, merhametli oluşunu, kahramanlığını ve askeri başarısını kişiliğinde toplamış bir liderdir.
Atatürkâün Ilımlı Milliyetçilik Anlayışı
Atatürk milliyetçiliği, milliyet, dil ve kültürde; üzüntüde ve sevinçte birlik ve beraberliği ifade eder. Bu anlayış, dünya milletlerini bir aile sayan, her milletin hakkına saygılı olan, haklarını ve onurunu koruma konusunda bilinçli ve barışçı bir milliyetçiliktir.
âMillet hayatı tehlikeye girmedikçe, çıkarılan savaş, savaş değil, cinayettir, öyleyse esas olan barıştır. İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanlık dışı ve son derece üzücü bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırmak, onlara birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir.â sözleri; Atatürkâün savaş yanlısı bir devlet adamı olmadığının göstergesidir.
Savaşın, bir millet için ne demek olduğunu en acı ve en açık biçimde yaşayan Atatürk; büyük zaferin kazanılmasından sonra hep barışçı bir siyaset izlemiş, diğer devlet adamlarına örnek olmuştur. Atatürkâün şu sözleri de, barışçı siyaset anlayışının bir göstergesidir:
âDürüst ve açık olan dış siyasetimiz bilhassa sulh fikrine dayanır. Milletlerarası herhangi bir meselemizi sulh vasıtalarıyla halletmeyi aramak bizim menfaat ve zihniyetimize uyan bir yoldur. Milletlerarası sulh havasının korunması için Türkiye Cumhuriyeti, elinden gelen herhangi bir hizmetten geri kalmayacaktır.â 14
Atatürkâün günümüzde önemi daha da iyi anlaşılan âYurtta Sulh, Cihanda Sulhâ ilkesi, milli politikamıza bugün de temel oluşturmaktadır. âBarış yolunda nereden bir çağrı geliyorsa Türkiye onu can atarak karşıladı ve yardımını esirgemediâ diyen Atatürkâün bu tutumu, Türkiyeânin dış siyasetinin temel ilkelerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir.
Yurtta sulh, milli birlik ve beraberlikten güç alan bir durumdur. Vatandaşlar birbirlerini kırmadan, birbirlerinin hak ve özgürlüklerine saygı duyarak yaşadıklarında; bölücü fikirlere ve yurdu bölmek isteyenlere karşı tek bir yürek olarak mücadele etmeyi kabul ettiklerinde; barış ve huzur kendiliğinden sağlanır. Bir ülkede barışı sağlamak, gelişmenin ve kalkınmanın önünün açılması için de gereklidir.
Cihanda sulh ise, devletlerin aralarındaki çekişmeleri, anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümlemeleridir. Savaşlar sadece acı, kan, gözyaşı ve felâket getirir; kazananlar dahi pek çok şeylerini yitirmiş olurlar. O halde, ancak ve ancak, tüm barışçı yollar tıkandığında savaşa gidilmelidir. Esas olan savaş değil, barıştır.
Atatürk büyük devletlerle, daima dostane ve samimi ilişkiler kurmayı prensip edinmiştir. Bütün dünya devletlerinin özgürlüklerine, toprak bütünlüklerine saygılı olmak; insanları felaketlere sürükleyen savaşları önlemek; dünya barışını temin etmek amacıyla diğer devletlerle işbirliği yapmayı istemiştir.
NOTLAR
1 Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağâın Açılışı, İstanbul, 1984, s. 17
2 Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağâın Açılışı, İstanbul, 1984, s. 331
3 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1920, cilt I, s. 61
4 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, cilt III, s. 20
5 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. K Atatürkâün El Yazıları, 1969, s.18-19
6 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1932, cilt I, s. 372
7 Türk Dil Kurumu web sitesi,
8 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K Atatürkâün El Yazıları, 1969, s.25
9 Afet İnan, Atatürk hakkında Hatıralar ve Belgeler, 1968, s. 311
10 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1934, cilt I, s. 377
11 Türk Tarih Kurumu web sitesi,
12 Ağustos 1931, T.T.K.M.
13 Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1969, s. 95
14 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1929, s. 347
8.Bölüm
Atatürk ve İslam Dini
Dinimize Karşı Olan Saygı ve Bağlılığı
Atatürkâün Kuran-ı Kerimâe duyduğu derin sevgi ve saygısı, İslam dininin en saf şekliyle yaşanmasına olan inancı, onun dindar yönünü her dönemde ortaya çıkarmıştır. Gerçek din ile batıl inançlarla dolu gericiliği, her zaman net biçimde ayıran Atatürk; birçok konuşmasında, Allahâtan, İslamâdan, Kuranâdan saygı ve bağlılıkla bahsetmiştir. Hz. Peygamberimiz (sav)'i övmüş ve Türk Milletine, gerçek dine sarılmayı ve daha dindar olmayı tavsiye etmiş; Allahâa yönelmede Hz. Muhammed (sav)âi rehber göstermiştir:
âBütün dünyanın Müslümanları Allahâın son peygamberi Hz. Muhammed (sav)'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed (sav)âi örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyetâin hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.â 1
Hz. Muhammed (sav)âi överek Oânu kendisine örnek alan Atatürk, Hz. Muhammed (sav)âin peygamberliğine kesin olarak iman etmişti. Peygamberimiz Hz. Muhammedâe duyduğu hayranlığı ve Oânun peygamberliğini heyecanla anlattığı bir sırada, yanında bulunan M. Şemseddin Günaltay, Ataânın o anki halini şöyle anlatmıştır:
â... Atatürkâün denizlerden renk alıp renk veren gözleri, masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu, kendi elleriyle çizdikleri bir askeri harita idi ve Hz. Muhammed (sav)âin büyük Bedir Cengiâni adım adım gösteriyordu. Hz. Muhammed (sav)âe ve Oânun peygamberliğine kadar, büyük askeri dehasına hayran olan eşsiz Sakarya Galibi, Bedir Galibiâni göklere çıkarırken, âOânun Hak Peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlarâ diye heyecanlandı.â
Atatürk; Peygamber Efendimizi çok iyi tanımış, üstün özelliklerini çeşitli vesilelerle anlatmıştır:
âO, Allahâın birinci ve en büyük kuludur. Oânun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonuca kadar O'nunki, ölümsüzdür.â 2
âTarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar.... 3
Ataânın son sözü şu olmuştu:
âHz. Muhammed (sav)âin bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir, Oânun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır.â 4
Atatürk özel sohbetlerinde pek çok kez dindar olmanın gerekliliğinden, Peygamber Efendimizin hayatından, Asr-ı Saadet ve Hülefayı Raşidin (dört halife) dönemlerinden, dinimizin yüceliğinden, Allahâın kudretinden söz etmiştir. İslam dininin son ve mükemmel din, Peygamberimiz (sav)âin de son peygamber olduğunu her fırsatta vurgulayan Atatürk, ulusuna da dindar olmayı, dinini öğrenmeyi öğütlemiştir.
Atatürk'ün Hz. Muhammed (sav)'e olan sevgisini tarif ettiği sözleri ise şöyledir:
âBüyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed (sav)'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.â 5
Atatürk, dinimizin tam anlamıyla ve aslına uygun olarak yaşanmasını; milletimize doğru, modern, hurafelerden arındırılmış bir din anlayışını benimsetmeyi hedeflemiştir. Kuranâın aslını özümsemiştir.
Açıkça anlaşılmaktadır ki, gerçek manada dindarlık, Atatürkâün tarif ettiği ılımlı, insancıl, modern yapıda kendini göstermektedir.
Büyük Atatürkâün, İslam dinini, Kuran-ı Kerimâi, Hz. Peygamber (sav)'i ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, onun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir.
Atatürk Dini Eğitime Büyük Önem Vermiştir
Din eğitiminin öneminin de farkında olan Atatürk, bu eğitimin okullarda verilmesi gerektiğini şu sözleriyle ifade etmiştir:
âHer fert din ve diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası mekteptir. Fakat nasıl ki her hususta yüksek mektep ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazımsa, dinimizin hakikatini tetkik, tetebbu ilmi ve fenni kudretine sahip olacak güzide ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere sahip olmalıyız.â 6
Dinimizin üzerinde önemle durduğu konulardan olan bilim ve eğitim, Atatürkâün de dikkatle yaklaştığı kavramlardandır. Peygamberimiz (sav) de bilimle ilgili görüşlerini aşağıdaki hadislerinde açıkça belirtmiştir:
âİlim Çinâde de olsa alınız.â
âBilim Müslümanın yitiğidir, nerede bulursa oradan alır.â
âHikmeti al, herhangi bir kaptan çıkmış olmasının sana zararı olmaz.â
Bu hadislerin de gösterdiği gibi, bilim ve medeniyet, Allahâın insanlara bahşettiği nimetlerdir; ve Müslümanlar, bu nimetleri en etkili şekilde öğrenmeli ve kullanmalıdırlar. Bu açık fikirli yaklaşımı benimseyen Atatürk de, bilim Çinâde bile olsa onu almayı, diğer bir deyişle Türkiyeâyi muasır medeniyetler arasına sokmayı en önemli hedef olarak kabul etmiştir:
âEvlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlara o suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki, ticaret, ziraat ve sanat aleminde ve bütün bunların faaliyet sahalarında faydalı olsunlar, ameli bir uzuv olsunlar. Binaenaleyh maarif programımız, gerek ilk tahsilde, gerek orta tahsilde verilecek bütün şeyler bu görüşe göre olmalıdır.â 7
Atatürk, okulların toplum hayatındaki önemiyle ilgili olarak da şunları dile getirmiştir:
âMektep namını hep beraber hürmetle, tazimle zikredelim. Mektep genç dimağlara, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, istiklalin şerefini öğretir. İstiklal tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için takibi uygun olan en salim yolu belletir. Memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde namuskar mütehassıs ve birer alim olmaları lazımdır. Bunu temin eden mekteptir.â 8
"Hutbeden maksat, halkın aydınlatılması ve halka yol göstermektir." 9 diyen Atatürk, hem çağdaş medeniyeti özümsemiş, hem de dinine samimiyetle bağlı bir millet istemiştir. Onun gerçek amacı ve bizlere bıraktığı miras budur.
Dini Kaynakların Tercümesi
Allah Kuranâı insanlara bir rehber ve rahmet olarak indirmiştir. Allah, Kuranâla insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onlara kurtuluş yollarını gösterir. Kuranâın bu özelliğini bize bildiren ayetlerden biri şöyledir:
(Bu Kurâan,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. (Sad Suresi, 29)
Atatürk de Kuranâı rehber edinmiş bir Müslümandır. Yaşamının her döneminde, Kuran okutulmasına son derece önem vermiştir. Hafız Zeki Çağlarman, Atatürkâün bu yönünü şöyle anlatmıştır:
âAtatürkâün kız kardeşi Makbule Hanımâla uzun yıllar komşuluk yaptık. Her yıl Ramazan ayı yaklaşınca Atatürk kız kardeşine; âMakbule, Ramazan geliyor, annemize hatim okutmayı ihmal etmeâ der ve hatim okuyacak hafıza hediye edilmek üzere bir zarf içerisinde para verirdi.â 10
Atatürk, Kuranâa olan bağlılığını, onu âKitab-ı Ekmelâ yani (En Mükemmel Kitap) diye tanımlayarak dile getiriyordu. Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşküâne hafızları çağırtarak sık sık Kuran okutur, ayetler üzerinde incelemeler de yapar ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir alışverişinde bulunurdu.
Atatürk, Kuranâın manasının halk tarafından anlaşılması için de çok büyük bir çaba göstermiştir. Bu amaçla, o dönemde var olmayan bir Türkçe meal ve tefsir yazılmasını istemiştir. Hadimli Efendiânin Hulasatüâl Beyan fi Tefsiriâl Kuran ve Elmalılı Hamdi Yazırâın Hak Dini Kuran Dili: Yeni Mealli Türkçe Tefsirâi başta olmak üzere, Cumhuriyetâin ilk 15 yılında -yani Atatürkâün sağlığı süresince- Kuranâla ilgili 10 eser yazılıp neşredilmiştir. Bu eserlerin pek çoğu, başta, 1936âda Hamdi Yazırâa yaptırdığı eser olmak üzere, halkımıza ücretsiz olarak dağıtılmıştır. Türkçeye çevrilen hadisler de, halkımıza gerçek İslamâı öğretme amacıyla yine ücretsiz olarak dağıtılmıştır.11 Yine aynı dönemde camilerin din görevlisi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla İmam-Hatip okulları açılmıştır.
Atatürk, dinin ihyası doğrultusunda gerçekleştirdiği bu faaliyetleri şöyle anlatmaktadır:
âİlk olarak Kuranâın dilimize çevrilmesini istedim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye çevriliyor: Hz. Muhammed (sav)âin hayatına ait bir kitabın çevrilmesini emrettim.â 12
Atatürk, camilerde okunan hutbelerin gerçek amacına ulaşması, yani insanlara faydalı ve yol gösterici olması için aldığı tedbirleri de şöyle açıklamaktadır:
âHutbeden maksat; halkın aydınlanması ve halka yol göstermektir. Hutbe okuyan kimselerin siyasi durumu, toplum durumunu, uygarlık durumunu, uygarlık dünyasının sorunlarını her gün izlemeleri şarttır. Bunun için hutbeler tamamen Türkçe ve günümüze uygun olmalıdır ve olacaktır.â (Balıkesir Hutbesi)13
Kuranâın halka öğretilmesi ve açıklanması çalışmaları da, Atatürkâün dine olan inancının ve dine hizmet anlayışının açık bir göstergesidir. O döneme kadar Türkçeye çevrilmeyen Kuran, ilk olarak Atatürk döneminde Türkçe tercüme ve tefsir edilmiş; bu girişimle toplumun Kuranâı anlaması ve ondan öğüt alması hedeflenmiştir. Nitekim bu, Kuranâın indiriliş amacıdır. Ayetlerde Kuranâın insanlar tarafından anlaşılmasının ve kendi dillerinde okunup kavranmasının önemine şöyle işaret edilir:
Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kurâanâı), senin dilinle kolaylaştırdık. (Duhan Suresi, 58)
Eğer Biz onu Aâcemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kurâan kılsaydık, herhalde derlerdi ki: âOnun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, Aâcemi (Arapça olmayan bir dil)mi?â De ki: âO, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kurâan), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir. (Fussilet Suresi, 44)
Atatürkâün Laiklik İlkesi
Laiklik İlkesi ve İslam
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasamızda belirtildiği üzere âlaikâ bir devlettir. Laiklik, tarihte ve günümüzde zaman zaman yanlış anlaşılmış ve yanlış uygulanmış bir ilkedir. Bu nedenle, bu ilkeyi ve sonuçlarını detaylı olarak incelemekte yarar vardır.
Öncelikle belirtilmelidir ki, laiklik ilkesinin temel amacı, toplumda inanç ve ibadet özgürlüğünü tesis etmektir. Laiklik, Devletimizin vatandaşlarını bir dini benimseme, bu dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme konusunda kendi vicdanları ile başbaşa bırakmaktadır; bu da onlara özgür bir seçim yapma imkanı vermektedir. Bu ilke doğrultusunda, Türkiye Cumhuriyetiânin her vatandaşı, sahip olduğu inanca göre özgürce yaşama ve ibadet etme imkanını ve güvencesini bulacaktır.
1938 yılında yayımlanan Cumhuriyet Halk Partisiânin Onbeşinci Yılı kitabında, Atatürkâün sağlığında benimsenen âLaiklik Prensibiâ, şu şekilde izah edilmiştir:
âMilli ve içtimai hayata ferdin dinsiz, şu veya bu itikat sistemine mensup oluşu, milli ve içtimai vazifesi bakımından ne bir kusur, ne de bir fazilet sayılamaz. Türkiyeâde dinin dünya işlerinden ayrı tutulduğu, laikliğin ilan olduğu andan itibaren, hiç kimse, hiçbir ibadete icbar edilemez. Hiç kimse vicdanının ilhamı ile kabul ettiği ibadetten men olunamaz.â 14
Dikkat edilirse görülecektir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devletiânin sahip olduğu bu laiklik modeli, aslında İslam dininin özüne de son derece uygundur. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Bir insanın İslamâı din olarak benimsemesi tamamen kendi özgür iradesine bağlıdır. İslamâı kabul ettikten sonra da, Kuranâda emredilen ibadetleri uygulaması ya da men edilen yasaklardan sakınması; tamamen şahsın kendi vicdanıyla ilgilidir. Elbette Müslümanlar, birbirlerini Kuranâda anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama bu konuda asla bir zorlama yapılamaz, kişi baskı yoluyla dini uygulamaya yönlendirilemez.
Kısacası laiklik, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini güvence altına almaktır. Atatürkâün laiklik fikrini açıklayan Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:
âEn canlı cephesi ve en kısa ifadesiyle laiklik, din hürriyetini ve bundan doğan vatandaşlık haklarını düşmanlarına karşı korumaktır. Devlet hayatında laikliğin gayesi budur. Laik devlet, din hürriyetini ve dindarı her çeşit saldırıya karşı koruyan devlettir.â
Prof. Dr. Hamza Eroğlu da laikliği, âdin hürriyetinin ve bundan doğan hakların korunması ve teminatıâ için zorunlu bir şart olarak göstermektedir.15
Bunun aksi bir devlet modelini düşünelim: Örneğin, insanların zorla Müslüman ya da Hıristiyan yapıldığı bir ülkeyi düşünelim. Dahası bu dinlere inanan kişilerin, dinlerin kurallarına göre yaşamaları için de zorlandıklarını farz edelim. Diyelim ki söz konusu devlet modeli, toplumdaki insanları namaz kılmaları ya da kiliseye gitmeleri için devletin kolluk kuvvetleriyle zorlasın. Ya da biraz daha âılımlıâ bir yöntem benimseyip, namaz kılanlara ya da kiliseye gidenlere ödül verilsin... Böyle bir devlet, laikliğe tamamen aykırı bir devlet olacaktır. Dahası, bu türden tutumlar, İslamâa ve Kuran ahlakına da aykırı olacaktır.
Çünkü, zorla ya da menfaat karşılığı elde edilen bir dini inancın ya da ibadetin, İslamâa göre hiçbir değeri yoktur. İnanç ve ibadet, Allahâa yönelik ve Allah rızası için olduğunda bir değer taşır. Eğer devlet, insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, insanlar devletten korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda dinin yaşanmasıdır.
Devletimizin temel ilkelerinden olan laiklik, hem vicdan özgürlüğü gibi temel bir insani değere hizmet ettiği, hem de bu değere büyük önem veren İslam diniyle uyum sağladığı için, her Türk vatandaşının benimsemesi ve savunması gereken bir ilkedir.
Atatürk, laiklik ilkesini şöyle açıklamıştır:
âDin, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz de dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, devlet ve millet işleri ile karıştırmamaya çalışıyoruz. Kaste ve eyleme dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.â16
âTürkiye Cumhuriyetiânde her ergin kişi dinini seçmekte hür olduğu gibi, bir dinin töreni de serbesttir. Yani, ibadet hürriyetine dokunulamaz. Tabiatıyla ibadetler, asayiş ve genel ahlak kurallarına karşıt olamaz; politik nümayiş şeklinde yapılamaz. Türkiye Cumhuriyetiânde herkes Allahâa istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılamaz...â 17
Atatürkâün bu açıklamalarından da anlaşılacağı gibi laiklik din özgürlüğünü savunur. Bunun aksini savunan bazı art niyetli kişilere en güzel cevabı yine Atatürk vermiştir:
âLaik hükümet kavramından dinsizlik manası çıkarmaya çalışan fesatçılara fırsat vermeyiniz.â 18
Bir Fransız gazeteciyle yaptığı ropörtajda, âinkılapların dine karşı nasıl bir tutum içerisinde olduğuâ sorusuna da, Atatürk şu cevabı vermiştir:
âSiyasetimizi, dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz.â 19
Atatürkâün söz konusu laiklik tarifi, İslamâın ruhuna ve amacına tamamen uygundur. Kuran-ı Kerimâde, bir kimsenin dini kabul etmesinin kendi kararına bağlı olduğu, dini kabul etmezse bunun için kendisine zorlama yapılamayacağı şöyle bildirilir:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allahâa inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
Samimi Dindar Atatürk
Atatürk, İslam ahlakını ve dinimizin vecibelerini daha aile ocağındayken öğrenmiş, tahsil yaşamı boyunca da bu bilgilerini pekiştirerek geliştirmiştir. Mustafa Kemal, âIlımlı-modern-dindarâ yapının, en güzel örneği ve en başarılı uygulayıcısı, laik Cumhuriyetimizin kurucusudur. Atatürk, gericilikle mücadele ederken İslamâı yüceltmiş; dolayısıyla bu ikisi arasındaki ayrımı en doğru biçimde yapmıştır. Tekke, türbe ve zaviyeler onun döneminde kapanmış, ama ilk Türkçe Kuran meali de, yine onun döneminde yayınlanmıştır. Türk insanının ihtiyaçlarını ve özelliklerini çok iyi bilen; yobazlığa her zaman karşı çıkan Atatürk; Türk Milletini dinin özüne yöneltmeyi amaçlamış ve bugün milletçe ulaşmayı hedeflediğimiz yapıyı her yönüyle tecelli ettirmiştir.
Şüphesiz ki din, Atatürkâün de dikkat çektiği gibi; demokrasinin ve milli bütünlüğümüzün vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü bağ olan din; aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan en önemli unsurdur.
Din ahlakının var olmadığı veya dini değerlerin ortadan kalktığı bir toplumda, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak aile, ahlak ve devlet kavramları da geçerliliğini yitirecek, ve kısa süre sonra da ortadan kalkacaktır. Bu türden bir gelişme ayrıca, tarihi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın, milleti birbirine bağlayan milli ve manevi tüm bağların parçalanmasına, anarşinin dirilmesine ve toplumun bölünmesine neden olacaktır.
İşte bütün bu nedenlerden ötürü, toplum dokusunun vazgeçilmez bir parçası olma özelliği taşıyan din müessesesinin devamını sağlayamayan bir milletin sosyolojik ve bilimsel açıdan, ayakta durması mümkün değildir. Gerek kişi, gerekse toplum açısından dinin lüzumlu bir müessese olduğunu belirten, siyasi alanda yaptığı sayısız reformla bu sağlıklı bakış açısını geniş kitlelere yaymayı hedefleyen Atatürk; Türk Milletinin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini, âDin lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yokturâ; âDin vardır ve lazımdır.â20 sözleriyle teşvik etmiştir. Milletini, batıl inanışlardan arındırmayı ve gerçek dine yöneltmeyi amaçlamıştır.
Büyük Önder, gerçek dinin temelini ve Müslümanların konuyu hangi kıstaslara göre değerlendirmeleri gerektiğini, 7 Şubat 1923âte, Balıkesirâdeki Paşa Camiiânde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere şöyle ifade etmiştir:
âAllah birdir, şanı büyüktür. Allahâın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini Allah insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kuranâdaki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.â 21
Atatürk, İslam dininin ilme ve mantığa tamamen uygun bir din olduğunu bir başka konuşmasında da şöyle ifade etmiştir:
âBizim dinimiz en makul ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. ... İslamâın sosyal hayatı içinde hiç kimsenin, bir özel sınıf halinde varlığını sürdürme hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini kurallara uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmeye mecburuzâ 22
Büyük Önder Atatürk, Türk Milletinin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini de, sıklıkla vurgulamıştır. Atatürkâün, Osmanlı devletinin çöküşünü dine bağlayan Türk düşmanlarına yanıtı şu olmuştur:
âDüşmanlarımız, bizi dinin etkisi altında kalmış olmakla itham ediyor, duraklamamızı ve çöküşümüzü buna bağlıyorlar; bu bir hatadır. Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allahâın emrettiği şey, Müslüman erkekle, Müslüman kadının beraberce din öğrenerek eğitilmesidir. Kadın ve erkek bu ilim ve eğitimi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak zorundadır. İslam ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kuralla bağlanmış zannettiğimiz şey yoktur. Türk sosyal yaşantısında kadınlar bilimsel yönden eğitim ve öğretim görmekte ve diğer konularda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir.â 23
Atatürk, dini meseleler hakkındaki görüşlerini öğrenmek isteyen Fransız gazeteci Maurice Pernoâya yine kesin bir şekilde şu cevapları vermiştir:
M. Perno, şu halde yeni Türkiyeânin siyasetinde dine aykırı hiçbir temayül ve mahiyet olmayacak demek?
Atatürk: âSiyasetimiz dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz.â
M. Perno: Zat-ı asilaneleri, düşündüklerini bendenize daha iyi izah buyururlar mı?
Atatürk: âTürk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye istiklalini veren bu Asya milleti içinde daha karışık, sunâi, batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Eğer ışığa yaklaşamazlarsa kendilerini mahv ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız.â 24
Atatürk, her yönüyle olduğu gibi dindarlığıyla da milletine en güzel örnek olmuştur. Ulu Önder, dindar kişiliğinin bir göstergesi olarak, din adamlarına karşı her zaman hürmetkar olmuş ve onlara saygı duymuştur.
Cumhuriyetâin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Atatürkâün kendisine gösterdiği saygı ve hürmeti şöyle anlatmıştır:
âAtaânın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılardı. Utanır, ezilir, büzülür, âPaşam beni mahcup ediyorsunuzâ dediğim zaman âDin adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır.â buyururlardı. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.â 25
Atatürk bağnazlığın her türlüsüne karşıydı. Bu gerçeği Atatürk şöyle dile getirmişti:
âTürklerâ diyor Atatürk, âİslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyetâi karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyetâten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslamâın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor... 26
Atatürk gerçek İslamâın halka anlatılması için çalışmıştır. 'Akla, fenne, ilme uygun...'27 ifadesiyle de belirttiği gibi Atatürk, dinin özünü teşkil eden Kuran ahlakının, halka anlatılması gerektiği konusunun üzerinde durmuştur.
İslam dini hakkında böylesi güzel fikirlere sahip olan ve her ortamda bu düşüncelerini dile getiren Atatürk, açıktır ki Allahâtan korkan, Allahâın emirlerini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışan bir Müslümandı.
Atatürkâün Dindar Kişiliği
Vefatından bu yana, Atatürkâle ilgili pek çok eser kaleme alınmış, konferanslar ve toplantılar düzenlenmiş, çeşitli yorum ve değerlendirmeler yapılmıştır. Şüphesiz Atatürk; tarihin şahit olduğu en büyük komutan ve devlet adamlarından biridir. Bunu tüm dünya kabul etmektedir.
Atatürkâün burada saydığımız özellikleri, aslında onu tanımak için yeterlidir. Ancak Atatürk, bütün bu üstün özelliklerinden başka, hayatında ve davranışlarında önemli yer tutan, sosyal yönünü ve karakterini belirleyen ve İslam ahlakından kaynaklanan başka pek çok özelliğe de sahiptir. Tevazusu, hoşgörüsü, barışçı ve uzlaşmacı kişiliği; duygusallıktan uzak, akılcı yapısı; ahlak anlayışı; dinine karşı hassasiyeti; kararlılığı, giyim ve kuşamına, temizlik ve bakımına, sanat ve estetiğe verdiği önemi, bu özellikleri arasında sayabiliriz.
TBMMânin açılışı için hazırlattığı bildiri ya da Balıkesirâde verdiği hutbe bile, tek başına Atatürkâün dindar kişiliğini gözler önüne sermek için yeterlidir.
Atatürkâün İslamâda Vicdan Özgürlüğü Konusundaki Yorumu
İslamiyet, insanları din ahlakına uymaya çağırır. Din ahlakını yaşamayı kabul edenin mükafatı veya kabul etmeyenin cezası Allah katındadır. Müslümanlara bu konuda düşen görev, insanları Allah yoluna çağırmaktır. Bu çağrıya uyup uymamak, kişinin kendi seçimidir. Atatürkâün bu konuyla ilgili şu sözleri, Kuran ahlakına tamamen uymaktadır:
âDin bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz, dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasde ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz.â 28
İstişareye Verdiği Önem
Atatürkâün istişareye, yani farklı insanların görüşlerini almaya verdiği önem, bir kaynakta şöyle anlatılır:
âO, harikulade zekasına, büyük görüş kuvvetine, hadiseleri tahlil derinliğine dayanmakla beraber, başkalarının fikir ve mütalaalarına da kıymet verirdi. Onun en kuvvetli tarafı, en büyük kudreti, belki istişare etmesini bilmesi ve istişareler sonunda kendi eşsiz mantığını hadiselere hakim kılmasıydı.â 29
Atatürk de kendisinin bu özelliğini şu cümlelerle özetlemiştir:
âBen diktatör değilim... Çünkü, ben zoraki ve insafsız davranmayı bilmem. Ben kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmek isterim.â 30
Atatürkâün, istişare yapma ve diğer insanlara yumuşak davranma gibi özellikleri, Kuranâda bildirilmiş mümin vasıflarındandır. Allah Kuranâda Müslümanları tarif ederken âişleri kendi aralarında şura ile olanlarâ (Şura Suresi, 38) buyurmaktadır. Bir diğer ayette ise, insanlara yumuşak söz söylemek, şöyle emredilir:
Eğer Rabbinden ummakta olduğun bir rahmeti beklerken (darlıkta olduğundan) onlara sırt çevirecek olursan, bu durumda onlara yumuşak söz söyle. (İsra Suresi, 28)
Peygamberimiz (sav) de her zaman insanlara çok yumuşak ve ılımlı davranmış, onlarla istişare edip görüşlerine başvurmuştur. Bir ayette Peygamberimiz (sav)âin bu vasıfları şöyle anlatılır:
Allahâtan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allahâa tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 159)
Kararlılık
En önemli mümin özelliklerinden biri de kararlılıktır. Bir ayette, zalim inkarcılara boyun eğmeyen Kehf Ehlinin kararlılığı şöyle bildirilir:
Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: âBizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbiâdir; ilah olarak biz Oândan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız.â (Kehf Suresi, 14)
Kararlılık, Atatürkâün de en belirgin vasıflarındandı. O, Müslüman toprağı, Türkiyeâyi, işgalci güçlere karşı korumak için hayatı boyunca çok kararlı bir mücadele yürüttü. Tüm zorluklara rağmen, Samsunâa ayak bastığı andan Milli Mücadeleânin sonuna kadar, çabasından asla vazgeçmedi. Ataânın bu kişisel özelliğinin en güzel örnekleri, Samsunâa ayak basmasından, Erzurum Kongresiâne uzanan dönemde görülür. Halkın ve idarecilerin büyük bir umutsuzluğa kapıldıkları anda, onun kararlılığı ve davasına olan inancı, başarıya giden yolda tek ışık olmuştu.
Mustafa Kemal Paşa, bu zorlu dönemde bir yandan kumandanlarla temas kuruyor, yapılacak savunma konusunda onlarla bir fikir birliği sağlamaya çalışıyor; bir yandan da yorgun ve perişan durumda olan halkın moralini ve kendine olan güvenini kuvvetlendirmeye uğraşıyordu. Çalışmaları, bu konuda sağlam temeller atmasını sağladı ve çevresine, çalışma arkadaşlarına ve halka moral aşılamayı başardı.
Atatürkâün kararlılığının bir başka örneği de, Sakarya Meydan Savaşıândan önce yaşanan gelişmelerde görülür.
Sakarya Meydan Savaşıândan önce, Türk kuvvetlerine göre daha kalabalık olan; daha modern silahlara ve daha çok erzağa sahip olan Yunan kuvvetleri, çok büyük bir taarruz başlatmışlardır. Bu durum karşısında, Türk Ordusu gerilemeye başlar. Öyle ki, Yunan toplarının sesleri Ankaraâdan duyulacak noktaya gelmiştir. TBMMâde bir kargaşa yaşanmaya başlanmış, cepheye milletvekillerinden oluşan bir heyet gönderilmiştir. Halkta ve Meclisâte oluşan havayı fark eden Atatürk; bir genelge yayınlayarak tüm halkın moralini düzeltmiş, zafere olan inancın tekrar tesisini sağlamıştır. Atatürkâün aşıladığı bu inanç ve güven duygusu kısa bir süre sonra büyük bir zafere vesile olmuştur. Söz konusu genelgede şunlar yazılıdır:
âDüşmanın ilerlemesi ihtimaline karşı halkın, kesinlikle tereddüt ve kuşku duymasına yer yoktur. Düşmanın Anadolu ve içlerine doğru uzanmak isteyen kolları mezarlarına yaklaşıyor; bu yeni sefer, düşmanın ölüm yolculuğudur. Allahâın yardımı, yakın olaylar bu sonucu gösterecektir.â 31
Osmanlı devletinin başarılı olmasındaki en önemli etkenlerden biri olarak, padişahların orduyu şahsen komuta etmeleri gösterilir. Padişahın ordunun bizzat başında olması, askerlere büyük moral vermiştir. Fakat duraklama ve gerileme dönemlerinde padişahlar, orduyu vekillerine emanet etmeye başlamışlar; bu da askerin moralini olumsuz yönde etkilemiştir. Milli Mücadele döneminde, ordu tekrar milletin lideri tarafından bizzat sevk ve idare edilmeye başlanmıştır.
Kurtuluş Savaşı sırasında, sayı ve mühimmat açısından çok kısıtlı imkanlara sahip olan Ordumuz; Atatürk ve silah arkadaşlarının cesaret ve kararlılığından aldığı moralle, tarihte eşi görülmemiş bir zafere imza atmıştır. Sadece Kurtuluş Savaşı dönemi değil, öncesindeki I. Dünya Savaşı muharebelerinde de Atatürkâün cesareti kayda değerdir. Mustafa Kemal Çanakkaleâde yaralanmış, Sakarya Savaşı sırasında da kaburga kemiği kırılmıştır. Buna rağmen, yaralı olarak sedye üzerinde orduyu idare etmiştir. Atatürkâün bu cesareti ve kararlılığı, inandığı mukaddes değerlerden kaynaklanmaktadır.
Atatürkâün yıllar sonra, Hafız Sadettin Kaynakâa Türk Ordusu için hazırlattığı hitabe; onun şehitliğe, vatan yolunda mücadeleye verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır. Atatürk, ordu müfettişleri için hazırlattığı bu hitabede, aşağıdaki Kuran ayetlerine yer verdirmiştir:
Allah yolunda öldürülenleri sakın âölülerâ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. (Al-i İmran Suresi, 169)
Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklık gösterin ve Allahâı çokça zikredin. Ki kurtuluş (felah) bulasınız. (Enfal Suresi, 45)
Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allahâın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allahâın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size âeksiksiz olarak ödenirâ ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfal Suresi, 60)
Ey peygamber, müâminleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur. Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaâf olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allahâın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 65-66)
Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi, 4)
Ey iman edenler, sizi acı bir azabdan kurtaracak bir ticareti haber vereyim mi? Allahâa ve Oânun Resulüâne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte âbüyük mutluluk ve kurtuluşâ budur. (Saf Suresi, 10-12) 32
Atatürkâün, içinde Kuran ayetleri yer alan bir hitabeyi, Türk Ordusunun müfettişleri için hazırlatması, maneviyata ne derece önem verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Atatürkâteki Bir Diğer Özellik: Tevazu
Atatürkâün en önemli özelliklerinden biri de, çağının çok ötesinde bir dehaya ve başarılarla dolu bir yaşama sahip olmasına rağmen, son derece mütevazi ve alçakgönüllü olmasıydı.
Tevazu sahibi ve alçakgönüllü olmak, Kuran ayetlerinde tavsiye edilen önemli Müslüman özelliklerindendir. Bu konuyla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:
O Rahman (olan Allah) ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman âSelamâderler. (Furkan Suresi, 63)
â¦ İşte sizin İlahınız bir tek İlahtır, artık yalnızca Oâna teslim olun. Sen alçakgönüllü olanlara müjde ver. (Hac Suresi, 34)
Atatürkâün tevazusunu ortaya koyan belgelerde, kişiliğinin bir başka özelliği de ön plana çıkmaktadır. Bu özellik, söylemek istediğini en çarpıcı kelimelerle, en güzel şekilde anlatmadaki ustalığıdır. Atatürk, karşısındaki insanları hep onore etmiş ve bunu yaparken söz söyleme sanatındaki ustalığını kullanmıştır. Alçakgönüllülüğü, hitabetteki ustalığı; dünya tarihinde çok az insanda görülen gerçek bir mümin özelliğidir. Bir ayette şöyle buyrulur:
İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Lokman Suresi, 18)
Çalışkanlığı
Atatürk çalışkan olmanın önemini ısrarla vurgulamış, dahası bunun İslam dininin bir gereği olduğu üzerinde durmuştur. Aşağıdaki sözleri bu konudaki düşüncelerini ortaya koymaktadır:
âGeçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk Milletinin karakteri yüksektir.â (Onuncu Yıl Nutku)
Belirttiğimiz gibi, Atatürkâün bu öğütleri Kuran ahlakına uygundur. Kuranâda Allah insana çalışkan olmayı şöyle emretmektedir:
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın yorulmaya-devam et. (İnşirah Suresi, 7)
Atatürkâün Güzel Konuşma Hakkındaki Öğütleri
Kuranâda yer alan önemli mümin özelliklerinden biri de, insanlara güzel söz söylemektir. Yani insanlarla yapıcı, samimi, etkileyici ve akılcı şekilde konuşmak, insanlara karşı en kibar ve nezih üslubu kullanmaktır. Kuran ayetlerinde bu konunun önemi şöyle açıklanır:
Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 24-25)
Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Atatürk de Kuran ahlakının bir parçası olan âgüzel söz söylemeâ konusuna büyük önem vermiştir. Sohbetleri, söylev ve demeçleri incelendiğinde bu açıkça görülür. Dahası, bu konuda topluma da önemli öğütler vermiştir. Atatürk, aşağıdaki sözleriyle, Türk gençliğine bu konuda yol göstermiştir:
âTürk çocuğu konuşurken, onun beyan ve anlatış tarzı, Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslubu, kendisini dinleyenleri, onun yürüdüğü yola götürebilecek; bu kabiliyeti sayesinde Türk çocuğu kendisini dinleyen veya yazısını okuyanları, peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek, ulaştırabilecektir.â 35
Atatürk, Dinimizde Emredildiği Gibi, Barış Yanlısı Bir İnsandır
Kuran, Allahâın insanlara yol gösterici olarak indirdiği bir kitaptır; Allah, Kuranâda insanlara en güzel ahlakı yaşamayı emretmektedir. Bu ahlakın temelinde, sevgi, şefkat, hoşgörü, adalet ve merhamet gibi kavramlar yatar. İslam, bireyler arasında olduğu gibi, toplumlar ve ülkeler arasında da bu vasıfların hakim olmasını öngörür.
İslam kelimesi, Arapçada âbarışâ kelimesiyle aynı anlama gelir. Kuran ayetlerinde insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırılmaktadırlar. Bakara Suresiânin 208. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Ey iman edenler, hepiniz topluca âbarış ve güvenliğe (Silmâe, İslamâa) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 208)
Kuranâa göre savaş, sadece son çare olarak başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir âistenmeyen zorunlulukâtur. Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların inkarcılar olduğu, Allahâın ise savaşa rıza göstermediği şöyle açıklanır:
... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)
Peygamberimiz Hz. Muhammedâin hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.
Atatürk de, İslam ahlakının bu barışçı özelliğini rehber edinmiştir. Atatürkâün siyasi doktrini, aynen Kuranâda emredildiği gibi, gerektiğinde savunma amaçlı olarak savaşmak; asıl olarak barış yanlısı olmaktır. Onun ünlü âYurtta sulh, cihanda sulhâsözü, bu konuda tarihe geçmiş bir slogandır. Atatürk, bir konuşmasında da şöyle demiştir:
âCumhuriyet'in dış siyasette özenle güttüğü amaç, uluslararası barışı korumak ve güven içinde yaşamaktır. Komşularımızla dostluk ve iyi geçinme yolunda her gün biraz daha ilerlemekteyiz.â 36
NOTLAR
1 Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., s. 102, 1979
2 Dr. Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri (Atatürk ve Din Eğitimi, A. Gürtaş, s. 26)
3 Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 100, 1945, s. 3
4 Ahmet Gürbaş, Atatürk ve Din Eğitimi, DİBY, s.28
5 Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s. 4
6 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1959, c. 2, s. 86 (Atatürkâün Düşünce Yapısı, G.Tüfekçi, s. 117)
7 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 111
8 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 43
9 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 93
10 Ercüment Demirer, Din, Toplum ve Kemal Atatürk, s.10
11 Ahmet Nazım, Kamil Miras, 1932, (
12 Fethi Naci, Atatürkâün Temel Görüşleri, s. 55
13 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, c. 2, s. 93
14 CHPXV. Yıl Kitabı, sh. 12-13, zikreden; Ş.S. Aydemir, a.g.e., s. 454
15 Gerçek Yönüyle Atatürkçülük, Türk Devriminin Temel Prensipleri ve Cumhuriyet Rejimi, Ankara, 1965
16 Dr. Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1971 (Ahmet Gürtaş, s. 34)
17 Afet İnan, Medeni Bilgiler, s. 470 (Rönesans, Kasım 1990, s. 23)
18 Osman Pazarlı, Sosyoloji, Lise III, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1979
19 Maurice Pernoâyla ropörtaj, Akşam, 11 Şubat 1924 (Cumhuriyet Gazetesi eki, Atatürkâle Konuşmalar, s. 111, Nisan 2000)
20 Asaf İlbay, Yakınlarından Hatıralar, s. 102
21 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, c. 2, s. 93
22 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1959, c.2, s. 90
23 a.g.e, s.86
24 Ahmet Gürbaş Atatürk ve Din Eğitimi, , Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.32
25 a.g.e, s.12
26 Sadi Borak, Atatürk ve Din, s. 36-37 (Rönesans,Aralık 1991, s. 61)
27 İzmir, 3 Şubat 1923, Atatürk Diyor ki, Varlık Yayınları, s. 46
28 Sadi Borak, Atatürk ve Din, 1962 (A. Gürtaş, s. 34)
29 Atatürkâün Hususiyetleri, s. 73
30 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 33
31 Türk Tarihi, Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, Genelkurmay Başkanlığı 50. Yıl Yayını, 1973, s. 252
32 Sadi Borak, Atatürk ve Din, 1962 (A. Gürtaş, s. 50)
33 Atatürkâün S.D. II, 1923, s. 128
34 Atatürkâün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, Sabiha Gökçen, s. 55
35 Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk Hakkındaki Hatıralar ve Belgeler, s. 285
36 Atatürkâün SD, I, 1935, s. 361 (Fethi Naci, s. 93)
9. Bölüm
Atatürkâün Üstün Özellikleri
Cumhuriyet tarihi boyunca Ulu Önder Atatürkâle ilgili sayısız eser kaleme alınmış, pek çok konferans, seminer ve söyleşi düzenlenmiş, birçok yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Elbette ki, Atatürk çok büyük bir komutan, güçlü bir devlet adamı, kararlı bir devrimcidir. Gerek kendi milleti, gerekse dünya milletleri açısından çok büyük bir kahraman; eşsiz bir siyasi dehadır.
Gerçekten de bütün bu vasıflar, Atatürkâü tanımlamakta son derece belirleyici unsurlardır. Bunların yanı sıra, Atatürkâün güçlü şahsiyetini ve medeni kişiliğini belirleyen, insani ve sosyal yönünü ortaya koyan başka üstün karakter özellikleri de vardır: Tevazusunu, hoşgörüsünü, barışçı ve uzlaşmacı kişiliğini, akılcı ve duygusallıktan uzak yapısını, milli ahlak anlayışını, dinine karşı hassasiyetini, giyim ve kuşamına, temizlik ve bakımına, sanat ve estetiğe, sofra adabına verdiği önemi, bunlar arasında sayabiliriz.
Atatürkâün bu medeni kişiliğini, sosyal ve beşeri açılardan ele alacağız. Üstün karakter özelliklerine değinerek, her Türkâün örnek alması gereken vasıflarına yer vereceğiz.
Burada önemli olan nokta, nihai hedefin, Atatürkâün müstesna şahsiyetinin, vatandaşlık şuuruna varmış her Türk ferdi tarafından örnek alınması ve yaşatılmasıdır. Zira, 70 milyonu bulan genç ve dinamik nüfusuyla, dev adımlarla büyüyen ekonomisiyle, Adriyatikâten Çin Seddiâne kadar uzanan kültürel etki alanıyla, en büyük çalkantıların dahi sarsamadığı örnek iç istikrarıyla Türkiye; hiç şüphesiz ki, 21. yüzyıla damgasını vuracak ülkeler arasında yer almaktadır. Böyle bir ideal içinde, millet olarak örnek alınacak bir karaktere ulaşılması gerektiği de açıktır.
İşte bu noktada Büyük Önderâin müstesna kişiliği, Türk insanına örnek olmaya ve ışık tutmaya devam edecektir.
Bir Eylem İnsanı Atatürk
Atatürkâün en önemli vasıflarından biri, bir eylem insanı olmasıdır. Yani düşüncelerini lafta bırakmaması; onları gerçekleştirmek için harekete geçip ortaya somut bir şeyler koymaya çalışmasıdır. Bu nedenledir ki, Avrupalıların âHasta Adamâ diye nitelendirdiği bir milleti ayağa kaldırmıştır. Ortaya koyduğu ve biraraya getirip kaynaştırdığı ilkelerle, ülke karanlıklardan aydınlığa taşınmış ve müreffeh Türkiyeânin temelleri atılmıştır. İçindeki coşkun vatan sevgisi ve yokluk içinde dahi başarıyı hedefleyen âKuva-i Milliye Ruhuâ, ülkeye önce askeri alanda, sonra da sosyal ve ekonomik alanda birçok zafer kazandırmıştır.
Atatürk, ülke sorunlarını çözerken, daima aklın ve ilmin gereklerine göre hareket etmiştir. Olayları geniş ve detaylı düşünmüş; basit hedefler peşinde değil, köklü çözümler peşinde koşmuştur. Her zaman vatanın ve milletinin menfaatlerini gözetmiş, hiçbir zaman kişisel çıkarlarını önemsememiştir.
âBugüne dek elde ettiğimiz başarı, bize ancak gelişme ve uygarlığa bir yol açmıştır... Bize ve bizden sonra gelenlere düşen görev, bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektirâ diyen Atatürk, yeni nesillere, kendi düşünce ve ilkeleri ışığında yürüme görevini vermiştir.
Bugün, vatanın ve milletin hayrı adına yola çıkanlardan, yalnızca Atatürkâün açtığı yolda yürüyenlerin başarıya ulaştıkları bir gerçektir. Ülkemizin sorunlarıyla ilgili olarak üretilen, gerçekçi yaklaşımlar ve sağlıklı çözümler, yine Atatürkâün çizdiği çerçevede şekillenmektedir.
Öyle ise, Atatürkâü ve Atatürkçülüğü, geçmişte kalmış parlak bir olay ve ilkeler bütünü olarak düşünmek; birtakım süslü sözlerle övmek, yetersiz ve yanlıştır. Burada önemli olan, Türk Milletinin modernleşmesinin reçetesi olan Atatürkçülükâün pratik hayata geçirilmesidir.
Ülkemiz yeni bir yüzyıla hazırlanıyor. Hedefimiz belli: Dünyanın gelişmiş ve çağdaş devletleri arasındaki yerimizi almak... Türkiye, bunu başaracak güce, akla ve kaynağa, fazlasıyla sahiptir. Yapılması gereken tek şey, Atatürkâün yıllar önce ortaya koyduğu ilke ve düşüncelerle, yokluktan ortaya çıkardığı modern Türk Devletini, yine aynı ilke ve düşüncelerle çağımızın ötesine taşımak... Türkiye bunu, Atatürk ile başarmış ve adeta bir Türk Rönesansı yaşamıştır. Onun ilke ve düşüncelerine sadık kalacak samimi Atatürkçülerle, bugün de bu başarının çok daha fazlasının gösterilebileceğine inancımız tamdır.
Atatürkâün Bağımsızlık Tutkusu
Atatürkâün ve Atatürkçülükâün önemini kavrayabilmek ve samimi bir Atatürkçü olabilmek için; herşeyden önce onun hayatını incelemek, neler yaptığını, neyi hangi düşünce ve ruh hali içerisinde gerçekleştirdiğini iyi analiz etmek gerekir.
Onun düşünce ve devrimlerinin temelini araştırdığımızda, bunun âtam bağımsızlık ve özgürlükâ ilkesine dayandığı hemen göze çarpar.
Mustafa Kemal, daha öğrencilik yıllarında, bağımsız bir millet olmadan çağdaş bir devletin kurulamayacağını anlamış ve özgürlükten uzak bir ortamda yaşamaktansa, her türlü tehlikeye göğüs gererek bağımsız bir millet için savaşmayı göze almıştır. Buradan aldığı güçle, vatan topraklarını işgal eden güçlere karşı amansız bir mücadele vermiş; Türk Milletinin iradesini bağlayacak yönetim şekillerine razı olmamıştır. Başka ülkelerin boyunduruğu altına girmiş bir milletin zamanla tarihten silineceğini bilen Atatürk, âBen yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir milletin evladı kalmalıyım. Milli istiklal bence bir hayat meselesidirâ demiştir.
Askerlik yıllarında, Suriyeâde görevliyken gizlice geldiği Selanikâte, Askeri Rüştiye öğretmenlerinden Hakkı Baha (Pars)âın evinde arkadaşlarıyla yaptığı bir toplantıda şunları söylemiştir:
â.... Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir.â
Bu sözler, Mustafa Kemalâin kurmayı tasarladığı devleti hangi temel üzerine inşa edeceğinin ilk işaretlerini veriyordu.
Mustafa Kemal âYa istiklal ya ölümâ sözüyle hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğini gösterdiği bağımsızlığı öylesine içine sindirmişti ki, âÖzgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdirâ diyerek, onu kişiliğinin bir parçası haline getirmişti.
Atatürkâün bağımsızlık anlayışı, sadece siyasi bağımsızlığı değil, askeri, ekonomik ve kültürel bağımsızlığı da içine almıştır. O, tam bağımsızlıkla, kendi kendine yetebilen; savunmasından teknolojisine, tarımından ekonomisine kadar her alanda, tek başına ayakta durabilen bir yapıyı kastetmiş ve şöyle demiştir:
âİstiklal-i tam denildiği zaman, bittabi siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, harsi ve ila ahiri her hususta istiklal-i tam ve serbest-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet, millet ve memleketin, manayı hakikisiyle istiklalinden mahrumiyet demektir.â
Yüksek dehasıyla, gelecekte sadece siyasi bağımsızlığın yeterli olamayacağını anlayan Ulu Önderâimiz; imkansızlıklara rağmen, ülkemizin ekonomik yönden de bağımsızlığını sağlayacak sanayi hamlelerini başlatmış, milletimizi ortak bir kültür potasında eritip kaynaştırmak için milli bir kimlik oluşturma gayretini göstermiştir.
Atatürkâün tam bağımsızlık anlayışının ne kadar isabetli olduğunu, bugünün dünyasına baktığımızda hemen gözlemleyebiliyoruz. Artık ülkeler güçlerini, başka devletlerin topraklarını işgal ederek değil, uyguladıkları ekonomik ve kültürel politikalarla ortaya koymakta ve bu şekilde milletlerin bağımsızlığını tehdit etmektedirler.
Ülkemizin böyle bir tehlikeden korunması, Atatürkâün ortaya koyduğu tam bağımsızlık anlayışının yürekten benimsenmesi ve bu anlayışın gereklerinin kararlı bir şekilde uygulanmasıyla mümkün olacaktır.
Bağımsızlık gibi barış da, Atatürkâün kişiliğinin önemli bir parçasıydı. Atatürk, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük askerlerinden biridir. Hayatının önemli bir bölümünü cephelerde geçirmiş, bir askerin ulaşabileceği en yüksek mevkide bulunmuş, en ağır sorumlulukları almıştır. Bununla beraber Atatürk, barışın önemini herkesten daha iyi bilmektedir. Nitekim âYurtta sulh, cihanda sulhâ sözleri, barışı yalnızca Türk Milletinin refahı için değil, tüm dünya milletleri için istediğini ortaya koymaktadır. Atatürk barışı, refaha ve saadete götüren yol olarak tanımlamaktadır:
âBarış, milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur⦠Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirmek, her alanda her türlü ihtimallere karşı koyacak bir halde bulundurmak ve dünya olaylarının bütün safhalarını büyük bir uyanıklık içinde izlemek, barışsever siyasetimizin dayanacağı esasların başlangıcıdır.â 1
Kararlı ve Çevresine Moral Aşılayan Lider
Atatürk en zor anlarda dahi kararlılığından ve inancından hiçbir şey yitirmez ve sürekli çevresine moral aşılardı.
Atatürkâün silah arkadaşı İsmet (İnönü) Paşa, İkinci İnönü Zaferiânden sonra, kendisini kazandığı zaferden dolayı tebrik eden Mustafa Kemal Paşaâya cevaben bir mektup yazmıştır. Mektubunda, elde edilen zaferin arkasındaki esas gücün, Atatürkâün ruhundaki ateş olduğunu, bu ateşte milletin maddi ve manevi bütün kabiliyet ve kuvvetlerinin toplandığını şu satırlarla ifade etmiştir:
âTBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Zulüm ve istibdat dünyasının en zalimane hücumlarına karşı yalnız ve şaşkın kalan milletimizin maddi ve manevi bütün kabiliyet ve kuvvetlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete getiren Büyük Millet Meclisiânin Reisi Mustafa Kemal Paşa!. Kahraman askerlerimiz; Subay ve erlerimizle Avcı hatlarında omuz omuza vuruşan Tümen ve Kolordu Komutanları adına takdir ve tebriklerinize Kemali Fahr ile arzı şükran ederim.â
Atatürkâün kararlılığının bir başka örneği, Sakarya Meydan Savaşıândan önce yaşananlarda görülmüştür. Bu gelişmeler, Atatürkâün zamanın ötesinde bir dehaya sahip olduğunu, mevcut şartları analiz etme gücünü ve milletine olan sarsılmaz inancını bir kez daha ortaya koymuştur.
Sakarya Meydan Savaşıândan önce, söz konusu olaylar şöyle gelişmiştir: 1920 senesinin Temmuz ayında, Yunan İşgal Kuvvetleri Geyve Boğazıândan Afyonâa kadar uzanan hat boyunca mevzilenmiş Türk Ordusuna karşı büyük bir taarruza girişirler. Mustafa Kemal, düşmana karşı daha elverişli şartlarda savaşmak için orduya Sakaryaânın doğusuna çekilme emri verir. Bu taktiksel çekilmesi ve Yunan ordusunun ilerlemesi, bütün yurtta ve TBMMâde büyük heyecan uyandırmıştır. Harp sanatından anlamayan ve Atatürkâün askeri dehasını hakkıyla takdir edemeyenler, bu durumu büyük bir yenilgi olarak değerlendirmişlerdir. TBMMâde tartışmalar ve hiddet son dereceyi bulmuştur ki, Mustafa Kemalâin inanç ve kararlılığı bu tartışmalara son noktayı koyar. Yayımlanan bir genelgeyle, halkın ve mebusların moralleri düzeltilir ve güvenleri tazelenir. Atatürkâün aşıladığı bu inanç ve güven duygusu, kısa bir süre sonra büyük bir zafere vesile olacaktır. Söz konusu genelge şöyledir:
âDüşmanın ilerlemesi ihtimaline karşı halkın, kesinlikle tereddüt ve kuşku duymasına yer yoktur. Düşmanın Anadolu ve içlerine doğru uzanmak isteyen kolları mezarlarına yaklaşıyor; bu yeni sefer, düşmanın ölüm yolculuğudur. Allah'ın yardımı, yakın olaylar bu sonucu gösterecektir.â
Sakarya Meydan Savaşı öncesinde, Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemalâin ordunun başına geçmesini istedi. Çünkü milletin ve Meclisâin umudu, onun şahsında bütünleşmişti. Sonuçta 5 Ağustos 1921 tarihli bir kanun ile Meclis bütün yetkilerini Mustafa Kemalâe devretti ve Başkomutanlık sıfatı verdi. Böylece, Erzurum Kongresi sırasında bütün sıfatlarını bırakan ve tüm memuriyetlerinden çekilmiş olan Mustafa Kemal Paşa; ulusal iradeyle, ve Meclis Reisi olarak, askerlikteki en sorumlu fakat en şerefli göreve, Başkomutanlığa yükselmiş bulunuyordu.
