Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
XVI. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI
A) XVI. Yüzyılın Siyasi ve Sosyal Durumu
XVI. yüzyıl her yönüyle Osmanlı için bir altın çağdır. Bu devirde devletin sınırları üç kıtaya yayılarak Türk tarihindeki en geniş sınırlara ulaşmış kudret ve zenginlikte üstünlüğü övülecek duruma gelmiştir. Devlet adamları zeki, dürüst, ahlaklı, adil ve yetenekli kişilerdir. Ordu ve donanama tam manasıyla bir disiplin içindedir. Ekonomik durum yerli yerinde, halkın geliri ve rahatı gayet iyidir. (SOYSAL, 2002, s.379).
XVI. yüzyılın olaylarını şöyle sıralayabiliriz:
Osmanlı Devletinin başına geçen Yavuz Sultan Selim ilk seferini doğu sınırlarında durmadan karışıklık çıkaran Şah İsmâil üzerine düzenler. Safevî Devletiânin başında bulunan Şah İsmâil, Türk asıllı olduğu halde siyasi emelleri uğruna doğu Anadolu halkını bölüp ayırmaya uğraşmaktadır. Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Devletiâni uzun süre uğraştıran Şah İsmâilâi ( 23 Ağustos 1514) Çaldıranâda yener. Böylece imparatorluk için manevi bir tehlike olan Şîî-Safevî propagandasının önüne geçer. (TDEK, 1992,s.13).
Yavuz Sultan Selimâin Çaldıranâda kazandığı bu zafer devletin başarılar zincirinin başlangıcı olmuştur. Bu seferin ardından Ridâniye (1517) ve Merc-i Dâbık (1516) zaferleriyle Suriye, Filistin, Hicaz ve Mısır Osmanlı ülkesine katılır. Ayrıca Ramazan Oğulları ve Dulkadir Oğulları gibi önemli merkezlerde Maraş, Mardin, Kayseri, Diyarbakır, Adana ve çevreleriyle birlikte Osmanlı ülkesine katılmıştır.
Osmanlı Devletiânin Doğuâda kazandığı bu başarıların önemli bir sonucu olarak İslam dünyasında egemenliğin sembolü olan âHalifelikâ Osman Oğulları ailesine geçmiştir. 10 Temmuz 1517âde Mekke Emiri, Mekke ve Medineânin ana hatlarıyla Mukaddes Emanetler ve Peygamberimizin bayrağı olan Sancak-ı şerîfâi teslim eder. (İSLAM, 1992, s.96).
Yavuz Sultan Selimâin 21 eylül 1520 gecesi vefat etmesi üzerine Sultan Süleyman Han 30 Eylül 1520âde tahta çıkar. Sultan Süleyman Han hukuka bağlılığı ile ünlüdür. Adildir. Zulme sapanları affetmez. Devlet memurlarını geçerli bir gerekçe olmadıkça azletmez, mutlaka haklı sebeplere dayandığı zaman azlederdi. Kanuna ve adalete bu derece düşkün olması sebebiyle ona âKanûnîâ unvanı verilmiştir. Avrupalılar arasında ise âMuhteşem Süleymanâ ve âBüyük Türkâ diye anılmaktadır. (GÜNENSAY, 1943, s.142)
Osmanlı İmparatorluğu Yavuz Sultan Selimâden sonra oğlu Kanûnî Sultan Süleyman zamanında da muazzam kudret ve hakimiyetini devam ettirdi. Hem doğuda hem batıda fakat bilhassa batıda önemli başarılar kazandı . Kırk altı yıllık saltanatı döneminde Avrupa seferlerine ağırlık verildi. 1521âde Belgrat, 1522âde Rodos Kalesi fethedildi. Macaristan üzerine düzenlenen sefer başarıyla sonuçlanır ve 1526âda Budin teslim alınır. 1529âda yapılan seferde Viyana kuşatılır. 1532âde Almanya seferine çıkılır. Kanije ve Temeşvar alınır, Avrupaâyı bölmek için 1537âde Fransızlara âKapitülasyonâ olarak adlandırılan ticari müsaadeler verilir. (İSLAM, 1992, s.92).
Osmanlı Devleti üç kıtayı kendisine bağladığı gibi denizler üzerindeki hakimiyetini de başarıyla sağlamıştır. Daha Yavuz Sultan Selim zamanından itibaren büyük denizci Barbaros Hayrettin ile birlikte Cezâyir ve Tunusâun Osmanlı Devletine bağlanmasıyla denizlerdeki hakimiyet başlamıştır. Preveze Deniz Zaferiyle birlikte Akdeniz bir iç deniz haline getirilmiştir. Kemal Reis, İlyas Reis, İshak Reis, Oruç Reis, Hızır Hayrettin Reis ( Barbaros Hayrettin Paşa), Pîrî Reis, Uluç Ali Reis, Turgut Reis, gibi namlı kaptanlar Cebre, Cezayir, Tunus, Sakız, Korsika Adası ve Trablusgarbâı Osmanlı topraklarına kattılar. Osmanlı denizcileri XVI. yüzyılın başında itibaren Hind sularında da görülmeye başladılar. (İSLAM, 1997, s.97).
Fakat önce Kıbrıs Lepant malubiyeti daha sonrada İran ve Avusturya savaşları bu muazzam askeri ve siyasi kuvvetin yükseldiği yerden aşağıya düşmeye başladığına birer işaret oldu.
Kanûnîânin ölümünden sonra Sultan II. Selim Osmanlı tahtına geçmiştir. II. Selim devlet işleriyle uğraşmaktan çok kadın, kız ve içki sohbetlerine düşkündü. Sultan II. Selim devrinde Sokulu Mehmet Paşaânın tedbirli yönetimiyle devletin bütünlüğü ve ihtişamı sürmüş ama yüzyılın sonunda çok değişik ırk, dil ve dine mensup toplulukların oluşturduğu Osmanlı Devletiânde bazı aksaklıkların, yanlışlıkların ortaya çıkmaya başladığı, alınan bazı tedbirlere rağmen açık bir şekilde görülmeye başlamıştır. (TDEK,1992,s.131)
Askeri ve idari Osmanlı kurumları özellikle Sokulu Mehmet Paşanın ölümünden sonra süratle bozulmaya başladı. Bu zorluklar o dönemdeki bazı mütefekkirler ve tarihçiler tarafından görülmüş ve tehlikenin büyüklüğü az çok hissedilmiş olduğu halde imparatorluğun dıştan görünen göz kamaştırıcı parlaklığı içinde bunlar esaslı bir şekilde göze çarpmamıştır. (BANARLI, 1998, C.1,s.516)
Sultan II. Selim zamanında devletin büyüklüğü ve ihtişamı belirli bir süre daha devam eder. Kuşkusuz bunda vezir-i azam Sokulu Mehmet Paşaânın payı büyüktür. Bazı tedbirler alınsa da aksaklıklar kendini XVII. yüzyılda göstermiştir.
Sultan II. Selim zamanında daha çok deniz muharebeleri yapılmıştır. Kıbrısâın fethi, İnebahtı yenilgisi, Batı Avrupa topluluklarının Osmanlıya bağlanması devrin önemli hadiseleridir. Sultan II. Selim zamanında devletin kaderini değiştirebilecek üç projeye başlanır. Süveyş kanalının açılması, Karadenizâi Hazar denizi ile birleştirecek kanalın açılması ve Marmara ile Karadeniz arasında İznik ve Sapanca gölleri ile Sakaryaâyı birbirine bağlayacak kanalların açılması fakat bu projelerin ortak bir olumsuz yanı olmuştur ki buda hiçbirinin tamamlanamamış olmasıdır.
Sultan II. Selimâin 1571 yılında vefat etmesi üzerine Osmanlı tahtına Sultan III. Murad Han çıkmıştır. Bu dönemde de yine Sokullu Mehmet Paşa vezîr-i azam görevinde bulunmaktadır. Yalnız eski gücünün kalmadığı görülmektedir. 1577âde Sokullu Mehmet Paşaânın itiraz etmesine karşılık Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu İran seferine çıkmıştır. Safevi devleti ile zorlu savaşlar yapılmış barış ise ancak savaşın başlamasından on üç yıl sonra 1590âda yapılmıştır.
1595âde vefat eden Sultan III. Murad Han yerine Sultan III. Mehmet Han tahta çıkmıştır. Bu arada aldığımız Estergon Kalesi de geri verilmiştir. Padişah sefere çıkar ve Macar ovasına girilir. 1596âda Eğri kalesi fethedilir. Haçova zaferi bu asırda Osmanlı Devletiânin kazandığı son zafer olmuştur. (İSLAM, 1992,s.96).
XVI. asır Osmanlı Devletiânin zirveye ulaşması ve hemen ardından duraklama devresine girmesi ve düşüşe geçmesine karşın Safevîler ve Bâburlular (Hind Timurî) bir yükseliş devresine girmişledir. İran ve Azerbaycanâda siyasi ve askeri hakimiyet kuran Safevî Devletiânin kurucu olan Şah İsmâil çok kısa bir süre içinde Ceyhun nehrinden Basra Körfezine ve Afganistanâdan Fırat nehrine kadar büyük bir alanı alarak buralara hakim oldu. İran, Horosan ve Azerbaycan Safevî hakimiyeti altına girdi. Fakat Şîî olan Safeviler ile Sünnî olan Osmanlılar arasında manevi zıddiyet nihayet Şah İsmâilâin orduları ile Yavuz Sultan Selimâin ordularını karşı karşıya getirince Yavuzâun 23 Ağustos 1514âte kazandığı Çaldıran Meydan Muharebesi ile Şah İsmâilâin Safevî hakimiyetine tamamen son verilmekle birlikte bu devletin bir İran devleti halinde yaşaması gibi bir netice ortaya çıktı. Nihayetinde büyük Safevî Devleti son buldu. (GÖNENSAY, 1943,s.143)
XVI. asır sadece Anadoluâdaki gelişmelerle kalmamış bu dönemde Ortaasyaâda da önemli hadiseler meydana gelmiştir. Türkistanâda hakimiyet kuran Timûr hanedanının çocukları bu dönemde Türkistanâdaki hakimiyetlerini hemen hemen terk etmek zorunda kalmışlardır. Bunun sebebi ise Timûr varislerinin Özbekâlerle yaptıkları mücadeleler olmuştur. Türkistanâda birçok büyük ülkeler ve mamur şehirler Özbekler tarafından işgal edilmiştir. Fakat kesin bir hakimiyet kurulamamıştır. İstiklal davasında bulunan mahalli beylerin isyanlarıyla karşılaşılmıştır. Böylelikle bütün XVI. asır Türkistanâda geçek bir düzenin ve otoritenin oluşamadığı karışık bir düzen olarak geçmiştir. Bunlarla beraber Timûrâun çocuklarından olan Bâbür Şah bir Türk-Moğol hakimiyeti ve Türk devleti kurmayı başarmıştır. Yalnız bu devlet Türkistanâda değil Hindistanâda kurulmuştur. Özbeklerin baskısı sonucu Hindistanâda devlet kuran Bâbür Şahâın burada oluşturduğu medeniyet Türk tarihinin iftiharla anacağı medeniyetlerden biri olmuştur. (BANARLI, 1998.C.1, s.516).
Bâbür Şahâın kurduğu bu saltanat yirmi yıl sürmüş ve ondan sonra bunu çocukları devam ettirmiştir. Bunlar içinde Celâleddîn Ekber Padişah babası gibi devleti huzur içinde yönetip yarım asırlık saltanatı boyunca Türk-Moğol imparatorluğunun en parlak devrini yaşatmıştır. XVI. asırda Hindistanâda kurulan bu büyük medeniyetin zor dönemleri başladı ve birkaç asır daha yaşatılsa da Hindistan hakimiyeti Avrupalıların eline kalmıştır. Bunlar da gösteriyor ki Bizansâı yıkan ve Avrupaâda siyasi ve askeri büyük bir hakimiyet kuran Osmanlı İmparatorluğuândan başka on altıncı asırda Bâbürlüler ve Safevîâler gibi iki büyük Türk-İslam devleti de doğu dünyasında Türk hakimiyetini ve dolayısıyla Türk medeniyetini yaşatmaya muvaffak olmuşlardır. Bâbürlüler ve Safevîâler tarafından meydana getirilen eserler uzun süre Türklerin izini ve varlığını hissettirmiş dünya mimarisinde önemli bir yer ve itibar kazandırmıştır. (BANARLI, 1998,C.1.s.516).
Bu yüzyılın siyasi tarihine genel olarak baktığımız zaman Osmanlı Devletiânin bütün müesseselerinde gelişme görülür. Kanûnî Sultan Süleyman zamanında ihtiyaçlara ve siyasi hayatın gereklerine göre kanunlar yeniden düzenlenir. Bununla birlikte eksikliği duyula ilim kurumları geliştirilmeye çalışılmıştır. İmar faaliyetleri yoğunlaşmıştır. Mimar Sinan gibi bir deha şahsiyet ve onun elinden çıkan öğrencilerinin, usta mimarların yaptıkları cami, medrese, han, hamam, köprü gibi ölümsüz eserlerle bütün ülke donatılmıştır. Osmanlı Devleti bu sosyal konular ve yapılan işlerle ilgili bütün konuların şeriata ve töreye uygun olmasına bilhassa özen göstermiştir. Bunları yaparken de devletin birliği ve bölünmezliği ile dini üstünlüğü esas alınmıştır. Bu düzeni bozmak isteyenler ise her kim olursa olsun hemen cezalandırılmıştır. Osmanlı padişahları, adaleti mülkün temeli ve halkı da yüce Allahâın (c.c.) emaneti saymışlar kurulan düzende ırk, din, dil, ayrımı gözetmeden insanların huzur içinde yaşamalarına gayret etmişlerdir.
B) XVI. Yüzyılın Dil, Sanat ve Edebiyatı
XVI. yüzyıl dil, kültür, sanat ve edebiyat sahasında Osmanlı Türkçeâsi edebiyatının imparatorluk tarihindeki en üstün seviyeye ulaştığı dönemdir. Osmanlıâda fikir ve sanat hayatı devletin siyasi, askeri ve medeni ihtişamına uygun bir şekilde gelişerek kendini diğer Türk devletlerine kabul ettirebilecek klasik bir edebiyat meydana getirmiştir. Bu dönemdeki gelişme sadece edebiyat alanında değildir. Devlet bir bütün olarak yükselişe geçmiş ve her kurumda büyük ilerlemeler görülmüştür. İlim alanında birbirinden büyük alimler yetişmiş, mimari alanda Mimar Sinan gibi dünyanın en büyük mimarı yetişmiştir. Minyatür, süsleme, hat sanatı gibi zevk, çizgi, desen, renk ve işleme güzellikleri bakımından da bu yükselişin boyutlarını gösteren şaheserler meydana getirilmiştir. (BANARLI, 1998, C.1, s.557).
Devletin bütün kurumlarında görülen bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak kültür, dil, sanat ve edebiyat ilerlemiş bunda da Osmanlı padişahlarının özel çabalarının büyük bir etkisi olmuştur. Osmanlı padişahları kültürlü ve sanatçı kişiler olup bu özellikleri dolayısıyla da ilim ve sanat hayatının korunup kalkınmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bu asrın kültürü Osmanlıânın geniş sınırlarda sahip olduğu zenginlikleri, farklı sanat anlayışlarını, türlü dilleri, sanat ve kültürleri bir arada toplayabilmesi sayesinde daha da ileri bir düzeye ulaşmıştır. Ayrıca padişahların ilim ve sanat adamlarını sürekli kollamalarının yanında onlara hediyeler vermeleri, sohbetlerine dahil edip mükafatlandırmaları, yazdıkları şiirler karşılığında akçe vermeleri ve birçoğuna da inanılması güç derecede aylıklar bağlamaları sanatın değerini arttırmış ve zirveye ulaşmasını sağlamıştır.
Osmanlı padişahlarının Sultan II. Muratâtan başlayarak şiir ve edebiyatla ilgilendikleri, kendilerinin de şiir söyledikleri görülür. Fatih Sultan Mehmet (Avnî), Sultan II. Beyazıt (Adlî), Yavuz Sultan Selim (Selimî), Kanûnî Sultan Süleyman (Muhibbî), Sultan II. Selim (Selimî), Sultan III. Murat (Muradî); şehzadelerden Sultan Cem, Sultan Korkut (Harîmî), Sultan Mustafa (Muhlisî), Sultan Mehmet, Sultan Beyazıt oldukça tanınmış şairlerdir. İçlerinden en çok şiir yazan ve neredeyse dönemin birkaç şairi hariç diğer şairlerini geçen kişi Muhibbî mahlaslı Kanûnî Sultan Süleymanâdır. Divanında sadece 2799 gazel bulunmaktadır. (İSLAM, 1992, s.98)
Bu asırda Osmanlı Devletiânin bütün şehirlerinde ilim ve sanat faaliyetleri görülmekle birlikte devletin merkezi şehri İstanbulâdur. Diğer ilim merkezleri ise Anadoluâda; Bursa, Kütahya, Manisa, Konya, Kastamonu, Trabzon, Denizli, Amasya, Rumeliâde; Edirne, Filibe, Sofya, Piriştine, Üsküp Ve Acemâde ise Bağdat şehridir. Bu şehirlerdeki alimlerin ve şairlerin toplantıları akademik bir değer almıştır. Padişah sohbetlerinde, saraylarda, konaklarda, savaş yollarında ve ilmi sınıflara göre evlerde hatta yazları köy kahvelerinde bile bu ilim sohbetleri bir gelenek halini almıştır. Başta ilme, edebiyata, okumaya ve musikiye meraklı münevver bir sadrazam olan Makbul İbrahim Paşa olmak üzere devrin padişahlarından sonra gelen büyükleri de genellikle alimleri, sanatkarları, şairleri korumak ve onlara maaş bağlamak, ilim ve sanat adamlarının geleceklerini emniyete almak için çalışıyorlardı.
Bu dönemde sanata ve sanatçıya verilen bunca emekte sonuçsuz kalmamıştır. Dönemin ünlü ilim adamları arasında başta Zenbilli Ali Efendi olmak üzere Kemalpaşa-zâde Şemseddin Ahmet (İbn-i Kemal), Taşköprülü-zâde İsameddin Ahmet, Gelibolulu Mustafa Sürûrî, Kınalı-zâde Ali Efendi, Ebussuûd Efendi, Pîrî Reis, Seydi Ali Reis gibi ilmi şahsiyetler bulunmaktadır.
Bu yüzyılın önemli tarihçileri ise Kemalpaşa-zâde, Hoca Sadeddin, Lütfi Paşa, Selanikî ve Gelibolulu Aliâdir.
Yine bu dönem Klasik Türk edebiyatında, edebiyat tarihleri için çok önemli bir kaynak olan tezkireler ve yazarları şunlardır:
Heşt Bihişt (1538) â Sehi Bey, Tezkire-i Latîfî (1546) â Kastamonulu Latîfî, Meşâirüâş-Şuarâ (1568) â Aşık Çelebi, Tezkiretüâş-Şuarâ (1586) â Kınalı-zâde Hasan Çelebi, Gülşen-i Şuarâ (1546) â Ahdî ve Tezkiretüâş-Şuarâ (1596) â Beyâni.
XVI. yüzyıl Klasik Türk edebiyatının tanınmış şairleri Zâtî, Hayâlî, Bâkî, Halîmî, Âhî, Benli Hasan, Nihânî, Revânî, Figânî, Kemal-zâde, Sâgarî, İshak Çelebi, Edirneli Nazmî, Bursalı Rahmî, Celilî, Fevrî, Taşlıcalı Yahyâ Bey, Nevâî, Gelibolulu Mustafa Âlî, Bağdatlı Rûhi, Güvâhi, Bursalı Lâmiâî ve Fazlîâdir.
XVI. asırda halk edebiyatına ilişkin fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Ağırlık divan edebiyatı ve dini-tasavvufi Türk edebiyatı ürünlerine verilmiştir. Ancak halk edebiyatının sözlü geleneğe sahip olduğu düşünülürse bu dönemin hareketli bir halk edebiyatı olduğu kanısına ulaşılabilir. Osmanlı Devletiânin bu şaşaalı dönemini destanları, koşmaları ve türküleriyle yaşatıp onları nesilden nesile aktararak günümüze ulaştıranlar halk şairleridir.
Bu asırda bütün Türk coğrafyasında halk edebiyatı geleneği içinde halk arasında söylenip gelen destanlarımız ve halk hikayelerimiz de bulunmaktadır. Halk arasında dost toplantılarında veya kahvehanelerde anlatılıp okunan Dede Korkut Hikayeleri, Köroğlu Destanı, Leyla ve Mecnûn, Kerem ile Aslı, Fehat ile Şirin, Âşık Garip hikayeleri, mesneviler, menkıbeler, masallar, meddah hikayeleri halkın hikaye dinleme ihtiyacını karşılamaktaydı. Anlatılan hikayelerin birçoğu yüzyıllar öncesine dayanmakta ve farklı şekilleri bulunmaktaydı.
Genellikle halk edebiyatının bir kolu olarak adlandırılan Tekke edebiyatı da aslında başlı başına bir edebi kol durumundadır. Bu alanın diğerleri ile karıştırılmaması gerekir. Klasik Türk Edebiyatı şairlerinin ve Halk Edebiyatı şairlerinin pek çoğu Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı (Tekke Edebiyatı) alanında da eserler vermişlerdir. Anadoluâdaki tekkelerde yetişen pek çok şair Allah aşkını terennüm eden şiirler yazmışlar ve Bektaşîlik, Bayramîlik, Melamîlik, Halvetîlik gibi tarikatların yaygınlaşmasına katkıda bulunmuşlardır. Bu asrın önde gelen şairleri arasında İbrahim Tırsî, Sümbül Sinan, İbrahim Gülşenî, Ahmet Şarban, Ümmi Sinan ve Azmî gibi şahsiyetler bulunmaktadır.
Bu yüzyılda Halk şiiri alanında yetişmiş olan en büyük şahsiyet, hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Karacaoğlanâdır. Bu asrın diğer halk şairleri ise Kul Mehmet, Öksüz Dede, Köroğlu, Hayalî, Bahşî, Geda Muslu, Çırpanlı, Armudlu ve Hüseynî gibi şahsiyetlerdir. (İSLAM, 1992, ss.99-100)
XVI. yüzyılı dil açısından incelediğimizde edebi dilin Arapça, Farsça kelimelerle ve dil kurallarıyla yoğunlaştığı görülmektedir. Türkçe kelimeler nazma uymadığı için aruz kalıplarına daha iyi ve daha kolay uyan yabancı kelimeler Türk nazmını kuşatmış ve Türkçe kelimeler gittikçe azalmıştır. Kullanılan kelimelerin yarısı bile Türkçe değildir. Bu şekilde aruza uygun bir dil oluşturulmuştur. Bu nedenle Türk dili bütünüyle nazım tekniği, mısralardaki sanat örgüsü açısından çok başarılı bir düzeye ulaşmıştır. Ayrıca şiir dili üslup ve ahenk bakımından da çok yükselmiştir. Dildeki Türkçe sözlerin bazıları kaba ve kalın diye kullanılmamış bunların yerine süslü ve sanatlı olanları tercih edilmiştir. Sanat kullanmak bu dönemde büyük bir maharet sayılmıştır. Ancak bu kadar sanat ve süs Türkçeânin güzelliğini kaybettirmiş, yapma bir güzellik almış ve süslü yazı üstün duruma geçmiştir.
Bu asrın süslü sanatına karşılık Necâti Bey ve onun yolundan yürüyen bazı şairler şiirlerinde Türkçe atasözlerine yer vermişlerdir. Trabzonlu Derûnî, Âgehî, Aşkî, Yetim gibi şairler mahalli gemici deyimleriyle kaside ve gazeller yazmışlardır.
Ayrıca XV. yüzyılda Aydınlı Visâli tarafından başlatılan Türkî-i Basit Akımı, bu yüzyılda daha da güçlenmiş olarak Tatavlalı Mahremî ve Edirneli Nazmî gibi iki önemli temsilci yetiştirmiştir. Arap ve Fars dillerinin Türkçe üzerindeki etkisi karşısında milli bir akım temsilcisi olarak ortaya çıkan Türkî-i Basitâçiler edebiyat tarihimizde önemli bir yer almışlardır. (SOYSAL, 2002,ss.383-384).
Bu asırda gelişen en önemli özelliklerden biriside son derece yüksek bir seviyeye ulaşan edebiyat ve sanatın artık taklitten kurtularak bir Türk klasiği haline gelmesidir. Yani bu dönemden sonra artık İran ve Arap Edebiyatıânın yüksek şaşaası geçilmiş ve Türk Edebiyatı kendi klasiğini oluşturmuştur. Yeni yetişen şairlerde artık bu asırdaki zirve şairleri esas almış ve onların yolundan yürümüşlerdir. Ayrıca yine bu dönemden önce dilimize girmiş olan Arapça ve Farsça kelime ve terkipler Türkçe gibi kullanılmaya başlanmış ve zamanla Türkçeânin gramatikal yapısına uydurulup Türkçeleştirilmiştir. Bunun en büyük faydası Türkçeânin daha çok zenginleşmesi olmuştur. Zararı ise, estetik yönden daha ilgi çekici Arapça, Farsça karşılığı olan kelimelerin zaman içinde unutulmaları olmuştur.
Bu asrı kısaca özetleyecek olursak Osmanlı İmparatorluğuânun siyasi ve askeri alandaki başarısı, zaferleri sadece bu alanla sınırlı kalmamış bir bütün olarak devletin tüm kurumlarında birden bir yükseliş sağlamıştır. Hem dini, hem sosyal, hem siyasi, hem de ekonomik açıdan tarihinin en parlak devrini yaşamıştır. Yalnız bir meyvenin en olgun ve en lezzetli hali olgunlaşmanın bittiği andır. Bu da çürümenin başladığını gösterir. Osmanlıânın da bu zirve noktası onun düşüşe geçtiği zamanın başlangıcını göstermektedir. Bu nedenle yükselişin hazin inişi Osmanlıâyı bir süre sonra sarmaya başlamıştır.
1) XVI. ASIR ÇAĞATAY SAHASI TÜRK EDEBİYATI
XVI. asırda Çağatay Sahası Türk Edebiyatı olgunluğunun son devresini yaşamıştır. Bu asrın kültür ve edebiyatı Türk dünyasının Mâverâünnehir, Harezm, Altınordu gibi doğu ve kuzey bölgelerinde gelişme göstermiştir. XIV. yüzyılda Kutub, Harezmî, Rabgûzi; XV. Yüzyılda Ali Şîr Nevâî, XVI. yüzyılda Bâbur Şah; XVII. yüzyılda Ebulgazi Bahadır Han gibi büyük sanatçılar yetişmiştir. Çağatay Edebiyatı altın devrini XVI. yüzyılda Ali Şîr Nevâî ile yaşamıştır. Bu asırda kültür, sanat ve edebiyat hayatı Harezm, Mâverâünnehir ve Horosanâda Şeybanlılar, Hindistanâda Bâburlular tarafından himaye ve teşvik edilmiştir. Bu yüzyıl Timurlular için felaket ve yayılma devri oldu. Batuânun kardeşlerinden Şeybanâa ait prenslerin idaresi altındaki göçebe Özbekler sonra da Horosanâı ele geçirerek Timurluların buradaki egemenliğine Bâburâun bütün gayretlerine rağmen Mâverâünnehir ve Harezm Özbek egemenliğinden kurtulamadı. Timurlu sülaleleri ancak Bâburâun Hindistanâda kurduğu yeni imparatorluk sayesinde varlığını koruyabildi. (SOYSAL,2002, s.380).
Ortaasyaâda XVI. asırda Timur Oğullarının iktidarına kesin bir son veren göçebe Özbeklerâin hükümdarı Şeybânî Han ve onun prensleri Ortaasya Türk hakimiyetini oldukça uzun müddet ellerinde tutmuşlardır. Şah İsmâil ile Şeybânî Han arasında Şîî-Sünnî kavgaları devam etti ve birçok maddi zararın yanı sıra insanların zihninden silinmeyecek manevi zararlar meydana geldi. Ancak çeşitli siyasi ve ulusal sebeplerden doğan her türlü zorluklara ve ihtilallere rağmen fikir, sanat ve kültür hayatının gelişmesine hizmet ettiler. XVI. asırda Timur Oğullarıyla Özbekler arasındaki bu kavgalar medeniyet merkezlerinin yıkılıp harap olmasına sebep olmuş, fakat bu durum fikir hayatının da yıkılmasına sebep olmamıştır. Çünkü XV. asırda Ali Şîr Nevâîânin attığı sağlam temeller ve yaşanan muhteşem edebi ve fikir hayatı etkisini XVI. Asırda da sürdürmüş böylelikle edebiyat ve fikir hayatı sosyal ve siyasi hayata göre daha fazla direnç gösterebilmiştir (BANARLI, 1998, C.1, s.517).
Safevî Şîîliği ve Şeybânî Sunnîliğinin karşı karşıya gelmeleri dıştan bakıldığı zaman bir iman ve mezhep çatışması gibi görünse de gerçekte siyasi hakimiyet kavgasından ibaretti. Bu mezhep kavgalarının bu derece şiddetle devam etmesi ise halkın tekrar maneviyata sarılmasına sebep oldu. Halkın bu şekilde maneviyata yönelmesi de bilhassa Yesevî tarzı hikmetlerin sayısını arttırdı.
Ahmed Yesevî tarzında yeniden dini ve tasavvufi şiirler söylendi. Bu da hem hece vezni hem de dörtlüklerle söylenen Yesevî tarzı şiirler milli edebiyata bir canlılık verirken Nevâî tarzı söyleyişin tesiriyle İran edebiyatı geçen asırdaki ihtişamlı hayatına devam yolları buldu. Bundan dolayı Ortaasya Türk Edebiyatıânda XVI.Asır XV.Asrın bir devamı niteliğini almıştır. Aynı şey kısmen yaşanırken edebiyat hayatı bir önceki asrın şaşaasını devam etmiştir. Gerçi aynı düzeye çıkılamamıştır ama Osmanlı ile benzerlik göstermektedir (BANARLI, 1998, C.1, s.517).
Çağatay Edebiyatı Prof. Dr. Ahmet Caferoğluâna göre; âTimurların saray çevresinde gelişti. XVI. yüzyılın ilk yarısında yetişen Çağatay şairleri hem Çağataycaâyı hem de Farsçaâyı kullanıyorlardı. XV. yüzyılın ikinci yarısında Herat edebi çevreleri sadece Horosan ve Mâverâünnehirâin büyük merkezleriyle yetinmeyerek İran ve Irak, Tebriz ve İstanbulâdaki bilim ve sanat çalışmalarını da takip ediyorlardı. XV. yüzyılın ikinci yarısında Timurlu prenslerin saraylarında resmi dil ve kültür dili olarak Farsça kullanılmıştır. Ancak Hüseyin Baykara devrinde Farsçaânın yanında Türkçeâde değer kazandı ve şairlerin büyük bir kısmı Türkçe şiirler yazmaya başladı. Hüseyin Baykara devrinde yetişen şairler arasında Çağatay edebiyatının gelişmesinde büyük ölçüde rol oynayan Ali Şîr Nevâî başta gelir.
Hüseyin Baykaraânın ölümünden yirmi yıl geçmeden, Herat bilim ve sanat merkezi olarak eski parlaklığını kaybetti. Çağatay edebiyatı bundan sonra Şeybanlıların hâkimiyeti altındaki Buhara ve Semerkant gibi büyük kültür merkezlerinde oldukça kuvvetli bir gelişme gösterdi. XVI. yüzyılda Şeybanlı hanlarının koruyuculuğu altında büyük şehirlere yerleşen şairler arasından Çağataycaâyı kullananların Farsça yazanlardan çok daha az olduğu göze çarpar. Çünkü Farsça yalnız bilim ve edebiyat dili olarak değil resmi dil olarak da kullanılmıştır.
Zahîrüddin Muhammed Bâburâun Hindistanâda büyük bir imparatorluk kalması üzerine Çağataycaânın rolü Bâburlular arasında bir kat daha arttı. Bu imparatorlukta XVI. yüzyılda resmi dil olarak Farsçaânın yanında Türkçe de kullanıldı. Hindistanâda yetişen şairler arasında özellikle Bâbur anılmaya değer. Çağatay edebiyatının Nevâîâden sonra en büyük temsilcisi olan Bâbur, lirik şiirler yazdığı gibi daha çok Bâburnâme diye anılan Vekâinâmesi ile Çağatay nesrinin en güzel örneğini verdi. Bu devirde Bâburâun yakından arkadaşı olan amir Hoca Kahan da Penâhî mahlası ile Farsça şiirlere, yer veren Bayram Han ve oğlu Abdurrahim Hanâda bu bakımdan anılmaya değer⦠XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Çağatay edebiyatı alanında hiçbir büyük yazar yetişmediâ¦â (KARAALİOĞLU, 1980, ss.154-155).
XVI. yüzyılda Çağatay Türkçesi Bâbur ve çocukları zamanında Hint saraylarında yüksek aristokrasi edebiyatı şeklinde devam etmiştir. Siyasi ve medeni bakımdan Türklerin altın devri sayabileceğimiz XVI. yüzyılda Çağatay dil ve edebiyatı yalnız Ortaasyaâda egemen olmakla kalmamış Nevâîânin büyük etkisi sayesinde Osmanlı ve Azeri Edebiyatları alanında da manevi etkisini korumuştur. Fakat buna karşılık Osmanlı ve Azeri Edebiyatlarında Çağatay alanları üzerinde etkilerini kuvvetle sürdürüyorlardı (SOSYAL, 2002, s.383).
Bu asrın en önemli şahsiyetlerinden birisi bizzat kendi devrinin değerli bir âlimi ve şairi olan Muhammed Şeybânî Hanâdır. Sanatla ve edebiyatla olan uğraşı ona bir divan tertib ettirmiştir. İlim ve fıkıh sahalarında yazmıştır. Şeybânî Han kendi devletinin hükümdarlığını yapmış hem de kalemini kullanarak döneminin en önemli şahsiyetlerinden biri olmuştur. Yani hem kılıç hem kalem ustası olmayı başarmıştır. Şeybânî Han ile birlikte bu dönemin önemli isimlerinden biri de onun yeğeni Ubeydullah Hanâdır. Kul Ubeyd veya Ubeydî mahlaslarıyla Yesevî tarzında şiirler söylemiştir. Bu asrın diğer bir şairi de Şah Melikâin torunu Muhammed Sâlihâtir. Şeybânî Hanâın zaferlerini yazdığı Şeybân-nâme adlı manzum eseriyle tanınır.
A) Bâbür Şah (1483-1530) : Ortaasya Türk Edebiyatıânın Nevâîâden sonraki en büyük temsilcisidir. 14 Şubat 1483âde Ferganaâda doğmuştur. Babası Ömer Şeyh Mirza Timurâun bir kazada ölmesi üzerine hükümdarlık tahtına oturdu (1494). Hayatı savaşlarla ve tehlikeli maceralarla geçti. 1507âde padişahlığını ilan ederek Timurlular sülalesini devam ettiren tek hükümdar olmuş ve büyük bir güç toplamıştır. Hindistanâda bir Türk-Hind İmparatorluğu kurdu (1527). Çok zeki, gayet cesur, iyi bir komutan, iyi bir siyaset adamı, ehliyete kıymet veren, çevresinde değerli kişileri toplamasını bilen aynı zamanda kendine ve talihine sonsuz güveni olan kudretli bir şair ve devlet adamıdır. Hindistan için dört yüz yıllık bir uygarlık yarattı. İmparatorluğuânu oğlu Humâyun Şahâa bırakıp Ağraâda vefat ettiği zaman henüz kırk yedi yaşındaydı. Bugün torunu Şah Cihanâın yaptırdığı Kâbilâdeki muhteşem bir türbede yatmaktadır (KARAALİOĞLU, 1980, s.167).
Bâbür Şah Türk tarihinde kendi azim ve çabası sonucu bir devlet kurmayı başaran büyük bir şahsiyet olması dolayısıyla çok önemlidir. Bâbür Şah Türk tarihinin en büyük simalarından olduğu gibi Türk Çağatay edebiyatının da Ali Şîr Nevâîâden sonra en büyük şairidir. Müstesna bir kişiliği vardır. İyi saz çalar, beste yapar, hattat ve nakkaştır. Bin türlü idari, siyasi, askeri işler arasında divanlar dolduracak kadar şiirler, anılar kaleme alır, her türlü sporlara, avlara, musiki meclislerine zaman bulur. Fuat Köprülü onun için şöyle der: âKılıç kullanmakta, ok atmakta, ata binmekte ne kadar mahir ise insan ruhunu tanımakta, fertleri ve kitleleri idare etmekte de o kadar mahirdi.â Çağatay nesir dilini en ileri bir sanat dili haline getiren Bâbür Şahâın en önemli hareket düsturu şudur: âEğer babası iyi kanun koymuşsa, onu sakla; eğer bu kanun fena ise yenisini yap.â (KARAALİOĞLU, 1980, s.167).
Bâbür Şahâın bir Dîvânâı bir Aruz Risâlesi, Hanefi fıkıhına ait Mübeyyen isimli bir mesnevisi ve tasavvuf ahlakına dair Hoca Ahrârâın Farsça eserlerinden manzum olarak Türkçeleştirilmiş bir Risâle-i Vâlidiyeâsi vardır. Fakat bu hükümdar şairin hemen dünya ilim ve edebiyat âlemince tanınmış en mühim eseri Bâbürnâmeâdir (BANARLI, 1998, s.519).
Bâbürnâme: Bâbürâün çocukluğundan son senelerine kadar bütün hayatını hikaye eden bir otobiyografi ve gezip gördüğü yerleri, tanıştığı insanları, kültürleri, coğrafyaları, hayvanları vs anlattığı bir seyahat ve hatırat kitabıdır. Çağatay lehçesiyle çok sade bir dille ve doğal bir üslupla yazılmıştır. Bâbür Şah bu eserinde sadece büyüklüklerini başarılarını değil aynı zamanda hatalarını, eksik yönlerini ve başarısızlıklarını da anlatmıştır. Anlatımındaki tasvir, tahlil ve açıklamalarında kuvvetli ve derin bir gözlem ve tahlil kabiliyetine sahiptir. Bu eser birçok dile de çevrilerek yayımlanmıştır (The Bâbürnâme in English) (SOSYAL, 2002, ss.387-388).
Bâbürnâme, Bâbür Şahâın anılarını içeren bir eser olup Çağatay edebiyatının anı türünde yazılmış en önemli eseri olduğu gibi, Türk coğrafyası üzerinde yazılmış ilk anı türü eserdir (MENGİ, 1999, s.139).