Osmanlı devletinde, Başkumandanlık daima padişaha ait olmuş ve ordular Başkomutan vekilleri tarafından sevk ve idare edilmiştir. Mustafa Kemal ise bir milli kahraman olarak, Türk tarihi boyunca milli iradeye dayanarak başkomutanlık makamına geçen ilk Türk komutandır.
Mustafa Kemal bu şerefli makam ile aziz Türk Ordusunun başına geçti ve 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi boyunca orduyu yönetti.
Savaş sırasında atından düşen ve kaburga kemiği kırılan Mustafa Kemal, yaralı olarak sedye üzerinden harekatı idare etti. Bu büyük kumandanın cesareti, fedakarlığı ve inancı, askerlere moral aşıladı. Bu inanç, komutası altındaki kahraman askerlerin kendisine duydukları güvenle birleşince, hiç kimsenin ihtimal vermediği bir mucize gerçekleşti. Sayı, mühimmat ve askeri olanaklar açısından çok eksik bırakılmış Türk Ordusu, Batıânın bütün imkanlarını arkasına almış olan Yunan ordusunu hezimete uğrattı.
Atatürkâün kararlı ve önder kişiliğinin insanlar üzerinde bıraktığı etki, Kurtuluş Savaşıândan yıllar sonra bile, birçok yabancı gazeteci ve devlet adamının dikkatini çekmiştir. Bu gazeteci ve devlet adamlarından bazıları, Atatürk hakkında şunları söylemişlerdir:
Fransız Gazeteci Madam Golis;
âAni olarak fosfor gibi ışıldayan yine birdenbire kendi içinde dönen garip bakışları vardı. Kuvvetli kişiliği, herşeyi kavramadaki süratle, el hareketleriyle, kendini belli ediyor. Mustafa Kemal, gerçekten genç temiz, candan inanmış, ulusunu yönetmek için doğmuş bir insandır.â 2
İngiliz Yazar Ravlinson;
âKuvvetli karakterli ve dünya milletleri arasında kendi milletini, haklı gururu üzerine kesin görüşlü bir adam olarak hiçbir zaman kişisel ün peşinde koşmadı. Yurdunun çıkarlarını herşeyin üstünde tutan ve milleti için her faydalı sonuca ulaşmaya çalışan bu zat gücünü damarlarına işleyen görev duygusundan alıyor.â 3
İtalyan Bakan Soforça;
âHayatının sonuna kadar ulusunun mutlak güveniyle kurduğu devletin başında kalan muzaffer kumandanın kişiliği, eşi görülmemiş bir karakter örneğidir.â 4
İngiliz Elçisi Persi Loren;
âGörüşü o kadar keskin ve sıhhatli idi ki, olayların gidişi, halkın duyguları ve Türkiyeânin iş ilişkileri ile ilgili sezişleri şaşılacak bir şekilde doğru çıkardı.â 5
Tevazu Sahibi Bir Deha
Atatürkâün alçakgönüllüğü, hitabetteki ustalığı ve bu ustalığı en etkili şekilde kullanması, dünya tarihinde, çok az sayıda liderde görülebilecek gerçek bir beyefendilik özelliğidir.
Birinci İnönü Zaferiânden sonra, silah arkadaşı İsmet Paşaâya yazdığı teşekkür mektubu bu özelliğini açık bir şekilde ortaya koymuştur;
âİnönü Muharebe Meydanıânda, Metris Tepeâde Batı Cephesi Komutanı ve Genelkurmay Başkanı General İsmetâe: Dünya tarihinde sizin İnönü Meydan Muharebeleriânde üzerine aldığınız görev kadar ağır bir görev kabul etmiş komutanlar azdır.
Düşmanın çılgın istilası, azim ve hamiyetinizin kayalarına başını çarparak paramparça oldu. Namınızı, tarihin şeref sahifelerine kaydeden ve bütün milleti hakkınızda sonsuz minnet ve şükrana sevk eden büyük gaza ve zaferinizi tebrik ederken üstünde durduğunuz tepenin, size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanını seyrettirdiği kadar, Milletimiz ve kendiniz için parlak yükselme ile dolu bir gelecek ufkuna da baktığını ve egemen olduğunu söylemek isterim.â
Atatürkâün vurgulamakta ve yüceltmekte en hassas olduğu konu, Yüce Türk Milletinin fedakarlığı, cesareti ve özverisi olmuştur. Nitekim kazanılan eşsiz zaferin mimarı Mustafa Kemal, bu zaferin Anadolu halkının eseri olduğunu her fırsatta dile getirmiştir:
âDüşünmediler ki Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri kendilerinin melâun ihtiraslarına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir. Nitekim milletimiz düşmanın hazırlıklarına karşılık için, hiçbir fedakarlıktan çekinmedi. Ordumuzu takviye para, insan, silah, hayvan, araba velhasıl her ne lazımsa seve seve verdi. Avrupaânın en mükemmel araçlarıyla donatılan Konstantin ordusundan, Ordumuzun donatım itibariyle de geri kalmaması ve hatta ona üstün gelmesi gibi inanılmaz mucizeyi Anadolu halkının fedakarlığına borçluyuz.â 6
Atatürk aynı alçakgönüllüğü, 30 Ağustos Zaferiânden sonra da göstermiş; kazanılan bu büyük zaferin arkasında Türk Ordusunun komuta heyetinin ve Türk subaylarının bulunduğunu belirtmiş; bu büyük zaferi Türk Milletinin bir anıtı olarak gördüğünü ifade etmiştir. Türk Miletinin bir evladı olmak ve bu milletin ordusunda Başkumandan olarak hizmet etmek; eşsiz deha sahibi bu Büyük Kumandan için övünülecek tek özellikti:
âHer safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu muharebe; Türk Ordusunun, Türk subaylarının ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tesbit eden çok büyük bir eserdir. Bu eser, Türk Milletinin ölmez bir anıtıdır. Bu eseri meydana getiren bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğum için, sonsuza dek mesut ve bahtiyarım.â
Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, Atatürkâün Türk Milletinin ve Türk Ordusunun bir bütün olarak işlenmesinden, millet ve ordusu arasındaki bağ ve yardımlaşmadan bahsetmesidir. Bu bağ yalnızca Kurtuluş Savaşıânda görülmemiş; Cumhuriyet sonrasındaki yıllarda da açıkça hissedilmiştir. Günümüzde de Türk halkının Kahraman Ordusuâna karşı gösterdiği hassasiyetin ve onun, her Türkâün kalbinde özel bir yeri bulunmasının sebebi; tarih boyu süregelen ve Atatürkâün de sözlerinde altını çizmiş olduğu bu kopmaz bağdır.
Atatürk, Kurtuluş Savaşıânın zaferle sonuçlanmasının ardından, hükümdar, diktatör, halife ve benzeri sıfatlar alabilirdi. Fakat büyük adam olabilmek için, onun parlak ünvanlara ihtiyacı yoktu. Zeminini hazırladığı ve ilkeleri doğrultusunda kurduğu Cumhuriyetâin başkanı olduktan sonra; çizdiği medeniyet yolunda yürümeye başladı. İsteseydi, şüphesiz ki tahta çıkabilirdi. Fakat basireti buna mani oldu. Kibirsizdi; gösterişi sevmez, öğünmesini bilmezdi. Hergün biraz daha filozoflaşmış, halk arasında kıymeti artmıştır. 7
Bu büyük insanın sahip olduğu tevazu, yakın çevresi ve diğer insanlarla birebir ilişkilerinde daha da net bir şekilde ortaya çıkıyordu. Cumhuriyet dönemi ressamlarından İbrahim Çallıânın Atatürkâle yapmış olduğu sohbet, bu tevazunun açık bir örneği olmuştur.
İbrahim Çallıânın o gün yaşadıklarını, Hasan Cemil Çanbel şöyle anlatıyor:
Çallı - âBüyük reisimiz, beni huzurunuza kabul buyurdunuz. Ve beni konuşturdunuz, siz ne büyüksünüz ki, bizi dinliyorsunuz.â
Atatürk - âBen sizi dinlerim, sizin konuşmak ne kadar hakkınızsa, benim de bu büyük millete söylemek, kendimi ona dinletmek hakkımdır.â
Çallı - â Size malik olmak, bu güzel talih Türk Milletine nasib oldu.â
Atatürk - â Aynı milletin çocuklarının beraber bulunarak birbirini tanımaları, sevmeleri ve yüksek hislerle aynen tabi olmaları güzel bir şeydir. Eğer siz güzel sanatlar mensubu olarak bunu tesbit ederseniz bütün millete ve bütün insanlığa hizmet etmiş olursunuz.â
Çallı - âBüyük Reisi Cumhur...â
Atatürk - âHayır ben bu akşam sizinle Cumhurbaşkanı olarak değil, bir vatandaş olarak konuşuyorum. Bu memlekette ve her memlekette, daima bir cumhurbaşkanı vardır. Ben sizinle şimdi konuşurken bir vatandaş sıfatını düşünüyorum.â
Çallı - âSiz bu milleti kurtardınız.â
Atatürk - âBu bahsi burada bırak, şimdi Gazi Mustafa Kemal yok, sizinle eşit koşullar altında konuşabilirim.â
âSözleriniz güzel ama bitti, yalnız sen mi söyleyeceksin. Sanatçılar sanırlar ki yalnız kendileri heyecanlanırlar. Etraflarındaki insanların kendilerinden ziyade heyecanlandıklarını unuturlar.â
Çallı- âBüyük Paşam, bir eserim var, Fındıklı Sarayıânda duruyor.â
Atatürk- âFındıklı Sarayı neresi? Ben saraylardan hoşlanmam. Devlet Başkanı olmak mecburiyetinde, İstanbulâa gittiğimde Dolmabahçe denen soğuk bir yerde oturuyorum. Ve ben orada rahatsız oturuyorum. Bir evde otursam daha rahat ederim.â 8
Atatürk, yaşamının önemli bir bölümünü cephelerde mücadele etmekle geçirmiş, bir ülkenin Kurtuluş Savaşıâna tek başına yön vermiş, Türk Ordusunun başına geçmiş ve büyük bir zafere imza atmış, eşsiz bir devlet adamıdır. Ancak kahramanlıklarla dolu bir geçmişe sahip olan bu insan; günlük yaşantısında gösterişten uzak, sakin bir hayat sürmeyi tercih etmiştir. Atatürkâün Kurtuluş Savaşı sonrasındaki yaşamı onun bu özelliğini göstermektedir.
Atatürk Ankaraâdaki zamanlarını Marmara Köşküânde geçirir, öğle yemeklerini orada yer, sıradan bir vatandaş gibi çiftlikle meşgul olur, bazen sohbet etmek için yakın arkadaşlarına uğrardı. İstanbulâdayken de motorla boğaz gezintisinden, Anadolu sahilini takiben Adaâya gitmekten hoşlanırdı. En büyük zevki halkın arasına karışarak, onların eğlencesine iştirak etmekti. Herkes bilirdi ki Ataânın en mutlu olduğu dakikalar, halkıyla beraber olduğu anlardı.
Atatürkâün Bilime Verdiği Önem
Atatürkâün önem verdiği ve savunduğu kavramların hayatımızla olan uyumunu, hemen her alanda görmek mümkündür. Atatürkâün bilim konusuna yaklaşımı, bunun bir başka örneğidir. Atatürk, âİlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yokturâ derken, konuya olan ilgisini ön plana çıkartmaktadır.
Türk Milleti, gerçek karakterine ters düşen, cahillikten ve geri kalmışlıktan kurtulmak için, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürkâün göstermiş olduğu çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeli; hedeflerine ulaşmak için bir an önce harekete geçmelidir. Bu hedeflere ulaşmak için gereken herşey yapılmalıdır. Türk Milletinin üstün karakteri bunu yapacak güçtedir. Atatürkâün bilime verdiği önem de, Türk Milletini bu hedefe ulaştıracak yollardan biri olduğu düşünülerek değerlendirilmelidir.
Atatürkâün Çocuk Sevgisi
Çağımıza adını altın harflerle yazdıran Önderimiz Atatürk, ölümünden bu yana her yönüyle araştırılmış; kendisini tanıyanlar da onu çeşitli yönleriyle anlatmaya çalışmışlardır. Çünkü O, öğrenilmesi, tanınması gereken çok yönlü bir liderdir.
Atatürk çocukları çok severdi; etrafında çocukları görmek isterdi; çocuk onun gözünde saflığı ve dürüstlüğü, temizliği temsil ederdi. Sabiha Gökçen, Ataânın bu özelliğini, bir konuşmasında şöyle anlatmıştır:
âBizim yetişmemizde ise dikkat ettiği hususlar, yalan söylemememiz, dürüst ve ciddî olmamız, dedikodu yapmamamız ve başkalarını çekiştirmememizi, insanlarla ilişkilerimizin temelinin saygı ve sevgiye dayanmasını isterdi.â 9
Yine aynı şekilde, Hasan Rıza Soyak Atatürkâün bu özelliğini anılarında şöyle anlatır:
âÇocukluk ne güzel şey..â deyip şunları ekler: âÇocuklar ne güzel, ne tatlı yaratıklar değil mi? En çok hoşuma giden halleri nedir bilir misin? Riyakarlık bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamaları.â 10
Çocukluk günlerinden söz ederken Çankayaâda yakınlarına âBen çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince, bunun bir kuruşunu kitaba ayırırdım. Eğer, böyle olmasaydı, bu yaptıklarımı yapamazdımâ demişti.11
Atatürk, çocuklara olan sevgisinin en büyük tecellisi olarak, 23 Nisan 1920âde TBMMâyi açmış, bu mutlu ve önemli günü Cumhuriyetimizin geleceği ve teminatı olan çocuklarımıza âMilli Hakimiyet ve Çocuk Bayramıâ adıyla armağan etmiştir. Dünyada ilk kez bizim ülkemizde, bir çocuk bayramı kutlanmaya başlanmıştır. Bu bayram daha sonra, UNESCOânun, 1979 yılını çocuk yılı ilan etmesiyle bütün dünya çocuklarının, Türkiye çocuklarının öncülüğünde kutladığı tek çocuk bayramı olmuştur.
Atatürkâün dinine bağlılığından kaynaklanan samimi vicdanı, onu ülkedeki her konuya eğilmesini ve duyarlı olmasını sağlamıştır. Bunun en güzel örneği de, kimsesiz, öksüz ve yetimlere karşı duyduğu sorumluk duygusudur. Osmanlı devletinin yıllardır bir çok cephede giriştiği savaşlar, özellikle de Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı, çok asker kaybedilmesine ve neticede de bir çok çocuğun yetim ve kimsesiz kalmasına neden olmuştur. Savaşın getirdiği sosyal bunalımlar, büyük şehirlere göçü başlatmış; böylece bu sosyal yara büyümeye başlamıştır.
Bu duruma bir çare bulmak için halkın ve devletin girişimleriyle çözüm aranmaya başlanmış; önce yetim evleri, sonra da İstanbulâda Himaye-i Eftal Cemiyeti kurulmuştur. TBMM hükümeti de Mustafa Kemalâin öncülüğünde 30 Haziran 1921âde bugünkü adı Çocuk Esirgeme Kurumu olan kurumun açılmasına öncülük etmiştir.
Mustafa Kemalâin o zorlu savaş yıllarında, insanların açlıktan sarsıldığı günlerde dahi geleceğimiz olan çocuklarlarla yakından ilgilendiğini; birçoğunu koruması altına aldığını, yakın çevresinden de görürüz. Sonraki yıllarda, Kurtuluş Savaşıânın yetim çocuklarının sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlarının karşılanması için, günün şartlarına uygun bir çalışma içine girilmiştir. âMemleketin çocuklarını korumayı üzerine alan Çocuk Esirgeme Kurumuna vatandaş yardıma mecburdurâ sözleriyle, konunun ehemmiyetine dikkat çeken Mustafa Kemal Atatürk; yurt gezilerinde bakıma ve korumaya muhtaç çocukların kaldıkları yurtları gezerek onlara hediyeler dağıtmıştır. Atatürk, bu konuda hassas olunması gerektiğini, himayesine aldığı manevi evlatlarla (Makbule, Afet İnan, Sabiha, Ülkü, Rukiye, Nebile, Abdurrahim, Afife, Zehra ve Mustafa) göstermiştir.
Ülkenin içerisinde bulunduğu durumu yansıtması açısından, Atatürkâün Hatıra Defteriânde yer alan bir bölüm gerçekten dikkat çekicidir.
9 Kasım 1916
âYollarda birçok muhacirin gördük, Bitlisâe avdet ediyorlar. Cümlesi aç, sefil, ölüme mahkum bir halde 4-5 yaşlarında bir çocuğu ebeveyni yol üzerinde terk etmişler, bu da bir karı kocanın peşine takılmış. Onları ağlayarak 100 metreden takip ediyor. Kendilerini niçin çocuğu almadıkları için tekdir ettim. âBizim evladımız değildirâ demişlerdir. Sanırız ülkenin içine düştüğü durumu en yalın şekilde bu cümleler özetlemektedir.â 12
Atatürk Bursaâya yapmış olduğu bir ziyaret sırasında kendisini karşılamaya gelen çocuklara şöyle seslenmiştir:
âSizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız.
Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz.
Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz. (Atatürk Albümü-1992)
Atatürkâün Kadınlara Verdiği Değer
Sosyal hayatın başlangıcı olan aile hayatının, toplumun psikolojik ve sosyal yapısının şekillenmesinde önemli bir payı vardır. Türkâün yüksek karakterinin aileye verdiği değeri kavrayan ve bir milletin sürekliliği için maneviyat, aile, ahlak gibi kavramlara sahip olmasının gerekliliğini bilen Atatürk de; ailenin kutsiyetine inanır, toplumun bekası için aileye ve manevi değerlere sahip çıkılmasının gerekliliğini bilirdi.
Türklerin tarihine baktığımızda, Türk kadınının çok önemli ve saygın bir yeri olduğunu görürüz. Erkeklerle eşit haklara sahip olan kadınlar, devlet yönetiminde hakanların yanında söz hakkına da sahiplerdi. Oysa daha sonraki yüzyıllarda Türk kadınları, Osmanlı İmparatorluğu yönetimi içinde, geri kalmışlıktan kurtulamamış, adeta ikinci sınıf insan muaamelesi görmüştür. Tarih boyunca hür yaşayan, tarih yazan, birçok Türk büyüğünü yetiştiren Türk kadını, bu durumda daha fazla kalamazdı. Zaten asırlardır karakterine uymayan bir yapı içinde yaşamak zorunda kalmıştı. Atatürk, âEy kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksınâ diyerek, Türk kadınını yeniden ayağa kaldırmıştı.
Din, ahlak ve aile müesseselerine sahip çıkan, ailenin temeli sayılan Türk kadınının toplumla bir bağ, kurmasını isteyen Atatürk; kadınlara, medeni ülkeler seviyesine çıkmanın en önemli amillerinden olan eşitlik haklarını vermek istemiştir. Türk kadının daha rahat bir hayat sürdürmesini isteyen, onun omuzlarındaki ağırlığın farkında olan Mustafa Kemal Atatürk; Cumhuriyetimizin teminatı olan çocuklarımızın analarına haklarını vermiştir. Haklarını alan Türk kadını, bu gelişmenin ardından sosyal hayattaki yerini alır; öğretmen, hakim, doktor, mühendis, ressam, yazar, asker, polis, siyasetçi, vali, bakan, başbakan olarak, erkeklerle eşit şartlarda yaşar.
Bir Osmanlı Beyefendisi Atatürk
Şık Giyimi ve Sofra Adabı
Atatürk, aydın, düşünceye saygılı, nezih bir aile ortamında yetişmiş tam bir Osmanlı beyefendisidir. Atatürkâü seçkin bir Osmanlı beyefendisi yapan özelliklerinden birisi giyimine gösterdiği özen ve bu konudaki derin zevkiydi. Atatürk, gayet temiz giyinen, giydiğini kendine yakıştıran; şık, kuvvetli, zinde bir insandı. Yaz günleri daima, ince gri pantalon üzerine kısa kollu ipek veya keten gömlek giyerdi. Bu kıyafetinin altına da çorapsız sandalet giyerdi. 13
Atatürkâün giyim zevki, günümüz modacılarının da dikkatini çekmiştir. Nitekim ünlü Türk modacı Faruk Saraç, Atatürkâün ölümünden 60 yıl sonra, Atatürkâün kostümlerini arşiv fotoğraflarından incelemiş ve iki yıllık bir çalışma sonucunda, Ataânın giyim zevkini ortaya koyan bir defile düzenlemiştir. Ünlü modacı, bu defileyi meslek hayatının en önemli olayı olarak nitelendirmiş; Atatürkâün giyim zevkine ve giyimindeki detaylara olan hayranlığını açık bir şekilde ifade etmiştir.
Büyük devlet adamı Atatürkâün gerçek bir beyefendi olduğunu gösteren özelliklerinden biri de, sofra adabına verdiği önemdi. Sofrası, Atatürkâün en büyük zevklerinden biriydi. Çok dikkatli olduğu için, sofranın da çok muntazam olmasını isterdi. Bu nedenle, sofraya otururken herşeyin yerli yerinde olmasına özellikle dikkat ederdi. Sofranın tanziminde, sofra örtüsünde, tabaklarda çatal bıçaklarda bir yanlış görürse, bizzat düzeltir, ondan sonra sofraya otururdu.
Bu düzene, sadece kendi evinde değil, davetli bulunduğu başka yerlerde de dikkat ederdi. Sofra, Atatürkâün karar ve düşüncelerinin bir nevi mihrak noktası; müdavimlerinin ise adeta feyz kaynağı idi.
Atatürkâün sofrası sadece bir yemek sofrası değil; bir nevi akademi, bir dershane idi. Sabiha Gökçen Ataânın bu özelliğini şu sözleriyle anlatmıştır:
âŞu bilinmelidir ki, Gazi Paşaânın sofrası asla bir işret alemi yeri, bir vakit geçirme, bir zaman öldürme yeri değildi.. O bu sofrayı adeta bir okul haline sokmuştu. Dünya sorunlarının, yurt sorunlarının, ilmin, felsefenin, sanatın, insanlık idealinin ve uygar Türk Ulusuânun geleceğinin sabahlara kadar tartışıldığı bir okuldu bu sofra... Aydınlıklarla, iyi niyetlerle dolu bir sofra.â 14
Bununla beraber Ataânın sofrası, bazılarının sandığı gibi, tüm devlet işlerinin müzakere edildiği yer de değildi. Atatürk, sofrasında dedikodu mevzularının konuşulmasına da asla müsaade etmezdi.15
Akşam sofrasında, iltifat etmek istediği beş-on arkadaşını etrafına toplamak, onlarla sohbet etmek ve böylece iyi bir gece geçirmek, tek eğlencesiydi. Onlara geçmiş hadiselerden bahseder, olaylar nakleder, sırasına getirerek hoş öyküler, maceralar anlatırdı. Bu, onun için bir zevkti.
Atatürk sofra adabının yanı sıra, ince bir musiki zevkine de sahipti. Alaturka sazdan hoşlanır, çoğu zaman da şarkılara iştirak ederdi. Ancak en keyifli anında bile, karşısında görevlilerden birini gördü mü sohbeti, konuşmayı hemen yarıda keser, âBeni mi istiyordun?â diye kalkıp giderdi. Ülke işlerini herşeyin üstünde tutardı.16
Atatürkâün Örnek Tavır ve Davranışları
Askeri dehası, devlet adamlığı, Büyük Önder ve Başkumandan olmasının yanı sıra; Atatürkâün ön plana çıkan başka kişisel özellikleri de vardı. Atatürkâün yakın arkadaşı, TBMMânin Gaziantep vekili Kılıç Ali Paşa, Atatürkâün kişiliğini şöyle özetlemiştir:
âAtatürk, çok müşfik, çok ince, çok vefakar bir adamdı. Vefasızlara, vefasızlıklara karşı son derece gücenir ve üzüntü duyardı. Yakınlarının, sevdiklerinin hususi, hatta ailevi dertlerini dinler, adeta bir baba şefkatiyle onlara çareler arar, teselli ederdi. İnsan onun huzuruna çıkarak dertlerini döktükten sonra rahatlar, kalbi huzur dolarak, büyük bir ferahlık içinde yanından çıkardı.â
Atatürk, hiç kimsenin, hatta düşmanlarının bile ıstırabına, sıkıntı çekmesine asla tahammül ve müsaade etmezdi. 17
Atatürk çok sabırlı bir adamdı. Bazen sofrasında, kendisiyle davetlileri arasında, mebuslarla, arkadaşlarıyla mücadele şekline dökülen öyle münakaşalar olurdu ki, onun müsaade ve müsamahasından cüret alınarak gösterilen taşkınlıklara sabır ve tahammül gösterebilmek için, ancak ve ancak Mustafa Kemal olmak lazımdı. Bu sabır ve tahammül ona mahsus, ona yakışan bir meziyetti. 18
Atatürk, ikiyüzlü, riyakar, dalkavuk insanlardan hoşlanmazdı. Hiç kimsenin gammazlık etmesine, yahut birbiri aleyhinde dedikodu yapmasına ve bu kabil bayağılıklara müsamaha etmezdi. Onun huzurunda şu veya bu, filan veya falan aleyhinde dedikodu yapmak kimin haddiydi? Böyle bir hal vukua geldiği takdirde, bir punduna getirir, derhal o iki insanı yüzleştirirdi. 19
Notlar
1 Atatürkâün Söylev ve Demeçler, c.1, s.412
2 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 333
3 a.g.e., s.333
4 a.g.e., s.334
5 a.g.e., s.334
6 TBMM Tutanakları, c. 12, s. 210
7 Atatürk Yolu, Otomarsan Kültür Yayını, s.115
8 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 349
9 11 Mart 1999 tarihinde Genelkurmay ATASE Başkanlığı ATATÜRK Araştırma ve Eğitim Merkezinden Dr.Öğ.Kd.Yzb. Zekeriya Türkmen ile Hv. Öğ.Kd.Yzb.Hülya Şahin Türkiye Cumhuriyetiânin ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen ile röportajı Silahlı Kuvvetler Dergisiânin 361. sayısından
10 Hasan Rıza Soyak, Doğumundan Cumhuriyet'in İlânına Kadar Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürkâün Hususiyetleri, Hayat Yayınları, İstanbul 1965, s.78-79; Hasan Rıza Soyak, Atatürkâten Hatıralar, Cilt:I, Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. Yayınları, İstanbul 1973, s.60-61.
11 Hasan Rıza Soyak, Doğumundan Cumhuriyet'in İlânına Kadar Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürkâün Hususiyetleri, Hayat Yayınları, İstanbul 1965, s.78-79; Hasan Rıza Soyak, Atatürkâten Hatıralar, Cilt:I, Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. Yayınları, İstanbul 1973, s.60-61.
12
13 Kılıç Ali, Atatürkâün Hususiyetleri, s.100
14 Sabiha Gökçen, Atatürkâün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, s.55
15 Ali Kılıç, Atatürkâün Hususiyetleri, s.100
16 Devrim Tarihi ve Toplum Bilim Açısından Atatürk, s.138
17 A.g.e., s.71
18 A.g.e., s.72
19 A.g.e., s.80
10. Bölüm
Atatürkâün Kaleme Aldığı Bazı Kitaplar
Mustafa Kemalâin yazma merakı, askeri okul sıralarında başlamıştır. Okul sıralarında edebiyat ve şiire merak salmış; tüm fırsatları değerlendirerek, kendini hatip olarak da yetiştirmeye çalışmıştır.
Suriye ve Makedonya cephelerinde mesleki bilgilerini uygulama fırsatı bulan Mustafa Kemal Atatürk, ordunun aksayan taraflarını tespit etmiş; Alman ordusunun düzenine kendi Ordumuzun tecrübelerini de ekleyerek yeni bir ıslahat hareketinin yapılması yönünde fikirler geliştirmiştir. 1908-1918 yılları arasında, bu konu ile ilgili bazı kitap ve broşürler de kaleme almıştır. Bunlardan;
Takımın Muharebe Eğitimi
Alman General Litzmannâın Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri adlı eserinin tercüme ettiği ilk bölümü; kurmay kıdemli yüzbaşıyken 10 Şubat 1908 yılında tercüme edip haritalı olarak Selanikâte basılmıştır.
Bölüğün Muharebe Eğitimi
Mustafa Kemalâin yine Alman General Litzmanâın Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri eserinden tercüme ettiği eser, 1912 yılında krokili olarak hazırlanmıştır.
Diğer iki kitapçık ise tatbikatların ve manevraların, daha fazla kişiye ulaşması, mesleki ilerlemelerinde faydalı olması amacıyla kaleme alınmış ve bol kroki kullanılmıştır. Bunlar;
Cumalı Ordugâhı
Makedonyaâdaki Cumalı ordugâhında 3. Süvari Tümen komutanı Tuğgeneral Suphi Paşaânın komutanlığında gerçekleştirilen, kendisinin de katıldığı 10 günlük eğitim ve manevralar ile bunlara ilişkin gözlemlerini anlattığı bu eser; 1909 yılında basılmıştır. Bu esere 7 adet kroki de eklenmiştir.
Taktik ve Tatbikat Gezisi
Atatürk bu kitapçığı, bir muharebe sırasında sadece belli kuralların uygulanmasıyla zafer kazanılamayacağını; komutanların yüksek bilgiyle donanmış olmaları sayesinde birliklerin başarılı olacağını belirtmek için kaleme almıştır.
Zabit ve Kumandan İle Konuşmalar
Arkadaşı Nuri Conkerâin Zabit ve Kumandan adlı eserine karşılık olmak üzere, Atatürkâün askerlik konusunda yazmış olduğu en önemli eseridir.
Nutuk
Nutuk, Atatürkâün, İstiklal Savaşıânı, Cumhuriyetâin kuruluşunu ve inkılapların gerçekleştirilişini ve o günün koşullarını anlattığı eseridir. Atatürk bu eserini, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Meclisâte okumuştur. Nutuk, 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt halinde yeniden basılmıştır.
Geometri
Öğrencilerin Arapça ve Farsça terimleri anlamakta zorluk çektiklerini gören Atatürk; ders kitaplarından bu yabancı terimleri temizlemek için bizzat örnek olmuş, 1936-1937 yılları arasında, bu eseri kaleme almıştır.
ŞİİRLERİ
BİR ASKERİN MEZARINA
Şurada, kabrin üzerinde konulmuş bir
Beyaz taş var, onun altında bayraklar
Temevvüç ederken, kelleler uçuşurken...
Celâdeti tâbân olurken aldığı cerîhai mevt
İle bu âlemi hîçîye vedâ etmiş bir
Asker yatıyor...
Onun hâbı istirahate çekildiği şu
Makberin üzerine rüfekası eşki teessür döktüler.
Kadınlar dümü rizi mâtem oldular.
İhtiyarlar nâle eylediler, çocuklar ağladılar.
Şu söğüt ağacının nim setreylediği senin
Mezarın üzerine bir zırh başlık ile kılıç hak,
Olunmuştur. İşte orası o
kahramanı muhteremin
Câyi istirahatidir. Ne mutlu ki, hâki pâye vatan
Ona nâilini intizar olmuş!...
HAKİKAT NEREDE?
Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak
Yalan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asyaânın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupaânın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Hakikat nerede?
KASİDEİ İSTİBDAT YAHUT KIRMIZI İZLER
Bir köhne kadit parçası, bir çehrei menhus,
Zulmetler içinde mütereddit, mütelâşi,
Daim mütefekkir görünen, kendine mahsus
Efkârı sakimane ile âleme karşı
Ateş saçarak etmede her gün bizi tehdit,
Âmali harisanesini eyledi tezyit...
Gördükçe bu mazlumlarını, sinesi mağrur,
Tırnaklarını aileler kalbine saplar;
Mağdurlarının her biri bir kûşede ağlar,
Katlandı vatan görmeğe evlâdını makhur...
Birçoklarımız mahpes-ü menfada süründük.
Ey gazii mecruhu vega dideye döndük.
Ey kanlı eliyle vatan âmaline hail,
Ey en milei sürbu cinayata delâil
Teşkil eden ey köhne kadit, katili efkâr,
Ey katili şübbanı vatan, katili ahrar,
Ey varlığı bir millet için bâdii zillet.
Ey çehresi ifrite veren dehşeti vahşet,
Zindanları, menfaları, mahpesleri doldur,
Zinciri esaretle bütün hisleri dondur.
Teslimi nefes, nefyi ebet, sonra denizler..
Her girdiğin evlerde durur kırmızı izler...
Kâbusi hiyanetle vatan can çekişirken
Âtimizi dendanı harisin kemirirken
Bir gün Rumeli dağları envara boyandı;
Hürriyetin enfası ile herkes uyandı. 1
24 Kasım 1908
Atatürkâün Okuduğu Kitaplardan Bazıları
⢠Ahmet Vefik Paşa : Lehçe-i Osmani
⢠Mehmet Salahi : Kamus-u Osmani
⢠Avram Galanti : Türkçede Arabi ve Latin Harfleri ve İmla Meselesi
⢠Mehmet Ali : Tahsil-i Lisan-ı Alman
⢠Nüzhet : Kendi Kendine Almanca
⢠Ahmet Cevat : Türkçe Sarf ve Nahif
⢠Kazım Nami : Türkçe Oku, Türkçe Yaz
⢠Mithat Sadullah : Latin Harflerinin Türkçeâye tatbiki
⢠İbn Emin Mahmut Esat : Tarih-i Din-i İslam
⢠Osman Bin Süleyman : Kamus
⢠Lütfullah Ahmet : Hayat-ı Hazret-i Muhammed
⢠Abdunnaim Bin Hasan: Ceridetül Evail ve Hamidetül Evahir
⢠Ahmet Halit : İslam Büyükleri
⢠Abdurrahmanil Cami : Tercüme-i Nefhatül İnsan
⢠Mehmet Cemil : Hukuku Düvel
⢠Katip Çelebi : Cihannüma
⢠Feridun Bey : Feridun Bey Münşeatı
⢠Mehmet Bin Sait : Kitabüâl Tabakatüâl-Kebir
⢠Şemseddin Sami : Kamusu Okyanus
⢠H.Z. Ülken : Aristo Metafizik
⢠Süheyl Ünver : İbn-i Sina
⢠Ahmet Rifat : Lügat-ı Tarihiye ve Osmaniye
⢠M.Fuat : Amerikaâda Türkler ve Gördüklerim
⢠Rıza Tevfik : Kamus-u Felsefe
⢠Cemal Paşa : Hatırat (1913 - 1922)
⢠Mehmet Cemil : Sulhta ve Harpte Hukuku Düvel
⢠Evliya Çelebi : Seyahatname
⢠Suphi : Tekmiletülâl-iber
⢠Lütfi Simavi : Devr-i İnkılap
⢠Mustafa Necip : Selimname
⢠Osmanzade Taib : Hakikatüâl Vüzera
⢠Ahmet Saip : Vaka-i Sultan Aziz
⢠Ahmet Hilmi : Tarih-i İslam
⢠Mazhar Fevzi : Hayr-i Sahil
⢠Ziya Paşa : Endülüs Tarihi
⢠Resulzade Mehmet Emin : Azerbaycan Cumhuriyeti
⢠Ali Reşat : Tarih-i Osmaniye
⢠Ali Reşat : Kurun-u Cedide Tarihi
⢠Sebahattin : İttihat ve Terakki Cemiyetiâne Açık Mektuplar
⢠Mahmut Esat : Tarih-i Dini İslam
⢠Ahmet Mithat : İnkılap
⢠Ahmet Cevdet : Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa
⢠Mustafa Efendi : Tarih-i Selanik
⢠M. Şemsettin : İslam Tarihi
⢠Ahmet Rasim : Osmanlı Tarihi
⢠Necip Asım : Türk Tarihi
⢠Mustafa Nuri Paşa : Netayic-ül Vukuat
⢠Mehmet Zihni : Neşahir-ün Nisa
⢠Mehmet Şemsettin : Mufassal Türk Tarihi
⢠Dede Korkut Hikayeleri
⢠Ziya Gökalp : Türk Medeniyeti Tarihi
⢠Roux de Rochelle : Etats-Unis DâAmerique
⢠M. Dubois de Jancigny ve M. Xavier Raymond : Inde
⢠M. Chopin : Russie
⢠M. G. L. Domeny de Nenzi : Oceanique
⢠Bary de St Vinvent : Iles de lâOcean
⢠M. Ph. Le Bas : Etats de la Confederation Germanique
⢠M. Van Hasselt : Belgique et Hollande
⢠M. Louis Lacrcix : Iles de la Grece
⢠M. Louis Lacrcix : Chili, Paraguay, Uruguay, Buenos Aires
⢠Champollion Figeac : Egypte Ancienne
⢠M. J. J. Marcel : Egypte depuis la conquete des Arabes
⢠Rozet et Carette : Algerie, Etats Tripolitains, Tunisie
⢠Lavalle ve Gueroult : Espagne
⢠M. Ph de Golbery : Histoire et Description de la Suisse et du Tyrol
⢠M. G. Pauthier : Chine et son Description Historique
⢠M. Chepin ve A. Ubicini : Provinces Danubiennes et Roumanies
⢠M. Ph. le Bas : Suede et Norvege
⢠Ferdinand Denis : Portugal
⢠Ferdinand Denis : Afrique
⢠Ferdinand Denis - M. C. Famin : Bresil, Colombie et Guyane
⢠M. Larenaudiere ve M. Lacroix : Mexique Guatamala Perou
⢠M. Davezat : Iles de lâAfrigue
⢠M. A. Tardieu, M. S. Cherubini : Senegambie et Guinee
⢠M. N. Desvergers : Nubie, Abyssinie
⢠Lacroix Yanoski : Italie Ancienne
⢠M. Le Chevalier Artaud : Italie Sicile
⢠Frederic Lacroix : İles Baleres et Pithyuse
⢠M. Friess De Colonma : Histoires des Antilles
⢠M. Elias Rensult M. Roux De Rochelle : Villes Anseatiques
⢠M. Ferdinand Hoeger : Chaldee Assyrie Medie Babylonie
⢠M. Neel Desverges : Arabie
⢠S. Munk : Palestine Description Geographique historique et areheologique
⢠Jean Yanosky ve M. Jules David: Syrie Ancienne et Moderne
⢠M. Dubeux : Tatarie, Beloutchistan
⢠M. V. Valmont, M. Xavier Raymond: Boutan et Nepal
⢠Ernest Lqvi see ve Alfred Rambaud: Histoire Generale du IV e Siecle a nos jours (12 cilt)
⢠Jean Jaures : Histoire Socialiste de la Revolution Française
⢠Hilaire de Barenton : Le Mystere des pyramides 2
NOTLAR
1
2
Ek Bölüm
Evrim Yanılgısı
Darwinizm, yani evrim teorisi, yaratılış gerçeğini reddetmek amacıyla ortaya atılmış, ancak başarılı olamamış bilim dışı bir safsatadan başka bir şey değildir. Canlılığın, cansız maddelerden tesadüfen oluştuğunu iddia eden bu teori, evrende ve canlılarda çok açık bir "tasarım" bulunduğunun bilim tarafından ispat edilmesiyle çürümüştür. Böylece Allah'ın tüm evreni ve canlıları yaratmış olduğu gerçeği, bilim tarafından da kanıtlanmıştır. Bugün evrim teorisini ayakta tutmak için dünya çapında yürütülen propaganda, sadece bilimsel gerçeklerin çarpıtılmasına, taraflı yorumlanmasına, bilim görüntüsü altında söylenen yalanlara ve yapılan sahtekarlıklara dayalıdır.
Ancak bu propaganda gerçeği gizleyememektedir. Evrim teorisinin bilim tarihindeki en büyük yanılgı olduğu, son 20-30 yıldır bilim dünyasında giderek daha yüksek sesle dile getirilmektedir. Özellikle 1980'lerden sonra yapılan araştırmalar, Darwinist iddiaların tamamen yanlış olduğunu ortaya koymuş ve bu gerçek pek çok bilim adamı tarafından dile getirilmiştir. Özellikle ABD'de, biyoloji, biyokimya, paleontoloji gibi farklı alanlardan gelen çok sayıda bilim adamı, Darwinizm'in geçersizliğini görmekte, canlıların kökenini artık "bilinçli tasarım" (intelligent design) kavramıyla açıklamaktadırlar. Söz konusu "bilinçli tasarım", tüm canlıları Allah'ın yaratmış olduğunun bilimsel bir delilidir.
Evrim teorisinin çöküşünü ve yaratılışın delillerini diğer pek çok çalışmamızda bütün bilimsel detaylarıyla ele aldık ve almaya devam ediyoruz. Ancak konuyu, taşıdığı büyük önem nedeniyle, burada da özetlemekte yarar vardır.
Darwin'i Yıkan Zorluklar
Evrim teorisi, tarihi eski Yunan'a kadar uzanan bir öğreti olmasına karşın, kapsamlı olarak 19. yüzyılda ortaya atıldı. Teoriyi bilim dünyasının gündemine sokan en önemli gelişme, Charles Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabıydı. Darwin bu kitapta dünya üzerindeki farklı canlı türlerini Allah'ın ayrı ayrı yarattığı gerçeğine karşı çıkıyordu. Darwin'e göre, tüm türler ortak bir atadan geliyorlardı ve zaman içinde küçük değişimlerle farklılaşmışlardı.
Darwin'in teorisi, hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmıyordu; kendisinin de kabul ettiği gibi sadece bir "mantık yürütme" idi. Hatta Darwin'in kitabındaki "Teorinin Zorlukları" başlıklı uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori pek çok önemli soru karşısında açık veriyordu.
Darwin, teorisinin önündeki zorlukların gelişen bilim tarafından aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini güçlendireceğini umuyordu. Bunu kitabında sık sık belirtmişti. Ancak gelişen bilim, Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin temel iddialarını birer birer dayanaksız bırakmıştır.
Darwinizm'in bilim karşısındaki yenilgisi, üç temel başlıkta incelenebilir:
1) Teori, hayatın yeryüzünde ilk kez nasıl ortaya çıktığını asla açıklayamamaktadır.
2) Teorinin öne sürdüğü "evrim mekanizmaları"nın, gerçekte evrimleştirici bir etkiye sahip olduğunu gösteren hiçbir bilimsel bulgu yoktur.
3) Fosil kayıtları, evrim teorisinin öngörülerinin tam aksine bir tablo ortaya koymaktadır.
Bu bölümde, bu üç temel başlığı ana hatları ile inceleyeceğiz.
Aşılamayan İlk Basamak: Hayatın Kökeni
Evrim teorisi, tüm canlı türlerinin, bundan yaklaşık 3.8 milyar yıl önce ilkel dünyada ortaya çıkan tek bir canlı hücreden geldiklerini iddia etmektedir. Tek bir hücrenin nasıl olup da milyonlarca kompleks canlı türünü oluşturduğu ve eğer gerçekten bu tür bir evrim gerçekleşmişse neden bunun izlerinin fosil kayıtlarında bulunamadığı, teorinin açıklayamadığı sorulardandır. Ancak tüm bunlardan önce, iddia edilen evrim sürecinin ilk basamağı üzerinde durmak gerekir. Sözü edilen o "ilk hücre" nasıl ortaya çıkmıştır?
Evrim teorisi, yaratılışı reddettiği, hiçbir doğaüstü müdahaleyi kabul etmediği için, o "ilk hücre"nin, hiçbir tasarım, plan ve düzenleme olmadan, doğa kanunları içinde rastlantısal olarak meydana geldiğini iddia eder. Yani teoriye göre, cansız madde tesadüfler sonucunda ortaya canlı bir hücre çıkarmış olmalıdır. Ancak bu, bilinen en temel biyoloji kanunlarına aykırı bir iddiadır.
"Hayat Hayattan Gelir"
Darwin, kitabında hayatın kökeni konusundan hiç söz etmemişti. Çünkü onun dönemindeki ilkel bilim anlayışı, canlıların çok basit bir yapıya sahip olduklarını varsayıyordu. Ortaçağ'dan beri inanılan "spontane jenerasyon" adlı teoriye göre, cansız maddelerin tesadüfen biraraya gelip, canlı bir varlık oluşturabileceklerine inanılıyordu. Bu dönemde böceklerin yemek artıklarından, farelerin de buğdaydan oluştuğu yaygın bir düşünceydi. Bunu ispatlamak için de ilginç deneyler yapılmıştı. Kirli bir paçavranın üzerine biraz buğday konmuş ve biraz beklendiğinde bu karışımdan farelerin oluşacağı sanılmıştı.
Etlerin kurtlanması da hayatın cansız maddelerden türeyebildiğine bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra anlaşılacaktı ki, etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden oluşmuyorlar, sineklerin getirip bıraktıkları gözle görülmeyen larvalardan çıkıyorlardı.
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını yazdığı dönemde ise, bakterilerin cansız maddeden oluşabildikleri inancı, bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu.
Oysa Darwin'in kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun çalışma ve deneyler sonucunda vardığı sonucu şöyle özetlemişti: "Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür." 1
Evrim teorisinin savunucuları, Pasteur'ün bulgularına karşı uzun süre direndiler. Ancak gelişen bilim, canlı hücresinin karmaşık yapısını ortaya çıkardıkça, hayatın kendiliğinden oluşabileceği iddiasının geçersizliği daha da açık hale geldi.
20. Yüzyıldaki Sonuçsuz Çabalar
20. yüzyılda hayatın kökeni konusunu ele alan ilk evrimci, ünlü Rus biyolog Alexander Oparin oldu. Oparin, 1930'lu yıllarda ortaya attığı birtakım tezlerle, canlı hücresinin tesadüfen meydana gelebileceğini ispat etmeye çalıştı. Ancak bu çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanacak ve Oparin şu itirafı yapmak zorunda kalacaktı: "Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır." 2
Oparin'in yolunu izleyen evrimciler, hayatın kökeni konusunu çözüme kavuşturacak deneyler yapmaya çalıştılar. Bu deneylerin en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından 1953 yılında düzenlendi. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları bir deney düzeneğinde birleştirerek ve bu karışıma enerji ekleyerek, proteinlerin yapısında kullanılan birkaç organik molekül (aminoasit) sentezledi.
O yıllarda evrim adına önemli bir aşama gibi tanıtılan bu deneyin geçerli olmadığı ve deneyde kullanılan atmosferin gerçek dünya koşullarından çok farklı olduğu, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacaktı.3
Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'in kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti.4
Hayatın kökeni sorununu açıklamak için 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. San Diego Scripps Enstitüsü'nden ünlü jeokimyacı Jeffrey Bada, evrimci Earth dergisinde 1998 yılında yayınlanan bir makalede bu gerçeği şöyle kabul eder:
Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı? 5
Hayatın Kompleks Yapısı
Evrim teorisinin hayatın kökeni konusunda bu denli büyük bir açmaza girmesinin başlıca nedeni, en basit sanılan canlı yapıların bile inanılmaz derecede karmaşık yapılara sahip olmasıdır. Canlı hücresi, insanoğlunun yaptığı bütün teknolojik ürünlerden daha karmaşıktır. Öyle ki bugün dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında bile cansız maddeler biraraya getirilerek canlı bir hücre üretilememektedir.
Bir hücrenin meydana gelmesi için gereken şartlar, asla rastlantılarla açıklanamayacak kadar fazladır. Hücrenin en temel yapı taşı olan proteinlerin rastlantısal olarak sentezlenme ihtimali; 500 aminoasitlik ortalama bir protein için, 10950'de 1'dir. Ancak matematikte 1050'de 1'den küçük olasılıklar pratik olarak "imkansız" sayılır. Hücrenin çekirdeğinde yer alan ve genetik bilgiyi saklayan DNA molekülü ise, inanılmaz bir bilgi bankasıdır. İnsan DNA'sının içerdiği bilginin, eğer kağıda dökülmeye kalkılsa, 500'er sayfadan oluşan 900 ciltlik bir kütüphane oluşturacağı hesaplanmaktadır.
Bu noktada çok ilginç bir ikilem daha vardır: DNA, yalnız birtakım özelleşmiş proteinlerin (enzimlerin) yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Bu ise, hayatın kendiliğinden oluştuğu senaryosunu çıkmaza sokmaktadır. San Diego California Üniversitesi'nden ünlü evrimci Prof. Leslie Orgel, Scientific American dergisinin Ekim 1994 tarihli sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır. 6
Kuşkusuz eğer hayatın doğal etkenlerle ortaya çıkması imkansız ise, bu durumda hayatın doğaüstü bir biçimde "yaratıldığını" kabul etmek gerekir. Bu gerçek, en temel amacı yaratılışı reddetmek olan evrim teorisini açıkça geçersiz kılmaktadır.
Evrimin Hayali Mekanizmaları
Darwin'in teorisini geçersiz kılan ikinci büyük nokta, teorinin "evrim mekanizmaları" olarak öne sürdüğü iki kavramın da gerçekte hiçbir evrimleştirici güce sahip olmadığının anlaşılmış olmasıdır.
Darwin, ortaya attığı evrim iddiasını tamamen "doğal seleksiyon" mekanizmasına bağlamıştı. Bu mekanizmaya verdiği önem, kitabının isminden de açıkça anlaşılıyordu: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla...
Doğal seleksiyon, doğal seçme demektir. Doğadaki yaşam mücadelesi içinde, doğal şartlara uygun ve güçlü canlıların hayatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanlar tarafından tehdit edilen bir geyik sürüsünde, daha hızlı koşabilen geyikler hayatta kalacaktır. Böylece geyik sürüsü, hızlı ve güçlü bireylerden oluşacaktır. Ama elbette bu mekanizma, geyikleri evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne, örneğin atlara dönüştürmez.
Dolayısıyla doğal seleksiyon mekanizması hiçbir evrimleştirici güce sahip değildir. Darwin de bu gerçeğin farkındaydı ve Türlerin Kökeni adlı kitabında "Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz" demek zorunda kalmıştı.7
Lamarck'ın Etkisi
Peki bu "faydalı değişiklikler" nasıl oluşabilirdi? Darwin, kendi döneminin ilkel bilim anlayışı içinde, bu soruyu Lamarck'a dayanarak cevaplamaya çalışmıştı. Darwin'den önce yaşamış olan Fransız biyolog Lamarck'a göre, canlılar yaşamları sırasında geçirdikleri fiziksel değişiklikleri sonraki nesle aktarıyorlar, nesilden nesile biriken bu özellikler sonucunda yeni türler ortaya çıkıyordu. Örneğin Lamarck'a göre zürafalar ceylanlardan türemişlerdi, yüksek ağaçların yapraklarını yemek için çabalarken nesilden nesile boyunları uzamıştı.
Darwin de benzeri örnekler vermiş, örneğin Türlerin Kökeni adlı kitabında, yiyecek bulmak için suya giren bazı ayıların zamanla balinalara dönüştüğünü iddia etmişti.8
Ama Mendel'in keşfettiği ve 20.yüzyılda gelişen genetik bilimiyle kesinleşen kalıtım kanunları, kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması efsanesini kesin olarak yıktı. Böylece doğal seleksiyon "tek başına" ve dolayısıyla tümüyle etkisiz bir mekanizma olarak kalmış oluyordu.
Neo-Darwinizm ve Mutasyonlar
Darwinistler ise bu duruma bir çözüm bulabilmek için 1930'ların sonlarında, "Modern Sentetik Teori"yi ya da daha yaygın ismiyle neo-Darwinizm'i ortaya attılar. Neo-Darwinizm, doğal seleksiyonun yanına "faydalı değişiklik sebebi" olarak mutasyonları, yani canlıların genlerinde radyasyon gibi dış etkiler ya da kopyalama hataları sonucunda oluşan bozulmaları ekledi.
Bugün de hala dünyada evrim adına geçerliliğini koruyan model neo-Darwinizm'dir. Teori, yeryüzünde bulunan milyonlarca canlı türünün, bu canlıların, kulak, göz, akciğer, kanat gibi sayısız kompleks organlarının "mutasyonlara", yani genetik bozukluklara dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmektedir. Ama teoriyi çaresiz bırakan açık bir bilimsel gerçek vardır: Mutasyonlar canlıları geliştirmezler, aksine her zaman için canlılara zarar verirler.
Bunun nedeni çok basittir: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rasgele bir etki ancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar:
Mutasyonlar küçük, rasgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu üç özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rasgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. 9
Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı, yani genetik bilgiyi geliştiren mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların zararlı olduğu görüldü. Anlaşıldı ki, evrim teorisinin "evrim mekanizması" olarak gösterdiği mutasyonlar, gerçekte canlıları sadece tahrip eden, sakat bırakan genetik olaylardır. (İnsanlarda mutasyonun en sık görülen etkisi de kanserdir.) Elbette tahrip edici bir mekanizma "evrim mekanizması" olamaz. Doğal seleksiyon ise, Darwin'in de kabul ettiği gibi, "tek başına hiçbir şey yapamaz." Bu gerçek bizlere doğada hiçbir "evrim mekanizması" olmadığını göstermektedir. Evrim mekanizması olmadığına göre de, evrim denen hayali süreç yaşanmış olamaz.
Fosil Kayıtları: Ara Formlardan Eser Yok
Evrim teorisinin iddia ettiği senaryonun yaşanmamış olduğunun en açık göstergesi ise fosil kayıtlarıdır.
Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca yıl süren uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir.
Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız "ara türler"in oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir.
Örneğin geçmişte, balık özelliklerini taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için de, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdır. Evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu teorik yaratıklara "ara geçiş formu" adını verirler.
Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışlarsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekir. Ve bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Darwin, Türlerin Kökeni'nde bunu şöyle açıklamıştır:
Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir. 10
Darwin'in Yıkılan Umutları
Ancak 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yapıldığı halde bu ara geçiş formlarına rastlanamamıştır. Yapılan kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermiştir.
Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. 11
Yani fosil kayıtlarında, tüm canlı türleri, aralarında hiçbir geçiş formu olmadan eksiksiz biçimleriyle aniden ortaya çıkmaktadırlar. Bu, Darwin'in öngörülerinin tam aksidir. Dahası, bu canlı türlerinin yaratıldıklarını gösteren çok güçlü bir delildir. Çünkü bir canlı türünün, kendisinden evrimleştiği hiçbir atası olmadan, bir anda ve kusursuz olarak ortaya çıkmasının tek açıklaması, o türün yaratılmış olmasıdır. Bu gerçek, ünlü evrimci biyolog Douglas Futuyma tarafından da kabul edilir:
Yaratılış ve evrim, yaşayan canlıların kökeni hakkında yapılabilecek yegane iki açıklamadır. Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da böyle olmamıştır. Eğer böyle olmadıysa, bir değişim süreci sayesinde kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmiş olmalıdırlar. Ama eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde sonsuz güç sahibi bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir. 12
Fosiller ise, canlıların yeryüzünde eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Yani "türlerin kökeni", Darwin'in sandığının aksine, evrim değil yaratılıştır.
İnsanın Evrimi Masalı
Evrim teorisini savunanların en çok gündeme getirdikleri konu, insanın kökeni konusudur. Bu konudaki Darwinist iddia, bugün yaşayan modern insanın maymunsu birtakım yaratıklardan geldiğini varsayar. 4-5 milyon yıl önce başladığı varsayılan bu süreçte, modern insan ile ataları arasında bazı "ara form"ların yaşadığı iddia edilir. Gerçekte tümüyle hayali olan bu senaryoda dört temel "kategori" sayılır:
1) Australopithecus
2) Homo habilis
3) Homo erectus
4) Homo sapiens
Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına "güney maymunu" anlamına gelen "Australopithecus" ismini verirler. Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türünden başka bir şey değildir. Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard gibi İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomistin Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar, bu canlıların sadece soyu tükenmiş bir maymun türüne ait olduklarını ve insanlarla hiçbir benzerlik taşımadıklarını göstermiştir.13
Evrimciler insan evriminin bir sonraki safhasını da, "homo" yani insan olarak sınıflandırırlar. İddiaya göre homo serisindeki canlılar, Australopithecuslar'dan daha gelişmişlerdir. Evrimciler, bu farklı canlılara ait fosilleri ardı ardına dizerek hayali bir evrim şeması oluştururlar. Bu şema hayalidir, çünkü gerçekte bu farklı sınıfların arasında evrimsel bir ilişki olduğu asla ispatlanamamıştır. Evrim teorisinin 20. yüzyıldaki en önemli savunucularından biri olan Ernst Mayr, "Homo sapiens'e uzanan zincir gerçekte kayıptır" diyerek bunu kabul eder. 14
Evrimciler "Australopithecus > Homo habilis > Homo erectus > Homo sapiens" sıralamasını yazarken, bu türlerin her birinin, bir sonrakinin atası olduğu izlenimini verirler. Oysa paleoantropologların son bulguları, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus'un dünya'nın farklı bölgelerinde aynı dönemlerde yaşadıklarını göstermektedir.15
Dahası Homo erectus sınıflamasına ait insanların bir bölümü çok modern zamanlara kadar yaşamışlar, Homo sapiens neandertalensis ve Homo sapiens sapiens (modern insan) ile aynı ortamda yan yana bulunmuşlardır.16
Bu ise elbette bu sınıfların birbirlerinin ataları oldukları iddiasının geçersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Harvard Üniversitesi paleontologlarından Stephen Jay Gould, kendisi de bir evrimci olmasına karşın, Darwinist teorinin içine girdiği bu çıkmazı şöyle açıklar:
Eğer birbiri ile paralel bir biçimde yaşayan üç farklı hominid (insanımsı) çizgisi varsa, o halde bizim soy ağacımıza ne oldu? Açıktır ki, bunların biri diğerinden gelmiş olamaz. Dahası, biri diğeriyle karşılaştırıldığında evrimsel bir gelişme trendi göstermemektedirler. 17
Kısacası, medyada ya da ders kitaplarında yer alan hayali birtakım "yarı maymun, yarı insan" canlıların çizimleriyle, yani sırf propaganda yoluyla ayakta tutulmaya çalışılan insanın evrimi senaryosu, hiçbir bilimsel temeli olmayan bir masaldan ibarettir.
Bu konuyu uzun yıllar inceleyen, özellikle Australopithecus fosilleri üzerinde 15 yıl araştırma yapan İngiltere'nin en ünlü ve saygın bilim adamlarından Lord Solly Zuckerman, bir evrimci olmasına rağmen, ortada maymunsu canlılardan insana uzanan gerçek bir soy ağacı olmadığı sonucuna varmıştır.
Zuckerman bir de ilginç bir "bilim skalası" yapmıştır. Bilimsel olarak kabul ettiği bilgi dallarından, bilim dışı olarak kabul ettiği bilgi dallarına kadar bir yelpaze oluşturmuştur. Zuckerman'ın bu tablosuna göre en "bilimsel" -yani somut verilere dayanan- bilgi dalları kimya ve fiziktir. Yelpazede bunlardan sonra biyoloji bilimleri, sonra da sosyal bilimler gelir. Yelpazenin en ucunda, yani en "bilim dışı" sayılan kısımda ise, Zuckerman'a göre, telepati, altıncı his gibi "duyum ötesi algılama" kavramları ve bir de "insanın evrimi" vardır! Zuckerman, yelpazenin bu ucunu şöyle açıklar:
Objektif gerçekliğin alanından çıkıp da, biyolojik bilim olarak varsayılan bu alanlara -yani duyum ötesi algılamaya ve insanın fosil tarihinin yorumlanmasına- girdiğimizde, evrim teorisine inanan bir kimse için herşeyin mümkün olduğunu görürüz. Öyle ki teorilerine kesinlikle inanan bu kimselerin çelişkili bazı yargıları aynı anda kabul etmeleri bile mümkündür. 18
İşte insanın evrimi masalı da, teorilerine körü körüne inanan birtakım insanların buldukları bazı fosilleri ön yargılı bir biçimde yorumlamalarından ibarettir.
Darwin Formülü!
Şimdiye kadar ele aldığımız tüm teknik delillerin yanında, isterseniz evrimcilerin nasıl saçma bir inanışa sahip olduklarını bir de çocukların bile anlayabileceği kadar açık bir örnekle özetleyelim.
Evrim teorisi canlılığın tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla bu iddiaya göre cansız ve şuursuz atomlar biraraya gelerek önce hücreyi oluşturmuşlardır ve sonrasında aynı atomlar bir şekilde diğer canlıları ve insanı meydana getirmişlerdir. şimdi düşünelim; canlılığın yapıtaşı olan karbon, fosfor, azot, potasyum gibi elementleri biraraya getirdiğimizde bir yığın oluşur. Bu atom yığını, hangi işlemden geçirilirse geçirilsin, tek bir canlı oluşturamaz. İsterseniz bu konuda bir "deney" tasarlayalım ve evrimcilerin aslında savundukları, ama yüksek sesle dile getiremedikleri iddiayı onlar adına "Darwin Formülü" adıyla inceleyelim:
Evrimciler, çok sayıda büyük varilin içine canlılığın yapısında bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri malzemeleri de bu varillere eklesinler. Karışımların içine, istedikleri kadar (doğal şartlarda oluşumu mümkün olmayan) amino asit, istedikleri kadar da (bir tekinin bile rastlantısal oluşma ihtimali 10950 olan) protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem versinler. Bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla karıştırsınlar. Varillerin başına da dünyanın önde gelen bilim adamlarını koysunlar. Bu uzmanlar babadan oğula, kuşaktan kuşağa aktararak nöbetleşe milyarlarca, hatta trilyonlarca sene sürekli varillerin başında beklesinler. Bir canlının oluşması için hangi şartların var olması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest olsun. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden kesinlikle bir canlı çıkartamazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, kanaryaları, bülbülleri, papağanları, atları, yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları, karanfilleri, muzları, portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, karpuzları, incirleri, zeytinleri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar. Değil burada birkaçını saydığımız bu canlı varlıkları, bunların tek bir hücresini bile elde edemezler.
Kısacası, bilinçsiz atomlar biraraya gelerek hücreyi oluşturamazlar. Sonra yeni bir karar vererek bir hücreyi ikiye bölüp, sonra art arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu bulan, sonra kendi hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri oluşturamazlar. Madde, ancak Allah'ın üstün yaratmasıyla hayat bulur.
Bunun aksini iddia eden evrim teorisi ise, akla tamamen aykırı bir safsatadır. Evrimcilerin ortaya attığı iddialar üzerinde biraz bile düşünmek, üstteki örnekte olduğu gibi, bu gerçeği açıkça gösterir.
Göz ve Kulaktaki Teknoloji
Evrim teorisinin kesinlikle açıklama getiremeyeceği bir diğer konu ise göz ve kulaktaki üstün algılama kalitesidir.
Gözle ilgili konuya geçmeden önce "Nasıl görürüz?" sorusuna kısaca cevap verelim. Bir cisimden gelen ışınlar, gözde retinaya ters olarak düşer. Bu ışınlar, buradaki hücreler tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülür ve beynin arka kısmındaki görme merkezi denilen küçücük bir noktaya ulaşır. Bu elektrik sinyalleri bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Bu bilgiden sonra şimdi düşünelim:
Beyin ışığa kapalıdır. Yani beynin içi kapkaranlıktır, ışık beynin bulunduğu yere kadar giremez. Görüntü merkezi denilen yer kapkaranlık, ışığın asla ulaşmadığı, belki de hiç karşılaşmadığınız kadar karanlık bir yerdir. Ancak siz bu zifiri karanlıkta ışıklı, pırıl pırıl bir dünyayı seyretmektesiniz.
Üstelik bu o kadar net ve kaliteli bir görüntüdür ki 21. yüzyıl teknolojisi bile her türlü imkana rağmen bu netliği sağlayamamıştır. Örneğin şu anda okuduğunuz kitaba, kitabı tutan ellerinize bakın, sonra başınızı kaldırın ve çevrenize bakın. şu anda gördüğünüz netlik ve kalitedeki bu görüntüyü başka bir yerde gördünüz mü? Bu kadar net bir görüntüyü size dünyanın bir numaralı televizyon şirketinin ürettiği en gelişmiş televizyon ekranı dahi veremez. 100 yıldır binlerce mühendis bu netliğe ulaşmaya çalışmaktadır. Bunun için fabrikalar, dev tesisler kurulmakta, araştırmalar yapılmakta, planlar ve tasarımlar geliştirilmektedir. Yine bir TV ekranına bakın, bir de şu anda elinizde tuttuğunuz bu kitaba. Arada büyük bir netlik ve kalite farkı olduğunu göreceksiniz. Üstelik, TV ekranı size iki boyutlu bir görüntü gösterir, oysa siz üç boyutlu, derinlikli bir perspektifi izlemektesiniz.
Uzun yıllardır on binlerce mühendis üç boyutlu TV yapmaya, gözün görme kalitesine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Evet, üç boyutlu bir televizyon sistemi yapabildiler ama onu da gözlük takmadan üç boyutlu görmek mümkün değil, kaldı ki bu suni bir üç boyuttur. Arka taraf daha bulanık, ön taraf ise kağıttan dekor gibi durur. Hiçbir zaman gözün gördüğü kadar net ve kaliteli bir görüntü oluşmaz. Kamerada da, televizyonda da mutlaka görüntü kaybı meydana gelir.
İşte evrimciler, bu kaliteli ve net görüntüyü oluşturan mekanizmanın tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedirler. şimdi biri size, odanızda duran televizyon tesadüfler sonucunda oluştu, atomlar biraraya geldi ve bu görüntü oluşturan aleti meydana getirdi dese ne düşünürsünüz? Binlerce kişinin biraraya gelip yapamadığını şuursuz atomlar nasıl yapsın?
Gözün gördüğünden daha ilkel olan bir görüntüyü oluşturan alet tesadüfen oluşamıyorsa, gözün ve gözün gördüğü görüntünün de tesadüfen oluşamayacağı çok açıktır. Aynı durum kulak için de geçerlidir. Dış kulak, çevredeki sesleri kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynen görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir.
Gözdeki durum kulak için de geçerlidir, yani beyin, ışık gibi sese de kapalıdır, ses geçirmez. Dolayısıyla dışarısı ne kadar gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse, burada keskin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.
Net bir görüntü elde edebilmek ümidiyle teknoloji nasıl kullanılıyorsa, ses için de aynı çabalar onlarca yıldır sürdürülmektedir. Ses kayıt cihazları, müzik setleri, birçok elektronik alet, sesi algılayan müzik sistemleri bu çalışmalardan bazılarıdır. Ancak, tüm teknolojiye, bu teknolojide çalışan binlerce mühendise ve uzmana rağmen kulağın oluşturduğu netlik ve kalitede bir sese ulaşılamamıştır. En büyük müzik sistemi şirketinin ürettiği en kaliteli müzik setini düşünün. Sesi kaydettiğinde mutlaka sesin bir kısmı kaybolur veya az da olsa mutlaka parazit oluşur veya müzik setini açtığınızda daha müzik başlamadan bir cızırtı mutlaka duyarsınız. Ancak insan vücudundaki teknolojinin ürünü olan sesler son derece net ve kusursuzdur. Bir insan kulağı, hiçbir zaman müzik setinde olduğu gibi cızırtılı veya parazitli algılamaz; ses ne ise tam ve net bir biçimde onu algılar. Bu durum, insan yaratıldığı günden bu yana böyledir.
Şimdiye kadar insanoğlunun yaptığı hiçbir görüntü ve ses cihazı, göz ve kulak kadar hassas ve başarılı birer algılayıcı olamamıştır.
Ancak görme ve işitme olayında, tüm bunların ötesinde, çok büyük bir gerçek daha vardır.
Beynin İçinde Gören ve Duyan Şuur Kime Aittir?
Beynin içinde, ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden, senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan kimdir?
İnsanın gözlerinden, kulaklarından, burnundan gelen uyarılar, elektrik sinyali olarak beyne gider. Biyoloji, fizyoloji veya biyokimya kitaplarında bu görüntünün beyinde nasıl oluştuğuna dair birçok detay okursunuz. Ancak, bu konu hakkındaki en önemli gerçeğe hiçbir yerde rastlayamazsınız: Beyinde, bu elektrik sinyallerini görüntü, ses, koku ve his olarak algılayan kimdir?
Beynin içinde göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm bunları algılayan bir şuur bulunmaktadır. Bu şuur kime aittir?
Elbette bu şuur beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. İşte bu yüzden, herşeyin maddeden ibaret olduğunu zanneden Darwinist-materyalistler bu sorulara hiçbir cevap verememektedirler. Çünkü bu şuur, Allah'ın yaratmış olduğu ruhtur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz.
Bu açık ve ilmi gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran yüce Allah'ı düşünüp, O'ndan korkup, O'na sığınması gerekir.
Materyalist Bir İnanç
Buraya kadar incelediklerimiz, evrim teorisinin bilimsel bulgularla açıkça çelişen bir iddia olduğunu göstermektedir. Teorinin hayatın kökeni hakkındaki iddiası bilime aykırıdır, öne sürdüğü evrim mekanizmalarının hiçbir evrimleştirici etkisi yoktur ve fosiller teorinin gerektirdiği ara formların yaşamadıklarını göstermektedir. Bu durumda, elbette, evrim teorisinin bilime aykırı bir düşünce olarak bir kenara atılması gerekir. Nitekim tarih boyunca dünya merkezli evren modeli gibi pek çok düşünce, bilimin gündeminden çıkarılmıştır. Ama evrim teorisi ısrarla bilimin gündeminde tutulmaktadır. Hatta bazı insanlar teorinin eleştirilmesini "bilime saldırı" olarak göstermeye bile çalışmaktadırlar. Peki neden?..
Bu durumun nedeni, evrim teorisinin bazı çevreler için, kendisinden asla vazgeçilemeyecek dogmatik bir inanış oluşudur. Bu çevreler, materyalist felsefeye körü körüne bağlıdırlar ve Darwinizm'i de doğaya getirilebilecek yegane materyalist açıklama olduğu için benimsemektedirler.
Bazen bunu açıkça itiraf da ederler. Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve aynı zamanda önde gelen bir evrimci olan Richard Lewontin, "önce materyalist, sonra bilim adamı" olduğunu şöyle itiraf etmektedir:
Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan 'a priori' bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz. 19
Bu sözler, Darwinizm'in, materyalist felsefeye bağlılık uğruna yaşatılan bir dogma olduğunun açık ifadeleridir. Bu dogma, maddeden başka hiçbir varlık olmadığını varsayar. Bu nedenle de cansız, bilinçsiz maddenin, hayatı yarattığına inanır. Milyonlarca farklı canlı türünün; örneğin kuşların, balıkların, zürafaların, kaplanların, böceklerin, ağaçların, çiçeklerin, balinaların ve insanların maddenin kendi içindeki etkileşimlerle, yani yağan yağmurla, çakan şimşekle, cansız maddenin içinden oluştuğunu kabul eder. Gerçekte ise bu, hem akla hem bilime aykırı bir kabuldür. Ama Darwinistler kendi deyimleriyle "İlahi bir açıklamanın sahneye girmemesi" için, bu kabulü savunmaya devam etmektedirler.
Canlıların kökenine materyalist bir ön yargı ile bakmayan insanlar ise, şu açık gerçeği göreceklerdir: Tüm canlılar, üstün bir güç, bilgi ve akla sahip olan bir Yaratıcının eseridirler. Yaratıcı, tüm evreni yoktan var eden, en kusursuz biçimde düzenleyen ve tüm canlıları yaratıp şekillendiren Allah'tır.
Evrim Teorisi Dünya Tarihinin En Etkili Büyüsüdür
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, ön yargısız, hiçbir ideolojinin etkisi altında kalmadan, sadece aklını ve mantığını kullanan her insan, bilim ve medeniyetten uzak toplumların hurafelerini andıran evrim teorisinin inanılması imkansız bir iddia olduğunu kolaylıkla anlayacaktır.
Yukarıda da belirtildiği gibi, evrim teorisine inananlar, büyük bir varilin içine birçok atomu, molekülü, cansız maddeyi dolduran ve bunların karışımından zaman içinde düşünen, akleden, buluşlar yapan profesörlerin, üniversite öğrencilerinin, Einstein, Hubble gibi bilim adamlarının, Frank Sinatra, Charlton Heston gibi sanatçıların, bunun yanı sıra ceylanların, limon ağaçlarının, karanfillerin çıkacağına inanmaktadırlar. Üstelik, bu saçma iddiaya inananlar bilim adamları, pofesörler, kültürlü, eğitimli insanlardır. Bu nedenle evrim teorisi için "dünya tarihinin en büyük ve en etkili büyüsü" ifadesini kullanmak yerinde olacaktır. Çünkü, dünya tarihinde insanların bu derece aklını başından alan, akıl ve mantıkla düşünmelerine imkan tanımayan, gözlerinin önüne sanki bir perde çekip çok açık olan gerçekleri görmelerine engel olan bir başka inanç veya iddia daha yoktur. Bu, eski Mısırlıların Güneş Tanrısı Ra'ya, Afrikalı bazı kabilelerin totemlere, Sebe halkının Güneş'e tapmasından, Hz. İbrahim'in kavminin elleri ile yaptıkları putlara, Hz. Musa'nın kavminin altından yaptıkları buzağıya tapmalarından çok daha vahim ve akıl almaz bir körlüktür. Gerçekte bu durum, Allah'ın Kuran'da işaret ettiği bir akılsızlıktır. Allah, bazı insanların anlayışlarının kapanacağını ve gerçekleri görmekten aciz duruma düşeceklerini birçok ayetinde bildirmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için fark etmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır. (Bakara Suresi, 6-7)
⦠Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Allah bir başka ayetinde ise, bu insanların mucizeler görseler bile inanmayacak kadar büyülendiklerini şöyle bildirmektedir:
Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)
Bu kadar geniş bir kitlenin üzerinde bu büyünün etkili olması, insanların gerçeklerden bu kadar uzak tutulmaları ve 150 yıldır bu büyünün bozulmaması ise, kelimelerle anlatılamayacak kadar hayret verici bir durumdur. Çünkü, bir veya birkaç insanın imkansız senaryolara, saçmalık ve mantıksızlıklarla dolu iddialara inanmaları anlaşılabilir. Ancak dünyanın dört bir yanındaki insanların, şuursuz ve cansız atomların ani bir kararla biraraya gelip; olağanüstü bir organizasyon, disiplin, akıl ve şuur gösterip kusursuz bir sistemle işleyen evreni, canlılık için uygun olan her türlü özelliğe sahip olan Dünya gezegenini ve sayısız kompleks sistemle donatılmış canlıları meydana getirdiğine inanmasının, "büyü"den başka bir açıklaması yoktur.
Nitekim, Allah Kuran'da, inkarcı felsefenin savunucusu olan bazı kimselerin, yaptıkları büyülerle insanları etkilediklerini Hz. Musa ve Firavun arasında geçen bir olayla bizlere bildirmektedir. Hz. Musa, Firavun'a hak dini anlattığında, Firavun Hz. Musa'ya, kendi "bilgin büyücüleri" ile insanların toplandığı bir yerde karşılaşmasını söyler. Hz. Musa, büyücülerle karşılaştığında, büyücülere önce onların marifetlerini sergilemelerini emreder. Bu olayın anlatıldığı ayetler şöyledir:
(Musa
"Siz atın" dedi. (Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (Araf Suresi, 116)
Görüldüğü gibi Firavun'un büyücüleri yaptıkları "aldatmacalar"la -Hz. Musa ve ona inananlar dışında- insanların hepsini büyüleyebilmişlerdir. Ancak, onların attıklarına karşılık Hz. Musa'nın ortaya koyduğu delil, onların bu büyüsünü, ayetteki ifadeyle "uydurduklarını yutmuş" yani etkisiz kılmıştır:
Biz de Musa'ya: "Asanı fırlatıver" diye vahyettik. (O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor. Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı. Orada yenilmiş oldular ve küçük düşmüşler olarak tersyüz çevrildiler. (Araf Suresi, 117-119)
Ayette de bildirildiği gibi, daha önce insanları büyüleyerek etkileyen bu kişilerin yaptıklarının bir sahtekarlık olduğunun anlaşılması ile, söz konusu insanlar küçük düşmüşlerdir. Günümüzde de bir büyünün etkisiyle, bilimsellik kılıfı altında son derece saçma iddialara inanan ve bunları savunmaya hayatlarını adayanlar, eğer bu iddialardan vazgeçmezlerse gerçekler tam anlamıyla açığa çıktığında ve "büyü bozulduğunda" küçük duruma düşeceklerdir. Nitekim evrimi savunan ve ateist bir felsefeci olan Malcolm Muggeridge böyle bir durumdan endişelendiğini şöyle itiraf etmektedir:
Ben kendim, evrim teorisinin, özellikle uygulandığı alanlarda, geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük espri malzemelerinden biri olacağına ikna oldum. Gelecek kuşak, bu kadar çürük ve belirsiz bir hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle karşılayacaktır.20
Bu gelecek, uzakta değildir aksine çok yakın bir gelecekte insanlar "tesadüfler"in ilah olamayacaklarını anlayacaklar ve evrim teorisi dünya tarihinin en büyük aldatmacası ve en şiddetli büyüsü olarak tanımlanacaktır. Bu şiddetli büyü, büyük bir hızla dünyanın dört bir yanında insanların üzerinden kalkmaya başlamıştır. Evrim aldatmacasının sırrını öğrenen birçok insan, bu aldatmacaya nasıl kandığını hayret ve şaşkınlıkla düşünmektedir.
Atatürk'ün İlkeleri
Atatürk ve İnkılaplar
Atatürk ve Milli Eğitim
Atatürk'ün Askeri Dehası
Atatürk'ün Diplomatik Dehası
Atatürk'ün İleri Görüşlülüğü
En Büyük Türk Atatürk
Atatürk ve İslam Dini
Atatürk'ün Üstün Kişiliği
Atatürk'ün Kitapları
Evrim Yanılgısı
ATATÜRKâÜN İLKELERİ
Atatürk ilkelerini incelediğimizde, bu ilkelerin Türkâün yüksek karakter ve seciyesine tam bir uyum gösterdiğini görürüz. Mustafa Kemal, askeri görevleri ve katıldığı savaşlar neticesinde, ülkesini ve insanlarını çok iyi gözlemlemiş; kendisinden önceki yöneticiler gibi, yapılmaya çalışılan yenilik hareketlerinde, ne ülke insanından uzak kalmış, ne de âhalkın üstündeâ bir tavır takınmıştır. Türk Milletine inanan ve Türkâün yüzyıllardır bastırılmış olan karakterini ortaya çıkaran Atatürk; bu inançla ilkelerini uygulamaya koymuş ve başarılı olmuştur. Atatürk bu durumu, şu sözleriyle anlatmıştır:
âArkadaşlar mazide, en büyük felaketleri ihzar (hazırlayan) eden bir mazide, çok derin mazilerde dahi, Türk Milletini benliğinden çıkaran bir teşkilat vardı ki, ona devlet ve hükümet teşkilatı derlerdi. Millet, hükümet teşkilatının zahiren esiri idi. Bu onun manzarai zahiriyesi (görünen manzarası) idi. Halbuki Türk, esaret kabul etmeyen bir Millettir, Türk Milleti esir olmamıştır.
Yalnız hükümet başka bir vaziyette kalmış, millet de hükümete bigane (yabancı) ve ondan müteneffir (nefret eder) bir vaziyette kalmıştır. İşte bunun için çok felaketler oldu. Fakat bunların tecelliyatı maddiyesi (meydana gelişleri) devlet, hükümet teşkilatı üzerinde oldu. Mahvolan devletler idi ve devlet ölmüştür. Fakat Türk Milleti görüyorsunuz ki, daha kuvvetli, daha şerefli olarak yaşamakta berdevamdır. Bugünkü hükümetimiz, teşkilatı Devletimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir teşkilatı devlet ve hükümettir ki, onun adı Cumhuriyetâtir. Artık hükümet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır... Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten gayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır...â 1
Cumhuriyetçilik
Cumhuriyetçilik, milli hakimiyete dayanan, çağdaş ve demokratik idareyi amaç edinen bir yönetim prensibidir. Bu ilke, devlet düzeni ve yönetiminde, belirli şahısların veya zümrelerin hakimiyetinin önlenmesi noktasında en sağlam teminattır. Öyle ki, bu ilke yara aldığında, artık milletin gerçek âhakimiyetiânden söz etmek mümkün olmaz.
â ...Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu istihsal (elde etmek) için mebzulen (çok) kan döktük. Her tarafa kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müessesatımızı müdafaa için lazım olanı yapmaya amadeyiz.â 2
Atatürk, Milli Mücadele döneminde ve sonrasında, milletin hiçbir sınıra ve baskıcı uygulamaya bağlı kalmadan, tam bağımsız bir yapıya sahip olmasını istemiş ve halk yönetimini savunmuştur. Bu bakımdan Cumhuriyetçilik ilkesini, âmilli hakimiyetâ prensibi ile birleştirmiş ve âHakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindirâ diyerek, bu düşüncesini en açık bir biçimde ifade etmiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında Ankaraâda kurulan hükümet sistemi, resmi adı Cumhuriyet olmamasına rağmen, aslında fiilen bir cumhuriyetti. Çünkü, halkın seçtiği bir temsilciler meclisi ile bu meclis denetiminde ülkeyi yöneten bir hükümet vardı. Kurtuluş Savaşıândan sonra, Türk Devletinin yönetim şekli kesinlik kazandı; 29 Ekim 1923âte, Cumhuriyet resmen ilan edildi.
Cumhuriyetâin ilanından sonra ilk olarak, 1924 Anayasasıânın 1. Maddesine âTürkiye devleti bir Cumhuriyet'tirâ hükmü konuldu. Daha sonra da, 1961 ve 1982 Anayasalarıânda bu hüküm korunmakla beraber, 1. Maddenin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin de önerilemeyeceği hükmü getirildi.
Anayasalar ile korunma altına alınan ve milli hakimiyet anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan Cumhuriyet idaresinin önemi, Atatürkâün şu sözlerinden de anlaşılmaktadır:
âTürk Milletinin tabiat ve şiarına (karakter ve adetlerine) en mutabık olan idare, Cumhuriyet idaresidirâ 3
âCumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.â 4
âCumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.â 5
Yine Atatürkâe göre, Cumhuriyet anlayışında, düşünce serbestliği vazgeçilemeyecek prensiplerdendir.
âEn büyük hakikatler ve terakkiler, fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir.â 6
Ancak Atatürkâe göre âserbest düşünceninâ kendine has bir sınırı vardır. Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnanâa söyleyip yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, bizzat kaleme aldığı âhürriyetâ bölümünde şunları yazmıştır: âHürriyet, insanın, düşündüğü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir.â Mustafa Kemal Atatürk, düşünce-eylem serbestliğinin sınırlarının, devletin ve milletin menfaatlerini tehlikeye sokmayacak, onları koruyacak şekilde olması gerektiğini aşağıdaki şu sözleriyle belirtmiştir:
âFerdin birinci hakkı, tabii kabiliyetlerini serbestçe inkişaf ettirebilmesidir. Bu inkişafı temin için ise, en iyi vasıta, ferde diğerinin muadil (benzer) hakkını ızrar (zarar) etmeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve idare etmeye müsaade etmektir...Bu haklara hürmet etmeyen siyasi cemiyet esaslı vazifesinde kusur etmiş olur, ve devlet mevcudiyetinin hikmetini ve manasını kaybeder...
Ferdi hürriyeti düşünürken, her ferdin nihayet bütün milletin müşterek menfaati ve devlet mevcudiyeti göz önünde bulundurmak lazımdır. Anlaşılıyor ki ferdi hürriyet mutlak olamaz. Diğerinin hak ve hürriyeti milletin müşterek menfaati, ferdi hürriyeti tahdit (sınır) eder. Ferdi hürriyeti tahdit, devletin de adeta esası ve vazifesidir.... aynı zamanda bütün hususi faaliyetleri, umumi ve milli maksatlar için, birleştirmekle mükelleftir... çünkü ferdi hürriyet derecesi, devlet faaliyetlerini zafa düşürmemek lazımdır. Devletsiz bir cemiyet, veyahut zayıf bir devlet hayatının neticesi, herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyetin hürriyetini bozmayacak surette, tadil (uygun) olunmak lazımdır...Devlet sanatı işte budur. Bu sanatta isabetin derecesi hürriyetlerin hudutlarını çizen konuda görülebilir. Çünkü âbu hudut kanun marifetiyle tesbit ve tayin edilirâ her halde, vatandaşların, umumi hürriyet ve saadeti için fertlerden, ancak devlet için zaruri olan bir kısım hürriyetlerinin bırakılması istenebilir.â 7
Atatürk, zorlu yollardan geçilerek ve çok kan kaybedilerek kurulan Cumhuriyet'in iç ve dış düşmanlara karşı koruma ve kollama güvencesini de yine çok güvendiği Türk Milleti ve Türk Ordusuna bırakmıştır:
â Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir. Biri millet kararı, diğeri en üzücü ve güç şartlar içinde dünyanın takdirlerine hakkıyla layık olma niteliğini kazanan Ordumuzun kahramanlığı, bu iki şeye güvenir.â 8
Atatürk, Türk Devletinin geleceğinin teminatı olan ilkelere yönelik dış ve iç saldırılara, Türk Milletinin Cumhuriyet'ten aldığı güçle karşılık vereceğini şu sözleriyle belirtmiştir:
â Temeli büyük Türk Milletinin ve onun kahraman evlatlarından mürekkep büyük Ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda teessüs (esaslanmış) etmiş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem (ilham edilmiş) prensiplerimizin bir vücudun izalesi (yok edilmesi) ile haleldar (bozukluk) olabileceği zehabında bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyet'in adalet ve kudret pençesinde müstahak oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olamaz. Benim naciz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar olacaktır. Ve Türk Milleti emniyet ve saadetini zamin prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.â 9
Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk, başka bir konuşmasında da, bu düşmanca hareketlerin Türk Milletinin âamansız kahrıâ altında darmadağın olacağını belirtmiştir:
âBundan sonra yalnız bir şey varid-i hatır olabilir. O da bazı adi politikacıların, hasis menfaatperestlerin o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması o yüzden tatmin-i hırs ve menfaat düşüncesinden ibarettir. Temin ederim ki, bu gibiler her ne şekil, suret ve vesile ile olursa olsun, mevcudiyetlerini ihsas ettikleri gün, Türk Milletinin amansız kahrına hedef olmaktan kurtulamayacaklardır.â 10
Milliyetçilik
Milliyetçilik; Mustafa Kemal Atatürkâün bizlere miras bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti Devletiânin birarada durmasını sağlayan temel ilkelerden biridir. Atatürk, milletin içine düştüğü o karanlık günlerde, birlik ve beraberliği kurmaya çalışmış, istiklal mücadelesini âmilliyetçilikâ etrafında tesis etmiştir.
Mustafa Kemal, kimilerinin manda yönetimiyle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleriâne bağlanıp kurtulma çareleri aradıkları zamanlarda, bütün bu düşüncelerin aksine, sadece Türk Milletine ve onun yüksek bağımsızlık karakterine güvenmiştir.
Atatürk, istiklal mücadelesini Türk milliyetçiliği prensibi üzerine kurarak başlattığını, 1937 yılında Ankara Halkeviânde yapmış olduğu bir konuşmada şöyle belirtmiştir:
âBen 1919 senesi Mayısı içinde Samsunâa çıktığım gün, elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk Milletine güvenerek işe başladımâ 11
Yine Büyük Atatürk, bu şevk, heyacan ve birliktelikle kurulan Cumhuriyet'in ilelebet yaşaması konusunda, milliyetçilik prensibinin önemini şu şekilde belirtir;
âBir millet diğer milletlere nispetle tabii veya mükteseb (sonradan) hususi karakterler sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir uzviyet teşkil etmesi, ekseriya onlardan ayrı olarak onlara muvazi inkişafa sai bulunması keyfiyetine milliyet prensibi denir.
Bu prensibe göre, her fert ve millet kendi hakkında hüsniniyet, topraklarına bizzat kayıtsız tesahup (sahip çıkma) talep etmek hakkına ve hürriyetine maliktir. Bu düstur bize hangi milletlerin hür, hangilerinin hürriyetinden şu veya bu şekilde mahrum olduklarını yani millet namını taşımaya layık olmadıklarını kolaylıkla gösterir.â 12
Bir milletin teşekkülü için, öncelikle belirli şartların biraraya gelmesi lazımdır. Atatürk, bu şartları şu şekilde sıralamıştır:
âa- Siyasi varlıkta birlik, b- Dil birliği, c- Yurt birliği, d- Irk menşei birliği, e- Tarihi karabet (yakınlık), f- Ahlaki karabet
Türk Milletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartların hepsi birden diğer milletlerde yok gibidir.â 13
Büyük Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yukarıdaki maddeleri benimseyen ve bu doğrultuda âNe Mutlu Türk'ümâ diyen herkesin Türk Milletinin mensubu olduğunu belirtir:
âMillet dil, kültür ve ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasi ve içtimai heyettirâ 14
Yine başka bir ifadesinde Atatürk: âTürk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve beynelminel temas ve münasebetler de bütün muasır milletlere muvazi ve onlara bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimai heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahvuz tutmaktırâ 15 diye belirtmiştir.
Yukarıdaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, Atatürkçü Türk milliyetçiliğinde asıl hedef; her sahada ilerlemenin tamamlanması ve medeni ülkelerle aynı seviyede yürünmesidir. Fakat Türk, bunları yaparken kendi yüksek karakterinden ve benliğinden taviz vermeyecektir. Bu, milli kültürün etrafında, milli birlik ve beraberlik çerçevesi içinde gerçekleşecektir. Eğer milli beraberlik ihdas edilemezse, bölücü unsurlar, ülke bütünlüğüne zarar verir duruma gelecektir.
âBizim milletimiz, milliyetinden habersiz oluşunun çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki çeşitli kavimler, hep milli esaslara sarılarak milliyet duygusunun kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir ettiler, aşağıladılar. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimizi bu hürmeti, hissen, fikren, fiilen bütün hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avıdır.â 16
Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milletinin kendi varlığını sürdürebilmesi için milliyet bağıyla sımsıkı kenetlenmesi gerektiğini şöyle belirtir:
âMilletin varlığını sürdürmek için fertleri arasında düşündüğü ortak bağlar, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dini ve mezhebi bağ yerine Türk milliyeti bağıyla fertlerini toplamıştır.â 17
Atatürk milliyetçiliği âNe Mutlu Türk'üm Diyeneâ sözü ışığında, ülkesinin refahı ve istikbali için çalışan, milli birlik ve beraberlik etrafında toplanan herkesi din, dil, ırk ayrımı gözetmeden kabul eder.
Atatürkâün milliyetçilik esasında, ırk bağı üstünlüğünü savunan, şovenist, kafatasçı ve Türk Milletinin yüksek karakterine uyum göstermeyen, Türkâü yıkmaya çalışan faşizm, komünizm gibi zararlı akım ve ideolojilere de yer yoktur. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle bizlere bildirir:
"Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvveti, Rusyaâdaki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyid eder bir mahiyettedir.â 18
âBizim bakış açımız, bizim prensiplerimiz cümlece malumdur ki bolşevik prensipleri değildir ve bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık.â 19
Atatürk milliyetçiliği, Türkâün yüksek karakterinden gelen üstün ahlakıyla, diğer milletlerin yaşama hakkına, onların bağımsız ve hür iradelerine saygılıdır.
14 Ağustos 1920 tarihinde sorulan bir soruya Atatürk, âBize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki bizimle birlikte çalışan bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencil ve marurane bir milliyetçilik değildirâ 20 diye cevap verir.
Atatürkçü Türk milliyetçiliğinde, milletin, baskı şiddet ve tahakküm altında yönetilmesine yer yoktur; Türkâün yüksek karakterinden doğan barışseverliği, milliyetçilik ilkesinde de kendini gösterir:
âİnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insani olmayan ve son derece üzücü olan bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırarak onlara birbirlerini sevdirerek karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır.â 21
Türk milleiyetçiliği, insancıl yönüyle bütün dünya milletlerine örnek olmaktadır. Türk Milletinin ahlaki yapısı, onun karakterinde önemli bir yer tutar. Türk ahlakı, milli değerlerin ve milli birliğinde oluşmasında da etkilidir. Atatürk, Afet İnanâa yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, âTürk Milletinin ortak görünen bir hali vardır. Gerçekten dikkat edilirse Türklerin aşağı yukarı ahlakları hep birbirine benzer. Bu yüksek ahlak hiçbir milletin ahlakına benzemez. Ahlakın bir milletin meydana gelmesinde yeri çok büyüktür önemlidirâ 22 demektedir.
Atatürk milliyetçiliği ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dışında kalan Türkleri de benimser ve kardeş sayar. Bu anlamda, kültür birliğinin sağlanması için onlarla bağlantılar kurar. Fakat bu noktada, herkesin bulunduğu ülke sınırları içinde yükselmesini ve Türk karakterinin yüksek özelliklerini sergilemesini de ister. Atatürk bu konuda şunları söylemektedir:
âTürkiye dışında kalmış Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle uygun bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini dahi ihmal etmiyoruz.â 23
Halkçılık
Atatürk, halkçılık ilkesiyle, Türk Milletini, sınıf esasına dayalı sosyalizm, komünizm gibi milli birlik ve beraberliği yok edici, Türkâün yüksek karakterine ters düşen zararlı akımlardan korumayı amaçlamış, sınıf ve zümre hakimiyetine son vermeyi esas almıştır.
âAtatürkçülükte halkçılık, sosyalizm ya da komünizm gibi zararlı olan akım ve ideolojelerdeki ifadeler dışında tamamen farklı bir mana taşır. Marksist-Leninist düşünceye bağlı olanlar millet anlayışı yerine halklar, halk idaresi yerine proleterya diktatörlüğü, Cumhuriyet yerine de tek partili muhalefetsiz bir parlamento ve halkın devlete köleliği esasını koymuşlardır.â 24
Halkçılık uygulaması ile halk, kendi belirlediği yönetimiyle, tam bir demokrasi yöntemi gerçekleştirir. Bu ilkeyle, toplum içindeki sınıflar problemi ortadan kaldırılır; böylece, kişi ya da zümrelerin birbirleri üzerindeki tahakkümleri engellenmiş, herkes kanunlar ve hukuk yönünden eşit sayılmış, kişi hak ve özgürlüklerini hiçe sayan uygulamalar ortadan kaldırılmış olur. Çünkü Halkçılık ilkesine göre, herkes eşittir ve herkes halktır.
Afet İnanâın Medeni Bilgiler kitabındaki, Atatürkâün el yazmalarında, bu konu şöyle açıklanmıştır:
âBiz memleket halkı, kişi ve çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı kıymet ve nitelikte görürüz. Hepsinin menfaatlerinin aynı derecede ve aynı eşitlik duygusu ile karşılanmasına çalışmak isteriz. Bu şeklin, milletin genel refahı, devlet bünyesinin sağlamlaştırılması için daha uygun olduğu kanaatindeyiz. Bizim düşüncemizde; çiftçi, çoban, amele, tüccar, sanatkar, asker, doktor, kısacası herhangi bir sosyal müessesede çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir. Devlete bu anlayış ile azami yardımcı olmak ve milletin güvenci ve iradesini yerinde sarf edebilmek, bizce, bizim anladığımız anlamda halk hükümeti idaresi ile mümkün olur.â 25
Bu ilke etrafında milleti meydana getiren unsurlar, birbirlerinin haklarına saygılı ve yardımsever olarak, ortak bir geleceği yaşamak için halkı oluştururlar. Bunu da Atatürk şöyle ifade eder:
âTürkiye halkı ırkı veya dini ve kültürel yönden birleşmiş bir diğerine karşı, karşılıklı hürmet ve fedakarlık hisleriyle dolu ve kaderi ve geleceği ve çıkarları ortak olan bir toplumdur.â 26
Yine Atatürk, Türk halkının çıkarlarının birarada yaşamayı gerektirdiğini, bu ortak çıkarların sınıfsal çatışmayı ortadan kaldırdığını belirtmiştir:
âBizim halkımız çıkarları birbirinden farklı sınıf halinde değil; aksine varlıkları ve çalışmalarının sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir.â 27
Atatürk ilkeleri içinde yer alan halkçılık, milli iradeyi ve bütünlüğü meydana getirir. Halkçılık, halk yönetimini savunduğunu iddia eden sosyalizm ve komünizm gibi ideolojilerden farklıdır; Türk Milletinin yapısına tam bir uyum gösterir. Atatürk bir demecinde halkçılığı, âEfendiler bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir. sosyalist bir hükümet değildir... Fakat milli hakimiyetini, milli iradeyi tecelli ettiren bir hükümettir. Fakat ne yapalım demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz çünkü biz bize benziyoruzâ 28 diyerek açıklamıştır.
Atatürkçülükâte halkçılık, Türkâün karakterine tam bir uyum sağlar; Türkâün şartlarına göre yapılandırılmıştır. Halkçılıkta, halkla berber, halk için bir uygulama söz konusudur. Kanunlar önünde eşit olan halkın kendi sorumluluğu da bellidir: Milleti meydana getiren halk, sosyal işlerin görülmesi için çalışmak zorundadır. Çalışıp topyekün ilerleme sağlanarak, milletin geleceği teminat altına alınmış olur. Bir kesim çalışıp bir kesim de onları sömürme yoluna girerse, toplum içindeki sosyal barış bozulur. Atatürk, Halkçılık ilkesi doğrultusunda, medeni ülkeler seviyesine çıkmak için, Türk Milletinin topyekün bir çalışma programı uygulaması gerektiğini bizlere şu şekilde belirtmiştir:
âNe olduğumuzu bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışmaya mecbur olan bir halkız. Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. O halde... halkçılık toplum düzenini çalışmaya hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir.â 29
Türk Milletinin medeni ülkeler seviyesine çıkabilmesi, kendi geleceğine sahip olmasına, fertlerin ve toplumun bütün kurum ve kuruluşlarıyla bu ilkeye sahip çıkarak yönetimi en iyi şekilde kullanmasına bağlıdır.
Devletçilik
Atatürk ilkelerinde devletçilik anlayışı; milli birliğin ve beraberliğin oluşturulması yönünde, ahlaki, sosyal ve milli bir durum arzader. Bu durumu Atatürk, şöyle belirtmiştir:
âMilli gelirin tevziinde (dağılımında) daha mükemmel bir adalet ve emek sarfedenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin muhafazası için şarttır. Bu şartı daima gözönünde tutmak, milli birliğin mümessili olan devletin mühim vazifesidir.â 30
Uygulanmış olan devletçilik prensibi, komünist rejimlerdeki gibi özel sektörü yok edici, hür teşebbüsü engelleyen bir anlayış içermez. Atatürk, bu farklı anlayışı, Medeni Bilgiler kitabında şu şekilde belirtmiştir:
âBizim takibini muvafık (uygun) gördüğümüz âdevletçilikâprensibi bütün istihsal (üretim) ve tevzi (dağıtım) vasıtalarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden ve hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyetlerine meydan bırakmayan sosyalizm prensibine müstenit (dayalı) kollektivizm yahut komünizm gibi bir sistem değildir.â 31
Atatürkâün uyguladığı devletçilik sistemi, Türkiyeânin şartlarında doğmuştur; Türk Milletinin karakterine uygun bir sistemdir.
âTürkiyeânin tatbik ettiği devletçilik sistemi, 19 .asırdan beri sosyalizm teorisyenlerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiyeânin şartlarından doğmuş Türkiyeâye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur; Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve çok şeyler yapılmadığı göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri şahsi ve özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi; ve kısa zamanda yapmayı başardı. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur.â 32
Devletçilik ilkesiyle devlet; ülkenin birlik ve beraberliği için her türlü çalışmayı yapmak ve yaptırmakla mükellef kılınmıştır. Atatürk bu mükellefiyeti, yine kendi el yazılarında şöyle belirtmiştir:
âMilli gelirin dağılımında, daha mükemmel bir adalet vermek sarf edenlere daha yüksek refah sağlanması, milli birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin önemli vazifesidir..
Halkın menfaatine hizmet eden müesseselerin, çoğaltılması devletin ehemmiyetle göz önünde tutacağı bir meseledir. Bu sayede sırf menfaatperest faaliyetler tahdit olunur. Bu hal vatandaşlar arasındaki ahlaki tesanüdün inkişafına yardım eden mühim bir amildir. Memlekette her nevi istihsalin (üretim) ziyadeleşmesi için, ferdi teşebbüsün devletçe elzem olduğunu ehemmiyetle kaydettikten sonra beyan etmeliyim ki âdevlet ve özel teşebbüs birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.â 33
Laiklik
Laiklik, genel anlamıyla din ve dünya, din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması, böylelikle toplum içinde inanç ve ibadet serbestliğinin sağlanması olarak tanımlanır. Atatürk laiklik ilkesini de milli birlik ve beraberliğin sağlanması yönünde, devletin geleceği ve mevcudiyeti noktasında gerekli görmüştür. Laiklik ilkesiyle milli iradenin bütünleşmesinde kolaylık sağlanmış olur.
Laiklik ilkesiyle, fertlerin ibadet ve inanma hürriyetleri de kanunla koruma altına alınmış olur; şahıslara inanmaları ya da inanmamaları yönünde yapılan baskılar ortadan kaldırılmış olur. Böylece, insanların birbirlerine hoşgörüyle bakmaları sağlanır. Laiklik, bu yönüyle de İslam diniyle uygun bir yapı arzeder. Çünkü dinde, zorlamayla ve menfaatler karşılığı yapılan ibadetlerin bir değeri yoktur. Dinde, Allahâa yönelik Allah rızası için yapılan ibadetler bir değer taşır.
Bunların yanı sıra, laiklik ilkesi kesin olarak dine karşı değildir. Atatürk bir konuşmasında, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:
âLaiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.â 34
Yine Atatürk:, âSofta sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruzâ 35 diyerek, milli birlik ve beraberliği ortadan kaldıracak olan bu tür ayrımcılıklara taviz verilmeyeceğini göstermiş olur.
Laiklik ilkesiyle şahıslar, hurafelerden temizlenmiş doğru ve gerçek bilgiyi, vicdan ve din hürriyetini sağlama almış olurlar.
âLaiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir; Bütün vatandaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.â 36
İnkılapçılık
Atatürk, inkılapçılık ilkesiyle, Türk Milletinin ilerlemesini ve medeni ülkeler seviyesine çıkmasını engelleyen, değişen ve gelişen şartlara uyum sağlayamayan teşkilatların ve müesseselerin, günün şartlarına göre yeniden düzenlenmesi amacını esas almıştır. Bu ilke, diğer bir ifadeyle, sürekli devrimin, değişen şartlara göre düzenlenmesidir:
âMedeniyet yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur.â 37
Atatürk, inkılapların tek gayesinin Türk Milletini medeni ülkeler seviyesine çıkartmak olduğunu şöyle belirtir:
âEfendiler; yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle medeni bir toplum haline getirmektir. İnkılaplarımızın asıl gayesi budur.â 38
Mustafa Kemal Atatürk inkılapların başarılı olması için, aksayan kısımların yenilenmesi ve değişikliklerin süratle uygulamaya konulması gerektiğini belirtmiş, bu değişimlerin, uygulamalarının uzun bir vadeye yayılması halinde asıl gayeden uzaklaşılmış olunacağına dikkat çekmiştir:
â... İdare-i maslahatçılar esaslı inkılap yapamaz. Bugünkü sefalet ve rezalet içinde esasen kimseyi memnun etmeye imkan yoktur. Memleket mamur, millet zengin olduğu zaman herkes memnun olur.â 39
Atatürk inkılap hareketlerinde takip edilecek yolu da şöyle belirtir:
â Türkiyeâyi derece derece mi ilerletmeli, ani olarak mı? İki sistem var, biri malum büyük Fransız İhtilaliândeki tarz; rejimler değişecek, ihtilallere karşı mukabil ihtilaller yapılacak. Sağ solu tepeler, sol sağı süpürürken bir de bakılacak ki bir buçuk asırlık zaman geçmiş...Bu milletin damarlarında o kadar bol kan ve önünde o kadar geniş zaman var mı?â 40
Türk Milleti, bu şartları göz önünde bulundurarak bir an bile durmadan önündeki engelleri aşmalıdır. Eğer bu adım atılmazsa, hem medeni ülkeler arasındaki yerimizi alamayız, hem de birlik beraberliğimiz bozulmaya başlar, çöküşe yaklaşılır. Atatürk bu tehlikeye dikkat çekerek şu sözleri söylemiştir:
âMilletin uyanıklığına, milletin ilerleme ve gelişme istidadına güvenerek, milletin azminden asla şüphe etmeyerek Cumhuriyet'in bütün icaplarını yapacağız. Birçok güçlükler ve engeller karşısında bulunduğumuzu biliyoruz. Bunların hepsini tetkik ile azim ve iman ile millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birebir çözüp sonuçlandıracağız. O millet aşkı ki herşeye rağmen sinemizde sönmez bir kuvvet, dayanıklılık ve ateş kaynağıdır.â 41
âHer türlü yükselme ve gelişmeye kabiliyetli olan milletimizin sosyal ve fikri inkılap adımlarını kısaltmak isteyen engeller mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.â 42
Atatürk ilkelerini bir bütün halinde düşünmeliyiz. Zira bu ilkeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Türkâün yüksek karakteri daha yükselecek ve Türkiye, medenileşme yolunda diğer ülkelerin örneği olacaktır. Bu ilkeleri bir diğerinden ayırırsak, milli birlik ve beraberliği birarada tutan temeli de zayıflatmış oluruz ki, bu da, ülke bütünlüğünün bozulmasından menfaat sağlamak isteyen bölücü güçlerin palazlanmasına sebebiyet verebilir. Buna engel olmak istiyorsak, büyük bir şevk ve heyacanla Atatürkçü ve inkılapçı düşünceye sahip çıkarak ülkemize hizmet etmeliyiz; ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlere izin vermemeliyiz. Atatürk, bu engellemeler karşısında inkılapların uygulanması ve korunması görevini Türk Ordusunun başarıyla yerine getireceğini şu sözleriyle belirtmiştir:
âMilleti sevk ve idare edenlerin dayanağı, ordu olmuştur. Diğer milletlerde ordu ile millet, daima birbirleriyle karşı karşıyadır. Halbuki, bizde tamamiyle olay tersinedir. İkinci Meşrutiyeti, kahraman subaylarımız ilan ettikleri gibi bu inkılapları da yine bunların fedakarlığına borçluyuz.â 43
1 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, cilt II, s.241, AAM, 1997
2 A.g.e, cilt III, s.94
3 A.g.e, cilt III, s.106
4 A.g.e, cilt II, s.242
5 Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, TTK,1959
6 Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürkâten Yazdıklarım, M.E.B, 1971, s.33
7 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K.Atatürkâün El Yazıları s.52-53, TTK, 1998
8 ASD, cilt II, s.176, AAM, 1997
9 A.g.e, cilt III, s.119
10 A.g.e, s.107
11 A.S.D, cilt II, s.328, AAM, 1997
12 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s.24 TTK, 1998
13 A.g.e. s.22
14 A.g.e. s.18
15 A.g.e. s.25
16 ASD, Cilt II, s.147, AAM, 1977
17 A.g.e, s.249
18 A.g.e, cilt III, s.26
19 A.g.e, cilt I, s.102
20 A.g.e, cilt I, s.102
21 A.g.e, cilt II, s.306
22 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s.358, TTK, 1998
23 Türk Kültürü Dergisi, sayı 13, s.115, yıl 1963
24 Türk Tarihi Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, s.308
25 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s .425-427
26 ASD, cilt I, s.236, AAM, 1997
27 A.g.e, cilt II, s.116
28 ASD, cilt I, s.211-212
29 ASD, cilt I, s.191, T.İ.T.E. Yayınları, 1945
30 Afet İnan, Medeni bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s.48
31 A.g.e., s.49
32 Sümerbank Dergisi, cilt III, sayı 29, s.138, 1963, Uluğ İğdemir
33 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürkâün El Yazıları, s.444
34 Sadi Borak, Atatürk ve Din, s.4, 1962
35 Kılıç Ali, Atatürk'ün Hususiyetleri, s.116, 1955
36 Özdeyişleriyle Atatürk, s.24 GnKur. ATAŞE .Bşk. Yay.1981
37 ASD, cilt II, s.187, AAM, 1997
38 ASD, cilt II, s.224
39 İsmail Arar, Atatürkâün İzmit Basın Toplantısı, s.55
40 İsmail Habib Sevük, Atatürk İçin, s.73
41 ASD, cilt II, s.166, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., 1959
42 Herbert Melzig, Atatürkâün Başlıca Nutukları, s.86, 1942
43 Mustafa Selim İmece, Atatürkâün Şapka Devriminde Kastamonu ve İnebolu Seyahatleri, s.55, T.İş Bankası Yay. 1959
2.BÖLÜM
Atatürk ve İnkılaplar
Asil Türk Milletinin karakterinde bulunan âhür yaşama ve yaşadığı zamana damgasını vurmaâ özelliği, Mustafa Kemalâin karakterinde de yoğun bir biçimde görülmektedir.
Osmanlı İmparatorluğuânun yöneticileri, belli dönemlerde bu karakteri korumalarına rağmen, bazı dönemlerde bu asil karaktere tamamen muhalif bir tutum izlemişler; akıl ve bilimden ayrılıp taassup batağına saplandıklarından gerilemiş ve yıkılmışlardır. Osmanlı İmparatorluğuânun son zamanlarında, Türk Devleti tarihten silinmek üzereyken, Mustafa Kemal bu gidişe dur diyerek, Türkâün yüksek karakterine uygun bir hamle yapmıştır.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu hamlesi sonucunda, güzel vatanımız yabancı güçlerden temizlenmiş, kötü gidişe son verilmiştir. Böylece, Türk Milleti için, güzel ve aydınlık günlere doğru yeni bir adım atılmıştır. Atatürk, bu ileriye yönelik adımlar doğrultusunda, bizlere ve bizden sonrakilere yol gösterecek olan, bir inkılaplar hareketi başlatmıştır. Bu inkılaplar Türkiye Cumhuriyetiâni medeni milletler seviyesine çıkaracak niteliktedir.
Yaşadığı zamanı ve dünyayı çok iyi gözlemleyen Atatürk, milletin ve ülkenin önünde duran ve ilerlemeye engel teşkil eden bütün duvarları tek tek yıkmıştır. Atatürk, karakterinde bulunan bu inkılapçı ve yenilikçi özelliğinin, bizlerde de bulunması gerektiğini, 13 Mayıs 1923âteki Meclis konuşmasında şöyle belirtmiştir: âBugüne kadar elde ettiğimiz başarı bize ancak gelişme ve uygarlığa bir yol açmıştır. Bize ve bizden sonra gelenlere düşen vazife bir yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir.â 1 Bu ilerleme ancak, hakimiyetin milletin elinde olması ve medeni ülkeler seviyesine çıkılmasıyla gerçekleşmiş olacaktır.