2) XVI. ASIR AZERİ SAHASI TÜRK EDEBİYATI
XVI. yüzyılda Safevî Devleti İranâda ve Azerbaycanâda fazla uzun sürmemesine rağmen yükseliş devresini yaşamıştır. Şah İsmâlâin başkanlığında Safevîler İran, Horosan ve Azerbaycanâı egemenlik altına alarak Ceyhunâdan Basra Körfeziâne kadar, Afganistanâdan Fırat nehrine kadar yayılırlar. Yavuz Sultan Selim tarafından Çaldıran Meydan Savaşıânın kazanılması da bu yayılma ve fetihleri sona erdirmiştir (SOYSAL, 2002, s.380).
Azeri Edebiyatı Türk dünyasının Azerbaycan, İran, Doğu Anadolu, Irak bölgelerinde gelişerek XVI. yüzyılda Hatâî ve en büyük şairimiz Fuzûlî gibi sanatçıları yetiştiren edebiyat kollarımızdan biridir. Azeri Edebiyatı da İslam ve Batı uygarlığının etkisinde gelişir. Genceli Nizâmî Fars diliyle yazdığı eserlerle bu edebiyata uluslararası bir nitelik kazandırır (KARAALİOĞLU, 1980, s.177).
Azeri lehçesiyle Türk Edebiyatı XVI. asırda Safevî iktidarının hüküm sürdüğü alanlarda gelişme göstermiştir. Fakat bu edebiyat sadece edebiyat sahasında değil aynı zamanda Türk edebiyatının da en büyük şairini yetiştirmiştir. Azeri lehçesiyle vermiştir. Bu dönem Azeri lehçesinin en ünlü ve en başarılı eserlerinin verildiği dönem olmuştur.
A) Hatâî (1487-1524) : Hatâî, XVI. asırda Safevî hükümdarlarından büyük bir devlet kurmayı başarmış Şah İsmâilâin mahlasıdır. Erdebil şeyhleri ailesine mensuptur. Henüz çocuk denebilecek yaşta tahta çıkmış ve Şîî mezhebini devletin manevi propagandası yapmıştır. Kendisinden daha büyük bir devlet kurması beklenen bu genç, enerjik, azimli ve zeki hükümdarı suni olan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selimâin askeri dehası karşısında isteklerine ulaşamamıştır. Çaldıranâda canını zor kurtarmış ve bundan sonra da eski gücüne ulaşamamıştır. Nitekim bundan on yıl sonra 24 Mayıs 1924âde Erdebilâde vefat etmiştir.
Hatâî, kuvvetli bir tahsil görerek yetişmiştir. Kendi devrindeki diğer padişahlar gibi o da şairdir. Şiir söyleyecek derecede Farsça biliyor, Türkçeâde hem divan hem de Halk şiiri tarzında tasavvufi şiirler söylüyordu. Şiîliği devlet ve tarikat mezhebi yapan şahlık ve şeyhliği birleştiren Hatâî şiirlerini Azeri Türkçeâsiyle halk şairleri geleneğine bağlı kalarak deme ve nefes nazım biçimleriyle yazmıştır. Didaktik bir karakter gösteren bu şiirler Bektâşî-Kızılbaş edebiyatımızın en kudretli örnekleri sayılır. Divan tertip edecek kadar rubâîler, gazeller ve mesneviler yazmıştır. Divanında yer alan bin dört yüz beyitlik âDehnâmeâ dikkat çekici eserleri arasındadır (KARAALİOĞLU, 1980, s.206).
Hatâî Azerbaycanâda yetişen Nesîmî, Nizâmî-i Gencevî, Evhâd-i Meragâî, Şirvânî, Kişver-i Tebrîzî, Habîbî gibi şairleri okumuş ve Nesîmîânin etkisinde kalarak aruzla şiirler yazmıştır (SOYSAL, 2002, s.386).
Günümüze mal olmuş şiirlerinden başka üç eseri vardır. Bunlar; bütün şiirlerini topladığı Divanâı, Türkçe Mesnevisi, Deh-nâme ve mesnevi tarzında yazılmış nasihat-nameâdir.
B) Fuzûlî (?-1556) : Türk Azeri edebiyatının en büyük, en ünlü şairidir. Doğu-İslam kültürünün duygu, düşünce, iman, kültür, tarih ve sanat değerlerini kendisinde toplamış ve bunları eserlerine yansıtmış yüksek kültürlü bir şairdir.
Fuzûlîânin hayatı hakkındaki bilgiler şöhreti kadar fazla değildir. Bağdat dolaylarında Hille veya Kerbelaâda doğduğu sanılmaktadır. Asıl adı Mehmetâtir. Oğuzların Bayat aşiretinden geldiği bilinmektedir. Çok iyi bir eğitim görmüş küçük yaşta Arapçaâyı, Farsçaâyı devrinin bilimlerini ve biraz da hekimliği öğrenmiştir. Mahlası konusunda da Farsça Divanâın önsözünde beğendiği bütün mahlasları başkalarının aldığını söyleyip arsız, gereksiz, boş anlamına gelen âFuzûlîâ mahlasını almıştır. Fuzûlî mahlasının bir diğer anlamı da erdemlilik, olgunluk anlamına gelen âFazlâ kelimesinin çoğuludur (MENGİ, 1999, s.140).
Gençliğinin büyük bir kısmını Hilleâde geçirmiştir. Kanûnî Sultan Süleymanâın Bağdatâı fethi (1534) üzerine Bağdatâa gitmiş bir koruyucu edinmek için padişaha ve çevresindeki vezir, kadı gibi devlet süremeyen şair, takdir edilmemekten yakınmıştır. Bağdatâın fethi sırasında orduda bulunan şair Hayâlî ve Taşlıcalı Yahyâ ile tanışmış kurdukları dostluk sonucu birbirlerinin şiirlerine nazireler bile söylemiştir.
Şiiliği tarihsel bir gerçek olan Fuzûlî, bâtinî değildir. Şair, vahdet-i vücûd anlayışına mensup bir sûfî ve on iki imam mezhebini kabul etmiştir. Bütün hayatını Hille, Kerbela ve Bağdat çevresinde geçirmiş Irak çevresinde hüküm süren ve veba hastalığından kurtulamayarak 1556âda vefat etmiştir (SOYSAL, 2002, ss.390-391).
Fuzûlîânin edebi şahsiyetinin oluşmasında içinde bulunduğu coğrafyanın büyük etkisi olmuştur. Yaşadığı tarihi ve sosyal buhranların yanı sıra Hz. Ali ve Hz. Hüseyinâin şehit edildiği yerlerde yaşaması duyduğu bu acıyı terennüm etmesine sebep olmuştur (BANARLI, 1998,C.1, s.533).
Fuzûlî his kudreti bakımından edebiyatımızın tek şairi kabul edilmektedir. Hislerinin derinliği ve samimiliği özellikle gazellerine üstün bir değer kazandırmıştır. Şiir tekniğini çok iyi bilen Fuzûlî şiirlerinde daha çok muhtevaya önem vermiştir. İlham aldığı çeşitli unsurları kendi şahsiyeti ile bütünleştirerek kendine özgü sanat eserleri meydana getirmiştir. Mesnevi ve gazellerinin başlıca konusu aşktır. Bu tarz şiirlerinde beşeri aşkla tasavvufi aşk ilk bakışta anlaşılmaz. Fuzûlî acı ve ızdırab şairidir. Aşkı da bu yönüyle ele alır. Tasavvuf şairlerinin aksine sevgiliye kavuşmayı, neşe ve mutluluğu istemez. Kavuşmak aşkı öldürür. Bu nedenle şair, ayrılık, dert ve üzüntüyü aramış acı çekmenin insanı olgunlaştırdığı ve yücelttiği fikrini savunmuştur. Fuzûlîânin dünya görüşü karamsardır. Ona göre dünya geçici ve acılarla doludur. Bu yüzden dünyaya ve aldatıcı zevklere bağlanılmaması gerekir. İnsan kadere rıza göstermelidir. Dünyada mutlu olanlar cahiller ve kötülerdir (İSLAM, 1992, s.103).
Türkçe, Arapça ve Farsça pek çok eseri bulunan Fuzûlîânin manzum eserleri yanında mensur eserleri de vardır. Bunlar içerisinde tanınmışları, Türkçe Divan ve Leylâ vü Mecnûn Mesnevisiâdir. Fuzûlîânin üç dilde Divanâı bulunmaktadır.
Fuzûlîânin Türkçe eserleri şunlardır: Türkçe Divan, Leylâ vü Mecnûn, Beng ü Bâde, Hadîs-i Erbâin Tercümesi, Sohbetüâl Esmâr ve Hadikatüâs-Süedâ.
Fuzûlîânin Türkçe dışında Farsça olarak Divan, Sâki-nâme, Hüsn ü Aşk, Enisüâl Kalb, Rind ü Zâhid, Risâle-i Muamma; Arapça olarak da Divan ve Matlaüâl-iâtikad adlı eseri mevcuttur. Ayrıca şairin çeşitli mektupları da kitap halinde yayımlanmıştır. (MENGİ, 1999, ss. 142-149)
3) XVI. ASIR OSMANLI SAHASI TÜRK EDEBİYATI
A) Divan Edebiyatı
Divan şiiri, XV. yüzyılda devletin bütün alanlarda yükselişin bir sonucu olarak sağlam temeller atmış ve XVI. asırda atılan bu temeller sayesinde en üst seviyesine ulaşmıştır. Şiirin iç ahengi, süslenişi, ses güzelliği, nazım tekniği, sanatları, mazmunları, mecazları, mecazları gibi bütün unsurları bakımından genel olarak bütün asırlardan üstündür. Bu asrın şiir yapısı öylesine üzerine itina ile durulur bir dereceye getirilmiş ki divan şairleri şiirlerindeki her kelimeyi söz ipliğine dizilen incirler gibi kabul etmeye ve o kadar önem vermeye başlamışladır.
Bu asrın sanat özellikleri kendini şiirle birlikte saraylardaki süslemelere, resim sanatı eserlerine, minyatürlere, kabartmalara, kitap başlıklarının tezhiplerine, sahife kenarlarına, kitap ciltlerinin şemselerine, camileri süsleyen çinilere, vazolara varıncaya kadar göz alıcı bir güzellik göstermektedir. İşte bu nedenle Nihat Sâmi Banarlı âXVI. asır Divan şiiri, asrın bütün plastik ve süsleme sanatlarındaki ince işleyiş zevkini kendi mısralarına aksettiren şiirdirâ der (BANARLI, 1998, C. 1, s. 563).
XVI. yüzyılda Türk edebiyatına edebi eserler kazandırmış değerli çalışmalarıyla kendilerinden daha büyük şairlerin yetişmesinde tesiri olmuş bu büyük şairler ve alimler grubuna katılarak Türk edebiyatına gücü yettiği kadar hizmet etmiş şairlerin sayısı çoktur. Bu asırda ülkedeki umumi gelişmenin doğal sonucu olarak bahsettiğimiz ilim, kültür ve edebiyatta devletin büyümesiyle orantılı olarak büyük bir gelişme göstermiştir.
Şiir ve edebiyatın bu kadar gelişmesinde padişahlarla birlikte devletin ileri gelenlerinin edebiyata ve şiire önem vermeleri, şairleri ve sanatkarları koruyup değerli hediyelerle ödüllendirmeleri olmuştur. Bu şekilde devlet büyüklerinin çevrelerinde bir edebi çevre olmuştur. İstanbulâda saray çevresi, sadrazam, şeyhülislam, kazasker, vezir, nişancı, defterdar gibi devlet büyüklerinin konakları İstanbul dışında şehzade sarayları, paşaların ve beylerin konakları, şairlerin ve sanatkarların toplandıkları, korundukları yerler olmuştur (TDEK, 1992, C.III, s. 132).
XVI. asırda birkaçı dışında Osmanlı padişahları, şiir ve edebiyatla ilgilenmişler ve Sultan II. Muradâdan başlayarak çoğu da şiir söylemiştir. Fatih Sultan Mehmet (Avnî), Sultan II. Bayezid (Adlî), Yavuz Sultan Selim (Selimî), Kanûnî Sultan Süleyman (Muhibbî), Sultan II, Selim (Selimî), Sultan III. Murat (Muradî) mahlaslarını kullanmışlardır. Şehzadelerden Sultan Cem, Sultan Korkut (Harîmî), Sultan Mustafa (Muhlisî), Sultan Mehmet, Sultan Bayezid oldukça tanınmış şairlerdir. Bazılarının müretteb divanları vardır (BTK., C.3, 196).
Yüzyılın başında Ahdî mahlasıyla şiir söyleyen Sultan II. Bayezid divan tertip etmiş şairlerdendir. Sultan Bayezid yakınında olanlara şairlere, sanatkarlara ve fakirlere karşı cömert bir padişah olarak tanınmıştır. Çevresinde pek çok şair barındırmıştır. Kendine sunulan her kasideyi okur, değerlendirir ve bol bahşişle ödüllendirirdi. Devrinde otuzdan çok şaire âsalyâneâ denilen yıllık maaş verilirdi.
Yavuz Sultan Selim ise şiirlerini Farsça yazmıştır. Bir divan tertipleyecek kadar çok şiiri vardır. Yavuz Sultan Selim çıktığı seferlerde şairlerin çoğunu yanında götürür ve sefer tarihini nazm etmelerini isterdi. Bundan dolayı onun adına birçok Selimnâme yazılmıştır. Selimnâmeler, Yavuz Sultan Selimâin saltanatını konu edinip onun dönemindeki belli başlı onayları anlatan manzum veya mensur eserlerin adıdır. Bu eserler daha sonra ortaya çıkan Süleymannâmelerâle birlikte devletin en güçlü dönemlerini dile getirdikleri için baştan sona zafer ve başarıların anlatımıyla doludur. Bundan dolayı halkın milli şuurunu okşayıp askeri savaşa teşvik etmişlerdir.
Sultan Selimâin kısa saltanatından sonra Osmanlı tahtına çıkan Kanûnî Sultan Süleymanâın saltanat süresinde Osmanlı İmparatorluğu ilim, kültür ve edebiyatında yüksek noktalara çıktığı devir olmuştur. Şiirle uğraşan Osmanlı sultanları içinde en çok şiir söyleyen Muhibbî olmuştur. Divanındaki 2802 gazel, 23 muhammes ve tahmis, 30 murabba ile edebiyatımızda Edirneli Nizamîâden sonra en çok gazeli olan şair olmuştur.
Uzun saltanatı boyunca Kanûnî Sultan Süleyman yüzlerce şairi koruması altına almıştır. Ayrıca padişahın çevresindeki bu şairler ona Süleymannâmeler yazmışlardır. Bilindiği gibi bunun aslı Selimnâmelere dayanmaktadır.
Sultan II. Selim babası öldüğünde büyük bir imparatorluğun başına geçmiştir. Sakin yaratılışlı, savaşı sevmeyen, şiir sohbetlerine ve eğlenceye daha düşkün olan bir padişahtı. Devletin idaresini Sokullu Mehmet Paşaâya bırakmış okumakla, ibadetle, avcılıkla ve eğlenceyle vaktini geçirmiştir. Divan tertib edecek kadar şiir yazamamıştır. Ama yine de ödüllendirmeyi ihmal etmemiştir. Şemsî Ahmet Paşa ve Bâkî, onun da takdirini kazanmıştır.
Sultan II.Selimâden sonra tahta geçen III. Murad ise şair ve dine bağlı bir padişahtı. Üç dilde divan tertib edecek kadar çok şiir söylemiştir. Türkçe olarak 1400 gazel yazmıştır. Saltanatı boyunca şair ve sanatkarlarla da fazla ilgilenmemiştir. Devrinin ünlü sanatçıları dedesi ve babası dönemindeki meşhur şairlerdir (TDEK, 1992, C.3, ss.134-135).
Osmanlı sarayında şairlerin korunması bir gelenek halini almıştı. Yalnız padişah değil şehzadeler, sadrazamlar, vezirler ve diğer ileri gelenleri de şairleri koruyorlar içlerinden bir kısmı özellikle divan şiiri için gerekli bilgilere sahip yüksek öğrenim görmüş kişiler şiir yazmakla da uğraşıyorlardı. Yüzyılın sanat ve kültür merkezi İstanbul idi. Ancak Bağdat, Konya, Bursa, Edirne, Vardar Yenicesi gibi birçok önemli kültür ve sanat merkezi daha vardı (CENGİZ, 1972, s.276).
XVI. yüzyılda ilmin, sanatın, şiirin ve edebiyatın gelişmesini hazırlayan böyle uygun bir zeminde büyük ilim adamları, tarihçiler, şairler ve nesir ustaları yetişmiştir. Osmanlı Devletiânin büyüklüğüne layık bir Osmanlı-Türk kültür ve edebiyatı meydana getirilmiştir.
XVI. yüzyılda yetişen ilim adamlarının başında Ali Cemal Efendi bulunmaktadır. Devrinde tefsir, hadis ve fıkıhta derin bilgisiyle tanınmıştır. Yine de bu devirde bütün İslam aleminde tanınmış Kemalpaşa-zâde Şemseddin Ahmet de önemli bir ilim adamıdır. Bunlarla birlikte biyografi ve bibliyografi alanında üstad olan Taşköprülü-zâde İsameddin Ahmet ve Gelibolulu Mustafa Sürûri dönemin tanınmış bilginlerindendir (TDEK, 1992, C.3, ss.135-137).
Tarih alanında da bu asırda bir hayli gelişmeler olmuştur. Özel tarihler, manzum Süleymannâme, Selimnâme ve gazavatnâmeler yazılmıştır. Bu yüzyılda Kemalpaşa-zade Şemseddin 228 yıllık (1299-1527) Osmanlı tarihini Tevârih-i Âlî Osman adlı eserinde toplamıştır. Lütfi Paşa da Lütfi Paşa Tarihi diye bilinen bir eser yazmıştır. Bu asrın bir başka önemli tarihçisi Selanikîi Mustafa Efendiâdir. Bu devrin en büyük tarihçisi ise kuşkusuz Gelibolulu Mustafa Aliâdir. En önemli eseri Künhüâl-Ahbarâdır (BTK, 1986, C.3, ss.199-200).
XVI. yüzyıl biyografi alanında da çok değerli eserlerin yazıldığı bir devirdir. Bu asrın şuarâ tezkirecileri Sehi Bey, Latâfî, Aşık Çelebi, Ahdî ve Beyânîâdir. Şairlerin hayatlarından söz edip eserlerinden örnekler veren şuarâ tezkireleri geleneği Anadolu Türk Edebiyatıânda ilk kez bu yüzyılda görülür. Bu tezkerelerde şairlerin doğum yeri, adı, lakabı, öğrenim durumu, meslek veya makamı, başlıca hocaları, hayatlarındaki en önemli değişiklikler, ölüm tarihleri, bazen, şiirle ilgili hikaye, edebi durumuyla ilgili değerlendirmeler, eserleri ve bunlardan örnekler yer alır.
Edebiyatımızın şuarâ tezkireleri gibi önemli eserlerinden olan nazire mecmuaları, şairlerin birbirine söyledikleri şiirleri toplayan kitaplardır. Bu yüzyılın ile mecmuası Eğridirli Hoca Kemal tarafından 1512 yılında düzenlenen Câmiâün-Nezâir adlı büyük kitaptır.
XVI. yüzyılın kaside, gazel ve mesnevi de parlak bir devirdir. Türk şiiri bu duruma gelinceye kadar üç asırlık bir deneme, uygulama ve gelişme süresinden geçmiştir (TDEK, 1992, C.3, ss.139-142).
XVI. yüzyılda Osmanlı Türkçesi de klasik biçimini almış Eski Anadolu Türkçesi özelliklerinden sıyrılarak birçok Türkçe kelime yerine Arapça ve Farsçaâdan deyimler, kelimeler ve uzun tamlamalar yerine göre kullanılmaya başlanmış Türkçe yeni bir şekle bürünmüştü. Bu asrın dili öncekilerden oldukça farklı daha süslü ve ağdalı bir dildir. Dili aruza uydurabilmek için birçok Arapça ve Farsça kelime alınmış ve Osmanlıca adı verilen zor anlaşılır bir dil oluşturulmuştu. Divan şiiri kelimelerdeki bu değişmenin yanı sıra giderek simgeci, kavramsal bir şiir özelliği kazandı. Bu dönemde ağırlaşan dili yabancı kelimelerden kurtararak sadeleştirmek için bazı teşebbüslerde de bulunulmuştur. Güvâhi, Tatavnalı Mahremî, Edirneli Nazmî, Terzi-zâde Ulvî gibi şairler bunlardan bazılarıdır.
XVI. yüzyılda kaside, gazel ve mesnevi dalında büyük şairler yetişmiştir. Asrın başında zati ve ortalarında Hayâlî Bey daha sonra da Bâkî bu türde eserler vermişlerdir.
Yine bu asırda mesnevi türünde de pek çok eser yazılmıştır. Bazı gazel ve kaside şairleri aynı zamanda mesnevi de yazmışlardır. Bu devirde daha çok didaktik ve ahlaki konu yerine tasavvufi ve tarihi konular işlenmiştir. Anadoluâda ilk Hamseâyi Bihişt Sinan Çelebi yazmayı başarmıştır.
Bu döneme ilişkin önemli bir bölümde şehrengizlerdir. Bilindiği gibi şehrengiz Türk edebiyatına has türlerden biri olup ilk kez bu yüzyılda edebiyatımızda görülür. Bir şehrin güzelliklerinden bahseden bu tür, ilk örneklerini bu yüzyılda vermiştir. XVIII. yüzyıldan sonra gündemden çekilmiştir. Ali (Gelibolu), Azîzî (İstanbul), Âşık Çelebi (Bursa), Beyânî (Sinop) bazı şehrengiz yazarlarımızdır.
Sonuç olarak baktığımızda XVI. yüzyıl hem nazım hem de nesir alanında ortaya koyduğu yüzlerce edebi ürünle kültürel alanda da zirvenin yaşandığı bir dönemdir. Sanat yönünden de Türk müellifler İran edebiyatı ve İranlı ustaların gölgesi olmaktan kendilerini kurtarmışlar ve Osmanlı Devletiâne üstün bir devir özelliği katmışlardır (TDEK, 1992, C.3, ss.142-152).
B) Halk Edebiyatı
XVI. asır Divan Edebiyatıânın zirveye çıktığı bir dönem olduğu gibi Türk Halk Edebiyatıânın da önemli şahsiyetlerinin ve eserlerinin tanınmaya başlandığı dönemdir. Halk edebiyatının temelinin atıldığı bir dönemdir. Aydın kesime değil halka halkın ruhundan doğan, halkın ruhunda yaşayan değerlere hitab eden bir edebiyattır. Halk edebiyatı ürünleri başlangıçtan beri olmasına karşın Osmanlıâda sanatın ince zevklerine değer verilmesi nedeniyle varlığı ancak XVI. asırdan sonra ortaya çıkabilmiştir.
Halk şairleri sazlarıyla köy köy dolaşarak şiirler söyler, halkın çektiği acıları ve ızdırapları dile getirir, gördükleri yanlışlıkları ve haksızlıkları ince bir zekâyla şiire dökerlerdi. Her gittikleri yerde bir güzele âşık olup onun için samimi aşk şiirleri yazarlardı. Ayrıca halkın kahramanlık duygularına hitab eden şiirlerde söyleyip insanları coştururdular. Türk yurdunun güzelliklerini anlatan sade ve güzel türküler, destanlar, koşmalar yazıp Türk âleminden büyük bir sevgi ve itibar görürdüler.
Milli kahramanlık destanları, hikayeleri anlatan yahut çok ince ve zeki buluşlar ve görüşlerle günün içtimai hayatının bozuk taraflarını, gülünç sahnelerini karikatürize eden halk hikayecileri bu asırda daha çok şöhret kazandılar. Hikayecilerin yaptığı işi gölge oyunu (Karagöz Tiyatrosu) halinde canlandıran halk tiyatrocuları yine bu asırda Osmanlı ülkesinin her tarafında Türk halkının tiyatro ihtiyacını tatmine çalıştılar. Bu yüzyıla ait bol tarihi kaynak olması halk şairleri, hikayecileri ve tiyatrocularıyla ilgili kolay bilgi edinmemizi sağlamıştır. Fakat bu asrın yüksek zümre şairleri halk şairlerine hiç değer vermemişler ve onları tezkirelerinde anlatmamışlardır. Ancak halk şairleri bu dönemdeki varlıklarını eserlerini günümüze ulaştırarak göstermeyi başarmışlardır (GÖNENSAY, 1943, s.181).
Halk hikâyeciliğinin ve halk şiirinin oluştuğu alanlar arasında kışlalar, hudut kaleleri, tekkeler, bozahaneler, kahveler, panayırlar, mesireler, meyve bahçeleri, üzüm bağları, mısır, tarlaları, düğün yerleri gibi halkın toplanıp eğlenebileceği pek çok yer vardır. Buralarda Türk Halk Edebiyatıânın kuvvetli eserleri meydana geliyordu. Devrin umûmi kültür hayatı halk üzerinde de tesir uyandırmakta gecikmiyordu. Halk kültürü gittikçe zenginleşen verimli bir şekle dönüşüyordu (BANARLIK, 1998, C.1, s.624).
Türk Halk Edebiyatı halk kültürüne dayalı atalardan torunlarına aktarılan duygularla düşüncelerden örtülü söz hazinelerimizdir. Behçet Kemal Çağlar halk edebiyatı için; âHalk edebiyatı, divan edebiyatı, Tanzimat edebiyatı gibi hatta ondan çok Türk edebiyatının esaslı bir zümresi,, baş zümresidir. Bizdeki bütün edebiyat mahsulleri bugünkü cihan sanat telakkilerinin mihengine vurulunca asıl öz ve edebiyat sayılabilecek olanın halk edebiyatı olduğu görülürâ demiştir (KARAALİOĞLU, 1998, s.224).
Halk edebiyatında XVI. asırda ve diğer asırlarda kullanılan türleri şu şekilde sıralayabiliriz. Hece ölçüsüne dayalı olan ninni, mani, koşma, varsağı, semâi, destan, türkü, güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt, muamma, nasihat, hikaye ve destan aruz ölçüsüne dayalı olan dîvân, selis, semâi, kalenderi, satranç, vezn-i âher ile nesir türünde de masal, atasözü, bilmece, fıkra, halk hikayeleri, halk tiyatrosu gibi türleri sayabiliriz (GÜZEL, 1999, s.10-11).
C) Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı XVI. yüzyılda Yunus Emreâden beri onun yolunda bir şair yetiştirmemekle beraber (Akşemseddin misalinde olduğu gibi) aynı yolda eserler vermeye devam ediyordu. Tekkelerde ve tekke mensupları arasında bestelenerek okunmak için yine ilahiler söyleniyordu. Mutasavvıf halk şairleri bu ilahileri yine Yunus Emre tarzında ve onun yolunda söylüyorlardı. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri içinde medreseden yetişenler ve divan tarzı şiirler söyleyenlere de eksik değildi. Bunlar şiirlerini umumiyetle aruz vezniyle ve gazel tarzıyla yazıyorlardı.
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatıânın bu çeşit şiirlerinde Mevlâna ve Yunus tesiri mevcuttu. Fakat Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatıânın en bol ve güzel şiirleri yine bu dervişler arasında Yunus tarzının bir devamı halinde idi. Halk söyleyişinin ve hece ile ilahi tarzının bu kuvvetli terennümleri ardı arkası kesilmeyen bir takım ses ve heyecan dalgaları halinde memleketin her tarafına yayılıyordu. Bu asrın tasavvuf şairleri arasında Gülşenî tarikatının kurucusu Şeyh İbrahim Gülşenîânin; Melâmiyye-i Bayramiyye tarikatına mensup Ahmed-i Sabran ve Halvetiyye tarikatı mensuplarından Vâhip Ümmî, Ümmî Sinanâın müstesna mevkileri vardır. Bu isimlere Şeyh Aziz Mahmud Hudâiânin üstadı ve Hacı Bayram Velîânin müritlerinden, Bursalı Muhyiddin Üftâde, Seyyid Seyfullah Halvetîâyi, İdris Muhtefîâyi katmak yerinde olur.
İbrahim Gülşenî, Halvetîliğin bir kolu halinde gelişen Gülşenî tarikatının kurucusudur. Hem divan tarzında hem de Yunus tarzı şiirleriyle tanınmış bir sofi şairidir.
Bu asırda Bektâşî şairlerinden; Şah İsmâil Hatayî, Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal, Muhiddin Abdal, Yetim Ali Çelebi, Askerî vb. sayabiliriz (GÜZEL, TORUN, 2003, ss. 287-288).
Müslümanlığın Orta Asyaâda Türkler arasında yayılmaya çalışılması sırasında onlara şiirle hitap edilmiştir. Bu şiirlere tekke şiiri denir. Yani Tekke şiiri fikri kaynağı tasavvuftan almaktadır. Dil açısından da Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatıânda XVI. asra kadar ve bu asırdan sonra Türk Milli lisanı kullanılmış, halk vezniyle yazılmış ve geniş kitlelere hitab edilmiştir. Bunlar Ahmet Yesevî ve Yunus Emre gibi büyük mutasavvıf şairler sayesinde mümkün olmuştur. Bir silsile olarak örneğin saraydaki padişahtan dağdaki çobana varıncaya kadar her zümreye hitab ettiği için büyük bir kitle toplamıştır (GÜZEL, 1999, ss.30-40).
Ahmet Yesevî ile temelleri atılıp Yunus Emre ile gelişen Dinî-Tasavvufî Halk Edebiyatı XVI. asırda da bu geleneğin devamı şeklinde ilerlemiştir. Bu dönemde kullanılan nazım şekilleri Aşık ve Divan Edebiyatı ile ortaktır. Ancak türler konusunda farklılık vardır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatıânda ilâhi, münâcat, tevhid, naât, mirâciye, mevlid, hilye, ramazaniye, mehdiye, hikmet, nutuk, devriye, şathiye gibi daha ismini sayamadığımız birçok tür kullanılmıştır. Dili her kesime hitab edebilme özelliğinden dolayı ne çok duru ne de Divan şiiri kadar ağdalıdır. Okuyan her insanın anlayabileceği bir dile sahiptir (GÜZEL, 1999, ss.43-47).
Ç) Âşık Edebiyatı
Âşık Edebiyatı yada diğer adıyla Anonim Halk Edebiyatı, halk arasında söylenip dilden dile dolaşan ve söyleyeni çoğu zaman belli olmayan, sözlü, ortaklaşa, birçoğu bestesiz, dili sade ve herhangi bir edebi tesir altında kalmayan, hece ölçüsüyle yazılan eserlerin oluşturduğu bir edebiyat koludur. Atasözü, deyim, bilmece, orta oyunu, mani, halk hikayesi, destan gibi birçok türü vardır.
Anonim Halk Edebiyatı, folklora dayalı folklor kaynaklarından doğan bir türdür. İsimsiz yani Anonim Edebiyat dilin kendiliğinden doğurduğu ürünlerin yarattığı edebiyattır (KARAALİOĞLU, 1980, s.237).
Sözlü yeteneklerle, cönk adı verilen defterlerle, âşıkların hafızaları ile bazı tarihi kaynaklarla ve divanlarla az çok bilgi edinebildiğimiz saz şiirinin ilk devreleri hakkında tam bilgimiz yoktur. Divan edebiyatı mensuplarının bu şiiri oluşturan şairlere düşmanlık beslemesi, tezkirelerinde onların biyografilerine ve eserlerine yer vermeleri yüzünden XVI. asırdan Karacaoğlan, Kerem Dede, Kul Mehmet, Öksüz Ali, Hayâli, Bahşî, Armutlu, Çarpanlı, Kul, Çulha ve Köroğlu gibi bazılarını 3â5 şiirle tanımak zorundayız. Birçoğu asker ocağından yetişme bu âşıkların teknik itibarıyla zayıf oldukları görülür. Adeta bir hazırlık devri karakteri gösteren bu asırdan sonra Âşık Edebiyatıânın altın devrine ulaştığını görüyoruz (ELÇİN, 2000, s.10).
Âşık şiiriyle ilgili en kapsamlı çalışmaları yapan ve saz şairlerimiz için söylenebilecek sözlerin en güzellerini ortaya koyan Fuat Köprülüâdür. O, Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden önceki devirlerde dini inanışlarını yerine getirirken yaptıkları merasimlerde halk şairlerinin de bulunduğunu kaydedip bu şairlerin cemiyette önemli bir yeri olduğunu belirtmektedir. İslamiyetâin kabulünden sonra ise bugün metinleri elimizde bulunmamakla beraber bu geleneğin aynen devam ettiğini biliyoruz (Türk Dili; Halk Şiiri, 1989, s.106).
XVI. yüzyılda Osmanlıânın gelişmesine paralel olarak Âşık Edebiyatıânın inkişaf ettiğini söyleyebiliriz. Askerlerin içinde âşıkların sayısı çoğalmıştır. Şehir ve kasabalarda, değişik sosyal tabakalara mahsus ayrı ayrı kahvehaneler, bozahaneler, meyhaneler gibi umumi toplantı yerleri vardı. Onlar belli mevsimlerde buralarda toplanıp âşık fasılları yaparlardı. Bunlar dışında sazlarını alıp seyahate çıkar ve köy köy dolaşıp şiirler söylerlerdi (GÜZEL-TORUN, 2003, ss.226-237).
XVI. yüzyılın başlıca âşıkları arasında Armutlu, Bahşî, Çırpanlı, Gedâ Muslî, Hayâlî, Karacoğlan, Köroğlu, Kul Çulha, Kul Mehmet, Kul Pîri, Oğuz Ali, Ozan, Öksüz Dede gibi şairleri sayabiliriz.
D) XVI. Asırda Nesir
XVI. yüzyılda nazım gibi nesirde gelişmiştir. Çeşitli konularda pek çok eser kaleme alınmıştır. Bunlardan bazıları ağır, ağdalı bir anlatımla, bazıları sade bir dille yazılmıştır. Sanat yapmak amacıyla genellikle süslü bir divan nesri egemendir. Bu nesirde Arap, Fars, dillerinden alınmış kelime ve dil kuralları, söz sanatları, secîler, zincirleme olarak âveâ bağlacıyla bağlanmış uzun cümleler görülür (SOYSAL, 2002, s.448).
Bu yüzyılda sade dille yazılmış mensur eserler arasında tarihler bir hayli tutar. Divan Edebiyatı devrinde tarih kitaplarının, tarih kitapları odluları ölçüde birer edebi eser sayıldıkları malumdur. Böyle, hem tarih hem edebi nesir vasıflı kitaplar yazmak yolunda XV. asırda başlayan hummalı faaliyet XVI. asırda hızlanmıştır. Bu asırda daha büyük tarihçiler yetişmiş ve bugün hala Türk-Osmanlı tarih araştırmacılarına ciddi kaynak teşkil eden tarihler yazılmıştır. Bu devirde tarih anlayışı tarihi vakalar mevzuunda, güzel, bilgili, biraz da hikmetli ve fikirli nesirler yazmak yolunda gelişmiştir. Üslupta edebi sanatlara; mevcuda hayal, hatta masal unsurlarına çokça yer verilmesi bu dönemin bir özelliğidir (BANARLI, 1998, C.1, ss.604-605).
Tarih alanında XV. yüzyıldaki sıkı çalışma, XVI. yüzyılda padişahların teşvikiyle gelişmiştir. Her ne kadar bu eserlerin çoğu belgeye dayanma, objektif olma, olaylara saygılı olma niteliklerinden yoksunsa da bugün için kaynak kitap özelliğidir (SOYSAL, 2002, s.448).
Bu yüzyılın en önemli tarihçileri arasında önce İbni Kemal (Kemal Paşaoğlu) gibi, Celalzâde (Celaloğlu) gibi ve XVI. asır tarihçiliğini daha yetkili bir şekilde temsil eden Lütfi Paşa, Selâniki Mustafa Efendi, Hoca Sadedin ve Ali Efendi gibi şahsiyetler vardır (BANARLI, 1998, C.1, s.606).
Kemal Paşa-zâde (1468-1534) : Türkçe, Arapça ve Farsça çok sayıda ve çok çeşitli mevzulardaki eserleriyle asrın belli başlı alimleri arasında bulunan Kemal Paşa-zâde umumiyetle İbni Kemal diye anılmıştır. İlim adamlığının yanı sıra aynı zamanda şair olan İbni Kemalâin Türkçe bir Divanâı 7777 beyitlik bir Yusuf u Züleyhâ mesnevisi, her biri, din, hukuk, iktisat ve içtimaiyat bakımından çok mühim tarihi vesikalar halinde yazılmış fetfââları ve daha başka eserleri vardır. Türkçe, Arapça, Farsça eserlerinin genel sayısı ise 200 civarındadır. En önemli eserlerinden biri olan Tevârîhâi Âl-i Osmanâı Sultan II. Bayezîdâin emri ve teşviki ile yazmaya başlamıştır (BANARLI, 1998, C.1, s.605).
Celâl-zâde Mustafa Çelebi (1494-1567) : Devrin külfetli ve sanatlı nesirle yazan diğer bir tarihçisi de Nişancı Celâl-zâde Mustafa Çelebiâdir. Bey, paşa, kocanişancı gibi unvanları da vardır. Aynı zamanda şair olan ve Nişânî mahlasıyla söylediği şiirleriyle küçük bir Divan da vücuda getiren Celâl-zâde asrın sayılı ilim ve devlet adamlarındandır. Celâl-zâdeânin ilim ve edebiyat tarihindeki asıl mevkisi Tabakaatüâl-Memâlik fi Derecâtüâl-Mesâlik adlı tarihi dolayısıyladır. Bu eserin en önemli kusuru, dilinin ağır külfetli ve edebi sanatlarla yüklü bir üslupla yazılmış olmasıdır. Bununla birlikte Koca Nişancıânın Yavuz Sultan Selim devrini hikaye eden Selimnâmesâsi vardır. (BANARLI, 1998, C.1, s.606).
Lütfi Paşa (1488-1563) : Tevârih-i Âl-i Osman. Bir şair de olan Lütfi Paşa eserinin içinde manzum kısımlara da yer vermiştir. Ancak bunların çoğu, kendine ait değildir. Kitabın büyük bir kısmı eski, Anonim Tevârih-i Âl-i Osmanâlardan aktarılmıştır. Kendi yaşadığı, bizzat şahit olduğu Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman devirlerini oldukça basit ve ilkel bir tarih felsefesi ile zaman zaman taraf tutucu olarak yazmıştır. Ancak kitabın, kendi vezir ve sadrazamlık devirleri ile ilgili verdiği bilgiler ile imparatorluğun zayıf ve bozulmaya yüz tutan yanlarını açıklayan kısımları değildir (SOYSAL, 2002, s.449).