Siyasi Alandaki İnkılaplar
Saltanatın Kaldırılışı
Milli kurtuluş hareketinin bütün cephelerde başarıya ulaşması sonrasında, düşman ülkeler barış görüşmeleri için teklifte bulunmuşlardır. Barış görüşmelerine Ankara Hükümetiânin yanı sıra İstanbul Hükümeti de davet edilmiş, böylece Milli Meclisâe bir tezgah kurulmaya, tuzak hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda, İstanbul Hükümetiânin sadrazamı Tevfik Paşa, Ankaraâya, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemalâe bir telgraf çekerek ortak hareket etmeyi teklif etmiştir.
Neticede TBMM, İstanbulâdaki işgal kuvvetlerine bir yazı göndermiş, barış konferansına katılabileceklerini, fakat İstanbul Hükümetiâyle ortak hareket etmelerinin mümkün olmadığını bildirmiştir.2 Çünkü, Tevfik Paşaânın teklifini kabul etmek, Anadoluâda gerçekleştirilen Kuva-yi Milliye hareketine, İstanbul Hükümetini de ortak etmek olacaktı. Konunun hemen akabinde Mustafa Kemal, 30 Ekim 1922âde TBMMâyi toplayarak saltanatın kaldırılması yönünde çalışmaları başlatmıştır. Fakat meclis içindeki bazı üyeler âsaltanatsız iktidar ve hilafet olamayacağıâ 3 görüşünü savunarak bu girişimi engellemeye kalkışmışlardır. Bu engellemelere karşın, Mustafa Kemalâin konunun önemini ve hassasiyetini bildiren konuşmasından sonra âhakimiyetin kayıtsız ve şartsız milleteâ ait olduğu kabul edilmiş, 3 Kasım 1922 günü, saltanat kaldırılmıştır.
Cumhuriyetâin Kuruluşu
İstanbul Hükümetiânin, işgal kuvvetlerinin âkukla yönetimiâ durumunda olması ve bu hükümet tarafından Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından Anadoluâda kurulan milli hükümete karşı alınan cephe, bir süre sonra, kimin yönetimde olacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Aynı problem TBMM içinde de kendini göstermiş, bazı üyelerin saltanat ve hilafeti yaşatma düşüncesinde oldukları görülmüştür. Yeniden saltanat ve hilafete dönülürse, verilen mücadele boşa gitmiş, milletin hakimiyeti tekrar sorumsuz yönetime geçmiş ve geriye dönülmüş olacaktı. Oysa yenilikçi ve inkılapçı düşünceyi kendine şiar edinen Mustafa Kemalâin bu fikirlerinden taviz vermesi beklenemezdi:
â... 25 Nisan 1920 tarihinde TBMM, Mustafa Kemal, Celaleddin Arif, Cami Bey, Fevzi Paşa, İsmet Buey, Hamdullah Suphi ve Hakkı Behiç tarafından oluşan bir yürütme komitesi seçerek 1 Mayıs 1920âde kabul edilen 5 maddelik bir kanunla seçilecek olan hükümetin seçiliş ilkeleri belirlenir. Kısa bir süre sonra da yapılan bir değişiklikle bakanların Millet Meclisi Başkanı tarafından gösterilecek adaylar arasından seçimi kabul edilir. Bu uygulama ile artık âmilletin hakimiyetineâ dayanan bir hükümet yapısı kabul edilmiş olacaktır.â 4
Meclisâin yenilenmesi için yapılan seçimler sonucu I. dönem milletvekillerinin çoğu değişmiş, hakimiyetin millette olduğuna inanan milletvekilleri, II. dönem çoğunluk olmuşlardı. Dolayısıyla artık Cumhuriyet'in kurulmasına müsait bir zemin vardı. Hem Meclisâteki durum, ve hem de Fethi Bey kabinesinin 27 Ekim 1923âte istifa etmesi sonucu ortaya çıkan hükümet boşluğu, Mustafa Kemalâi harekete geçirmiş ve Türk Milletinin karakterine uygun olan Cumhuriyet, 29 Ekim 1923 günü ilan edilmiştir.
Mustafa Kemal, bu gelişmenin ardından Türkiye Cumhuriyetiânin başkanlığına getirilmiş, İsmet (İnönü) Beyâi de başbakanlığa atayarak kabineyi kurdurmuştur. Atatürk aşağıdaki sözleriyle de yönetim şeklini açıklamıştır:
â...Bugünkü hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümetle millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet, millet hükümettir.â 5
â...Türk Milletinin yaratılış ve şiarına en uygun olan idare Cumhuriyet idaresidir. Türk Milleti hakimiyetini şümullü bir surette gösteren yeni idareye kavuşuncaya kadar daima mevcut kurumların siyasetlerine yabancı kalmıştır.â 6
Hilafetin Kaldırılışı
Halifelik makamı, Mısır hükümdarı Kansu Gavriâde, işlerliğini kaybetmiş bir şekilde, göstermelik olarak duruyordu. Yavuz Sultan Selimâin 1517 tarihindeki Ridaniye Seferinden sonra Türklerâe geçen halifelik bu tarihten sonra yeniden güç kazanmıştır. Hilafet makamı, Osmanlı İmparatorluğuânun güçlü olduğu dönemlerde dünya Müslümanları üzerinde etkili olmuştur. Fakat, zayıflama döneminde, devlet bu gücü kullanamaz hale gelmiştir.
Milli Meclis tarafından saltanatın kaldırılmasıyla hilafet makamına getirilen Abdülmecit Efendiânin, kendine kanunla verilmiş olan sıfatlarının dışında âhanâ, âpeygamber halifesiâ 7 gibi sıfatları da kullanması, padişah gibi davranması ve cuma selamlıklarında gövde gösterisi yapması, yurtdışından kışkırtıldığı açıkça belli olan bu tartışmalara Mustafa Kemalâin yakın arkadaşlarının da katılması, ortalığı karıştırmaya başlamıştı. Bu durum genç Cumhuriyetâi tehlikeye sokmaya başladığından, 3 Mart 1924 tarihinde, TBMMâde verilen bir kanun teklifi ile hilafet makamı ortadan kaldırılmış, Osmanoğulları soyu yurt dışına gönderilmiştir. Bu ciddi durumu Atatürk şu sözleriyle açıklar:
âEfendiler; açık ve kesin söylemeliyim ki, İslamları, bir halife heyulasıyla işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak İslamların ve özellikle de Türkiyeânin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna hayal bağlamak yalnız ve ancak cehalet ve gaflet eseri olabilir.â 8
Hukuk Alanındaki İnkılaplar
Hilafetin kaldırılmasıyla beraber, 3 Mart 1924 günü Şeriye ve Evkaf Bakanlığıânın ve Şeriye Mahkemeleriânin kaldırılmasıyla, hukuk konusunda yeni düzenlemeler yapılacağının işaretleri verilmiş oldu.
Osmanlı İmparatorluğuânun son dönemlerinde, kurumlardaki yozlaşma adalet sistemini de etkilemiş, kadılardaki başıbozukluk, adaleti güçlünün lehine kullanır hale getirmiştir. Mahkemeler, âMecelleâ adı verilen ve Hanefi fıkhına göre hazırlanmış kanunlara göre işlerdi. Mecelle, yarı teokratik ve yarı laik bir özellik taşımasına rağmen, günün gelişen şartlarına uyum gösteremiyor ve bazı hükümleri de uygulanamıyordu.
Yeni Türkiye devletinin kurulmasıyla eski yönetimin işlerliğini kaybetmiş bütün kurum ve kuruluşlarının da yeni bir yapıya oturtulması gerekmişti. Çünkü Osmanlı devletindeki bazı uygulamalar, geçmiş yıllarda sorunsuz işlemiş olsalar da, değişen ve gelişen koşullar karşısında aksaklıklar meydana gelmiştir. Bu bozulan kurumlardan biri de adalet kurumudur. Atatürk, bu başıbozukluğu ve çözüm yolunu şöyle açıklamıştır:
â Önemli olan nokta , adalet anlayışımızı, kanunlarımızı, adalet teşkilatımızı, şimdiye kadar bizi şuurlu, şuursuz tesir altında bulunduran, asrın gereklerine uygun olmayan bağlardan bir an evvel kurtarmaktır. Millet, her medeni memlekette olan adalet işlerindeki ilerlemenin, memleketin ihtiyaçlarına uyan esaslarını istiyor. Millet hızlı ve kesin adaleti temin eden medeni usulleri istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tabi olarak adalet işlerimizde her türlü tesirlerden cesaretle silkinmek ve hızlı ilerlemelere atılmakla asla tereddüt olunmamak lazımdır. Medeni hukukta, aile hukukunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere bağlılık, milletleri uyanmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk Milleti, üzerinde böyle bir ağırlık bulunduramaz.â 9
â...Milletin ateşli inkılap hamleleri esnasında sinmeye mecbur kalan eski kanun hükümleri, eski hukukçular gayret ve çalışma gösterenlerin etki ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak inkılap esaslarını ve onun samimi takipçilerini ve onların aziz ülkülerini mahkum etmek için fırsat beklerler...â 10
âOsmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yabancı uyrukluların yargılanmasının kendi konsolosluklarına bırakılması bağımsızlık hakkıyla uyum göstermiyordu. Bu durum, Osmanlı adalet sisteminde onarılması güç yaralar açmıştı. Her ne kadar Lozan hükümleri uyarınca bu adli kapitülasyonlar kaldırılıyorsa da; yine de merkezden yönetilen adalet düzeni oluşturulması mümkün olamıyordu.â 11
Bu olumsuz şartları ortadan kaldırmak için, 1923âte kurulan medeni kanun komisyonları, âMecelleânin ıslahı çalışmalarına başlamışsa da, bir netice alamadan faaliyetlerine son verilmiştir. Bu tıkanıklığı çözmek için harekete geçen Mustafa Kemal, hukuk sisteminde köklü, değişikliklere girişmiştir. Benzerlerine göre daha sade ve yeni olan İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926 âda Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurtâun Adalet Bakanlığı sırasında kabul edilmiştir. Bu kanunla, azınlık cemaatleri de Medeni Kanun hükümlerini kabul etmiş oldular. Bu kanun çerçevesince ayrıca, 4 yıl içinde, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu, Kara Ticaret Kanunu, Deniz Ticaret Kanunu, Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Kanunu, İcra İflas Kanunu gibi kanunlar yürürlüğe girmiştir. Bu girişimlerden önce de, 5 Kasım 1925âde, Ankara Hukuk Fakültesi açılmıştır.
Medeni Kanunâla, Türkiyeâde laik hukuk sistemine geçilmiş, kadın erkek eşitliği kabul edilmiş, medeni nikah ilkesiyle çok eşlilik kaldırılmış, kadının her alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlanmıştır.
Ekonomi Alanındaki İnkılaplar
Sanayide Yapılan Yenilikler
Osmanlı İmparatorluğuânda, yönetimdeki basiretsiz kişilerin, yıllarca süren savaşlar ve kayıplara karşı, ekonomik alanda köklü çözümler üretememesi, devlet gelirlerinde bir çöküşe neden olmuştur. Ve bunun neticesinde de, dış borçlar giderek artmıştır. Bu borçları da, yüksek faizli borçlarla ödemeye kalkmak; bütçenin %30âa yakın bir bölümünü bu karmaşık durumdan çıkmak için harcamak, ekonomiyi iflas ettirmiştir. Bu ekonomik iflasa rağmen, Osmanlı devletinde 1919âlara kadar bir İktisat Bakanlığı kurulamamıştır.
İmparatorluk son günlerini yaşarken, Anadolu halkı da sefil ve perişan bir haldeydi. İşte bu olumsuz şartlar altında kurulan TBMM Hükümeti, Mustafa Kemalâin önderliğinde yeni bir savaşa başlıyordu: Ekonomi Savaşı.
18 Mart 1923âte, İzmirâde, ülkenin çeşitli yerlerinden gelen tüccar, işçi, çiftçi ve sanayicilerin katılmasıyla Türkiye İktisat Kongresi toplandı. Kongrede, ekonominin rayına oturtulması ve köklü tedbirler alınması için bazı kararlar belirlendi. Atatürk Kongrede şunları söylemişti:
âArkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi teşkil eden halkın sınıflarının içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bu itibarla, memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini ve acılarını yakından biliyorsunuz...Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınmasının lüzumunu beyan edeceğiniz tedbirler, doğrudan doğruya halkın lisanından söylenmiş gibi kabul olunur...Halkın sesi, hakkın sesidir. Kılıç ile fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara yenilmeye, sonuç olarak yerlerini terketmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur...Kılıç kullanan yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkum olur. Lakin, saban kullanan kol gittikçe daha ziyade kuvvetlenir. Daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur.â 12
Bu kararlar;
1-Hammaddesi yurt içinde olan endüstri kollarının kurulması,
2-Özel girişimcilerin desteklenmesi,
3-Yatırımcılara kredi sağlayacak bankaların kurulması,
4-Günlük tüketim mallarına öncelik verilmesi,
5-Önemli kuruluşların millileştirilmesi,
6-Sanayii teşvik edici yasaların çıkarılması, özellikle gümrük tarifelerinin, milli sanayinin kalkınma ihtiyaçlarına göre değiştirilmesi,
7-Yerli malların karada ve denizde ucuz tarife ile taşınması,
8-Sanayi bankası kurulmaya karar verilmesi
maddeleri altında toplanmıştır.
Alınan bu kararlar hemen uygulamaya geçirilmiş, fakat dünyanın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar nedeniyle, Mustafa Kemal ekonomik uygulamaları; 1923-1932 yılları arasında, âhalkçılığa dayalı liberalizm ile yarı devlet müdahaleciliğiâ, 1932-1938 yılları arasında da âkarma ekonomiye dayalı planlı kalkınmaâ olarak iki aşamalı uygulamıştır.
1936 yılında âII. Beş Yıllık Kalkınma Planıâ hazırlanmasına rağmen, Atatürkâün vefatı ve başlayan II. Dünya Savaşı sebebiyle, plan uygulamaya konulmamıştır. Plan, 1960 yılında uygulanmaya alınmıştır.
Beş yıllık kalkınma planı gereğince; mensucat ve dokuma sanayiinde Bakırköy, Kayseri, Nazilli, Konya Ereğli dokuma fabrikalarıyla, bu fabrikaların pamuk ihtiyaçlarını karşılamak için Adana ve İzmir bölgelerinde pamuk tarımının canlandırılması öngörülmüştür. Tekstil sanayii, kendir, kangram, kükürt, demir-çelik bakır kömür gibi maden ve petrol arama işletmeleri, selüloz ve kağıt sanayi, seramik, cam, kimya, sünger, gülyağı, elektrik ve enerji üretimi için planlar yapılmıştır. Plan çerçevesince ayrıca fabrikalar açılmış, bütün bu sanayi dalları için eleman yetiştirecek mesleki eğitim kurumları faaliyete geçirilmiştir.
Sanayi yatırımlarını teşvik etmek için, öncelikle 1927 yılında âTeşvik-i Sanayi Kanunuâ çıkartılmış, yabancı ürünlerle mücadele edebilmek için de 1929 yılında yüksek gümrük tarifesi uygulanmaya başlanmıştır.
1933 yılında Sümerbank kurulmuş, 1935 yılında da maden kaynaklarını araştırmak üzere âMaden Tetkik ve Arama Enstitüsüâ, elektrik-enerji kaynaklarını araştırmak için âElektrik İşleri Etüt İdaresiâ, maden ve elektrik işletmelerini kurmak için de âEtibankâ kurulmuştur.
Ulaştırma Alanındaki İnkılaplar
Türkiye şartlarına en uygun ulaşım aracı olarak treni gören Mustafa Kemal, demiryollarına çok büyük bir önem vermiş ve önemli merkezleri demiryolu ulaşımıyla birbirine bağlamıştır.
âOsmanlı İmparatorluğu zamanında yaptırılan ve 65 yılda biten 3350 km. lik demiryoluna karşılık Mustafa Kemalâin önderliğinde kendi gücümüzle 1925-1939 yılları arasında 3000 km.lik yol yapılmıştır.â 13
Millileştirme politikası gereğince, yabancı şirketlerin elinde bulunan demir ve denizyolu şirketleri de satın alınmıştır. Kapitülasyonlarla elimizden alınan Türk limanları arasındaki ticaret hakkımız, Lozan Antlaşmasıâyla geri alınmış, gemilerimiz limanlarımızda sefere başlamıştır. 1 Temmuz 1926 tarihinde âKabotaj Kanunuâ kabul edilmiştir. Ayrıca yolcu taşıma işi devlete bırakılmış, ticari yükler konusu da devlet ve özel sektör arasında paylaştırılmıştır. Deniz işletmeciliği için ise 1938 yılında Denizbank kurulmuştur.
Büyük Atatürk, havacılığa da özel bir önem vermiş ve 1936 yılında kurulan âDevlet Hava Yollarıâyla İstanbul-Ankara arası düzenli seferler başlatılmıştır.
Sosyal Alandaki İnkılaplar
Şapka Giyilmesi
Cumhuriyetâin ilanını izleyen yıllarda, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda medeni ülkeler arasındaki yerini alması için, Türk Milletinin hızlı bir değişime ihtiyacı vardı. Milletin geçireceği bu değişim süreci her alanda kendini göstermeliydi.
Osmanlı İmparatorluğu döneminden Cumhuriyetâin ilk yıllarına kadar, Türk Milletinin giyim ve başlık tarzları belli bir uyum göstermiyordu. Mustafa Kemal bu karmaşıklığı ortadan kaldırmak ve medeni ölçüler içinde bir giyim şekli belirlemek için çalışmalara başladı.
Mustafa Kemal bu konuda çok kararlıydı. Atatürk 25 Ağustos 1925âteki Kastamonu ziyaretinde şapka giymiş, medeni kılık kıyafette de bizzat öncülük yapmıştır:
âArtık duramayız behemehal ileri gideceğiz; çünkü mecburuz. Millet vazıh (açık) olarak bilmelidir: Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigane kalanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeni ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve ila (yüceltme) edeceğiz. Refah saadet ve insanlık bundadır..
â¦Efendiler; Türkiye Cumhuriyetiâni tesis eden Türk halkı, medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir. ...Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir... şapkaya itiraz edenler vardır. Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz. Onlara sormak isterim, Yunan serpuşu olan fes giymek caiz olur da, şapka giymek neden olmaz? Ve onlara ve bütün bu millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamların hususi kisvesi olan cüppeyi ne vakit ve ne için giydiler... Türkiyeânin hakikaten medeni olan halkı baştan aşağı harici vaziyetiyle dahi medeni ve mütekamil insanlar olduklarını fiilen göstermeye mecburdurlar...â14
Nitekim, 25 Kasım 1925 tarihinde TBMMâce kabul edilen kanunla, şapka giyilmesi kanunlaşmıştır.
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tekke ve zaviyeler belli bir süre için görevlerini yerine getirmiş olsalar da, çöküş yıllarında, Türk Milletinin sosyal ve kültürel alandaki gelişim ihtiyaçlarına cevap veremez ve dünyadaki gelişmelere ayak uyduramaz olmuşlardır. Ayrıca bazı tekkelerin siyasetle yakından ilgilenmesi, bağnaz ve tutucu bir yapı sergilemeleri ve bütün bunları, -hiç ilgisi olmadığı halde- İslam dini adına yapıyor olmaları; Türk Milletinin gelişmesini ve İslam dininin anlaşılmasını engelliyordu.
Mustafa Kemal Atatürkâün görüşleri çerçevesinde, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karar verilir. 2 Eylül 1925 tarihinde hükümet kararnamesi çıkartılır ve 12 Aralık 1925 tarihinde de kanun yürürlüğe girer.
Takvim-Saat, Hafta Tatili, Ağırlık ve Uzunluk Ölçülerinin Düzenlenmesi
Osmanlı Mebusan Meclisiânde de, saat ve zaman konusunda ortaya çıkan karışıklıklardan dolayı, ezani saatin kullanılmaması yönünde çalışmalar yapılmış, fakat başarılı olunamamıştı. O yıllarda Osmanlı Mebusan Meclisiânin sonuca ulaştıramadığı bu girişimi, TBMM hükümeti sonuçlandırmak istemiştir. 1922 yılının Eylül ayında verilen bir teklifle konu gündeme alınmış, fakat aynı düşünce savunucularının muhalefeti nedeniyle, teklif, ancak 26 Aralık 1925 tarihinde kanunlaşmıştır.
Kullanılan takvim konusunda da birtakım karışıklar yaşanıyordu. Kullanılan iki farklı takvime bir de dış ilişkilerde kullanılan miladi takvim eklenince, durum daha da karmaşık hale geliyordu. Bu durumu düzeltmek için aynı gün ve tarihli, 698 sayılı kanunla, 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere miladi takvimin kullanılması kabul edildi.
İmparatorluk döneminde, ülke genelinde uygulanacak belirli bir hafta tatili günü yoktu. Cumhuriyet'in kurulmasıyla, hafta tatili uygulamasındaki karışıklık da sona erdirildi; dünya devletleriyle uyum sağlamak için, cumartesi günü öğleden sonra başlamak üzere pazar günü resmi tatil olarak kabul edildi.
1931 yılında da ondalık sisteme geçildi; âendazeâ, âarşınâ, âokka â gibi ağırlık ve uzunluk ölçüsü birimleri, metre ve kilo gibi ağırlık ve uzunluk ölçü birimleriyle değiştirildi. 1935 yılında çıkarılan bir kanunla da yılbaşı günü tatil olarak kabul edildi.
Soyadı Kanunu
Osmanlı İmparatorluğu'nda, Batıdaki gibi soyadı kullanılmıyordu, yani Türklerin soylarından gelen bir adları yoktu. Sosyal ilişkilerde yalnız isimlerin kullanılması, devlet işlerinde ve sosyal hayatta karışıklıklara yol açıyor, isimlere eklenen lakaplarsa problemi çözmekten uzak kalıyordu. Bu karışıklığı düzeltmek için, 21 Haziran 1934âte kabul edilen bir kanunla, adımızla beraber bir de Türkçe soyadı kullanmak mecburiyeti getirildi. Bu kanunla Mustafa Kemalâe TBMM tarafından, âATATÜRKâ soyadı verildi. Ayrıca aynı yıl içinde, Osmanlı sınıf yapısına ait âHocaâ, âPaşaâ, âHazretâ gibi unvanların da kullanılması yasaklanmıştır.
Harf İnkılabı
Arap harflerinden oluşan alfabe, asırlardır kullanılmasına rağmen, öğrenimindeki zorluklar aşılamamıştı ve zamanla ihtiyacı karşılayamaz hale gelmişti. II. Meşrutiyet döneminde de, bu konuda çareler aranmış fakat başarılı olunamamıştı. Atatürk, Türk kültürü ve Türkçe etrafındaki birliği bir an önce oluşturmak için, yeni Türk alfabesi konusundaki çalışmalarını bizzat yönetmiş, yeni harfleri halka öğretme çalışmalarına katılmıştır. Nitekim, 1 Kasım 1928 yılında Meclisâte kabul edilen kanun teklifiyle, 3 Kasım 1928âden itibaren yeni harfler kullanılmaya başlanmıştır.
Kadın Hakları
Türk kadını, yüzyıllardır geri bırakılmış ve sosyal hakları elinden alınmış, adeta yok sayılmıştır. Medeni ülkeler seviyesine çıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti, kadınlarına ikinci sınıf insan muamelesi yapamazdı. Zira kadınlar, Milli Mücadeleâde, milli teşkilatlar kurarak çalışmalar yapmışlar, cepheye silah taşımışlar ve vatanın kurtulması için erkeklerle beraber savaşmışlardır.
Medeni hukukun kabulüyle, kadın erkek eşitliği benimsenmiş; evlenme, tarafların isteğine bırakılmış, aradaki vekil sistemi kaldırılarak evlendirme memurunun önünde yapılan nikahlar geçerli sayılmış, bu nikahtan sonra isteyenin dini nikah yaptırması serbest bırakılmış; tek eşlilik uygulaması getirilip boşanmalardaki âtalakâ usulü kaldırılıp boşama yetkisi geçerli sebepler aramak şartıyla mahkemelere bırakılmıştır. Ayrıca kadınlar, miras paylaşımında ve şahitlikte de erkeklerle eşit olma hakkına sahip olmuşlardır.
Bu hukuki düzenlemelerin yanı sıra, Türk kadınının kültür seviyesini yükseltip sosyal hayatta ve çalışma sahasındaki gerçek yerlerini almaları konusunda bütün çalışmalar yapılmıştır. Bu girişimler sonrasında, Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek ilerlemeler kaydetmiştir. Atatürk kadınlara verdiği değeri aşağıdaki sözleriyle de belirtir:
âZaman ilerledikçe, ilim ilerledikçe, medeniyet dev adımlarla yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü gerçeklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz... Bugünün anaları için gerekli özellikleri taşıyan evlatlar yetiştirmek... pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.â 16
Kadınlara, 3 Kasım 1930 tarihinde yapılan belediye seçimlerinde, oy kullanma hakkı, 8 Ekim 1934 yılında da seçme ve seçilme hakları verilmiş, böylece sosyal hayatta önlerine çıkan engeller kaldırılmıştır. Atatürk, bu konuda yapılması gerekenleri şöyle belirtmiştir:
â...Daha selametle ve daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır; büyük Türk kadınını çalışmalarımıza katkıda bulundurmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek. Türk kadınını ahlaki, bilimsel, sosyal ve ekonomik hayatta erkeğinin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekçisi yapmak yoludur.â 17
...Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletkar ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlakta, fazilette ağır vakur olmalıdır. ...Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletkar olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın, çok yüksek olmalıdır...â18
Atatürk başka bir konuşmasında, âBir topluluk, cinsinden yalnız birinin asrın icaplarını edinmesiyle yetinirse o topluluk yarıdan fazla güçsüzlük içinde kalır... Bizim topluluğumuzun başarısızlığının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz kayıtsızlık ve kusurdan ileri gelmektedir...â 19 diyerek kadınlara vermiş olduğu değeri belirtir.
Tarih Kurumu
Türkiye toprakları üzerinde yaşayan halk, çeşitli gruplardan meydana geldiğinden bir ırk birliği sağlanamamıştı. Dahası Türkler tarihini bilmiyordu. Osmanlı eğitim sisteminde, bu konuda gerekli çalışmalar yapılmamış, Türk tarihi derinlemesine incelenmemişti. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle belirtmiştir:
âBiz henüz şimdiye kadar gerçek, bilimsel ve müspet anlamıyla milli bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı da milli bir tarihe malik olamadık.â 20
Türk tarihinin başlangıç noktası konusunda, genellikle Osmanlı İmparatorluğuânun kuruluş tarihi esas alınıyordu. Bu bilgiler de, ekseriyetle yabancı tarihçilerin çalışmalarından elde ediliyordu. Bu bilgilere göre de, asırlardır üç kıtaya hükmetmiş olan Türklerin tarihi yoktu.
Mustafa Kemal Atatürk, kahraman Türk Milletinin gerçek tarihini öğrenmesine büyük önem vermiş, bu konudaki çalışmaları bizzat başlatmıştır. Bu çalışmalarda, önce İslamiyet öncesi Türk tarihine dikkat çekilmiş, 23 Nisan 1930âdaki Türk Ocakları Kurultayıânda, bu konuda faaliyet gösterecek bir tarih heyetinin kurulması kararlaştırılmıştır.21
Bu çalışmalar neticesinde Türk Tarihi Ana Hatları adlı eser meydana getirilmiştir. 12 Nisan 1931 tarihinde Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuş ve cemiyetin ilk toplantısı da Atatürkâün başkanlığında 26 Nisan 1931 yılında yapılmıştır:
âBizim milletimiz derin bir geçmişe maliktir. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu dönemlerin her birine eşit olan büyük Türk devletlerine kavuşturur...Türk çocuğu, ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.â 22
Türk Tarihi Tetkik Cemiyetiânin çalışma esasları şöyle belirlenmiştir:
- Toplanarak bilimsel görüşmeler yapmak,
- Türk tarihinin kaynaklarını araştırıp yayınlamak,
- Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak belge vs. sağlamak için gereken yerlere araştırma ve inceleme kurulları göndermek,
- Cemiyetin çalışmalarının ürünlerini her türlü yollarla yayınlamak. 23
Bu çalışmalardan sonra, öncelikle liseler için bizzat Atatürkâün de kaleme aldığı 4 ciltlik bir tarih kitabı hazırlanmıştır. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ilk kongresini 2â11 Temmuz 1932 tarihleri arasında tertiplemiştir.
Dil Konusundaki Çalışmalar
12 Temmuz 1932âdeki Tarih Kongresiânin hemen ardından, Atatürk, âTürk Dili Tetkik Cemiyetiâni kurdurmuş, dilde de birlik sağlanması için adım atılmasını sağlamıştır. I.Türk Dil Kurultayı, 26 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayıânda toplanmıştır.
Bu kongrede, dildeki Arapça ve Farsça kelimelerin yanı sıra bölgeler arasındaki lehçe farklılıklarının da ortadan kaldırılması için İstanbul Türkçesi örnek alınarak çalışmalara başlanmıştır. Yapılan çalışmalar Belleten adlı dergide yayımlanmıştır.
Milli kültür ve beraberliğin sağlanması için her alanda Türkçe hakim olmalıydı. Atatürk, bu konuya da özenle eğilmiş ve çalışmaları bizzat takip etmiştir. Atatürk, âTürk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, ilgili olmasını isteriz.â 24 diyerek konunun önemini belirtmiştir.
1934âde yapılan II. Türk Dil Kurultayıâna yurtdışından da dil bilginleri davet edilmiştir. Bu kongrede:
-Istılahların (dil, terim) öz Türkçe ve eklerle yapılması gerekliliği,
-Bu ıstılahların hemen ders kitaplarına geçirilmesi,
-Devlet yayınlarının öz Türkçeye çevrilmesi
kararlaştırılmıştır. Bu dönemde Osmanlıca-Türkçe cep kılavuzları ve bazı yayınlar hazırlanmıştır.
III. Türk Dil Kurultayı 24â31 Ağustos 1936 tarihleri arasında yapılmıştır. Yurtdışından gelen 13 dil bilgininin de katılımıyla gerçekleşen kurultayda, cemiyetin adı âTürk Dil Kurumuâ olarak değiştirilmiştir. Bu kurultayda, çalışma esasları, diğer iki kurultaydakinden farklı olmuştur: Artık âGüneş Dil Teorisiâ (özleştirmeye ret, yaşayan dile dönüş) üzerinde durulmaya başlanmış, yabancı kelimelere Türkçe karşılık aranmasına son verilerek yaşayan dil kabul edilmiştir.
Güzel Sanatlar Alanındaki Çalışmalar
Atatürk, Türk Milletinin yüksek zevkini ortaya çıkarmak ve Türkiyeânin, sanat çalışmaları yönünden de, medeni ülkeler arasındaki yerini almasını sağlamak için bu alandaki çalışmaları teşvik etmiş, başarılı sanatçıları ödüllendirmiştir.
Bunun için, güzel sanatların her alanında çalışmalar hızlandırılmış, 1924 yılında Ankaraâda Müzik Öğretmen Okulu açılmıştır. Bu okul, 1936 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümüâne dönüştürülmüştür. Yine aynı yıl Ankara Devlet Konservatuvarı açılmış ve sanatçılar yetiştirilmeye başlanmıştır.
âTürk Beşleriâ olarak anılan, Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Necil K. Akses, ilk sonat, konçerto, senfoni ve operalarını vermişlerdir.
İstanbul Belediye Konservatuvarâında batı müziğine de yer verilmiştir. Ayrıca, Muzıka-i Hümayun 1924 yılında Ankaraâya getirilmiş ve adı Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti olarak değiştirilmiştir. 1935 yılına kadar, bu heyetin orkestra şefliğini Adnan Saygun ve Zeki Üngör yapmışlardır.
Dar-ül Bedayi 1931 yılında İstanbul Belediyesiâne bağlanmış, 1934 yılında ise Şehir Tiyatroları adını almıştır. Ankara Halkevi sahnesinde, 1932 yılında Atatürkâün de ilk temsillerinde hazır bulunduğu âAkınâ, âÇobanâ, âMavi Yıldırımâ oyunları sergilenmiştir.
Sanayi-i Nefise Mektebi mezunları 1924 yılında Avrupaâya eğitime gönderilmiştir. Bu okulun adı, 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi olarak değiştirilmiştir. 1932â1933 eğitim yılında Gazi Eğitim Enstitüsüânde Resim-İş Bölümü açılmıştır.
1924 tarihinden itibaren resim ve heykel sergileri açılmaya başlanmış, 20 Eylül 1937 tarihinde de Resim Heykel Müzesi açılmıştır.25
Atatürk, güzel sanatlarda elde edilen başarının, medeni ülke olma yolunda ve inkılapların sağlamlaştırılmasında önemli bir etken olduğunu şu sözleriyle belirtir:
âGüzel sanatlarda başarı, bütün inkılapların başarılı olduğunun en kesin kanıtıdır. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır. Onlar bütün başarılarına rağmen, medeniyet alanında yüksek insanlık niteliğiyle tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır.â 26
âEfendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatçı olamazsınız.â 27
âBir millet ki resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapamaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, hakiki özellikleriyle medeni ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır.â 28
NOTLAR
1 Abdurrahman Çaycı, Atatürkâün Uygarlık Anlayışı, Atatürk Konferansları VI, 1963-1974, TTK yay.XVII. Dizi, Say. 6, Ankara, s.177
2 Mahmut Güloğlu, Cumhuriyet'e Doğru,1921-1922 Ankara 1971, s.340
3 Söylev, cilt II, s.475
4 Toktamış Ateş, Türk devrim Tarihi, İstanbul, 2000, s.168
5 Söylev ve Demeçler, cilt II, s.241. AAM 1997
6 A.g.e, cilt III, s.106-107
7 Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar I, 1957, s.46
8 Nutuk, cilt II,s.582
9 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, cilt I, s.317, T.İ.T.E.Yay.1945
10 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, cilt II, s.251 A.A.M.1997
11 Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.181
12 A.S.D. cilt II. S.104, A.A.M 1997
13 Türk Tarihi Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, s.337, Gen.Kurmay Baş.Yay. 1973
14 Söylev ve Demeçler, cilt II, s.216-220 A:A:M,1997
15 Ag.e, cilt II, s.225
16 A.g.e, ciltII, s.156
17 Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, s.57
18 A.S.D, cilt II, s.242, A.A.M, 1997
19 A.g.e, cilt II, s.89
20 Türk Tarihi Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, s.366, Gen.Kurmay Baş.Yay. 1973
21 Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.191
22 Afet İnan, Atatürk'ten Yazdıklarım, s.11
23 Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.192
24 A.S.D I s.358.T.İ.T.E.Yay. 1945
25
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
26 Cevat Abbas Gürer, Cumhuriyet Gazetesi, 10.11.1941
27 Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri, s.153, A.A.M, 1999
28 Yusuf Çotuksöken, Atatürk'ten Seçme Düşünceler, Özgül Yayınları
3. BÖLÜM
Atatürk ve Milli Eğitim
Büyük Önder Atatürk, eğitim konusunda da büyük ve köklü değişimler öngörmüştür. Bu değişim, eski düzenin köhnemiş, çağdışı, hurafelere dayanan eğitim sistemini; modern, ilmi, akılcı bir eğitim sistemine dönüştürmeyi amaçlamıştır. Kurtuluş Savaşıânı takip eden dönemde, halkın okuma-yazma oranı %4âten daha azdır. Kazanılan bağımsızlığı devam ettirebilmek ve medenileşmek için, kültürlü bir halka ve eğitimli kadrolara ihtiyaç vardır. Osmanlı İmparatorluğuândan miras kalan, çağın icaplarına uyum sağlayamamış eğitim kurumlarıyla bu kültür hamlesi sağlanamayacaktır. Halkın bir an önce hızlı bir şekilde eğitilmesi ve cehaletten kurtarılması için gerekli çalışmalara başlanmalıydı.
Bu amaçla kısa vadede, milletin okuma yazma seviyesini yükseltmeye yönelik çalışmalar yapılmıştır. Öncelikli olarak, ülkenin asıl unsuru olan köylü topluluğunun, eğitimden uzak bırakılmasıyla oluşan cehaleti yok edip okuma yazma seviyesini yükseltmek için programlar hazırlanması; eğitim için lüzumlu olan ilk bilgilerin verilmesi ülke gelişimini karşılayacak ara eleman ihtiyacı için eğitim kurumlarının kurulması esas alınmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde de, maarife önem verilmiş; eğitim seviyesinin yükseltilmesi için zamanın hükümetlerince alınan tedbirler, ya doğu, ya da batı eğitim sistemlerinin tatbiki esas alındığı için, başarılı olunamamıştır. Oysa Mustafa Kemal Atatürk, her alan gibi eğitimin de milli olması gerekliliği üzerinde durarak, Türkâün karakterine uygun, zamanın icaplarıyla şekillenmiş bir milli eğitim programının hazırlanmasıyla işe başlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğuândan miras alınan maarif sisteminde, eğitim ve öğretim, medreseler ve mahalli mektepler, askeri okullar, yabancı okullar ve bakanlık okulları arasında bölünmüştü. Bu karmaşık durum içerisinde, Mustafa Kemalâin şu sözleri Türk halkı için bir parola olmuştur:
âDünyada herşey için, maddiyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir.â
Atatürk, milli eğitimin nasıl bir nitelik taşıması gerektiğini de şu sözleriyle belirtmiştir:
âBir milli eğitim programından bahsederken, eski devrin hurafelerinden ve fıtri niteliklerimizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün tesirlerden tamamen uzak, milli ve tarihi seciyemize uygun bir kültür kastediyorum.â 1
âHükümetin en feyizli ve en mühim vazifesi maarif işleridir. Bu işlerde muvaffak olabilmek için öyle bir program takip etmeye mecburuz ki program milletimizin bugünkü haliyle, sosyal, hayati ihtiyacıyla, çevrenin şartları ve asrın icaplarıyla tamamen mütenasip ve uygun olsun. Bunun için muazzam ve fakat hayali ve güç anlaşılır mütalaalardan tamamen vazgeçerek hakikati gören gözlerle bakmak ve el ile temas eylemek lazımdır...
Asırlardan beri milletimizi idare eden hükümetler maarifi genelleştirme arzusunu göstere gelmişlerdir. Ancak bu arzularına ulaşmak için doğuyu ve batıyı taklitten kurtulamadıklarından netice milletin bilgisizlikten kurtulamaması sonucuna varmıştır. Bu hazin hakikat karşısında, bizim takibe mecbur olduğumuz maarif siyasetimizin esas hatları şöyle olmalıdır:
Demiştim ki; bu memleketin ilk sahibi ve topluluğumuzun esas unsuru köylüdür. İşte bu köylüdür ki bugüne kadar maarif nurundan mahrum bırakılmıştır. Binaenaleyh, bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli evvela mevcut cehaleti yok etmektir. Teferruata girmekten sakınarak, bu fikrimi birkaç kelime ile açıklamak için diyebilirim ki mutlaka umum köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi, dini ve ahlaki malumat vermek ve dört işlemi öğretmek maarif programımızın ilk hedefidir...Bir taraftan bilgisizliği yok etmeye uğraşırken bir taraftan da memleket evladının sosyal ve iktisadi hayatta fiilen etkili ve faydalı kılabilmek için zorunlu olan iptidai bilgileri pratik bir tarzda vermek maarif yönetimimizin esasını teşkil etmektedir.â 2
Bu ifadelerde de görüldüğü gibi Atatürk, çağını aşan bir eğitim anlayışına sahiptir. Ezberden uzak olan, gereksiz bilgileri içermeyen, faydalı ve pratik bilgilerle çağdaş bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bu anlayış; günümüzün modern eğitim uygulamalarıyla örtüşmektedir. Ancak bu eğitim hamlesini gerçekleştirmek o kadar kolay olmamıştır. Dağınık eğitim yapılanmasını tek bir çatı altında toplamak, müfredat hazırlamak, dil problemini çözmek, okul inşa etmek gibi büyük sorunlar kısa sürede, kademeli olarak çözülmüştür. Büyük Önder, eğitimde yapılan büyük devrimin ilk hamlesi olarak eğitimde birliği sağlayacak kanunun hazırlanmasını sağlamıştır.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu
Tevhid-i Tedrisat Kanunu, medrese-okul kurumlarıyla ikiye bölünmüş olan eğitim sistemini tek bir çatı altında toplamak ve bir müfredat birliği sağlamak amacını taşıyordu. Kuruldukları dönemden itibaren önemli bir görevi yerine getiren medreseler, özellikle son dönemlerde, ehil olmayan kişilerin eline geçmiş, esas amaçları ilim olmayan kişiler tarafından farklı amaçlar için kullanılır olmuşlardır.
Kendilerini İslam dininin arkasına gizleyerek karanlık amaçlar güden bu kişiler, bu kurumları da hedef haline getirmişlerdir. Halbuki medreselerin kuruluş amacı aydın, bilim adamı yetiştirmek olmuştur. Nitekim bu kurumlardan Zembilli Ali Efendi, Ali Kuşçu, Hoca Paşa gibi tanınmış bilim adamları çıkmıştır. 18.yyâda başlayan bozulma sonucunda, medreseler işlevini ve niteliğini kaybetmeye başlamıştır. Atatürk, bu kurumların, aydınlık nesiller yetiştirme ülküsünden uzaklaştıklarını görmüş ve bu kanunla, eğitim üzerinde bir denetim mekanizması kurulmasını sağlamıştır.
Mustafa Kemal, bu konudaki düşüncelerini 3 Şubat 1923âteki İzmir Nutkuânda şu ifadeleriyle açıklamıştır:
âBizde en ziyade göze çarpan bir nokta vardır ki o da herkesin bu gibi meselelere temastan içtinabıdır (kaçınmalarıdır). Medreseler ne olacak? Evkaf ne olacak? Dediğimiz zaman derhal bir mukavemete maruz kalırsınız. Bu mukavemeti yapanların ne hak ve salahiyetle yaptıklarını sormak lazımdır.
Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk(uygun olması) etmesi lazımdır... Milletimizin, memleketimizin irfan yurtları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın ve erkek aynı surette oradan çıkmalıdır.â 3
Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 3 Mart 1924 tarihinde, bu mantık çerçevesinde kabul edilmiş, laik bir eğitim sistemine geçilmesiyle, medreselerin görevi sona ermiştir. 3 Mart 1924 tarihli, Şerâiye ve Evkaf Vekaletleriânin kaldırılmasına dair kanunla da, okul ve medreselere ayrılan bütçe, Milli Eğitim Bakanlığıâna devredilmiştir. Bu çerçevede, eğitim birliği sağlanmış, okulların idaresi, müfredatı ve denetimi tek bir bakanlığın kontrolüne geçmiştir. 2 Mart 1926âda, âMaarif Teşkilatı Hakkında Kanunâ düzenlenmiş, böylece devletin izni olmadan hiçbir okulun açılmayacağı kanunla belirlenmiştir. Aynı kanunla okullarda okutulacak derslerin konuları belirlenmiş, zamanın icaplarına uymayan dersler, müfredat programlarından çıkarılmıştır.
Atatürk, başlattığı büyük eğitim seferberliğiyle, her türlü imkanı kullanarak halkın cehaleti yenmesi için uğraşmıştır. Yeni kadrolar, kurslar, yeni okullar ve dersliklerle devam eden eğitim seferberliği, kısa sürede olumlu sonuçlar vermiştir. Okuma yazma oranı artmış, cahillik sebebiyle okula yollanmayan kız öğrenciler eğitilmeye başlanmış, üniversiteye giden öğrenci sayısı büyük bir artış göstermiştir.
Sonuç olarak, eğitimde yapılan büyük devrim sayesinde, modern, aydın fertler yetiştirmenin yolu açılmış, vatandaşların büyük bir bölümüne okuma-yazma ve temel eğitim verilmesi sağlanmış, ekonomik alanda faydalı olacak bilgiler öğretilmiştir.
Harf İnkılabı
Bu eğitim hamlesinin önemli bir aşaması da harf inkılabıdır. Bu inkılapla, Arap alfabesi terk edilmiş ve Batı medeniyetine açılımı sağlayan Latin harfleri kullanılmaya başlanmıştır.
Arap alfabesi, yüzyıllardır kullanılmasına rağmen, Türk dilinin tam olarak ifade edilmesinde yeterli olmamaktaydı. Örneğin, Türkçede sekiz sesli harf varken bu sayı Arapçada üçtür.
Türkçenin, Latin harfleriyle yazılması için çeşitli girişimler başlatılmışsa da bu çabalar, tepkiler yüzünden yarıda kalmıştır. II. Meşrutiyetâden sonraki ciddi çalışmalar, Atatürk tarafından esas anlamıyla hayata geçirilmiştir.
Harf devrimine ilk olarak, 1923âteki İzmir İktisat Kongresiânde temas edilmiş, Mustafa Kemalâin direktifleriyle 1927 yılından itibaren ciddi bir hazırlık dönemi başlamıştır. Atatürk, 9 Ağustos 1928âde, yeni Türk harflerinin kabul edileceğini açıklamıştır. Bu konuda: âVatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz... Bütün millete, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu bir yurtseverlik ve milliyetçilik görevi bilinizâ4, diyen Mustafa Kemal, sözlerine şöyle devam etmiştir:
âBu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir. İftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa, bu hata bizim değildir. Türkâün seciyesini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlarındır.
Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz. Bu hataların tashih olunmasında bütün vatandaşların faaliyetini isterim. En nihayet bir sene içinde bütün Türk heyet-i içtimaiyesi yeni harfleri öğrenecektir. Milletimiz yazısıyla, kafasıyla, bütün medeni dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.â 5
Atatürk, harf devrimi konusundaki gelişmeleri görmek için gezilere çıkmış, halkın yeni harfleri öğrenmesi için, bir öğretmen olarak onlara öncülük etmiş ve âBaşöğretmenâ olarak anılmıştır.
Yeni harflerin kullanımıyla ilgili yasa 3 Kasım 1928âde yürürlüğe girmiş, böylece Türkçe, Latin harfleriyle yazılmaya başlanmıştır. Atatürk, devrimin başarısını şu sözleriyle belirtmiştir:
âArap harfleriyle hiç yazmak, okumak bilmeyenlerin Türk harfleriyle derhal ünsiyet etmiş olduklarını gördüm...Yüce Türk miletinin hayırlı olduğuna kanaat getirdiği bu yazı meselesinde bu kadar yüksek şuur ve intikal, bilhassa istical göstermekte olduğunu görmek benim için cidden büyük bir saadettir. Az zaman sonra, yeni Türk harfleriyle gözler kamaştırıcı Türk manevi inkişafını vasıl olabileceği kudret ve itibarın beynelmilel seviyesini gözlerini kapayarak şimdiden o kadar parlak görüyorum ki, bu manzara beni kendimden geçiriyor.â 6
Dil İnkılabı ve Türk Dil Kurumuânun Kuruluşu
Misak-ı Milliâyle belirlenen vatan topraklarında yaşayan Türk Milletini birleştiren unsurlardan birisi de dildir. Dil, milli yapıyı oluşturan ve sağlamlaştıran bir bağdır. Yeni Cumhuriyetâin tam bağımsızlığının sağlanması ve korunması için, dilinin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması gerekmektedir.
Türk dili konusunda, Selçuklulardan bu yana sorunlar yaşanmaktaydı. Yazım diliyle, konuşma dili arasında büyük bir fark bulunuyor; bilim dili olarak da Acemce veya Arapça kullanılıyordu. Ayrıca çeşitli etnik gruplar, günlük konuşmada farklı dilleri kullanıyorlardı.
Cumhuriyet kurulduktan sonra, Türk dili konusunda önemli çalışmalar yapılmaya başlandı. Bu amaçla bir kurum oluşturulmasına karar verildi. Atatürk, dil konusunun Türk halkı için ne kadar önemli olduğunu şu sözleriyle belirtmiştir:
âTürk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk Milletindenim diyen insanlar herşeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.â 7
Atatürk, Türk dilini milli benliğine kavuşturmak ve zenginleştirerek, bir kültür dili haline getirmek için, Semih Rıfat, Ruşen Eşref (Ünaydın), Celal Sahir (Erozan), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ile birlikte 12 Temmuz 1932âde Türk Dili Tetkik Cemiyetiâni (Türk Dil Kurumu) kurmuştur.
Atatürk, Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurduğu 1932 yılında TBMMânin dördüncü dönem, ikinci toplanma yılının açılış konuşmasında; âMilli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyetiânin temel dileği olarak temin edeceğiz. Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz.â 8, diye konuşmuş, bu konuda devletin de üzerine düşen vazifeleri yerine getireceğini belirterek hassasiyetlerini bildirmiştir.
26 Eylül 1932âde Dolmabahçe Sarayında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı, kurumun çalışma programını kapsayan şu maddeleri tespit etti:
1. Türk dilinin başka dil aileleriyle karşılaştırılması
2. Türk dilinin tarihi ve karşılaştırmalı gramerlerinin yazılması
3. Anadolu ve Rumeli ağızlarından olan kelimelerin derlenmesi, Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması,
4. Türkçe bir sözlük hazırlanması,
5. Kurumun organı olarak bir derginin yayımlanması,
6. Türk dili üstüne yazılmış yerli ve yabancı eserlerin toplanması ve gerekenlerin çevrilmesi,
7. Terimlerin Türkçeleştirilmesi.
Kısa sürede önemli çalışmalar yapan Türk Dil Kurumuânun faaliyetleri konusunda, Mustafa Kemal şunları söylemiştir:
âDil kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tesbit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.â 9
Atatürkâün Öğrenime Verdiği Önem
Atatürk, kurduğu modern devletin devamlılığının, modern ve çağdaş bir eğitimle mümkün olabileceğini düşünüyordu. Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı yıllarından başlayarak, çeşitli vesilelerle öğretmenlere ve halka seslenmiş, eğitimle ilgili konuşmalar yapmıştır. Okulları ziyaret etmiş, derslere girip öğretmenleri izlemiş ve onların kendilerini geliştirmesine önem vermiştir. Atatürkâün eğitime verdiği önem ve bununla gerçekleşen olumlu gelişmeler, diğer milletlere de örnek olmuştur.
Atatürkâün de bizzat içinde bulunduğu eğitim seferberliğinde çok kısa sürede önemli gelişmeler sağlandı. Halkın okuma-yazma seviyesini yükseltmek ve halka yeni harfleri öğretmek için âmillet mektepleriâ açıldı. Böylece, topyekun bir okuma yazma seferberliği başlatıldı. Bunlara bağlı olarak, askerliklerini onbaşı ve çavuş olarak yapanların eğitici olarak katıldıkları eğitmen kursları ve köy öğretmen okulları açıldı. Bu okullarda, temel eğitimin yanı sıra, köylümüzün temel ihtiyacı olan tarım bilgileri ve marangozluk, demircilik, duvarcılık gibi el sanatlarının öğretilmesine önem verildi.
Ayrıca 19 Şubat 1932âde yine bu eğitim seferberliğine bağlı olarak, büyük merkezlerde Halkevleri, küçük merkezlerde ise Halkodaları kuruldu. Bu kurumlar, çalışmalarına 9 ayrı alanda faaliyet göstererek başlamışlardır. Bunlar:
1- Dil, edebiyat, tarih
2- Güzel sanatlar
3- Temsil
4- Spor
5- İçtimai yardım
6- Halk dersaneleri
7- Kütüphane ve neşriyat
8- Köycülük
9- Müze ve sergi alanlarıdır.
Halkevleri; okullarını bitiren vatandaşlarımızın, okul sonrası da kültür seviyelerini yükseltmek, Atatürk ilke ve inkılaplarını halka anlatmak için de görev yapmıştır. Sonraki yıllarda bir siyasi partinin etkisiyle faaliyetlerini sürdürmeye başlayan Halkevleri, çok partili hayata geçişten sonra kapatılır. 1960 yılından sonra, özel izinle yeniden açılan Halkevleri, eski işlerliğini bir daha yakalayamaz.
Sürdürülen milli eğitim faaliyetleri neticesinde;
1927 yılında okuma yazma bilenlerin oranı %10.6 iken bu oran 1935 yılında %19.2âya yükselmiştir.
Okuma yazma bilenlerin nüfusa göre kadın ve erkek oranları 1935 yılında, kadın: %8.2, erkek: %29.3 ve toplamda %19.2 olarak tespit edilmiştir.11
Yukarıdaki tablolardan, Atatürkâün milli eğitime vermiş olduğu önem açıkça belli olmaktadır.
Atatürkâün öğrenime verdiği önemi, aşağıdaki sözlerine bakarak da anlamaya çalışabiliriz:
âEn mühim ve feyizli vazifelerimiz millî eğitim işleridir. Millî eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lâzımdır. Bir milletin hakikî kurtuluşu ancak bu suretle olur.â 12
âİlim ve fenle ilgili teşebbüslerin faaliyet merkezi ise mekteptir. Bu sebeple mektep lazımdır. Mektep adını hep beraber hürmetle, saygıyla analım! Mektep genç beyinlere, insanlığa hürmeti, millet ve memlekete sevgiyi, şerefi bağımsızlığı öğretir... Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en doğru yolu belletir... Memleket ve milleti kurtarmağa çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan bilgin olmaları lâzımdır. Bunu temin eden mekteptir. Ancak bu şekilde her türlü teşebbüslerin mantıkî neticelere erişmesi mümkün olur.â 13
âMemleketimizi, topluluğumuzu gerçek hedefe mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalini yoğuran kültür ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir...Bu iki ordunun ikisi de hayatidir. Yalnız siz, kültür ordusu mensupları, sizlere bağlı olduğunuz ordunun kıymet ve kutsiyetini anlatmak için size şunu söyleyeyim ki, sizler ölen ve öldüren birinci orduya niçin öldürüp niçin öldüğünü öğreten bir ordunun fertlerisiniz.â 14
NOTLAR
1 16 Temmuz 1921, SD, II, s.16-17
2 A.S.D Cilt I s.244-245, A.A.M, 1977
3 A.g.e Cilt II, s.93-94
4 A.g.e. Cilt II, s.274
5 A.g.e, Cilt II, s.274
6 Tarih IV, 1933
7 H. Fethi Gözler, Atatürk İnkılapları, s.194, İnkılap Kitabevi, 1985
8 A. S.D, Cilt I, s.390 A.A.M, 1997
9 A.g.e, Cilt I, s.429
10 Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.188
11 Tuncer Baykara, Türk İnkılap Tarihi ve Atatürk İlkeleri, s.163, Akademi Kitabevi, İzmir, 1999
12 Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri, s.119 A.A.M, 1999
13 A.g.e., s.123
14 Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve M.E. Bakanlarının Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, s.17, T.D.T.E.Yay: 6, 1946
4. Bölüm
Atatürkâün Askeri Dehası
Atatürk, Türk Milletinin yetiştirdiği en eşsiz siyasi deha, en güçlü devlet adamı ve hiç şüphesiz en büyük kumandandır. Gerek doğuştan sahip olduğu yetenekler, gerekse yaşamı boyuna edindiği özellikler açısından, çok üstün ve seçkin niteliklere sahiptir. Onun üstün askeri dehası; ileriyi görebilme, isabetli kararlar verebilme, cesaret, kuvvetli bir irade, azim, kararlılık ve güçlü bir sorumluluk anlayışı gibi özelliklerle kendisini gösterir. Onun bu askeri ve siyasi dehası, tüm dünya tarafından da tartışmasız kabul görmüştür.