Gelibolulu Ali (1541-1600) : Künhüâl-Ahbâr. XVI. yüzyılının büyük tarihçisidir. Temiz, açık ve sade bir dille yazdığı Künhüâl-Ahbârâı bir önsöz, dört rükun olmak üzere düzenlenmiştir. Kitap, 1593-1597 yılları arasında yazılmış olup beş cilt olarak yayımlanmıştır. Aliânin söz konusu eserinden başka âdâb-ı muâşeretten bahseden Mevaidüân-Nefâis fi Kavâidiâl-Mecâlisâ adlı önemli bir kitabı vardır. Ayrıca, âMenâkıb-ı Hüner-verânâ adlı Osmanlı hattat, müzehhib ve mücellidlerini konu edinen bir başka eseri de vardır (SOYSAL, 2002, s.448).
Hoca Sâdedin Efendi (1536-1599) : Tâcüât Tevârih, III. Muradâın emriyle kaleme alınan eser, devletin resmi kayıtları demek olan Vakâa-nüvis Tarihçiliğiânin müjdecisi olarak kabul edilir. Eser kadar geçen dokuz padişah zamanındaki tarihsel olayları anlatır. Ayrıca, her padişah devrindeki ilim adamları, şeyhler vb. gibi ünlülerle ilgili bilgiler verir. Üslubu zamanın modası gereğince ağırdır. Seçili söylemiş olmak için bir düşünceyi türlü deyim ve deyişlerle tekrar eder. Hoca Tarihi diye adlandırılan Tâcüât-Tevârih, iki cilde ayrılmıştır. İlk cilt Fatihâin ölümüne, ikinci cilt ise II. Bayezidâin tahta geçişinden Yavuz Sultan Selimâin ölümüne kadar olan olayları anlatır (SOYSAL, 2002, ss.448-449).
Selânikî Mustafa Efendi (?-1602) : Târih-i Selânikî. Kanûnî Sultan Süleymanâın son zamanlarından başlayarak III. Mehmetâin saltanatı ortalarına kadar olan olayları konu edinir. XVI. yüzyıl devlet idaresinin nasıl bozulduğunu, objektif biz gözle ve sade bir dille anlatır (SOYSAL, 2002, s.449).
XVI. yüzyılın nesir alanındaki eserlerinden bir kısmını da tezkireler oluşturur. Tezkire, Klasik Şark Edebiyatıânda edebiyat tarihi vazifesi gören ve bugünkü edebiyat tarihlerine kıymetli kaynak olan bir nevi âlimler ve şairler ansiklopedisidir. Eski veya çağdaş âlimlerle şairlerin hayatlarını ve eserlerini, ya tabakalara ayırarak yada isimlerinin ilk harfleri sırasıyla tanıtan eserlerdir. Aslı Arap Edebiyatıâna dayanır. Araplardaki tabakat kitaplarından etkilenerek oluşturulmuştur. İran Edebiyatıânda yazılan tezkirelerin ilki ve en önemlisi Levâmiüâl-Hikâyât müellifi Avfîânin Lübâbüâl-Elbâbâıdır. Bugünkü bilgilerimize göre ilk Osmanlı Tezkiresi Edirneli Sehi Bey tarafından yazılandır.
Sehi Bey (?-1548): Asrının divan tertipleyen şairlerinden olmakla beraber edebiyat tarihinde şiirleriyle değil de tezkiresiyle yer almıştır. Sehi Bey tezkiresinin adı Heşt Behiştâdir. Anlamı Sekiz Cennetâtir. Eser 1538 yılında tamamlanmıştır. Sekiz tabakadan oluşmaktadır.
Latîfî (1491-1582): Bu asrın daha muvaffakiyetli bir tezkiresi Kastamonulu Latîfî tarafından yazılmıştır. Latîfî, âlim ve araştırmacı bir edib, çok sayıda şiirler söylemiş oldukça başarılı bir şairdir. Tezkiretüâş-Şuâra adlı eseri 1546âda tamamlanmış ve Kanûnî Sultan Süleymanâa armağan edilmiştir. Üç fasıl olarak düzenlenmiştir.
Âşık Çelebi (1520-1572) : Bu asrın hem şair hem de münşi olan mühim bir tezkire müellifidir. Eseri Meşâirüâş-Şuâraâdır. 1566âda tamamlanıp II. Selimâe sunulmuştur. Bu tezkire bütün tezkireler içinde en ayrıntılı olanıdır.
Kınalızâde Hasan Çelebi (1546-1607) : Asrın önemli bir tezkire yazarıdır. Onun Tezkiretüâş-Şuâra adlı eseri, umumiyetle Kınalızâde Tezkiresi veya Hasan Çelebi Tezkiresi diye isimlendirilir. 1586âda tamamlanıp III. Muratâa armağan edilmiştir. Gayet ağır ve tumturaklı bir üslupla yazılmıştır. Eser üç fasıldan oluşmaktadır.
Ahdî (?-1593) : Asrın diğer tezkiresi Anadolu Türkçesi şairleri yanında Azeri bilhassa Bağdat şairleri hakkında bilgi vermesi bakımından mühim Ahdî Tezkiresiâdir. Tezkirenin asıl adı Gülşen-i Şuâraâdır. 1563âde tamamlanmış ve II. Selimâe sunulmuştur. 1552â1563 yılları arasında yetişen şairleri içerir. Kitap dört Ravzaâdan oluşmaktadır (BANARLI, 1998, C.1, ss.613-617).
Beyânî (?-1597) : Asrın diğer mühim bir tezkire yazarıdır. Eserinin ismi Tezkiretüâş-Şuâraâdır. Eser 1592 yılında tamamlanmıştır. Bu tezkire Hasan Çelebi Tezkiresiânin kısaltılmışı olmakla beraber bir ekidir. Kitap padişahlara ve şairlere hitap eden iki kısımdan oluşmaktadır (SOYSAL, 2002, ss.451-452).
XVI. asrın edebiyat ve edebiyat tarihi açısından önemli bir kısım eserleri de nazire mecmualarıdır. Anadoluâda Türk Edebiyatıânın başlangıcından bu yana, tanınmış, kaside, gazel, murabba, muhammes, tesdis vb. manzumelerini bir araya toplayan antolojilerdir. Bu alandaki ilk eser Eğridirli Hacı Kemal tarafından yazılan Câmiüân-Nezâir adlı eserdir. Diğer mühim bir nazire mecmuası ise Edirneli Nazmîânin Mecmâin-Nezâir adlı eseridir (BANARLI, 1998, C.1, ss.617-618).
I. BÖLÜM
XVI. YÜZYIL TÜRK ŞÂİRLERİ
A) XVI. YÜZYIL DÎVÂN ŞİİRİ
1) ZÂTÎ ( 1471â1546 )
a) HAYATI
Zâtî, Balıkesirâin Karesi vilayetine bağlı bir kasabada hicrî 876, mîladi 1471â2 tarihinde dünyaya gelmiştir. Divan edebiyatımızın ünlü şairlerinden olan Zatîânin asıl adı konusunda çeşitli kaynaklarda değişik bilgiler verilmektedir. Zati şiir mahlası olup asıl ismi Latîfî, Sehi, Kınalızâde tezkirelerine göre Bahşî, Âşık Çelebiâye göre Satılmış ve bugün halk tarafından kısaltılmış olan Satîâdir bu ismi âZâtîâ ye çevirerek mahlas edinmiştir. Şair hayat hikayesini Âşık Çelebiâye anlatmıştır. Aşık Çelebi, şairin kendi ifadesiyle asıl adının âİvazâ olduğunu belirterek bu kelimenin ebced hesabı ile şairin doğum tarihi olan 876 (1471-72)âyi verdiğini kaydetmektedir. ( TDEA, C.8, ss.645-646)
Zâtîânin ailesiyle ilgili fazla bir kaynak yoktur. Babasının bir dükkanı olduğu ve burada çizmecilikle uğraştığı bilinmektedir. Şüphesiz Zâtîâde de şiire ve edebiyata karşı bir ilgi bir yönelme olmasaydı O da babası gibi çizmecilikle uğraşıyor olacaktı. Şairin babasının cahil bir insan olması dolayısıyla Ali Nihad Tarlan âZâtî Divanıâ adlı eserinde oğluna ebced hesabı ile doğum tarihini gösteren bir isim koymasını uzak bir ihtimal olarak değerlendirmiş, Zatî mahlasına telaffuz itibariyle yakın olan Sati isminin olmasını muhtemel görmüştür.
Şair şiirle uğraşmaya başladıktan sonra Bursa, İznik, Edirne ve Manisaâda bulunmuştur. Yaklaşık 1500 yılında II. Beyazıd zamanında İstanbulâa geldi. Burada devrin şairleri ile tanıştı. Bilgi ve görgüsünü artırdı. Sultan Beyazıdâa yazdığı İydiyye, Bahariye ve Şîtâiyye kasidelerle onun ihsanlarına nail oldu. Ali Paşaâya yazdığı şiirleriyle onunda gönlünü kazanıp himayesine girdi. Birçok para, elbise ve yiyecekle ödüllendirildi. Vezir Ali Paşaânın emriyle biri nevruz ikisi de şeker ve kurban bayramları olmak üzere senede üç tane kaside yazıp bunlar karşılığında bolca para ve hediyelik eşyalar alıyordu. Ekonomik olarak oldukça rahattı. Refah içinde bir ömür geçiriyordu.
Zâtîânin bu imkanlarının yanı sıra bir özrü vardı. O da kulaklarının çok ağır işitmesiydi. Bu nedenle birçok şeyi tam anlayamıyor ve eksik kalan çok şey oluyordu. Fakat bu açığını zekâsı ile tamamlıyordu. Padişaha yazdığı bir gazeli çok beğenilmiş ve padişah tarafından ona bir memuriyet verilmesi istenmiş ama sağırlığı nedeniyle bu mümkün olmamıştır. Bunun üzerine Bursaâda 20â30 akçelik bir tevlîyat verildi fakat sahip olduğu imkanları ve ihsanları bırakıp gitmek istememiştir. Bunun acısı ise daha sonraları kendini göstermiştir.
Ali Paşaânın şehit edilmesinden sonra Zâtîânin hayatı değişti ve fakir düştü. Eski günlerini özler oldu. Remîl sayesinde geçimini sağladı. Sultan Selim, padişah olduğu zaman ona kasideler sundu ve onun ihsanlarına mahzar oldu. Durumunu yeniden düzeltmeye başladı fakat talihi bir kere kötüye dönmüştü. Sultan Süleyman zamanında kasideler yazıp padişaha sundu ama fayda etmedi. Çünkü bu dönemde İbrahim Paşaânın gözde şairi Hayâlî ile yolları kesişti. İki tarafta birbirinden hoşlanmıyordu. Zâtîânin sözlerine göre Hayâlî onu kıskandığı için onunla ilgili Vezîr-i Âzamâa telkinatta bulunup Paşaâyı sevmediğini söylüyor ve Zâtîâyi sürekli kötülüyormuş. Hayâli ile girdiği bu çekişmelerden mağlup ayrılan Zati, yine remîl dökerek kazancını sağlamaya başladı.
Zâtîânin evi Sarıgüzel Mahallesinde, dükkanı ise Bayezıd Camisiânin avlusunda idi. Her gün dükkana yürüyerek giderdi. İhtiyarladığı için bu durum onu gittikçe yormaya başladı ve artık gidemez oldu. Geçimini devam ettirebilmek için de çalışması gerekiyordu. Bu sefer dükkanını evinin yakınında bir yere taşıdı. Üç dört ay böyle devam etti ve nihayetinde 953 (1546) senesi Ramazanâının ikinci yarısında vefat etti. Öldüğünde 77 yaşındaydı fakat cenazesini kaldıracak parası yoktu. Parası olmadığından cenazesi Âşık Çelebi, Selikî, Yahyâ Bey gibi şairlerin yardımıyla kaldırılarak Edirnekapı dışarısına gömülmüştür.
Şairin vefatına Zuhûrî Acem ( Eşâar kaldı yadîgar ), Abdî ( Suhanver göçdî ) ve Âşık Çelebi ( Gitti zali nazım ) tarih düşmüştür. ( TARLAN, 1976, ss.XI-XVIII )
b) EDEBİ ŞAHSİYETİ
Âşık Çelebi Tezkîresinde şairin, çiçek bozuğu büyük burunlu ve ağır işiten biri olduğunu yazıyordu. Hoş sohbet, nüktedan, hazırcevap bir kişiliği vardır. Yakınları onu tahrik ederek haklarında bir nükte beyit veya kıtâa söyletir; bundan zevk alırlarmış. Letâifâi bu çeşit fıkralarla doludur. Gelibolulu Ali dışında bütün şuara tezkireleri şairliğini övmektedir. Necatî Beyâden sonra gelen en büyük şair olarak gösterilir. ( TDEA, C.8, ss.646 )
Zâtî, Velut bir şairdir. Latîfîâye göre 3000 gazeli, 100rubaisi ve kıtâası şehrengizi, lugazları, Hikayet-i Ahmed ü Mahmudâu, Siyer-i Nebîâsi, Mevlîdâi, Şem ü Pervaneâsi, Hüsrev ü Şirin tarzında Ferruhnâmeâsi vardır.
Bu kadar çok yazmış bir şair olması Zâtîânin değersiz eserler meydana getirmesine yol açmıştır. Çoğu ısmarlama yazılmış bu basit manzumelere bakarak Zâtîâyi değerlendirmek ve onu küçültmek kuşkusuz hatalı bir davranıştır. Geçimini sağlamak için bir floriye bazen 30âa yada 20 akçeye bir kaside yazmak zorunda kalan bir şairin sık sık tekrarlara düşmesi ve aldığı ücret karşısında basit şeyler yazması doğaldır. Zâtîânin gerçekten güzel, değerli gazelleri, kasideleri de elimizdedir ki bunları Zâtî gibi yarım yamalak bir öğrenim görmüş bir kimsenin yazmasına ihtimal verilmez. Bu bakımdan Zâtîânin bilinenden daha fazla okumuş olduğunun ya da olağanüstü bir zekaya ve sanat kudretine sahip bulunduğunun kabulü gerekir. Çağının en değerli şairlerindendir. Genç şairlere hocalık etmiş zaman zaman devlet büyüklerinin de takdirini görmüş ama layık olduğu hayat düzeyine erişememiştir. Bunda sağırlığı kadar avare yaradılışının da etkisi olduğu söylenir. Çağdaşları bile şayet yoksul ve sağır olmasaydı verdiklerinden kat kat daha değerli eserler verebileceğini ifade etmişlerdir. (CENGİZ, 1972, s.302)
Zâtî hayatının muayyen bir devresinden sonra sağırlığı ve fakirliği dolayısıyla kimseye yaklaşmaz, büyüklere gidip gelmezdi. Dükkanın da müşteri beklerdi. Onu tanıyanlardan bir kısmı eğer sağırlık ile fakirlikten halas bulsaydı, dostlarıyla sohbet eder, şairlerle görüşür, şiirler üzerinde fikir teali ederdi. Bu suretle şimdi olduğunun on misli olurdu, derler. Bir kısmı da şiirdeki bu kudreti, bu iki arızadan dolayıdır. Zira dostları ile daima musahabet onun dikkatini dağıtır, onun başka şeylerle meşgul olmasına sebep olurdu derler. Halbuki bu şekilde bütün gayretini şiire hars edebiliyordu derler. İkisinin de bazı cihette hakları vardır. Evinde yalnızca otursa onu kimse ziyaret etmezdi. Dükkan ana sermaye, remilse onu avutan bir meşgale idi. Şairler dükkanına gelirler ona şiirlerini gösterirler. O da böyle manaları alır kendi şiirlerinde ya aynen alır ya da biraz değiştirerek kullanırdı. Böyle başkasının malına sahip çıkma kabullenme kendine söylendiğindeyse ; âBir hoş manacıktır, gördüm siz gerçekten şair değilsiniz, divanınız yoktur, hep bunlar zail olur. Biz divan sahibi şairleriz. Kıyamete kadar divanımız durur ve gazellerimiz hokkabazlar, kasebazlar ve canbazlar, belki ağaç ayaklıklarla şarka ve garba yürür. Bizim divanımızda bulunan zayi olmaz. Bu manacığı esirgediğimden divanıma aldım. Yoksa ona karşı bir heves ve ihtiras beslediğimden değilâ derdi. Lakin bir diğeri kendisinin bir beytini bozsa, evini barkını elinden almışlar gibi bî-huzur olurdu. Tamam gazelini alsalar adeta çıldırırdı.
Bu asrın ilk yarısına damgasını vuran Zatî, asrın ikinci yarısına ve Türk edebiyatına damgasını vuran büyük şair Bakîâye hocalık yapmış, onun yetişmesine katkıda bulunmuştur. Bu yönüyle de büyük değer görmüştür.
Zâtîânin en büyük eseri Divanâıdır. Ömrü boyunca binlerce gazel ve yüzlerce kaside söylediği rivayet edilen şairin bütün şiirlerini bir araya toplayan bir divana rastlanmamıştır. Bazen çok zengin hayallerle süslediği ve zaman zaman çok düzgün söylediği şiirlerle bu yaptığı hizmete rağmen ciddi bir mesleği olmayışı ve hatıralarda gönlü kırık bir insan intibaı bırakması yüzünden Tanzimat şairi Ziya Paşa onun şiirini ve şiire hizmetini anarken:
âEslafta Ahmed ü Necâtî
Âvâre vü dil-şikeste Zâtî.â
Türkî suhane temel komuşlar demek ihtiyacını duymuştur. ( BANARLI, 1998, C.1 , s.573 )
c) ESERLERİ
I) ŞEMS Û PERVANE : 5000 beyti aşan eser benzerlerinden oldukça farklıdır.
II) MECMUâATÜâL-LETAÎF: İki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım devrin şairleri, ileri gelenleri ve sıradan kişilerle ilgili manzum latifeleri ihtiva eder. Diğer kısım ise ahkam risaleleri tarzındadır. Devrin her türlü meslek ve sanat erbabını birer cümleyle mizahi şekilde tanıtır. Bunların dışında bir başka latifesi Delibirader Gazaliânin Mekkeâden gönderdiği padişahtan başlayıp bütün devlet adamlarının ve diğer dostların ahvalini soran manzum mizahi mektubuna Zatîânin aynı üslup ile verdiği cevaptır.
III) EDİRNE ŞEHRENGİZİ: II. Bayezıt zamanındaki Edirneâyi ve oranın güzelliklerini tasvir eder. Zatîânin bunların dışında kaynaklarda adları verilen lakin ele geçmemiş olan şu eserleri bulunmaktadır; Sırf birinin ısrarı üzerine para karşılığında yazılan Ahmed ü Mahmud, Siyer-i Nebî, Mevlûd, Ferruhnâme ve Kurâan Falı. ( TDEA, C.8, s.647 )
ç) ZÂTÎâDEN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Ey felek döne döne alma günâhum hazer et
Yıldırım kamçılı bir kimsedür âhum hazer et
1- Ey felek! Dönüp dönüp günahımı alma, bana iftirâ etme; Benim âhım yıldırım kamçılı bir adam gibidir; ondan kendini koru.
(Felek, gökyüzü ve baht anlamlarında, döne döne de hem gökkubbesinin dönmesi, hem de tekrar tekrar anlamında da kullanılmıştır. Aşıkların ahı kara dumanlı ve ateşlidir; göğü yakar. Yıldırım gibi, günahsız bir kişinin günahını almak yani iftira etmek, ahını almakta tehlikelidir).
2- Şâh-ı aşkum şerer-i âteş-i âhum sipehüm
Yanar addur benüm ey şâh sipâhum hazer et
2- Ben aşk sultânıyım.Âhımın ateşinin kıvılcımları askerimdir.
Sultanım , benim askerim kor halinde harlı bir ateştir;ondan kendini koru.
3- Ey gözümün nûrı beni yakma firâk âteşine
Âlemi zulmet eder dûd-i siyâhum hazer et
3- Ey gözümün nuru! Beni ayrılık ateşine yakma. Yoksa gönlümden çıkan âhın kara
dumanı, dünyayı kapkaranlık eder, bundan sakın.
4- Hırmen-i mâh yanar dâne-i encüm kül olur
Âh etdürme bana ey yüzi mâhum hazer et
4- Ey yüzü aya benzeyen sevgili! Bana acı cektirip âh ettirme.Yoksa aynı harmanı yanar , yıldız tâneleri kül olur . Bundan çekin.
5- Zâtî`yâ sââi kadan hırmen-i sabrun tutuşur
Çekilürken göge bu ejder-i âhum hazer et
5- Ey Zâtî! Bu âhımın ejderhası güğe çekilirken ağzından fışkıran şimşeklerle sabrımınharmanı tutuşa bilir Bundan çekin,bana ah çektirm.
(Ejder , ejderhâ masal ve destanlarda görülen yedi başlı ve ağzından ateş saçan büyük yılanlardır.Başları kesilince iki baş birden çıkar.Ançak kesilen başlar dağlanırsa öldürüle bilir.İnanışa göre yüz yıl yaşayan yılan ejderha olurmuş meleklerbunları zincirlere bağlar ve Kaf dağının ardına atmak için göğe fırlatırlarmış)
GAZELII
1- Her kimün lâle âveş destinde lâ`lin câmı var
Gül gibi gâyetde vakti hoş güzel eyyâmı var
1- Her kimin elinde âlâle biçiminde yâkut renkli bir kadehi varsa, onun gül mevsimi gibi çok hoş vakti , güzel günleri var demektir.
2- Vakt-i sâki mülâyim sûfiyâ meyen bana
Tevbe etdürme yüri her nesnenün eyyâmı var
2- Ey kaba sofu! Şimdi tam güllerin açıldığı ilkbahar mevsimi iken , şarap sunan da yumuşak davranırken bana içkiden tövbe ettirmeğe kalkma , yürü git.Herşeyin bir zamanı var.
3- Sûfiyâ bin serv-i Firdevs-i berîne dik gelür
Gülsitân-ı meclisün bir serv-i sîm-endâmı var
3- Ey kaba sofu! Toplantı gül bahçesinin gümüş bedenle, selvi boylu öyle bir güzeli var ki , yüce cennetin binlerce selvi ağacına kafa tutar.
(Dik gelmek, önünde dikilmek, dik dik konuşmak, kafa tutmak ve direnmek mânâlarında kullanılmıştır).
4- Mest olup ol serv-kamet gözlerinden dökdi yaş
Benmümüz bir baga döndi kim gül ü bâdâmı var
4- O selvi boylu güzel sarhoş olup gözlerinden yaşlar dökmeğe başladı. Böylece toplantımız bir bahçeye döndü; badem çiçeğimizde var.
(Gül, aslında çiçek demektir. Gül-i nâr: nar çiçeği, gül-i nergis: nergis çiçeği ).
5- Zâtî`ye vasf-ı cinân eylersin anda vâizâ
Sâkî-i meclis kadar bir dilber-i ra`nâ mı var
5- Ey öğüt veren! Zâtî`ye durmadan cennetleri anlatır, öğersin. Acaba orada toplantımızın şarap sunucusu kadar güzel bir dilber var mı? Hiç bundan söz etmiyorsun.
GAZEL III
1- Göricek hüsnüm inân-ı ihtiyâr eden gider
Tîg-i hışmı lûtf et ey çâbük-süvâr eden gider
1- Güzelliğini görünce düşüncemin , kararımın dizgini elimden kaçar.Ey usta binici sevgilim , lûtfen bu öfkeli bakış kılıcını elinden bırak.
2- Başın için nakş edüp ayağa salma âşıkı
Reng-i hınnâ-yı melât ey nigâr eden gider
2-Ne olur , başın için hileler edip âşıkı ayaklara düşürme Güzelim , güzellik kınasının engi bir gün gelir , elden gider
3- Gırre olma bunca murg-ı dil şikâr ettüm deyu
Âkıbet şehbâz-ı hüsn ey şehriyâr elden gider
3- Sultânım , bunca gönül kuşunu avladım diye grurlanma .Sonunda güzellik doğanı elden kaçıp gider, unutma.
(Güzellik doğan kuşuna benzetilmiş. Kuş avlanmakta kullanılan doğan avcısının kolunda durur ve avı yakaladıktan sonra avcıya getirir).
4- Murgueş el üzre tut âşıklara râğbetler et
Bu tarâvet âhir ey kaddi çınâr elden gider
4- Ey boyu çınara benzeyen sevgilim , âşıklara iyi davran sygı göster; kuş gibi el üstünde tut . Çünkü sonunda bu tazelik bu güzellik yok olup gider.
(Sevgili Çınara âşıklar kuşa benzetilmiş . Çınar yapraklan el biçimindedir. Sevgilininde çınarında tazeliği kalmayınca âşıkta kuşta kalmaz).
5- Zâtî-i mûra elünden geldügince eyle lûtf
Hâtem-i hüsn ey Süleymân-iştihâr eden gider
5- Ey Süleyman gibi namlı sevgilim! Bu, karınca gibi küçük, değersiz Zâtîâye elinden geldiğince iyilik göster Çünkü güzelliğin Mührü bir gün olur kaybolur gider.
(Hz. Süleymân kibrit-i ahmerden ve üzerinde Tanrı adlı yazılı mührüyle bütün insanlar, hayvanlar, kuşlar, cinler ve devlere, hatta rüzgara emrederdi. Parmağında taşıdığı bu yüzük mührünü şeytana kaptırmış ve geri alıncaya kadar saltanatını kaybetmişti.
Hz. Süleyman bir gün savaşa giderken karıncalar ülkesinde karınca beyinin adamlarına âyuvanıza girin Süleymânâın askerleri sizi çiğnemesin âseslendiğini duydu. Atından inip beyle konuştu ve ondan çok öğütler aldı. Karınca beyinin sunduğu bir çekirge buduyla ordusunu doyurduğu gibi yarısını da azık olarak yanında götürdü).
GAZEL IV
1- N`oldu inlersin felek hercâyi cânânun mı var
Sery eder her menzili bir mâh-ı tâbânum mı var
1-Felek ne oldu sana, inleyip duruyorsun? Yoksa seninde benim gibi hevâyi, kararsız bir sevgilin mi var? her yerde dolaşan, her yanı gözleyen parlak bir ayın mı var? (Felek kelimesi gökyüzü, baht, çark mânâlarında kullanılır. Durmadan dönmesiyle Botan dolabına ve çarka benzetilir. Bu yüzden dolap gibi inlediği düşünülür).
2- Benzüni ey bûtsân hazân mı etdi zerd
Yohsa başı taşra bir serv-i hırâmânun mı var
2- Ey bahçe! Benzimi güz mevsimi mi böyle sapsarı etti? Yoksa seninde benim gibi boyu yüksek, aklı başka yerlerde, vefâsız salınan bir selvi boylun mu var?
3- Ağlayup feryâd edersin her nefes ey abdelîb
Hâr ile hem-sâye olmış verd-i handânun mı var
3- Ey bülbül, böyle her an ağlayıp inliyorsun.Yoksa sende benim gibi dost olan, gülüp açılmış bir güle mi âşıksın.
(Bülbül güle âşıktır. Diken ise aralarına girer. Şâirinde, sevgiliye kavuşmasını önleyen, onun yüz verdiği rakiptir).
4- Yoluna cânum revân etsem gerek cân`a dedüm
Yüzüme bin hışm ile baktı dedi cânum mı var
4- Canım sevgilim! Yoluna canımı akıtmalı, sana kurban olmalıyım, dedim. Yüzüme öfkeyle baktı, dedi; Senin canında var mı?
5- Zülf-i dilber gibi ey Zâti perîşânsın yine
Cevri bî-had yohsa bir yâr-ı perişânum mı var
5- Ey Zâti! Yine sevgilinin saçı gibi dağınık, bitkinsin. Yoksa cefâsı, eziyeti sınırsız peri gibi güzel`bir sevgilin mi var?
2) HAYÂLÎ BEY ( ?-1556 )
a) HAYATI
Hayâlî Bey 16. asrın Fuzûlîâden sonra gelen en büyük şairleridir. Asıl adı Mehmet, lakabı ise bekâr Memiâdir. Selanik vilayetinin kuzey doğusunda bulunan Vardar Yenicesiânde doğmuştur. Vardar Yenicesi Hayâlî devrinde ufak bir ilim ve edebiyat merkezi idi. Hayretî, Usûlî, İlâhî, Garîbî gibi şair ve mutasavvıflar yetişmiştir. Orada istinsah edilmiş klasik kitaplardan başka birçok da laik ilimlere ait kitaplara rastlanır.
Hayâlî, Kınalızâdeânin âMecmaâı Şuâarââ ve âMenbaâi Bulagââ dediği Vardar Yenicesiânde II. Bayezıd zamanında 886â918 (1481â1512) dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi belli değildir. İlk tahsilini memleketinde yapmıştır.
Âşık Çelebi, kendi üslubu ile bu tahsilin Gülistan ve Bostan gibi o zaman klasik olan edebi eserler etrafında olduğunu ima ediyor. Hayâlîânin kuvvetli bir medrese tahsili görmediği eserlerinden anlaşılır. Bu tahsili yaparken de muhtelif memleketleri dolaştığını zikreder. O sıralarda Baba Ali Mest-i Acemî adlı bir Kalenderî mürşîdi dervişleri ile beraber Yeniceâye uğramıştı. Hayâlî, bu serazat dervişlerin sohbetinden pek zevk aldı. Daha çocuk denecek yaşta iken bunların içinden bir ışık dilberine aşık olarak o kafileye katıldı. İstanbulâa gelip gitmeye başladı. Hayâlî, bu seyahatleri sırasında gerek Baba Ali Mest-i Acemîâden ve gerek içinde bulunduğu muhitten tasavvufa dair bir çok şeyler öğrenmiştir. Hayatının bu ilk devresinin geçiş tarzı kendisinin baba ihtimamından mahrum kaldığını gösterir. Yine böyle bir gelişte İstanbul Kadısı Sarıgürz Nurettin Efendi böyle güzel, yakışıklı bir genci Kalenderiler arasında bulunması âne meşru ve ne de makuldürâ diyerek Hayâlîâyi onlardan ayırarak âŞehir muhtesibi Uzun Aliâye emanet etti.â Bu devrede dev Hayali, tahsile ve belki de biraz medrese tahsiline devam etmiştir. ( TARLAN, 1992, ss.13-14 )
Hayâlî, ruhen kuvvetli istidada sahip olduğu için kısa zamanda şiirler söylemeye başlayıp yavaş yavaş şöhret yolunu tutmuştur. Bu sırada Defterdar İskender Çelebiânin dikkatini çeken şair, daha sonra Sadrazam İbrahim Paşaâya takdim edilir ve zamanla Kanunî Sultan Süleymanâın nedimleri arasına girer. Âşık Çelebiânin ifadesiyle âpençe-î sultanîden tuâme yiyub sâid-i saadette karar îden bir şahbazâ olur. Utangaç bir mizaca sahip olan Hayâlî, padişahın meclisinde bir müddet şiir söyleyemez. Kendisi bu durumu şöyle ifade eder.
âBir bezm-i hasa mahrem oluptur Hayâlî kim
Açılmaz onda gonca-i cennet hicabdanâ
Ancak şair daha sonra takdim ettiği gazel ve kasidelerle padişahın lütfüne fazlasıyla karşılık vermiştir. Bir kaçı istisna olmak üzere kasidelerinin tamamına yakını padişaha sunulmuştur. Rodosâun fethi dolayısıyla verdiği kasidede görünen uzun ve canlı tasvirler şairin bu savaşa iştirak ettiği hissini uyandırmaktadır.
Padişahın yakın dostluğunu kazanan Hayâlîâye yapılan ihsanları tezkire sahipleri anlata anlata bitiremez. Şaire önce ulufe sonra da tımar ve zeamet verilmiştir. Ayrıca sunduğu her gazel ve kaside karşılığında bahşiş ve ihsanda bulunulmuştur. Bu insanlara padişahın yanında İbrahim Paşa ve İskender Çelebiânin de katıldığı görülmektedir. O devre ait bir mevâcîb ( maaş, ulufe ) defterinde Hayâlîânin 1525â1526 yılında günlük 10, aylık 290 akçe aldığı kayıtlıdır. Şairin bu ikbali başta Yahya Bey olmak üzere devrin diğer şairleri tarafından kıskançlıkla karşılanmıştır. En büyük hamileri İskender Çelebi ve İbrahim Paşaânın katlinden sonra şairin talihi döndü. Yeni gelen Rüstem Paşa edebiyata fazla değer veren bir insan değildi. Önemsemediği gibi şair olarak da Yahya Beyâi destekliyordu. Hayâlî Bey kendisini kıskanan ve çekemeyenlerin kışkırtmalarından çekinerek hayatını emniyette hissetmediğinden İstanbulâdan uzaklaşmak istedi. Bu düşünce ile padişahtan âSancak Beyliğiâ istedi. Daha sonra da Rumeli Kethûdalığı istedi. Şair bu istekleri kendi iradesiyle vermemiş yakın çevresindeki eşinin dostunun ısrarı üzerine vermiştir. Daha sonra yaptığı bu hareketin hatalı olduğunu düşünmüş ve pişman olmuştur. Hamilerinin ölümünden sonra da padişah tarafından iltifat gördüğü söylense de bu pek inandırıcı olarak görülmemektedir. Çünkü bu derece de bir kişiliğe ve sanat gücüne sahip bir insanın bu tür isteklerde bulunması söylenilenlerin aksini doğrulamaktadır.
Padişah ile Hayâlî Bey arasındaki soğukluk İskender Çelebi ve İbrahim Paşa hayatta iken de olduğu tahmin edilmektedir. Hatta bir defasında Edirneâye giden padişah Hayâlîâye iltifat etmeyip onu yanında götürmemiştir. Bu durum ise şairi çok üzmüştür. Şair padişahtan daha farklı isteklerde de bulunmuştur. Fakat bunların ne olduğu konusunda bir fikir yoktur. Bazı kasidelerinde ise bıçağın kemiğe dayandığını söyleyerek tevliyet ve dirlik istemiştir. Bir başka kasidesinde padişaha vasf-ı halini dinlemesi için adeta yalvarır ve bunu bile büyük bir ihsan görür. ( KURNAZ, 1996, ss. 21-26 )
Ahmet Reşit Efendi, âTarihi Osmanlıâ eserinde Sultan Mustafaânın katli hadisesinde Hayâlîânin bir etkisi olduğunu söylemekte ancak Hayâlî Bey gibi rind, meşreb, dünya nimetlerinden uzak bir insanın bunu yapması pek ihtimal işi değildir. Zira sebep olarak Şehzade Mehmed Hanâa mersiyeler yazdığı halde Sultan Mustafa hakkında bir şey yazmaması gösterilmiştir. Sultan Mustafa için çok kuvvetli bir kaside yazan Yahya Bey ile araları açık olduğu için böyle bir şey yazmamış olması yüksek ihtimaldir.
Hayâlî Bey 1557 senesinde Edirneâde vefat etmiştir. Âşık Çelebi : mezarının Salh hane yolunda Haydarhane Hatîresinde bulunduğunu söyler. Bu gün Edirne de mezarının bulunup bulunmadığını Edirne Halkevinden soran Ali Nihat Tarlanâın aldığı cevaba göre Hayâlî, Edirneâde Uzun Kaldırım Mezarlığına karşı dedelerinden kalan Vize Çelebi Mescîdîânin avlusu önüne kendi yaptırmış olduğu iki lüleli denmekle maruf çeşmenin sol tarafına pencere boyuna gömülmüştür.
Uzun yıllar boyunca bekar yaşamış olan Hayali Beyâin evlendiği ve iki çocuk sahibi olduğu bilinmektedir. Eşi kendisinden önce vefat etmiştir. Çocuklarından Ömer Bey, Muradiye Camîsiânde uzun yıllar mesnevi okutmuştur. 20 yıl Halep Defterdarlığında bulunmuş ve emekli olduktan iki yıl sonra vefat edince Koca Mustafa Paşa Mezarlığına defnedilmiştir. Hayâlî Beyâin diğer oğlu İbrahim Beyâde şair ve edip bir insandır. (TARLAN, 1992, ss.16-19 )
b) EDEBİ ŞAHSİYETİ
Hayâlî Beyâin en önemli özelliği çok cömert bir insan olması ve dünyevi değerlere kıymet vermemesidir. Âşık Çelebi Tezkîresinde onun bu özelliğini uzun uzun anlatmaktadır. Hayâlî, zamanında kendisine verilen değer noktasından incelersek bu günkü düşüncelerimize oldukça aykırı bir sonuca ulaşmakla beraber o devir şair ve tezkirecilerinin şiara büyük kıymet verdiklerini görürüz.
Hayâlî, doğuştan şair yaradılışlı bir şahsiyettir. Kuvvetli bir şair ve tarikat kültürü merkezi olan bir muhitte yetişmişti. Doğal yeteneği tesirini derhal göstermiş ve Hayâlî, on dört yaşında şiir söylemeye ve şöhret yapmaya başlamıştır.
Şairin yirmi yıllık arkadaşı Aşık Çelebi, tezkiresinde Hayâlîâye ait bir çok aşıkane maceralar anlatır. Lakin hayatına ait aşk maceraları ilk Kalenderîlik devresinde aldığı tasavvufi terbiyenin altında bu tefekkür sitemine bürünerek şiirine intikal etmiştir. (TARLAN, 1992, ss.22-23 )
Hayatında şiir yoluyla az şaire nasip olacak bir takdir ve imkan elde eden ve bu yüzden çeşitli kıskançlık hiciv ve dedikodulara hedef olan şairin aslında tok gözlü zengin gönüllü, onurlu eli açık, paraya, mevkîye, mala değer vermeyen, dünyayı hiçe sayan, kayıtsız, serbest yaşamayı seven, sıkıntı ve zora girmeyen, çatışma ve huzursuzluklardan hoşlanmayan bir yaradılışa sahip olduğunu Aşık Çelebi, açık ve etraflı bir dille ortaya koyar. Hoşgörü ve dost canlısı olup kendine hiciv yazılmadıkça başkalarını hicvetmezdi. Böyle olmakla beraber ikbal ve şöhreti etrafında doğan kıskançlıklar karşısında mevkisini korumak için bazen yakın dostları aleyhinde bunu yapmaktan çekinmediği belirtilmektedir. ( TDEA, C.4, ss.170-171)
Vardar Yenicesi, Hayâlî Beyâin edebi şahsiyetinin tekamülünde önemli bir yer teşkil eder. âGaziler Ocağı ve Arifler Durağıâ olarak nitelendirilen bu küçük Rumeli Kasabası Şeyh Abdullah-ı İlahi olmak üzere çok sayıda edebi şahsiyet yetiştirmiştir. Vardar Yenicesi, o dönem itibariyle tam bir kültür ve sanat merkezi özelliğindeydi. Bu edebiyat ve sanat merkezinde doğan büyüyen şair hem bu yörenin olanaklarından hem de kendisinin sahip olduğu olanaklarla ve yeteneklerle önce burada sonra da İstanbulâda namını duyurmayı başarmıştır. Tabi ki onun yetişmesinde Ali Mest-i Acemîânin katkılarını göz ardı etmemek gerekir. Çünkü bu şahsiyet, Hayâlîâyi oğlu gibi sevmiştir. Nitekim Hayaliânin şiirlerindeki tasavvufi unsurlarını doğduğu yerin manevi havası yanında Baba Ali tesirini görmek mümkündür.