Hayatının önemli bir bölümünü savaş meydanlarında geçiren Atatürk, hiçbir zaman yenilgiyi tanımamış ender komutanlardan biridir. Türk Milleti bu açıdan, insanlık tarihinde nadir olarak ortaya çıkan eşsiz kahramanlardan birine sahip olma ayrıcalığına sahiptir.
Annesinin karşı çıkmasına rağmen askerlik mesleğini tercih eden ve bu alanda eğitimine başlayan Atatürk, gittiği her okulda üstün bir başarı sergilemiştir. Yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, Atatürkâle nasıl tanıştıklarını şöyle anlatır:
âPerşembe günü akşam yoklamasında dahiliye zabiti beni aldı, birinci sınıf, birinci bölük, birinci takım, birinci mangasına götürüp çavuşa teslim etti. Bu çavuş M. Kemalâdi. O anda gözüme çarpan hususiyet üniformasının temizliği, itinalı giyimi, hal ve tavırlarında sezilen, karşısındakine saygı telkin etmek isteyen, askerlere mahsus o tarif edilmez hakim duruşu...Herhalde o çavuşluk hüviyetini doldurmak isteyen müstesna bir hal ve tavır.â1
Atatürkâün askeri dehasının temelinde, kendini geliştirmek için gösterdiği sürekli ve yoğun çaba yatmaktadır. Örneğin,1909 yılında, subayların meslek bilgilerini artırmaları için askeri bir eser yayınlamaları gerekli görülmüştü. Mesleğinde yükselmeyi ve başarıyı hedefleyen Atatürk, Alman generali Litzmannâın Takımın Muharebe Talimi adlı eserini Türkçeye çevirerek, 23 Şubat 1909âda Selanikâte yayımlamıştır.
Atatürkâün Türk Ordusuna Verdiği Önem ve Değer
Vatanına, özgürlüğüne ve şerefine büyük önem veren Türk Milletinin, milli varlığı ve istiklali uğruna gösteremeyeceği kudret, yapamayacağı fedakarlık yoktur. Bu güven ile âYa istiklal, ya ölümâ diyerek Milli Mücadeleâyi başlatan Atatürk; milli ve bağımsız bir devlet kurmuş, bu milleti çağdaş medeniyetler düzeyine taşımada, Türk Ordusunu bir teminat olarak göstermiştir. Atatürk, bu düşüncesini şu sözleriyle ifade etmiştir:
âOrdu, Türk Ordusu, işte bütün milletin göğsünü itimat (güven), gurur duygularıyla kabartan şanlı adı. Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek (gerçekleştirmek) için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilenmesi imkansız teminatıdır.â 2
Atatürk, vatan evlatlarının vatanın bölünmez bütünlüğü için biraraya geldiği; mazisi şanlı, geleceği parlak Türk Ordusunu şu sözleriyle tanımlamaktadır:
âTürkiye Büyük Millet Meclisiânin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir (şunun bunun elinde tutku aracı olmayacak kadar temizdir). İnsanca ve müstakil (bağımsız) yaşamaktan başka gayesi (amacı) olmayan milletin aynı ideale bağlı ve yalnız onun emrine tabi (onun emrinde) ve sadık öz evlatlarından mürekkep (oluşan) muhterem ve kuvvetli bir heyettir (saygın ve güçlü bir kuruluştur).â 3
Atatürkâün büyük bir güven ve saygı duyduğu, Türk Ordusu, kanının son damlasına kadar vatan toprakları uğruna mücadele etme azmini göstermiştir. Güvene ve övgüye layık olan Kahraman Türk Ordusu, kazandığı büyük zaferle; düşmandan kurtardığı, Türk toprağını, yüce Türk Milletine armağan etmiştir. Başkomutan Atatürk, kahraman Türk Ordusunun büyük zaferini, Türk halkına şu sözleriyle müjdelemiştir:
âBüyük Türk Milleti, ordularımızın kabiliyet ve kudreti, düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza güven verecek bir mükemmelliyetteydi. Millet orduları ondört gün içinde büyük bir düşman ordusunu yok etti. Dört yüz kilometre aralıksız bir takip yaptı. Anadoluâdaki işgal edilmiş bütün topraklarımızı geri aldı.â 4
Atatürk, Türk Ordusunun vatan uğruna, düşman süngüsüne karşı, gözünü kırpmadan, kahramanca savaşmasından duyduğu büyük gururu, şöyle ifade etmiştir:
âTarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında son toprak parçasına kadar karış karış kahramanca ve namuskarane müdafaa etmiş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk Ordusu, o cevherde böyle bir ordudur. Yeter ki onu kumanda edenler, kumanda edebilmek evsafına haiz bulunsun.â 5
âKahraman Türk ordularının kazandıkları büyük zaferlerden, şahsıma düşmüş olan vazifeleri yapabilmişsem çok bahtiyarım. Yalnız bu noktada bir gerçeği açıklamak için söylemeliyim ki: Benim ordularımı ve sevk ve tevcih ettiğim (gönderdiğim ve yöneltiğim) hedefler, esasen ordularımın her erinin, bütün subaylarının ve kumandanlarının görüşlerinin, vicdanlarının, azimlerinin, mefkurelerinin (ülkülerinin) yönelmiş olduğu hedefler idi.â 6
Başkomutanlığını yaptığı Kurtuluş Savaşı zaferinin tek sahibi olarak Türk Ordusunu gösteren Atatürk, Türk erinden duyduğu memnuniyet ve güveni şu sözleriyle dile getirmiştir:
Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez. Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki, onun başında bulunan en büyük komutan kaçmıştır.â 7
âÖleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur (yılgınlık) bile gösteremiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuranâı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler, kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.â 8
Atatürk, Türk askerinin, vatan sevgisini ve imanını, eşsiz özelliklerini işte bu sözleriyle anlatmıştır. Türk askerlerinin oluşturduğu üstün gücü ise şöyle tarif etmiştir:
âBenim için Ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk Ordusunu bir kıtası muadilini behemahal mağlup eder. İki mislini durdurur ve tespit eder (ve yerine çiviler).â 9
Türk Ordusunun, Kurtuluş Savaşıândaki çetin ve ani saldırıları karşısında şaşkına dönen düşmanların, kahraman Ordumuz ve onun büyük kumandanı Mustafa Kemalâe duydukları hayranlığın ifadesi olan yorumları ise şöyledir:
Gelibolu yarımadasının İngiliz başkomutanı Hamilton:
âÇok mükemmel komuta edilen ve cesaretli dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz.â
General Aspinal:
âTarihte bir tümen komutanının üç ayrı cepheye, duruma nüfuz ederek, yalnız bir harbin gidişine değil, bir cephenin akibetine, hatta milletin kaderine tesir edecek, vaziyet yaratmanın bir eşine çok nadir rastlanır.â 10
Atatürk, vatanın her yerinde destanlar yazan, şanını tüm uluslara duyuran büyük Türk Ordusuna, şu sözlerle hitap etmiştir.
âTürk Ordusu! Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı sonunda alt eden büyük gayretin için gönül borcumu ve teşekkürümü söylemeyi kendime aziz bir borç bilirim.â 11
Atatürkâün, memleketin büyük bir sıkıntı içinde bulunduğu bir dönemde, büyük bir zafer kazanan Türk Ordusundan Türk Milleti adına bir de beklentisi vardır. Bu beklenti, zor zamanlarda gösterilen üstün çabanın, Cumhuriyetâin hakim olduğu dönemde de gösterilmesidir. Vatanın bölünmez bütünlüğünün korunması, halkın her türlü kargaşa ve anarşiden uzak, refah içinde yaşaması için gösterilecek bu çabayı, Atatürk şöyle ifade etmektedir:
âZaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu!
Memleketi, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman çizmelerinden nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyetâin bugünkü verimli devrinde de askerlik tekniğinin bütün çağdaş silah ve araçlarıyla donanmış olarak görevini aynı başarılılıkla yapacağına hiç kuşkum yoktur.â 12
Şanlı Ordumuz hiç şüphesiz, Ataânın bu isteğini, halkına verdiği güven ve gururla yerine getirmekte; Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, şanlı tarihiyle dünyadaki yerini almaktadır. Büyük bir görev aşkıyla bu görevi yerine getiren Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürkâün çizdiği yolda taviz vermeden, şerefle yürümekte; Türk halkının özgürlüğüne karşı gelecek, gizli ve açık her türlü tehditle mücadele etmektedir.
Bu şerefli kurum, milli varlığımızı korumak için yüzbinlerce şehit vermiş, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir ordunun mirasçısıdır. Yüksek karakterini ve üstün seciyesini, Türkâün ayak bastığı her karış toprakta ispatlamıştır.
Ülkemiz üzerinde sinsi emeller besleyenlerin faaliyetlerini, bugüne kadar hep boşa çıkaran Türk Silahlı Kuvvetleri; dün olduğu gibi bugün de, pusuda bekleyen düşmanlarını fiili bir saldırıya girişmekten caydırmakta, kahramanlığı, vatanseverliği ve askeri dehasıyla tüm dünyanın hayranlığını kazanmaya devam etmektedir. Şanlı Türk Ordusu bugüne kadar, hiçbir karşılık beklemeksizin memleketimizin ve milletimizin hayrını, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmiş; tüm kurumlarıyla Cumhuriyetimizin, laikliğin, hukukun ve demokrasinin savunucusu olmuştur. Her türlü siyasi tartışma ve çekişmenin üstünde yer alan Türk Ordusu; Türk Milletinin topraklarını işgalcilerin elinden kurtarmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca da bu toprakları her türlü iç ve dış düşmana karşı kahramanca müdafaa etmiştir. Büyük Önder Atatürkâün, âOrdumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdırâ ifadesiyle de dikkat çektiği gibi, Ordumuz varlığımızın en önemli güvencesidir.
Şanlı Türk Ordusu, çökmüş bir imparatorluğun milli topraklarını korumak için yüzbinlerce şehit vermiş bir ordunun mirasçısıdır. Önce Balkan Savaşlarıânda büyük bir Slav ittifakıyla; sonra I. Dünya Savaşı yıllarında, Çanakkaleâde, Kut-ül Amareâde, Süveyşâte, Kafkasyaâda dünyanın en güçlü ordularıyla; ardından Kurtuluş Savaşıânda İngiliz desteği ile Anadoluâyu işgal eden Yunan ordusuyla savaşmış, tüm bu toprakları o asil kanıyla sulamış bir ordunun mirasçısıdır.
Türk Ordusunun üstün yetenekleri, disiplin ve kararlılığı; Avrupaânın yayılmacı güçlerini frenlemiş, II. Dünya Savaşı yıllarında tüm Avrupaâyı işgal eden Hitlerâi dahi caydırmıştır. Türk Ordusu, daha sonraki yıllarda da, Sovyet tehdidine karşı dimdik ayakta durmuş, Koreâde kahramanlık destanları yazarak tüm dünyanın gıptasına mazhar olmuş, Kıbrısâta gözüpekliğini ve kararlılığını tüm dünyaya göstermiş bir ordudur.
1980âlerin başından bu yana, ülkenin birliğine ve bütünlüğüne kasteden teröre karşı, en çetin mücadeleleri veren, bir gerilla savaşında verilebilecek en az kayıpla basiretli ve etkili bir mücadele yürüten güç de yine Türk Silahlı Kuvvetleriâdir. Terör örgütünün, dış ülkelerden aldığı desteğe rağmen, amacına ulaşamamış olması, aksine bir çözülme ve dağılma süreci yaşaması, kuşkusuz yaklaşık 15 yıldır azimle sürdürülen bu mücadelenin sonucudur.
Türk Ordusu şanlı bir geçmişten güç almaktadır; bugün de aynı vasıfla Türkiye Cumhuriyetiânin en büyük güvencesi olmaya devam etmektedir. Bu durum kuşkusuz, vatanını ve devletini seven her Türkâün göğsünü kabartmaktadır. Milletimizin Ordumuza olan inancı ve güveni tamdır. Yapılan tüm kamuoyu anketlerinde Türk Silahlı Kuvvetleriânin, milletimiz tarafından âülkenin en güvenilir kurumuâ olarak gösterilmesi, bu durumun başka bir ifadesidir.
1. Dünya Savaşıânda Gösterdiği Askeri Deha
Atatürkâün Çanakkaleâde Gösterdiği Üstün Başarı
15 Şubat 1915, Çanakkale Savaşıânın başlangıç tarihidir. Mustafa Kemal, ilk gününden itibaren, elindeki kuvvetler ile bu savaşın içindedir. Var güçleriyle Çanakkale Boğazıâna saldıran düşman kuvvetleri,18 Mart 1915âteki deniz savaşında yenilir. Fakat, İstanbulâa ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, bu yenilginin ardından bir de karadan deneme yapmaya kalkarlar.
Bu arada, 25 Nisan1915 sabahı, ilginç bir olay gerçekleşir. Osmanlı Hükümeti ve Genelkurmayı, Gelibolu ve Ege Denizi tarafından gelecek bir kara savaşını düşünmemektedir. Ve dolayısıyla, bu konuda hazırlıklı da değildir. Ancak Mustafa Kemal, düşmanın, önemli bir stratejik konumu olan Arıburnuândan çıkarma yapacağını anladığı için, emri altındaki 57. Alayı Kocaçimen mevkine getirir. Mustafa Kemal Conkbayırıâna vardığı sırada, 9. Tümenâe bağlı 27. Alayâın askerlerinin Conkbayırıâna doğru kaçtıklarını görerek önlerini keser ve şöyle sorar:
- Nereye gidiyorsunuz?
- Düşman geldi.
- Nerede?
Kaçan askerler, 261 rakımlı tepeyi işaret ederler. Gerçekten de, düşman önünde hiçbir engel olmayan tepeye doğru yaklaşmaktadır. Mustafa Kemalâin yanında ise bir-iki subay ve kaçan erlerden başka kimse yoktur. Kendi alayı hala Kocaçimenâdedir. Hemen kumandayı ele alarak emir verir:
- Düşmandan kaçılmaz.
- Cephanemiz yok.
- Cephanenizden daha güçlü süngünüz var.
- Süngü tak, hücum!
Hemen arkasından âAllah Allahâ sesleri bütün ovaya yayılır. Kahraman Türk askeri şimdi, süngüsüyle, boğaz boğaza çarpışmaktadır. Bu mücadele neticesinde biraz zaman kazanılmış ve 57. Alay savaş alanına yetişmişir. Mustafa Kemalâin emriyle tekrar hücuma geçilmiş, bu savaşı Türk Ordusu kazanmıştır. Ancak 57. Alay tümüyle şehit düşmüştür. 1 Haziran 1915âde Mustafa Kemal Albaylığa yükselmiştir.
Bu yenilgiye rağmen İtilaf Devletleri, 6-7 Ağustos gecesi Anafartalarâa asker çıkarmış, şiddetli çarpışmalar başlamıştır. Bu sırada kurulan Anafartalar Grup Komutanlığıânı üstlenen Mustafa Kemal, 10 Ağustosâtaki çarpışmalarda düşmana büyük kayıplar verdirmiş, düşmanın Conkbayırıâna yerleşmesini engellemiştir.13
İngiliz Kuvvetleri Kumandanı Hamilton, yazdığı Gelibolu Savaşları adlı kitabında, bu savaşlar için, şöyle der:
"Türkler birbiri ardınca âAllah, Allahâ haykırışlarıyla hakikaten pek yiğitçe savaştılar. Bu savaşı yazı ile anlatmak mümkün değildir." 14
İngilizler, bütün çırpınmalarına rağmen, kahraman Mehmetçiğin savunma hatlarını aşıp, Çanakkale Boğazıânı geçemezler ve sonuçta, 20 Aralık 1915 günü Çanakkaleâden çekilmeye başlarlar.
Mustafa Kemal Atatürkâün en yakın silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, onun askeri yönünün mükemmelliği konusunda şunları aktarmıştır:
âAtatürkâün düşman karşısında kumandanlığı, bilfiil, Trablusgarp Savaşı ile başlar ve Milli Mücadeleânin zaferi ile en yüksek noktasını bulur. 1911-1923. Bu hesaba göre birkaç kısa ara verme dışında 12 yıl cepheden cepheye koşmuştur. Atatürk bütün savaşlarında ya tecavüze uğrayan bir vatan parçasını ya da bütününü müdafaa etmek ve sonunda bütün düşman istilasından kurtarmak için onu zayıf tarafından yakalayarak kahir bir darbe ile imha etmek gibi durumlarla karşı karşıya kalmıştı. Bu çok güç şartlar altında Atatürk düşman taarruzlarını durdurmuş veyahut onu büsbütün imha etmiştir.
Müdafaa savaşlarında, başarıyı sağlayan hedefleri iyice seçebilmek kudreti, taarruz savaşlarından daha güç olduğu uzmanların malumudur. Çünkü müdafaada insiyatif taarruzu yapanın elindedir. Bunu onun elinden almadan başarıyı elde etmek mümkün değildir. Taarruzda ise elde olan insiyatifi karşıya kaptırmamak hünerdir. Bu kumandanlık kabiliyetini bilhassa Çanakkale müdafasında göstermiştir.
Atatürk Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarının hazırlanmasında, bilfiil başkumandan olmadığı için başarıyı sağlayan hedeflerin hangileri olduğunu selahiyetlilere isabetli bir suretle göstermeye ve teklif etmeye muvaffak olmuş ama bir türlü dinletememişti.
Balkan Savaşıânın hazırlanmasında, Ege Deniziâne hakim olamayacağımızı anlayan Atatürk, Rumeliânin ihtiyacı olan ikmal ve takviye işlerinin denizden yapılmayacağını kabul etmişti. Bu sebeple Rumeliâde bulunan kuvvetlerimizin yalnız başlarına dört yönden yürüyecek üstün düşman kuvvetleri karşısında ancak zaman kazandırıcı bazı hareketler yapılabileceğini düşünmüş ve bunları da şöyle tasavvur etmişti: İşkodraânın müdafaasını mahalli sebepler dolayısıyla mümkün görmüş, Manastır, Üsküp gibi şehirlerin ileri mevziler olarak tutulmasını ve Yanyaâdaki Nizamiye Tümeniânin Manastırâdaki kolorduların Selanik çevrelerinde toplanmasını ve Selanikâteki kolordunun Ergene Nehri gerisine yani Doğu Trakyaâya doğru şimendiferlerle naklini uygun bulmuştu. Tasavvur edilen bu hareketler vakit kazandırıcı ve oyalayıcı hareketler mahiyetinde olacaktı.
Doğu Trakyaâdan Bulgaristanâa karşı Osmanlı ordularının toplanması geç kalacağından Edirne Kalesi ile Ergene Nehri Müdafaa Hattıândan bu toplanma için vakit kazanılmasını önemli buluyordu. Toplanma biter bitmez Kuzeyden düşman ordularının yan ve gerilerine karşı şiddetli bir surette taarruza geçirilerek, insiyatifin Bulgarların elinden alınmasını tavsiye ediyordu...â
Atatürkâün Kurtuluş Savaşıânda Gösterdiği Askeri Deha
Atatürkâün Kurtuluş Savaşı sırasında gösterdiği üstün askeri başarıları örneklendirmeye, yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoyâun anlatımlarıyla başalayabiliriz. Bu değerli asker, (yukarıda) Atatürkâün Çanakkale Savaşı ve Birinci Dünya Savaşıândaki başarılarının bir değerlendirmesini yaptıktan sonra, sözü Kurtuluş Savaşıâna getirerek şöyle demektedir:
âMilli Mücadeleânin başlangıcı çok karışık durumlara sahne olmuştu.Bu esnada çok dirayet ve kiyaset (uzak görüşlülük ve akıllık) gösterdi. Acele etmedi ve harekete geçmedi. Ordularını iyi hazırlamaya başladı. Zamanla anlamıştı ki milli siyasetimizi bilfiil parçalamak isteyen, Anadoluâdaki Yunan ordularıdır. Bunları mağlup ve imha etmedikçe milli siyasetimizin batıya kabul ettirilmesinin imkanı olmayacaktı. Eğer bu düşman mağlup edilmezse Batı devletleri bizim istediğimiz şartlarla sulh müzakerelerine yanaşmayacaklardı.
Şu halde ne yapıp edip bu düşman ordusunu yalnız mağlup değil, imha etmek lazımdı. İşte Atatürk bu önemli davamızı bu çerçeve içersine aldıktan sonra bütün bilgisini toplayarak düşmanı nasıl imha edebileceğini düşündü ve bunu kurmayı ve yakın kumandanları ile birlikte hazırladıktan sonra onlara tamamiyle mal etti. Bu suretle bütün millet ordunun arkasındaydı. Taarruz hareketine kendisinden üstün olan düşmanı ayrı ayrı mevzilerde ansızın yakalamakla başladı. Bundan sonra hakiki bir imha meydan muharebesini ordularının başında, onları adım adım takip ederek yaptırdı ve muvaffak oldu. Bu suretle eşsiz bir başkumandan olduğunu bütün dünyaya ispat etti.
Atatürkâün başkumandan olarak bazı hususiyetleri vardı; Tarihte ün kazanmış bazı kumandanlar gibi harekatında ne maceraperest, ne de şahsi şöhret yapmak için riske giren kumandanlardan değildi. O en çok milletinin başarı kazanmasıyla iftihar ederdi. Kumandanların bazı durumlarda riski de göze almaları gerekir. O bu gibi hallerde millet namına onun vekillerinin de riske katılmalarını temin ederdi...â
Sakarya Meydan Muharebesiânde;
5 Ağustos 1921âde Başkumandanlık görevini üstlenen Mustafa Kemal, 15 Ağustos 1921âde Fevzi (Çakmak) Paşa ile birlikte Polatlıâda Başkumandanlık Karargahına gitti. 23 Ağustos 1921âde, Yunan ordusu tekrar tüm cephelerde saldırıya geçti. Sakarya Meydan Savaşı, geceli gündüzlü, tam 22 gün sürdü. Mustafa Kemal Paşaânın komutasındaki kahraman Mehmetçik, bu savaşta tarihin altın sayfalarına yeni bir destan ekledi. Bu destan, Mustafa Kemalâin şu sözleri ile başlıyordu:
âSavunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.â
26 Ağustos 1921: Destan 1922âde Dumlupınar Meydan Muharebesiânin kazanılmasından sonra, 1 Eylül 1922âde gene Başkumandanâın şu sözleriyle devam ediyordu:
âOrdular ilk hedefiniz Akdenizâdir. İleri!â
Sakarya Meydan Muharebesiânin neticesini, 12 Eylül 1921 gününün kararan fecrinde, Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Basirettepeâden Ankaraâya şu telgrafla bildiriyordu:
âAnadoluânun Yunan ordusu için mezar olacağı hakkındaki kanaatimizin gerçekleşmekte olduğunu arz ederim.â 15
Sakarya Zaferiânden sonra Atatürk, Türk Ordusuna şu şekilde seslenmiştir:
âArkadaşlar, milletimizi yabancıların ellerinde köle olmuş görmemek için giriştiğimiz bu muharebe de Sakarya Zaferi gibi adı daima anılacak yeni ve büyük bir zafer kazandınız. Benim gibi ömrünü senelerden beri saflarınız yanında geçirmiş olan bir silah arkadaşınız; ezilmiş, kahredilmiş düşmanın çekilişinden sonra hakkınızda duyduğumuz takdir ve hayreti, minnet ve şükranı ordunun her ferdi ve memleketin her tarafında duyulacak kadar yüksek sesle söylemeye lüzum gördüm.
Sakarya boyunda biz bütün memleket, bütün varlığımız ve istiklâlimiz pahasına denecek kadar ehemmiyetli büyük bir muharebeye giriştik. 21 gün, 21 gece bir milletin istilâ ve yağma fikri birbiriyle boğuştu.
Mazlum milletimizi tarihin en tehlikeli bir zamanında yeniden ışığa ve necata kavuşturan bu muharebede sizin başkumandanınız olmaktan dolayı bir insan kalbi için mukadder olabilecek en derin saadet ve iftiharı duydum. Dünyanın hiçbir tarafında ve ordusunda yüreği seninkinden daha temiz ve daha sağlam bir askere rasgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Hayatınla, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi pâk kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi nefsime en aziz bir borç bilirim.â 16
Sakarya Meydan Muharebesiânden sonra, 19 Eylül 1921âde TBMM tarafından Mustafa Kemal Paşaâya Gazi ünvanı ve Mareşal rütbesi verildi. Mustafa Kemalâin kendisine âGaziâlik ünvanı ve âMareşalâlik rütbesi verilmesi dolayısıyla aynı gün TBMMâde yaptığı konuşma, ne denli tevazu sahibi olduğunun çok güzel bir örneğidir:
â...Kazanılan bu başarı, yüksek heyetinizin iradesiyle kuvvet bulan Ordumuzun iradesi sayesinde, düşman ordusunun iradesinin kırılması suretiyle belirtilmiştir. Bu sebeple ödüllendirişinizin gerçek muhatabı yine ordudur.â 17
Dumlupınar, Türk Milletinin Tarihinde Bir Dönüm Noktasıdır
26 Ağustos 1922 sabahı, saat 04.30:
Topçularımızın, kulakları çınlatan atışları ile Büyük Taarruz başladı.
26 Ağustos sabahı başlayan saldırı, 29 Ağustos gününe kadar sürdü ve çok kanlı geçti. Nihayet Yunan ordusu, aynı gün kaçmaya başladı. Ama Dumlupınarâda kıstırıldı.
30 Ağustos 1922 akşamı, Yunan ordusunun büyük bir bölümü yok edilmişti. Esirler arasında Yunan ordularının komutanı General Trikopis de vardı.
Dumlupınar Savaşı, yeni bir devletin tarih sahnesine çıkışının belgesidir. Gazi Mustafa Kemal, 31 Ağustos 1922 akşamı muharebe meydanında gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor:
âYeniden bu savaş meydanını dolaştığım zaman Ordumuzun kazandığı zaferin büyüklüğü, buna karşılık düşman ordusunun uğratıldığı felaketin korkunçluğu beni çok duygulandırdı. O karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün korunmuş ve kapanmış yerler, bırakılmış toplarla, otomobillerle ve sayısız araç ve gereçlerle ve bütün bu bırakılanların aralarında yığınlar meydana getiren ölülerle, toplanıp karargahlarımızla gönderilmekte olan sürü sürü esir kafileler, geçekten bir mahşeri andırıyordu...â
Gazi Mustafa Kemal, savaşın neticesini yüce Türk Ulusuâna şu sözleriyle ilan ediyordu:
âBüyük ve Asil Türk Milleti, Garp Cephesinde 22 Ağustos 1922âde başlayan taarruz hareketimiz, Afyonkarahisarâı, Altıntaş, Dumlupınar arasında büyük bir meydan muharebesi halinde, beş gün beş gece devam etti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularının, yiğitliği şiddet ve sürati, Allahâın yardım etmesine sebep oldu. Acımasız ve gururlu düşman ordusunun esas öğeleri, akıllara dehşet verecek katiyetle yok edildi. Teşkilat ve donanım gibi gelecek ve zaferleri ve ismi, yalnız milletimizin aklından, ezeli ve ebedi imanından meydana gelen Ordularımızı, fedakarlıklara layık olarak size takdim ediyorum.
En büyük kumandanından, en genç neferine kadar Ordularımıza hakim olan fikir, milletin gösterdiği vazife uğruna şehit olmaktır. Milletimizin yapısındaki kudret ve ülküyü, üç buçuk sene evvel, çalışma arkadaşlarımla ifade etmeye başlayarak, dayanılmaz müşkülat içinde devam eden mücadelelerimizin neticeleri artık meydandadır.
Milletimizin rey ve idaresine dayanan her işin neticesi, millet için hayır ve selamet olduğu sabit, geleceğe emindir. Ve söz verilen zaferi ordularımızın elde etmesi muhakkaktır.â
Büyük zaferi, önce Mudanya Konferansı (3 Ekim 1922) sonra da Lozan Konferansı (20 Ocak 1922) takip eder. 11 Ekim 1922 tarihinde âMudanya Ateşkes Antlaşmasıâ İsmet Paşaânın başkanlığındaki Türk heyeti ile, İngiltere (General Harrington), Fransa (General Chappy) ve İtalya (General Mobelli) delegeleri arasında imzalanır. Anlaşmanın imzalanmasının ardından, 16 Ekim 1922 tarihli New York Times gazetesi şunları yazıyordu:
âKüçük ve sonsuza kadar uzanıyormuş gibi görünen toprak yolun nihayetindeki Mudanya kasabasına, barış antlaşmasını, Türk delegesi İsmet Paşaâya dikte ettirmeye gelen müttefik kuvvetlerinin temsilcileri, İsmet Paşa tarafından kendilerine dikte ettirilen anlaşmayı imzaladıktan sonra, rıhtımda kendilerini bekleyen gemilerine, Türk Ordusunun çaldığı hareketli bir marş eşliğinde biniyorlardı.â 18
Mustafa Kemal Cesur Bir Askerdi
Mustafa Kemal cesur ve ataktı; isabetli kararlar alan ve hiçbir zorluk karşısında yılmayan, son derece kararlı bir askerdi. Savaş alanlarındaki davranış ve konuşmaları, onun bu üstün özelliklerini kanıtlardı. Bu güçlü karakteri, onunla birlikte savaşan ve onu yakından tanıyan insanlar üzerinde çok büyük bir etki meydana getiriyordu. Ayrıca, onunla tanışan yabancı siyasetçi ve gazeteciler, kendisine hayran kalıyorlardı.
Onun cesaretini anlatmak için binlerce hatıra anlatmak ve binlerce örnek vermek mümkündür. Ancak aşağıda aktaracağımız birkaç örnek, bu cesaretin boyutlarını anlamak için yeterlidir:
"Mustafa Kemal, her zaman ateş altında dolaşıyordu. Askerlerin maruz kaldığı her türlü tehlikeyi paylaştığı ve etrafında yüzlerce insan öldüğü halde, ona birşey olmuyordu. Bir keresinde yeni kazılan bir siperin önünde otururken, bir İngiliz bataryası üstlerine ateş açtı. Top menzilini bulmaya çalışırken, gülleler de gittikçe yaklaşıyordu. Vurulması, matematiksel bir kesinlik arz ediyordu. Yanındakiler sipere girmesi için yalvarmaya başlamışlardı. O; âHayırâ, diye itiraz ediyordu, âSipere gizlenecek olursam, askerlerime kötü bir misal olurum...â Geride, siperde bulunanlar korku ve hayretle kendisini seyrederken, o sigarasını yakmış, hiçbir şey yokmuşçasına sakin sakin konuşuyordu. Düşman topçusu menzili biraz daha yaklaştırdı. Patlayan şarapnel yağmuru altında üstü başı toz içinde kaldığı halde, Mustafa Kemalâe bir şey olmamıştı." 19
Atatürkâün Aldığı Madalyalar
Madalyanın Adı İhdas Eden Tarihi
5.Rütbeden Mecidi Nişanı Abdülmecid 25.12.1906
2.Rütbeden Mescidi Nişanı Abdülmecid 12.12.1916
1.Rütbeden Mescidi Nişanı Abdülmecid 16.12.1917
4.Rütbeden Osmani Nişanı Abdülaziz 06.11.1912
3.Rütbeden Osmani Nişanı Abdülaziz 01.02.1915
2.Rütbeden Osmani Nişanı Abdülaziz 01.02.1916
İmtiyaz Madalyası 2.Abdülhamid 30.04.1915
İmtiyaz Madalyası 2.Abdülhamid 23.09.1917
Harp Madalyası 5.Mehmed Reşad 11.05.1918
Liyakat Madalyası 2.Abdülhamid 01.09.1915
Liyakat Madalyası 2.Abdülhamid 17.01.1916
İstiklal Madalyası TBMM 21.11.1923
Atatürkâün Aldığı Madalyonlar
Adı ve Veriliş Nedeni Tarihi
1. Ordu Manevra Hatırası 20.08.1937
2. Ordu Manevra Hatırası 13.10.1937
Ankaraâya Gelişinin 18. Yıl Hatırası 27.12.1937
Müttefik Ajanslar 4. Kongresi 1929
Abide-i Zafer Hatırası 1927
İran Şahıânın Türkiyeâyi Ziyaretleri Hatırası 1934
Notlar
1 Görsel Bilgiler Ansiklobedisi, cilt 2, s.940.
2 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 131
3 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 136
4 Atatürk Bir Çağâın Açılışı - Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.384
5 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 135)
6 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 137
7 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 137
8 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 136
9 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 134
10 Atatürk, Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 383
11 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 138
12 Atatürkâten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 138
13
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
14
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
15
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
16
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
17
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
18
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
19 Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürkâün Liderlik Sırları, Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1999, s. 31
5.Bölüm
Atatürkâün Diplomatik Dehası
Askeri dehasının yanı sıra, Mustafa Kemal Atatürkâün bir diğer önemli vasfı, dünya siyasetine vakıf bir lider olmasıydı. Dünya üzerindeki politik gelişmeleri çok yakından takip ediyor ve her konuda son derece isabetli tahliller yapıyordu. Siyasi konulardaki öngörüleri, bu ileri görüşlülüğü tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Vefatının üzerinden 60 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, öngörülerinin birer birer gerçekleşiyor olması, bu açıdan son derece önemlidir. Atatürk ile Amerikan generali Mac Arthur arasında geçen bir görüşme, bu konuya verilebilecek en iyi örneklerden biridir:
II. Dünya Savaşıânın kahramanı ve Japonya fatihi General Mac Arthur, 1932 yılında Türkiyeâyi ziyaret etmişti. Bu vesile ile, Türkiyeânin lideri ve reformcusu Atatürk ile tanışma fırsatı da bulmuştu. İki büyük asker, karşılaştıkları anda birbirlerine karşı büyük yakınlık duydular. Sıcak bir atmosfer ve samimiyet içinde devam eden bu uyumlu görüşme esnasında; dünyadaki gelişmelere temas ettiler; hem ümit, hem korku dolu olarak, gelecek hakkındaki düşüncelerini ifade ettiler.
Atatürk, bu görüşmede, Mac Arthurâun Avrupaânın durumu konusundaki sorusunu şöyle cevaplamıştı:
âVersay Anlaşması, 1. Dünya Savaşı nedenlerinden hiçbirini kaldırmamıştır. Tersine, dünün başlıca düşmanları arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirmiştir. Galipler, yenilenlere barış şartlarını zorla onaylatırken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini görmemiş, yalnızca düşmanlık duygularıyla girişimlerde bulunmuşlardır. Böylece bugün içinde bulunduğumuz barış dönemi sadece âsilahları bırakmaâ olmuştur. Eğer siz Amerikalılar, Avrupa işleriyle uğraşmaktan caymasaydınız, bu âsilahları bırakmaâ dönemi uzar ve bir gün barışa varılabilirdi.
Bence, dün olduğu gibi, yarın da Avrupaânın geleceği, Almanyaânın davranışlarına bağlı görünüyor. Büyük bir dinamizme sahip olan 70 milyonluk çalışkan ve disiplinli bir millet, ulusal tutkularını kamçılayacak bir siyasal akıma kendilerini kaptıracak olursa, Versay Sözleşmesiâni ortadan kaldıracaktır.â
Atatürk, âAlmanyaânın çok kısa sürede, İngiltere ve Rusya dışında bütün Avrupaâyı egemenliği altına alacak güçte ordu kurabileceğini, savaşın en geç 1940-45 yıllarında patlayacağını, Fransaânın güçlü bir ordu kurma yeteneğini yitirdiğini ve İngiltereânin adalarını korumak için Fransaâya güvenemeyeceğiniâ1 söylemiş; bu tahminler, ilerleyen yıllarda aynen gerçekleşmiştir.
Atatürkâün İtalya konusundaki görüşü ise şöyledir :
âİtalya, Mussoliniânin yönetiminde unutulmayacak aşamalar yapmıştır. Eğer Mussolini, gelecekteki savaşın dışında kalabilmek başarısını gösterebilirse, barış masasına güçlü bir devlet olarak oturabilir. Ama korkarım ki, İtalyaânın bugünkü lideri Sezar rolünü oynamaktan kendini alamayacaktır. Bu da İtalyaânın askeri bir gücü olmadığını hemen ortaya çıkaracaktır.â
Atatürkâün İtalya konusundaki bu tahmini de doğru çıkmış, Mussoliniânin ordularının hiç de güçlü olmadığı, II. Dünya Savaşıânın ilk yıllarında açıkça ortaya çıkmıştır.
Atatürk, General MacArthur ile yaptığı görüşmede, Amerikaânın geçen savaşta olduğu gibi tarafsız kalamayacağını ve savaşa katılmasıyla Almanyaânın yenileceğini de belirtmiş; Sovyet ve Japon tehlikelerine dikkat çekerek, sözlerini şöyle sürdürmüştür:
âAvrupaâda çıkacak savaşı kazanan ne İngiltere, ne Fransa, ne de Almanya olacaktır. Savaşı Bolşevik Rusya kazanacaktır. Rusyaânın yakın komşusu ve onlarla en çok savaşmış bir ulus olarak biz Türkler, oradaki olayları yakından izliyoruz. Tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan doğu halklarının duygularını pek güzel kullanan, onları okşayan ve kinlerini dile getirmesini bilen Bolşevikler, yalnız Avrupaâya değil, Asyaâya da gözdağı veren bir güç haline gelmektedir.
Avrupa devlet adamları başlıca anlaşmazlık konularını her türlü bencillikten uzak, yalnızca genel çıkarlar yönünden ele almazlarsa, korkarım ki, felaket önlenemeyecektir. Avrupaânın sorunu artık İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık değildir.
Bugün Avrupaânın doğusunda bütün uygarlığı, üstelik insanlığı tehdit eden yeni bir güç belirmiştir. Bütün maddi ve manevi olanaklarını topluca, bir dünya devrimi için seferber eden bu korkunç güç, üstelik Avrupa ve Amerikalıların bilmedikleri yepyeni politika yöntemleri uygulamakta ve karşıtlarının en küçük hatalarından bile yararlanmaktadır. Kanaatime göre Avrupaâda çıkacak bir harp, hemen Asyaâya sıçrayacak ve Japonya, Asya üzerindeki arzuları için lüzumsuz kahramanlıklara kalkışacaktır.â 2
II. Dünya Savaşı, Atatürkâün 1932 yılındaki bu analizine göre gelişmiş; Avrupaâdaki savaşın en büyük galibi, Almanyaânın yenilgisinde büyük pay sahibi olan Sovyet Rusya olmuştur. Sovyet Rusya, savaşın ardından tüm Doğu Avrupa ve Orta Asya üzerinde hakimiyet kurmuştur. Japonya ise Atatürkâün öngördüğü gibi âAsya üzerindeki arzuları için lüzumsuz kahramanlıklara kalkışmışâ, Çinâi işgal etmiş, ardından Pasifikâte yayılmaya çalışmıştır.
Yukarıda aktardığımız bu sözleri, Türk Milletine modern Türkiye Cumhuriyetiâni hediye eden Mustafa Kemal Atatürkâün, dünya üzerindeki siyasi gelişmeleri çok yakından takip eden, ve son derece isabetli tahliller yapabilen büyük bir devlet adamı olduğunu ortaya koymaktadır.
Atatürk, Almanyaânın ve İtalyaânın II. Dünya Savaşıândaki rolünü, Rusyaânın kazanacağı gücü doğru bir şekilde tahmin etmiş; önlem alınmazsa savaşın kaçınılmaz olacağını ortaya koymuştur.
Atatürkâün Türkiyeâye ve dünyaya ilişkin değerlendirmeleri, hep doğru çıkmıştır. Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk adlı eserde, Atatürkâün bu yönü şöyle anlatılır:
â...Birinci Dünya Savaşıânı kaybedeceğimiz, İkinci Dünya Savaşıânın çıkacağı, Kral Edwardâın Madam Simpson için tahtından ayrılacağı, Mussoliniânin halkı tarafından linç edileceği, İkinci Dünya Savaşıânda Romanyaânın kaderi, Hatay konusunda Fransaânın tutumu hep doğru tahmin ettiği olaylardır... Özellikle uluslararası ilişkilerde belirginleşen bu ileri görüşlülük 1935 yılında Gladys Bakerâın ağzından aktarılan şu öyküde iyice vurgulanır:
âSavaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilecek mi?â âOlanak yokâ dedi. âOlanak yok. Eğer savaş çıkarsa, Amerikaânın milletler topluluğunda işgal ettiği yüksek durumu herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumları ne olursa olsun, milletler birbirlerine birçok bağlarla bağlıdırlar.â 3
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında yaptığı tahminlerle de, ileri görüşlülüğünü ve üstün askeri bilgisini ortaya koyuyordu. Yunus Nadiânin aktardığı aşağıdaki olay onun, düşmanını ne kadar iyi tanıdığını bize anlatmaktadır:
âSakarya Muharebesiânden sonraydı. Erkan-ı harp zabiti cepheden alınan malumatı Başkumandan Müşir Gazi Mustafa Kemalâe okuyordu. Malumat beyanında cephe kumandanlarından birinin Seyit Gazi veya Dökerâin bilmem ne kadar şark veya şimalinde bir düşman fırkası görüldüğünden bahsediyordu. Paşa kaşlarını çatarak, âHayır, orada düşman fırkası olamaz ve yoktur. Yazınız, iyi baksınlar!â dedi. Erkan-ı harp zabiti gittikten sonra orada iki saat daha kaldı. Biz öğle yemeği yerken, zabit tekrar geldi. âHaber aldım, filhakika (gerçekten) orada düşman fırkası yokmuş efendimâ dedi. Cephedeki kumandan gözle görülen bir düşman fırkasından bahsederken, Gazi Paşa, altı yüz kilometre uzaktan orada düşman fırkası olmadığını görüyor ve ihtar ediyordu.â 4
Atatürkâün Demokrat Kişiliği
Atatürkâün diplomatik dehasının kaynağı, her zaman demokrat bir insan olmasından geliyordu. Yaşamını daima halkın içinde geçirmesi, buna en güzel örnektir. Atatürk ayrıca, açık konuşmayı, serbest münakaşayı her zaman için sevmişti.
Atatürkâün büyük meziyetlerinden biri de, devlet ve inkılap işlerini arkadaşlarıyla görüşmek, bu konuları onlarla münakaşa etmekti. Atatürk bu münakaşalardan çok haz duyardı. O, harikulade zekasına, büyük görüş kuvvetine, hadiseleri tahlil yeteneğine güvenmekle beraber; başkalarının fikir ve mütalaalarına da kıymet verirdi. İstişare etmesini bilmesi ve istişareler sonunda kendi eşsiz mantığını hadiselere hakim kılması, onun en önemli özelliklerindendi.5
Atatürk, hiçbir zaman diktatör rolünü benimsememiştir. Gerçek tenkitten hoşlanmıştır. Sofrası, bazen büyük tartışmalara sahne olmuştur. Gerçi, telkin etmek istediği fikirlerde daima muvaffak olmuştur; fakat, bu fikirler muhataplarına mal olduktan sonra, yani bir dikta havası vermeden, icra edilmişti.6
Atatürk, Meclisâe karşı da diktatör rolünü benimsememiş, ikna metodu ile Meclisâten olumlu kararlar alabilmek için çok defa insan takatı üstünde gayret göstermiştir.7
Atatürkâün Yöneticilik ve Liderlik Özellikleri
Atatürkâün diplomasi alanında başarılı olmasını sağlayan en önemli etken, üstün liderlik vasıflarına sahip olmasıdır. Adnan Nur Baykal, M. Kemal Atatürkâün Liderlik Sırları adlı kitabında, bu özellikleri şöyle sıralamıştır;
1. Açık Olma
2. Adam Yetiştirme
3. Bilgi ve Tecrübe Sahibi olma
4. Bilgi Toplama Yeteneği
5. Bilgilendirme Alışkanlığı
6. Kendini Bilme
7. Cesur Olma
8. Çevre Bilincine Sahip Olma
9. Dayanıklı Olma
10. Karşısındakini Dinleme Alışkanlığı
11. Emrivakiye İzin Vermeme
12. Esnek Olabilme
13. Espri Sahibi Olabilme
14. Soyut Düşünebilme Yeteneği
15. Fedakar Olma
16. Gerçekçi Olma
17. Göreve Talip Olma
18. Güvenilir Olma
19. Kendine Güvenme
20. Hazırlıklı Olma
21. Hedefe Yönelik Kararlı Olma
22. Hesap Adamı
23. İkna Etme Yeteneği
24. İnsiyatif Kullanma
25. İnsaf Sarrafı Olma
26. İnsana Değer Verme
27. Yaptığı İşe İnanma
28. Kamuoyu Oluşturma Yeteneği
29. Çabuk Karar Verebilme Yeteneği
30. Karar Verme Yeteneği
31. Konuşma ve Yazma Yeteneği
32. Liyakat Aşığı Olma
33. Mükemmeliyetçi Olma
34. Müsamahalı Olma
35. Müteşebbis Olma
36. Mütevazi Olma
37. Öğrenme Azmine Sahip Olma
38. Öncü Olma
39. Örgütleme Yeteneği
40. Prensip Sahibi Olma
41. Problem Çözücü Olma
42. Programlı Olma
43. Sıradışı Olma
44. Sorumluluk Alma Alışkanlığı
45. Strateji Bilincine Sahip Olma
46. Olacakları Tahmin Edebilme
47. Vizyon Sahibi Olma
48. Yönetme Yeteneği
49. Zaman Mevhumuna Sahip Olma
50. Zamanlama Yeteneği
Atatürkâün Kral, Şah ve Devlet Adamlarıyla Dostluğu
Milli Mücadele tarihimizin silinmez simalarından olan ve 1920âden Atatürkâün ölümüne kadar Gaziantepâi temsil eden değerli şahsiyet Kılıç Ali; özel hayatı da dahil olmak üzere, Atatürk hakkında birçok bilgi ve anıya sahipti. Onun ağzından, Atatürkâün diplomatik ilişkilerine dair birkaç örnek verebiliriz;
âVazife aşkı Atatürkâte herşeyin üstündeydi. Vazife ifası mevzuu bahis olurken onun gözünde mebusluk, müşirlik, reisicumhurluk bunların hepsi boş şeylerdi. Boş düşüncelere kıymet ve ehemmiyet vermezlerdi...
Hiç unutmam,
Hatay meselesi etrafında Cenevreâde müzakereler oluyordu. Hatayâda Arapçanın resmi lisan olması mevzuu üzerinde duruyorlar, bunda ısrar ediyorlardı. O zaman ki hükümet ise anlaşmazlık yüzünden Fransızlarla herhangi muhtemel bir silahlı ihtilaf vaziyetinin önüne geçmek gibi birtakım vahi düşüncelerle teklif edilen bu maddeyi hemen hemen kabul etmeye mütemayil vaziyetteydi.
Atatürk bunu öğrenince ve geç vakit İsmet Paşaânın köşkünde bu mevzu üzerinde Heyet-i Vekile müzakerelerinin cereyan ettiğini haber alınca sinirlendi.
Dolmabahçe Sarayıândaydık. Atatürk bu Arapça meselesini duyar duymaz sofrayı dağıttı. Misafirler gittikten sonra emir verdi. Telefonla, Ankaraâda İsmet Paşaânın köşkünü bulduk. Atatürkâün emirlerini Saracoğluâna tekrarlıyordum. Atatürk hiddetle:
-İskenderun sancağının nerede olduğunu dahi bilmeyen Fransızlar, bilhassa başlarında bir Alman cenderesi durup dururken Hatay için muharebe yapamazlar. âBen Hatayâı alacağımâ diye oradaki Türk çocuklarını Arapça tahsil ettirmek üzere Şam medreselerine mi göndereceğiz? Ne zihniyettir bu?
Diye hükümete acı acı ihtarda bulunarak ve emirler vererek teklif edilen maddeyi reddetmiş ve Fransızlara istediğini yaptırmıştı.
Atatürkâü görüp de onunla görüşüp de ona hayran olmamak mümkün mü? O cezbeder, ikna eder, telkin ederdi. Onun için nice krallar, şahlar, emirler, devlet adamları ziyaretine gelmişler, hepsi de hayranlık hisleri içinde yanından ayrılmışlardı.
İngiliz Kralı geldi. Bütün merasim kaidelerini bir tarafa bırakarak kendisiyle görüştü. Atatürkâe Madam Simpsonâu tanıştırdı. İkisi de hayranlık ve dostluk bağı ile ayrılıp gittiler.
Akşam yemeği, Kral ve Kraliçe ile birlikte Dolmabahçeâde gayet hususi mahiyette yenildi. Bu hususi yemekte Nuri Conker ile ben de bulunuyordum. Kral, Atatürkâe İsmet Paşa ile nerede arkadaş olduğunu sordu. Atatürk;
- Muharebe Meydanıânda!
Diye cevap verdi. Kral Atatürkâe o derece hayran olmuştu ki derhal Atatürkâün iki elini iki elinin arasına alarak;
- Ya benimle ne zaman arkadaş olacaksınız?
Diye samimi ve masumane bir sual sordu. Atatürk ciddi ve vakur bir eda ile:
- Arkadaşlığımız henüz başlamıştır. Bunun idamesine (devamına) ve inkişafına (gelişmesine) çalışacağız, cevabını verdi. 9
Atatürkâün Dış Politikası
Atatürkâün dış politikasına değinmek, onu anlamak için çok önemlidir. Çünkü onun Milli Mücadeleâyi başlattığı günlerde, muhteşem bir geçmişe sahip bir devlet yıkılıyor ve yeni bir devletin ilk adımları atılmaya başlanıyordu. Atatürkâün bu dönemde dış politikada attığı her adım, yeni devletin geleceği bakımından çok önemliydi.
Atatürkâün dış politikada amaçları şöyledir;
1-Milli Bir Devlet Kurmak
Milli Mücadeleâyi başlattığı sırada, Mustafa Kemalâin ilk amacı ülkenin düşman işgalinden kurtarılması ve milli sınırlar içinde bir Türk Devletinin kurulmasıydı. Mustafa Kemal, bu fikirlerini önce yakın arkadaşlarına kabul ettirmiştir. Daha sonra Misak-ı Milli ile başlayan, Erzurum ve Sivas Kongresiânde genişletilen ve son olarak da İstanbul Meclis-i Mebusanâı tarafından kabul edilen bu çok önemli belge, Mondros Ateşkesi ile tüm dünyaya duyurulmuştu.
2-Tam Bağımsızlık
Osmanlı Devleti, son dönemlerinde dış müdahaleler, yabancılara tanınan imtiyazlar ve kapitülasyonlar yüzünden, bağımsızlığını hemen hemen yitirmiş durumdaydı. Atatürkâün hedefi ise, bağımlılıkları tamamen ortadan kaldırıp tam bağımsız bir ülkeye kavuşmaktı. Zaten Milli Mücadeleânin çıkış noktası da buydu. Yapılan bütün antlaşmalarda, bütün görüşmelerde, Atatürkâün koyduğu şartların önemli bir kısmını bu konu teşkil ediyordu.
3-Batılılaşmak
Yüzünü batıya çevirmiş Türk dış politikası ve modernleşme çabaları, Atatürk ile başlamıştır. Atatürk, Türkiyeânin uygar dünyadaki yerini alabilmesi için, batılılaşması gerektiğine inanmış, Türkleri, bütün medeni milletlerin dostu olarak tarif etmiştir. Yabancıların, bize zarar vermemek, özgürlüğümüzü kısıtlamaya çalışmamak şartıyla ülkemizde diledikleri gibi davranabileceklerini belirtmiştir.
Yeni Türkiyeâyi âAvrupa Türkiyeâsiâ olarak tanımlamıştır.
Yalnız, burada şunu hatırlatmakta yarar vardır: Atatürkçü düşüncede batılılaşmak, hiçbir zaman körü körüne bir batı taklitçiliği olarak tanımlanmamıştır. Örneğin, başka bir ülke yerine İsviçre Medeni Kanunuânun örnek alınması, bu belgenin Türkiyeâye özgü şartlara daha fazla uymuş olmasındandır.
4-Mazlum Milletlere Örnek Olmak
Atatürk, tam bağımsız bir Türk Devleti kurmanın yanı sıra, Milli Mücadele hareketiyle, başka mazlum milletlere de kurtuluş hareketleri için örnek istiyordu. Bunun en açık ifadesini, devlet adamlarının onunla ilgili sözlerinde görürüz. Örneğin Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba, Atatürk ile ilgili olarak şunları söylemiştir:
âMustafa Kemalâin kişiliği, halk kitlelerinin ayaklanması ve halk mücadelelerinin ölçüsü olmuştur. Bu mücadeleler Oânun ölümünden sonra genişlemiştir. Doğu ve batı blokları arasındaki üçüncü dünyaya da sirayet etmiş ve onu sömürge tahakkümünden kurtarmıştırâ 10
Atatürkâün dış politikasının ilkelerini şöyle sıralayabiliriz;
1- Gerçekçilik
Atatürk dış politikasının ilkelerini belirlerken, hem ülkenin durumunu hem de diğer milletlerin içinde bulunduğu durumu gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirmiştir. Örneğin Milli Mücadele döneminde, Sovyetler Birliği ile birçok konuda ortak politikalar güdülmüş; ancak, Rus dostluğu ile komünizm arasında bir bağ kurulmamış, komünizmin gerçek yüzü görülebilmiştir.
2- Hukuka Bağlılık
1936âda, Montreux Boğazlar Sözleşmesiânin imzalanması sürecinde izlenen yol, Atatürk döneminde, Türkiyeânin uluslararası hukuka bağlılığını gösteren önemli bir örnektir.
Lozan Antlaşması sonrasında, hakimiyetimiz kısıtlanarak bize bırakılan boğazlar, II. Dünya Savaşıâna giden yıllarda, Rusya ve İngiltere arasında başarılı bir denge siyaseti izlenmesiyle Türkiyeânin eline geçmişti. Bu başarıyı, hukuki bir mücadeleyle elde etmek, Atatürkâün barışçı yönünü de ortaya koymuştur.
3- âYurtta Sulh, Cihanda Sulhâ
"Yurtta Sulh, Cihanda Sulh": Atatürkâün dış politikası söz konusu olduğunda, en çok zikredilen sözler bunlar olmuştur. Atatürk gerek Milli Mücadele döneminde, gerekse sonraki yıllarda, ortaya çıkan her sorunu, ilk etapta barışçı yollarla çözmeye çalışmıştır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Atatürkâün barışçılığı, tavizkar veya yatıştırmacı değildi. Atatürkâün gerçekçi yönü, böyle bir politika izlenmesini önlemişti.
Atatürk, dış politikasını her zaman halka dayandırmış, halkla birlikte yürütmüştür. Milli Mücadeleâyi başlatmak için, çok sevdiği askerlikten ayrılarak Anadoluâya geçmesi, kendi deyimiyle âferdi milletâ olarak bu mücadeleyi sürdürmesi, bunun en önemli kanıtlarındandır.
Atatürkâün dış politikada ne kadar başarılı olduğunu en güzel şekilde yansıtan yazılardan biri, Neue Zürcher Zeitung gazetesinin 22 Kasım 1938 tarihli nüshasında yayımlanmıştır:
â Atatürkâün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı. Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitlerâin temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia (Cumhuriyetçiler) hem de General Franco çelenk yollamışlardı. Tabutunun önünde faşistler, demokratlar, komünistler eğildiler. Her sınıfıyla birlikte olarak Türk halkı yakardı ve ağladı. Zenginle fakir, yüksekle alçaklar arasında hiçbir fark yoktu. Bugün Ankaraânın yaşamış olduğu, dünyanın hiçbir zaman görmediği bir törendi.â
Notlar
1 Şahin Arıcak, Armada Dergisi, 1995;
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
askeribil/ataturkun_askeri_politik_kehaneti.htm2 a.g.e
3 Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, 4. basım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, s. 141-142
4 Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, 4. basım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, s. 140
5 Atatürkâün Hususiyetleri, s. 73
6 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.18
7 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.112
8 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.33
9 Kılıç Ali, Atatürkâün Hususiyetleri, s.123
10 Cumhuriyet Gazetesi, 26 Mart 1965, Nakleden: Selahattin Çiller,s.105
6. Bölüm
Atatürkâün İleri Görüşlülüğü
Atatürkâün en önemli özelliklerinden biri, ileri görüşlülüğüdür. Başarılı bir komutan ve devlet adamı olarak ileriyi görme özelliğini kullanan Atatürk, o dönemde pek çok kişinin farkında olmadığı bazı gerçekleri sezmiş, hedeflerini ve tedbirlerini bunlara göre oluşturmuştur. âYolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lâzımdırâ sözü; onun ileri görüşlü bir lider olma özelliğini layıkıyla taşıdığının bir göstergesidir. Onun bu özelliği, pek çok yabancı devlet adamının da takdirini kazanmış, tarih boyunca, adından övgüyle söz edilmesini sağlamıştır.