Hayâlî Batınî olmasına rağmen ehl-i sünneti incitecek bir tarafın olmadığını Ali Nihat Tarlan yaptığı incelemelerde göstermiştir. Şiirlerindeki tasavvufi unsurlara rağmen onu kuvvetli bir mutasavvıf şair saymak yanlış olur. ( TDVİA., 1998, C.17, s.6 )
Devrinin tezkire yazarları ve şairleri onun dönemin en büyük şairi olduğunda birleşir ve ona âDiyâr-ı Rumân Sultânüâş Şuarâsı, meşhur maraf Hayâlî Beyâ adını vermişlerdir. Hatta bazı şairler Hayâlîâyi Hafız-ı Şirâzîâye benzeterek onun şairlik değerinin yüksekliğini göstermeye çalışmışlardır.
O dönemin en önemli şairi Zâtîâyi, Hayretî, Kara Fazlî ve Yahya Bey gibi şairleri şiir alanında yaptığı mükemmel yükselişle gölgede bırakmış ve ne kadar büyük bir şair olduğunu göstermiştir. Ali Şîr Nevâî ve İran şairleri hakkında saygın bir ifadeyi daima kullanan Hayâlî, kendisini onlarla eşit görür. Osmanlı şairleri arasında da kendisinin Necatî Beyâin yerini tuttuğunu söyler. Bu yönüyle birlikte atasözü,deyim ve halk tabirleriyle şehirli Türkçeâsini kullanma yolunda Necatî Beyâin takipçisi olduğunu da ifade etmektedir. O dönemde Hayâlîâye rakip olabilecek tek kişi Fuzulî idi. Ancak o bu şöhreti gölgelemeyecek kadar İstanbulâdan uzaktaydı. Ali Nihat Tarlanâa göre, Hayâlî tasavvufi özellikleri itibariyle Bakîâden üstündür.
Canlı ve kuvvetli bir üslupla yazılmış olan kasideleri olan Hayâlî asıl şöhretini yansıtan şiirleri ve gazelleri olmuştur. Bu şiir ve gazellerinde Rumeli şairlerinde görülen samimiyet, ilham kudreti, gurur ve istiğna, mahalli renklere itina gibi özellikler dikkati çeker. Klasik edebiyatta fazlaca kullanılan âmüşebbehün bihâlerdeki benzetme unsurlarını kendi şiir anlayışında eriterek kullanmayı bilmiştir.
Şiirlerinde tasannu bazen ruhundan doğan şiddetli ilhamın heyecanı içinde kaybolur. Mısralarındaki şekil mükemmelliğinin olmayışı, onun kayıt altına girmek istemeyişinden ve yeteri kadar bir tahsil görmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun kanıtı olarak şiirlerindeki bazı imla ve söyleyiş kusurlarını Aşık Çelebiânin düzeltmesi olarak gösterebiliriz.
Hayâlî, çağdaşı olan Sufî, Huşuî vb. gibi şairlerce övüldüğü gibi Fuzûlî, Ulvî, Vahîdî, Rahmî gibi şairler üzerinde de etkili olmuştur. Fuzûlîânin meşhur âSu Kasidesindeki su redifiniâ Hayâlîâden almış olması kuvvetli bir ihtimaldir. Devrinden başlayarak Hayâlîânin gazallerinin Gunâhî, Ali, Şeyh Galip, Keçecizade İzzet Molla, İzzet Ali Paşa, Bayburtâlu Zihnî gibi şairler tarafından tanzir ve tazmin edilmiş olması tesirinin ne kadar etkili ve sürekli olduğunu gösterir.
Hayâlîânin divanındaki neşre göre, Kanunî Sultan Süleyman hakkında olmak üzere yirmi beş kaside, sekiz musammat, bir terkibi bend, beş müteferrik manzume, 688 gazel ve 33 kıtâa mevcuttur. ( TDVİA., 1998, C.17, s.6 )
c) ESERLERİ
Hayâlî Beyâin divanından başka eseri bilinmemektedir. Bazı kaynaklar kendisinin divanını bizzat tertip etmediğini hatta Kanûnî bir defasında Divanâı görmek istediğinde divanın onun şiirlerini toplamış olan Vefalı Şehzade Ali Çelebiâde bulunabildiğini kaydederler. Bununla birlikte bazı şiirlerinde bizzat divan tertip ettiğini gösterir.
Âşık Çelebi bir mesnevi yazması konusunda Hayâlî Beyâe baskı yapmış olsa da bu bir işe yaramamıştır. Fakat bir gün bir mesneviye başladığını ve iki yüz beyit yazdığını söylemişse de Aşık Çelebiânin kaydetmesine razı olmamıştır. Bazı kaynaklarda onun Leyla ve Mecnun Mesnevisi bulunduğu yazılıdır. Fakat bunun Hayâlî mahlaslı başka bir şaire ait olduğu anlaşılmıştır.
Hayâlî Beyâin divanının Ali Nihat Tarlan tarafından İstanbul Kütüphanelerindeki On üç nüsha karşılaştırılarak bunlar arasında yedi nüshası üzerinden tenkitli neşri yapılmıştır.
Hayâlî Bey divanı kasideler, musammatlar, (murabba, muhammes, tahmis, muaşşer vs.) gazeller ve mukattaat bölümlerinden meydana gelmiştir. 668 gazel, 25 kaside, 15 musammat ve 33 mukatta bulunmaktadır. Kasidelerden 12âsi, gazellerden 449âu rediflidir. Redifli şiirler şairin muhayyilesinin bütün genişliği ile aksettiği şiirlerdir. Denilebilir ki müşahhas rediflerde şairin en geniş manasıyla kültürü ve hayal gücü aksederken dil ve mefhum zenginliği kazanmaktadır. Redifin ahenk yönünden şiiri kanatlandırdığı ve bir bütünlük kazandırdığı da unutulmamalıdır.
Ayrıca divandaki 668 gazelden 604âü beş beyitten meydana gelmiştir. Zaten gazelin 5,7,9 tek rakamlı beyitlerle yazılması gelenektir. Bu sebepten 6 ve 8 beyitli gazellerin bir kısmı nüsha farkıyla ortaya çıkmış olmalıdır. ( KURNAZ, 1996, ss.31-33 )
Hayâlî Bey divanı ile ilgili bir çok çalışma yapılmıştır. Bunlardan biri Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan tarafından incelenerek 1946âda İstanbulâda neşredilmiştir. Ayrıca Hayâlî hakkında geniş çapta bilgi için Prof. Fuat Köprülüânün âAnadoluâda Türk Dili Ve Edebiyatıânın Tekamülüâ makalesine: Ali Nihat Tarlanâın Hayâlî Bey Divanı Mukaddimesine ve bu konuda bibliyografik malumat için de Th. Manzelâin Türkçe İslam Ansk.âdeki Hayâlî maddesine bakılmalıdır. ( BANARLI, 1998, C.1 , s.574 )
ç) HAYÂLÎ âDEN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Cihân-ârâ cihân içindedür ârâyı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler.
1- Dünyâyı süsleyen dünyânın içindedir. Ama insanlar onu aramasını bilmezler. Tıpkı denizin içinde olup da denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi.
(Beyitte tasavvufun esası anlatılmış: Mutassavvuflara göre Tanrı, vücûd-ı mutlaktır ve ondan başka bir varlık yoktur; bütün kâinât, hayvan, nebât ve eşyâ Tanrı zâtının görüntüsüdür. Tasavvufta ana kaide âLâ mevcûdu illallahâ -Tanrı`dan başka varlık yoktur - sözüyle özetlenmiştir.)
2- Harâbât ehline dûzah azâbın anma ey zâhid
Ki bunlar ibn-i vakt oldı gam-ı ferdâyı bilmezler
2- Ey ham sofu, meyhanede oturup burayı mesken edinenlere cehennem azabından, çekecekleri cezâlardan söz etme. Bunlar vaktin oğlu oldular, geleceğin sıkıntısını çekmezler.
(İbna`l-vakit zamanın oğlu, yaşadığı zamana uyup, gereklerini yerine getiren, insan demektir. Tasavvuf terimi olarak da geçmiş ve gelecekle uğraşmayan, geleceği düşünmeden Tanrı`nın her hükmüne, her-emrine itiraz etmeden uyan, gerçek sofi anlamındadır. Çıkarcı, dalkavuk anlamında ise İbnuâz-zamân sözü kullanılır. Beyitteki hârabât, dünyâ ve ilâhî aşk şarabının içildiği tekkedir.)
3- Şafak-gûn kan içinde dâğını seyr etse âşıklar
Güneşde zerre görmezler felekde aynı bilmezler.
3- Âşıklar kıpkızıl kan içindeki yaralarına baka baka güneşi zerre kadar görmezler, gökyüzünde ay oldugunu bile fark etmezler.
(Şafak, güneş batarken gökyüzündeki kızıl aydınlıktır. Türkçeâde daha çok güneş akması doğarken görülen kızıllık ve alaca karanlık anlamında kullanılır. Kan maddedir. Kanın maddeden kurtulmaktır. Gerçek aşka ulaşan âşıklar acılarıyla baş başa kalıp yaralarını seyredince artık dünyâdan soyutlanmışlardır, hiç bir şeyle ilgilenmezler. Hayâlî Bey kendini ilahî aşka yönlenmiş bu âşıklardan sayıyor.)
4- Hamîde kadlerine rişte-i eşki takup bunlar
Atarlar tîr-i maksûdi nedendür yayı bilmezler
4- Bu âşıklar yay gibi iki büklüm boylarına gözyaşı ipliğini takıp, istek okunu hedeflerine atarlar. Ama yayın neden yapıldığını düşünmezler bile.
(Göz yaşı sürekli aktığından ipliğe benzetilmiş Bugünde sicim gibi gözyaşı dökmek deyimi kullanılır. Âşıkların boyu her zaman iki büklümdür. Çeng aletine, dal harfine yada yaya benzetilir.Beyitte âşıkların amacı; Tanrı ya kavuşmaktır. Kullandıkları yayın kendi vücuttan mı, yoksa Tanrı zâtının tecellisi mi olduğunu düşünmüyorlar ilâhi aşkla o kadar sarhoş olmuşlardır.)
5- Hayâlî fark şalına çekenler cism-i uryânı
Anunla fahr ederler atlas u dîbâyı bilmezler.
5- Hayâlî! Çıplak vucûtlarını yoksulluk şalına sararlar,bununla öğünenler . Bunların atlas ve dibâ gibi değerli kumaşlarda gözleri yoktur.
(Fakr tasavvufta Tanrı`dan başka her şeyi bırakma, dünyâ ile ilgiyi kesmektir. Kulun Tanrı karşısında hiçliğini ve yokluğunu duymasıdır. Fakr, gönül zenginliğidir. Beyitte âEl-fakru fahri â-Fakirliğim ile övünürüm â hadisine tehmil yapılmış Sahih hadiselerden olmayan ve Hicri üçüncü yüzyılda ortaya çıkan bu hâdis mânâsı doğrudur diye benimsemiştir.
GAZEL II
1- Ol gün kanı ki gün gibi sûzân idüm sana
Olsan revâne sâye-i bî-cân idüm sana
1- Güneş gibi sana yandığım o günler nerde kaldı? Sen yürüyüp gitsen, cansız bir gölgen gibi ardından ayrılamazdım.
(Bu gazel tümüyle tasavvufidir. İnsanların henüz can verilip yaratılmadan Tanrının varlığıyla bir odluları günlerden sözedilmiş).
2- Esrâr-ı kâ`inâta azel cüradân iken
Ben hânkaah-ı aşkda hayrân idüm sana
2- Ezel toplantısı, kâinâtın esrârından birer nefes çekilen eski kabağı iken, ben aşk teknesinde senin hâyranın idim.
(Tanrı`nın insanların ruhlarını topladığı Bezm-i ezel, bir esrâr kabağına benzetilmiş. İnsanlar ilâhi sırlardan biri nefes alıp varlık âlemine inanıyor. Hayâlî Bey, ben daha o zaman, henüz yaratılmadan senin aşkınla kendimden geçmişim demiş. Hayrân, aynı zamanda esrâr sarhoşu mânasındadır.)
3- Ne gülde reng ü bû var idi ne sabâda fer
Ben gülşenünde bülbül-i nâlân idüm sana
3- Henüz ne gülde renk ve koku, nede sabah yelinde tâzelik varken, ben senin gül bahçende aşkından inleyen bülbülün idim.
4- Sen nâz ederdün ehI-i niyâza Medîne-vâr
Ben Kaâbe gibi çâk-i girîbân idim sana
4- Sen büyük şehirler gibi, sana yalvaran kullarına naz ederken, ben Ka`be gibi, yakamı açmış, sana buyur diyordum.
(Medine, şehir demektir. Büyük şehirler, dışarıdan gelen yersiz yurtsuzları kabul etmek istemezler. Her devirde dışardan gelenlerin yerleşmeleri için bazı kısaltmalar konmuştur. Beyitte Medine iki anlamda kullanılmış Ka`be ise beytu`llah, yâni Tanrı`nın evidir. Her kulu kabul eder. Ka`be örtüsünün açılması, yaka yırtıgına benzetilmiş. Yaka yırtığı âşıkların işâretidir. Acıdan, kederden âşıklar yakalarını yırtarlar. Tanrı, kulun gönlünde tecelli eder. Gönül Kââbeâye benzetilir. Hayâli Bey, gelip gönlüme girip yerleşsin diye yakamı parçaladım, diyor.)
5- Şâhum Hayâlîyem ki cihân lâ-mekân iken
Ben bir mekân-ı hâsda mihmân idüm sana
5- Sultânım! Dünyâ henüz yaradılmamışken, yeri belli değilken, ben özel bir yerde senin konuğun olan Hayâliyim.
(Mekân-ı hâs sözüyle bezm-ı ezel anlatılmak istemiştir.)
GAZEL III
1- Bir âleme ermiş durur erbâb-ı harâbât
Kim düşde dahî görmez anı ehl-i münâcât
1- Meyhâne halkı öyle yüce bir âleme erişmişlerdir ki, yalnız, duayla, yalvarmayla ham sofular bunu düşlerinde bile göremezler.
(Meyhâne, tasavvufta tekke, şarap ilahî aşktır. Meyhâne ehli de tekkedeki derviş, sofi anlamında kullanılır. Mutasavvıflara göre Tanrı`ya yalnız ibadete değil aşkla ulaşılır).
2- Mey telh oluçak hâlet olur anda ziyâde
Zevk ehline yeter bu kadar keşf ü kerâmât
2- Şarap acı olursa, ondaki lezzet de çok olur. Zevk sahibi olanlara bunun sırrını anlatmak ve erimişçe buluş yeter.
3- Ârâm edemez dil göricek sâgarı pür-mey
Hurşîdi göricek n`ola raks eylese zerrât
3- Gönül, kadehi şarapla dolu görünce, yerinde duramaz, olur; zerreler güneşi görünçe oynaşmağa başlasalar şaşılırmı?
4- Ferzîn gibi kec-revliği ko nat`-ı felekde
Çarh etse gerektür seni bir lu`b ile şehmât
4- Felekle oynadığın satranç oyununda vezir gibi eğri gitmekten vazgeç. Felek seni bir oyun yapıp mat eder, bozguna uğratır.
5- Sevdâ-yı cihânı koma gönlünde Hayâlî
Ol Kâ`be-i ulyâyı niçün mesken eder Lât
5- Hayalî! Dünyâ sevgisini gönlünde yaşatma; kaldır at. Lât, o yüce Kâ`be`de niçin yerleşip otursun.
(Lât, Müslümanlıktan önce Arabistan yarım adasında Uzzâ ve Menât gibi çok inanılan bir ilâhedir. Sülü, beyaz birtaş biçiminde yapılırdı. Kâ`be de bulunan putlardan biridir)
GAZEL IV
1- Başumda mûy-ı jülîde tenümde taze dâgum var
Melâmet mülkünün sultânıyam tûgum otagum var
1- Başımda karmakarışık saçlarım , vucûdumda taze yaralarım var.Ayıplanıp kınanma ülkesinin sultanıyım;tuğum da ortağımda var.
(Melâmet, ayıplanma, kınanma dile düşüp rezil olma demektir. Melâmiyye ve melâmetiyye, usûl, zikir, özel giysi ve tekkeye önem vermeyen bir inanış biçimidir. Bir tarikat olup olmadığı tartışılmıştır. Taraftarlarına Melâmî veyâ kalbiyyun denir. Saç, baş karışık: perişân durumda dolaşır. Halk, değişik davranışları ve giyinişleri yüzünden Melâmileri küçük görmüş, ayıplamıştır.
2- Diyâr-ı sûzub oldum şem` gibi ben de serdân
Nice Ferhâd ile Mecnun gibi yanar çerâgum var
2- Mum gibi ben de yanım tutuşma ülkesinin başkomutanı oldum. Nice Ferhâd ve Mecnûn gibi yanan kandilim var.
(Çerağ kelimesi kandil ve çırak, öğrenci anlamlarında kullanılmış. Âşıkların pîri sayılan Mecnûn ve Ferhâd, benim çıraklarım, öğrencilerimdir; ben onlardan çok yanan bir âşığım denmiş).
3- Fezâ-yı aşkda ben ol Nihâl âi ser-firâzam ki
Nihâl-i Sidre gibi sâye salmış bir budağum var
3- Ben aşk göğünde başı göklere ulaşan öyle bir fidanım ki, Sidre fidanı üstüne gölge salan bir dalım var.
(Sidre, Arabizstan kirazı denen bir ağactır. İnsan ilminin ve idrakının sınırı sidretü-I-müntehâ. Arştaki yüksek, kutsal ağactır. Ondan ötesi Tanrı`nın zât âlemidir. Miârâç sırasında Cibril aleyhisselam â Bir parmak daha ilerlersem yanarımâ deyip Sidre`de kalmış. Hz. Peygamber ilerlemiştir).
4- Sipâh-ı gussa vü gamdan beri saklar penâhumdur
Yüzünde hâl-i müşginün gibi bir kara dâğum var
4- Senin yüzündeki mis kokulu benim gibi beni gam ve keder askerlerinin saldırılarından koruyup saklayan kara bir yaram var.
5- Hayâlî şâh-ı aşk oldum dahi bu akl-ı hercâî
Gönül mülküne ayak basmasın muhkem yasağum var
5- Hayâlî, aşk diyarının sultanı oldum. Bundan böyle bu kararsız akıl gönül ülkesine ayak basmasın: kesin olarak yasakladım.
3) KANÛNÎ SULTAN SÜLEYMAN (1494-1566)
(MUHİBBÎ)
a) HAYATI
Kanûnî Sultan Süleyman; Avrupalıların ona verdiği isimle Muhteşem Süleyman, Büyük Türk.
Yavuz Sultan Selimâin oğlu olan Kanûnî Sultan Süleyman, 6 Kasım 1494 tarihinde Trabzonâda dünyaya geldi. Annesi Hafsa Sultanâdır.
Osmanlı kaynaklarında kanun koyuculuğundan dolayı âKanûnîâ unvanıyla anılır. Tarihçilerin genel kanaatlerine göre Osmanlı tahtının onuncu padişahı olmasına karşın bazı batılı tarihçiler Yıldırım Beyazıtâın şehzadelerinden Emir Süleymanâın Fetret devrinde (1402-1413) Edirneâde saltanatını ilan etmesine dikkatleri çekerek Kanûnîânin onuncu padişah olmadığına dikkat çekmektedirler. âOnâ rakamı sayı başı olmasından dolayı uğurlu sayılmaktadır. Tarihçi Ali ise Emir Mûsaânın da tahta geçtiğini söyleyerek on ve on iki sayılarının faziletlerinin Kanûnîâde toplandığını belirtmektedir.
Kanûnîâye isim verilmesinde isimlerin gökten indiği hakkındaki inanışa uyularak Kurâanâdan bu hususta faydalanılmış ve rast gele açılan bir sayfadaki âinnehu min Süleymanâ ayetinden alınarak kendisine Süleyman adı verilmiştir. (İSLAM ANS., 1970, C.10, S.99)
Süleyman ilk öğrenimini Trabzonâda tamamlamış ve on beş yaşına gelinceye kadar babası tarafından görevlendirilen değerli hocalardan ders görmüştür.
Şehzadelere on beş yaşına gelince idari bakımdan yetişmeleri için bir sancak idaresi verilirdi. Şehzade Selimâde oğlu Süleyman için padişahtan bir sancak beyliği istedi. Sancak beyliği olarak Süleymanâa önce Şebin Karahisar bölgesi verilmiş bunu kabul etmeyen Sultan Ahmetâin itirazı üzerine Bolu sancağına tayin edilmiştir. Hükümdar olmayı kafasına koyan Sultan Ahmet sancak beğliğinin kendisine çok yakın olduğunu öne sürdüğü için Sultan Süleymanâın yeri tekrar değiştirilerek Kefe Sancağı beyliğine gönderilmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman bir müddet de İstanbulâda kaymakam olarak kalmıştır. (ÇUBUK, 1980, SS.11-12)
1513âde Saruhan sancak beyliğine gönderilen Kanûnî, babası Sultan Selimâin .Çorlu (Edirne) civarında ölümü üzerine Piri Paşaânın davetiyle Üsküdarâa gelip 1 Ekim 1520âde Osmanlı tahtına oturdu. Aynı gün tahta çıkma merasiminden sonra babasının cenazesine katıldı ve saraya dönerek cülüs bahşişi dağıttı.
Yuvarlak yüzlü, ela gözlü, arası açık kaşlı, doğan burunlu ve seyrek dişli olarak tarif edilen Kanûnî, uzun boylu mevzun ve yakışıklı idi. Söz ile hareketleri ölçülü ve son derece nazik idi. Alim, şair ve hekimlerle bulunmaktan hoşlanır, hoşsohbet, hülasa maddi ve manevi bütün iyi özellikleri kendinde toplayan biridir.
Kanûnîânin devlet idereciliğinden, kanun yapıcılığından, muhteşem hükümdarlığından ve birbirinden önemli sefer ve zaferlerinden bahsetmeye gerek yok. Ancak kırk altı senelik saltanatının on altı seneden fazlasını seferlerde geçirmiş ve milletinin tarihine Mohaç gibi nice zaferler kazandırmıştır. (AK, 1987, S.1)
Yavuz Sultan Selimâin ölünde 6,557,000 km olan devletin yüz ölçümü Kanûnî döneminde iki mislinden fazla büyüyerek 14,893,000 kmâye yükselmiştir. Osmanlıânın en geniş sınırlarına ise torunu III. Murat zamanında ulaşılmıştır.
Bunların yanında Kanûnî, Osmanlıânın en ballı padişahlarındandı. Devletin başına geçtiği zaman dopdolu bir hazine, çok güçlü bir ordu ve deneyimli devlet adamlarına sahipti. (YILMAZ, 1996, S. 5)
Kanûnî bir lafıyla ortalığı yerle bir edecek kudrete sahip olup bir tatar kızının karşısında yerin dibine giren tek padişahtır.
Stanbulum Karamanım diyâr-ı milket-i Rumum
Bedahşanım ü Kıpçağım ü Bağdadım Horasanım
(BANARLI, 1998, C.1, s. 568)
Kanûnî Sultan Süleyman bu beytiyle sahip olduğu devletin tüm sınırlarını çizerek sevdiği kişinin de bunlar kadar değerli olduğunu dile getirmiştir. Eşi Hürrem Sultanâa karşı büyük bir aşk beslemektedir. Zekası ve güzelliği ile kısa zamanda Kanûnîânin gözdesi olmayı başarmıştır.
Şehzade Mustafa, Kanûnîânin ilk eşi Mâhidevrân Hâtunâdan doğan oğludur. Eşi Hürrem Sultan tahta varis olan bu en büyük oğlu yerine kendi oğullarından birini geçirmek için damadı Sadrazam Rüstem Paşa ile türlü entrikalar çevirerek ihtiyar padişahı onun ölümüne ikna etmişler. Nihayet Nahcivan seferi sırasında 6 Ekim 1553 Cuma günü Kanûnîânin huzuruna çıkan Şehzade Mustafa karşısında sağır ve dilsiz cellatları bulmuş uzun bir boğuşmadan sonra bedeni padişah çadırı önünde orduya gösterilmiştir. Bu durum asker arasında bir hoşnutsuzluk yaratmış ve Kanûnîânin Sadrazam Rüstem Paşaâyı görevden azletmesi ile isyana dönüşmemiştir. Fakat memleketin her köşesine matem ve nefret havası çökmesine engel olamamıştır. Bu matem Türk edebiyatı tarihinde Şehzade Mustafaâya hiçbir şahsa nasip olmayacak sayıda mersiye yazılmasına sebep olmuştur. (ŞENTÜRK, 1999, s. 392)
Hayatının yaşlılık yıllarında tekrar sefere çıkan Kanûnî Sultan Süleyman Avusturya üzerine yürür Zigetvarâı kuşatır. Bir aydan fazla süren kuşatma çok fazla zayiata mal olur. Padişahı bir hayli yoran bu kuşatma nihayet fetihle sonuçlanır ancak yaşlı ve yorgun padişah kuşatmanın son günlerine yaklaşılan 7 Eylül 1566âda fethi göremeden vefat eder. Hastalığının eklemlerde meydana gelen ağrılı bir hastalık olan nikris olduğu ileri sürülür.
Kanûnî iki mezar sahibi bir padişahtır. Sefer sırasında vefat ettiği için cenazesinin İstanbulâa getirilmesi yaklaşık iki aylık bir zaman alıyordu. Bu süre içinde çürüme ve kokmayı engellemek için iç organları sefer yerine defnedilip vücudu da kısa bir süreliğine mumyalanarak İstanbulâa gönderilmiştir. İstanbulâa gönderilen cenaze Süleymaniye Camisiânin avlusuna gömülmüştür. (ÇUBUK, 1980, C.1, s. 28)
Kanûnîânin ölümünden sonra Oânun ve Hürrem Sultanâın istediği gibi II. Selim tahta geçmiştir. Osmanlıda da bu dönemden itibaren başlayan bozulmalar devletin giderek zayıflamasına ve çöküşe geçmesine sebep olmuştur.
Kanûnî, Şehzade Mustafaâdan sonra şahsiyet, kültür ve askeri bakımdan II. Selimâden daha üstün olan Şehzade Bayezidâi de öldürttüğü ve tahta kadın-kız düşkünü, içki müptelası II. Selimâi geçirttiği için bir nevi Osmanlıâda duraklamanın başlamasına sebep olarak gösterilmiştir. (BANARLI, 1998, C.1, s. 567)
b) EDEBİ ŞAHSİYETİ
Kanûnî Sultan Süleyman siyasi hayatında gösterdiği başarıyı sanat hayatında da gösterebilmiş bir padişahtır. Onun ilim ve sanat adamlarını koruması, sık sık meclislerinde bulunması, şiire olan ilgisi ve şair yaratılışlı bir kişi olması en fazla şiir yazan padişah olmasını sağlamıştır. Zaten Osmanlı padişahları şair yaratılışlı kişilerdir. Divanları olanların sayısı ondan fazladır. Ayrıca diğerlerinin de divan oluşturacak kadar olmasa da parça parça şiirleri vardır. (ÇUBUK, 1980, C.1, s.29)
XV. yüzyılın ortalarında Fatih Sultan Mehmet ile başlayan Osmanlı devletinin yükselme devri siyasi ve ekonomik alanda olduğu gibi kültür ve sanat alanında da çok hızlı bir gelişme gösterdi. Özellikle Yavuz sultan Selimâin İran ve Mısırâı fethedip burada bulunan bilgin ve sanatkarları İstanbulâa getirmesi Kanûnîânin de bunları himaye etmesi kültür ve sanat faaliyetlerinin yüksek düzeye çıkmasını sağladı. Padişahtan yardım gören bu bilgin ve sanatkarlar çok değerli eserler ortaya koydular. (BANARLI, 1998, C.1, SS.567-568)
Bu gelişmeler içinde Kanûnî Sultan Süleymanâda edebiyata merak saldı ve güzel şiirler ortaya koydu.
Arapça, Farsça, ve Sırpçaâyı çok iyi bilen Kanûnî Sultan Süleyman doğu İslam kültürüne vakıf olduğu gibi batı kültürünü de çok iyi tanımaktaydı. Devrinde İstanbulâda iki yüz kadar şair ün kazanmış ve bunların bazıları dönemlerini aşarak günümüze kadar ulaşmışlardır. Bu kişiler arasında Ahmet Paşa, Necâti Bey, Zâtî, Bâkî, Hayâlî, ve Fuzûlî gibi üstatları söyleyebiliriz. Türk divan şiiri bunlar sayesinde en yüksek seviyeye ulaşmıştır.
İşte şair Muhibbî mahlaslı Kanûnî Sultan Süleyman da bu şairler arasında çok güzel şiirler yazmış ve onlardan etkilenmiştir.
Muhibbî, kelime manası olarak Arapça âhubbâ kökünden âseven, sevgi besleyen, dostâ anlamlarına gelir. Kanûnî, Muhibbî mahlasının dışında Meftûnî ve Âcizî mahlasları ile de şiir yazmıştır. Meftûn, Arapça âfitneâ kökünden gelir. Anlamı ise 1) fitneye düşmüş, 2) gönül vermiş, tutkun, vurgun, 3) hayran olmuş, şaşmış. Âcizî mahlası ise kabiliyetsizlik, beceriksizlik ile tevazu ve alçak gönüllülük anlamına gelir.
Devrinin ünlü şairlerinden Zâtî, Bâkî ve Hayâlî gibi şairlerin etkisinde kalan Muhibbî, İran şiirinde de başta Nizâmî olmak üzere Selman ve Sâdiâden etkilenmiştir.
Aruza genellikle hakim olmasına karşılık bazen vezni bulamamakta ve bu yüzden şekil ahengi bozulmaktadır. Zaten devrinde büyük şairlerin yetişmesi, devlet işlerinin ağırlığı dolayısıyla kendini şiire tam olarak verememesi, çok şiir yazması ve yazdıklarıyla yeniden uğraşacak vakit bulamaması gibi sebeplerden dolayı devrinde ikinci sınıf bir şair olarak tanınmıştır. Diğer asırlar göz önünde bulundurulursa Muhibbî, kuşkusuz daha başarılıdır. Çünkü bu dönem Osmanlıânın zirvede olduğu bir dönemdir.(ÇUBUK, 1980, SS.30-31)
Şairler genellikle övülmek veya padişahtan maddi bir karşılık almak için şiir yazarlardı. Kanûnî için böyle bir şey söz konusu olmadığından şiirleri şairler tarafından sürekli övgü görüyordu. Bu durum da Kanûnîânin kusurlarını ortadan kaldırmasını engelliyordu.
Şiirlerinde babası ile birlikte Şehzade Cem ve Fatihâin de etkileri görülmekle beraber daha çok aşk ve tabiat konularının dışına çıkılmaması şiirlerinin bu iki konuda toplanmasını zorunlu kılmıştır.
Kanûnî Sultan Süleyman hemen hemen bütün şiirlerinde aşk ve tabiat konularını işlemiştir. Sosyal ve siyasi konulardan tamamen uzaktır. Yalnız bir-iki şiirinde kahramanlık duygularına kapılıp İran üzerine askeri ile yürümeyi arzu ettiğini dile getirmiştir. Kendine olan övgüsü bile büyük bir tevazu halinde tezahür etmektedir.
Muhibbîânin şiirlerinde nadir olarak dini-tasavvufi unsurlara da rastlanmaktadır. Yalnız bu şiirler bir amaç olmaktan uzaktır. Bir İslam halifesi olarak dini unsurları çok iyi biliyor, zaman zaman Allahâa olan şükran duygularını dile getiriyor, Hz. Peygamberâden övgü ile bahsedip şefaat diliyordu.
Kanûnî Sultan Süleymanâın şiirleri oldukça sadedir. O devrin klasik Osmanlıcacısıdır. Terkipler fazla değildir. Arapça ve Farsça kelimelerin en çok kullanılanlarını seçmiştir. Her türlü sana endişesinden uzaktır. Şiirlerinde aynı manaya gelen farklı kelimeleri sıkça kullanmıştır. Kullandığı kelimelerin çokluğu onun hem kültür hem de kelime hazinesi bakımından oldukça zengin bir yazı diline sahip olduğunu gösteriyor. (ÇUBUK, 1980, C.1, s.32)
Belli başlı Osmanlı şairleri tezkirelerinde Muhibbîânin edebi yönüne temas etmekteler. Sehî Bey, Ahdî, Beyâni, Âşık Çelebi, Riyîzi, Hasan Çelebi, Latîfî ve Seyyit Rıza tezkirelerinde Muhibbîâden övgü ile bahsetmektedir. (AK,1987, s.2)
Şairleri bu derece koruyan, onları her zaman mükafatlandıran Kanûnî Sultan Süleyman bizzat kendiside edebi eserlerin konusu olmuştur. Şairler tarafından hayatını, kahramanlığını ve şahsiyetini anlatan müstakil eserler yazılmıştır. Eyyûbîânin yazdığı Padişah-nâme ve Celâl Zâde Sâlih tarafından yazılmış olan Süleyman-nâme bunun iki güzel örneğidir. Kanûnî, ayrıca divanlarda yer alan kasidelerin de konusu olmuştur. Bu kasidelerde Kanûnîâye çeşitli isimler verilmiştir. Hükümdar olarak âcihân padişahı, hüsrev-i âfâk (ufukların padişahı), şeh-i hâverâne (doğunun ve batının padişahı), pâdişâh-ı bahr u berr (denizlerin ve karaların padişahı)â dini şahsiyet olarak da âzılluâllah, sâye-i Hâk, şîr-i Hüdâ (Allahâın aslanı) ve mücâhit (Allah yoluna cihad eden)â gibi isimler verilmiştir. Bu kasidelerde Kanûnîâden çeşitli isteklerde bulunuyorlardı. Bunlar umumiyetle ekonomik maksatlı isteklerdi. Örneğin Hayâlî; sıkıntılarının giderilmesini, kendi köyünün dirliğinin ona verilmesini ve bir beylik makamı, Fuzûlî; padişahın övgüsünü almayı ve rahata kavuşmayı, Figânî ise turna kuşuna gösterdiği ilgi kadar kendisine de ilgi gösterilmesini istiyor.
Kanûnî Sultan Süleyman gerek devleti iyi yönetmesi, gerek sanatkar ve şairlere gösterdiği ilgi gerekse başarılı bir şair olması nedeniyle XVI.. yüzyıla damgasını vurmuş ve gelecek asırlara da ulaşmış başarılı bir şahsiyettir.
Yazdığı aşk, tabiat ve kahramanlık şiirleriyle büyük bir divan meydana getirecek başarıyı gösteren Muhibbî bilhassa ilk beyti dillerden düşmeyen şiiri ile akıllara kazınmıştır. Bu şiirin güzelliğinin yanı sıra onu Kanûnîânin söylemiş olması ona daha büyük bir değer kazandırmıştır.
c) ESERLERİ
Muhibbî en fazla şiir yazan Osmanlı padişahıdır. Ayrıca Zâtîâden sonra en çok gazel yazma rekoruna sahiptir. Biri Farsça olmak üzere dört divançesi vardır. Bunlardan birincisi 30 yaprak, ikincisi 118 yaprak, üçüncüsü ise 261 yapraktır.
Divanları üzerine yapılan araştırmalarda 2799 gazeli, 1 terci-i bendi, 30 murabbası, 18 muhammesi, 56 kıtâası ve 217 beyti olduğu ortaya çıkmıştır.
ç) MUHİBBÎâDEN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Halk içinde muâteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
1- Halkın gözünde iktidâr gibi, zenginlik gibi değerli bir şey yok. Halbuki şu cihânda bir nefes sıhhat gibi hiç mutluluk olamaz.
2- Saltanat didükleri ancak cihân gavgasıdur
Olmaya baht ü saâdet dünyede vahdet gibi
2- Saltanat dedikleri sadece bir dünyâ kavgasıdır. Bu kavga, gürültüden uzak yalnızlık gibi büyük saâdet ve baht açıklığı olamaz.
3- Ko bu ayş ü işreti çünkim fenâdur âkıbet
Yâr-ı bâkî ister isen olmaya tâat gibi
3- Bu eğlenceyi yeme içmeyi bırak, sonu kötüdür. Eğer ebedî bir sevgili istiyorsan ibâdetten ayrılma.
4- Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çerh içre bir saât gibi
4- Ömrün, kumlar sayısınca sınırsız ve hesapsız olsa bile, o, şu dünyâ içinde bir saât gibi geçip gider.
5- Gel huzûr etmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol
Olmaya vahdet cihânda kûşe-i uzlet gibi
5- Ey Muhibbî, eğer huzûr içinde olmak istersen, ferâgat sâhibi ol, dünyâdan vazgeç. Yalnızlık köşesi gibi dünyâda huzûr olmaz.
GAZEL II
1- Müjde ey bîçare dil kim nâzla dilber gelür
Hicr içinde mürde iken yine cisme cân gelür
1-Ey çaresiz gönül, müjdeler olsun sevgili naz ile yanına gelir. Ayrılık içinde ölmüşken, ölmüş bedene can gelir.
2- Girye ile gözlerüm Yaâkup-veş aâmâ idi
Rûşen adlı gün gibi çün Yûsuf-ı Kenan gelür
2- Gözlerim ağlamaktan Yakup gibi kör olmuştu. Şimdi gün gibi aydınlandı. Çünki Kenan Yusufâu gelir.
3- Ey dil-i şûrîde bülbül gibi efgân eyle kim
Ol letâfet maâdeni ol gonce-i handân gelür
3- Ey perişan gönül, bülbül gibi sende ağlayıp inle. Zira o boşluk madeni, o gülen gonca gelir.
4- Firkât ile hâlümi sorsan şehâ görsen ne der
Dem olur kim yâş yirine gözlerimden kan gelür
4- Ey pâdişah, eğer sensiz, ayrılık ile halimi sorarsan, zaman olur gözlerimden yaş yerine kan gelir.
5- Bu harâb olmuş gönül maâmûr olısardur yine
Ey Muhibbî nâz ile çün ol şeh-i hûbân gelür.
5- Ey Muhibbî, bu harap olmuş gönül yine yapılacaktır. Çünki naz ile güzeller padişahı gelir çeker.