ABD eski Başkanı John F. Kennedyânin, Atatürk için söylediği şu sözler dikkat çekicidir:
âAtatürk adı insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk Milletine ilham veren önderliğini, modern dünyayı anlayışındaki ileri görüşlülüğü ve bir askeri önder olarak kudret ve cesaretini hatırlatmaktadır. Şüphesiz ki, Türkiye Cumhuriyetiânin doğuşu ve o zamandan beri Atatürkâün ve Türkiyeânin giriştiği derin ve geniş devrimler kadar bir milletin kendisine olan güvenini daha başarı ile belirten bir başka örnek gösterilemez.â 1
Türk Milletiânin Kurtuluşunu Sağlayan Önsezi ve Eylemleri
Çanakkale Savaşıânın sonunda Albay olan Büyük Önderâin, taarruz gücünü kaybeden düşmanın çekilme niyetinde olduğunu keşfetmesi, ve bütün cephede son ve kesin taarruzun yapılmasını istemesi, bu savaşın kazanılmasında çok önemli bir etkendir. Bu ve bunun gibi pek çok örnek, Milli Mücadele döneminde, Atatürkâün ileri görüşlülüğü ile aldığı kararların hayati önem taşıdığını göstermektedir. Bu kararlar sayesinde Türk milleti, Atatürkâün önderliğinde büyük zaferler kazanmıştır.
Atatürkâün ileri görüşlülüğü, yalnızca Milli Mücadele döneminde yaşananlardan değil, mücadelenin öncesinde ve sonrasında gerçekleşen olaylardan da rahatlıkla anlaşılabilir.
Atatürk, Birinci Dünya Savaşı ile ilgili önsezileriyle, savaşın aleyhimizde sona ereceğini tahmin etmiş, bu nedenle Türk topraklarının kurtuluşu için alınacak tedbirleri düşünmüştür. O dönemde Atatürk, Suriye cephesinde, Yedinci Ordu Kumandanıâdır. Antepâe gitmekte olan Ali Cenani Beyâe : â... Teşkilatlanın. Milli bir kuvvet meydana getirin, kendinizi savunun, ben istediğiniz silahı veririmâ diyerek, alınacak önlemleri belirtmiştir.
Atatürkâün ileri görüşlülüğünün bir diğer örneği ise, İkinci Dünya Savaşıânın patlak vereceği yönündeki açıklamalarıdır. Atatürk, 1932 yılında, ünlü Amerikan generali Mac Arthur ile yaptığı görüşmede; dünyanın, özellikle de Avrupa devletlerinin her an bir savaşın içine girebileceğini belirtirken, âAlmanlar kendilerini siyasi bir akıma kaptırırlarsa 1940-1945 yılları arasında savaşırlar. Bu savaş çok kanlı olur, ancak Amerika müdahele ederse biter, bu savaşın esas galibi ise Rusya olurâ diyerek görüşünü bildirmiştir.
Söylediklerinin birer birer gerçekleşmiş olması, Atatürkâün ne kadar iyi bir lider olduğunun göstergesidir. Çünkü o, yalnızca kendi ülkesinin değil tüm ülkelerin siyasi ve askeri durumunu analiz ederek bu sonuçlara ulaşmış; ileri görüşlü olmanın bir lider ve bir komutan için ne kadar önemli bir vasıf olduğunu bizlere göstermiştir. Bu görüşmedeki diğer konuşmalar da dikkat çekicidir:
â... Fransızlar artık güçlü bir orduyu kurmak yeteneğinden yoksundurlar. İngilizler bundan böyle adalarının savunmaları için Fransızlara güvenemezler. İtalyanlar savaşın dışında kalabilecek olsalar, savaş sonrası barışta önemli bir rol oynayabilirler. Ama, Musolliniâ nin ihtirası yüzünden bunu yapamayacaklardır. Böylece Almanlar, İngiltere ve Rusya dışında bütün Avrupaâyı işgal edeceklerdir.â 2
Genç Cumhuriyetâin Karşılaşacağı
Sorunları Öngörüp Tedbirini Alması
Atatürk, ileri görüşlülüğü ile Türkiyeânin gelecekte karşılaşabileceği sorunları görmüş, bu konuda Türk Milletine uyarılarda bulunmuştur. Bunun en güzel örneği, gençliğe seslendiği sözlerinde gizlidir. O, âYetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel, herşeyden önce Türkiyeânin geleceğine, kendi benliğine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmenin gerekliliği öğretilmelidir.â3 diyerek, bağımsızlığımıza göz dikenlerle mücadeleye girişmekten çekinmememiz gerektiğini vurgulamıştır. Atatürk, bu mücadelede, Türk gençliğinin nelere dikkat etmesi gerektiğini şu sözleriyle açıklamıştır:
âBir gün İstiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.â
Atatürkâün Rusyaânın Geleceğini Tahmin Etmesi
Bilindiği gibi, 1985 yılında Sovyetler Birliğiânde işbaşına gelen Gorbaçovâun başlattığı Glasnost (açıklık) ve Perestroika (yeniden yapılanma) politikalarının sonucunda, 70 yıl süren komünist sistem ve dolayısıyla da Sovyetler Birliği dağıldı. 1991 yılının Aralık ayında Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusyaânın âBağımsız Devletler Topluluğuânu kurduklarını açıklamalarıyla Sovyetler Birliği tarihe karışmış oldu.
Kuşkusuz ki, Sovyetler Birliğiânin dağılması 20. yüzyılın en önemli siyasi olaylarından biriydi. Çünkü Rusya Federasyonuyla birlikte, Sovyetler Birliğiâni oluşturan 14 Cumhuriyetin bağımsızlıklarını ilan etmesi, Orta Asya, Kafkasya ve Doğu Avrupaâdaki bölgesel dengeleri de farklı boyutlara taşıdı. Burada bizleri en çok ilgilendiren nokta, bağımsızlıklarına kavuşan Cumhuriyetlerden beşinin Türk olması idi. Orta Asya haritasında yer alan bu Türk devletlerinin, petrol-doğal gaz gibi yeraltı zenginliklerine sahip olması, Avrasya adı verilen ve Türkiyeânin de içinde bulunduğu bölgeyi önemli bir konuma getirdi.
Türkiyeânin, Balkanlar, Kafkasya ve Doğu Akdeniz bölgelerinin kesişme çizgilerinin tam ortasında, mihver durumunda olması, Avrupa devletlerinin ve tüm dünyanın dikkatinin Türkiye üzerinde toplanmasına yol açtı. Bu durumda yapılması gereken, tüm dünya ülkeleri ile dostane ilişkiler kurmak ve jeopolitik konumumuzun sonuçlarını lehimize kullanmaktır.
Burada ilginç olan, 1936 yılında, henüz II. Dünya Savaşı çıkmamış ve Rusya büyük bir güç olmamışken, Atatürkâün Çankayaâdaki akşam yemeklerinden birinde, Rusyaânın gelecekteki konumuyla ilgili olarak söylediği şu sözlerdir:
Biraz sabredinâ¦Yurtta Sulh, Cihanâda Sulha sarılın. Çünkü 60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak. Bu nesil Bolşevik ihtilali yaptı. Kan kussa, kızılcık yedim der. Oğulları da babalarının istikametinde gider. Ama ondan sonraki nesil Rusyaâyı 60 parçaya bölerâ¦â
Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Bugün Rusyaânın elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür.Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz, bizim onlara yaklaşmamız gereklidir. Rusya bir gün dağılacaktır. O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır.â 4
Yakın dönemde yaşanan bu gerçekleri ve Türkiyeânin 21.Yüzyılâda Avrasya için bir kilit ülke konumunda olacağını öngörmesi, Atatürkâün bu üstün özelliğinin bir kanıtıdır.
Atatürk 1933 yılında şu sözleri söylediğinde, bunların gerçekleşebileceğine kuşkusuz kimse ihtimal vermezdi. Ancak Büyük Önder kişiliğine yansımış ileri görüşlülüğü ile, düşüncelerini şöyle dile getirmiştir:
âDoğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum. Bağımsızlığa ve hürriyete kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelmiş olarak vuku bulacaktır. Bu milletler, bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen, manileri yenecek ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardırâ 5
Türk Birliğiânin Korunması
Orta Asyaâda, 1990âlardan itibaren ortaya çıkan yeni tablo, Türkiyeâye çok önemli ve yeni bir stratejik kapı açtığı gibi, 21. yüzyıl için çok ciddi bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Yetmiş yıl süren baskının ardından komünizmin çökmesiyle, Orta Asya bozkırlarında esmeye başlayan bağımsızlık rüzgarları, Türk Dünyasıânı birlik ve beraberliğe, bir dünya gücü olmaya doğru yönlendirmektedir.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayevâin 28 Eylül 1991âde, İstanbulâda yaptığı konuşma, Türki Cumhuriyetlerâin bu beklentisini ve geleceğe yönelik umutlarını yansıtması bakımından son derece önemlidir:
âAncak bahar sellerini ne kadar engellemeye, önüne bentler çekmeye çalışırsanız çalışın, su yine de kendi yolunu açacaktır. İşte tarih nehri ile de aynısı olmuş ve âsoğuk savaşâ engelini yıkan tarih, insanlık kanunlarıyla belirlenen esas yatağına dönmüştür... Halklarımız arasında karşılıklı anlayış ve güven duygusu oluştu. Dostluk, etkili bir işbirliğinin en güvenilir garantisidir. Bu durum bizi umutlandırıyor.â 6
Türkiyeânin sahip olduğu stratejik miras, 21. yüzyılda, Türk Milletini lider ülkeler sıralamasında ilk sıralara yerleştirecek olan son derece köklü ve şanlı bir mirastır. Tarihsel ve güncel gerçekler, istenilirse ve azmedilirse, Türkâün dünya liderliğine ulaşmasının mümkün olduğunu göstermektedir.
Bu noktadan hareketle, Türk Birliğiâne doğru atılan bu adımların, Atatürkâün söylediği şu sözler ile bağdaştığını görmemek imkansızdır:
âBen herşeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.â 7
Tanıklar Mustafa Kemalâi Anlatıyor;
- 1935âte Amerikalı bir gazeteci sorar:
âSavaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilecek mi?
âİmkanı yok, dedi, imkanı yok. Eğer savaş çıkarsa, Amerikaânın milletler topluluğunda işgal ettiği yüksek durumu herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumu ne olursa olsun, milletler birbirlerine birçok bağlarla bağlıdırlar.
Atatürk dünyadaki milletleri bir apartmanda oturanlar gibi görüyordu. ABD bu apartmanın en üst lüks katında oturmaktadır. Eğer apartman oturanların bazıları tarafından ateşe verilirse, diğerlerinin yangından kurtulma şansı yoktur. Savaş için de aynı şey olabilir. ABDânin bundan uzak kalmasına imkan yoktur.â
Atatürk şu sözleri ilave etti;
â Bundan başka, Amerika büyük ve kuvvetli ve dünyanın her yerinde ilişiği olan bir devlet olduğundan, kendisinin siyaset ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düşmesine hiçbir zaman izin veremez.â 8
Başarılı olan bir öğrenciye verilecek ödül üzerine, Atatürk, âBu öğrenci takdir edilmelidir!â demişti.
Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey:
- Bir takdirname verelim Paşam.
- Takdirname neyi ifade eder?
- Avrupaâya gönderelim.
Atatürk:
- Reşit Galip Bey, artık Avrupa çökmüştür. Onu yepyeni bir ruh ve zihniyetin hakim olduğu Amerikaâya göndereceksiniz! 9
Havacılık, Modern Ziraat Gibi Konuların Gerekliliğini Önceden Tespit Etmesi
Atatürk, uçakların henüz savaşlarda kullanılmasının bile mümkün olmadığı günlerde, Fransaâda Abidin Daverâe uçaklarla ilgili olarak şunları söylemiştir:
âTayyareler gün gelecek savaşlarda önemli roller oynayacaktır.â 10
Bu söz, Abidin Daverâin hiç aklına yatmamıştı. Çünkü bu sözün söylendiği 1900âlü yıllarda, uçakların savaşta kullanılması akıllara bile gelmiyordu.
1930âlarda da, havacılığa önem ve değer verilmesi gerektiğini düşünerek, âİstikbal Göklerdedirâ diyen Büyük Atatürk, havacılığın bir spor dalı olarak benimsenmesi ve Türk gençleri arasında yaygınlaşmasını yürekten arzulamıştır.
Atatürk, âTürk Kuşuânun kuruluş çalışmalarındaki gibi, havacılıkla ilgili diğer girişimlerde de verdiği direktiflerle başrolü oynamıştır. Dahası, havacılığı, büyük bir ilgiyle ve yürekten destekleyen Atatürk, manevi kızı Sabiha Gökçenâi de bu konuda teşvik etmiştir. Sabiha Gökçen, hem sivil hem de askeri havacılık alanında, uluslararası bir üne ve değere sahip bir havacımız olmuştur.
Dönemin Ekonomik Şartlarını İyi Tespit
Ederek Geleceğe Yönelik Tedbirler Alması
Tam bağımsızlık için gerekli olan kural, milli egemenliğin sağlanmasıdır. Atatürkâe göre bu hedefler, yalnızca kağıt üzerindeki prensiplerle, kanun maddeleriyle ve hırslarla, arzularla elde edilemez. Bu hedefleri tam olarak gerçekleştirebilmek için en kuvvetli temellerden biri ekonomidir.
Atatürkâe göre siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferler ile taçlandırılamazlarsa elde edilen zaferler kalıcı olamaz; kısa zamanda sönerler. Bu nedenle, parlak zaferlerimizin sağladığı ve sağlamaya devam edeceği faydalı sonuçlardan yararlanabilmek için ekonomimizin, ekonomik egemenliğimizin oluşturulması, güçlendirilmesi ve genişletilmesi gerekir. Bu nedenle Atatürk daha önce bahsettiğimiz gibi, ekonomi alanında kalıcı birçok devrim yapmış ve bunları hiç vakit kaybetmeden uygulamaya koymuştur.
Atatürk, bir konuşmasında, ekonominin bir ülkenin yönetimi için ne kadar önemli olduğunu şu sözleriyle vurguluyordu:
âEkonomi demek herşey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insanın varlığı için ne gerekiyorsa bunların hepsi demektir.â 11
Kemal Atatürk, ekonomik başarılara imza atmanın yolunun, genç kuşakların en iyi şekilde yetiştirilmesinden geçtiğini de şu sözleriyle dile getirmiştir:
âBu durumda, çocuklarımızı buna uygun şekilde eğitmeliyiz, onlara buna uygun ilim ve irfan vermeliyiz ki, ticaret dünyasında, tarımda, sanatta ve bütün sahalarda verimli, etkili bir çalışma içinde olsunlar. .... Eğitim programımızın, gerek ilköğretimde, gerek ortaöğrenimde verilecek tüm bilgileri bu anlayışa uygun olmalıdır.â 12
Atatürkâün ekonomiye bakışını ve milli endüstrileşme adımlarını kendi öz kaynaklarımızla başlatmamız gerektiğini örneklendiren bir diğer girişim de, Sümerbank (1933) ve Etibankâın (1935) kuruluş kanunlarına, devlete ait sermayenin ileride halka satılacağına ilişkin bir hüküm konulmasıdır. Atatürkâün, sınai mülkiyetin halka yayılmasını istediğinin en belirgin göstergesi de, İş Bankasıânın halka sunulan hisselerinden satın almasıdır.
Ekonomi alanında, ilk olarak üzerinde durmamız gereken konu, I. İktisat Kongresiânin, daha Lozan Antlaşması sonuçlanmadan yapılmış olmasıdır. İzmirâde, 17 Şubat 1923âte toplanan İktisat Kongresiânin açılış konuşmasında, Atatürk, Osmanlı devletinin çöküşüne neden olan ekonomi anlayışını ve kapitülasyonların gelişimini örnekleri ile anlatmış, şu konular üzerinde önemle durmuştur;
âSiyasî ve askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik başarılarla taçlandırılamazlarsa elde edilen zaferler kalıcı olamaz ve az zamanda söner.â .... Bir devlet ki, vatandaşlarına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için resmi işlemleri ve diğer işlemleri yapma hakkından yasaklanır, bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı yetkisinden yoksundur, o devlete bağımsız denemez .... Osmanlı ülkesi yabancıların sömürgesinden başka bir şey değildi.â 13
â...Zannedilmesin ki, yabancı sermayeye düşmanız, hayır bizim ülkemiz geniştir. Çok emeğe ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza uymak kaydıyla yabancı sermayeye gereken güvenceyi vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye bizim emeğimize eklensin ve bizim ile onlar için faydalı sonuçlar versin. Fakat eskisi gibi değil.â 14
Atatürk, bu konuşma ile kurulması planlanan yeni Türk Devletinin izleyeceği ekonomi politikasını belirlemiştir. Atatürkâün ekonomi politikamızın ana prensibi olarak gördüğü en önemli konulardan biri de, köylünün çalışmasının sonuçlarını kendi yararına en yüksek düzeye çıkarması olarak belirlemiştir. Bu nedenle, hem çiftçinin çalışmasını ve verimini arttıracak bilgilendirmenin, araç ve teknik aletlerin tamamlanması, hem de bu çalışmalardan doğacak sonuçla en fazla faydayı sağlayacak ekonomik tedbirlerin alınması için çalışmak gerekliydi. Yolların ve modern taşıma araçlarının bulunmaması, yapılan değişikliklerin çiftçinin aleyhine olması ve uygulamaya konulan kanunların çiftçiyi korumaması gibi engellerin ortadan kaldırılması şarttı. Bu konuyla ilgili olarak Atatürk şunları söylemiştir:
âEğer milletimizin çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.
Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki emeklerini asrî, iktisadî tedbirlerle azamî haddine çıkarmalıyız. Köylünün çalışmalarının netice ve semeresini kendi menfaati lehine azamî haddine yükseltmek, iktisadî siyasetimizin temel taşıdır.
Onun için, bir yandan çiftçinin emeğini artıracak ve semereli kılacak bilgi, vasıta ve fennî aletlerin kullanma ve yapılmasına, öte yandan onun çalışmalarının neticelerinden azamî derecede faydalanmasını temin edecek iktisadî tedbirlerin alınmasına çalışmak lâzımdır.
Millî ekonominin temeli ziraattir. Bunun içindir ki, ziraatte kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu maksada erişmeyi kolaylaştıracaktır.
Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik tedbirlerle son hadde eriştirmeliyiz. Köylünün çalışmasının neticeleri ve verimleri kendi menfaati lehine son hadde çıkarmak ekonomik siyasetimizin temel ruhudur.15
Notlar
1 "Atatürk'le Övünüyorumâ, Hürriyet, 10 Kasım 1963
2
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
3 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1922, s. 224
4
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
5
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
6 Doç. Dr. Ramazan Özey, Türk Dünyası, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Aralık 1996, s.60
7 Atatürk'ün Sofrası, İsmet Bozdağ, Kervan Yayınları, 1975, s. 138-143
8 Feridun Kandemir, Yakın Tarihimiz Yayınları, 2. cilt,s.118
9 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte Fıkralarla Atatürk, s.707
10
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
11
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
12 a.g.e
13 a.g.e
14 a.g.e
15 a.g.e
7.Bölüm
En Büyük Türk Atatürk
Atatürkâün Milli Egemenlik Anlayışı
illî Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğine dayanmadan, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması demektir. Bunun, adaletin, eşitliğin ve hürriyetin dayanağı olduğunu düşünen Atatürk; âHürriyetin de, müsavatın da, adaletin de dayanağı milli hâkimiyettirââ diyerek bu düşüncesini dile getirmiş; âHakimiyet kayıtsız ve şartsız Milletindirâ diyerek de egemenlik anlayışını açık bir dille ifade etmiştir.
Atatürkâün bu konudaki düşünceleri, askeri ve siyasi hayatındaki çalışmalarını da etkilemiş, Kurtuluş Savaşıânın ilk gününden itibaren, kişi ya da zümre hakimiyetinden, milli hakimiyete geçişi sağlamak için uğraşmıştır.
Mustafa Kemal, giriştiği mücadelenin bu temel unsurunu, Amasya Genelgesiândeki şu sözleriyle ortaya koymuştur:
ââMilletin istiklâlini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.â
Atatürk önderliğinde başlatılan Milli Mücadele döneminde bazı kesimler, ülkenin kurtulması için büyük devletlerin mandası altına girmekten başka çare olmadığını savunurlarken; Atatürk, buna şiddetle karşı çıkmış ve milli iradeyi oluşturma ve bağımsızlığa kavuşma konusunda, inancını kaybetmemiştir.
Millî Mücadeleâye ââmillî hakimiyetââ düşüncesi ile başlayan Atatürk, diğer devletlerin manda yönetimi altına girmek yönündeki düşüncesini, Nutukâta şöyle açıklamıştır:
ââEfendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet göremedim. Çünkü bu kararların dayandığı deliller ve mantıklar çürük ve esassızdı.
Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı: O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız ve şartsız yeni bir Türk Devleti kurmak. İşte, daha İstanbulâdan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsunâda Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar bu karar olmuştur.ââ
Milletin, hedeflediği tüm amaçlara ulaşma gücüne sahip olduğunu vurgulayan Atatürk, âMillet girişimlerinin önüne geçebilecek hiçbir kuvvet yoktur. Kuvvet birdir ve o Milletindir.â diyerek bu düşüncesini belirtmiştir. Erzurum Kongresinde, ââMillî iradenin başlıca güç kaynağıââ olduğunu, âKuva-yı Milliyeyi âmil ve İdare-i Milliyeyi hakim kılmak esastırâ sözleriyle ilân eden Atatürkâün bu ilkesi; daha sonraki tarihî gelişmelerde Türk İnkılâbının temel bir dayanağı olmuştur.
11 Eylül 1919âda âUmumi Kongreâ tarafından ilân edilen, ââSivas Kongresi Beyannamesiââ adı ile anılan ve kongrede alınan kararları içeren belgede; Erzurum Kongresiânde alınan bu kararın aynen tekrarlanması, Atatürkâün milli iradenin millete verilmesi konusundaki kararlılığının göstergesidir. Kronolojik açıdan bakıldığında, bütün bu çalışmaların Türkiyeâde millî egemenliği gerçekleştirmek esasına dayandığı görülecektir. Kongrelerde alınan kararların yanı sıra, millî egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Misak-ı Millî kararlarıdır. Misak-ı Millî ile âmillî ve bölünmezâ bir Türk ülkesinin sınırları çizilmiş, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki millî kurtuluş programı, hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına oturtulmuştur.
Atatürkâün Türkiyeâde milli egemenlik ilkesini tam anlamıyla gerçekleştirmesi ise TBMMânin açılması ile olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisiânin açılmasıyla,Türkiyeâde Millî Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir.
âHakimiyet kayıtsız şartsız Milletindirâ ifadesiyle, iradeyi TBMMâye veren Atatürk, milli hakimiyetin korunması konusunda Türk Milletine düşen görevi, şu sözleriyle ifade etmiştir:
âHiç şüphe yok, Devletimizin ebedi müddet yaşaması için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet herşeyimiz için, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz.â
Türk Milli Kimliğini Korumadaki Azmi
Atatürk için görev demek, milletine hizmet etmek demekti. O, ömrü boyunca Türk Milletinin bağımsızlığı ve yükselmesi için gösterdiği fedakarlıktan gurur duymuştur. âMemlekette tek bir kaya kalsa, o kayanın başına çıkarak oradan vatanı müdafaa edeceğimâ diyen Atatürk, Milletinden aldığı kuvvetle, yaşamının sonuna dek bu sorumluluğunu başarıyla taşımıştır. Atatürk, Kurtuluş Savaşıânda kazanılan zaferden sonra, Afyonlulara hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:
âBen vazifemin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun da büyük ve çetin olduğunu idrak ediyorum. Arkadaşlar bu vazife bitmeyecektir. Ben toprak olduktan sonra da devam edecektir. Ben ise sevine sevine bütün varlığımı bu kutsal göreve adayacağım. Ve bu yüksek sorumluluğu yüklenmekle mesut olacağım. Çünkü, büyük milletimizin kalp ve vicdanından bana karşı sarsılmaz bir emniyet ve itimadın taşmakta olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük bir kuvvettir.â 1
Bu sözleri ile, görevimizin asla bitmeyeceğini, Türk Milletinin refahı, saadeti için sürekli çalışmamız gerektiğini belirten Atatürk; bu konuda bizlere örnek olmuştur. Onu çok iyi tanıyan şahsiyetlerden biri olan İsmet İnönü Atatürkâü anlatırken, onun Türk Milletini yükseltmeyi görev edinmiş karakterini, şu sözleriyle vurgulamıştır:
âEn büyük zaferleri kazandıktan sonra da Atatürk ömrünü yalnız Türk Milletinin haklarını, insanlığa ezeli hizmetlerini ve tarihe kazıdığı meziyetlerini ispat etmekle geçirmiştir.â 2
Atatürk, gerek savaşın zor zamanlarında, gerekse zaferin ardından gelen fikri mücadele döneminde hiç yılmadan çalışmış; milletini çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmek için, hayatı boyunca kişisel isteklerinden çok milletinin refahı için uğraşmıştır:
âHayatımın bütün safhalarında olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felaketleri arasında da, bir dakika geçmemiştir ki her türlü huzur ve istirahatımı, her nevi şahsi duygularımı, Milletin selameti ve saadeti namına feda etmekten zevk duymayayım. Gerek askerlik, gerekse siyaset hayatımın bütün devir ve safhalarını dolduran mücadelelerimde daima hareket prensibim milli iradeye dayanarak milletin, vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur.â 3
Masonluk ve Komünizme Karşı Aldığı Önlemler
Atatürk, yaşamı boyunca, Masonların faaliyetlerinden hoşlanmamış, yakın arkadaşları Mason localarına kayıtlı olmalarına rağmen, cemiyetin gizliliğinden rahatsız olmuş ve ülke çapında bunu yasaklamıştır. 18. ve 19. yüzyıl boyunca İstanbul başta olmak üzere Anadoluâdaki birçok ilde kurulan Mason locaları, M. Kemal Atatürkâün 10 Ekim 1935âte mason localarının kapatılması emri ile sarsılmış ve 13 Ekim 1935âte de tüm localar İçişleri Bakanlığı tarafından resmen kapatılmıştır. Gizli faaliyetleri engellenen Masonlar, bu dönemi âuyku dönemiâ olarak tanımlamışlardır. Ancak İsmet İnönü döneminde, 1948âde masonluk yeniden serbest bırakılmış, ve rahatça örgütlenmiştir.
Atatürk, milli olmayan akımların ülkeye girmesine ve bu gibi kuruluşlara karşıydı. Atatürk, hayatı boyunca milliyetçiliğin yerleşmesi için çalışırken, millete zarar verebilecek akımlarla da mücadele etmiştir.
Büyük Önder, milletine ve dinine olan sevgisini şu sözleriyle belirtirken, komünizm ile ilgili düşüncesini de dile getirmiştir:
âŞurasını unutmamalı ki, bu tarz-ı irade, bir Bolşevik sistemi değildir. Çünkü, biz ne Bolşevikiz ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız.â 4
Türk Diline ve Türk Tarihine Verdiği Önem
Ulu Önder Atatürk, Türk dilini, Türk Milleti için bir hazine olarak görmektedir. Atatürkâe göre âTürk Milletinin dili Türkçeâdir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay dildir.â, âTürk dili, Türk Milletinin kalbidir, beynidir.â5
Atatürkâün düşüncelerinde âmillî dilâ, Türk Milletini birarada tutan, birlik ve beraberlik içinde yaşamasını sağlayan en önemli faktörlerden biridir. Milli duygular ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin, milli ve zengin olması, milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Dil, millî duyguyu geliştirerek, milli şuuru ortaya çıkarır; bu yönüyle dil, bağımsızlığın korunmasında da görev almış olur. Büyük Önder, âTürk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını, korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdırâ diyerek, milli dilin korunması konusundaki hassasiyetini belirtmiştir.
Atatürk, milli dilin korunması ve gelecek nesillere aktarılması doğrultusunda çalışmalar yapmış, âTürk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildirâ diyerek, milletimizin birlikteliği için Türk diline verilmesi gereken önemi vurgulamıştır. âTürk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz.â6 sözüyle de, bu konuda devlete düşen göreve işaret etmiştir.
Atatürk, Türk milliyetçiliğinin yerleşmesi ve sağlamlaşması hususunda, milletin ortak dil konusunda bilgilenmesi gerektiğine inanmış ve bu amaçla çalışmıştır. Bu doğrultuda, Atatürkâün talimatıyla; 12 Temmuz 1932âde, daha sonra âTürk Dil Kurumuâ adını alacak olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Atatürk, Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat incelemiş, dönemindeki bilginleri, Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi, onun sağlığında yayımlanmış; Divanü Lügatiât-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır.7
Atatürk, kendinden sonra gelecek nesillerin de Türk diline ve tarihine sahip çıkmalarını istemiş, bu amaçla kurulan kurumların çalışmalarına maddi manevi katkıda bulunmuştur. Atatürkâün Türk Tarihi ve Türk Dili konularına ne denli önem verdiği, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile, mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuâna bırakmış olmasından anlaşılır. Bu iki kurumun bütçesi, bugün de Atatürkâün mirasından karşılanmaktadır.
Bir insanın milli değerlerine sahip çıkması için milletini sevmesi; milletini sevmesi için ise onu tanıması gerekir. Milletinin geçmişte yaşadıklarını öğrenen insan, ona daha sağlam bağlarla tutunur; sadakati katlanarak artar ve milli duyguları daha da perçinlenir. Türk Milletinin büyüklüğüne ve üstün uygarlık yeteneklerine gönülden inanan Atatürk; uygar milletlerin düzeyine çıkabilmek için, Türk Milletinin önce tarihini bilmesi gerektiğini düşünüyordu. Atatürk ayrıca, tarih öğrenim sürecinin, ilk kaynaklardan bizzat araştırılıp öğrenilmesi taraftarıydı. Atatürk, bu düşüncesinin nedenini şu sözleriyle açıklamıştır:
âDünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün efâal (faaliyet) ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.â 8
Atatürkâe göre, Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır. Yaşamı boyunca, tarih incelemelerinde, Türk ve yabancı tarihçilerle beraber çalışan Atatürk; bu araştırmalardan edindiği bilgileri, Türk Milletine aşılamak istemiştir. Türk Milletinin büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını arzulayan Atatürk, bu fikri savunmayı hayatı boyunca amaç edinmiştir. âBüyük devletler kuran atalarımız büyük ve geniş uygarlıklara da sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur.â...âTürk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.â9 diyerek; Türk insanının tarihini öğrenmesinin önemini vurgulamış; aşağıdaki sözleriyle de bu konudaki çalışmalara olan güvenini belirtmiştir:
âKültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temeller üstüne kurmak, öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı sonuçlar vereceğine şimdiden inanmalısınız.â 10
Türk kültürünü ve Türk tarihini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla, Atatürk kurumun çalışmalarına önderlik etmiş, çalışma planını kendisi çizmiş; Türk ve Türkiye tarihini aydınlatacak araştırmacılara yol gösterici nitelikte aşağıdaki direktifleri vermiştir: 11
â.... Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.â 12
Çağdaş Türk Modelinin Kurucusu
âBüyük davamız en medeni ve en refahlı millet olarak varlığımızı yükseltmektirâ diyerek, Türk Milletini medeni milletler seviyesine çıkarma mücadelesini açıkça belirten Atatürk, çağdaş Türk modelinin de kurucusudur.
Atatürk, bütün milletlere saygı duyuyordu; ama Türkâü hepsinin üstünde görüyordu. Atatürk, Türk Milletine olan sevgisini ve güvenini her fırsatta dile getirmiştir. âBenim hayatta tek fahrim (şerefim), servetim, Türklükten başka bir şey değildir.â13 diyerek, Türk olmaktan duyduğu gururu ve 10. Yıl Nutkuândan alınan şu sözleri ile de, Türk Milletinin gelecekte büyük işler başaracağına olan inancını vurgulamıştır:
âBugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.â
Atatürkâün milletine olan sevgisi, bütün ömrünü millete hizmetle geçirmesini ve bundan büyük bir onur duymasını sağlamıştır:
âBenim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hizmetinde olmakla iftihar edeceğim.â
Atatürkâün milletine olan güveni, Türk olmaktan duyduğu gururla perçinlenmiş; girdiği her ortamda, yaptığı her konuşmada bunu belirtmekten çekinmemiştir. O, içinde yaşadığı Milletin kültürünü içine sindirmiş; Türk Milletinin zekasını, cesaretini, merhametli oluşunu, kahramanlığını ve askeri başarısını kişiliğinde toplamış bir liderdir.
Atatürkâün Ilımlı Milliyetçilik Anlayışı
Atatürk milliyetçiliği, milliyet, dil ve kültürde; üzüntüde ve sevinçte birlik ve beraberliği ifade eder. Bu anlayış, dünya milletlerini bir aile sayan, her milletin hakkına saygılı olan, haklarını ve onurunu koruma konusunda bilinçli ve barışçı bir milliyetçiliktir.
âMillet hayatı tehlikeye girmedikçe, çıkarılan savaş, savaş değil, cinayettir, öyleyse esas olan barıştır. İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanlık dışı ve son derece üzücü bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırmak, onlara birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir.â sözleri; Atatürkâün savaş yanlısı bir devlet adamı olmadığının göstergesidir.
Savaşın, bir millet için ne demek olduğunu en acı ve en açık biçimde yaşayan Atatürk; büyük zaferin kazanılmasından sonra hep barışçı bir siyaset izlemiş, diğer devlet adamlarına örnek olmuştur. Atatürkâün şu sözleri de, barışçı siyaset anlayışının bir göstergesidir:
âDürüst ve açık olan dış siyasetimiz bilhassa sulh fikrine dayanır. Milletlerarası herhangi bir meselemizi sulh vasıtalarıyla halletmeyi aramak bizim menfaat ve zihniyetimize uyan bir yoldur. Milletlerarası sulh havasının korunması için Türkiye Cumhuriyeti, elinden gelen herhangi bir hizmetten geri kalmayacaktır.â 14
Atatürkâün günümüzde önemi daha da iyi anlaşılan âYurtta Sulh, Cihanda Sulhâ ilkesi, milli politikamıza bugün de temel oluşturmaktadır. âBarış yolunda nereden bir çağrı geliyorsa Türkiye onu can atarak karşıladı ve yardımını esirgemediâ diyen Atatürkâün bu tutumu, Türkiyeânin dış siyasetinin temel ilkelerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir.
Yurtta sulh, milli birlik ve beraberlikten güç alan bir durumdur. Vatandaşlar birbirlerini kırmadan, birbirlerinin hak ve özgürlüklerine saygı duyarak yaşadıklarında; bölücü fikirlere ve yurdu bölmek isteyenlere karşı tek bir yürek olarak mücadele etmeyi kabul ettiklerinde; barış ve huzur kendiliğinden sağlanır. Bir ülkede barışı sağlamak, gelişmenin ve kalkınmanın önünün açılması için de gereklidir.
Cihanda sulh ise, devletlerin aralarındaki çekişmeleri, anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümlemeleridir. Savaşlar sadece acı, kan, gözyaşı ve felâket getirir; kazananlar dahi pek çok şeylerini yitirmiş olurlar. O halde, ancak ve ancak, tüm barışçı yollar tıkandığında savaşa gidilmelidir. Esas olan savaş değil, barıştır.
Atatürk büyük devletlerle, daima dostane ve samimi ilişkiler kurmayı prensip edinmiştir. Bütün dünya devletlerinin özgürlüklerine, toprak bütünlüklerine saygılı olmak; insanları felaketlere sürükleyen savaşları önlemek; dünya barışını temin etmek amacıyla diğer devletlerle işbirliği yapmayı istemiştir.
NOTLAR
1 Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağâın Açılışı, İstanbul, 1984, s. 17
2 Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağâın Açılışı, İstanbul, 1984, s. 331
3 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1920, cilt I, s. 61
4 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, cilt III, s. 20
5 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. K Atatürkâün El Yazıları, 1969, s.18-19
6 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1932, cilt I, s. 372
7 Türk Dil Kurumu web sitesi,
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
8 Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K Atatürkâün El Yazıları, 1969, s.25
9 Afet İnan, Atatürk hakkında Hatıralar ve Belgeler, 1968, s. 311
10 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1934, cilt I, s. 377
11 Türk Tarih Kurumu web sitesi,
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
12 Ağustos 1931, T.T.K.M.
13 Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1969, s. 95
14 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1929, s. 347
8.Bölüm
Atatürk ve İslam Dini
Dinimize Karşı Olan Saygı ve Bağlılığı
Atatürkâün Kuran-ı Kerimâe duyduğu derin sevgi ve saygısı, İslam dininin en saf şekliyle yaşanmasına olan inancı, onun dindar yönünü her dönemde ortaya çıkarmıştır. Gerçek din ile batıl inançlarla dolu gericiliği, her zaman net biçimde ayıran Atatürk; birçok konuşmasında, Allahâtan, İslamâdan, Kuranâdan saygı ve bağlılıkla bahsetmiştir. Hz. Peygamberimiz (sav)'i övmüş ve Türk Milletine, gerçek dine sarılmayı ve daha dindar olmayı tavsiye etmiş; Allahâa yönelmede Hz. Muhammed (sav)âi rehber göstermiştir:
âBütün dünyanın Müslümanları Allahâın son peygamberi Hz. Muhammed (sav)'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed (sav)âi örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyetâin hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.â 1
Hz. Muhammed (sav)âi överek Oânu kendisine örnek alan Atatürk, Hz. Muhammed (sav)âin peygamberliğine kesin olarak iman etmişti. Peygamberimiz Hz. Muhammedâe duyduğu hayranlığı ve Oânun peygamberliğini heyecanla anlattığı bir sırada, yanında bulunan M. Şemseddin Günaltay, Ataânın o anki halini şöyle anlatmıştır:
â... Atatürkâün denizlerden renk alıp renk veren gözleri, masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu, kendi elleriyle çizdikleri bir askeri harita idi ve Hz. Muhammed (sav)âin büyük Bedir Cengiâni adım adım gösteriyordu. Hz. Muhammed (sav)âe ve Oânun peygamberliğine kadar, büyük askeri dehasına hayran olan eşsiz Sakarya Galibi, Bedir Galibiâni göklere çıkarırken, âOânun Hak Peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlarâ diye heyecanlandı.â
Atatürk; Peygamber Efendimizi çok iyi tanımış, üstün özelliklerini çeşitli vesilelerle anlatmıştır:
âO, Allahâın birinci ve en büyük kuludur. Oânun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonuca kadar O'nunki, ölümsüzdür.â 2
âTarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar.... 3
Ataânın son sözü şu olmuştu:
âHz. Muhammed (sav)âin bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir, Oânun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır.â 4
Atatürk özel sohbetlerinde pek çok kez dindar olmanın gerekliliğinden, Peygamber Efendimizin hayatından, Asr-ı Saadet ve Hülefayı Raşidin (dört halife) dönemlerinden, dinimizin yüceliğinden, Allahâın kudretinden söz etmiştir. İslam dininin son ve mükemmel din, Peygamberimiz (sav)âin de son peygamber olduğunu her fırsatta vurgulayan Atatürk, ulusuna da dindar olmayı, dinini öğrenmeyi öğütlemiştir.
Atatürk'ün Hz. Muhammed (sav)'e olan sevgisini tarif ettiği sözleri ise şöyledir:
âBüyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed (sav)'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.â 5
Atatürk, dinimizin tam anlamıyla ve aslına uygun olarak yaşanmasını; milletimize doğru, modern, hurafelerden arındırılmış bir din anlayışını benimsetmeyi hedeflemiştir. Kuranâın aslını özümsemiştir.
Açıkça anlaşılmaktadır ki, gerçek manada dindarlık, Atatürkâün tarif ettiği ılımlı, insancıl, modern yapıda kendini göstermektedir.
Büyük Atatürkâün, İslam dinini, Kuran-ı Kerimâi, Hz. Peygamber (sav)'i ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, onun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir.
Atatürk Dini Eğitime Büyük Önem Vermiştir
Din eğitiminin öneminin de farkında olan Atatürk, bu eğitimin okullarda verilmesi gerektiğini şu sözleriyle ifade etmiştir:
âHer fert din ve diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası mekteptir. Fakat nasıl ki her hususta yüksek mektep ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazımsa, dinimizin hakikatini tetkik, tetebbu ilmi ve fenni kudretine sahip olacak güzide ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere sahip olmalıyız.â 6
Dinimizin üzerinde önemle durduğu konulardan olan bilim ve eğitim, Atatürkâün de dikkatle yaklaştığı kavramlardandır. Peygamberimiz (sav) de bilimle ilgili görüşlerini aşağıdaki hadislerinde açıkça belirtmiştir:
âİlim Çinâde de olsa alınız.â
âBilim Müslümanın yitiğidir, nerede bulursa oradan alır.â
âHikmeti al, herhangi bir kaptan çıkmış olmasının sana zararı olmaz.â
Bu hadislerin de gösterdiği gibi, bilim ve medeniyet, Allahâın insanlara bahşettiği nimetlerdir; ve Müslümanlar, bu nimetleri en etkili şekilde öğrenmeli ve kullanmalıdırlar. Bu açık fikirli yaklaşımı benimseyen Atatürk de, bilim Çinâde bile olsa onu almayı, diğer bir deyişle Türkiyeâyi muasır medeniyetler arasına sokmayı en önemli hedef olarak kabul etmiştir:
âEvlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlara o suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki, ticaret, ziraat ve sanat aleminde ve bütün bunların faaliyet sahalarında faydalı olsunlar, ameli bir uzuv olsunlar. Binaenaleyh maarif programımız, gerek ilk tahsilde, gerek orta tahsilde verilecek bütün şeyler bu görüşe göre olmalıdır.â 7
Atatürk, okulların toplum hayatındaki önemiyle ilgili olarak da şunları dile getirmiştir:
âMektep namını hep beraber hürmetle, tazimle zikredelim. Mektep genç dimağlara, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, istiklalin şerefini öğretir. İstiklal tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için takibi uygun olan en salim yolu belletir. Memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde namuskar mütehassıs ve birer alim olmaları lazımdır. Bunu temin eden mekteptir.â 8
"Hutbeden maksat, halkın aydınlatılması ve halka yol göstermektir." 9 diyen Atatürk, hem çağdaş medeniyeti özümsemiş, hem de dinine samimiyetle bağlı bir millet istemiştir. Onun gerçek amacı ve bizlere bıraktığı miras budur.
Dini Kaynakların Tercümesi
Allah Kuranâı insanlara bir rehber ve rahmet olarak indirmiştir. Allah, Kuranâla insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onlara kurtuluş yollarını gösterir. Kuranâın bu özelliğini bize bildiren ayetlerden biri şöyledir:
(Bu Kurâan,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. (Sad Suresi, 29)
Atatürk de Kuranâı rehber edinmiş bir Müslümandır. Yaşamının her döneminde, Kuran okutulmasına son derece önem vermiştir. Hafız Zeki Çağlarman, Atatürkâün bu yönünü şöyle anlatmıştır:
âAtatürkâün kız kardeşi Makbule Hanımâla uzun yıllar komşuluk yaptık. Her yıl Ramazan ayı yaklaşınca Atatürk kız kardeşine; âMakbule, Ramazan geliyor, annemize hatim okutmayı ihmal etmeâ der ve hatim okuyacak hafıza hediye edilmek üzere bir zarf içerisinde para verirdi.â 10
Atatürk, Kuranâa olan bağlılığını, onu âKitab-ı Ekmelâ yani (En Mükemmel Kitap) diye tanımlayarak dile getiriyordu. Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşküâne hafızları çağırtarak sık sık Kuran okutur, ayetler üzerinde incelemeler de yapar ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir alışverişinde bulunurdu.
Atatürk, Kuranâın manasının halk tarafından anlaşılması için de çok büyük bir çaba göstermiştir. Bu amaçla, o dönemde var olmayan bir Türkçe meal ve tefsir yazılmasını istemiştir. Hadimli Efendiânin Hulasatüâl Beyan fi Tefsiriâl Kuran ve Elmalılı Hamdi Yazırâın Hak Dini Kuran Dili: Yeni Mealli Türkçe Tefsirâi başta olmak üzere, Cumhuriyetâin ilk 15 yılında -yani Atatürkâün sağlığı süresince- Kuranâla ilgili 10 eser yazılıp neşredilmiştir. Bu eserlerin pek çoğu, başta, 1936âda Hamdi Yazırâa yaptırdığı eser olmak üzere, halkımıza ücretsiz olarak dağıtılmıştır. Türkçeye çevrilen hadisler de, halkımıza gerçek İslamâı öğretme amacıyla yine ücretsiz olarak dağıtılmıştır.11 Yine aynı dönemde camilerin din görevlisi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla İmam-Hatip okulları açılmıştır.
Atatürk, dinin ihyası doğrultusunda gerçekleştirdiği bu faaliyetleri şöyle anlatmaktadır:
âİlk olarak Kuranâın dilimize çevrilmesini istedim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye çevriliyor: Hz. Muhammed (sav)âin hayatına ait bir kitabın çevrilmesini emrettim.â 12
Atatürk, camilerde okunan hutbelerin gerçek amacına ulaşması, yani insanlara faydalı ve yol gösterici olması için aldığı tedbirleri de şöyle açıklamaktadır:
âHutbeden maksat; halkın aydınlanması ve halka yol göstermektir. Hutbe okuyan kimselerin siyasi durumu, toplum durumunu, uygarlık durumunu, uygarlık dünyasının sorunlarını her gün izlemeleri şarttır. Bunun için hutbeler tamamen Türkçe ve günümüze uygun olmalıdır ve olacaktır.â (Balıkesir Hutbesi)13
Kuranâın halka öğretilmesi ve açıklanması çalışmaları da, Atatürkâün dine olan inancının ve dine hizmet anlayışının açık bir göstergesidir. O döneme kadar Türkçeye çevrilmeyen Kuran, ilk olarak Atatürk döneminde Türkçe tercüme ve tefsir edilmiş; bu girişimle toplumun Kuranâı anlaması ve ondan öğüt alması hedeflenmiştir. Nitekim bu, Kuranâın indiriliş amacıdır. Ayetlerde Kuranâın insanlar tarafından anlaşılmasının ve kendi dillerinde okunup kavranmasının önemine şöyle işaret edilir:
Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kurâanâı), senin dilinle kolaylaştırdık. (Duhan Suresi, 58)
Eğer Biz onu Aâcemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kurâan kılsaydık, herhalde derlerdi ki: âOnun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, Aâcemi (Arapça olmayan bir dil)mi?â De ki: âO, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kurâan), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir. (Fussilet Suresi, 44)
Atatürkâün Laiklik İlkesi
Laiklik İlkesi ve İslam
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasamızda belirtildiği üzere âlaikâ bir devlettir. Laiklik, tarihte ve günümüzde zaman zaman yanlış anlaşılmış ve yanlış uygulanmış bir ilkedir. Bu nedenle, bu ilkeyi ve sonuçlarını detaylı olarak incelemekte yarar vardır.
Öncelikle belirtilmelidir ki, laiklik ilkesinin temel amacı, toplumda inanç ve ibadet özgürlüğünü tesis etmektir. Laiklik, Devletimizin vatandaşlarını bir dini benimseme, bu dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme konusunda kendi vicdanları ile başbaşa bırakmaktadır; bu da onlara özgür bir seçim yapma imkanı vermektedir. Bu ilke doğrultusunda, Türkiye Cumhuriyetiânin her vatandaşı, sahip olduğu inanca göre özgürce yaşama ve ibadet etme imkanını ve güvencesini bulacaktır.
1938 yılında yayımlanan Cumhuriyet Halk Partisiânin Onbeşinci Yılı kitabında, Atatürkâün sağlığında benimsenen âLaiklik Prensibiâ, şu şekilde izah edilmiştir:
âMilli ve içtimai hayata ferdin dinsiz, şu veya bu itikat sistemine mensup oluşu, milli ve içtimai vazifesi bakımından ne bir kusur, ne de bir fazilet sayılamaz. Türkiyeâde dinin dünya işlerinden ayrı tutulduğu, laikliğin ilan olduğu andan itibaren, hiç kimse, hiçbir ibadete icbar edilemez. Hiç kimse vicdanının ilhamı ile kabul ettiği ibadetten men olunamaz.â 14
Dikkat edilirse görülecektir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devletiânin sahip olduğu bu laiklik modeli, aslında İslam dininin özüne de son derece uygundur. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Bir insanın İslamâı din olarak benimsemesi tamamen kendi özgür iradesine bağlıdır. İslamâı kabul ettikten sonra da, Kuranâda emredilen ibadetleri uygulaması ya da men edilen yasaklardan sakınması; tamamen şahsın kendi vicdanıyla ilgilidir. Elbette Müslümanlar, birbirlerini Kuranâda anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama bu konuda asla bir zorlama yapılamaz, kişi baskı yoluyla dini uygulamaya yönlendirilemez.
Kısacası laiklik, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini güvence altına almaktır. Atatürkâün laiklik fikrini açıklayan Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:
âEn canlı cephesi ve en kısa ifadesiyle laiklik, din hürriyetini ve bundan doğan vatandaşlık haklarını düşmanlarına karşı korumaktır. Devlet hayatında laikliğin gayesi budur. Laik devlet, din hürriyetini ve dindarı her çeşit saldırıya karşı koruyan devlettir.â
Prof. Dr. Hamza Eroğlu da laikliği, âdin hürriyetinin ve bundan doğan hakların korunması ve teminatıâ için zorunlu bir şart olarak göstermektedir.15
Bunun aksi bir devlet modelini düşünelim: Örneğin, insanların zorla Müslüman ya da Hıristiyan yapıldığı bir ülkeyi düşünelim. Dahası bu dinlere inanan kişilerin, dinlerin kurallarına göre yaşamaları için de zorlandıklarını farz edelim. Diyelim ki söz konusu devlet modeli, toplumdaki insanları namaz kılmaları ya da kiliseye gitmeleri için devletin kolluk kuvvetleriyle zorlasın. Ya da biraz daha âılımlıâ bir yöntem benimseyip, namaz kılanlara ya da kiliseye gidenlere ödül verilsin... Böyle bir devlet, laikliğe tamamen aykırı bir devlet olacaktır. Dahası, bu türden tutumlar, İslamâa ve Kuran ahlakına da aykırı olacaktır.
Çünkü, zorla ya da menfaat karşılığı elde edilen bir dini inancın ya da ibadetin, İslamâa göre hiçbir değeri yoktur. İnanç ve ibadet, Allahâa yönelik ve Allah rızası için olduğunda bir değer taşır. Eğer devlet, insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, insanlar devletten korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda dinin yaşanmasıdır.
Devletimizin temel ilkelerinden olan laiklik, hem vicdan özgürlüğü gibi temel bir insani değere hizmet ettiği, hem de bu değere büyük önem veren İslam diniyle uyum sağladığı için, her Türk vatandaşının benimsemesi ve savunması gereken bir ilkedir.
Atatürk, laiklik ilkesini şöyle açıklamıştır:
âDin, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz de dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, devlet ve millet işleri ile karıştırmamaya çalışıyoruz. Kaste ve eyleme dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.â16
âTürkiye Cumhuriyetiânde her ergin kişi dinini seçmekte hür olduğu gibi, bir dinin töreni de serbesttir. Yani, ibadet hürriyetine dokunulamaz. Tabiatıyla ibadetler, asayiş ve genel ahlak kurallarına karşıt olamaz; politik nümayiş şeklinde yapılamaz. Türkiye Cumhuriyetiânde herkes Allahâa istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılamaz...â 17
Atatürkâün bu açıklamalarından da anlaşılacağı gibi laiklik din özgürlüğünü savunur. Bunun aksini savunan bazı art niyetli kişilere en güzel cevabı yine Atatürk vermiştir:
âLaik hükümet kavramından dinsizlik manası çıkarmaya çalışan fesatçılara fırsat vermeyiniz.â 18
Bir Fransız gazeteciyle yaptığı ropörtajda, âinkılapların dine karşı nasıl bir tutum içerisinde olduğuâ sorusuna da, Atatürk şu cevabı vermiştir:
âSiyasetimizi, dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz.â 19
Atatürkâün söz konusu laiklik tarifi, İslamâın ruhuna ve amacına tamamen uygundur. Kuran-ı Kerimâde, bir kimsenin dini kabul etmesinin kendi kararına bağlı olduğu, dini kabul etmezse bunun için kendisine zorlama yapılamayacağı şöyle bildirilir:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allahâa inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
Samimi Dindar Atatürk
Atatürk, İslam ahlakını ve dinimizin vecibelerini daha aile ocağındayken öğrenmiş, tahsil yaşamı boyunca da bu bilgilerini pekiştirerek geliştirmiştir. Mustafa Kemal, âIlımlı-modern-dindarâ yapının, en güzel örneği ve en başarılı uygulayıcısı, laik Cumhuriyetimizin kurucusudur. Atatürk, gericilikle mücadele ederken İslamâı yüceltmiş; dolayısıyla bu ikisi arasındaki ayrımı en doğru biçimde yapmıştır. Tekke, türbe ve zaviyeler onun döneminde kapanmış, ama ilk Türkçe Kuran meali de, yine onun döneminde yayınlanmıştır. Türk insanının ihtiyaçlarını ve özelliklerini çok iyi bilen; yobazlığa her zaman karşı çıkan Atatürk; Türk Milletini dinin özüne yöneltmeyi amaçlamış ve bugün milletçe ulaşmayı hedeflediğimiz yapıyı her yönüyle tecelli ettirmiştir.
Şüphesiz ki din, Atatürkâün de dikkat çektiği gibi; demokrasinin ve milli bütünlüğümüzün vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü bağ olan din; aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan en önemli unsurdur.
Din ahlakının var olmadığı veya dini değerlerin ortadan kalktığı bir toplumda, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak aile, ahlak ve devlet kavramları da geçerliliğini yitirecek, ve kısa süre sonra da ortadan kalkacaktır. Bu türden bir gelişme ayrıca, tarihi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın, milleti birbirine bağlayan milli ve manevi tüm bağların parçalanmasına, anarşinin dirilmesine ve toplumun bölünmesine neden olacaktır.
İşte bütün bu nedenlerden ötürü, toplum dokusunun vazgeçilmez bir parçası olma özelliği taşıyan din müessesesinin devamını sağlayamayan bir milletin sosyolojik ve bilimsel açıdan, ayakta durması mümkün değildir. Gerek kişi, gerekse toplum açısından dinin lüzumlu bir müessese olduğunu belirten, siyasi alanda yaptığı sayısız reformla bu sağlıklı bakış açısını geniş kitlelere yaymayı hedefleyen Atatürk; Türk Milletinin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini, âDin lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yokturâ; âDin vardır ve lazımdır.â20 sözleriyle teşvik etmiştir. Milletini, batıl inanışlardan arındırmayı ve gerçek dine yöneltmeyi amaçlamıştır.