GAZEL III
1- Geç kaşıyla gözleri her lahza âl üstündedir
Kırmağa âşıkları her dem hayâl üstündedir
2- Bilse idin rahm ederdin derd-i dil ahvâlini
Görse idin gözlerim yaşı ne hâl üstündedir
3- Dâd sarsaydın Biâhamdullah ki kurtuldu zemin
Mevsim-i güldür havalar iâtidâl üstündedir
4- Sahn-ı gülşende yine sultan gül divan edüb
Ayak üzre sorular kendü nihâl üstündedir
5- Bağlanup virmez Muhibbî dâr-ı dünyâya gönül
Anınçün kim bilür anı zevâl üstündedir
4) MURÂDÎ (1546-1595)
Osmanlı padişahıdır. II. Selim ile Haseki Nur-Bânû Sultanâın oğludur. Babasının Saruhan sancak beyliği sırasında (4 Temmuz 1546) Pazar günü, Manisaânın Boz-Dağ yaylasında dünyaya gelmiştir. On bir yaşına geldiğinde (1557) Manisaâda yapılan bir törenle erkekliğe ilk adımını atmış sünnet edilmiştir. Sultan Selimâin 1558 yılında Karaman valiliğine nakli üzerine Şehzade Muratâa da Akşehir sancak beyliği verilmiş ve Konya ovasında meydana gelen savaş sırasında Konya kalesi muhafazasında bulunmuştur. Büyük babası Sultan Süleymanâın kendisini görmek istemesi üzerine bir ara İstanbulâa gelmiştir. Murat, babasını9n Konya valiliğine getirilmesi üzerine 1562 martında Manisa sancak beyliğine tayin edilmiş ve padişah oluncaya kadar bu vazifede kalmıştır.
II. Selimâin vefatı üzerine Sokullu Mehmet Paşa tarafından büyük oğul olma sıfatıyla saltanata da çağrılan Sultan Murat Manisaâdan çıkarak saraya gelmiştir. II. Selimâin ölümü ve III. Muratâın cülûsu ilan edilerek ilan edilerek kabul ve tasdik merasimi yapılmış ve Sultan Selimâin boğdurulan beş şehzadesinin cenaze namazları kılınmıştır. Daha sonra padişah kapı-kullarına cülûs bahşişi dağıtıp Eyüp Sultan Türbesine giderek kılıç kuşanmış, sonra Edirne kapısından şehre girerek ecdadının kabirlerini ziyaret etmiştir. İçerde bu olaylar yaşanırken dışarıda da III. Muratâın cülûsu üzerine muhtelif devletler elçiler göndererek tebriklerde bulunmuşlar ve hediyeler göndermişlerdir. (İSLAM ANS., 1960, C.8, s.615)
III. Murat yirmi bir yıl süren saltanatı boyunca İstanbul dışına çıkmamıştır. Onun döneminde Yavuz Sultan Selimâin doğuda sağladığı huzur bozuldu ve 1587âden itibaren Safavi devleti ile savaşlar devam etti. Bu savaşlar Lala Mustafa Paşa, Özdemiroğlu, Osman Paşa, Ferhat Paşa gibi vezirlerin idaresinde bulunmaktaydı. Daha sonra 1590 yılında barış sağlandı ve bu barış III. Muratâın vefatına kadar bozulmadı. Fasâda Akdeniz Hıristiyanlığının son haçlı ordusuna karşı 1578 yılında büyük bir savaş kazanıldı. Bu zafer Osmanlı Devletiânin Kuzey ve iç Afrikaâdaki nüfuzunu artırdı. Bazı eyaletlerde (Lübnan, Yemen, Trablus, Kiği) zaman zaman çıkan isyanlar bastırıldı. Batı da ise 1593âten itibaren Avusturya ile yapılan savaş devam etti. Bu savaş aynı zamanda kuzeydeki Hıristiyan devletleri arasında Osmanlı Devletine karşı kutsal bir ittifakın kurulmasına zemin hazırladı.
Osmanlı Devletiânin çöküşe başladığı dönem III. Murat dönemi olmuştur. Uzun süren savaşlar ve iktisadi gerileme devlet makamlarına rüşvet nedeniyle hakkı olmayan kişilerin getirilmesi bu çöküşü hızlandırmıştır. Akçe giderek değerini kaybetmiştir, kapıkullarının maaşları zamanında ödenememiş bu sebepler de sık sık huzursuzluk çıkmasına yol açmıştır. Çift bozan reayanın da kapıkulu zümresine dahil olmak istemesi önde gelen meselelerdendir. (TDEA, C.8, s.442)
III. Murat, kumral, orta boylu, sağlam yapılı, kuvvetli, iyi silah kullanan ve ata iyi binen bir kişiydi. İhtişamlı elbiseler giyer, mücevheratı çok sever ve kavuğu üzerinde çok kıymetli taşlar bulundururdu. Yani süsüne fazlasıyla düşkün bir insandı. Servete hırslı olmakla birlikte sevdiği kadınlara, çocuklarına ve onların hocalarına karşı çok cömert idi. Öldüğü zaman sekiz yüz yük akçe borcu çıkmış ve devlet hazinesinden karşılanmıştır. Neşeli, yumuşak huylu ve merhametliydi. Kan dökmekten çelinirdi. âHayırâ kelimesini pek fazla kullanmazdı. (İSLAM ANS., 1960. C.8, s.624)
Padişahın bu kişiliğe sahip olması eskiden görülen askeri başarıların görülmemesine sebep olmuştur. Ayrıca padişah zevk ve eğlenceye de çok düşkündü. Musiki ve raksı sever, etrafına musikişinaslar, rakkaslar ve toplardı. Uğursuzluğa inanışı ve bilhassa rüya tabirlerine meraklı olması sebebiyle sarayı müneccimle ve rüya tabircileri doldurmuştur. Nakşibendi şeyhi Şaban Efendi ve bilhassa daha şehzadeliğinde yaptığı isabetli rüya tabirleriyle takdirini kazanan Halveti şeyhi Şeyh Şuâca devrinde büyük nüfuz sahibi olmuşlardır. Yirmi bir yıllık saltanatı boyunca İstanbulâdan hatta saraydan çıkmayan Sultan Murat, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman devrinden beri devleti başarı ile idare etmiş olan Sokullu Mehmet Paşaâya değer vermeyerek onun nüfuzunu kırmış ve ölümünden sonra on sadrazam değiştirmesine rağmen kuvvetli bir şahsiyet bulamamıştır. Osmanlı İmparatorluğuânun epeyce zayıflamaya başladığı devirde siyasi ve iktisadi çöküntü ile birlikte şiir ve edebiyatta eski parlak devri ile mukayese edilemeyecek derecede zayıflamıştır. Kendisi de şair olduğu halde sanatkarlara fazla ehemmiyet vermemiştir. Padişahın himayesini ve iltifatını yakın muhitte olan şairlerin çoğu kazanmış, bunların en büyükleri ise babası, hatta dedesi döneminden kalan şairler olmuştur. Bu şairlerin başında Bâkî, Nevâî, epeyce zayıflamaya başladığı devirde siyasi ve iktisadi çöküntü ile birlikte şiir ve edebiyatta eski parlak devri ile mukayese edilemeyecek derecede zayıflamıştır. Kendisi de şair olduğu halde sanatkarlara fazla ehemmiyet vermemiştir. Padişahın himayesini ve iltifatını yakın muhitte olan şairlerin çoğu kazanmış, bunların en büyükleri ise babası, hatta dedesi döneminden kalan şairler olmuştur. Bu şairlerin başında Bâkî, Nevâî, Yahya, Gelibolulu Ali gibi şahsiyetler gelmektedir. (İPEKTEN, 1996, ss.125-126)
Sultan Murat dedeleri kadar büyük hatta babası kadar tedbirli bir padişah değildi. Bununla beraber çok iyi yetiştirilmiş ve iyi bir eğitim görmüştür. Hoca Sâdeddin Efendi gibi âlimlerden tarih ve siyaset dersi almıştır. Osmanlı Türkçesiâne hakim olmanın yanı sıra Arapça ve Farsçaâyı bu dillerde şiir söyleyecek kadar iyi öğrenmiş bir hükümdardı. Maneviyata bağlı bir ruhu, kuvvetli bir tasavvuf kültürü ve imanı vardı. Sade bir Türkçe ile özellikle gazel şeklinde yazdığı şiirlerinin çoğunu tasavvuf duygu ve düşünceleriyle yazmıştır. (BANARLI, 1998, C.1, s.571)
Şair padişah şiirlerinde âMurâdîâ mahlasını kullanmıştır. Daha çok din ve tasavvufla ilgili yazdığı şiirlerde coşku ve heyecandan ziyade kudretini geniş bilgiden aruza ve lisana hakimiyetten alan bir hava hakimdir. Ayet ve hadisler Arapça ve Farsça beyitler ile mülemma şiirleri içeren divanında çok miktarda gazel bulunmaktadır. Mecmualarda ve tezkirelerde bazı şiirleri bulunmaktadır. Bazen anlaşılamayacak derecede kapalı olan Arapça ve Farsça gazelleri padişahın arzusunu yerine getirmek ve hediyeler almak için zamanın edipleri tarafından şerh edilmiştir. Çoğu Arapça ve Farsça olan bazı şiirlerinin Hâşimî, Bâkî, Subhî, Hoca Sadeddin, Zekeriyâ vb. tarafından yapılmış şerhleri bulunmaktadır. (İSLAM ANS., 1960, C.8, ss.624-625)
Sultan III. Muratâın murabba, mesnevi, müferdât gibi istisna şiirleri olmakla beraber nerdeyse tamamı gazellerden oluşan oldukça büyük bir Divanâı vardır. Gazelleri alfabe harfleri sırasıyla düzenlenmiştir. Sultan Muratâın Fransız Milli Kütüphanesiânde 1030 numarada kayıtlı bir Divanâı vardır. Bu divan II. Murat adına kaydedildiği için heyecan uyandırmıştır. Divan çok güzel bir nesihle, lüks bir yazma halinde tertiplenmiştir. 270 yaprak tutarındaki bu divanın içinde 750âye yakın gazel vardır.
Yine aynı kütüphanede 274 numarada kayıtlı Levayih-i Tayyibe adlı bir mecmua vardır. Bu eser III. Muratâın seçme gazelleri ile tertiplenmiş daha küçük bir yazmadır. Ancak bu eser çok güzel bir yazı ve süsleme ile meydana getirilmiş olduğu için çok değerlidir. III. Muratâın ayrıca İstanbul kütüphanelerinde de yazmaları bulunmaktadır. (BANARLI, 1998, C.1, ss.571-572)
a) MURADÎâDEN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Âh kim her dem kılar ben mübtelâyı zâr aşk
Bilmez idüm müşkil imiş dostlar bu kâr-ı aşk
1- Ne yazık ki ben tutkunu aşk sürekli ağlatır, inletir. Dostlar aşk işinin bu denli zor olduğunu bilmezdim.
2- Tîg-i gamla dembedem bu sînemi çâk eyledi
Yakdı yandurdı bu bağrum ey dirîga nâr-ı aşk
2- Gam kılıcıyla sürekli bu sinemi parça parça etti; yazık ki aşk ateşi bu bağrımı yaktı, yandırdı.
3- Bir saçı leylî nigâra şöyle mecnûn etdi kim
Tâ kıyâmet etmeyiserdür benihuşyâr aşk
3- Beni bir saçı kara güzele öylesine mecnûn etti ki, kıyamete dek aklım başıma gelmez.
(Leylâ ve Mecnûn kelimeleri siyah ve deli anlamları yanında, şark dünyasının tanınmış aşk hikayesi. Leylâ vü Mecnûnâa da delâlet eder.)
4- Ol cemâle şöyle kıldı âşık u şeydâ beni
Eyleyiser âkıbet Mansûr-veş berdâr aşk
4- Aşk beni o güzele öylesine çılgınca âşık etti ki sonunda beni Mansûr gibi idâm ettirecektir.
5- Bende kıldı ise sultân u gedâyı gam degül
Hükm ederse âleme cânâ eger hunkâr-ı aşk
5- Ey sevgili eğer aşk sultânı bütün evrene hükmettikten sonra, sultânı ve dilenciyi kendine kul yapmış, ne gam!
6- Ol lebi gonca nigâra bülbül edelden beni
Kıldı cümle âlemi bu gözlerüme hâr aşk
6- Aşk, o dudağı goncaya benzeyen güzele beni aşık ettiğinden beri bütün âlem gözlerimi diken görünür oldu.
7- Aşkı âsân mı sanursın ey Murâdî bilmiş ol
Nakd-ı cân ile olur dâim hemân bâzâr-ı aşk
7- Ey Murâd, sen aşk işini kolay mı sanırsın, bilki aşk pazarlığı dâimâ can sermâyesiyle olur.
GAZEL II
1- Hum-hâne-i vahdetde ben mestâne-i akşam yine
Kâşâne-i uzletde ben dîvâne-i akşam yine
1- Birlik meyhânesinde yine ben aşk sarhoşuyum. Yalnızlık köşkünde de yine ben aşk çılgınıyım.
2- Bu kâr u bârı terk edüp râh-ı fenâyı gözleyüp
Ummân-ı irfâna talup dürdâne-i aşkam yine
2- Bu işi gücü terk edip, fânilik yolunu gözlüyorum. İrfân okyanusuna dalıp yine ben aşk incisi oldum.
3- Kâlû belâ bezminde çûn ahd eyledüm cânân ile
Hikmet kitâbın okuyup ferzâne-i aşkam yine
3- Çünkü ben kâlû belâ meclisinde sevgili ile sözleştim. Hikmet kitabını okuyup yine ben aşkta üstün oldum.
(Tanrı, insanları yaratıp onlara, âElestü bi-rabbiküm = Ben sizin Rabbiniz değil miyim?â dediği zaman, onlarda âKâlû Belâ = Evetâ dediler.)
4- Bu yerde bir olmag içün ikilik etmem ihtiyâr
Agyâr oluben gayrîye cânâne-i aşkam yine
4- Bu yerde tek kalmak için, ikiliği kabul etmiyorum. Başkalarına düşman olup yine ben aşkın dostuyum.
5- Her dem murâd olan Murâdâa dilberun maksudıdur
Aşk âteşinde mahv olup pervâne-i aşkam yine
5- Her an, Murâdâın arzu ettiği, sevgilinin isteğidir. Aşk ateşinde yanan, aşk pervânesi yine benim.
GAZEL III
1- Gülistan-ı aşka girdim bülbül güyâ menem
Yârimin gördüm cemâlin vâle ü şeyda menem
2- Pâdîşâh-ı dehrim oldum yâr eşiğinde gedâ
Çün gedâyım âlem içre rütbe vâlâ menem
3- Râzımı bildirmezem ağyâr nâ-hemvâra ben
Gene sere dâyımâ çün hâkim-i aâlâ menem
4- Ey halîlim kaâbe- î kasdın eyleyüb çekme elem
Gel tavat eyle beni kim kaâbe-î âliyâ menem
5- Ey Murâdî âlem-i vahdetde kesretdir vahîd
Sen temâşâ kıl beni kim kesret-ü tenhâ menem
5) TAŞLICALI YAHYA BEY (?-1582)
a) HAYATI
XVI. asır Osmanlı şiirinin önde gelen temsilcilerinden olup divan ve hamse sahibi, mesnevi sanatkarı birinci sınıf bir şairdir. Fuzûlîâden sonra yüzyılın en üstün mesnevi sanatkarı sayılır. Dîvânâında ve Hamseâsinin çeşitli yerlerinde Arnavutluk asıllı olmasından dolayı âsengistandan, taşlı yerden, taşlıktanâ koptuğunu söyler. Muallim Naciânin Esâmîâsinden sonra bu güne kadar âTaşlıcalıâ diye anılmıştır. Arnavutlukâun ünlü Dukakin ailesine mensuptur. Milliyeti ile her zaman övündüğü halde mücahit Osmanlı gazisi hüvviyetini daima korumuş, şiirlerimde büyük bir heyecanla terennüm etmiştir. Yahya Bey devşirme olarak alınıp Acemi Oğlanlar Ocağıâna getirildi. Burada ilim ve sanata olan hevesi ile tanındı. Şairin odabaşsısı da bilgili ve hünerli bir kişiydi. Dışarı çıkıncaya kadar bu zatın himmet ve kendi gayreti ile o zaman için lüzumlu bilgileri öğrendi. (İSLAM ANS., 1997, C.13. s.343)
Yahya Bey, Yeniçeri Ocağıâna geçince buranın kâtibine çırak oldu ve onun sayesinde yeniçerilere uygulanan teklifattan muaf tutuldu. Böylece birçok şair ve nâsirle tanışma imkanı buldu. Nihayet bölüğe çıktı ve pek çok sefere katılıp âYayabaşıâ rütbesini kazandı. Divanından ve Yavuz Sultan Selimâe takdim ettiği bir kasidesinden onun Çaldıran ve Mısır seferlerine katıldığı anlaşılmaktadır. Kanûnî Sultan Süleymanâın tahta çıkışından sonra alimlerin meclislerine ve devrin şairleri arasına katılarak şöhreti yayılmaya başladı. Divanâında ne Selimâe bir mersiye ne de Kanûnîâye bir cülûsiye vardır. Bu da şairin o dönemde devrin henüz büyük şairleri arasında yer edinecek kadar ilerlemediğini göstermektedir. Bizzat kendisi Kemal-paşazâdeâden ders okuduğunu, Kadri Efendiye üstadım dediğini ve Fenârizade Muhyiddin Efendiâden istifade ettiğini söylemiştir.
Hayatı Anadolu ve Rumeliâde bir savaştan ötekine koşmakla geçen Yahya Bey, Kanûnîânin Viyana ve Alman seferlerinde bulundu. I. Irakeyn seferine katıldı. Bu sırada Defterdar Çelebiâye, sefer esnasında çekilen sıkıntı ve açlığı tasvir ile yiyecek ve para talebinde bulunduğu bir kaside sundu. Aynı dönemde orduda bulunan Hayâlî Bey ile aralarında bir rekabet başladı. Kaynaklarda açıkça belirtilmemekle birlikte divanında bulunan âSuâ redifli gazelden aynı redif ve kafiyedeki meşhur naâtın şairi Fuzûlî ile bu sefer esnasında tanıştığı muhakkaktır. O sıralarda Bağdatâta bulunan Hayâlî Beyâin de aynı tarzda bir gazeli vardır. 1548 yılında açılan II. Irakeyn Seferi dolayısıyla Kanûnîâye sunduğu bir kaside de Hayâlî Bey ile kendisini mukayese edip padişahın ona iltifatından yakınır. Bununla da yetinmeyerek Hayâlîâye hakaretlerde bulunur. Bu sırada kendisi sipahi zümresine dahil olmuştu. Selefi İbrahim Paşaânın koruduğu Hayâlî Beyâi pek sevmeyen Rüstem Paşa, Yahya Beyâe hemen Eyyûb-ı Ensâri tevliyetini verdi. Seferden dönüşte Kaplıca, Orhan Gazi ve Bolayır tevliyetleri ile İstanbulâdaki Bayezid tevliyetleri buna eklendi.
Yahya Bey saray çevresindeki şairler gibi yaltakçı değildi. Kendisine verilen hediyeleri şairlik ve kahramanlığının doğal bir karşılığı olarak görüyordu. Kanûnîânin Nahcivan seferi sırasında Konya Ereylisi yakınlarında oğlu şehzade Mustafaâyı katletmesi üzerine Yahya Beyâin yazdığı meşhur mersiye Rüstem Paşa ile aralarındaki bağı koparmakla kalmadı onu kendisine düşman yaptı. Padişah isyan çıkmaması için Rüstem Paşaâyı görevden aldı fakat askerin hislerine tercüman olan Yahya Beyâe dokunmadı. Bu durun aynı zamanda Türk Edebiyatı Tarihiânde hiçbir şahsa nasip olmayacak kadar Şehzade Mustafaâya mersiye yazılmasına sebep oldu. Rüstem Paşa 1555âte yeniden sadrazam olunca Yahya Beyâin talihi tersine döndü. Otuz bin akçe ile İzvornik Sancağına sürüldü. Süleymaniye Camisi için her mısrası tarih olan bir kaside yazarak Kanûnîâye sundu ve içinde bulunduğu zorluğu sıkıntıları anlattı. Rüstem Paşaânın 1561âde ölümü üzerine bir hicviye yazarak ondan intikamını aldı. Şair, yeni sadrazam olan Semiz Ali Paşaâya ve diğer devlet ricaline zaman zaman şiirler sundu ama umduğu ilgiyi göremedi. Sonunda Rumeli serhaddına varıp Yahyalı Akıncıları Ocağıâna katıldı. Son kasidesini padişaha Zigetvar seferi sırasında sundu. Padişahtan kendisi için bir şey istemeyip çocuklarının himayesini diledi. Hayatının son yıllarında Gülşeni şeyhi Uryani Mehmet Dedeâye bağlandı kendisini tasavvufa verdi. Kaynaklarda ölüm tarihi ile ilgili çeşitli bilgiler vardır. Üzerinde anlaşılan ortak tarih ise 1582âdir. İzvornikâte toprağa verilmiştir. (TDEA, C.8, ss.542-543)
b) EDEBİ ŞAHSİYETİ
Yahya Bey kuvvetli bir Divan şairi olmakla birlikte Türk Edebiyatıândaki asıl yeri mesnevi sahasındaki ustalığı dolayısıyladır. Bu taşralı şairin bir başka özelliği de sadece mesnevilerinde değil kaside ve gazellerinde de sade ve temiz bir dil kullanmış olmasıdır.
Yahya Bey beş mesnevi yazarak bir hamse sahibi olmaya çalışmış ve bu idealine ulaşmıştır. Divan Edebiyatıânda büyük İran mesnevicisi Nizâmîâden beri beş mesnevi sahibi olmak Klasik Doğu romancılığının en sevgili ideallerindendir. Türk Edebiyatıânda hamse sahibi olmuş şairler az değildir. Fakat Yahya Bey gibi beş mesnevisinin her biri ayrı bir değer taşıyan kıymetli mesnevi yazmak her şahsa nasip olamamıştır. (BANARLI, 1998, C.1, s.599)
Yahya Beyâin mesnevicilikte en üstün tarafı İranâda yazılmış olan örneklerden aktarmayarak kendi buluş ve ilhamlarına bağlı kalmasıdır. Eserlerinin önsözlerinde bu hususu önemle belirtmektedir. Bundan dolayı devrinin bazı tiplerini, kıyafetlerini, manzaralarını, düşünce tarzlarını Yahyaânın Hamseâsinde görebiliriz. Gelecek asırlarda bilhassa Lale devrinde gelişerek yerleşme akımının ilk belirtilerini Necâti ile birlikte Taşlıcalı Yahya Beyâde görmekteyiz. Sırf mesnevilerinde değil kaside ve gazellerinde de yerli çizgiler bulunmaktadır. Gününden aldığı motif ve intibaları aşırı süse kapılmaksızın oldukça açık bir üslupla anlatmıştır.
Dışa dönük, sinirli ve hırçın kişilikte olan Taşlıcalı Yahya Bey, Hayâlîânin içe dönük mutasavvıf derviş mizacına uymayan ona aykırı denilebilecek bir karakter taşıyor. Şiirlerinde değişiklikler yenilikler arıyor. Şiirde kapalılık anlayışı onu ancak XVII. yüzyılda âSebk-i Hindiâ ile derinleşen Nâilî, Neşâtî, gibi şairlere yaklaştırıyor. Mesnevilerinin konularında, mecazlarında, şaşırtıcı orijinallik, mahalli tasvir, töre yorumu ve az çok sadelik gösterdiğini belirttiğimiz Yahyaânın bazı gazellerinde bu özellik derinleşiyor. (KABAKLI, 1990, C.2, ss.528-529)
Bunların yanı sıra Taşlıcalı Yahya Bey, korkusuz ve atılgan bir karaktere sahiptir. Divanında, mesnevilerinde kendinden bahsederken kahramanlığı ve savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarla iftihar ettiğini belirtir. İçkinin ve içki içenin aleyhinde dindar bir kişidir. Divanının pek çok yerinde bilhassa kaside, musammat ve şehrengizlerde, ayrıca hamsesinde devrinin siyasi, içtimai ve askeri özelliklerini aksettiren çok kıymetli bilgiler vardır.
Giyim kuşamı, kişiliği, üslup ve muhtevası ile kendine has bir karakter gösterir. Bilhassa kasidelerinde onun savaşçı ruhunun ve askerlik mesleğinin tezahürleri hemen fark edilir. İlk gazellerinde aşıkane bir eda görülse de Üryâni Mehmet Dedeâye intisab ettikten sonra yazdıklarında tasavvufi fikirler hakimdir. Dili sadedir. Orijinal olmak için düşünce ve duygularını lafız ve mana sanatları ile perdelemek gayesine kapılma ve yapmacıklığa düşmez. Türkçe kelimeleri aruza uydurmak için başvurulan tatsız imaleler onda yoktur. Samimi ve akıcı bir üslubu vardır. Türkçe düşünmek ve Türkçe söylemek yolunda Necatiâden başlayıp gelen ve Zâtîânin çevresinde devam eden geleneğe bağlıdır. Bu özelliği seferlerde geçirilen bir ömür memleketin her köşesini tanımak ve her sınıf vatandaşla ilgilenmek sonucu elde etmiştir. (TDEA, C.8, ss.543-544)
c) ESERLERİ
Yahya Beyâin elimizde bir Divanâı bu divan içinde yer alan biri Edirne diğeri İstanbul hakkında iki şehrengizi ve beş mesneviden oluşan Hamseâsi bulunmaktadır. Bunların dışında Latîfî, âNâz u Niyâzâ adlı bir eserin varlığından bahseder. Ancak elimizde böyle bir eser yoktur. Ayrıca 2000 beyitlik âSüleyman-nameâ yazdığı ve Peygamberâin mucizelerinden bahseden âGül-i sadberkâ adlı eseri olduğu kaynağı meçhul rivayetlerdir. Kendisi Gülşen-i envârâının âHatimetüâl-kitabâ bölümünde ve Divanâının dibacesinde hamse sahibi olduğunu belirtir. Hamsesinin tamamı Kanûnî döneminde yazılmış ve ona ithaf edilmiştir.
1) Divan: Yahya Bey divanını üç defa tertip etmiş olup her seferinde önemli değişiklikler yapmıştır. Bağdatâın fethi sırasında İbrahim Paşaâya takdim ettiği âlivââ redifli kasideyi de sonradan bazı değişiklerle Kanûnîâye sunması bu hususu açıkça göstermektedir. Âdem Çelebi, şairin divanını ölmeden önce tertip ettiğini söyler. Buna göre divanının son tertibi 1575âten sonradır. Yahya Bey, Necâtî Bey gibi önce zamanın padişahını (III. Murat) övdükten sonra Divanâını Zigetvarâın fethinde Rumeli Beylerbeyi olan Şemsî Ahmet Paşaâya ithaf etmiştir. Altı nüshası karşılaştırılarak Mehmet Çavuşoğlu tarafından tenkitli basımı yapıldı. (İSLAM ANS.,1997, C.13. s.345)
2) Şâh u Gedâ: Eser, sevgiliâde ilahi güzelliği görerek ona platonik bir aşkla vurulan Gedâ adlı biriyle Şâh adlı sevdiğinin hikayesidir. Burada bir insanın mecazi aşka kapılması bu aşkı dolayısıyla çektiği sıkıntılar ve nihayet kalp gözünün açılarak hakiki aşka yönelişi nakledilmektedir. Kitap, Tevhîd, Münâcât, Naat gibi dini manzumelerle başlar. Kasidelerden ve kitabın yazılış sebebinden sonra İstanbulâa ait bir bölüm bir bölüm ile devam eder. İstanbul surlarının, Ayasofya, At meydanı (Şimdiki Sultan Ahmet meydanı) ve buralardaki güzelliklerin tasviri mesneviye bir hayli zengin bir mahalli renk verir. Esasen Yahya Beyâin hemen bütün ederlerinde bu mahalli renk vardır. Nitekim eserinin sonunda kimsenin eserinden bir şey almaksızın tamamını kendi buluşlarıyla yazdığını belirtmeye ihtiyaç duyar.
3) Yusuf u Züleyha (Zeliha): Bir aşk macerasıdır. Yahya Beyâin bu eseri Türk Edebiyatıânın belki de Şark Edebiyatıânın bu konuda meydana getirdiği en muvaffakiyetli eserdir. Şark Edebiyatıâna önce Tevrat vasıtasıyla giren, sonra Kurâan-ı Kerimâin en güzel suresini teşkil eden Yusufâun hikayesi aslında Şarkâın hem ilahi hem de cismani bir aşk ve ihtiras macerasıdır. İran Edebiyatıânda dini-tasavvufi inanışlarla da birleştirilen hikaye aslında bir İbrani menkıbesidir.
Mesnevisinin konusunu bu menkıbeden; onun Kurâan-ı Kerimâde âKıssaların en güzeliâ halindeki hikayesinden ve Şark Edebiyatıânda kendisinden önce Yusuf u Züleyha yazan tanınmış mesnevicilerin eserlerinden alan Yahya Bey bütün bunlara rağmen orijinal bir eser meydana getirmiştir. Eser, Kıssa-i Yusufâtaki diğer hadiseleri de bulundurmakla birlikte bilhassa aşk ve ihtiras sahneleriyle dikkate değer bir sanat eseridir. Şair, ahlak ve iman ötesine taşmayan, platonik bir aşkın değil daha çok beşeri bir aşkın insan ruhunda ve insan hayatında yarattığı arzu ve ihtiraslarını kısa fakat kuvvetli çizgilerle ve büyük ustalıkla göstermeye muvaffak olmuştur. Eserde aşk ve ihtirasın hakim karakteri Züleyhaâdır. Dini ve ahlaki inanışlarla kendini Züleyhaânın dayanılmaz cazibesine kapılmaktan korumaya çalışır. Yusuf, nefse hakimiyetin kuvvtli fakat hayali bir tipidir. (BANARLI, 1998, C.1, s.600)
4) Gencine-i Râz: Yahya Bey, Nizâmîânin Mahzan al-asrar, Câmîânin Tuhfat al-ahrar mesnevileri ve Saâdiânin Gülistan ve Bostanâı gibi ahlaki ve dini hikayelerden oluşan bu eserini Peygamberâi rüyasında görmesi üzerine yazdığını söylemektedir. Eser Kanûnîâye ithaf edilmiştir. Çeşitli konularda yazılan makaleler kırk bölüme ayrılmıştır. Her makalenin sonunda konu ile alakalı bir hikaye vardır. Eser Hamse içinde telif tarihi taşıyan tek mesnevidir. 1540âta yazılmıştır. (İSLAM ANS., 1997, C.13, s.346)
5) Kitâb-Usûl: bu eserin ismi gerek bazı kaynaklarda gerekse son zamanlarda yazılan bazı monografilerde âUsulnâmeâ diye geçmekteyse de Yahya Bey eserine âKitâb-ı Usûlâ adını vermiştir. Değişik konuları ele almış ve bunları yüzün üzerinde hikaye, temsil ve latife ile açıklamıştır. Ele aldığı meseleler çoğunlukla kendi hayatının ve müşahedelerinin mahsulü olup devrin genel manzarasına ışık tutmaktadır.
6) Gülşen-i Envâr: Yahya Beyâin hamsesinin sonuncu kitabıdır. Bu eserde Gencine-i Râz ve Kitâb-ı Usûl tarzında tertib edilmiştir. Dini-ahlaki hikaye ve temsillerden oluşur. Süleymaniye Camiâsinin övgüsü eserin en dikkate değer tarafıdır. âSebeb-i telifâ bölümü kendi hayatını özeti, mürşidi Mehmet dede ile tanışması hamsesinin tamamlanışının hikayesini verir. Kitabın sonunda iyice ihtiyarlayıp belinin büküldüğünü, yazarken ellerinin titrediğini, ayrıca gözlük kullandığını belirtir. (TDEA, C.8, s.544)
ç) TAŞLICALI YAHYA BEYâDEN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Dâr-ı dünyâ delü gönlüm gibi vîrân olsa
Ne cihân olsa ne cân olsa ne hicrân olsa
1- Dünyâ evi deli gönlüm gibi vîrân olsa; ne dünyâ olsa, ne can olsa, ne de ayrılık olsa.
2- Kâşki sevdüğümi sevse kamu ehl-i cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa
2- Keşke sevdiğimi herkes sevseydi de hepimiz onu konuşsak, sürekli ondan söz etseydik.
3- Bir demür tağı delüp boynına almak gibidür
Her kişi âşık olurdı eger âsân olsa
3- Aşık olmak demir dağı delip boynuna almak gibidir; eğer bu iş kolay olsaydı herkes âşık olurdu.
4- Şâdmânam gam-ı yâr ile sevinmez yokdur
Bir gedâ cümle cihân mülkine sultân olsa
4- Bende sevgilinin derdi var diye mutluyum; bir dilenci bütün dünyâya hâkim olsa sevinmez mi?
5- Cân atar karşu çıkar izzet eder ey Yahyâ
Hançer-i dilber ile bir çıkışur cân olsa
5- Sevgilinin hançeri ile baş edebilecek bir can olsaydı, hemen karşılar, can atar, ona saygı gösterirdi.
GAZEL II
1- Mecnûn-ı aşkı lâle gibi taga saldılar
Hem taga hem benefşe gibi bâga saldılar
1- Aşk delisini lâle gibi dağa saldılar; hem dağa hem de menekşe gibi bağa saldılar.
(Mecnûn, deli anlamı dışında Mecnûn anlamında da tevriyeli kullanılmıştır.)
2- Başlandı çünki kasr-ı mahabbet yapılmaga
Ferhâdı taşa Husrevi topraga saldılar
2- Sevgi sarayı yapılmaya başlanınca; Ferhâdâı taşa, Husrevâi toprağa saldılar.
3- Kayd-ı gam-ı cihândan alup dest-i aşk ile
Şehbâz-ı rûh-ı âşıkı uçmaga saldılar
3- Dünyânın gam bağını aşk eliyle alıp, âşıkın rûh doğanını uçmağa bıraktılar.
4- Cânânı kalb-i âşıka sôfiyi Kââbeye
Kimin yakına kimini uzaga saldılar
4- Sevgiliyi âşıkın kalbine, sofuyu Kâbeâye, kimini yakına, kimini ise uzağa saldılar.
5- Müstagrak etdi gözyaşı Yahyâyı nâgehân
Berg-i hazânı sanki bir ırmaga saldılar
5- Ansızın Yahyââyı gözyaşı, hazan yaprağını nehre atmış gibi sürükleyip boğdu.
GAZEL III
1- Cihânın cânısın sensiz vücûdumda hayat olmaz
Bana senden cüdâ olmak gibi müşkil memât olmaz
2- Seni ben câna teşbiye etdim amma cândan ââlâsın
Zehîr-i hüsn melahat-zât pâkin gibi zât olmaz
3- Ne gam uşşâkna gâhi vefâ gâhi cefâ etsin
Kuluna pâdişâhdan hemîşe iltİfât olmaz
4- Gözümden çıktı yaşım gibi dünyâ aşık olaldan
Menâl ü mâlı dünyânın bana lât ü menât olmaz
5- Muhabbet mihneti dâl etse tekmî kadd Yahyââyı
Cihânda bir kapudan geçmez olakim iki kat olmaz
6) NEVâÎ (1533-1599 )
XVI. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş Osmanlı şehzadelerine hoca seçilerek ve onları yetiştirmeye memur edilecek kadar ilmi ve faziletiyle mevki ve takdir kazanmış müderris bir şairdir. Pir Ali-zade Nevâî olarak bilinir asıl adı ise Yahyaâdır. 1533âde Malkaraâda doğmuştur. Halveti tarikatı şeyhlerinden Pir Ali Efendiânin oğludur. İlk öğrenimini sıbyan mektebi muallimi olan babasının yanında tamamladıktan sonra 1550âde İstanbulâa gitti. Asıl ilmi kimliğini burada aldığı tahsille kazanmıştır. ( BANARLI, 1998, C.1, ss.578 )
Nevâîânin hayatında dönüm noktası olan İstanbulâa gelişinden sonra Mollo Aheveyn adıyla bilinen devrin tanınmış âlimlerinden Karamanlı Ahmed ve kardeşi Mehmed Efendilerden ders aldı. Bilhassa Karamanlı Mehmet Efendiâden büyük feyz alan Nevâî hocasının 1558 yılında Edirneâdeki Bayezid Medresesine tayin edilmesi üzerine onunla birlikte Edirneâye gitmiş ve 1563âte yine birlikte İstanbulâa dönmüştür. Nevâi 1566 yılında tahsilini bitirdi. Aynı yıl önce Geliboluâda Balaban Paşa Medresesine, ardından da Mesih Paşa Medresesi müderrisliğine getirildi. Sonra İstanbulâa döndü. 1572 tarihinden sonra İstanbulâda Şahkulu daha sonra sırasıyla Murad Paşa, Cafer Ağa, Edirnekapıâda Mihrimah ve Fatihâte Çınarlı Medreselerinde müderrislik yaptı. 1590âda Bağdat kadısı oldu. İki hafta sonra Sultan III. Murad tarafından kendisine Şehzade Mustafaânın öğretmenliği görevi verildi. Ayrıca Şehzade Osman Beyazîd ve Abdullahâın eğitimiyle de görevlendirildi. 1595 yılına kadar görevde kalan Nevâî daha sonra Kazaskerlik rütbesinden emekli oldu. 24 Haziran 1599âda vefat etti. Şeyh Vefa Haziresinde Şeyh Şaban Efendiânin yanına defnedildi. Vefatına oğlu Nevizade Ataâi şu tarihi düştü, âCihân gülzârını câ etti Nevâîâ (BTK, 1986, C4., ss.66 )
Devrinin seçkin bilginlerinden olan Nevâî bulunduğu en yüksek ilmi mevkilere rağmen mütevazı ve yoksul kalmıştır. Öldüğünde cenazesini kaldıracak para bırakmayan bu içli şair, dürüstlüğü, kibarlığı, faziletiyle temiz şöhret sahibidir. (KABAKLI, 1990, C2, ss.532 )
Nevâî XVI. asırda Bâkîâden sonra gelen şairlerin ilki kabul eldir. Hatta bazıları onu Bâkiâden bile üstün bulurlar. Rind edalı derviş meşrepli, tasavvuf ve takvaya mütemayil bir kişidir. Devrinin şeyhlerinden Bâlî Efendi, Kurt Mehmet Efendi ve Şaban Efendiâye intisab etmiştir. ( TDEA, C7, ss.42 )
Şiirde üslubu sade ve doğaldır. Süslü söyleyişi sevmez hatta XVI. asırda bir moda halini almaya başlayan süslü söyleyişlerden, sanat ve manzum merakından hoşlanmazdı.