Büyük Önder, gerçek dinin temelini ve Müslümanların konuyu hangi kıstaslara göre değerlendirmeleri gerektiğini, 7 Şubat 1923âte, Balıkesirâdeki Paşa Camiiânde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere şöyle ifade etmiştir:
âAllah birdir, şanı büyüktür. Allahâın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini Allah insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kuranâdaki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.â 21
Atatürk, İslam dininin ilme ve mantığa tamamen uygun bir din olduğunu bir başka konuşmasında da şöyle ifade etmiştir:
âBizim dinimiz en makul ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. ... İslamâın sosyal hayatı içinde hiç kimsenin, bir özel sınıf halinde varlığını sürdürme hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini kurallara uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmeye mecburuzâ 22
Büyük Önder Atatürk, Türk Milletinin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini de, sıklıkla vurgulamıştır. Atatürkâün, Osmanlı devletinin çöküşünü dine bağlayan Türk düşmanlarına yanıtı şu olmuştur:
âDüşmanlarımız, bizi dinin etkisi altında kalmış olmakla itham ediyor, duraklamamızı ve çöküşümüzü buna bağlıyorlar; bu bir hatadır. Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allahâın emrettiği şey, Müslüman erkekle, Müslüman kadının beraberce din öğrenerek eğitilmesidir. Kadın ve erkek bu ilim ve eğitimi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak zorundadır. İslam ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kuralla bağlanmış zannettiğimiz şey yoktur. Türk sosyal yaşantısında kadınlar bilimsel yönden eğitim ve öğretim görmekte ve diğer konularda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir.â 23
Atatürk, dini meseleler hakkındaki görüşlerini öğrenmek isteyen Fransız gazeteci Maurice Pernoâya yine kesin bir şekilde şu cevapları vermiştir:
M. Perno, şu halde yeni Türkiyeânin siyasetinde dine aykırı hiçbir temayül ve mahiyet olmayacak demek?
Atatürk: âSiyasetimiz dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz.â
M. Perno: Zat-ı asilaneleri, düşündüklerini bendenize daha iyi izah buyururlar mı?
Atatürk: âTürk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye istiklalini veren bu Asya milleti içinde daha karışık, sunâi, batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Eğer ışığa yaklaşamazlarsa kendilerini mahv ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız.â 24
Atatürk, her yönüyle olduğu gibi dindarlığıyla da milletine en güzel örnek olmuştur. Ulu Önder, dindar kişiliğinin bir göstergesi olarak, din adamlarına karşı her zaman hürmetkar olmuş ve onlara saygı duymuştur.
Cumhuriyetâin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Atatürkâün kendisine gösterdiği saygı ve hürmeti şöyle anlatmıştır:
âAtaânın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılardı. Utanır, ezilir, büzülür, âPaşam beni mahcup ediyorsunuzâ dediğim zaman âDin adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır.â buyururlardı. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.â 25
Atatürk bağnazlığın her türlüsüne karşıydı. Bu gerçeği Atatürk şöyle dile getirmişti:
âTürklerâ diyor Atatürk, âİslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyetâi karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyetâten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslamâın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor... 26
Atatürk gerçek İslamâın halka anlatılması için çalışmıştır. 'Akla, fenne, ilme uygun...'27 ifadesiyle de belirttiği gibi Atatürk, dinin özünü teşkil eden Kuran ahlakının, halka anlatılması gerektiği konusunun üzerinde durmuştur.
İslam dini hakkında böylesi güzel fikirlere sahip olan ve her ortamda bu düşüncelerini dile getiren Atatürk, açıktır ki Allahâtan korkan, Allahâın emirlerini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışan bir Müslümandı.
Atatürkâün Dindar Kişiliği
Vefatından bu yana, Atatürkâle ilgili pek çok eser kaleme alınmış, konferanslar ve toplantılar düzenlenmiş, çeşitli yorum ve değerlendirmeler yapılmıştır. Şüphesiz Atatürk; tarihin şahit olduğu en büyük komutan ve devlet adamlarından biridir. Bunu tüm dünya kabul etmektedir.
Atatürkâün burada saydığımız özellikleri, aslında onu tanımak için yeterlidir. Ancak Atatürk, bütün bu üstün özelliklerinden başka, hayatında ve davranışlarında önemli yer tutan, sosyal yönünü ve karakterini belirleyen ve İslam ahlakından kaynaklanan başka pek çok özelliğe de sahiptir. Tevazusu, hoşgörüsü, barışçı ve uzlaşmacı kişiliği; duygusallıktan uzak, akılcı yapısı; ahlak anlayışı; dinine karşı hassasiyeti; kararlılığı, giyim ve kuşamına, temizlik ve bakımına, sanat ve estetiğe verdiği önemi, bu özellikleri arasında sayabiliriz.
TBMMânin açılışı için hazırlattığı bildiri ya da Balıkesirâde verdiği hutbe bile, tek başına Atatürkâün dindar kişiliğini gözler önüne sermek için yeterlidir.
Atatürkâün İslamâda Vicdan Özgürlüğü Konusundaki Yorumu
İslamiyet, insanları din ahlakına uymaya çağırır. Din ahlakını yaşamayı kabul edenin mükafatı veya kabul etmeyenin cezası Allah katındadır. Müslümanlara bu konuda düşen görev, insanları Allah yoluna çağırmaktır. Bu çağrıya uyup uymamak, kişinin kendi seçimidir. Atatürkâün bu konuyla ilgili şu sözleri, Kuran ahlakına tamamen uymaktadır:
âDin bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz, dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasde ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz.â 28
İstişareye Verdiği Önem
Atatürkâün istişareye, yani farklı insanların görüşlerini almaya verdiği önem, bir kaynakta şöyle anlatılır:
âO, harikulade zekasına, büyük görüş kuvvetine, hadiseleri tahlil derinliğine dayanmakla beraber, başkalarının fikir ve mütalaalarına da kıymet verirdi. Onun en kuvvetli tarafı, en büyük kudreti, belki istişare etmesini bilmesi ve istişareler sonunda kendi eşsiz mantığını hadiselere hakim kılmasıydı.â 29
Atatürk de kendisinin bu özelliğini şu cümlelerle özetlemiştir:
âBen diktatör değilim... Çünkü, ben zoraki ve insafsız davranmayı bilmem. Ben kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmek isterim.â 30
Atatürkâün, istişare yapma ve diğer insanlara yumuşak davranma gibi özellikleri, Kuranâda bildirilmiş mümin vasıflarındandır. Allah Kuranâda Müslümanları tarif ederken âişleri kendi aralarında şura ile olanlarâ (Şura Suresi, 38) buyurmaktadır. Bir diğer ayette ise, insanlara yumuşak söz söylemek, şöyle emredilir:
Eğer Rabbinden ummakta olduğun bir rahmeti beklerken (darlıkta olduğundan) onlara sırt çevirecek olursan, bu durumda onlara yumuşak söz söyle. (İsra Suresi, 28)
Peygamberimiz (sav) de her zaman insanlara çok yumuşak ve ılımlı davranmış, onlarla istişare edip görüşlerine başvurmuştur. Bir ayette Peygamberimiz (sav)âin bu vasıfları şöyle anlatılır:
Allahâtan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allahâa tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 159)
Kararlılık
En önemli mümin özelliklerinden biri de kararlılıktır. Bir ayette, zalim inkarcılara boyun eğmeyen Kehf Ehlinin kararlılığı şöyle bildirilir:
Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: âBizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbiâdir; ilah olarak biz Oândan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız.â (Kehf Suresi, 14)
Kararlılık, Atatürkâün de en belirgin vasıflarındandı. O, Müslüman toprağı, Türkiyeâyi, işgalci güçlere karşı korumak için hayatı boyunca çok kararlı bir mücadele yürüttü. Tüm zorluklara rağmen, Samsunâa ayak bastığı andan Milli Mücadeleânin sonuna kadar, çabasından asla vazgeçmedi. Ataânın bu kişisel özelliğinin en güzel örnekleri, Samsunâa ayak basmasından, Erzurum Kongresiâne uzanan dönemde görülür. Halkın ve idarecilerin büyük bir umutsuzluğa kapıldıkları anda, onun kararlılığı ve davasına olan inancı, başarıya giden yolda tek ışık olmuştu.
Mustafa Kemal Paşa, bu zorlu dönemde bir yandan kumandanlarla temas kuruyor, yapılacak savunma konusunda onlarla bir fikir birliği sağlamaya çalışıyor; bir yandan da yorgun ve perişan durumda olan halkın moralini ve kendine olan güvenini kuvvetlendirmeye uğraşıyordu. Çalışmaları, bu konuda sağlam temeller atmasını sağladı ve çevresine, çalışma arkadaşlarına ve halka moral aşılamayı başardı.
Atatürkâün kararlılığının bir başka örneği de, Sakarya Meydan Savaşıândan önce yaşanan gelişmelerde görülür.
Sakarya Meydan Savaşıândan önce, Türk kuvvetlerine göre daha kalabalık olan; daha modern silahlara ve daha çok erzağa sahip olan Yunan kuvvetleri, çok büyük bir taarruz başlatmışlardır. Bu durum karşısında, Türk Ordusu gerilemeye başlar. Öyle ki, Yunan toplarının sesleri Ankaraâdan duyulacak noktaya gelmiştir. TBMMâde bir kargaşa yaşanmaya başlanmış, cepheye milletvekillerinden oluşan bir heyet gönderilmiştir. Halkta ve Meclisâte oluşan havayı fark eden Atatürk; bir genelge yayınlayarak tüm halkın moralini düzeltmiş, zafere olan inancın tekrar tesisini sağlamıştır. Atatürkâün aşıladığı bu inanç ve güven duygusu kısa bir süre sonra büyük bir zafere vesile olmuştur. Söz konusu genelgede şunlar yazılıdır:
âDüşmanın ilerlemesi ihtimaline karşı halkın, kesinlikle tereddüt ve kuşku duymasına yer yoktur. Düşmanın Anadolu ve içlerine doğru uzanmak isteyen kolları mezarlarına yaklaşıyor; bu yeni sefer, düşmanın ölüm yolculuğudur. Allahâın yardımı, yakın olaylar bu sonucu gösterecektir.â 31
Osmanlı devletinin başarılı olmasındaki en önemli etkenlerden biri olarak, padişahların orduyu şahsen komuta etmeleri gösterilir. Padişahın ordunun bizzat başında olması, askerlere büyük moral vermiştir. Fakat duraklama ve gerileme dönemlerinde padişahlar, orduyu vekillerine emanet etmeye başlamışlar; bu da askerin moralini olumsuz yönde etkilemiştir. Milli Mücadele döneminde, ordu tekrar milletin lideri tarafından bizzat sevk ve idare edilmeye başlanmıştır.
Kurtuluş Savaşı sırasında, sayı ve mühimmat açısından çok kısıtlı imkanlara sahip olan Ordumuz; Atatürk ve silah arkadaşlarının cesaret ve kararlılığından aldığı moralle, tarihte eşi görülmemiş bir zafere imza atmıştır. Sadece Kurtuluş Savaşı dönemi değil, öncesindeki I. Dünya Savaşı muharebelerinde de Atatürkâün cesareti kayda değerdir. Mustafa Kemal Çanakkaleâde yaralanmış, Sakarya Savaşı sırasında da kaburga kemiği kırılmıştır. Buna rağmen, yaralı olarak sedye üzerinde orduyu idare etmiştir. Atatürkâün bu cesareti ve kararlılığı, inandığı mukaddes değerlerden kaynaklanmaktadır.
Atatürkâün yıllar sonra, Hafız Sadettin Kaynakâa Türk Ordusu için hazırlattığı hitabe; onun şehitliğe, vatan yolunda mücadeleye verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır. Atatürk, ordu müfettişleri için hazırlattığı bu hitabede, aşağıdaki Kuran ayetlerine yer verdirmiştir:
Allah yolunda öldürülenleri sakın âölülerâ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. (Al-i İmran Suresi, 169)
Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklık gösterin ve Allahâı çokça zikredin. Ki kurtuluş (felah) bulasınız. (Enfal Suresi, 45)
Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allahâın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allahâın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size âeksiksiz olarak ödenirâ ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfal Suresi, 60)
Ey peygamber, müâminleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur. Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaâf olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allahâın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 65-66)
Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi, 4)
Ey iman edenler, sizi acı bir azabdan kurtaracak bir ticareti haber vereyim mi? Allahâa ve Oânun Resulüâne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte âbüyük mutluluk ve kurtuluşâ budur. (Saf Suresi, 10-12) 32
Atatürkâün, içinde Kuran ayetleri yer alan bir hitabeyi, Türk Ordusunun müfettişleri için hazırlatması, maneviyata ne derece önem verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Atatürkâteki Bir Diğer Özellik: Tevazu
Atatürkâün en önemli özelliklerinden biri de, çağının çok ötesinde bir dehaya ve başarılarla dolu bir yaşama sahip olmasına rağmen, son derece mütevazi ve alçakgönüllü olmasıydı.
Tevazu sahibi ve alçakgönüllü olmak, Kuran ayetlerinde tavsiye edilen önemli Müslüman özelliklerindendir. Bu konuyla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:
O Rahman (olan Allah) ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman âSelamâderler. (Furkan Suresi, 63)
â¦ İşte sizin İlahınız bir tek İlahtır, artık yalnızca Oâna teslim olun. Sen alçakgönüllü olanlara müjde ver. (Hac Suresi, 34)
Atatürkâün tevazusunu ortaya koyan belgelerde, kişiliğinin bir başka özelliği de ön plana çıkmaktadır. Bu özellik, söylemek istediğini en çarpıcı kelimelerle, en güzel şekilde anlatmadaki ustalığıdır. Atatürk, karşısındaki insanları hep onore etmiş ve bunu yaparken söz söyleme sanatındaki ustalığını kullanmıştır. Alçakgönüllülüğü, hitabetteki ustalığı; dünya tarihinde çok az insanda görülen gerçek bir mümin özelliğidir. Bir ayette şöyle buyrulur:
İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Lokman Suresi, 18)
Çalışkanlığı
Atatürk çalışkan olmanın önemini ısrarla vurgulamış, dahası bunun İslam dininin bir gereği olduğu üzerinde durmuştur. Aşağıdaki sözleri bu konudaki düşüncelerini ortaya koymaktadır:
âGeçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk Milletinin karakteri yüksektir.â (Onuncu Yıl Nutku)
Belirttiğimiz gibi, Atatürkâün bu öğütleri Kuran ahlakına uygundur. Kuranâda Allah insana çalışkan olmayı şöyle emretmektedir:
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın yorulmaya-devam et. (İnşirah Suresi, 7)
Atatürkâün Güzel Konuşma Hakkındaki Öğütleri
Kuranâda yer alan önemli mümin özelliklerinden biri de, insanlara güzel söz söylemektir. Yani insanlarla yapıcı, samimi, etkileyici ve akılcı şekilde konuşmak, insanlara karşı en kibar ve nezih üslubu kullanmaktır. Kuran ayetlerinde bu konunun önemi şöyle açıklanır:
Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 24-25)
Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Atatürk de Kuran ahlakının bir parçası olan âgüzel söz söylemeâ konusuna büyük önem vermiştir. Sohbetleri, söylev ve demeçleri incelendiğinde bu açıkça görülür. Dahası, bu konuda topluma da önemli öğütler vermiştir. Atatürk, aşağıdaki sözleriyle, Türk gençliğine bu konuda yol göstermiştir:
âTürk çocuğu konuşurken, onun beyan ve anlatış tarzı, Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslubu, kendisini dinleyenleri, onun yürüdüğü yola götürebilecek; bu kabiliyeti sayesinde Türk çocuğu kendisini dinleyen veya yazısını okuyanları, peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek, ulaştırabilecektir.â 35
Atatürk, Dinimizde Emredildiği Gibi, Barış Yanlısı Bir İnsandır
Kuran, Allahâın insanlara yol gösterici olarak indirdiği bir kitaptır; Allah, Kuranâda insanlara en güzel ahlakı yaşamayı emretmektedir. Bu ahlakın temelinde, sevgi, şefkat, hoşgörü, adalet ve merhamet gibi kavramlar yatar. İslam, bireyler arasında olduğu gibi, toplumlar ve ülkeler arasında da bu vasıfların hakim olmasını öngörür.
İslam kelimesi, Arapçada âbarışâ kelimesiyle aynı anlama gelir. Kuran ayetlerinde insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırılmaktadırlar. Bakara Suresiânin 208. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Ey iman edenler, hepiniz topluca âbarış ve güvenliğe (Silmâe, İslamâa) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 208)
Kuranâa göre savaş, sadece son çare olarak başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir âistenmeyen zorunlulukâtur. Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların inkarcılar olduğu, Allahâın ise savaşa rıza göstermediği şöyle açıklanır:
... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)
Peygamberimiz Hz. Muhammedâin hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.
Atatürk de, İslam ahlakının bu barışçı özelliğini rehber edinmiştir. Atatürkâün siyasi doktrini, aynen Kuranâda emredildiği gibi, gerektiğinde savunma amaçlı olarak savaşmak; asıl olarak barış yanlısı olmaktır. Onun ünlü âYurtta sulh, cihanda sulhâsözü, bu konuda tarihe geçmiş bir slogandır. Atatürk, bir konuşmasında da şöyle demiştir:
âCumhuriyet'in dış siyasette özenle güttüğü amaç, uluslararası barışı korumak ve güven içinde yaşamaktır. Komşularımızla dostluk ve iyi geçinme yolunda her gün biraz daha ilerlemekteyiz.â 36
NOTLAR
1 Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., s. 102, 1979
2 Dr. Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri (Atatürk ve Din Eğitimi, A. Gürtaş, s. 26)
3 Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 100, 1945, s. 3
4 Ahmet Gürbaş, Atatürk ve Din Eğitimi, DİBY, s.28
5 Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s. 4
6 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1959, c. 2, s. 86 (Atatürkâün Düşünce Yapısı, G.Tüfekçi, s. 117)
7 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 111
8 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 43
9 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 93
10 Ercüment Demirer, Din, Toplum ve Kemal Atatürk, s.10
11 Ahmet Nazım, Kamil Miras, 1932, (
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
)12 Fethi Naci, Atatürkâün Temel Görüşleri, s. 55
13 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, c. 2, s. 93
14 CHPXV. Yıl Kitabı, sh. 12-13, zikreden; Ş.S. Aydemir, a.g.e., s. 454
15 Gerçek Yönüyle Atatürkçülük, Türk Devriminin Temel Prensipleri ve Cumhuriyet Rejimi, Ankara, 1965
16 Dr. Utkan Kocatürk, Atatürkâün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1971 (Ahmet Gürtaş, s. 34)
17 Afet İnan, Medeni Bilgiler, s. 470 (Rönesans, Kasım 1990, s. 23)
18 Osman Pazarlı, Sosyoloji, Lise III, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1979
19 Maurice Pernoâyla ropörtaj, Akşam, 11 Şubat 1924 (Cumhuriyet Gazetesi eki, Atatürkâle Konuşmalar, s. 111, Nisan 2000)
20 Asaf İlbay, Yakınlarından Hatıralar, s. 102
21 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, c. 2, s. 93
22 Atatürkâün Söylev ve Demeçleri, 1959, c.2, s. 90
23 a.g.e, s.86
24 Ahmet Gürbaş Atatürk ve Din Eğitimi, , Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.32
25 a.g.e, s.12
26 Sadi Borak, Atatürk ve Din, s. 36-37 (Rönesans,Aralık 1991, s. 61)
27 İzmir, 3 Şubat 1923, Atatürk Diyor ki, Varlık Yayınları, s. 46
28 Sadi Borak, Atatürk ve Din, 1962 (A. Gürtaş, s. 34)
29 Atatürkâün Hususiyetleri, s. 73
30 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 33
31 Türk Tarihi, Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, Genelkurmay Başkanlığı 50. Yıl Yayını, 1973, s. 252
32 Sadi Borak, Atatürk ve Din, 1962 (A. Gürtaş, s. 50)
33 Atatürkâün S.D. II, 1923, s. 128
34 Atatürkâün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, Sabiha Gökçen, s. 55
35 Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk Hakkındaki Hatıralar ve Belgeler, s. 285
36 Atatürkâün SD, I, 1935, s. 361 (Fethi Naci, s. 93)
9. Bölüm
Atatürkâün Üstün Özellikleri
Cumhuriyet tarihi boyunca Ulu Önder Atatürkâle ilgili sayısız eser kaleme alınmış, pek çok konferans, seminer ve söyleşi düzenlenmiş, birçok yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Elbette ki, Atatürk çok büyük bir komutan, güçlü bir devlet adamı, kararlı bir devrimcidir. Gerek kendi milleti, gerekse dünya milletleri açısından çok büyük bir kahraman; eşsiz bir siyasi dehadır.
Gerçekten de bütün bu vasıflar, Atatürkâü tanımlamakta son derece belirleyici unsurlardır. Bunların yanı sıra, Atatürkâün güçlü şahsiyetini ve medeni kişiliğini belirleyen, insani ve sosyal yönünü ortaya koyan başka üstün karakter özellikleri de vardır: Tevazusunu, hoşgörüsünü, barışçı ve uzlaşmacı kişiliğini, akılcı ve duygusallıktan uzak yapısını, milli ahlak anlayışını, dinine karşı hassasiyetini, giyim ve kuşamına, temizlik ve bakımına, sanat ve estetiğe, sofra adabına verdiği önemi, bunlar arasında sayabiliriz.
Atatürkâün bu medeni kişiliğini, sosyal ve beşeri açılardan ele alacağız. Üstün karakter özelliklerine değinerek, her Türkâün örnek alması gereken vasıflarına yer vereceğiz.
Burada önemli olan nokta, nihai hedefin, Atatürkâün müstesna şahsiyetinin, vatandaşlık şuuruna varmış her Türk ferdi tarafından örnek alınması ve yaşatılmasıdır. Zira, 70 milyonu bulan genç ve dinamik nüfusuyla, dev adımlarla büyüyen ekonomisiyle, Adriyatikâten Çin Seddiâne kadar uzanan kültürel etki alanıyla, en büyük çalkantıların dahi sarsamadığı örnek iç istikrarıyla Türkiye; hiç şüphesiz ki, 21. yüzyıla damgasını vuracak ülkeler arasında yer almaktadır. Böyle bir ideal içinde, millet olarak örnek alınacak bir karaktere ulaşılması gerektiği de açıktır.
İşte bu noktada Büyük Önderâin müstesna kişiliği, Türk insanına örnek olmaya ve ışık tutmaya devam edecektir.
Bir Eylem İnsanı Atatürk
Atatürkâün en önemli vasıflarından biri, bir eylem insanı olmasıdır. Yani düşüncelerini lafta bırakmaması; onları gerçekleştirmek için harekete geçip ortaya somut bir şeyler koymaya çalışmasıdır. Bu nedenledir ki, Avrupalıların âHasta Adamâ diye nitelendirdiği bir milleti ayağa kaldırmıştır. Ortaya koyduğu ve biraraya getirip kaynaştırdığı ilkelerle, ülke karanlıklardan aydınlığa taşınmış ve müreffeh Türkiyeânin temelleri atılmıştır. İçindeki coşkun vatan sevgisi ve yokluk içinde dahi başarıyı hedefleyen âKuva-i Milliye Ruhuâ, ülkeye önce askeri alanda, sonra da sosyal ve ekonomik alanda birçok zafer kazandırmıştır.
Atatürk, ülke sorunlarını çözerken, daima aklın ve ilmin gereklerine göre hareket etmiştir. Olayları geniş ve detaylı düşünmüş; basit hedefler peşinde değil, köklü çözümler peşinde koşmuştur. Her zaman vatanın ve milletinin menfaatlerini gözetmiş, hiçbir zaman kişisel çıkarlarını önemsememiştir.
âBugüne dek elde ettiğimiz başarı, bize ancak gelişme ve uygarlığa bir yol açmıştır... Bize ve bizden sonra gelenlere düşen görev, bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektirâ diyen Atatürk, yeni nesillere, kendi düşünce ve ilkeleri ışığında yürüme görevini vermiştir.
Bugün, vatanın ve milletin hayrı adına yola çıkanlardan, yalnızca Atatürkâün açtığı yolda yürüyenlerin başarıya ulaştıkları bir gerçektir. Ülkemizin sorunlarıyla ilgili olarak üretilen, gerçekçi yaklaşımlar ve sağlıklı çözümler, yine Atatürkâün çizdiği çerçevede şekillenmektedir.
Öyle ise, Atatürkâü ve Atatürkçülüğü, geçmişte kalmış parlak bir olay ve ilkeler bütünü olarak düşünmek; birtakım süslü sözlerle övmek, yetersiz ve yanlıştır. Burada önemli olan, Türk Milletinin modernleşmesinin reçetesi olan Atatürkçülükâün pratik hayata geçirilmesidir.
Ülkemiz yeni bir yüzyıla hazırlanıyor. Hedefimiz belli: Dünyanın gelişmiş ve çağdaş devletleri arasındaki yerimizi almak... Türkiye, bunu başaracak güce, akla ve kaynağa, fazlasıyla sahiptir. Yapılması gereken tek şey, Atatürkâün yıllar önce ortaya koyduğu ilke ve düşüncelerle, yokluktan ortaya çıkardığı modern Türk Devletini, yine aynı ilke ve düşüncelerle çağımızın ötesine taşımak... Türkiye bunu, Atatürk ile başarmış ve adeta bir Türk Rönesansı yaşamıştır. Onun ilke ve düşüncelerine sadık kalacak samimi Atatürkçülerle, bugün de bu başarının çok daha fazlasının gösterilebileceğine inancımız tamdır.
Atatürkâün Bağımsızlık Tutkusu
Atatürkâün ve Atatürkçülükâün önemini kavrayabilmek ve samimi bir Atatürkçü olabilmek için; herşeyden önce onun hayatını incelemek, neler yaptığını, neyi hangi düşünce ve ruh hali içerisinde gerçekleştirdiğini iyi analiz etmek gerekir.
Onun düşünce ve devrimlerinin temelini araştırdığımızda, bunun âtam bağımsızlık ve özgürlükâ ilkesine dayandığı hemen göze çarpar.
Mustafa Kemal, daha öğrencilik yıllarında, bağımsız bir millet olmadan çağdaş bir devletin kurulamayacağını anlamış ve özgürlükten uzak bir ortamda yaşamaktansa, her türlü tehlikeye göğüs gererek bağımsız bir millet için savaşmayı göze almıştır. Buradan aldığı güçle, vatan topraklarını işgal eden güçlere karşı amansız bir mücadele vermiş; Türk Milletinin iradesini bağlayacak yönetim şekillerine razı olmamıştır. Başka ülkelerin boyunduruğu altına girmiş bir milletin zamanla tarihten silineceğini bilen Atatürk, âBen yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir milletin evladı kalmalıyım. Milli istiklal bence bir hayat meselesidirâ demiştir.
Askerlik yıllarında, Suriyeâde görevliyken gizlice geldiği Selanikâte, Askeri Rüştiye öğretmenlerinden Hakkı Baha (Pars)âın evinde arkadaşlarıyla yaptığı bir toplantıda şunları söylemiştir:
â.... Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir.â
Bu sözler, Mustafa Kemalâin kurmayı tasarladığı devleti hangi temel üzerine inşa edeceğinin ilk işaretlerini veriyordu.
Mustafa Kemal âYa istiklal ya ölümâ sözüyle hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğini gösterdiği bağımsızlığı öylesine içine sindirmişti ki, âÖzgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdirâ diyerek, onu kişiliğinin bir parçası haline getirmişti.
Atatürkâün bağımsızlık anlayışı, sadece siyasi bağımsızlığı değil, askeri, ekonomik ve kültürel bağımsızlığı da içine almıştır. O, tam bağımsızlıkla, kendi kendine yetebilen; savunmasından teknolojisine, tarımından ekonomisine kadar her alanda, tek başına ayakta durabilen bir yapıyı kastetmiş ve şöyle demiştir:
âİstiklal-i tam denildiği zaman, bittabi siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, harsi ve ila ahiri her hususta istiklal-i tam ve serbest-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet, millet ve memleketin, manayı hakikisiyle istiklalinden mahrumiyet demektir.â
Yüksek dehasıyla, gelecekte sadece siyasi bağımsızlığın yeterli olamayacağını anlayan Ulu Önderâimiz; imkansızlıklara rağmen, ülkemizin ekonomik yönden de bağımsızlığını sağlayacak sanayi hamlelerini başlatmış, milletimizi ortak bir kültür potasında eritip kaynaştırmak için milli bir kimlik oluşturma gayretini göstermiştir.
Atatürkâün tam bağımsızlık anlayışının ne kadar isabetli olduğunu, bugünün dünyasına baktığımızda hemen gözlemleyebiliyoruz. Artık ülkeler güçlerini, başka devletlerin topraklarını işgal ederek değil, uyguladıkları ekonomik ve kültürel politikalarla ortaya koymakta ve bu şekilde milletlerin bağımsızlığını tehdit etmektedirler.
Ülkemizin böyle bir tehlikeden korunması, Atatürkâün ortaya koyduğu tam bağımsızlık anlayışının yürekten benimsenmesi ve bu anlayışın gereklerinin kararlı bir şekilde uygulanmasıyla mümkün olacaktır.
Bağımsızlık gibi barış da, Atatürkâün kişiliğinin önemli bir parçasıydı. Atatürk, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük askerlerinden biridir. Hayatının önemli bir bölümünü cephelerde geçirmiş, bir askerin ulaşabileceği en yüksek mevkide bulunmuş, en ağır sorumlulukları almıştır. Bununla beraber Atatürk, barışın önemini herkesten daha iyi bilmektedir. Nitekim âYurtta sulh, cihanda sulhâ sözleri, barışı yalnızca Türk Milletinin refahı için değil, tüm dünya milletleri için istediğini ortaya koymaktadır. Atatürk barışı, refaha ve saadete götüren yol olarak tanımlamaktadır:
âBarış, milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur⦠Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirmek, her alanda her türlü ihtimallere karşı koyacak bir halde bulundurmak ve dünya olaylarının bütün safhalarını büyük bir uyanıklık içinde izlemek, barışsever siyasetimizin dayanacağı esasların başlangıcıdır.â 1
Kararlı ve Çevresine Moral Aşılayan Lider
Atatürk en zor anlarda dahi kararlılığından ve inancından hiçbir şey yitirmez ve sürekli çevresine moral aşılardı.
Atatürkâün silah arkadaşı İsmet (İnönü) Paşa, İkinci İnönü Zaferiânden sonra, kendisini kazandığı zaferden dolayı tebrik eden Mustafa Kemal Paşaâya cevaben bir mektup yazmıştır. Mektubunda, elde edilen zaferin arkasındaki esas gücün, Atatürkâün ruhundaki ateş olduğunu, bu ateşte milletin maddi ve manevi bütün kabiliyet ve kuvvetlerinin toplandığını şu satırlarla ifade etmiştir:
âTBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Zulüm ve istibdat dünyasının en zalimane hücumlarına karşı yalnız ve şaşkın kalan milletimizin maddi ve manevi bütün kabiliyet ve kuvvetlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete getiren Büyük Millet Meclisiânin Reisi Mustafa Kemal Paşa!. Kahraman askerlerimiz; Subay ve erlerimizle Avcı hatlarında omuz omuza vuruşan Tümen ve Kolordu Komutanları adına takdir ve tebriklerinize Kemali Fahr ile arzı şükran ederim.â
Atatürkâün kararlılığının bir başka örneği, Sakarya Meydan Savaşıândan önce yaşananlarda görülmüştür. Bu gelişmeler, Atatürkâün zamanın ötesinde bir dehaya sahip olduğunu, mevcut şartları analiz etme gücünü ve milletine olan sarsılmaz inancını bir kez daha ortaya koymuştur.
Sakarya Meydan Savaşıândan önce, söz konusu olaylar şöyle gelişmiştir: 1920 senesinin Temmuz ayında, Yunan İşgal Kuvvetleri Geyve Boğazıândan Afyonâa kadar uzanan hat boyunca mevzilenmiş Türk Ordusuna karşı büyük bir taarruza girişirler. Mustafa Kemal, düşmana karşı daha elverişli şartlarda savaşmak için orduya Sakaryaânın doğusuna çekilme emri verir. Bu taktiksel çekilmesi ve Yunan ordusunun ilerlemesi, bütün yurtta ve TBMMâde büyük heyecan uyandırmıştır. Harp sanatından anlamayan ve Atatürkâün askeri dehasını hakkıyla takdir edemeyenler, bu durumu büyük bir yenilgi olarak değerlendirmişlerdir. TBMMâde tartışmalar ve hiddet son dereceyi bulmuştur ki, Mustafa Kemalâin inanç ve kararlılığı bu tartışmalara son noktayı koyar. Yayımlanan bir genelgeyle, halkın ve mebusların moralleri düzeltilir ve güvenleri tazelenir. Atatürkâün aşıladığı bu inanç ve güven duygusu, kısa bir süre sonra büyük bir zafere vesile olacaktır. Söz konusu genelge şöyledir:
âDüşmanın ilerlemesi ihtimaline karşı halkın, kesinlikle tereddüt ve kuşku duymasına yer yoktur. Düşmanın Anadolu ve içlerine doğru uzanmak isteyen kolları mezarlarına yaklaşıyor; bu yeni sefer, düşmanın ölüm yolculuğudur. Allah'ın yardımı, yakın olaylar bu sonucu gösterecektir.â
Sakarya Meydan Savaşı öncesinde, Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemalâin ordunun başına geçmesini istedi. Çünkü milletin ve Meclisâin umudu, onun şahsında bütünleşmişti. Sonuçta 5 Ağustos 1921 tarihli bir kanun ile Meclis bütün yetkilerini Mustafa Kemalâe devretti ve Başkomutanlık sıfatı verdi. Böylece, Erzurum Kongresi sırasında bütün sıfatlarını bırakan ve tüm memuriyetlerinden çekilmiş olan Mustafa Kemal Paşa; ulusal iradeyle, ve Meclis Reisi olarak, askerlikteki en sorumlu fakat en şerefli göreve, Başkomutanlığa yükselmiş bulunuyordu.
Osmanlı devletinde, Başkumandanlık daima padişaha ait olmuş ve ordular Başkomutan vekilleri tarafından sevk ve idare edilmiştir. Mustafa Kemal ise bir milli kahraman olarak, Türk tarihi boyunca milli iradeye dayanarak başkomutanlık makamına geçen ilk Türk komutandır.
Mustafa Kemal bu şerefli makam ile aziz Türk Ordusunun başına geçti ve 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi boyunca orduyu yönetti.
Savaş sırasında atından düşen ve kaburga kemiği kırılan Mustafa Kemal, yaralı olarak sedye üzerinden harekatı idare etti. Bu büyük kumandanın cesareti, fedakarlığı ve inancı, askerlere moral aşıladı. Bu inanç, komutası altındaki kahraman askerlerin kendisine duydukları güvenle birleşince, hiç kimsenin ihtimal vermediği bir mucize gerçekleşti. Sayı, mühimmat ve askeri olanaklar açısından çok eksik bırakılmış Türk Ordusu, Batıânın bütün imkanlarını arkasına almış olan Yunan ordusunu hezimete uğrattı.
Atatürkâün kararlı ve önder kişiliğinin insanlar üzerinde bıraktığı etki, Kurtuluş Savaşıândan yıllar sonra bile, birçok yabancı gazeteci ve devlet adamının dikkatini çekmiştir. Bu gazeteci ve devlet adamlarından bazıları, Atatürk hakkında şunları söylemişlerdir:
Fransız Gazeteci Madam Golis;
âAni olarak fosfor gibi ışıldayan yine birdenbire kendi içinde dönen garip bakışları vardı. Kuvvetli kişiliği, herşeyi kavramadaki süratle, el hareketleriyle, kendini belli ediyor. Mustafa Kemal, gerçekten genç temiz, candan inanmış, ulusunu yönetmek için doğmuş bir insandır.â 2
İngiliz Yazar Ravlinson;
âKuvvetli karakterli ve dünya milletleri arasında kendi milletini, haklı gururu üzerine kesin görüşlü bir adam olarak hiçbir zaman kişisel ün peşinde koşmadı. Yurdunun çıkarlarını herşeyin üstünde tutan ve milleti için her faydalı sonuca ulaşmaya çalışan bu zat gücünü damarlarına işleyen görev duygusundan alıyor.â 3
İtalyan Bakan Soforça;
âHayatının sonuna kadar ulusunun mutlak güveniyle kurduğu devletin başında kalan muzaffer kumandanın kişiliği, eşi görülmemiş bir karakter örneğidir.â 4
İngiliz Elçisi Persi Loren;
âGörüşü o kadar keskin ve sıhhatli idi ki, olayların gidişi, halkın duyguları ve Türkiyeânin iş ilişkileri ile ilgili sezişleri şaşılacak bir şekilde doğru çıkardı.â 5
Tevazu Sahibi Bir Deha
Atatürkâün alçakgönüllüğü, hitabetteki ustalığı ve bu ustalığı en etkili şekilde kullanması, dünya tarihinde, çok az sayıda liderde görülebilecek gerçek bir beyefendilik özelliğidir.
Birinci İnönü Zaferiânden sonra, silah arkadaşı İsmet Paşaâya yazdığı teşekkür mektubu bu özelliğini açık bir şekilde ortaya koymuştur;
âİnönü Muharebe Meydanıânda, Metris Tepeâde Batı Cephesi Komutanı ve Genelkurmay Başkanı General İsmetâe: Dünya tarihinde sizin İnönü Meydan Muharebeleriânde üzerine aldığınız görev kadar ağır bir görev kabul etmiş komutanlar azdır.
Düşmanın çılgın istilası, azim ve hamiyetinizin kayalarına başını çarparak paramparça oldu. Namınızı, tarihin şeref sahifelerine kaydeden ve bütün milleti hakkınızda sonsuz minnet ve şükrana sevk eden büyük gaza ve zaferinizi tebrik ederken üstünde durduğunuz tepenin, size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanını seyrettirdiği kadar, Milletimiz ve kendiniz için parlak yükselme ile dolu bir gelecek ufkuna da baktığını ve egemen olduğunu söylemek isterim.â
Atatürkâün vurgulamakta ve yüceltmekte en hassas olduğu konu, Yüce Türk Milletinin fedakarlığı, cesareti ve özverisi olmuştur. Nitekim kazanılan eşsiz zaferin mimarı Mustafa Kemal, bu zaferin Anadolu halkının eseri olduğunu her fırsatta dile getirmiştir:
âDüşünmediler ki Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri kendilerinin melâun ihtiraslarına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir. Nitekim milletimiz düşmanın hazırlıklarına karşılık için, hiçbir fedakarlıktan çekinmedi. Ordumuzu takviye para, insan, silah, hayvan, araba velhasıl her ne lazımsa seve seve verdi. Avrupaânın en mükemmel araçlarıyla donatılan Konstantin ordusundan, Ordumuzun donatım itibariyle de geri kalmaması ve hatta ona üstün gelmesi gibi inanılmaz mucizeyi Anadolu halkının fedakarlığına borçluyuz.â 6
Atatürk aynı alçakgönüllüğü, 30 Ağustos Zaferiânden sonra da göstermiş; kazanılan bu büyük zaferin arkasında Türk Ordusunun komuta heyetinin ve Türk subaylarının bulunduğunu belirtmiş; bu büyük zaferi Türk Milletinin bir anıtı olarak gördüğünü ifade etmiştir. Türk Miletinin bir evladı olmak ve bu milletin ordusunda Başkumandan olarak hizmet etmek; eşsiz deha sahibi bu Büyük Kumandan için övünülecek tek özellikti:
âHer safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu muharebe; Türk Ordusunun, Türk subaylarının ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tesbit eden çok büyük bir eserdir. Bu eser, Türk Milletinin ölmez bir anıtıdır. Bu eseri meydana getiren bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğum için, sonsuza dek mesut ve bahtiyarım.â
Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, Atatürkâün Türk Milletinin ve Türk Ordusunun bir bütün olarak işlenmesinden, millet ve ordusu arasındaki bağ ve yardımlaşmadan bahsetmesidir. Bu bağ yalnızca Kurtuluş Savaşıânda görülmemiş; Cumhuriyet sonrasındaki yıllarda da açıkça hissedilmiştir. Günümüzde de Türk halkının Kahraman Ordusuâna karşı gösterdiği hassasiyetin ve onun, her Türkâün kalbinde özel bir yeri bulunmasının sebebi; tarih boyu süregelen ve Atatürkâün de sözlerinde altını çizmiş olduğu bu kopmaz bağdır.
Atatürk, Kurtuluş Savaşıânın zaferle sonuçlanmasının ardından, hükümdar, diktatör, halife ve benzeri sıfatlar alabilirdi. Fakat büyük adam olabilmek için, onun parlak ünvanlara ihtiyacı yoktu. Zeminini hazırladığı ve ilkeleri doğrultusunda kurduğu Cumhuriyetâin başkanı olduktan sonra; çizdiği medeniyet yolunda yürümeye başladı. İsteseydi, şüphesiz ki tahta çıkabilirdi. Fakat basireti buna mani oldu. Kibirsizdi; gösterişi sevmez, öğünmesini bilmezdi. Hergün biraz daha filozoflaşmış, halk arasında kıymeti artmıştır. 7
Bu büyük insanın sahip olduğu tevazu, yakın çevresi ve diğer insanlarla birebir ilişkilerinde daha da net bir şekilde ortaya çıkıyordu. Cumhuriyet dönemi ressamlarından İbrahim Çallıânın Atatürkâle yapmış olduğu sohbet, bu tevazunun açık bir örneği olmuştur.
İbrahim Çallıânın o gün yaşadıklarını, Hasan Cemil Çanbel şöyle anlatıyor:
Çallı - âBüyük reisimiz, beni huzurunuza kabul buyurdunuz. Ve beni konuşturdunuz, siz ne büyüksünüz ki, bizi dinliyorsunuz.â
Atatürk - âBen sizi dinlerim, sizin konuşmak ne kadar hakkınızsa, benim de bu büyük millete söylemek, kendimi ona dinletmek hakkımdır.â
Çallı - â Size malik olmak, bu güzel talih Türk Milletine nasib oldu.â
Atatürk - â Aynı milletin çocuklarının beraber bulunarak birbirini tanımaları, sevmeleri ve yüksek hislerle aynen tabi olmaları güzel bir şeydir. Eğer siz güzel sanatlar mensubu olarak bunu tesbit ederseniz bütün millete ve bütün insanlığa hizmet etmiş olursunuz.â
Çallı - âBüyük Reisi Cumhur...â
Atatürk - âHayır ben bu akşam sizinle Cumhurbaşkanı olarak değil, bir vatandaş olarak konuşuyorum. Bu memlekette ve her memlekette, daima bir cumhurbaşkanı vardır. Ben sizinle şimdi konuşurken bir vatandaş sıfatını düşünüyorum.â
Çallı - âSiz bu milleti kurtardınız.â
Atatürk - âBu bahsi burada bırak, şimdi Gazi Mustafa Kemal yok, sizinle eşit koşullar altında konuşabilirim.â
âSözleriniz güzel ama bitti, yalnız sen mi söyleyeceksin. Sanatçılar sanırlar ki yalnız kendileri heyecanlanırlar. Etraflarındaki insanların kendilerinden ziyade heyecanlandıklarını unuturlar.â
Çallı- âBüyük Paşam, bir eserim var, Fındıklı Sarayıânda duruyor.â
Atatürk- âFındıklı Sarayı neresi? Ben saraylardan hoşlanmam. Devlet Başkanı olmak mecburiyetinde, İstanbulâa gittiğimde Dolmabahçe denen soğuk bir yerde oturuyorum. Ve ben orada rahatsız oturuyorum. Bir evde otursam daha rahat ederim.â 8
Atatürk, yaşamının önemli bir bölümünü cephelerde mücadele etmekle geçirmiş, bir ülkenin Kurtuluş Savaşıâna tek başına yön vermiş, Türk Ordusunun başına geçmiş ve büyük bir zafere imza atmış, eşsiz bir devlet adamıdır. Ancak kahramanlıklarla dolu bir geçmişe sahip olan bu insan; günlük yaşantısında gösterişten uzak, sakin bir hayat sürmeyi tercih etmiştir. Atatürkâün Kurtuluş Savaşı sonrasındaki yaşamı onun bu özelliğini göstermektedir.
Atatürk Ankaraâdaki zamanlarını Marmara Köşküânde geçirir, öğle yemeklerini orada yer, sıradan bir vatandaş gibi çiftlikle meşgul olur, bazen sohbet etmek için yakın arkadaşlarına uğrardı. İstanbulâdayken de motorla boğaz gezintisinden, Anadolu sahilini takiben Adaâya gitmekten hoşlanırdı. En büyük zevki halkın arasına karışarak, onların eğlencesine iştirak etmekti. Herkes bilirdi ki Ataânın en mutlu olduğu dakikalar, halkıyla beraber olduğu anlardı.
Atatürkâün Bilime Verdiği Önem
Atatürkâün önem verdiği ve savunduğu kavramların hayatımızla olan uyumunu, hemen her alanda görmek mümkündür. Atatürkâün bilim konusuna yaklaşımı, bunun bir başka örneğidir. Atatürk, âİlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yokturâ derken, konuya olan ilgisini ön plana çıkartmaktadır.
Türk Milleti, gerçek karakterine ters düşen, cahillikten ve geri kalmışlıktan kurtulmak için, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürkâün göstermiş olduğu çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeli; hedeflerine ulaşmak için bir an önce harekete geçmelidir. Bu hedeflere ulaşmak için gereken herşey yapılmalıdır. Türk Milletinin üstün karakteri bunu yapacak güçtedir. Atatürkâün bilime verdiği önem de, Türk Milletini bu hedefe ulaştıracak yollardan biri olduğu düşünülerek değerlendirilmelidir.
Atatürkâün Çocuk Sevgisi
Çağımıza adını altın harflerle yazdıran Önderimiz Atatürk, ölümünden bu yana her yönüyle araştırılmış; kendisini tanıyanlar da onu çeşitli yönleriyle anlatmaya çalışmışlardır. Çünkü O, öğrenilmesi, tanınması gereken çok yönlü bir liderdir.
Atatürk çocukları çok severdi; etrafında çocukları görmek isterdi; çocuk onun gözünde saflığı ve dürüstlüğü, temizliği temsil ederdi. Sabiha Gökçen, Ataânın bu özelliğini, bir konuşmasında şöyle anlatmıştır:
âBizim yetişmemizde ise dikkat ettiği hususlar, yalan söylemememiz, dürüst ve ciddî olmamız, dedikodu yapmamamız ve başkalarını çekiştirmememizi, insanlarla ilişkilerimizin temelinin saygı ve sevgiye dayanmasını isterdi.â 9
Yine aynı şekilde, Hasan Rıza Soyak Atatürkâün bu özelliğini anılarında şöyle anlatır:
âÇocukluk ne güzel şey..â deyip şunları ekler: âÇocuklar ne güzel, ne tatlı yaratıklar değil mi? En çok hoşuma giden halleri nedir bilir misin? Riyakarlık bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamaları.â 10
Çocukluk günlerinden söz ederken Çankayaâda yakınlarına âBen çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince, bunun bir kuruşunu kitaba ayırırdım. Eğer, böyle olmasaydı, bu yaptıklarımı yapamazdımâ demişti.11
Atatürk, çocuklara olan sevgisinin en büyük tecellisi olarak, 23 Nisan 1920âde TBMMâyi açmış, bu mutlu ve önemli günü Cumhuriyetimizin geleceği ve teminatı olan çocuklarımıza âMilli Hakimiyet ve Çocuk Bayramıâ adıyla armağan etmiştir. Dünyada ilk kez bizim ülkemizde, bir çocuk bayramı kutlanmaya başlanmıştır. Bu bayram daha sonra, UNESCOânun, 1979 yılını çocuk yılı ilan etmesiyle bütün dünya çocuklarının, Türkiye çocuklarının öncülüğünde kutladığı tek çocuk bayramı olmuştur.
Atatürkâün dinine bağlılığından kaynaklanan samimi vicdanı, onu ülkedeki her konuya eğilmesini ve duyarlı olmasını sağlamıştır. Bunun en güzel örneği de, kimsesiz, öksüz ve yetimlere karşı duyduğu sorumluk duygusudur. Osmanlı devletinin yıllardır bir çok cephede giriştiği savaşlar, özellikle de Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı, çok asker kaybedilmesine ve neticede de bir çok çocuğun yetim ve kimsesiz kalmasına neden olmuştur. Savaşın getirdiği sosyal bunalımlar, büyük şehirlere göçü başlatmış; böylece bu sosyal yara büyümeye başlamıştır.
Bu duruma bir çare bulmak için halkın ve devletin girişimleriyle çözüm aranmaya başlanmış; önce yetim evleri, sonra da İstanbulâda Himaye-i Eftal Cemiyeti kurulmuştur. TBMM hükümeti de Mustafa Kemalâin öncülüğünde 30 Haziran 1921âde bugünkü adı Çocuk Esirgeme Kurumu olan kurumun açılmasına öncülük etmiştir.
Mustafa Kemalâin o zorlu savaş yıllarında, insanların açlıktan sarsıldığı günlerde dahi geleceğimiz olan çocuklarlarla yakından ilgilendiğini; birçoğunu koruması altına aldığını, yakın çevresinden de görürüz. Sonraki yıllarda, Kurtuluş Savaşıânın yetim çocuklarının sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlarının karşılanması için, günün şartlarına uygun bir çalışma içine girilmiştir. âMemleketin çocuklarını korumayı üzerine alan Çocuk Esirgeme Kurumuna vatandaş yardıma mecburdurâ sözleriyle, konunun ehemmiyetine dikkat çeken Mustafa Kemal Atatürk; yurt gezilerinde bakıma ve korumaya muhtaç çocukların kaldıkları yurtları gezerek onlara hediyeler dağıtmıştır. Atatürk, bu konuda hassas olunması gerektiğini, himayesine aldığı manevi evlatlarla (Makbule, Afet İnan, Sabiha, Ülkü, Rukiye, Nebile, Abdurrahim, Afife, Zehra ve Mustafa) göstermiştir.
Ülkenin içerisinde bulunduğu durumu yansıtması açısından, Atatürkâün Hatıra Defteriânde yer alan bir bölüm gerçekten dikkat çekicidir.
9 Kasım 1916
âYollarda birçok muhacirin gördük, Bitlisâe avdet ediyorlar. Cümlesi aç, sefil, ölüme mahkum bir halde 4-5 yaşlarında bir çocuğu ebeveyni yol üzerinde terk etmişler, bu da bir karı kocanın peşine takılmış. Onları ağlayarak 100 metreden takip ediyor. Kendilerini niçin çocuğu almadıkları için tekdir ettim. âBizim evladımız değildirâ demişlerdir. Sanırız ülkenin içine düştüğü durumu en yalın şekilde bu cümleler özetlemektedir.â 12
Atatürk Bursaâya yapmış olduğu bir ziyaret sırasında kendisini karşılamaya gelen çocuklara şöyle seslenmiştir:
âSizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız.
Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz.
Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz. (Atatürk Albümü-1992)
Atatürkâün Kadınlara Verdiği Değer
Sosyal hayatın başlangıcı olan aile hayatının, toplumun psikolojik ve sosyal yapısının şekillenmesinde önemli bir payı vardır. Türkâün yüksek karakterinin aileye verdiği değeri kavrayan ve bir milletin sürekliliği için maneviyat, aile, ahlak gibi kavramlara sahip olmasının gerekliliğini bilen Atatürk de; ailenin kutsiyetine inanır, toplumun bekası için aileye ve manevi değerlere sahip çıkılmasının gerekliliğini bilirdi.
Türklerin tarihine baktığımızda, Türk kadınının çok önemli ve saygın bir yeri olduğunu görürüz. Erkeklerle eşit haklara sahip olan kadınlar, devlet yönetiminde hakanların yanında söz hakkına da sahiplerdi. Oysa daha sonraki yüzyıllarda Türk kadınları, Osmanlı İmparatorluğu yönetimi içinde, geri kalmışlıktan kurtulamamış, adeta ikinci sınıf insan muaamelesi görmüştür. Tarih boyunca hür yaşayan, tarih yazan, birçok Türk büyüğünü yetiştiren Türk kadını, bu durumda daha fazla kalamazdı. Zaten asırlardır karakterine uymayan bir yapı içinde yaşamak zorunda kalmıştı. Atatürk, âEy kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksınâ diyerek, Türk kadınını yeniden ayağa kaldırmıştı.
Din, ahlak ve aile müesseselerine sahip çıkan, ailenin temeli sayılan Türk kadınının toplumla bir bağ, kurmasını isteyen Atatürk; kadınlara, medeni ülkeler seviyesine çıkmanın en önemli amillerinden olan eşitlik haklarını vermek istemiştir. Türk kadının daha rahat bir hayat sürdürmesini isteyen, onun omuzlarındaki ağırlığın farkında olan Mustafa Kemal Atatürk; Cumhuriyetimizin teminatı olan çocuklarımızın analarına haklarını vermiştir. Haklarını alan Türk kadını, bu gelişmenin ardından sosyal hayattaki yerini alır; öğretmen, hakim, doktor, mühendis, ressam, yazar, asker, polis, siyasetçi, vali, bakan, başbakan olarak, erkeklerle eşit şartlarda yaşar.
Bir Osmanlı Beyefendisi Atatürk
Şık Giyimi ve Sofra Adabı
Atatürk, aydın, düşünceye saygılı, nezih bir aile ortamında yetişmiş tam bir Osmanlı beyefendisidir. Atatürkâü seçkin bir Osmanlı beyefendisi yapan özelliklerinden birisi giyimine gösterdiği özen ve bu konudaki derin zevkiydi. Atatürk, gayet temiz giyinen, giydiğini kendine yakıştıran; şık, kuvvetli, zinde bir insandı. Yaz günleri daima, ince gri pantalon üzerine kısa kollu ipek veya keten gömlek giyerdi. Bu kıyafetinin altına da çorapsız sandalet giyerdi. 13
Atatürkâün giyim zevki, günümüz modacılarının da dikkatini çekmiştir. Nitekim ünlü Türk modacı Faruk Saraç, Atatürkâün ölümünden 60 yıl sonra, Atatürkâün kostümlerini arşiv fotoğraflarından incelemiş ve iki yıllık bir çalışma sonucunda, Ataânın giyim zevkini ortaya koyan bir defile düzenlemiştir. Ünlü modacı, bu defileyi meslek hayatının en önemli olayı olarak nitelendirmiş; Atatürkâün giyim zevkine ve giyimindeki detaylara olan hayranlığını açık bir şekilde ifade etmiştir.
Büyük devlet adamı Atatürkâün gerçek bir beyefendi olduğunu gösteren özelliklerinden biri de, sofra adabına verdiği önemdi. Sofrası, Atatürkâün en büyük zevklerinden biriydi. Çok dikkatli olduğu için, sofranın da çok muntazam olmasını isterdi. Bu nedenle, sofraya otururken herşeyin yerli yerinde olmasına özellikle dikkat ederdi. Sofranın tanziminde, sofra örtüsünde, tabaklarda çatal bıçaklarda bir yanlış görürse, bizzat düzeltir, ondan sonra sofraya otururdu.
Bu düzene, sadece kendi evinde değil, davetli bulunduğu başka yerlerde de dikkat ederdi. Sofra, Atatürkâün karar ve düşüncelerinin bir nevi mihrak noktası; müdavimlerinin ise adeta feyz kaynağı idi.