Bu sade nazmı ehl-i sanayi beğenmese
Nevâî ne gam bizim sözümüz aşıkanedir.
diyecek kadar da şiirde dahi söyleyişin zevkinde ve farkında idi. Halis şiirin kendi devrindeki en sade lisanla istifini yapacak kudrette bir şairdi. Nevâî bir şeyh olan babasının rind ve olgun derviş ruhunu aynen sürdürmüş ve hemen bütün hayatı boyunca tasavvuf, tefekkür ve heyecanından uzak kalmamıştır. Devrinin tanınmış şeyhlerinden tasavvuf kültür ve terbiyesi almaya devam etmiştir. ( BANARLI, C.1, ss.578-79 )
Türkçe, Farsça, Arapça birçok şiirleri, eserleri bulunan ve şiir kadar nesirde de güçlü olan Nevâî bilhassa gazelleri ile ün salmış ve Divan şiirinin klasik üstatlarından birisi sayılmıştır. Gazelleri lirizm, sadelik, rahat söylemişlik aşıkane ve hazan hikmetli eda bakımından Bâkiânin şiirlerine denk hatta üstün tutanlar görülmektedir. (KABAKLI, 1990, C2, ss.532 )
Nevâîânin müretteb bir divanı; ilmi, edebi çok sayıda eserleri ve risaleleri vardır. Kasideler, tercihi bend, muhammes, tahmis, tesdis manzumeleri ve kıtâalardan müretteb divanında 400âden fazla gazel bulunmaktadır. Kasidelerinin tasvir ve girizgah bölümleri de takdir toplamakla beraber bu samimi aşk şairinin en güzel şiirlerine gazelleri arasında rastlanır. Bu gazeller çoğunlukla âşıkane, rindane ve kısmen felsefi-tasavvufî bir eda ile terennüm edilmiştir. ( BANARLI, 1998 , C2, ss.579 )
Nevâîânin divanının yanı sıra hikmet, mevize, tevazu, sıdk vb. gibi konularda 40 hadisin manzum tercümesi olan Hadîs-i Erbâiân, tasavvufi aşkı terennüm eden ve başında II. Selimâe bir mehdiye bulunan Hasb-ı Hal, Nevîânin en önemli mensur ansiklopedik eseri olup tarih, hikmet hey-et, kelam, usul-i fıkıh, hilat, tefsir, tasavvuf, rüya tabiri, remel, tıb, nuzum, fal ve zic gibi konularda bilgi veren III. Muradâa ithaf edilmiş. Başında âCivan-ı Fazılâ sonunda âBeşir ve Şadanâ hikâyeleri bulunan âNetâicül Fünûnâ ve âMehasinül Mutûnâ ve İbn Arabiânin meşhur eserinin tercümesi ve şerhi olan âFususuâl Hikemâ tercümesi vardır. Bu eserin yazılmasında Şeyh Şaban Efendiânin de büyük etkisi olmuştur. Sade bir dil yazılmış bu tercümede yer yer manzum parçalarda bulunmaktadır. Ayrıca oğlu Nevizade Ataîânin bahsettiğine göre Nevâî, tefsir, kelam, tasavvuf, âkâid, fıkıh, mantık vb. gibi mevzularda otuzdan fazla risale yazmıştır. Bunlardan çoğu ele geçmemiştir. Bazıları: Risâle-i Nevayı Uşşak, Risale-i Mantık, Hace-i Cihanâın münşeatından tercümeler, Kıssa-i Hızır ve Musa Tercümesi, Munazara-i Tûtîbûzağ olarak sıralamak mümkündür. (TDEA, C.7, s.43 )
a) NEVâİâDEN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Senün mahzûnun olmak bana şâdân olmadan yegdür
Gamunla aglamak ilerle handân olmadan yegdür.
1-Senin başkalarıyla yüzünden mahzun olmak beniö için mutlu olmaktan, gamınla ağlamak gülüp eğlenmekten yeğdir.
2- Cihânuz izz ü câhın böyle iz`ân eyledüm ben kim
İşigünde kul olmak dehre sultân olmadan yegdür
2-Cihânın ululuk ve yüceliğini ben şöyle anlıyorum; eşiğinde kul olmak kâinâta sultân olmaktan yeğdir.
3- Düşüp kûy-ı harâbât içre sûfi kâse-lis olmak
Serîr-i devlete fağfûr u hâkan olmadan yegdür
3- Düşüp harâbât köyü içinde çanak yalayan sûfi olmak devlet tahtına sultân olmaktan yeğdir.
4-Cihân-ı bî-sebâtun rağmına devr itdürüp câmı
İçüp lâ-ya`kul olmak şâh-ı devrân olmadan yegdür
4- Dönek dünyâya rağmen kadehi elden ele dolaştırıp çeyrek akıl kaydından kurtulmak, dünyâ pâdişâhı olmaktan yeğdir.
5-Şarâb-ı aşk ike Nev`î gibi mest-i müdâm olmak
Bakup bu ni`met-i dünyâya hayrân olmadan yegdür.
5- Aşk şarabıyla Nev`i gibi sürekli sarhoş olmak, bu dunyâya bakıp hayrân olmaktan yeğdir.
GAZEL II
1-Geldümse n`ola ben şuarâ devrine âhır
Âdet budur âhırda gelür bezme akâbir
2- Ben bu şairler toplantısına en son geldimse ne çıkar. Âdet budur, büyükler toplantıya en son gelirler.
(Derv kelimesinin, zaman, dünya, baht anlamları yanında kadeh anlamı da vardır. Toplantılarda çepçevre oturulur. Kadeh elden ele dolaştırılır).
2- Sôfi zarar etmez sana etfâl ile sohbet
Gam çekme girür cennette erbâb-ı sagâ`ir
2- Ey sofi! Küçük çocuklarla görüşmek sana zarar getirmez. Üzülme, küçük günahları onlar da cennete girerler.
3- Ey meh n`ola şehbâz-sıfat el üzre
Şehründe bizüz şimdi gözi boğlumüsâfir
3-Ey ay yüzlü güzel, şimdi senin şehrinde gözü bağlı, garip misafirler biziz. Doğan kuşu gibi bizi el üstünde tutsan ne olur.
4- Hiç neyleyenin bu dil-i âvâreyi bilmem
Ne vuslata kâdir sana ne fürkata sâbir
4- Bu başıboş gönlümü ne yapayım bilmem; ne kavuşmağa gücü yetiyor, nede ayrılığına dayana biliyor.
5- N`etsün ya güzel sevmeyüp Allah`ı seversen
Nev`î gibi bir rind hususâ ola şâir
5-Nev`î gibi bir rind, özellikle şâir de olursa, söyle Allahını seversen; güzel sevmeyip de ne yapsın!
GAZEL III
1- Belâ dildendür ol dildâr elinden dâdumuz yoktur
Gönüldendür şikâyet kimseden feryâdumuz yoktur
1-Bela gönlünden geliyor; o sevgilinin yüzünden bir şikâyetimiz yok. Bizim şikâyetimiz kendi gönlümüzdedir; başka kimseden şikayetçi değiliz.
2- Niçün aşk ehlini yâd etmez ol lâ`l-i Mesîh-âsâ
Bilür hod âlem-i ervâha nisbet yâdumuz yoktur
2-Bizim kimsenin ölüler âlemi kadar bile anlamadığını bilir de, o İsâ gibi dudakları can veren sevgili âşıkları niçin hiç anlamaz.
3- Harâbât ehline rûz-ı hesâbı anma ey vâiz
Bizüm hergiz bu varlık defderinde adumuz yoktur
3- Ey öğüt veren! Meyhanedeki oturup kalkanların meyhanedeki hesap gününü hiç anma. Bizim bu varlık defterinde adımız, sanımız hiç geçmez.
(Varlık defderi sözüyle harabat ehlinin yazıldığı defder ve dünyada yaşayanların defderi söylenmek istemiş).
4-Toğup kumrî-sıfat biz anadan tavk-ı mahabbetle
Esî-i kayd-ı derd ü mihnetüz âzâdumuz yoktur
4- Biz, kumru gibi, anamızdan boynumuzda aşk halkasıyla doğmuşuz. Bunun için dert ve keder bağının tutsağıyız. Kurtulup, serbest kalma umudumuzda yok.
(Tavk, gerdanlık ve suçluların boyunlarına geçirilen zincire bağlı halka anlamındadır. Buna lâle de denir. Kumru gibi bazı kuşların boyunlarındaki değişik renk teki tüylerden halka ya da tavl adı verilir).
5-Mukarrer şâir-i şirin-zebânuz nev`iyâ ancak
Bu derv içinde bir şöhret verür Ferhâd `umuz yoktur
5-Ey Nev`î! Şüphesiz biz, tatlı dilli bir şâiriz, ama bu devirde bizi üne kavuşturacak bir Ferhad`ımız yok .
(İlk mısra`daki şirin sözü hem tatlı, hem de Ferhâd`ın sevgilisi Şirin anlamındadır.Şirin`i dünyâya tanıtan Ferhâd`ın ona olan aşkıdır).
GAZEL IV
1- Âşıkuz dîvâneyüz bağ ile gülzâr isterüz
Bir güle bağlanmışuz illâ bi-hâr isterüz
1-Âşıkız, deli divâne olmuşuz; bağda, bahçede eğlenmek isteriz. Bir güle bağlanmışız ama ille de dikensiz olsun isteriz.
2- Şâm-ı herci mihr-i ruhsâriyle rûz-i id eder
Âşıkun kadrin bilür âlemde bir yâr isterüz
2- Ayrılık, akşamını, yanağının güneşini gösterip bayram gününe döndüren; yani dünyâda âşıkının değerini bilen bir sevgili isteriz.
3- Gül gibi her gördügi hâr u hasa yüz vermeyüp
Mâil-i ehl-i hevâ bir serv â reftâr isterüz
3- Gül gibi, her gördüğü çalı çırpıya yüz vermeyen, gerçek âşıklara düşkün selvi
yürüyüşlü bir güzel isteriz.
4- Kasd ederse gerd-i râhın görmeye çeşm-i rakib
Sürmeyi gözden siler bir şûh-ı ayâr isterüz
4- Yabancının gözü ayağının tozunu görmeğe kalksa, gözünden sürmeyi çeken,
aldatıcı bir sevgili isteriz.
5- Hatt-ı bâkî bulmağa gülzâr-ı-fânîden bugün
Nev`iyâ sâgar sunar bir lâle-ruhsâr isterüz
5- Ey Nev`î! Bu geçici dünyâ gül bahçesinden ölümsüzlüğe giden yolu bulmak için,
şarap sunan lâle yanaklı güzel isteriz
7) CİNÂNÎ ( ?-1595 )
a) HAYATI VE ŞAHSİYETİ
Osmanlıânın en önemli kültür merkezlerinden biri olan Bursaâda doğdu. Asıl adı Mustafaâdır. Babasının adı ise Mehmetâtir. Bu asrın ikinci sınıf sayılan şairleri arasında önde gelenlerindendir. Şairin kullandığı mahlas yeni harfli bazı metinler de âCenânîâ şeklinde geçmektedir. Bilindiği gibi âCinânâ cennetler demektir : âcenanâ ise gönül manasına gelmektedir. Başta S. Nüzhet ve Fuat Köprülü olmak üzere bütün Türk müelliflerinin de bu şekilde tercih ettikleri görülmektedir. Fakat şairin âCiânuâl-Kulûb-ni eseri incelendiğinde bunun âCinânîâ olması gerektiği anlaşılır. (OKUYUCU,1994, s.III. )
Doğum tarihi kesin olarak tespit edilemeyen Cinânîânin küçük yaşlarda tahsil hayatına atıldığı bilinmektedir. Manisa müderrisi ve müftüsü olan Muallimzâdeâden mulazemet olarak tahsilini bitirdi. Hocasının Rumeli Kazaskerliği sırasında onun yanında kazaskerliği yaptı. Bir müddet Karesiâde kassam ( miras taksimini yapan memur ) olarak da bulunan şair daha sonra ilmiye sınıfına geçti. 1581âde Malülzâde Mehmet Efendiânin yerine meşihata getirilen Çivizâde tarafından 1586âda Köserler Medresesine tayin edildiği bir tarih manzumesinden anlaşılmaktadır. Cinânî aynı yılın sonlarına doğru Bursaâdaki Îvaz Paşa Medresesine müderris oldu. Bir ara bu medresedeki görevinden azl edildiyse de Ekim 1594âte tekrar aynı medreseye tayin edildi. Cinânî, buradaki görevi sırasında vefat etti ve Hazma Bey Mezarlığına defnedildi. Tezkirelerde vefatı dolayısıyla yazılmış birçok tarih manzumesi bulunmaktadır. ( TDVİA., 1993, C.8, s.11 )
Cinânîâden bahseden biyografik eserler onun bazı fiziki özelliklerine de temas etmektedirler. Güldeste, şairin sağ gözünün kör olduğunu söylerken, Şakayık Zeyliâde şişman olduğunu söyler. Yine şairin şiirlerinden anlaşıldığına göre, oldukça uzun boylu bir yapıya sahiptir. Hayatının birçok kısmında hastalıklarla uğraşmış sıhhatli bir hayat geçirememiştir.
Cinânîânin Divanâını dolduran caîzenâmelere, şikayetlere ve yardım taleplerine dayanarak pek rahat bir hayat sürmediğini söyleyebiliriz. Şair sık sık evinin harabeliğinden, atının olmayışından, kışlık yakacağını ve giyeceğini temine güç yetirememekten, iaşe hususundaki fark u zaruretinden bahisle etrafındaki varlıklı insanlardan yardım ister.
Şairin eserlerinde gerek babası gerekse diğer aile fertleri ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Babasının Mehmet Efendi isminde bir zat olduğundan bahsetmiştik. Caize talebiyle yazdığı bir kaside de ailesinin kalabalık olmasından şikayet eder. Abdulbâki isminde bir çocuğu ve ilmiye sınıfına mensup bir kardeşi olduğundan bahsetmiştir. Şair Riyâzüâl-Cînân isimli mesnevisinde üst üste gelen birader ve hemşeri vefatlarından bahsediyor.
Cinânî, Osmanlı Devletiânin hem siyasi hem de edebi bakımdan kemal devrini idrak eden bir şairdir. Klasik edebiyatımızın en büyük temsilcileri ile aynı devirde yaşamış pek çoğunu şahsen tanımak ve bazılarına da nazireler yazmak, söylemek imkanı bulmuştur. İşte bütün ikinci sınıf şairler gibi Cinânî de bu büyük kıymetlerin gölgesinde kalmış ve belki biraz da bu yüzden edebiyatımızda orijinal bir şahsiyet olduğu halde hak ettiği şöhreti kazanamamıştır.
İlk edebi kaynaklardan olan Âşık Çelebi ve Kınalızâde tezkireleri telif edildiği yıllarda şair, henüz edebi kişiliğini ortaya koymaktan uzak idi. Herhalde bu iki kaynakta şairimize kısa çizgilerle yer verilmesi bundandır. Daha sonraki eserlerden Atâyîânin Şakâyık Zeylâinde ve Beliğâin Güldesteâsinde ise onun uzun uzadıya ele alındığı ve hararetle övüldüğü görülmektedir. Kaynaklara göre, Cinânî, Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmış ve hat sanatıyla da meşgul olmuştur. Şairin Farsçaâyı iyi bildiği anlaşılmaktadır. Divanındaki Farsça şiirlerin tutarı bir divançe teşkil edecek sayı ve kalitededir. Genellikle basit bir Farsça ile yazmakla beraber arada pek kullanılmayan kelime ve tabirlere de yer vermektedir.
Cinânîânin Fars edebiyatının temsilcileri arsında en fazla Nizâmî, Hüsrev, Camî, Attar, ve Firdevsî etkisinde kaldığı söylenebilir. Mevlanaânın da ismi hiç geçmemesine rağmen gerek fikirleri gerekse ondan tercüme sayılabilecek bazı beyitleri ile derin bir surette hissedilir. Cinânî, Türk şairleri içinde gerek kendi muasırlarına gerekse kendisinden evvelki hemen belki belli başlı bütün şairlere nazireler yazmıştır. Şairin hayatı daha çok tahmis ve tesdis vadisinde inkişaf etmiştir. Cinânî, kaynaklarında bahsettiği üzere nazm ve nesri sağlam, kıymetli, orijinal bir şahsiyet olarak anılmaya layıktır. Kendisi de bunun farkındadır ve büyük şair gibi övülmeyi sever. Bıraktığı eserleri onun övünmelerini haklı çıkarır niteliktedir.
Cinânîânin eserleri incelendiğinde dünya ve hayat karşısında divan edebiyatındaki umumi temayüllere uygun görüşler ortaya koyduğu görülür. Buna göre, dünya fanidir, bir geçiş yeridir. Bu düşünce ise divan şairlerinde; dünyadan gam almak, geçici günleri zevk u sefa ile değerlendirmek vs. şeklinde tezahür eder.
Cinânî, Kainat karşısında bazen müşteki, bazen isyankar bazen de mütevekkildir. Mütevekkil anlarında her şeyde bir hikmet arayan arif tavrı ile alemi müsamahalı bakışlarla seyr eder. Bütün şikayetlerine rağmen insanlar dünyadaki hayatlarından memnundurlar. Allah herkesi bir şeyle avutmakta, teselli etmektedir. ( OKUYUCU , 1994, ss.III.-XX. )
b) ESERLERİ
1) DÎVÂN: Cinânî divanının üç nüshası mevcuttur. Bunlardan biri İstanbul Üniversitesi Kütüphanesiânde biri İsveç Uppsala Üniversitesi Kütüphanesiânde diğeri ise Gemlikâte ikamet eden şair Dr. A .Özdemir Hacıtarihoğluâna aittir. Bu nüshaları yanında pek çok şiir mecmuasında şairimizin epeyce yekûn teşkil edecek sayıda manzumesi mevcuttur.
Cinânî divanında yaklaşık yedi varak tutan mensur bir dibace vardır. Gayet ustaca bir üslup ile kaleme aldığı bu kısımda şair, eserin telif sebebini hikaye ediyor. Bu divanda toplam 41 kaside yer alır. Bunlardan dokuz tanesi Sultan III. Muratâa ithaf edilmiştir. Sultan Mehmedâe ise bir cülüsiye kaleme almıştır. Diğer kasideler umumiyetle saray efradına ve devrin ulemalarına ithaf edilmiştir. Cinânî, edebi türler içerisinde en çok musammat vadisine hususunda tahmis ve tesdise iltifat etmiştir. Musammatlar kısmında başka divanlarda rastlanmayacak sayıda tahmis ve tesdis mevcuttur. Bu kısımdaki musammat sayısı 7 mersiye de dahil 108âdir. Divandaki gazeliyet kısmında toplam 311 gazel mevcuttur. Gazellerde üslup nispeten sade ve akıcı, tasvirler ise oldukça realist ve beşeri aşk çerçevesindedir. Şairin en fazla ilgi gösterdiği alanlardan birisi de müfretlerdir. (OKUYUCU , 1994, ss.XXI.-XXIV. )
2) RİYÂZÜâL-CÎNÂN: Cinânîânin önemli eserlerinden birisi Riyazüâl-Cinân isimli mesnevisidir. Bu eser hem şairin hayatı hemde edebi kıymeti itibariyle tedkike layık olmakla beraber üzerinde yapılan çalışma bir talebe tezinden ibarettir. Eserin yurt içi ve yurt dışında pek çok nüshası bulunmaktadır.
Eser didaktik-ahlaki bir mesnevidir. Yaklaşık 3310 beyit tutarındadır. Eser birbirini takip eden çeşitli nasihat ve hikayelerden müteşekkül olup 53 fasla ayrılmaktadır. I-VII bölümler arası klasik mesnevi tertibine uygun olarak münacat, naat, mirac, söz ve kalemin vasıfları gibi konulara yer veren şair XIII. bölümde de seletleri olan Nizâmî, Câmî ve Nevayî hakkında takdirlerini izhar eder. Fasıl eserin telif sebebi ve X.bölüm Sultan Muradâın mehdine ayrılmıştır. Asıl eser bundan sonra başlamakta ve 20 nasihat ile her nasihati takiben yer alan 20 destan hikaye birbirini takip etmektedir. XI. ve XII. Ravzalar padişahların vasıfları hakkındadır. (OKUYUCU , 1994, ss.XXV.-XXVII. )
3) CİLÂLIâL KULUB: Şairin bu ikinci mesnevisi yirmi bölüm üzerine tertip edilmiş didaktik-ahlaki bir eserdir. Bu eser Cinânîânin vefatına yakın yıllarda telif edilmiş olduğu cihetle Riyazüâl Cinânâa nisbetle daha ağır başlı dini tarafı daha kuvvetli bir mahiyettedir. Bu sebeple metinde sık sık ayet ve hadislerin yer aldığı görülür. Yirmi âıkdâa ayrılan eser baş tarafta yer alan; kalemin vasıfları münacat, naat ve sözün ehemmiyeti gibi kısımlardan sonra Sultan III. Muratâın mehdi ile devam eder. (OKUYUCU , 1994, ss.XXVII.-XXXII. )
4) BEDAYÎÜâL ÂŞÂR: Cinânîânin çeşitli hikayelerinden meydana gelen bu mensur eseri onun en büyük teliflerinden biri olarak kabule layıktır. Sultan III. Muratâın isteği üzerine tertip edilmiştir. Eserin birbirinden hacimce farklı birkaç nüshası bulunmaktadır. Devrin içtimai durumu, günlük hayat, folklorik bilgiler, inançlar, bazı vaka ve şahsiyetlerle ilgili malumat bakımından büyük bir öneme sahiptir.
Eserde çeşitli konularda hikayeler bulunmaktadır. Bunlar kadınların hile ve fitneleri cinsinden hikayeler, cin, peri, sihir, şekil, değiştirme vs. dini hikayeler, kara ve deniz harpleri ile efsanevi hikayeler ile acibe ve garibe türünden hikayelerdir.
c) CİNÂNÎâDEN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Hokka-i laâl-i güherdir bu dehân-ı şiârâ
Şah-ı merândır anın içre zebân-ı şiârâ
2- Bilmez kıymetini her kişi açılmayacak
Çü her maânî şimşir beyân-ı şiârâ
3- Rüstem Zâl ile bu menzili hallac etmez
Berkir ey kaşı ya seht-î güman şiârâ
4- Yazmağa deftere dîvân muhabbet-i şiârin
Safha-i levha kalem oldu beyân-ı şiârâ
5- Hâtif gaybdan olursa Cinânî nü ola feyz
Vahdır hafya-i ilhâm lisân şiârâ
Testis Cinânî Efendi Serbendeş ez ân Fuzûlî
1
Men edüb kadden hevâsı dil ribâlardan beni
Kesdi şimşir mizan gayri hevâlardan beni
Her peri rû add iderken mübtelâlardan beni
Kurtarub aşkın senin bu ibtilâlardan beni
Ferâğ etti mührün özge mübtelâlardan beni
Harz imiş aşkın senin saklar belâlardan seni
5
Ey Cinânî olmasa yâr-ı suhandânım benim
Sine de bir lahza arâm eylemez cânım benim
Girye mâil değil çün kalb-i nâlânım benim
Nâ ola dirsem yâre ey ser-ü harânım benim
Ferâğ etti mührün özge mübtelâlardan beni
Harz imiş aşkın senin saklar belâlardan seni
8) ÂŞIK ÇELEBİ (1519â1571)
a) HAYATI VE ŞAHSİYETİ
Asrın hem şair hem münşî olan mühim bir tezkîre yazarıdır. Âşık Çelebiânin asıl adı Pîr Mehmetâtir. Dedesinin babası Mehmet Nattâ, XIV. yüzyılın sonunda Emir Sultan İle Bursaâya gelerek yerleşmiş bir seyyîd ailesindendir. Babası Seyyid Ali meşhur âlim ve kazasker Müeyyedzâdeânin kızı ile evlenmiş ve Aşık Çelebi bu izdivaçtan doğan çocuklardan biri olarak babasının Üsküpâte Kadılık yaptığı bir tarihte Prizenâde doğmuştur.
Çocukluğunu Rumeliâde okuma çağını İstanbulâda geçiren Pîr Mehmet, Âşık mahlasını kullanmış ve bu mahlasla şiir söylemeye başladığı zaman tanınmıştır. Daha çocukluğundan itibaren kendini edebi ve ilmi bir muhit içinde bulan Âşık Çelebi ilk bilgileri öğrendikten sonra mesnevi şairi Surûrî, Taşköprülüzâde, Arapzâde, Saçlı Emir, Hasan Çelebi, Ebussuûd Efendi ile eniştesi Muhîddîn Fenârî gibi büyüklerden ders aldı. Tezkîresini yazabilmek için gereken bilgileri de yine İstanbulâda talebelik yıllarında karıştığı edebi çevrelerde toplamaya başlamıştır. Bu devirde başta Zatî, Hayâlî ve Yahya Bey olmak üzere devrin bir çok büyük şairi ile tanışmıştır. ( BANARLI, 1998, C.1, s.616 )
Âşık Çelebi önce Bursa Mahkemesinde kâtiplik vazifesi aldı. Daha sonra Emir Sultan Vakıflarına mütevelli tayin edildi. Burada beş yıl görev yaptıktan sonra Bursa vakıflarını teftiş eden Rûşenizâdeânin kendisi hakkında iyi bir rapor vermemesi sonucu bu vazifeden azledildi ve İstanbulâa döndü. Eski hocası Gisû sayesinde İstanbulâda mahkeme kâtipliğinde bulundu. Daha sonra Ebussuud Efendiânin fetva kâtipliğini yaptı. Âşık Çelebi hocası Muhyîddînâin ölmesi sebebiyle zorlukla da olsa icazetnamesini aldı. Emîr Gisûânun destekleriyle mulazım oldu. İlk kadılık görevine Silivriâde başladı. Daha sonra kendisini Silivriâden Priştineâye naklettirdi. Priştineâden Serfiçeâye oradan Nardaâya tayin edildi. Burada da fazla kalamayan Âşık Çelebi Manavgatâa bağlı Alâiyeâye( Alanya ) kadı olarak gönderildi.
Kanunî Sultan Süleymanâın;
âHalk içinde muâteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibiâ
Matlalı gazeline yazdığı tahmis üzerine 1963âte Niğbolu kadılığına tayin edildi. Burada çok mutlu olduğunu tezkiresindeki Tuna redifli manzumesinden öğrenmekteyiz. Bir hadise üzerine tekrar azledilen Âşık Çelebi bu aziller ve tayinlerle bir müddet daha kadılık yaptıktan sonra tezkiresini tamamlayarak II. Selimâe bir Şakayık Zeylâî yazarak Sokollu Mehmet Paşaâya takdim etti. Bunun üzerine ölünceye kadar aynı vazifede kalmak şartıyla Üsküp Kadılığına tayin edildi. Bir süre sonra da vefat etti. ( TDEA, C.2, s.187 )
Nesirde olduğu kadar nazımda da maharet sahibi olan Âşık Çelebiânin rind meşreb, hoş sohbet, arkadaş canlısı, vefakâr ve zeki şahsiyetinin yanı sıra çok keskin bir gözlemci olduğu ünlü eseri Meşâirüâş-Şuarada açıkça görülür. Mahlas olarak Âşık adını seçmesi ise onun güzelliklere düşkünlüğünü ve hayata bağlılığını göstermektedir. Türkçeâden başka Arapça ve Farsçaâyı da çok iyi bilen Âşık Çelebi asıl şöhretini klasik edebiyatımızın gerçekten en önemli ve güvenilir kaynaklarından biri olan tezkiresi ile yapmıştır. Tezkiresinde kullandığı süslü nesir üslubu da ayrıca eserin bir özelliğini teşkil etmektedir. Arkadaşlarını, eğlence yerlerine kişilerin özel hayatı ile ilgili ayrıntıları öylesine güzel bir dille anlatır ki canlı tasvirleri ile okuyucuyu adeta çizdiği tablonun içine çeker. Nesrine göre, nazmı oldukça basittir. (TDVİA, 1991, C.3, s.549 )
b) ESERLERİ
1) Meşâirüâş-Şuârâ: Âşık Çelebiânin bir çok eseri içinden adı günümüze ulaşmış ve en tanınmış eseridir. Bu tezkire, Anadoluâda yazılan dördüncü ve tarihimizde tezkire türünün en güzel örneklerinden biri olan bu eser 1556 yılında tamamlanmış ve II. Selim Hanâa sunulmuştur. Âşık Çelebi böyle bir eser meydana getirmeyi çok gençken düşündü. Bu amaçla hazırlıklar yaptı ve daha önce bu alanda yazılmış eserleri inceledi. Yaradılış olarak girişken ve meraklı mizacının yardımıyla Osmanlı şairleri hakkında teferruatlı bilgiler toplayıp derlerdi. Bu arada Latîfî de tezkire yazmak niyetindeydi. İkisi anlaşıp birlikte bir tezkire yazmak konusunda anlaştılar. Âşık Çelebi şekle ait bir orijinalite ile o güne kadar denenmemiş bir tasnif usulü düşünerek eseri alfabetik olarak düzenlemeyi teklif etti. Fakat iş birliğini Latîfî, bu tekniği de alarak bozdu ve tek başına eserini tertip etti. Bunun üzerine Âşık Çelebi tezkiresini ona benzemesin diye ebced usulüne göre tasnif etti. Tezkîre nüshalarına göre şair sayısı, 360 ile 324 arasında değişmektedir.
Âşık Çelebi, XIV ve XV yüzyıl şairleri hakkında Sehî Bey ve Latîfîâden fazla bir bilgi vermez. Ama eser yaşadığı dönem olan XVI. yüzyıl için eşsiz bir kaynaktır. Tezkîre konu edindiği şairlerin karakter özelliklerini belirttiyse onların hayat ve çevresi hakkında küçük dedikodulara kadar inerek bilgi verişi ile bu türden eserler içinde tek olmak gibi seçkin bir hüviyete sahiptir. Verdiği bilgilerin çoğu gördüklerine, bildiklerine ve işittiklerine dayanır. Zaten şairlerin hemen hemen tamamıyla yakın dosttur. Tezkirenin asıl değerli yanı anlatılan şairlerin psikolojisini, iç dünyalarını samimi bir görüş ve derin bir anlayışla tahlil ve tasvir etmesinde onların portrelerini güçlü bir tarzda resm etmesinde ve canlandırmasındadır. Bu yüzden şairlerin hal tercümelerini anlatırken sözlerini fıkra ve hikayelerle süslemiş, araya ortak hatıralarını katmış böylece eserine ayrı bir renk ve hava vermeyi başarmıştır. Ayrıca bu eser zengin bir nesir örneğidir. Çok kez secî, cinas ve süslerle dolu ağır ve ağdalı bir dille karşılaşılır. Fakat bu samimi üslubu, renkli tasvirleri, okuyucuyu sürükleyecek kadar çekici ve canlıdır. ( BTK, 1986 , C.3, ss.418-419 )
2) Tercüme-i Revzatüâş-Şühedâ: Yazılışı 1546âdan önce olduğu tahmin edilmektedir. Hüseyin Vaâiz-i Kaşifîânin maktel türündeki eserin Türkçeâye tercümesidir. Tesbit edilebilen üç nüshası vardır. Ayasofya nüshasının sonu eksiktir.
3) Tercüme-i Şakâikun-Nûmâniyye: Taşköprülüzâdeânin aynı addaki Arapça eserinin Türkçeâye çevirisidir. Ataiânin bildirdiğine göre Âşık Çelebi bu eserini Taşköprülüzâdeâye bizzat kendisi sunmuştur. Mevlânâ bizde Türkî gibi yazmış idik, bîhude zahmet etmişsiniz diyerek kitabını kolay bir Arapça ile yazdığını söylemiştir. Nedense Mecdîânin tercümesi kadar tutulmayan eserin nüshasına da henüz rastlanmamıştır.
4) Tercümetüât-Tibriâl-Mesbük Fî Nasîhatiâl Mülük: Gazzalîânin Sultan Sencerâin emriyle kendi huzurunda geçen konuşmaları Farsça olarak kaleme aldığı eserinin Arapçaâsında Türkçeâye yapılan bir tercümedir. Bir nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesiânde bulunmaktadır.
5) Şerh-i Ehâdis-i Erbaîn: Ataîânin bildirdiğine göre, Aşık Çelebiânin iki Hadisi-i Erbaînâi vardır. Birisi kendi derlemesi diğeri ise Kemalpaşazadeânin Arapça olarak derlediği eserin ve şerhinin Türkçeâye tercümesidir. Aşık Çelebiânin kendi eserinin nüshası henüz ele geçmediği halde diğeri Hadis-i Erbaîn Tercümesi adıyla basılmıştır.
6) Tercüme-i Ravzüâl Ahyâr: Muhyîddin Mehmet Hatipzâdeânin Siyasetnâme türündeki eserinin Arapçaâdan Türkçeâye tercümesidir. II. Selim adına çevrilen ve aslında Zemahşehrîânin Rebiüâl Ebrar adlı eserinin iki nüshası Süleymaniye Kütüphanesiândedir.
7) Miâracüâl-Ayâle ve Minhâcüâl-Adale: II.Selim adına Türkçeâye yapılan bir tercümedir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesiânde kayıtlı iki nüshası vardır.
8) Zeylüâş-Şakâik: Sokollu Mehmet Paşaâya sunulan bu eserde kırk iki şahsın biyografisi bulunmaktadır. Şakayıkâa zeyl olarak yazılmıştır. Eserin tam nüshası Süleymaniye Kütüphanesiânde kayıtlıdır. Berlin Devlet Kütüphanesi ile Paris Milli Kütüphanesiânde iki nüshası daha vardır.
9) Sigetvarnâme: Kanûnî Sultan Süleymanâın Sigetvar seferi ile ilgili bir gazavatnamedir. Mesnevî tarzında kaleme alınan bu eser henüz ele geçmemiştir.
10) Şehrengiz-i Bursa: Kınalızâde Hasan Çelebi Sunîânin hayatını anlatırken yakın arkadaşı olan Âşık Çelebiâden de bahseder ve Onun Bursaânın güzelliklerini anlatan bir Şehrengiz yazdığını söyler. Âşık Çelebi, Şehrengizi 1541âde yazdığını bizzat kendisi de söylediği halde eserin nüshasına henüz rastlanmamıştır.
11) Divan: Tek nüshası Millet Kütüphanesinde kayıtlıdır. Divandan ziyade divançe niteliğinde olan bu eseri Âşık Çelebi, Serfiçe Kadılığı sırasında düzenlemiştir. (TDVİA, 1991, C.3, s.549-550).
c) ÂŞIK ÇELEBİâDEN ÖRNEKLER
Aşık Çelebi Tezkiresinden
Ahmed Paşa
Veliyüâd-dîn oğlu Ahmed Paşadır ki babası Sultan Mehmed merhûma kazı asker olmuştur. Bahsibüâl-hab fevâzil ü fezâyil ile mevsûf ü benesibüâl-nesb sıhhat-i intisâb hazrele maârûdur. Mehûm Sultan merkûm ki gülşen-i zaman saltanatında nevş ü nemâya kâbil ko nihâl emellerin nesîmat-ı semât karbiyeti reşhât sehâb tenmiyeti ile seyrâb ü şâdâb olmasın zimmet-i himmetlerine lâzım âad iderlermiş merhûm Ahmed Paşaânın nehâdında kubule kâbiliyet ü hüsn terbiyyete ehliyet-i fehm idüb pertev-i mihr-i sipher nevâzişiyle geliben istiâdâdına nümâyiş ü reşhâ-i nisân ahsâniyle sıdf-ı terbiyette güher her merdâne perveriş verübnisâb atfından müsayyibi envaâkemâl ü maârifet ü pâye irtekâsı rütbe-i münassib vüzArat oldu belî beyt.
Himmet eli der yrdd-i beyzâ olan Er nefsi der dem âiysâdan
Mûcibince nesîm kabûl şâhı ravza-i ahvâline vezân olmağla şukûfe-zâr emeli vezân olmağla şukûfe-zâr emeli tasâvet buldu ve himmet-i bâğbân ikbâl-i pâdişah ile behcet buldu. Baâde tedrîcile kedilere hoca eylemşler ondan sonra vezîr idüb kaderin yüce eylemişler.münassib vezâretde iken birkaç ehl-i fesâd hased âmin âand enfesihim harîm hasda olan üç oğlanlardan birine ââşık olub âÂşık bazlık vü sevda-yı hâmile beden simitini dem-sâzlık eder diyü isnâd-ı töhmet ederler Sultan Mehmed imtihan için ol galamı Sûyar Ahmed Paşaâyı bile kendiyle hamama koyar ol galâmın zülfünü teraş eyler Ahmed Paşa dahi bedihe bu beyti diyub râz derûni fâş eyler. Beyt:
Zülfün gidermiş ol sanem kâfir legen komaz henüz
Zenârını kesmiş veli dâhi Müslümân olmamış
Pâdişah evvelâ katl-i kasd eyler baâde kapucılar odasına hasb eyler kapucılar odasında iken pâdişâha Kerem Kasîdesin gönderir. Sultan Mehmed mürevved edüb otuz akçe ile berûsede Orhan Vakfına mütevelli eyler baâde Hazret-i Emir Evkâfına mütevelli eyler ol halde iken Emir Efendiânin esrâr tayyibesinden istimdâd edüb bu terci-i bendi der. Beyt:
Ey ââlim vilayete sultân olan emir
Vey-i melik revme rahmet rahmân olan emir
Rûhâniye emir Ahmed Paşaânın hâline rûh kester olub eğlenmeyub Sultan evini sancağın verüb müteselli eyler baâde Sultan Bayezid serir saltanâtına cülüs edüb Bursa sancağın verüb kaderin ââlî eyler oluncıdan âörü Bursaâda şiârâ vü zarîfâ müsâhebeti ile güzer edüb evkâtın tevziâ edüb her fasılda keşiş tağı bayraklarının bir münâsib mekânında âıyş ü âiret edüb âhir kasîde ömrüne mukattaâ erüşüb diyâr-ı âhireti mahlas eyledi. Tarihin eflâtunzâde bu menvâl üzere demiştir. Târih sene esneyn ü tamâh da vâkıâa olmuşturâ¦â¦
Hakka ki şiârâyı ruma mukaddim ü kendi zamanına dek olan şiârâdan râcih eydü ki müsellem ü ol zümreye muhattır sâhib tıbl ü ââlimdir fiâl-hakika eşârı metin ü kââide nazmı muhkem ü rasîn âizleri üstâdâne ü kasâyidi hod latîf ü yekdeset ü hemvâre ü muhakkakâne der baâzı müverrihin merhûm Necâtiâden merhûmu tercîh etmişlerdir. Hattâ Necâtiâden söz ü gele Ahmed Paşaânın mâbeyni nicadır diyenlerinde Necâti ki adı âîsa idi ol sebebten kendiden tercihe işâret edüb bu mısraâ ile cevab vermiştir. Mısraâ ulusu yektir. Ahmedâin deriyyesinden müseyyihâânın beyt.
Necâtiânin derisinden ölüsü Ahmedâin yokdir
Ki âîsa gönüllere agısa yine dem urur ahmedâden
B) XVI. YÜZYIL TEKKE ŞİİRİ
1) İBRAHİM GÜLŞENÎ ( ?-1533)
a) HAYATI
İbrahim Gülşenî evliyanın büyüklerindendir. İsminin uzunca söylenişi İbrahim bin Muhammed bin İbrahim bin Şehabeddin bin Aydoğmuş bin Gündoğmuş bin Oğuz Ata şeklindedir. Lakabı Gülşenîâdir. Doğum yeri ile ilgili birçok kaynakta farklı bilgiler bulunmasına karşın genel kanaat Diyarbakır Amidâde dünyaya geldiğidir. Bu konuda ileri sürülen bir diğer iddia ise Azerbaycanâın Barda şehrinde doğduğudur. Fakat şairin Amidî nisbesini taşıması ve türbesinin Diyarbakırâda bulunması ileri sürülen bu iddiaların doğru olmadığını göstermektedir. Yinede bu konu ile ilgili kesin bir yargıya ulaşabilmiş değiliz. (İSLAM ALİMLERİ ANS., C.14, s.135 )
İbrahim Gülşenîânin hayatı hakkında bilinenlerin büyük bir kısmı oğlu Hayâlîânin halifesi Muhyî-i Gülşenîânin Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî adlı eserine dayanmaktadır. Ancak bu eserde Muhyî onun nerede doğduğuna ilişkin herhangi bir bilgi vermemiştir. İbrahim Gülşenîânin doğum yeri olduğu gibi doğum tarihi de tartışmalıdır. Ataî, Şakayık Zeylîânde â830-1426â da doğduğunu yazar. Muhyî de onun 1534âte vefat ettiği zaman 114 yaşında olduğunu söyler. Bu duruma göre 826-1422 senesinde doğmuş olması gerekir. Yine Muhyîânin eserinden alınan bilgiye göre babası Muhammed Amidî anlatılırken onun Akkoyunlu Sultanı Hamza Döneminde (1434-1444 ) yetişmiş ve İbrahim iki yaşındayken ölmüştür. Buna göre, babasının Sultan Hamzaânın saltanat devri olan 1434- 1444 tarihleri arasında veya 1444âten sonra ölmüş ve İbrahim Gülşenîânin de hemen hemen bu tarihlerde doğmuş olması gerekir. (TDEA., C.3, s.398)
Muhyî başka bir yerde İbrahim Gülşenîânin 15 yaşında Tebrizâe gittiğini ve orada Uzun Hasanâın kazaskeri Molla Hasan ile görüşerek ondan bazı görevler aldığını anlatır. Fakat onun bu sıralarda 15 yaşında acemi bir çocuk olmaktan ziyade yaşının biraz daha büyük olması en azından aldığı görevi bilinçlice tetkik edebileceği olgun bir yaşta olması gerekir. Aksi halde bir kazaskerin görevlerini bir bölümünü bu yaştaki bir çocuğa bırakması pek fazla akıl karı olmaz. Uzun Hasanâın Tebrîzâi alışı ve burayı başkent yapışı 1468 yılına denk gelir ki daha önceki ihtimaller göz önüne alındığında İbrahim Gülşenîânin 38-40 yaşlarında olması gerekir. Muhyî, İbrahim Gülşenîânin kendi soyunu yedi kuşakla Oğuz ataya ulaştırdığını söyler. Onunla aynı zamanlarda yaşayan Uzun Hasanâın soyunun da 52. veya 54. kuşakta Oğuz ataya dayandırıldığı bilinmektedir. Ayrıca İbrahim Gülşenîânin kendi soyunu Hz. Peygamberâe veya Sahabeye değil, Oğuz ataya bağlaması Akkoyunlular da kavmiyetçi duyguların canlanması sürecinin başlamasıyla ilgili olarak düşünülmüştür.
Gülşenî, kültürlü bir ailenin çocuğudur. Babası kelam, fıkıh, mantık konusunda eserleri olan bir âlimdi. Dedesi ise müderristi ve aynı zamanda âTekküâl Muğlakâ adlı bir kitabın ve tasavvufa dair bir çok eserin müellifiydi. Aynı şekilde amcası da ilimle uğraşan ve yaklaşık 200 müridi olan bir şeyhti. Gülşenîânin babası ölünce onu amcası yanına aldı ve eğitimini üstlendi. İlk öğrenimini burada yaptı. Çok küçük yaşta eğitime başladığını hatta 4 yaşındayken Kurâan-ı hatmettiği, Türkçe kitaplardan ayet ve hadisler okumaya başladığı, 10 yaşında ise mübarek geceleri ihya ettiği, oyun ve eğlenceye değer vermediği Muhyî tarafından söylenmektedir. Daha sonra bilgisini ve görgüsünü daha da arttırmak için Maverâünnehirâe gitmek için yola çıkmıştır. Tebrîzâe vardığında Uzun Hasanâın kazaskeri Molla Hasan ile karşılaşır, onun kabiliyetini fark eden Molla Hasan, tahsil görmek için Maveraünnehre gitmeye gerek yok diyerek Tebrîzâde de bunu yapabileceğini söyleyerek
İbrahim Gülşenîâyi kalması konusunda ikna eder. Burada Uzun Hasanâında yardımıyla medrese eğitimini görür ve Molla İbrahim olarak tanınmaya başlar. Tebrîzâde itibarı gittikçe artan İbrahim Molla daha sonra Uzun Hasanâla tanışma imkanı buldu ve sürekli huzuruna girip çıkabilmesi için ona âtarhanâ unvanı verildi. Daha sonra Heratâa gönderildi. Burada Abdurrahman-ı Cuma ile tanıştı. ( TDVİA., 2000, C.12, s.302 )
Gülşenî, Halvetiyye tarîkatı ikinci pîri Seyyîd Yahyââyı Şirvanîânin halîfelerinden Dede Ömer Rûşenî ile tanışıp ona intisab etti. İbrahim Gülşenî, bir süre daha onunla kaldıktan sonra Tebrîzâe geri döndü. Bunun ardından sıkı bir zühd ve riyazet hayatı yaşamaya başladı. Dede Ömer Rûşenî, Uzun Hasan döneminde Tebrîzâe geldiğine göre İbrahim Gülşenî ona 1487 yılından önce intisab etmiş olmalıdır. Dede Ömer Rûşenî vefatından birkaç gün önce İbrahim Gülşenîâyi halife ilan etti. Rûşenîâden hilafet alarak tarikat kurmaya koyuldu. Gülşenîâye Sultan Yakubâda büyük değer vermiştir. Hatta onu kendisiyle birlikte bazı savaşlara götürerek askerlerinin maneviyatını yükseltmeye çalışmıştır. Gülşenî de Tebrîzâi anlattığı bir şiirinde Sultan Yakubâdan övgü ile söz etmiştir. ( TDEA, C.3, s.398 )
Sultan Yakubâun ölümünden sonra Akkoyunlu ailesi içinde meydana gelen taht kavgaları nedeniyle sıkıntılı bir dönem geçiren İbrahim Gülşenî 900 yılında çok sayıda müridi ile birlikte hacca gitti. Mekke de bazı Mısırâlı âlimlerle tanıştı ve sonra Tebrîzâe döndü. Şah İsmail, Tebrîzâe girince ailesi ile birlikte buradan ayrılıp Diyarbakırâa gitti. Burada âMaâneviâ adlı eserini yazmaya başladı. Burada ona intisab eden Müslümanların yanı sıra gayri Müslimler de intisab etmeye başladı. Ancak devlet cizye gelirlerinin azalmasından endişe ettiği için bunu kabul etmez. İbrahim Gülşenî, Diyarbakırâdan ayrılıp Kudüsâe gitmek istediyse de isteği her defasında reddedildi. Ardından Aleüddevlenin daveti üzerine Maraşâa gitti ve oradan Kudüsâe gitmek için yola çıktı. Kudüs yolu ile Mısırâa gitti ve buraya yerleşti. Şöhreti kısa sürede her yere yayılmaya başladı. Yavuz Sultan Selim Mısırâı fethedip Kahireâye geldiğinde onu ziyaret edip Müeyyediye Camisi önündeki, yanındaki araziyi dergah yapılması için kendisine ricada bulunması üzerine onlara bağışlamıştır. Gülşenî, dostlarının da yardımıyla zaviyesini inşa ettirip tarikatını yaymaya başladı. Ünü bütün Mısırâa yayıldı. Zavîyesi dolup taşmaya başladı. Bu büyük şöhreti duyan Kanunî Sultan Süleyman kendisini İstanbulâa çağırmıştır. Fakat bazı yanlış anlaşılmalar dolayısıyla padişahın karşısına tahtına göz diktiği söylentisi nedeniyle çıkartılmadığı ve kimilerince ancak 1528-1529 yılında ulaştığı kaydedilmiştir. Önce İbrahim Paşa onu padişahın karşısına çıkarmayıp hakkında söylenenlerle ilgili kanıt toplamaya çalışmış sonrada suçsuz olduğu anlaşılmıştır. Gülşenî, Kanûnî Sultan Süleymanâla görüşme imkanı bulmuş ve padişah ona saygı göstermiştir. Ayrıca Kehhalbaşına şeyhin gözlerini iyileştirmesini emretmiş ve ilerlemiş yaşına rağmen gözleri açılmıştır. Kanûnî, Gülşenîânin İstanbulâdan ayrılıp Mısırâa gideceği zaman onun şerefine bir ziyafet vermiş ve ona İstanbulâda kalmayı teklif etmiştir. Çok yaşlı olduğunun ileri sürülmesi üzerine Hasan Zarîfîâyi halife olarak bırakmıştır. Mısırâa döndükten sonra yaklaşık beş yıl daha yaşayan İbrahim Gülşenî 23 Nisan 1534âte vefat etmiştir. Ölümüne âMate Kutbüz Zaman İbrahimâ ibaresi tarih düşürülmüştür. ( TDVİA, 2000, C.21, ss.302-303 )
b) ŞAHSİYETİ
Gülşenîânin tarîkat silsilesi Halvetiyeânin ana kollarından Rûşenîyyeâ nin Pîri Dede Ömer Rûşen vasıtasıyla tarîkatın ikinci pîri Yahyaâyı Şirvâniye ulaşır. Mürşîdi Dede Ömer Ruşenâinin kendisine bir gül vererek âsen ol bağı bekanın gülşenisinâ demesi üzerine mahlası Heybetiâyi değiştirerek Gülşenîâyi kullanmaya başladığından kurduğu tarikata Gülşeniyye denilmiştir. İbrahim Gülşenîânin öğrenim durumu hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. Abdülvehhah Eş-Şeârânî onunla bir çok defa görüştüğünü onu beğendiğini fakat dili tutuk bir ümmî olduğunu söylemek istediklerini güzel bir şekilde anlatamadığını söyler. Ancak oldukça hacimli bir Arapça, Farsça ve Türkçe manzum eserleri Şaârânîânin bu sözlerinde haklı olmadığını göstermektedir. Ayrıca Muhyî, onun aynı anda üç ayrı kitabe, üç dilde irticalen şiir yazdığını kaydeder. (TDVİA, 2000, C.21, s.303 )
İbrahim Gülşenî, inancı çok kuvvetli bir insandı Allahü Tealaânın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmaktaki gayreti pek fazla idi. Dünya malına hiç değer vermez, çok şüpheli korkusu ile yapılmasında sakınca olmayan davranışların ve işlerin fazlasından kaçınırdı. Allahu Tealaâya olan korkusundan günlerce yemek yemek aklına gelmezdi bile. Asla başkalarından hediye kabul etmez, üstelik eline geçen malları fakirlere dağıtırdı.
İnsanlara karşı davranışları çok tatlı, hoş ve yumuşaktı. Dost düşman fark etmeksizin herkes onu çok severdi, takdir ederdi. Müslümanların gönlünü kazandığı, huzuruna getirttiği gibi kâfirleri de alçak gönüllülüğü ile ikna edip seve seve Müslümanlaştırırdı. Sultan, İbrahim Gülşenîâyi sever hürmet ederdi. Sultan bir gece acayip bir rüya gördü rüyasında iri yarı siyah bir kimse kendisini öldürmek kasdıyla elinde kılıçla saldırdı. Sultan öldürülme korkusunda iken İbrahim Gülşenî Hazretleri talebeleriyle geldi. Talebelerin her birine altın bir kılıç verdi. Gülşenîânin talebeleri o siyah kimseye kılıçlarını vurup, parça parça ettiler. Sultan ertesi gün İbrahim Gülşenîâyi sarayına davet etti. Hürmet ve saygısını gösterdi. İzzet ve ikram da bulundu. Sultan daha rüyasını anlatmaya fırsat bulamadan İbrahim Gülşenî rüyanın tabirini söyledi. âSadaka belayı giderir, ömrü uzatır.â buyurdu. Böylece Sultanın İbrahim Gülşenîâye olan itikat ve bağlılığı artmış oldu.
Bir gün şehzadelerden biri düşman olduğu birinin zarar görmesini istedi. Bu maksat ile İbrahim Gülşenîâye gelip, o kişinin zarar görmesi için bir yazı yazmasını istedi. İbrahim Gülşenî de âİşi Hak Tealaâya havale etmek iyidir. Kin tutarak, öfkelenerek bir Müslüman zarar vermeye kalkmak hatta uğradığı bir zarara sevinmek caiz değildir.â buyurdu. İbrahim Gülşenîâden bu yazıyı alamayacağını anlayan şehzade atına bindi, başka bir kimseden böyle bir yazıyı almak için yola çıktı. Yolda at şahlanarak iki ayağı üzerine doğruldu. Şehzade atın arkasından düştü ve kendinden geçip bayıldı. Görenler yetişip bu haliyle evine getirdiler. Ayılıp kendine gelen şehzade: âİbrahim Gülşenîâye gidin, ben tövbe ettim, pişman oldum. Beni affetsinâ diye haber gönderdi. İyi olup ayağa kalkınca hemen İbrahim Gülşenîânin yanına gitti. Huzurlarında tekrar tövbe etti. Sadık talebelerinden oldu.
İbrahim Gülşenî yine bir gün talebeleriyle sohbet ediyordu. Bir ara talebeleri : âEfendim! Allahu Tealaânın ihsanı ile kabirdeki insanların azapta veya nimet içinde oldukları biline bilir mi? Dua edilerek azapta olanın azabı kaldırılabilir mi? Diye sordular.â İbrahim Gülşenî de; Allahu Tealaânın sevdiklerinden biri kabre uğradığında, kabirdekinin azap içinde olduğunu gördü. Aradan bir müddet geçtikten sonra tekrar o kabrin yanına uğradı. Kabre teveccüh ettiğinde azabın kaldırılmış olduğunu gördü. Hayret ederek düşünceye daldı. O sıra da kendisine bir hitap geldi. Deniyordu ki âBu kabirde yatan kimsenin küçük bir çocuğu vardı. Annesi o çocuğu ilim öğrenmeye gönderdi. Çocuk Besmeleyi öğrenince Besmelenin hürmetine babasının azabı kalktı.â (İSLAM ALİMLERİ ANS., C.14, ss.136-137 )
Halvetî tarikatının Gülşenî kolunu kurmuş olan İbrahim Gülşenîânin eserlerinde Mevlana, Yunus Emre ve kısmen Nesimîânin tesiri hissedilmektedir. Tam bir mutasavvıf olarak yaşamıştır. Sağlam bir dili ve akıcı bir üslubu vardır. Özellikle Türkçe divanındaki gazel-ilahileri ile büyük bir yaygınlık kazanmıştır. Gülşenîânin geleceği Mevlânâ Celaleddin-î Rumîânin âDîdem ruh-ı hub-ı Gülşenî râ / Ân çeşm-i çerağ-ı Rûşenî rââ (Gülşenîânin güzel yüzünü gördüm, o Rûşenîânin gözünün ışığıdır.) beytiyle müjdelenmiştir.
İbrahim Gülşenî de Maânevî adlı eserinde bu beyiti ihtiva eden gazelle başlamıştır. Gerçekte bu eser Mevlânâânın mesnevisine nazire olarak yazılmıştır. Bu da Gülşenîânin Mevlanaâya olan ilgisini göstermektedir. İbrahim Gülşenî üzerinde etkili olan bir şahsiyet de Muhyiddin İbnüâl Arabîâdir. Etkilendiği diğer bir sufî de İbnüâl Farızâdır. Arapça divanını onun Et-Taâiyyetüâl-Kübrââsına nazire olarak yazmıştır. ( TDEA, C.3, s.398-399 )
c) ESERLERİ
Türkçe, Arapça ve Farsça olmak üzere ortalama 75.000 şiir yazmıştır. Eserlerinin başlıcaları ise şunlardır:
1) Maânevî: Mevlânâânın Mesnevîâsine nazire olarak yazılan bu eser Farsça olup 40000 beyitten oluşmaktadır. Diyarbakırâda on ay içinde tamamlanmıştır. Gülşenî, İstanbulâda iken eseri Şeyhülîslam Kemalpaşazâdeâye inceletmiş, Kemalpaşazâde de sıradan insanların bunu anlamayacağına ve eserin bir çok ilahi sırı ihtiva ediğini söylemiştir. Hulvî bu eserin bir nüshasının Kemalpaşa zadeânin türbesinde muhafaza edildiğini söyler. Mesneviâden alınma pek çok hikaye de bulunmaktadır. Kitabın hemen hemen hepsi müellifi hayata iken yazılan ayrıca ciltlerin de değerli olan pek çok nüshası vardır. Eserin ilk beş yüz beyiti Laâli Mehmet Fenâî tarafında şerh edilmiştir.
2) Dîvân : 17.000 beyitten oluşan Farsça divanda şairin Mevlânâ ve Yunus Emreânin etkisinde kaldığı görünmektedir.
3) KenzüâlâCevâhir : Tasavvufî konulara dair bazen tuyuğ bazen de rubai vezinlerinden meydana gelen bu Farsça eser 7500 beyitten meydana gelmekte olup tek nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesiândedir.
4) Şîmurgnâme : Muhyî tarafından bu eserin 30000 beyit olduğu söylenmektedir.
5) Divan :1700 beyitten oluşmaktadır bu Türkçe divanda Yunus Emre ve Nesimîânin şiirlerin etkisi belli olmaktadır. En önemli nüshası Ankaraâda Dil ve Tarih â Coğrafya Fakültesi Kütüphanesiânde bulunmaktadır. Başka bir nüshası da İstanbul Üniversitesi Kütüphanesiânde kayıtlıdır. Gülşenîânin diğer Türkçe eserleri de şunlardır ; Manzum olanları, Pendnâme ve Cobannâmeâdir. Manzum olan bu iki eserden başka âTahkîka-ı Gülşenîâ adlı mensur bir Türkçe eserde İbrahim Gülşenîâye nisbet edilmektedir. İbrahim Gülşenîânin İbnüâl Farızâa ait Et-Taâiyyetüâl-Kübrâânın etkisi altında yazdığı şiirlerinden oluşan 5000 beyitlik Arapça Divanı bulunmaktadır. Bu divanın tek nüshası Ankaraâda Dil ve Tarih â Coğrafya Fakültesi Kütüphanesiândedir. ( TDVİA, 2000, C.21, s.304 )
ç) İBRAHİM GÜLŞENÎâDEN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Gaflet ile geçdi günüm âh nâideyim ömrüm seni
Çün bozıla bu düzenün âh nâideyin ömrüm seni
2- Ecel irişe nâgehân cânın ala çü Kahramân
Döndüre yasa düğünün âh nâideyin ömrüm seni
3- Gice gündüz çalışduğın hırs u emelle yığduğın
Kala sensüz hânümânun âh nâideyim ömrüm seni
4- Anma mısın öleceğin kara yire gireceğin
Azrâîlâe virüp cânın âh nâideyim ömrüm seni
5- Terk itmedün bir dem heves elindeyken almadun ders
Çün kim hevâyadur yönün âh nâideyin ömrüm seni
6- Kıyâmet kopar haşr içün dirilür ölen neşr içün
Cânun olıser düşmanun âh nâideyin ömrüm seni
7- Zikir budur ey Gülşenî telkîn idelden Rûşenî
Cân atmadun sevdün teni âh nâideyin ömrüm seni
GAZEL II
1- Ben bu mülke gelmedin nerdenliğüm bilmişem
Bilmeyene o mülki bildürmeğe gelmişem
2- Od u su toprak hevâ bulmadan neşv ü nemâ
Gelübeni bu eve girmeğe yönelmişem
3- Evveli yok evvele gün gibi mirâat ile
Mahzar olup zât ile ayn-ı safâ olmışam
4- Işk ile aklın ilin tayy kıluban cüzâ külün
Yokluğ ile varlığın bilmek içün gelmişem
5- Maârifetin haline münkir olan kaline
Cehl ile ıdlâline ağlar iken gülmişem
6- Işk ilşe hamr-ı ezel içeliden lem-yezel
Sarhoş olup sahv ile sanmanuz yanılmışam
7- Rûşenîâden ay gibi Gülşenî devrân ile
Ay ile gün yoğ iken buluşuban dolmışa
GAZEL III
1- Işk ile den hâlümi nâolasıdur âkıbet
Nem var ise çün anun olasıdur âkıbet
2- Işk ile mecnûnluğum vâlih ü meftunluğum
Fâş oluban hâs ü âm bilesidür âkıbet
3- Işk akuban aklumı unutdurup naklümi
Deli gibi dağlara salasıdur âkıbet
4- Işk ile şeydalığum ağlar iken güldüğüm
Yâd ü biliş görüben gülesidür âkıbet
5- Işka olup müptelâ bir dime yüz bin belâ
Başuma andan kazâ gelesidür âkıbet
6- Dilin ile varlığın sal yerine yokluğ al
Almaz isen bî-makâl alasıdur âkıbet
7- Işk izini izleyen doğrı yolın gözleyen
Rûşenîâden Gülşenî bulasıdur âkıbet
KOŞMA
Benüm gönlüm alan dilber
Gider dirler gider dirler
Beni Mecnûn tek o Leylî
İder dirler gider dirler
Kapup aklumı başumdan
Komadı bilgi hûşumdan
Soraram yad bilişümden
Gider dirler gider dirler
Ne sevdâdur deyânüz bana
İşidüp kalmanuz tana
Gönül benden kaçup ana
Gider dirler gider dirler
İşitdüm ışk ile sevdâ
Kılanda âşıkı şeydâ
Düşüp deli gibi dağa
Gider dirler gider dirler
Nâidem ey uslular deyânüz
Delirmeden ganum yeyânüz
Çü başdan aklumı yaz güz
Gider dirler gider dirler
Görüp ışk ile medhûşi
Bilün âşık o bîhûşı
Çü anun akl ile hûşı
Gider dirler gider dirler
2) SÜNBÜL SİNAN (1475-80?- 1529)
Osmanlılar zamanında İstanbulâda yetişen evliyanın büyüklerinden Zenûyddin lakablı Yusuf Bin Aliâdir. Dedesine Kaya Bey derlerdi. Zeynûddin lakabıyla birlikte Sinânuddîn lakabıyla da bilinir. Fakat Sünbül Sinan adıyla ün salmıştır. Halvetiye tarîkatı kollarından Sünbüliyeânin kurucusudur. ( BTK, 1986, C.4, s.35 )
Sünbül Sinan 1451 yılında Merzifon'da doğdu ve 1529âda İstanbulâda vefat etti. İlk öğrenimini Ispartaânın Borlu Kasabasında yaptı. Daha sonra İstanbulâa giderek Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan İkinci Bayezid Han devrinin meşhur, alim ve evliyası olan Efdalzâde Hamidüdîin Efendiâden ders aldı . Medresede okurken tarikatların ve sûfilerin aleyhinde olduğu söylenir. Bir tesadüf sonucu Çelebi Halîfe ismi ile şöhret bulan Koca Mustafa Paşa Camiiânde irşat ile meşgul olan Cemal-i Halveti ( Muhammed Cemaleddin) ile tanıştı ve Sultan İkinci Bayezid Hanâın da hocası olan Çelebi Halifeânin huzuruna gidip talebesi olmak istediğini bildirdi. İsteği kabul edilince Sünbül Sinan ilim öğrenmeye feyiz ve teveccühlerine kavuşarak kemale ermeye, olgunlaşmaya başladı. (TDEA, C.8, s.76 )
Sünbül Sinan bir gece rüyasında insanların su almak için bir kuyunun başında toplandıklarını gördü. Kuyunun suyu kıttı ve çok derindeydi. bir gece rüyasında insanların su almak için bir kuyunun başında toplandıklarını gördü. Kuyunun suyu kıttı ve çok derindeydi. Sünbül Sinan kuyuya yaklaşınca birden kuyunun suyu çoğaldı ve çağıldayarak akmaya başladı. Hem kendisi hem de yanındakiler bundan istifade etti. Ertesi gün bu rüyayı Çelebi Halîfeâye anlattı. O da âEy Sinan ! Senin kalbin Allahü Teâlaânın muhabbetiyle doludur.â Diyerek kendi feyiz ve ilmi konulardaki birikimini Sünbül Sinanâa aktardı. Oânu halifesi olacak şekilde yetiştirdi. Bu bilgileri pekiştirmesi için de Mısırâa gönderdi. Sünbül Sinanâda Mısır halkına Ehl-i Sünnet itikadını bildirmek, Allahü Teâlaânın emir ve yasaklarını öğretmek üzere emredilen yere gitti. Mısır hükümdarı Kaçmaz Sultan, Sünbül Sinan Hazretlerine büyük bir hürmet gösterdi. Kendi yaptırdığı camide halkı irşad etme vazifesi verdi, Mısır uleması ve evliyası Sünbül Sinanâın yaptığı sohbetlerden Oânun büyük bir alim ve evliya olduğunu anladılar. İlmine hayran kaldılar. Kuran-ı Kerimâe Sünnet-i Seniyyeâye olan bağlılığına alimlerin içtihatlarına uymaktaki gayretlerini pek beğendiler. Bu sebeple ona saygı ve hürmette kusur etmemeye azami gayret gösterdiler. (İSLAM ALİMLERİ ANS. , C.14, s.350 )
Sünbül Sinan Mısırâda dinin emir ve yasaklarını üç yıl boyunca insanlara anlatıp Allahü Tealaânın kendisine ihsan ettiği feyiz ve bereketlerden onlarında yararlanmasını sağladı. Bu asırda hocası Çelebi Halîfe hacca gidiyordu ve Sünbül Sinanâında kendisine eşlik etmesini istemişti. Padişahın da iznini alıp âKim bilir bu yolculukta ne hikmetler gizlidir.â diyerek Mısırlılarla helalleşip yola çıkar. Mekke-i Mükerremeye vardığında İstanbulâdan gelen hacılardan Çelebi Halîfeânin vefat ettiğini öğrenir. Bir de vasiyeti olduğunu ve âBu vasiyeti Sünbül Sinanâa veriniz.â diye emrettiğini öğrenir. Vasiyette ilk olarak kendisinin Kabe-i Muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerinde defnedilmesini ; ikinci olarak Sünbül Sinanâın İstanbulâa gidip Koca Mustafa Dergahında talebelere ders vermeye başlamasını, son olarak da Sünbül Sinanâdan kızı Safiye Hatun ile evlenmesini istiyordu. Daha önce giden hacılar tarafından Çelebi Halîfeânin vefat ettiği ve Sünbül Sinan Efendiyi yerine halife bıraktığı haberi İstanbulâa yayılmıştı. Sünbül Sinan burada talebelerini yetiştirebilmek için elinden geleni yaptı. Çok dikkat ve itina gösterdi. Huzuruna gelip gideni boş göndermezdi. Talebeleri tarafından çok sevilir ve sayılırdı. Talebeleri içinden Merkez Efendiyi çok severdi. Ona kızını vererek damadı yaptı.
Sünbül Sinan, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han ile ilgili bir olayda Şah İsmailâi Çaldıranâda mağlup ettikten sonra Mısırâı fethedip edemeyeceği konusundaki şüphelerini gidermişti. Yavuz Sultan Selim Han, yanına vardığı anda daha derdini söylemeden Sünbül Sinan âEy muzaffer sultan! İnşallahü Teala Cenab-ı Hak Mısırâın fethini sana müyesser edecektir. Allahü Tealaânın bütün sevdikleri seninle beraberdir.â diyerek Yavuz Sultan Selimâi müjdelemiştir.
1529âda Muharrem ayının ikinci pazartesi günü vefat edeceğini anlayan Sünbül Sinan hazretleri dostlarıyla ve talebeleriyle vedalaştı, helalleşti. Talebeleri başında Yasin-i Şerîf süresini okudular. Sümbül Sinan Efendi, son nefesinde Kelime-i Şahadet getirerek vefat etti. Öldüğünde seksen yaşındaydı. Kabrini Koca Mustafa Paşaâdaki dergahının ortasına kazdılar. Cenazesini Fatih Camisine getirdiler. Alimler, veliler, devlet erkanı ve binlerce İstanbullu cenaze namazını Şeyhülislam Ahmet İbn-i Paşaânın imametinde kıldılar. Sonra mevcut olan türbesine defnettiler.
Sümbül Sinanâın Sümbûli tarîkatının usul ve erkanı hakkında yazdığı âRisaletâül Etvarâ adlı eseri ve âRisâle-i Tahkikiyyeâ adlı eseri vardır. (İSLAM ALİMLERİ ANS., C.14, ss. 331-334)
a) SÜNBÜL SİNANâDAN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Işk ile iki cihânda şâh olan gelsün berü
Râh-ı Hakkâa bende-i dergâh olan gelsün berü
2- Devlet-i dünya ile mağrur olanlar gelmesün
Ârif-i fânî fenâfillâh olan gelsün berü
3- Hançer-i tevhîdi çek bu asker-i şeytâneye
Dâima kalbinde zikrullah olan gelsün berü
4- âKüntü kenzâün kibriyâsından gören sırr-ı Hakkâı
On sekiz bin âleme âgâh olan gelsün berü
5- Sünbülî incedürür kıldan Sırât-ı müstâkîm
Dest-gîri dâima Allah olan gelsün berü
GAZEL II
1- Ezelden ışk odına yana geldüm
Anınçün tâ ebed mestâne geldüm
2- Eğer nûş itmez isen sen bu meyden
Dime zâhid ki ben insana geldüm
3- İçe bir cürâa ger râhip bu meyden
Koyup küfri diye îmâna geldüm
4- Sarây-ı vahdet olmuşken makâmun
Bu kesret âlemin seyrâna geldüm
5- Bu dehr içre görüp itme taaccüb
Çü gizli genc idüm virâna geldüm
6- Var idi ilm-i aynâa kabiliyyet
Görüben kendümi îmâna geldüm
7- Çü birdür Sünbülî maârûf u ârif
İdüp daâvâ dime irfâna geldüm
GAZEL III
1- Gel iy sâlik diyem bir söz ki hakdur
İşidür hakkı ol kim hak kulakdur
2- Hadîs-i Hakâdurur hak söz hakîkat
Egerçi söyleyen dildür dudakdur
3- Şular kim geçmedi cân u cihvndan
Ne duydı ışkı vü ne duyacakdur
4- Sorarsan hânkâh-ı ışkı zâhid
Anun karanu yiri bir bucakdur
5- Kalanlar zühd ü takvâda mukarrer
Sefer ehli değildür oturakdur
6- Şikâr-ı cânı sayd itmek dilersen
Dil-i vîrâneme gel kim yatakdur
7- Şiâr-ı âşıkı benden sorarsan
Cünün u âh u vâh hem ağlamakdur
8- Gerekmez âşıka keşf-ü kerâmet
Ki âşık olana bunlar tuzakdur
9- Anun ışkunda iken gayra bakma
Sakın kim âşıkına ol kıyakdur
10- Şarâb-ı ışkı içmiş Sünbülî çok
Velâkin mest iden şol son ayakdur
3) SEYYÎD NİZÂMOĞLU (? - 1601-2)
Seyyîd Nizâmoğlu, devrinin tanınmış mutasavvıf şairlerdendir. Hayatı hakkında elde fazla bir bilgisi yoktur. Babası Yavuz Sultan Selim devrimde Bağdatâtan İstambulâa gelen Şeyh Seyyîd Nizâmeddînâdir. Soyu İmam Zeynelâbidin Ali vasıtasıyla Hz. Hüseyinâe kadar ulaşmaktadır. Bu soy zincirini bizat kendisi âMiârâcüâl Müminâin adlı mesnevi tarzındaki küçük esirinin sonunda ayrı bir mesnevi ile tesbit etmiştir. Halvetiye tarikatının Sinânîye kolunu kuran, 1551âde İstanbulâda vefat eden İbrahim Ümmî Sinanâın halîfesidir. Koca Mustafa Paşaâdan Silivri kapısına doğru giden yol üzerindeki tekkesinde irşaad ile meşkul olmuş vefat edince de bu tekkenin avlusuna defnedilmiştir. ( BTK., 1986, C.4, s.331 )
Aruz ve hece ile yazdığı şiirlerinde Seyfi, Seyyîd Seyfi, Seyfullah, Seyyîd Nizâmoğlu, Nizâmoğlu gibi değişik ve çok sayıda mahlaslar kullanmıştır. Edebiyat tarihine göre; Eşrefoğlu Rumîâden sonra Yunus Emre tarzını en iyi temsil eden odur.
Seyyid Nizâmoğluânun belli başlı eserlerini sıralasak, önce Divanından başlamak gerekir. Divanı ( Yazmaları: Selimağa Ktp. Haşim Paşa Kit. ), Tacnâme, Miftâh-ı Vahdet-i Vücut ( Mensur eser), Mirâcüâl Müminâin ( Abdestin, namazın zahiri ve Batıni manalarını) Câmiâül Maarif ( Başta gazel tarzında olan şiir ile bir kıtâa sonra mesnevi tarzında Esmâ-yı-Hüsnaâyı bildiren bir risale, bir münacat, etvâr-ı sebâaya dair yedi şiir), Esrârüâl Ârifîn ( Ehl-i Beyt sevgisine dair şiirler ).
Divanâında iki yüze yakın gazel, üç murabba, üç müseddes, sekiz terci, bir terkib, iki mesnevi, beş kıtâa ve on yedi beyit bulunmaktadır. Esas itibariyle Caferî Meshebinden olan Seyyîd Nizâmoğluânun şiirlerinde Ehl-i Beyt sevgisi geniş bir yer tutar. Şiirlerine baktığımızda çoğunun didaktik mahiyette olduğunu görüyoruz. Divanâı ile manzum eserlerinden bir kısmı hepsi bir arada yeni harflerle de yayımlandı.
Yunus Emre yolundaki ilahileri ile dikkati çeken Nizâmoğlu hem Alevî-Bektâşî hem de Melamî-Hamzavî zümreler tarafından benimsenmiştir. ( TDEA. , C.7, s.560)
a) SEYYİD NİZÂMOĞLUâNDAN ÖRNEKLER
GAZEL I
1- Dostlar bilün şimden girü nâm u nişân olmaz bana
Ben dost ile dost olmışam bellü mekân olmaz bana
2- Hakkâun tecellîsi yetdi cismüm toprağın tozutdı
Hep benliğüm benden gitdi yoldu yamân olmaz bana
3- Acâyip devrâna irdüm lââsı yok illââdur virdüm
Ben Mevlâm didârın gördüm özge seyrân olmaz bana
4- Ne cânum kaldı ne tenüm ne oyum direm ne benüm
Ben beni bilmezem kimüm ad ile san olmaz bana
5- Nazar eylen bana nâoldum ölümü yok dirlik buldum
Soru hisâb hep ben oldum sırat mîzân olmaz
6- Çünki ben yâr ile yâvrum Mânsûr oldum dikin dârım
Nesîmîâyem yüzün derim assı ziyân olmaz bana
7- Görün Seyyid Seyfullahâı kendünde bulmuş Allahâı
Ben dostı gördüm billâhi şekk ü gümân olmaz bana
GAZEL II
1- Işkunı yâr it bana yâ Rab dahi yâr istemem
Gönlümün şehrinde andan gayrı dildâr istemem
2- Bülbül-i bağ-ı cemâlündür ezelden dil senün
Ben anun nâlânıyam bir dahi gülzâr istemem
3- Bağladum bel râh-ı ışkunda ölürsem dönmezem
Râhib-i dehr-i bekâyın gayrı zünnâr istemem
4- Âlem-i kalbümde senden gayrı bir yâr olmasun
Dur iden dostdan beni gönlümde ağyâr istemem
5- İsteğüm budur senden hiç bende benlik kalmasun
Var olam varlıkdan özge seyr-i dîdâr istemem
6- Işk bâzârına virdüm cânumı ışk almağa
Ben bu bâzâr ehliyem bir gayrı bâzâr istemem
7- Hânkâh-ı âküntü kenzâin Seyfîbir hayrânıdur
Tekke-i dâr-ı fenâda derviş-i esrâr istemem
KOŞMA
Yâ Rabbi ışkun vir bana
Hû diyeyin yana yana
Âşık olayın ben sana
Hû diyeyin yana yana
Koma benliğüm bende
Varlığum yok eyle sende
Seni görüp her mekânda
Hû diyeyin yana yana
Senden gayrısın al benden
Ayırma ben kulın senden
Sevdür bana seni candan
Hû diyeyin yana yana
Gönlümde ağyâr kalmasun
Senden gayrı yâr kalmasun
Nâolduğum kimse bilmesün
Hû diyeyin yana yana
Mevlâm koma beni bana
Al gönlümi senden yana
Müştâk olayın ben sana
Hû diyeyin yana yana
Seyyid Nizâmoğlu kuldur
Gerek yaşat gerek öldür
Işkunla gönlümi doldur
Hû diyeyin yana yana
4) ÜMMÎ SİNAN (?-1568)
Mutasavvıf şair olan Ümmî Sinan İstanbulâda doğmuştur. Asıl adı İbrahimâdir. Halvetiye Tarîkatı ile ileri gelenleri arasından olup Ahmedîye Koluna bağlı kendi adı ile anılan Sinâniye Kolunu kurmuştur. Seyyîd Nizâmoğlu Seyfullah, Ümmî Sinanâın halîfesidir.