Atatürkâün sofrası sadece bir yemek sofrası değil; bir nevi akademi, bir dershane idi. Sabiha Gökçen Ataânın bu özelliğini şu sözleriyle anlatmıştır:
âŞu bilinmelidir ki, Gazi Paşaânın sofrası asla bir işret alemi yeri, bir vakit geçirme, bir zaman öldürme yeri değildi.. O bu sofrayı adeta bir okul haline sokmuştu. Dünya sorunlarının, yurt sorunlarının, ilmin, felsefenin, sanatın, insanlık idealinin ve uygar Türk Ulusuânun geleceğinin sabahlara kadar tartışıldığı bir okuldu bu sofra... Aydınlıklarla, iyi niyetlerle dolu bir sofra.â 14
Bununla beraber Ataânın sofrası, bazılarının sandığı gibi, tüm devlet işlerinin müzakere edildiği yer de değildi. Atatürk, sofrasında dedikodu mevzularının konuşulmasına da asla müsaade etmezdi.15
Akşam sofrasında, iltifat etmek istediği beş-on arkadaşını etrafına toplamak, onlarla sohbet etmek ve böylece iyi bir gece geçirmek, tek eğlencesiydi. Onlara geçmiş hadiselerden bahseder, olaylar nakleder, sırasına getirerek hoş öyküler, maceralar anlatırdı. Bu, onun için bir zevkti.
Atatürk sofra adabının yanı sıra, ince bir musiki zevkine de sahipti. Alaturka sazdan hoşlanır, çoğu zaman da şarkılara iştirak ederdi. Ancak en keyifli anında bile, karşısında görevlilerden birini gördü mü sohbeti, konuşmayı hemen yarıda keser, âBeni mi istiyordun?â diye kalkıp giderdi. Ülke işlerini herşeyin üstünde tutardı.16
Atatürkâün Örnek Tavır ve Davranışları
Askeri dehası, devlet adamlığı, Büyük Önder ve Başkumandan olmasının yanı sıra; Atatürkâün ön plana çıkan başka kişisel özellikleri de vardı. Atatürkâün yakın arkadaşı, TBMMânin Gaziantep vekili Kılıç Ali Paşa, Atatürkâün kişiliğini şöyle özetlemiştir:
âAtatürk, çok müşfik, çok ince, çok vefakar bir adamdı. Vefasızlara, vefasızlıklara karşı son derece gücenir ve üzüntü duyardı. Yakınlarının, sevdiklerinin hususi, hatta ailevi dertlerini dinler, adeta bir baba şefkatiyle onlara çareler arar, teselli ederdi. İnsan onun huzuruna çıkarak dertlerini döktükten sonra rahatlar, kalbi huzur dolarak, büyük bir ferahlık içinde yanından çıkardı.â
Atatürk, hiç kimsenin, hatta düşmanlarının bile ıstırabına, sıkıntı çekmesine asla tahammül ve müsaade etmezdi. 17
Atatürk çok sabırlı bir adamdı. Bazen sofrasında, kendisiyle davetlileri arasında, mebuslarla, arkadaşlarıyla mücadele şekline dökülen öyle münakaşalar olurdu ki, onun müsaade ve müsamahasından cüret alınarak gösterilen taşkınlıklara sabır ve tahammül gösterebilmek için, ancak ve ancak Mustafa Kemal olmak lazımdı. Bu sabır ve tahammül ona mahsus, ona yakışan bir meziyetti. 18
Atatürk, ikiyüzlü, riyakar, dalkavuk insanlardan hoşlanmazdı. Hiç kimsenin gammazlık etmesine, yahut birbiri aleyhinde dedikodu yapmasına ve bu kabil bayağılıklara müsamaha etmezdi. Onun huzurunda şu veya bu, filan veya falan aleyhinde dedikodu yapmak kimin haddiydi? Böyle bir hal vukua geldiği takdirde, bir punduna getirir, derhal o iki insanı yüzleştirirdi. 19
Notlar
1 Atatürkâün Söylev ve Demeçler, c.1, s.412
2 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 333
3 a.g.e., s.333
4 a.g.e., s.334
5 a.g.e., s.334
6 TBMM Tutanakları, c. 12, s. 210
7 Atatürk Yolu, Otomarsan Kültür Yayını, s.115
8 Atatürk Bir Çağâın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 349
9 11 Mart 1999 tarihinde Genelkurmay ATASE Başkanlığı ATATÜRK Araştırma ve Eğitim Merkezinden Dr.Öğ.Kd.Yzb. Zekeriya Türkmen ile Hv. Öğ.Kd.Yzb.Hülya Şahin Türkiye Cumhuriyetiânin ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen ile röportajı Silahlı Kuvvetler Dergisiânin 361. sayısından
10 Hasan Rıza Soyak, Doğumundan Cumhuriyet'in İlânına Kadar Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürkâün Hususiyetleri, Hayat Yayınları, İstanbul 1965, s.78-79; Hasan Rıza Soyak, Atatürkâten Hatıralar, Cilt:I, Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. Yayınları, İstanbul 1973, s.60-61.
11 Hasan Rıza Soyak, Doğumundan Cumhuriyet'in İlânına Kadar Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürkâün Hususiyetleri, Hayat Yayınları, İstanbul 1965, s.78-79; Hasan Rıza Soyak, Atatürkâten Hatıralar, Cilt:I, Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. Yayınları, İstanbul 1973, s.60-61.
12
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
13 Kılıç Ali, Atatürkâün Hususiyetleri, s.100
14 Sabiha Gökçen, Atatürkâün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, s.55
15 Ali Kılıç, Atatürkâün Hususiyetleri, s.100
16 Devrim Tarihi ve Toplum Bilim Açısından Atatürk, s.138
17 A.g.e., s.71
18 A.g.e., s.72
19 A.g.e., s.80
10. Bölüm
Atatürkâün Kaleme Aldığı Bazı Kitaplar
Mustafa Kemalâin yazma merakı, askeri okul sıralarında başlamıştır. Okul sıralarında edebiyat ve şiire merak salmış; tüm fırsatları değerlendirerek, kendini hatip olarak da yetiştirmeye çalışmıştır.
Suriye ve Makedonya cephelerinde mesleki bilgilerini uygulama fırsatı bulan Mustafa Kemal Atatürk, ordunun aksayan taraflarını tespit etmiş; Alman ordusunun düzenine kendi Ordumuzun tecrübelerini de ekleyerek yeni bir ıslahat hareketinin yapılması yönünde fikirler geliştirmiştir. 1908-1918 yılları arasında, bu konu ile ilgili bazı kitap ve broşürler de kaleme almıştır. Bunlardan;
Takımın Muharebe Eğitimi
Alman General Litzmannâın Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri adlı eserinin tercüme ettiği ilk bölümü; kurmay kıdemli yüzbaşıyken 10 Şubat 1908 yılında tercüme edip haritalı olarak Selanikâte basılmıştır.
Bölüğün Muharebe Eğitimi
Mustafa Kemalâin yine Alman General Litzmanâın Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri eserinden tercüme ettiği eser, 1912 yılında krokili olarak hazırlanmıştır.
Diğer iki kitapçık ise tatbikatların ve manevraların, daha fazla kişiye ulaşması, mesleki ilerlemelerinde faydalı olması amacıyla kaleme alınmış ve bol kroki kullanılmıştır. Bunlar;
Cumalı Ordugâhı
Makedonyaâdaki Cumalı ordugâhında 3. Süvari Tümen komutanı Tuğgeneral Suphi Paşaânın komutanlığında gerçekleştirilen, kendisinin de katıldığı 10 günlük eğitim ve manevralar ile bunlara ilişkin gözlemlerini anlattığı bu eser; 1909 yılında basılmıştır. Bu esere 7 adet kroki de eklenmiştir.
Taktik ve Tatbikat Gezisi
Atatürk bu kitapçığı, bir muharebe sırasında sadece belli kuralların uygulanmasıyla zafer kazanılamayacağını; komutanların yüksek bilgiyle donanmış olmaları sayesinde birliklerin başarılı olacağını belirtmek için kaleme almıştır.
Zabit ve Kumandan İle Konuşmalar
Arkadaşı Nuri Conkerâin Zabit ve Kumandan adlı eserine karşılık olmak üzere, Atatürkâün askerlik konusunda yazmış olduğu en önemli eseridir.
Nutuk
Nutuk, Atatürkâün, İstiklal Savaşıânı, Cumhuriyetâin kuruluşunu ve inkılapların gerçekleştirilişini ve o günün koşullarını anlattığı eseridir. Atatürk bu eserini, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Meclisâte okumuştur. Nutuk, 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt halinde yeniden basılmıştır.
Geometri
Öğrencilerin Arapça ve Farsça terimleri anlamakta zorluk çektiklerini gören Atatürk; ders kitaplarından bu yabancı terimleri temizlemek için bizzat örnek olmuş, 1936-1937 yılları arasında, bu eseri kaleme almıştır.
ŞİİRLERİ
BİR ASKERİN MEZARINA
Şurada, kabrin üzerinde konulmuş bir
Beyaz taş var, onun altında bayraklar
Temevvüç ederken, kelleler uçuşurken...
Celâdeti tâbân olurken aldığı cerîhai mevt
İle bu âlemi hîçîye vedâ etmiş bir
Asker yatıyor...
Onun hâbı istirahate çekildiği şu
Makberin üzerine rüfekası eşki teessür döktüler.
Kadınlar dümü rizi mâtem oldular.
İhtiyarlar nâle eylediler, çocuklar ağladılar.
Şu söğüt ağacının nim setreylediği senin
Mezarın üzerine bir zırh başlık ile kılıç hak,
Olunmuştur. İşte orası o
kahramanı muhteremin
Câyi istirahatidir. Ne mutlu ki, hâki pâye vatan
Ona nâilini intizar olmuş!...
HAKİKAT NEREDE?
Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak
Yalan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asyaânın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupaânın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Hakikat nerede?
KASİDEİ İSTİBDAT YAHUT KIRMIZI İZLER
Bir köhne kadit parçası, bir çehrei menhus,
Zulmetler içinde mütereddit, mütelâşi,
Daim mütefekkir görünen, kendine mahsus
Efkârı sakimane ile âleme karşı
Ateş saçarak etmede her gün bizi tehdit,
Âmali harisanesini eyledi tezyit...
Gördükçe bu mazlumlarını, sinesi mağrur,
Tırnaklarını aileler kalbine saplar;
Mağdurlarının her biri bir kûşede ağlar,
Katlandı vatan görmeğe evlâdını makhur...
Birçoklarımız mahpes-ü menfada süründük.
Ey gazii mecruhu vega dideye döndük.
Ey kanlı eliyle vatan âmaline hail,
Ey en milei sürbu cinayata delâil
Teşkil eden ey köhne kadit, katili efkâr,
Ey katili şübbanı vatan, katili ahrar,
Ey varlığı bir millet için bâdii zillet.
Ey çehresi ifrite veren dehşeti vahşet,
Zindanları, menfaları, mahpesleri doldur,
Zinciri esaretle bütün hisleri dondur.
Teslimi nefes, nefyi ebet, sonra denizler..
Her girdiğin evlerde durur kırmızı izler...
Kâbusi hiyanetle vatan can çekişirken
Âtimizi dendanı harisin kemirirken
Bir gün Rumeli dağları envara boyandı;
Hürriyetin enfası ile herkes uyandı. 1
24 Kasım 1908
Atatürkâün Okuduğu Kitaplardan Bazıları
⢠Ahmet Vefik Paşa : Lehçe-i Osmani
⢠Mehmet Salahi : Kamus-u Osmani
⢠Avram Galanti : Türkçede Arabi ve Latin Harfleri ve İmla Meselesi
⢠Mehmet Ali : Tahsil-i Lisan-ı Alman
⢠Nüzhet : Kendi Kendine Almanca
⢠Ahmet Cevat : Türkçe Sarf ve Nahif
⢠Kazım Nami : Türkçe Oku, Türkçe Yaz
⢠Mithat Sadullah : Latin Harflerinin Türkçeâye tatbiki
⢠İbn Emin Mahmut Esat : Tarih-i Din-i İslam
⢠Osman Bin Süleyman : Kamus
⢠Lütfullah Ahmet : Hayat-ı Hazret-i Muhammed
⢠Abdunnaim Bin Hasan: Ceridetül Evail ve Hamidetül Evahir
⢠Ahmet Halit : İslam Büyükleri
⢠Abdurrahmanil Cami : Tercüme-i Nefhatül İnsan
⢠Mehmet Cemil : Hukuku Düvel
⢠Katip Çelebi : Cihannüma
⢠Feridun Bey : Feridun Bey Münşeatı
⢠Mehmet Bin Sait : Kitabüâl Tabakatüâl-Kebir
⢠Şemseddin Sami : Kamusu Okyanus
⢠H.Z. Ülken : Aristo Metafizik
⢠Süheyl Ünver : İbn-i Sina
⢠Ahmet Rifat : Lügat-ı Tarihiye ve Osmaniye
⢠M.Fuat : Amerikaâda Türkler ve Gördüklerim
⢠Rıza Tevfik : Kamus-u Felsefe
⢠Cemal Paşa : Hatırat (1913 - 1922)
⢠Mehmet Cemil : Sulhta ve Harpte Hukuku Düvel
⢠Evliya Çelebi : Seyahatname
⢠Suphi : Tekmiletülâl-iber
⢠Lütfi Simavi : Devr-i İnkılap
⢠Mustafa Necip : Selimname
⢠Osmanzade Taib : Hakikatüâl Vüzera
⢠Ahmet Saip : Vaka-i Sultan Aziz
⢠Ahmet Hilmi : Tarih-i İslam
⢠Mazhar Fevzi : Hayr-i Sahil
⢠Ziya Paşa : Endülüs Tarihi
⢠Resulzade Mehmet Emin : Azerbaycan Cumhuriyeti
⢠Ali Reşat : Tarih-i Osmaniye
⢠Ali Reşat : Kurun-u Cedide Tarihi
⢠Sebahattin : İttihat ve Terakki Cemiyetiâne Açık Mektuplar
⢠Mahmut Esat : Tarih-i Dini İslam
⢠Ahmet Mithat : İnkılap
⢠Ahmet Cevdet : Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa
⢠Mustafa Efendi : Tarih-i Selanik
⢠M. Şemsettin : İslam Tarihi
⢠Ahmet Rasim : Osmanlı Tarihi
⢠Necip Asım : Türk Tarihi
⢠Mustafa Nuri Paşa : Netayic-ül Vukuat
⢠Mehmet Zihni : Neşahir-ün Nisa
⢠Mehmet Şemsettin : Mufassal Türk Tarihi
⢠Dede Korkut Hikayeleri
⢠Ziya Gökalp : Türk Medeniyeti Tarihi
⢠Roux de Rochelle : Etats-Unis DâAmerique
⢠M. Dubois de Jancigny ve M. Xavier Raymond : Inde
⢠M. Chopin : Russie
⢠M. G. L. Domeny de Nenzi : Oceanique
⢠Bary de St Vinvent : Iles de lâOcean
⢠M. Ph. Le Bas : Etats de la Confederation Germanique
⢠M. Van Hasselt : Belgique et Hollande
⢠M. Louis Lacrcix : Iles de la Grece
⢠M. Louis Lacrcix : Chili, Paraguay, Uruguay, Buenos Aires
⢠Champollion Figeac : Egypte Ancienne
⢠M. J. J. Marcel : Egypte depuis la conquete des Arabes
⢠Rozet et Carette : Algerie, Etats Tripolitains, Tunisie
⢠Lavalle ve Gueroult : Espagne
⢠M. Ph de Golbery : Histoire et Description de la Suisse et du Tyrol
⢠M. G. Pauthier : Chine et son Description Historique
⢠M. Chepin ve A. Ubicini : Provinces Danubiennes et Roumanies
⢠M. Ph. le Bas : Suede et Norvege
⢠Ferdinand Denis : Portugal
⢠Ferdinand Denis : Afrique
⢠Ferdinand Denis - M. C. Famin : Bresil, Colombie et Guyane
⢠M. Larenaudiere ve M. Lacroix : Mexique Guatamala Perou
⢠M. Davezat : Iles de lâAfrigue
⢠M. A. Tardieu, M. S. Cherubini : Senegambie et Guinee
⢠M. N. Desvergers : Nubie, Abyssinie
⢠Lacroix Yanoski : Italie Ancienne
⢠M. Le Chevalier Artaud : Italie Sicile
⢠Frederic Lacroix : İles Baleres et Pithyuse
⢠M. Friess De Colonma : Histoires des Antilles
⢠M. Elias Rensult M. Roux De Rochelle : Villes Anseatiques
⢠M. Ferdinand Hoeger : Chaldee Assyrie Medie Babylonie
⢠M. Neel Desverges : Arabie
⢠S. Munk : Palestine Description Geographique historique et areheologique
⢠Jean Yanosky ve M. Jules David: Syrie Ancienne et Moderne
⢠M. Dubeux : Tatarie, Beloutchistan
⢠M. V. Valmont, M. Xavier Raymond: Boutan et Nepal
⢠Ernest Lqvi see ve Alfred Rambaud: Histoire Generale du IV e Siecle a nos jours (12 cilt)
⢠Jean Jaures : Histoire Socialiste de la Revolution Française
⢠Hilaire de Barenton : Le Mystere des pyramides 2
NOTLAR
1
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
2
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
Ek Bölüm
Evrim Yanılgısı
Darwinizm, yani evrim teorisi, yaratılış gerçeğini reddetmek amacıyla ortaya atılmış, ancak başarılı olamamış bilim dışı bir safsatadan başka bir şey değildir. Canlılığın, cansız maddelerden tesadüfen oluştuğunu iddia eden bu teori, evrende ve canlılarda çok açık bir "tasarım" bulunduğunun bilim tarafından ispat edilmesiyle çürümüştür. Böylece Allah'ın tüm evreni ve canlıları yaratmış olduğu gerçeği, bilim tarafından da kanıtlanmıştır. Bugün evrim teorisini ayakta tutmak için dünya çapında yürütülen propaganda, sadece bilimsel gerçeklerin çarpıtılmasına, taraflı yorumlanmasına, bilim görüntüsü altında söylenen yalanlara ve yapılan sahtekarlıklara dayalıdır.
Ancak bu propaganda gerçeği gizleyememektedir. Evrim teorisinin bilim tarihindeki en büyük yanılgı olduğu, son 20-30 yıldır bilim dünyasında giderek daha yüksek sesle dile getirilmektedir. Özellikle 1980'lerden sonra yapılan araştırmalar, Darwinist iddiaların tamamen yanlış olduğunu ortaya koymuş ve bu gerçek pek çok bilim adamı tarafından dile getirilmiştir. Özellikle ABD'de, biyoloji, biyokimya, paleontoloji gibi farklı alanlardan gelen çok sayıda bilim adamı, Darwinizm'in geçersizliğini görmekte, canlıların kökenini artık "bilinçli tasarım" (intelligent design) kavramıyla açıklamaktadırlar. Söz konusu "bilinçli tasarım", tüm canlıları Allah'ın yaratmış olduğunun bilimsel bir delilidir.
Evrim teorisinin çöküşünü ve yaratılışın delillerini diğer pek çok çalışmamızda bütün bilimsel detaylarıyla ele aldık ve almaya devam ediyoruz. Ancak konuyu, taşıdığı büyük önem nedeniyle, burada da özetlemekte yarar vardır.
Darwin'i Yıkan Zorluklar
Evrim teorisi, tarihi eski Yunan'a kadar uzanan bir öğreti olmasına karşın, kapsamlı olarak 19. yüzyılda ortaya atıldı. Teoriyi bilim dünyasının gündemine sokan en önemli gelişme, Charles Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabıydı. Darwin bu kitapta dünya üzerindeki farklı canlı türlerini Allah'ın ayrı ayrı yarattığı gerçeğine karşı çıkıyordu. Darwin'e göre, tüm türler ortak bir atadan geliyorlardı ve zaman içinde küçük değişimlerle farklılaşmışlardı.
Darwin'in teorisi, hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmıyordu; kendisinin de kabul ettiği gibi sadece bir "mantık yürütme" idi. Hatta Darwin'in kitabındaki "Teorinin Zorlukları" başlıklı uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori pek çok önemli soru karşısında açık veriyordu.
Darwin, teorisinin önündeki zorlukların gelişen bilim tarafından aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini güçlendireceğini umuyordu. Bunu kitabında sık sık belirtmişti. Ancak gelişen bilim, Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin temel iddialarını birer birer dayanaksız bırakmıştır.
Darwinizm'in bilim karşısındaki yenilgisi, üç temel başlıkta incelenebilir:
1) Teori, hayatın yeryüzünde ilk kez nasıl ortaya çıktığını asla açıklayamamaktadır.
2) Teorinin öne sürdüğü "evrim mekanizmaları"nın, gerçekte evrimleştirici bir etkiye sahip olduğunu gösteren hiçbir bilimsel bulgu yoktur.
3) Fosil kayıtları, evrim teorisinin öngörülerinin tam aksine bir tablo ortaya koymaktadır.
Bu bölümde, bu üç temel başlığı ana hatları ile inceleyeceğiz.
Aşılamayan İlk Basamak: Hayatın Kökeni
Evrim teorisi, tüm canlı türlerinin, bundan yaklaşık 3.8 milyar yıl önce ilkel dünyada ortaya çıkan tek bir canlı hücreden geldiklerini iddia etmektedir. Tek bir hücrenin nasıl olup da milyonlarca kompleks canlı türünü oluşturduğu ve eğer gerçekten bu tür bir evrim gerçekleşmişse neden bunun izlerinin fosil kayıtlarında bulunamadığı, teorinin açıklayamadığı sorulardandır. Ancak tüm bunlardan önce, iddia edilen evrim sürecinin ilk basamağı üzerinde durmak gerekir. Sözü edilen o "ilk hücre" nasıl ortaya çıkmıştır?
Evrim teorisi, yaratılışı reddettiği, hiçbir doğaüstü müdahaleyi kabul etmediği için, o "ilk hücre"nin, hiçbir tasarım, plan ve düzenleme olmadan, doğa kanunları içinde rastlantısal olarak meydana geldiğini iddia eder. Yani teoriye göre, cansız madde tesadüfler sonucunda ortaya canlı bir hücre çıkarmış olmalıdır. Ancak bu, bilinen en temel biyoloji kanunlarına aykırı bir iddiadır.
"Hayat Hayattan Gelir"
Darwin, kitabında hayatın kökeni konusundan hiç söz etmemişti. Çünkü onun dönemindeki ilkel bilim anlayışı, canlıların çok basit bir yapıya sahip olduklarını varsayıyordu. Ortaçağ'dan beri inanılan "spontane jenerasyon" adlı teoriye göre, cansız maddelerin tesadüfen biraraya gelip, canlı bir varlık oluşturabileceklerine inanılıyordu. Bu dönemde böceklerin yemek artıklarından, farelerin de buğdaydan oluştuğu yaygın bir düşünceydi. Bunu ispatlamak için de ilginç deneyler yapılmıştı. Kirli bir paçavranın üzerine biraz buğday konmuş ve biraz beklendiğinde bu karışımdan farelerin oluşacağı sanılmıştı.
Etlerin kurtlanması da hayatın cansız maddelerden türeyebildiğine bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra anlaşılacaktı ki, etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden oluşmuyorlar, sineklerin getirip bıraktıkları gözle görülmeyen larvalardan çıkıyorlardı.
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını yazdığı dönemde ise, bakterilerin cansız maddeden oluşabildikleri inancı, bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu.
Oysa Darwin'in kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun çalışma ve deneyler sonucunda vardığı sonucu şöyle özetlemişti: "Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür." 1
Evrim teorisinin savunucuları, Pasteur'ün bulgularına karşı uzun süre direndiler. Ancak gelişen bilim, canlı hücresinin karmaşık yapısını ortaya çıkardıkça, hayatın kendiliğinden oluşabileceği iddiasının geçersizliği daha da açık hale geldi.
20. Yüzyıldaki Sonuçsuz Çabalar
20. yüzyılda hayatın kökeni konusunu ele alan ilk evrimci, ünlü Rus biyolog Alexander Oparin oldu. Oparin, 1930'lu yıllarda ortaya attığı birtakım tezlerle, canlı hücresinin tesadüfen meydana gelebileceğini ispat etmeye çalıştı. Ancak bu çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanacak ve Oparin şu itirafı yapmak zorunda kalacaktı: "Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır." 2
Oparin'in yolunu izleyen evrimciler, hayatın kökeni konusunu çözüme kavuşturacak deneyler yapmaya çalıştılar. Bu deneylerin en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından 1953 yılında düzenlendi. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları bir deney düzeneğinde birleştirerek ve bu karışıma enerji ekleyerek, proteinlerin yapısında kullanılan birkaç organik molekül (aminoasit) sentezledi.
O yıllarda evrim adına önemli bir aşama gibi tanıtılan bu deneyin geçerli olmadığı ve deneyde kullanılan atmosferin gerçek dünya koşullarından çok farklı olduğu, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacaktı.3
Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'in kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti.4
Hayatın kökeni sorununu açıklamak için 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. San Diego Scripps Enstitüsü'nden ünlü jeokimyacı Jeffrey Bada, evrimci Earth dergisinde 1998 yılında yayınlanan bir makalede bu gerçeği şöyle kabul eder:
Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı? 5
Hayatın Kompleks Yapısı
Evrim teorisinin hayatın kökeni konusunda bu denli büyük bir açmaza girmesinin başlıca nedeni, en basit sanılan canlı yapıların bile inanılmaz derecede karmaşık yapılara sahip olmasıdır. Canlı hücresi, insanoğlunun yaptığı bütün teknolojik ürünlerden daha karmaşıktır. Öyle ki bugün dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında bile cansız maddeler biraraya getirilerek canlı bir hücre üretilememektedir.
Bir hücrenin meydana gelmesi için gereken şartlar, asla rastlantılarla açıklanamayacak kadar fazladır. Hücrenin en temel yapı taşı olan proteinlerin rastlantısal olarak sentezlenme ihtimali; 500 aminoasitlik ortalama bir protein için, 10950'de 1'dir. Ancak matematikte 1050'de 1'den küçük olasılıklar pratik olarak "imkansız" sayılır. Hücrenin çekirdeğinde yer alan ve genetik bilgiyi saklayan DNA molekülü ise, inanılmaz bir bilgi bankasıdır. İnsan DNA'sının içerdiği bilginin, eğer kağıda dökülmeye kalkılsa, 500'er sayfadan oluşan 900 ciltlik bir kütüphane oluşturacağı hesaplanmaktadır.
Bu noktada çok ilginç bir ikilem daha vardır: DNA, yalnız birtakım özelleşmiş proteinlerin (enzimlerin) yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Bu ise, hayatın kendiliğinden oluştuğu senaryosunu çıkmaza sokmaktadır. San Diego California Üniversitesi'nden ünlü evrimci Prof. Leslie Orgel, Scientific American dergisinin Ekim 1994 tarihli sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır. 6
Kuşkusuz eğer hayatın doğal etkenlerle ortaya çıkması imkansız ise, bu durumda hayatın doğaüstü bir biçimde "yaratıldığını" kabul etmek gerekir. Bu gerçek, en temel amacı yaratılışı reddetmek olan evrim teorisini açıkça geçersiz kılmaktadır.
Evrimin Hayali Mekanizmaları
Darwin'in teorisini geçersiz kılan ikinci büyük nokta, teorinin "evrim mekanizmaları" olarak öne sürdüğü iki kavramın da gerçekte hiçbir evrimleştirici güce sahip olmadığının anlaşılmış olmasıdır.
Darwin, ortaya attığı evrim iddiasını tamamen "doğal seleksiyon" mekanizmasına bağlamıştı. Bu mekanizmaya verdiği önem, kitabının isminden de açıkça anlaşılıyordu: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla...
Doğal seleksiyon, doğal seçme demektir. Doğadaki yaşam mücadelesi içinde, doğal şartlara uygun ve güçlü canlıların hayatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanlar tarafından tehdit edilen bir geyik sürüsünde, daha hızlı koşabilen geyikler hayatta kalacaktır. Böylece geyik sürüsü, hızlı ve güçlü bireylerden oluşacaktır. Ama elbette bu mekanizma, geyikleri evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne, örneğin atlara dönüştürmez.
Dolayısıyla doğal seleksiyon mekanizması hiçbir evrimleştirici güce sahip değildir. Darwin de bu gerçeğin farkındaydı ve Türlerin Kökeni adlı kitabında "Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz" demek zorunda kalmıştı.7
Lamarck'ın Etkisi
Peki bu "faydalı değişiklikler" nasıl oluşabilirdi? Darwin, kendi döneminin ilkel bilim anlayışı içinde, bu soruyu Lamarck'a dayanarak cevaplamaya çalışmıştı. Darwin'den önce yaşamış olan Fransız biyolog Lamarck'a göre, canlılar yaşamları sırasında geçirdikleri fiziksel değişiklikleri sonraki nesle aktarıyorlar, nesilden nesile biriken bu özellikler sonucunda yeni türler ortaya çıkıyordu. Örneğin Lamarck'a göre zürafalar ceylanlardan türemişlerdi, yüksek ağaçların yapraklarını yemek için çabalarken nesilden nesile boyunları uzamıştı.
Darwin de benzeri örnekler vermiş, örneğin Türlerin Kökeni adlı kitabında, yiyecek bulmak için suya giren bazı ayıların zamanla balinalara dönüştüğünü iddia etmişti.8
Ama Mendel'in keşfettiği ve 20.yüzyılda gelişen genetik bilimiyle kesinleşen kalıtım kanunları, kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması efsanesini kesin olarak yıktı. Böylece doğal seleksiyon "tek başına" ve dolayısıyla tümüyle etkisiz bir mekanizma olarak kalmış oluyordu.
Neo-Darwinizm ve Mutasyonlar
Darwinistler ise bu duruma bir çözüm bulabilmek için 1930'ların sonlarında, "Modern Sentetik Teori"yi ya da daha yaygın ismiyle neo-Darwinizm'i ortaya attılar. Neo-Darwinizm, doğal seleksiyonun yanına "faydalı değişiklik sebebi" olarak mutasyonları, yani canlıların genlerinde radyasyon gibi dış etkiler ya da kopyalama hataları sonucunda oluşan bozulmaları ekledi.
Bugün de hala dünyada evrim adına geçerliliğini koruyan model neo-Darwinizm'dir. Teori, yeryüzünde bulunan milyonlarca canlı türünün, bu canlıların, kulak, göz, akciğer, kanat gibi sayısız kompleks organlarının "mutasyonlara", yani genetik bozukluklara dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmektedir. Ama teoriyi çaresiz bırakan açık bir bilimsel gerçek vardır: Mutasyonlar canlıları geliştirmezler, aksine her zaman için canlılara zarar verirler.
Bunun nedeni çok basittir: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rasgele bir etki ancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar:
Mutasyonlar küçük, rasgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu üç özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rasgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. 9
Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı, yani genetik bilgiyi geliştiren mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların zararlı olduğu görüldü. Anlaşıldı ki, evrim teorisinin "evrim mekanizması" olarak gösterdiği mutasyonlar, gerçekte canlıları sadece tahrip eden, sakat bırakan genetik olaylardır. (İnsanlarda mutasyonun en sık görülen etkisi de kanserdir.) Elbette tahrip edici bir mekanizma "evrim mekanizması" olamaz. Doğal seleksiyon ise, Darwin'in de kabul ettiği gibi, "tek başına hiçbir şey yapamaz." Bu gerçek bizlere doğada hiçbir "evrim mekanizması" olmadığını göstermektedir. Evrim mekanizması olmadığına göre de, evrim denen hayali süreç yaşanmış olamaz.
Fosil Kayıtları: Ara Formlardan Eser Yok
Evrim teorisinin iddia ettiği senaryonun yaşanmamış olduğunun en açık göstergesi ise fosil kayıtlarıdır.
Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca yıl süren uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir.
Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız "ara türler"in oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir.
Örneğin geçmişte, balık özelliklerini taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için de, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdır. Evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu teorik yaratıklara "ara geçiş formu" adını verirler.
Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışlarsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekir. Ve bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Darwin, Türlerin Kökeni'nde bunu şöyle açıklamıştır:
Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir. 10
Darwin'in Yıkılan Umutları
Ancak 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yapıldığı halde bu ara geçiş formlarına rastlanamamıştır. Yapılan kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermiştir.
Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. 11
Yani fosil kayıtlarında, tüm canlı türleri, aralarında hiçbir geçiş formu olmadan eksiksiz biçimleriyle aniden ortaya çıkmaktadırlar. Bu, Darwin'in öngörülerinin tam aksidir. Dahası, bu canlı türlerinin yaratıldıklarını gösteren çok güçlü bir delildir. Çünkü bir canlı türünün, kendisinden evrimleştiği hiçbir atası olmadan, bir anda ve kusursuz olarak ortaya çıkmasının tek açıklaması, o türün yaratılmış olmasıdır. Bu gerçek, ünlü evrimci biyolog Douglas Futuyma tarafından da kabul edilir:
Yaratılış ve evrim, yaşayan canlıların kökeni hakkında yapılabilecek yegane iki açıklamadır. Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da böyle olmamıştır. Eğer böyle olmadıysa, bir değişim süreci sayesinde kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmiş olmalıdırlar. Ama eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde sonsuz güç sahibi bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir. 12
Fosiller ise, canlıların yeryüzünde eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Yani "türlerin kökeni", Darwin'in sandığının aksine, evrim değil yaratılıştır.
İnsanın Evrimi Masalı
Evrim teorisini savunanların en çok gündeme getirdikleri konu, insanın kökeni konusudur. Bu konudaki Darwinist iddia, bugün yaşayan modern insanın maymunsu birtakım yaratıklardan geldiğini varsayar. 4-5 milyon yıl önce başladığı varsayılan bu süreçte, modern insan ile ataları arasında bazı "ara form"ların yaşadığı iddia edilir. Gerçekte tümüyle hayali olan bu senaryoda dört temel "kategori" sayılır:
1) Australopithecus
2) Homo habilis
3) Homo erectus
4) Homo sapiens
Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına "güney maymunu" anlamına gelen "Australopithecus" ismini verirler. Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türünden başka bir şey değildir. Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard gibi İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomistin Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar, bu canlıların sadece soyu tükenmiş bir maymun türüne ait olduklarını ve insanlarla hiçbir benzerlik taşımadıklarını göstermiştir.13
Evrimciler insan evriminin bir sonraki safhasını da, "homo" yani insan olarak sınıflandırırlar. İddiaya göre homo serisindeki canlılar, Australopithecuslar'dan daha gelişmişlerdir. Evrimciler, bu farklı canlılara ait fosilleri ardı ardına dizerek hayali bir evrim şeması oluştururlar. Bu şema hayalidir, çünkü gerçekte bu farklı sınıfların arasında evrimsel bir ilişki olduğu asla ispatlanamamıştır. Evrim teorisinin 20. yüzyıldaki en önemli savunucularından biri olan Ernst Mayr, "Homo sapiens'e uzanan zincir gerçekte kayıptır" diyerek bunu kabul eder. 14
Evrimciler "Australopithecus > Homo habilis > Homo erectus > Homo sapiens" sıralamasını yazarken, bu türlerin her birinin, bir sonrakinin atası olduğu izlenimini verirler. Oysa paleoantropologların son bulguları, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus'un dünya'nın farklı bölgelerinde aynı dönemlerde yaşadıklarını göstermektedir.15
Dahası Homo erectus sınıflamasına ait insanların bir bölümü çok modern zamanlara kadar yaşamışlar, Homo sapiens neandertalensis ve Homo sapiens sapiens (modern insan) ile aynı ortamda yan yana bulunmuşlardır.16
Bu ise elbette bu sınıfların birbirlerinin ataları oldukları iddiasının geçersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Harvard Üniversitesi paleontologlarından Stephen Jay Gould, kendisi de bir evrimci olmasına karşın, Darwinist teorinin içine girdiği bu çıkmazı şöyle açıklar:
Eğer birbiri ile paralel bir biçimde yaşayan üç farklı hominid (insanımsı) çizgisi varsa, o halde bizim soy ağacımıza ne oldu? Açıktır ki, bunların biri diğerinden gelmiş olamaz. Dahası, biri diğeriyle karşılaştırıldığında evrimsel bir gelişme trendi göstermemektedirler. 17
Kısacası, medyada ya da ders kitaplarında yer alan hayali birtakım "yarı maymun, yarı insan" canlıların çizimleriyle, yani sırf propaganda yoluyla ayakta tutulmaya çalışılan insanın evrimi senaryosu, hiçbir bilimsel temeli olmayan bir masaldan ibarettir.
Bu konuyu uzun yıllar inceleyen, özellikle Australopithecus fosilleri üzerinde 15 yıl araştırma yapan İngiltere'nin en ünlü ve saygın bilim adamlarından Lord Solly Zuckerman, bir evrimci olmasına rağmen, ortada maymunsu canlılardan insana uzanan gerçek bir soy ağacı olmadığı sonucuna varmıştır.
Zuckerman bir de ilginç bir "bilim skalası" yapmıştır. Bilimsel olarak kabul ettiği bilgi dallarından, bilim dışı olarak kabul ettiği bilgi dallarına kadar bir yelpaze oluşturmuştur. Zuckerman'ın bu tablosuna göre en "bilimsel" -yani somut verilere dayanan- bilgi dalları kimya ve fiziktir. Yelpazede bunlardan sonra biyoloji bilimleri, sonra da sosyal bilimler gelir. Yelpazenin en ucunda, yani en "bilim dışı" sayılan kısımda ise, Zuckerman'a göre, telepati, altıncı his gibi "duyum ötesi algılama" kavramları ve bir de "insanın evrimi" vardır! Zuckerman, yelpazenin bu ucunu şöyle açıklar:
Objektif gerçekliğin alanından çıkıp da, biyolojik bilim olarak varsayılan bu alanlara -yani duyum ötesi algılamaya ve insanın fosil tarihinin yorumlanmasına- girdiğimizde, evrim teorisine inanan bir kimse için herşeyin mümkün olduğunu görürüz. Öyle ki teorilerine kesinlikle inanan bu kimselerin çelişkili bazı yargıları aynı anda kabul etmeleri bile mümkündür. 18
İşte insanın evrimi masalı da, teorilerine körü körüne inanan birtakım insanların buldukları bazı fosilleri ön yargılı bir biçimde yorumlamalarından ibarettir.
Darwin Formülü!
Şimdiye kadar ele aldığımız tüm teknik delillerin yanında, isterseniz evrimcilerin nasıl saçma bir inanışa sahip olduklarını bir de çocukların bile anlayabileceği kadar açık bir örnekle özetleyelim.
Evrim teorisi canlılığın tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla bu iddiaya göre cansız ve şuursuz atomlar biraraya gelerek önce hücreyi oluşturmuşlardır ve sonrasında aynı atomlar bir şekilde diğer canlıları ve insanı meydana getirmişlerdir. şimdi düşünelim; canlılığın yapıtaşı olan karbon, fosfor, azot, potasyum gibi elementleri biraraya getirdiğimizde bir yığın oluşur. Bu atom yığını, hangi işlemden geçirilirse geçirilsin, tek bir canlı oluşturamaz. İsterseniz bu konuda bir "deney" tasarlayalım ve evrimcilerin aslında savundukları, ama yüksek sesle dile getiremedikleri iddiayı onlar adına "Darwin Formülü" adıyla inceleyelim:
Evrimciler, çok sayıda büyük varilin içine canlılığın yapısında bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri malzemeleri de bu varillere eklesinler. Karışımların içine, istedikleri kadar (doğal şartlarda oluşumu mümkün olmayan) amino asit, istedikleri kadar da (bir tekinin bile rastlantısal oluşma ihtimali 10950 olan) protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem versinler. Bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla karıştırsınlar. Varillerin başına da dünyanın önde gelen bilim adamlarını koysunlar. Bu uzmanlar babadan oğula, kuşaktan kuşağa aktararak nöbetleşe milyarlarca, hatta trilyonlarca sene sürekli varillerin başında beklesinler. Bir canlının oluşması için hangi şartların var olması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest olsun. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden kesinlikle bir canlı çıkartamazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, kanaryaları, bülbülleri, papağanları, atları, yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları, karanfilleri, muzları, portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, karpuzları, incirleri, zeytinleri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar. Değil burada birkaçını saydığımız bu canlı varlıkları, bunların tek bir hücresini bile elde edemezler.
Kısacası, bilinçsiz atomlar biraraya gelerek hücreyi oluşturamazlar. Sonra yeni bir karar vererek bir hücreyi ikiye bölüp, sonra art arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu bulan, sonra kendi hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri oluşturamazlar. Madde, ancak Allah'ın üstün yaratmasıyla hayat bulur.
Bunun aksini iddia eden evrim teorisi ise, akla tamamen aykırı bir safsatadır. Evrimcilerin ortaya attığı iddialar üzerinde biraz bile düşünmek, üstteki örnekte olduğu gibi, bu gerçeği açıkça gösterir.
Göz ve Kulaktaki Teknoloji
Evrim teorisinin kesinlikle açıklama getiremeyeceği bir diğer konu ise göz ve kulaktaki üstün algılama kalitesidir.
Gözle ilgili konuya geçmeden önce "Nasıl görürüz?" sorusuna kısaca cevap verelim. Bir cisimden gelen ışınlar, gözde retinaya ters olarak düşer. Bu ışınlar, buradaki hücreler tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülür ve beynin arka kısmındaki görme merkezi denilen küçücük bir noktaya ulaşır. Bu elektrik sinyalleri bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Bu bilgiden sonra şimdi düşünelim:
Beyin ışığa kapalıdır. Yani beynin içi kapkaranlıktır, ışık beynin bulunduğu yere kadar giremez. Görüntü merkezi denilen yer kapkaranlık, ışığın asla ulaşmadığı, belki de hiç karşılaşmadığınız kadar karanlık bir yerdir. Ancak siz bu zifiri karanlıkta ışıklı, pırıl pırıl bir dünyayı seyretmektesiniz.
Üstelik bu o kadar net ve kaliteli bir görüntüdür ki 21. yüzyıl teknolojisi bile her türlü imkana rağmen bu netliği sağlayamamıştır. Örneğin şu anda okuduğunuz kitaba, kitabı tutan ellerinize bakın, sonra başınızı kaldırın ve çevrenize bakın. şu anda gördüğünüz netlik ve kalitedeki bu görüntüyü başka bir yerde gördünüz mü? Bu kadar net bir görüntüyü size dünyanın bir numaralı televizyon şirketinin ürettiği en gelişmiş televizyon ekranı dahi veremez. 100 yıldır binlerce mühendis bu netliğe ulaşmaya çalışmaktadır. Bunun için fabrikalar, dev tesisler kurulmakta, araştırmalar yapılmakta, planlar ve tasarımlar geliştirilmektedir. Yine bir TV ekranına bakın, bir de şu anda elinizde tuttuğunuz bu kitaba. Arada büyük bir netlik ve kalite farkı olduğunu göreceksiniz. Üstelik, TV ekranı size iki boyutlu bir görüntü gösterir, oysa siz üç boyutlu, derinlikli bir perspektifi izlemektesiniz.
Uzun yıllardır on binlerce mühendis üç boyutlu TV yapmaya, gözün görme kalitesine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Evet, üç boyutlu bir televizyon sistemi yapabildiler ama onu da gözlük takmadan üç boyutlu görmek mümkün değil, kaldı ki bu suni bir üç boyuttur. Arka taraf daha bulanık, ön taraf ise kağıttan dekor gibi durur. Hiçbir zaman gözün gördüğü kadar net ve kaliteli bir görüntü oluşmaz. Kamerada da, televizyonda da mutlaka görüntü kaybı meydana gelir.
İşte evrimciler, bu kaliteli ve net görüntüyü oluşturan mekanizmanın tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedirler. şimdi biri size, odanızda duran televizyon tesadüfler sonucunda oluştu, atomlar biraraya geldi ve bu görüntü oluşturan aleti meydana getirdi dese ne düşünürsünüz? Binlerce kişinin biraraya gelip yapamadığını şuursuz atomlar nasıl yapsın?
Gözün gördüğünden daha ilkel olan bir görüntüyü oluşturan alet tesadüfen oluşamıyorsa, gözün ve gözün gördüğü görüntünün de tesadüfen oluşamayacağı çok açıktır. Aynı durum kulak için de geçerlidir. Dış kulak, çevredeki sesleri kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynen görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir.
Gözdeki durum kulak için de geçerlidir, yani beyin, ışık gibi sese de kapalıdır, ses geçirmez. Dolayısıyla dışarısı ne kadar gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse, burada keskin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.
Net bir görüntü elde edebilmek ümidiyle teknoloji nasıl kullanılıyorsa, ses için de aynı çabalar onlarca yıldır sürdürülmektedir. Ses kayıt cihazları, müzik setleri, birçok elektronik alet, sesi algılayan müzik sistemleri bu çalışmalardan bazılarıdır. Ancak, tüm teknolojiye, bu teknolojide çalışan binlerce mühendise ve uzmana rağmen kulağın oluşturduğu netlik ve kalitede bir sese ulaşılamamıştır. En büyük müzik sistemi şirketinin ürettiği en kaliteli müzik setini düşünün. Sesi kaydettiğinde mutlaka sesin bir kısmı kaybolur veya az da olsa mutlaka parazit oluşur veya müzik setini açtığınızda daha müzik başlamadan bir cızırtı mutlaka duyarsınız. Ancak insan vücudundaki teknolojinin ürünü olan sesler son derece net ve kusursuzdur. Bir insan kulağı, hiçbir zaman müzik setinde olduğu gibi cızırtılı veya parazitli algılamaz; ses ne ise tam ve net bir biçimde onu algılar. Bu durum, insan yaratıldığı günden bu yana böyledir.
Şimdiye kadar insanoğlunun yaptığı hiçbir görüntü ve ses cihazı, göz ve kulak kadar hassas ve başarılı birer algılayıcı olamamıştır.
Ancak görme ve işitme olayında, tüm bunların ötesinde, çok büyük bir gerçek daha vardır.
Beynin İçinde Gören ve Duyan Şuur Kime Aittir?
Beynin içinde, ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden, senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan kimdir?
İnsanın gözlerinden, kulaklarından, burnundan gelen uyarılar, elektrik sinyali olarak beyne gider. Biyoloji, fizyoloji veya biyokimya kitaplarında bu görüntünün beyinde nasıl oluştuğuna dair birçok detay okursunuz. Ancak, bu konu hakkındaki en önemli gerçeğe hiçbir yerde rastlayamazsınız: Beyinde, bu elektrik sinyallerini görüntü, ses, koku ve his olarak algılayan kimdir?
Beynin içinde göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm bunları algılayan bir şuur bulunmaktadır. Bu şuur kime aittir?
Elbette bu şuur beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. İşte bu yüzden, herşeyin maddeden ibaret olduğunu zanneden Darwinist-materyalistler bu sorulara hiçbir cevap verememektedirler. Çünkü bu şuur, Allah'ın yaratmış olduğu ruhtur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz.
Bu açık ve ilmi gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran yüce Allah'ı düşünüp, O'ndan korkup, O'na sığınması gerekir.
Materyalist Bir İnanç
Buraya kadar incelediklerimiz, evrim teorisinin bilimsel bulgularla açıkça çelişen bir iddia olduğunu göstermektedir. Teorinin hayatın kökeni hakkındaki iddiası bilime aykırıdır, öne sürdüğü evrim mekanizmalarının hiçbir evrimleştirici etkisi yoktur ve fosiller teorinin gerektirdiği ara formların yaşamadıklarını göstermektedir. Bu durumda, elbette, evrim teorisinin bilime aykırı bir düşünce olarak bir kenara atılması gerekir. Nitekim tarih boyunca dünya merkezli evren modeli gibi pek çok düşünce, bilimin gündeminden çıkarılmıştır. Ama evrim teorisi ısrarla bilimin gündeminde tutulmaktadır. Hatta bazı insanlar teorinin eleştirilmesini "bilime saldırı" olarak göstermeye bile çalışmaktadırlar. Peki neden?..
Bu durumun nedeni, evrim teorisinin bazı çevreler için, kendisinden asla vazgeçilemeyecek dogmatik bir inanış oluşudur. Bu çevreler, materyalist felsefeye körü körüne bağlıdırlar ve Darwinizm'i de doğaya getirilebilecek yegane materyalist açıklama olduğu için benimsemektedirler.
Bazen bunu açıkça itiraf da ederler. Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve aynı zamanda önde gelen bir evrimci olan Richard Lewontin, "önce materyalist, sonra bilim adamı" olduğunu şöyle itiraf etmektedir:
Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan 'a priori' bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz. 19
Bu sözler, Darwinizm'in, materyalist felsefeye bağlılık uğruna yaşatılan bir dogma olduğunun açık ifadeleridir. Bu dogma, maddeden başka hiçbir varlık olmadığını varsayar. Bu nedenle de cansız, bilinçsiz maddenin, hayatı yarattığına inanır. Milyonlarca farklı canlı türünün; örneğin kuşların, balıkların, zürafaların, kaplanların, böceklerin, ağaçların, çiçeklerin, balinaların ve insanların maddenin kendi içindeki etkileşimlerle, yani yağan yağmurla, çakan şimşekle, cansız maddenin içinden oluştuğunu kabul eder. Gerçekte ise bu, hem akla hem bilime aykırı bir kabuldür. Ama Darwinistler kendi deyimleriyle "İlahi bir açıklamanın sahneye girmemesi" için, bu kabulü savunmaya devam etmektedirler.
Canlıların kökenine materyalist bir ön yargı ile bakmayan insanlar ise, şu açık gerçeği göreceklerdir: Tüm canlılar, üstün bir güç, bilgi ve akla sahip olan bir Yaratıcının eseridirler. Yaratıcı, tüm evreni yoktan var eden, en kusursuz biçimde düzenleyen ve tüm canlıları yaratıp şekillendiren Allah'tır.
Evrim Teorisi Dünya Tarihinin En Etkili Büyüsüdür
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, ön yargısız, hiçbir ideolojinin etkisi altında kalmadan, sadece aklını ve mantığını kullanan her insan, bilim ve medeniyetten uzak toplumların hurafelerini andıran evrim teorisinin inanılması imkansız bir iddia olduğunu kolaylıkla anlayacaktır.
Yukarıda da belirtildiği gibi, evrim teorisine inananlar, büyük bir varilin içine birçok atomu, molekülü, cansız maddeyi dolduran ve bunların karışımından zaman içinde düşünen, akleden, buluşlar yapan profesörlerin, üniversite öğrencilerinin, Einstein, Hubble gibi bilim adamlarının, Frank Sinatra, Charlton Heston gibi sanatçıların, bunun yanı sıra ceylanların, limon ağaçlarının, karanfillerin çıkacağına inanmaktadırlar. Üstelik, bu saçma iddiaya inananlar bilim adamları, pofesörler, kültürlü, eğitimli insanlardır. Bu nedenle evrim teorisi için "dünya tarihinin en büyük ve en etkili büyüsü" ifadesini kullanmak yerinde olacaktır. Çünkü, dünya tarihinde insanların bu derece aklını başından alan, akıl ve mantıkla düşünmelerine imkan tanımayan, gözlerinin önüne sanki bir perde çekip çok açık olan gerçekleri görmelerine engel olan bir başka inanç veya iddia daha yoktur. Bu, eski Mısırlıların Güneş Tanrısı Ra'ya, Afrikalı bazı kabilelerin totemlere, Sebe halkının Güneş'e tapmasından, Hz. İbrahim'in kavminin elleri ile yaptıkları putlara, Hz. Musa'nın kavminin altından yaptıkları buzağıya tapmalarından çok daha vahim ve akıl almaz bir körlüktür. Gerçekte bu durum, Allah'ın Kuran'da işaret ettiği bir akılsızlıktır. Allah, bazı insanların anlayışlarının kapanacağını ve gerçekleri görmekten aciz duruma düşeceklerini birçok ayetinde bildirmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için fark etmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır. (Bakara Suresi, 6-7)
⦠Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Allah bir başka ayetinde ise, bu insanların mucizeler görseler bile inanmayacak kadar büyülendiklerini şöyle bildirmektedir:
Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)
Bu kadar geniş bir kitlenin üzerinde bu büyünün etkili olması, insanların gerçeklerden bu kadar uzak tutulmaları ve 150 yıldır bu büyünün bozulmaması ise, kelimelerle anlatılamayacak kadar hayret verici bir durumdur. Çünkü, bir veya birkaç insanın imkansız senaryolara, saçmalık ve mantıksızlıklarla dolu iddialara inanmaları anlaşılabilir. Ancak dünyanın dört bir yanındaki insanların, şuursuz ve cansız atomların ani bir kararla biraraya gelip; olağanüstü bir organizasyon, disiplin, akıl ve şuur gösterip kusursuz bir sistemle işleyen evreni, canlılık için uygun olan her türlü özelliğe sahip olan Dünya gezegenini ve sayısız kompleks sistemle donatılmış canlıları meydana getirdiğine inanmasının, "büyü"den başka bir açıklaması yoktur.
Nitekim, Allah Kuran'da, inkarcı felsefenin savunucusu olan bazı kimselerin, yaptıkları büyülerle insanları etkilediklerini Hz. Musa ve Firavun arasında geçen bir olayla bizlere bildirmektedir. Hz. Musa, Firavun'a hak dini anlattığında, Firavun Hz. Musa'ya, kendi "bilgin büyücüleri" ile insanların toplandığı bir yerde karşılaşmasını söyler. Hz. Musa, büyücülerle karşılaştığında, büyücülere önce onların marifetlerini sergilemelerini emreder. Bu olayın anlatıldığı ayetler şöyledir:
(Musa
"Siz atın" dedi. (Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (Araf Suresi, 116)Görüldüğü gibi Firavun'un büyücüleri yaptıkları "aldatmacalar"la -Hz. Musa ve ona inananlar dışında- insanların hepsini büyüleyebilmişlerdir. Ancak, onların attıklarına karşılık Hz. Musa'nın ortaya koyduğu delil, onların bu büyüsünü, ayetteki ifadeyle "uydurduklarını yutmuş" yani etkisiz kılmıştır:
Biz de Musa'ya: "Asanı fırlatıver" diye vahyettik. (O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor. Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı. Orada yenilmiş oldular ve küçük düşmüşler olarak tersyüz çevrildiler. (Araf Suresi, 117-119)
Ayette de bildirildiği gibi, daha önce insanları büyüleyerek etkileyen bu kişilerin yaptıklarının bir sahtekarlık olduğunun anlaşılması ile, söz konusu insanlar küçük düşmüşlerdir. Günümüzde de bir büyünün etkisiyle, bilimsellik kılıfı altında son derece saçma iddialara inanan ve bunları savunmaya hayatlarını adayanlar, eğer bu iddialardan vazgeçmezlerse gerçekler tam anlamıyla açığa çıktığında ve "büyü bozulduğunda" küçük duruma düşeceklerdir. Nitekim evrimi savunan ve ateist bir felsefeci olan Malcolm Muggeridge böyle bir durumdan endişelendiğini şöyle itiraf etmektedir:
Ben kendim, evrim teorisinin, özellikle uygulandığı alanlarda, geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük espri malzemelerinden biri olacağına ikna oldum. Gelecek kuşak, bu kadar çürük ve belirsiz bir hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle karşılayacaktır.20
Bu gelecek, uzakta değildir aksine çok yakın bir gelecekte insanlar "tesadüfler"in ilah olamayacaklarını anlayacaklar ve evrim teorisi dünya tarihinin en büyük aldatmacası ve en şiddetli büyüsü olarak tanımlanacaktır. Bu şiddetli büyü, büyük bir hızla dünyanın dört bir yanında insanların üzerinden kalkmaya başlamıştır. Evrim aldatmacasının sırrını öğrenen birçok insan, bu aldatmacaya nasıl kandığını hayret ve şaşkınlıkla düşünmektedir.