Hayatı hakkında fazla bir bilgiye rastlandığı söylenemez. Rivayetlere göre kendisi ulemadandır. Ancak gördüğü bir rüya üzerine ilmi terk etme kararı almış ve tasavvufa yönelmiştir. Bu yüzden de âÜmmîâ mahlasını almıştır. Prizrenli olduğu söylense de Bursaâlı Mehmet Tahir âOsmanlı Müellifleriânde âMusahhah bir Hicâzetnâme de Bursalı oldukları görülmüştür. Karaman Diyarıândan oldukları da rivayet edilmektedir.â der. (BTK., C.4, ss.320 )
Doğrudan doğruya veya kısmen yahut aynı zamanda divan edebiyatı içinde mütâlaa edilebilecek tekke edebiyatı mahsulleri nazımda olduğu kadar nesir yönünden de zengindir. Hemen hemen tamamen dînî, tasavvufî, ahlakî ve menâkıb neviânden olan bu tür eserlerin dili devrine göre sade ve özlüdür.
Netice olarak ümmî, âlim, derviş, şeyh, esnaf, kadı, müderris vs. gibi çeşitli sınıflardan, Türkçeânin yanında Arapça, Farsça eserler tercüme edebilen, hatta yazabilen, daha adları, eserleri bile tesbit edilmemiş, unutulmuş, kaybolmuş pek çok muhtelif mümessilleri bulunan tekke yahut tasavvuf edebiyatı bu dönemde halk ve divan edebiyatı arasında gerek nazımda gerekse nesirde olsun köprü mahiyetinde oluşunu daha belirli ve zengin bir şekilde devam ettirmektedir. Umumi olarak bu edebiyatın temsilcileri, tekke ve tarikat müntesibi, hatta (kol olarak) kurucusu olmakla eserlerinde daha ziyade ideolojiye yer verilmiş yahut tarikat ve tasavvuf kültürünün benimsenmesi, yayılması esas alınmıştır. Bununla beraber sadece dini heyecanı, dini bilgiler ve kültürü vermek, iyi ahlaki telkin etmek isteyen mümessil ve eserlerde az değildir. (ÇELEBİOĞLU,1994, s.30)
Çok değerli bir zat olduğu söylenen ve özellikle kendisine bağlı müridleri terbiye etmede büyük bir başarı sağladığından övgüyle bahsedilmektedir. Seyyîd Nizâmoğlu, Camîüâl Avârîfâinde Ümmî Sinanâın kerametlerinin, büyüklüğünün uzun uzadıya ve övgü dolu sözlerle bahsederler.
Ümmî Sinanâın vefat tarihi ile ilgili kaynaklarda 1551 (H.958 ) verilmiş ise de, Sûfî adlı biri aşağıdaki yazdığı bir kıtâa ile bu yanlışlığı düzeltmiştir.
Elli sekizde rıhleti yazıldı lakîn sıhhati
Allahu Alem haliya guş it bu beyti der ıyan
Ol Şeyh-i Hakkani-cemal buldu vîsal-i zülcelal
Tarihi eyler Sufîya bu lafz âşeyhullahâ beyan
İstanbul Şehreminiânde, Kanlı Bostan Sokağında bulunan dergahında uzun süre şeyhlik etti. Halîfelerinden Nasuh Efendi isminde bir kişi tarafından Eyüpâte Olukbayırâında bina olunan dergaha defnedildi. Türbesinin niyaz penceresinde şu beyit yazılıdır :
Mürid-i rah-ı Hakka kıblegah-ı aşikandır bu
Edeble gir, gözün aç türbe-i Ümmi Sinanâdır bu.
Bir divanı vardır. ( Yazması Ü.l. Ktp. Ty. Nu: 512) (TDEA.,C.8, ss.488-489 )
a) ÜMMÎ SİNANâDAN ÖRNEKLER
GAZEL 1
1- Müâmine rahm etmeyen şeytân Müslümân olmadı
Nefsini fehm etmeyen insân Müslümân olmadı
2- Sünneti zâhirde kılan kişinin yok sünneti
Ruh insanı denen oğlan Müslümân olmadı
3- Ey mukallid nefsini imâret eyledin
Gel bu aşkın nârına sen yan Müslümân olmadı
4- Hak Muhammed yoluna girdim diyen kimse bu gün
Görmediyse söylese yalan Müslümân olmadı
5- Kalmadı Hakka tevekkül câhilin gör nefsini
Hemen eder kim içmeye kan Müslümân olmadı
6- Nefsine fermân alub cân aklımın eyler harâb
Lâ diyub illâ demez ol hân Müslümân olmadı
7- Ey Sinân-ı Ümmî dalâlet zümresinde kalma kaç
Tevhîd inkâr eden inan Müslümân olmaz
GAZEL 2
1- Gel berü seyr-i kerâmet isteyen hâl üstine
Bize Allahâdan ne izzet açılur kâl üstine
2- Galmişüz âKalûbelââdan zâtını zikr itmeğe
Meylümüz yokdur bizüm hiç gayrı aâmâl üstine
3- Biz şeraîtle hakikat bahrınun gavvâsıyuz
Gitmedük hakdur yolumuz gayrı akvâl üstine
4- Kim ki bâtın âleminde giydi ışkun hilatini
İstemez gayri libâs âlemde bir şâl üstine
5- İy Hudâ lûtf eyle sen Ümmî Sinanâun yolını
Bağla ışkun zenciriyle gitmesün dâl üstine
GAZEL3
1- Sır elünde sevdüğüm yâ Rab hayâlündür senün
İlm-i sırdan irdüğüm yâ Rab visâlündür senün
2- Nesl-i Âzer yapduğı büthaneden eyler güzer
Secde-gâhı cânumun yâ Rab cemâlündür senün
3- Zikr-i zâtun feyzidür can mülkine âb-ı revan
Kalbümi tâhir kılan yâ Rab zelâlündür senün
4- Cümle mahlûkun içinde gizli yir yok gözlüye
Kande baksan gördüğüm yâ Rab kemâlündür senün
5- Dir sana Ümmî Sinan her kim ki vahdet buldise
Işk elünden sunduğun yâ Rab nevâlündür senün
C) XVI. YÜZYIL ÂŞIK ŞİİRİ
1) KARACAOĞLAN
(XVI. YÜZYIL)
a) HAYATI
Türk saz şiirinin çok sevilen çok sayıda şiiri günümüze kadar gelebilen bu coşkun sesi hakkında ne yazık ki pek az bilgi bulunmaktadır. Karacaoğlanâın yaşamı üzerine belge değeri olan yazılı kaynaklarda bilgi yoktur. Kendi şiirlerinden, halk söylentilerinden, kuşaktan kuşağa anlatıla gelen menkıbelerden çıkarılan bilgilerin ise birbirini tutmadığı görülür.
Nereli olduğu bile kesinlikle anlaşılmamıştır. Bark Türkmenleri onu kendilerinden sayarken, Kilisâin Musabeyli Bucağında yaşayan Çavuşklu Türkmenleri de kendilerinden olduğunu söylerler. Batı Anadoluâda yaşayan Kara Keçili Aşiretine göre onlardandır.Mersinâin Silifke, Gülnar, Mut ilçelerinde yaşayanlar kendi içlerinden olduğunu ileri sürerler. Gazianteplilere göre, bugün Suriye sınırları içinde Akpınar Köyündendir. Kırımâda derlenen bir menkıbeye bakılırsa Belgratlıdır. Bir söylentiye göre Kazan Dağı yakınlarındaki Bahçe İlçesinin Varsak Köyünden, başka bir söylentiye göre yine Kazanâa bağlı Peke İlçesiânin Gökçe Köyünde doğmuştur. Doğduğu yer ile ilgili bilgiler oldukça farklı ve fazladır.
Karacaoğlan hakkındaki bu karışıklığa sebep olarak uzmanların temel görüşü halkımızın varlığını benimsediği ozanlardır. Türk halkı Karacaoğlan olduğu gibi. Bu nedenledir ki şiirlerinin hangisinin kendisine hangisinin başkasına ait olduğu tam olarak ayırt edilememektedir Ayrıca bazı şiirleri başkalarınca tekrarlanırken zamanla ağızdan ağza farklılaşmıştır.
Karacaoğlanâın doğduğu yer gibi öldüğü yer de belli değildir. Hoca Hamdi Efendiânin anılarında Maraş civarında Çezel Yaylasında 96 yaşında vefat eyleyip vasiyeti üzerine tenha bir pınar başına defn olunup çürüyünceye kadar baş ucunda ağaçta asılı durduğu söylentisi yazılı. Bir araştırmaya göre Nibicâin Keklice Köyünde sazını dalına astığı bir ağacın altında yatıyor. ( FUAT, 1995, ss.7/9 )
Halk şairleri arasında hakkında en çok araştırma ve yayın yapılmasına rağmen doğum tarihi bilinmemekte yaşadığı dönem yüzyıl olarak bile tahmin edilememekte ihtimaller XV. yüzyıl sonları ile XVIII. yüzyıl başları arasında iki yüz yıldan fazla bir zamanı içine almaktadır. Latîfîânin 1546âda tamamlanan tezkiresinde bir manzum parçaya III. Murad devrindeki bir düğünü tasvir eden Sûrnâme-i Hümâyunâdaki ibarelere Ali Mustafa Efendiânin XVI. yüzyıl sonlarında yazdığı Mevâidüân Nefâis fî Kavâidiâl-mecâlisâinde zikrettiklerine göre XVI. yüzyıl hatta beklide XV.yüzyılın sonlarında yaşadığının ileri sürülmesine karşılık Karacaoğlanâa ait şiirlerin eneksi örneklerine XVIII. yüzyıl cönklerinde rastlandığını bu şiirlerde geçen olay ve kişilerin XVII. yüzyıla ait olduğu şiirlerinin dili de bu dönemin özelliklerini taşıdığı sanılarak şairin yaşadığı dönemin XVII. yüzyıldan daha önce olmayacağı görüşü benimsenmiştir. Daha yakın yıllara ait yayınlarda ise ortaya konan delillerin telif edilerek şiirlerde bahsedilen olay ve kişilerin XVII. yüzyılda bulunabileceği kadar XVIII. yüzyılda da olabileceği başka ip uçları da dikkate alınarak Karacaoğlan adında belki birden fazla şair yaşamış olabileceği ileri sürülmüştür. (TDVİA., 2001, C.24 , ss. 377-378 )
Karacaoğlan ile ilgili çalışmalarda birden fazla Karacaoğlanâın varlığından bahsedilmesi onunla ilgili şüpheleri artırmaktadır. XVI. ve XVII. yüzyıllara ait kaynaklarda yer alan bilgiler değişik araştırmacılar tarafından iki Karacaoğlanâın varlığı şeklinde değerlendirilmektedir. Ancak bazı araştırmacılar hala ikinci Karacaoğlanâın varlığı konusunda tereddüt içindedirler. Gerçekten iki ayrı Karacaoğlan var mıdır ? Bu soruya verilen cevap mutlaka eksik ve geçici olmaktadır. Fakat şimdilik. (BTK., 1986, C.4, s.379 )
Karacaoğlanâın hayatı hakkında şüpheler şiirleri içinde geçerlidir. Her saz şairi gibi onunda şiirlerini de söylendiği ilk şekilleri ile tespit etmek mümkün olmamıştır. Yaygın bir şöhrete sahip olduğu bilinen Karacaoğlanâa kendisinin olmayan bir çok şiirin mal edilmiş olması muhtemeldir. XIX. yüzyılda biri Yozgatâta diğeri Güney Anadoluâda Küçük Karacaoğlan adıyla anılan iki adaşı da bulunan Karacaoğlanâın 500 civarında şiiri olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bunların pek çoğunda birbirine benzer dörtlük ve mısralara rastlanması, bir kısmının Karacaoğlanâa ait olmadığını veya birbirinin varyantı olabileceğini düşündürmektedir. Ona ait olduğu kabul edilen şiirlerdeki hakim özellik şair dış dünyayı bilhassa sevgilisinin güzelliğini büyük bir samimiyetle dile getirmesidir.
b) EDEBİ ŞAHSİYETİ
Aşık edebiyatının en belirgin özelliklerinden biri sayılan ilticali söyleyiş yeteneği ve samimiyet Karacaoğlanâın da pek çok halk şairinin ulaşamadığı seviyededir. Buna dilinin sadeliği, mahalli ve çarpıcı unsurları ustaca kullanması da eklenince Karacaoğlan şiirinin gerçek çehresi belli olur. Şiirlerinde maddi hazları ve güzellere düşkünlüğünü pervasızca dile getirmesi Nedimâi hatırlatmaktadır. Dini motiflere çok az yer veren Karacaoğlanâda tasavvuf düşüncesi hemen hemen hiç yoktur. Bu durum eserlerinin ladini bir nitelik taşıdığını göstermekle beraber onun dine ve dini unsurlara karşı saygısız olduğu anlamına gelmez. Molla Hünkar diye adlandırdığı Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmîâden ve Hacı Bektaş-î Velîâden bahsetmesi de şairin Mevlevî veya Bektaşî olduğunu göstermez. Ayrıca Hatâîâye ait bir manzumenin Karacaoğlanâa mal edilip Pir Sultan Abdalâa nazire söylediği ileri sürülerek onu Hurufî ve Kızılbaş etmekte gerçekleri yansıtmamaktadır. ( KÖPRÜLÜ, 1962, ss. 321-322 )
Karacaoğlan geleneğinin en yeni ve önemli özelliği sevgi ve kadın anlayışına getirdiği bu değişik bakıştır. Şair bu yanı ile çığır açmış, kalıcı olmuş, kendinden sonra gelen nice çevre aşıklarına yön vermiştir. Nasıl oluyor da bu şiir geleneğinin çizdiği kalıpları böylesine kırıp bu kadar yeni bir akım getirebiliyor ? Bu sorunun karşılığını Türkmen göçerleri arasında kadının yerine bakarak verebiliriz. Bazı Türkmen aşiretlerinde kadının kocasını boşama yetkisi vardır. Eğer kadın mavi bir ferace giyinip dolaşırsa bu kocasından boşandığı anlamına gelir. Ayrıca uzakta olan eşine ben ondan mahzuz değilim diye haber gönderdiği zamanda boşanmış sayılır. Karacaoğlanâın da güzellik ve kadın konusundaki düşüncelerinin bununla bir ilişkisi olabileceği düşünülebilir. ( BAŞGÖZ, 1977, s.23 )
Karacaoğlan şiirle müziği birleştiren ender sanatçılardan biridir. Yunus Emre çağında başlayan tasavvuf felsefesinin etkisinde kalmamış tekkelerle bir ilişki kurmamış, dünya sevgisi güzel, doğa ve insanlar arasında yaşama sevinci insan ve özellikle kadın sevgisi duyarak yaşamıştır. Koşmalarla Türküler söylemiş bu sevinci ve sevgiyi çevresine aşılamaya yönelmiştir. Karacaoğlan söyleyeceklerini halkın anlayacağı bir söyleyiş içinde en kestirme yoldan, kısaca konuşma rahatlığı içinde içtenlikle sade ve açık bir dille söylemiştir.Kullandığı sözcükler birlikte yaşadığı ve konuşmalarını dinlettiği insanların kullandığı sözcüklerdir. Şiirlerinin bir çoğunda Türkmenlerin giyimlerine ilişkin sözler, göçler ve düğünler ile ilgili dizeler görülür. O halk gibi gerçekçidir. Sevgisinde de görülür. Bir gerçeklik vardır. âBen güzele güzel demem / Güzel benim olmayıncaâ diyecek kadar gerçekçi bir sanatçıdır. Ayrıca yaşadığı olayların ve yılların üzerine de bazı destanlar söylemiştir. Onda herkesin kullandığı imgelerden pek eser görülmez, kendi imgelerini kendisi oluşturur. Betimlemeleri fazla ilgi göstermez. Kalıplaşmış imgeler, benzetmeler yok gibidir. Söyleyişi, yalın, açık, doğal ve yapmacıksızdır. Nasıl düşünüyorsa öyle söyler tam bir içtenlik görülür söyleyişinde. Deyimleri kullanırsa da atasözlerine pek fazla yer ve önem vermez.
Aşık ateşin değirmende öğüttüm.
Eledim kalburdan elekten çektim.
â¦â¦â¦â¦â¦..
Gurbet ilde padişahlık sürmeden
Vatanımda züğürt olmak yeğ imiş.
â¦â¦â¦â¦â¦..
Kumaş olam arşın arşın yırtılam
Köle olam çarşılarda satılam.
â¦â¦â¦â¦â¦..
Ol kiraz dudaklar nar gibi yüzler
Kız beni anlıyor sendeki gözler.
Örneklerinde görüldüğü gibi kendine özgü ve özgün olan benzetmelerini imgelerini çevresinden, içinde yaşadığı toplumsal ve doğal çevreden alır.
Karacaoğlanâın kendine özgü benzetmeleri yanında şiir tekniğinin de üstün düzeyde olduğu belirtilmelidir. Hatta denilebilir ki O koşmanın en büyük ustasıdır. Koşma yanında türkü, semai, varsağı gibi türlerde de ustadır. Onun dilinde şatafatlı söyleyiş görülmez. Onun cümle düzeni cümle kurma zorunluluğuna yenik değildir. Pek, şiir düzeni dışında bir zorlama bir bozma yoktur.
Koşma, türkü, semai, destan, varsağı türlerinde şiir söylemiş olan Karacaoğlan şiirlerinin tamamını 4+4+3 veya 6+5=11âli veyahut 4+4=8âli hece kalıbıyla yarım kafiye kullanarak yazmıştır. Yine diğer halk şairleri gibi bir şiirde değişik duraklı aynı hece kalıbını kullanmak Karacaoğlanâın nazımındaki yaygın şekil kusurlarından biridir. Bir çok şiirinde giriş mısrası olarak âAla gözlerini sevdiğim dilber / Çıktım yücesine seyran eyledim / Elver bahar yaz ayları gelendeâ ve benzeri gibi mısraları aynen veya az çok değişik olarak kullanır. ( UYGUNER, 1993, ss.26-52 )
Başta Âşık Ömer olmak üzere XVII. asır aşıklarından Gevheri, Âşık Hasan ve Aşık İsmail Karacaoğlanâın etkisinde kalarak ona nazireler yazmışlardır. Daha sonraki asırlarda yetişen Dadaloğlu, Deli Boran, Beyoğlu, Gündeşlioğlu, Hâkî, İrfanî, Hezârî, Vahdetî, Ruhsâtî gibi aşıklar üzerinde etkisi büyük olmuştur. XIX. ve XX. asırda onun adını kullanan iki aşık daha vardır. ( TDEA., C.5, s.163 )
Karacaoğlan üzerinde derinleşmek ve araştırma yapmak isteyenlerin Karacaoğlan hayatı ve şöhreti, eserleri ve şahsiyeti hakkında çok sayı da yapılan neşriyat arasında bilhassa şu eser ve makaleler önemlidir.
- M.Fuat Köprülü, Saz Şairleri, Ankara, 1962, s.317
- Fevziye Abdullah Tansel, Karacaoğlan Hakkında Tenkidi Bir Bibliyografya, Ülkü Mecmuası, Sayı 658, Mart 1940
- Saadettin Nushet Ergün, Karacaoğlan, I.Baskı, İst.1935, II.Baskı, İst.1950
- Ahmet Kutsi Tecer, Karacaoğlanâa Yeni Bir Bakış, İst. Mecmuası, Sayı:10,12,14, Ağustos-Aralık 1954
- Gelibolulu Ali, Mevaâiâdüân Nefaîs Fî Kavaâiâdüâl Mecâlis , İst.1956
( BANARLI , 1998, C.2, s.718 )
Sonuç olarak doğduğu ve öldüğü tarihler dahası yaşadığı dönem kesinlikle belli olmayan Karacaoğlan, çoğu kendisinin olmayan uygulayım kusurları bir yana çok güzel koşmalar ve varsağılar söylemiş bir ozandır. Duygularını tam bir içtenlikle olduğu gibi söylemiş ve bunlara şiirin sanat yönünü ihmal etmeyerek ortaya koymuştur. Söyleyiş ustalığı anlatımdaki açıklık, dolaysızlık ve duruluk bakımından başarılı bir sanatçıdır. Bu özellikleri ile halk şiirimizin en başta gelen ustalarından biri olarak bu günde yaşamakta; dün olduğu gibi bu günde onun gibi söylemek ve yazmak isteyen bir çok kişi görülmektedir. O halk şiirimizin doruklarındadır.
c) KARACAOĞLANâDAN ÖRNEKLER
KOŞMALAR
Ala gözlüm ben bu ilden gidersem
Zülfü perişanım kal melil melil
Kerem et aklından çıkarma beni
Ağla göz yaşını sil melil melil
Yiğit, ey sevdiğim sen seni gözet
Karayı bağla da beyazı çöz at
Doldur ver bâdeyi, bir dahi uzat
Ayrılık şerbetin ver melil melil
Elvan çiçeklerden sokma başına
Kudret kalemini çekme kaşına
Beni unutursan doyma yaşına
Gez benim aşkımla yâr melil melil
Karacâoğlan der ki, ölüp ölünce
Bende güzel sevdim kendi halimce
Varıp gurbet ile vâsıl olunca
Dostlardan haberim al melil melil
KOŞMA
Çukurova bayramlığını geyerken
Çıplaklığın üzerinden soyarken
Şubat ayı kış yelini kovarken
Cennet dense sana yakışır dağlar
Ağacınız yapraklarla donanır
Taşlarınız bir birliğe inanır
Hep çiçekler bağrınızda gönenir
Pınarınız çağlar, akışır dağlar
Rüzgâr eser dallarınız atışır
Kuşlarınız birbiri ile ötüşür
Ören yerler bu bayramda pek üşür
Sünbül nîçin yaslı bakışır dağlar
Karacâoğlan size bakar sevinir
Sevinirken kalbi yanar göğünür
Kımıldanır hep dertlerim devinir
Yas ile sevincim yıkışır dağlar
TÜRKÜ
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye
Elifâin uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye
Evlerinin önü çardak
Elifâin elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye
Karacâoğlan eğmelerin
Gönül vermez değmelerin
İliklemiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye
2) KÖROĞLU
(XVI. YÜZYIL)
XVI. yüzyılın meşhur hikaye kahramanı, kavganın ve özgürlüğün sembolüdür. Nereli olduğu, ne zaman yaşadığı ve aynı adı kullanan başkalarının olup olmadığı kesin olarak bilinememektedir.
Rivayetlere göre, Köroğlu, çeşitli adlar almıştır. Bunlar; Köroğlu, Kuloğlu, Guruoğlu, Karaoğlu, Gurguli, Rencum, Ruşen, Irışvan, Ali vb.dir. Destan kahramanı Köroğluânun adı Prof. Dr. Zeki Velidi Toganâa göre Batı Türkçesiânde âgüreşmekâ ve Doğu Türkçesiânde âküreşmekâ sözünün kökü olup âyiğit, pehlivan, sırtı yere gelmezâ anlamına gelen âKûr oğluâ ( yiğit oğlu , pehlivan oğlu ) demektir. ( ANADOL , 1977, s.17 )
Nereli olduğu tam bilinmeyen hikayelerinde de bu konu da açık bilgi bulunmayan Köroğluânun Doğu Anadolu â Âzeri rivayetinin ilk kolunda babasının Muradiye Şehrinden olduğu belirtilmekte, Bolu Beyâi Kolundan geçer. â Neslimize Murat Hanlı diyorlarâ mısrasıyla da bu durum doğrulanmaktadır. Hazar ötesi Türkmen rivayetinde Köroğluânun bu Türkmenlere mensup Teke Oymağıândan geldiği bildirilirse de Türkmenlerin Köroğlu hikayelerini İran Âzerilerinden öğrenip kendi destanları haline getirdikleri , Hazar Türkmenlerinden bahseden Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türk gibi eserlerde de Köroğluânun adının geçmediği dikkate alınırsa bunun yakıştırma olduğu anlaşılır. (TDVİA, 2002, C.17, s.268 )
1579-1582 yılları arasında bu adı taşıyan ve Gerede civarında yaşayan ve Bolu Beyâinden babasının intikamını almak üzere dağlara çıkan yiğitlik ve iyilik severliği destanlaşan eşkıya Köroğlu ile şair Köroğlu aynı kişi olarak halk zihninde kaynaşmış bir durumdadır. 1578 â 1584 Osmanlı â İran Seferine katıldığı bu seferde büyük başarılar kazandığı ve Özdemiroğlu Osman Paşaâya manzumeler söylediği bilinmektedir.
( KARAALİOĞLU, 1980, s.491 )
Köroğluânun tarihi şahsiyeti hakkında bilgi veren ve Başbakanlık Arşivi Mühimme defterleri içinde yer alan sekiz belge bulunmaktadır. Bu arşiv belgeleri başta olmak üzere mevcut bilgiler ışığında Köroğluânun hayatını üç safhada incelemek mümkündür. Memleketi olan Bolu da geçen hayatı birinci safha olarak kabul edilebilir. Arşiv belgelerinin ilk yedisi hayatının bu dönemine aittir. 1580 â 1584 yıllarını kapsayan bu belgelerde adı Ruşen olan Köroğluânun kendi köyünde eşkıyalık yapmasının en önemli sebebi devletin İranâa savaş açmasıdır. Bolu civarındaki askerlerin büyük bir bölümünün savaşa gitmesi Köroğluânun eşkıyalığa başlamasına fırsat vermiştir. Köroğluânun eşkıyalık hayatının ikinci safhası Çamlıbelâde geçmiştir. VIII. belgeye göre 1585 yılına gelindiğinde Köroğlu Bolu Sancağında değil Ankaraânın güneyindeki Haymana da görülmektedir. Bu durum yakalanması için üzerine gönderilen kuvvetlere karşı koyamayacağını anlayan Köroğluânun bulunduğu yeri terk ederek izini kaybettirmek istemesi şeklinde açıklanabilir. Köroğluânun üçüncü safhasında Çamlıbel de Osmanlı Kuvvetleri tarafından sıkıştırılınca muhtemelen İranâa kaçmış ve Şah Abbasâın hizmetine girmiştir. (TDVİA.,2002, C.17, s.269 )
Bazı kaynaklarda ( Mesela, Evliya Çelebi Seyahatnamesi ) Köroğluânun Celali Boylarına katılan bir kişi olduğundan söz edilmektedir. Böyle de olsa bu hikayelerin kahramanı olan Köroğluânun halk kendi isteği gibi şekillendirmiş olduğu devletten beklediği adaleti bu ideal Türk kahramanı Köroğlu eliyle gerçekleşmiş görmek istemiştir.
Hikaye kahramanı Köroğluânun en büyük özelliği zulme karşı isyan etmiş olmasıdır. Onun düşmanları halka zulmeden zorba kişilerdir. Bu hikayelerde devlete, padişaha helal yoldan edinilen servete bir düşmanlık görülmez. Köroğlu ve kızanları ırza namusa önem veren kişilerdir. Mücadeleler sırasında bilhassa Köroğluânun şahsiyeti masal ve efsane unsurlarıyla oldukça zenginleşmiş, karmaşık bir hal almıştır. Cinler, periler, olağanüstü güçler ve özellikler mitolojik unsurların yer aldığı olaylar Köroğluânun ortaya çıktığı ilk kırklara karışıp yok olduğu son kolda fazlaca görülmektedir. Köroğluânun Batı varyantlarındaki ilk kolda Köroğluânun babası Bolu Beyâinin seyisidir. Kendisinden hediye edilmek üzere bir at seçmesi istenir. Getirilen tayı beğenmeyen Bey, çok kızar ve seyisin gözlerine mil çektirir. Bu tayı ve oğlu Ruşen (Hurûşen Ali)âi alıp Çamlıbelâe gelen seyis bu atı (kır at) özel eğitime tabi tutar. Bu arada oğlunu da intikam almak üzere yetiştirir. Genç bir deli kanlı olan Ruşen, Ağ Bulakâtaki ölümsüzlük suyundan içer. Yıldırımâdan yapılan ünlü Mısrî kılıcı beline takar ve başına topladığı yiğitlerle babasının intikamını almaya çalışır.
Köroğlu kollarının hepsinde olaylar az çok farklılık gösterse de belirli bir şema içerisinde anlatılmaktadır. Kahraman (Köroğlu ve diğer beylerden biri) gittiği yerde tam sonuca ulaşacağı zaman yakalanır veya yenemeyeceği kadar güçlü bir orduyla karşı karşıya kalır ve bitkin düşer. Yakalanacağı veya öldürüleceği sırada Çamlıbelâden yardım gelir ve kurtarılır. ( İSLAM, 1992, s.129 )
Hikayelerin Köroğluândan sonra ikinci kahramanı olan kır at onun en iyi yardımcısı olup fersahlarca koşan, gerektiğinde kılık değiştiren, sahibinin konuşmalarını anlayan, ölümsüz, tılsımlı bir hayvandır. Köroğlu destanında adında söz edilen diğer kahramanların başlıcaları Ayvaz, Timurlenkâin oğlu Kenan, Köroğluânun oğlu Hasan, Karavezirâin kızı Benli Hanım, Demirci, Koca Arap, Celali Bey, Kiziroğlu Mustafa Bey ve Deli Hayluâdur. ( TDVİA, C.17, s.269 )
Şiirlerinde savaş konularının yanında olardan daha ağır basan sevgili, gönül ve dünya işleri gibi konular da görülür. Bazı mısraların Karacaoğlanâı hatırlatması belki de devrin hece ile söyleyen şairlerinin ortak bir yanı olabilir. âİlle mavili maviliâ ve âöpül kaçul huzur ileâ tekrar edilen mısraların yer aldığı şiirleri bu görüşümüzün güzel örnekleridir. Sade dili ve tabiata dayanan benzetme dünyası ile şiirlerine renk katan Köroğlu, bu yönleriyle de aruzun tesirinde kalmayan şairlerimizin başta gelen temsilcilerinden bir olmaktadır. ( Türk Dili, 1989, sayı 445-450, s.127 )
Köroğluânun şiirlerinde kullandığı ağdalı dil onun az çok okuma yazma bildiğini göstermektedir. Ayrıca devrinde Kayıkçı Kul Mustafa Gedâ Muslu, Gedâyi, Kâtibî ve Kuloğlu ile birlikte anılacak kadar şöhret kazanmış olduğunu göstermektedir. Tekniği oldukça kuvvetlidir. Özelikle aşk şiirlerindeki samimi ifadesi dikkati çekmektedir. Bilinen şiirlerinde onun din ve tasavvuf konularına fazla ilgi duymadığı daha çok aşk konularına meyil ettiği anlaşılmaktadır. ( TDEA., C.5, s.419 )
a) KÖROĞLUâNDAN ÖRNEKLER
KOŞMA 1
Gel ey nâzik beden dilber
Öpül koçul huzur ile
Ömrümün hasılı dilber
Öpül koçul huzur ile
Öpülmekten zarar gelmez
Koçulmaktan adam ölmez
Bu güzellik sana kalmaz
Öpül koçul huzur ile
Öpülmek eski âdettir
Koçulmak hûb saadettir
Hatır yapmak ibâdettir
Öpül koçul huzur ile
Karaâna yağmadan ağâın
Benefşem solmadan bağın
Güzelsin geçmeden çağın
Öpül koçul huzur ile
Köroğlu der gamzen oktur
Derdim hiç kimsede yoktur
Koçulmamış dilber yoktur
Öpül koçul huzur ile
KOŞMA 2
Hey ağalar behey beyler
Yitti yavrum görmediniz mi
Al karalı mor sünbüllü
Dağlar yâr görmediniz mi
Aslı hûridir sorana
Boyu benzer dal fidana
Cerana benzer cerana
Dağlar hiç görmediniz mi
Oturmuşlar hanım gibi
Kına yakmış kanım gibi
Yâr yitirmiş benim gibi
Dağlar hiç görmediniz mi
Oturmuşlar oymak oymak
Hiç olur mu yâre doymak
Dil şeker lebi kaymak
Dağlar hiç görmediniz mi
Öğün Koç Köroğlu öğün
Taşlar al bağrına döğün
Bir yâr yitirdim ben bugün
Dağlar hiç görmediniz mi
KOŞMA 3
Çıktım şu âlemi seyrân eyledim
Açılmış baharı gülü dağların
Sökülmüş bendleri çûşu yenilmez
Çağlayuban akar seli dağların
Yiğit atına binmese yakınur
Yüreğinde olan elbet çekinür
Kar yağar da dört köşesi yekinür
Yol vermez aşmaya yeli dağların
Arslanı kaplanı yanar yolunur
Şikâr almış alçağına dolanur
Yel esdükçe safâsında salınur
Âheste âheste dalı dağların
Ben kâmilim zerresine ermişim
Baharında gonca gülün dermişim
Mürvetsiz beylerden eyi görmüşüm
Yiğidi yaldırır alı dağların
Köroğlu eydür sende tasa olmaz
Yüreğinde aşkı olan yenilmez
Çok döğüşler olur kimseler bilmez
Söylemeye yoktur dili dağların
SONUÇ
XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti bütün alanlarda olduğu gibi edebiyat alanında da en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Devletin ekonomik rahata ulaşmasıyla başlayan bu iyileşme sadece ekonomik alanda kalmamış, edebiyat ve sanat hayatının gelişmesini de sağlamıştır. Bu döneme kadar Arap ve Fars edebiyatını örnek alan Osmanlı Devleti bu dönemden sonra artık kendi tarzını oluşturmuş, Arap ve Fars edebiyatını geride bırakmış ve taklitten kurtulmuştur. Bu dönemin önde gelen şairleri kendilerini İran şairleriyle kıyaslıyor ve onlardan daha iyi olduklarını savunuyorlardı.
Biz de bu çalışmamızda XVI. yüzyıl şairlerinin tamamını olmasa da bir kısmını (Zâtî, Hayâlî Bey, Muhibbî, Murâdî, Taşlıcalı Yahyâ Bey, Nevâî, Cinânî, Âşık Çelebi, İbrahim Gülşenî, Sümbül Sinan, Seyyid Nizâmoğlu, Ümmî Sinan, Karacaoğlan, Köroğlu) ele aldık ve kendilerine mahsus özellikleri ile incelemeye çalıştık. Çalışmamızda ele aldığımız şairler hakkında edindiğimiz bilgileri açık ve anlaşılır bir üslupla anlatmaya gayret ettik.
Öncelikle bu çalışma sırasında kapsamlı bir araştırma ve inceleme yaptık. Ardından edindiğimiz bilgileri süzgeçten geçirerek herhangi bir eksikliğe meydan vermeden çalışmamızı tamamladık. Eserimizin âGirişâ bölümünde XVI. yüzyılın genel özelliklerini ve diğer Türk coğrafyalarındaki durumunu ele aldık. Daha sonraki kısımda ise şairlere ilişkin bilgilere yer verdik. Bu bilgiler şairlerin hayatları, edebi şahsiyetleri ve eserlerine ilişkin bilgilerden oluşmaktadır.
Bütün bu çalışmalarımızın amacı XVI. yüzyılı her yönüyle inceleyip elimizden geldikçe insanların istifadesine sunmaktı.
KAYNAKÇA
AK, Coşkun, Muhibbi Divanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997
ANADOL, Cemal, Köroğlu, Türkmen Kitabevi, , İstanbul, 1997
BANARLI, Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C.I, , Milli Eğitim Basımevi, İstanbul,1998
BAŞGÖZ, İlhan, Karacaoğlan, Cem Yayınları, İstanbul, 1977
BÜYÜK TÜRK KLASİKLERİ, C.III-IV, İstanbul, 1986
CENGİZ, Halil Erdoğan, Divan Şiiri Antolojisi, Milliyet Yayınları, 1972
ÇELEBİOĞLU, ÂMİL, Kanûnî Sultan Süleyman Devri Türk Edebiyatı,
M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1994
ÇUBUK, Vahit, Dîvân-ı Muhibbî, C.I, İstanbul, 1980
ELÇİN, Şükrü, Halk Edebiyatına Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara, 2000
GÜZEL Abdurrahman, Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara, 1999
GÜZEL, Abdurrahman â TORUN Ali, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2003
GÖNENSAY, Hıfzı Tevfik â BANARLI, Nihat Sami, Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk edebiyatı Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1943
FUAT, Mehmet, Karacaoğlan (Yaşamı, Sanatçı Kişiliği ve Şiirlerinden Seçmeler), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1995
İPEKTEN, Haluk, Divan Edebiyatında Edebî Muhitler, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1996
İSLAM ALİMLERİ ANSİKLOPEDİSİ, C.XIV, Gülşenî, Sünbül Sinan Maddesi
İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, C.XIII., M.E.B. Yayınları, Eskişehir, 1997
İSLAM Ayşenur- ÖZTÜRK Nermin, Türk Edebiyatı Tarihi, Bem Koza Yayınları, 1996
İZ, Fahir, Eski Türk Edebiyatıânda Nazım, Akçağ Yayınları, Ankara, 1995
KABAKLI, Ahmet, Türk Edebiyatı, C.II, , Türk Edebiyatı Vakfı Yayınevi, İstanbul, 1990
KARAALİOĞLU, Seyit Kemal, Resimli Motifli Türk Edebiyatı Tarihi, Başlangıçtan Tanzimatâa, İnkılap ve Aka Basımevi, İstanbul, 1980
KARAER, Mustafa Necati, Karacaoğlan: Hayatı, Sanatı, Şiirleri, İstanbul, 1973
KÖPRÜLÜ, Mehmet Fuat, Türk Saz Şairleri, Ankara, 1992
KURNAZ, Cemal, Hayâlî Bey Divânıânın Tahlili, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1996
Osmanlı Şairleri Muallim Naci, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1995
KÜLEKÇİ Nûman-KARABEY Turgut, Divan Şiiri Antolojisi, Aktif Yayınevi, Erzurum, 2001
MENGİ, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, , Akçağ Yayınları Ankara, 1999
OKUYUCU, Cihan, Cinânî ( Hayatı, Eserleri, Divanının Tenkitli Metni), T.D.K. Yayınları, Ankara, 1994
SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 2002
ŞENTÜRK, Ahmet Atilla, Osmanlı Şiiri Antolojisi, İstanbul, 1999
TARLAN, Ali Nihat, Hayâlî Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992
TİMURTAŞ, Faruk Kadri, II Osmanlı Türlkçesi Metinleri, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1995
TÜRK DİLİ EDEBİYATI ANSİKLOPEDİSİ, C. II,III,IV,V,VI,VII,VIII, Degah Yayınları İstanbul 1986
TÜRK DİLİ, TÜRK ŞİİRİ ÖZEL SAYISI III, ( Halk Şiiri), T.D.K. Yayınları, Haziran, 1999
TÜRK DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, C.III,VIII,XVII,XXI,XXIV İstanbul, 1995
TÜRK DÜNYASI EL KİTABI, C.III, , Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Ankara, 1992
UYGUNER, Muzaffer, Karacaoğlan ( Yaşamı, Sanatı Şiirlerinden Seçmeler), Bilgi Yayınevi, Ankara, 1996
YÜCEBAŞ, Hilmi, Şair Padişahlar, Yeni Matbaa, İstanbul, 1960
YILMAZ, Ali, Kanûnî Sultan Süleymanâa Yazılan Kasideler, Ankara, 1996