Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Uzun bir aradan sonra, okuduğum bir kitaptaki bir başlığı sizlerle paylaşmanın faydalı olabileceği düşüncesiyle yeniden burdayım..selam ve hurmetlerimle...
Tefsir İlminde Yeni Bir Fasıl
“Herkes Kuranı okumalı, herkes Kuranı anlamalı ve Kuran anlama/yorumlama faaliyeti asla bir kısım uzmanın inhisarına terk edilmemelidir.“ Hiç kuşkusuz bu masum temenniler ilk bakışta insanı heyecanlandırmakta, bu söylemin hilafına olan bir görüşü seslendirmek ise, savunması güç olan bir mevzide konumlanmayı gerektirmektedir. İncil`in ulus dillere çevrilmesi ve ruhbanlığın tasfiyesi, Protestanlığın yaygın olduğu ülkelerde yaşayan insanları daha iyi hristiyan yapmadı, böylelikle İncilin mesajı daha çok insanı etkilemiş olmadı; tıpkı ulemayı tasfiye edip medrese eğitimine son vermenin ve bu yüzden de piyasayı yüzlerce Kuran çevirisiyle doldurmanın bizleri daha iyi Müslümanlar haline getirmediği, Kuranı daha iyi anlar bir duruma yükseltmediği gibi.
Peki o halde Kuranı kendi ana dilimize çevirmekten vaz mı geçelim veya insanları Kuran çevirilerini okumaktan men mi edelim ya da herkesin Arapça öğrenmesini, yüzlerce tefsirin içine gömülmesini mi şart koşalım? Elbette hayır! Bu yaklaşım, en az diğeri kadar fasid, fasid olduğu kadar da vakıaya muhaliftir. Biz kesinlikle böylesi bir şeyden söz etmiyoruz. Bizim, üzerine dikkatleri çekmeye çalıştığımız zaaf, günümüz müslümanının, Kuranı çeviri düzeyinde anlama çabalarını mutlaklaştırması, olan`ı “olması gereken“ halinde algılamak hatasına düşmesi, metin`le kendi arasındaki mesafeyi görmezlikten gelmesi ve en önemlisi bu mesafeyi Kurana çeviri düzeyinde yaklaşmakla aşabileceğini zannetmesidir. Bu iyi niyetli teşebbüsler yıllarca denendi ve fakat anlama/yorumlama sorunları azalacağına daha da arttı. Kuranın modern muhatabları, tefsirlerden, israiliyattan, hurafelerden, sakim, zayıf, uydurma rivayetlerden, müfessirlerin indi görüşlerinden kurtulup, Kuranın mesajını tüm saflığıyla anlayalım diye yola çıktığı halde, yaklaşık bir asırdır, beceriksizce yapılmış çevirilerin yol açtığı sorunlarla uğraşmakta, kimi ticaret, kimi siyasi maksatlarla piyasaya sürülmüş üçüncü sınıf meallerin içinden kendisine kurtuluş reçeteleri üretmeye çalışmaktadır. Maalesef halkın ve Müslüman aydınların büyük bir çoğunluğu, çevirilerin siyasi kıymetini takdir etmekte acz içerisindedir.
Müslüman gençlere gelince, onlar ellerine kalemi alır almaz, bu işi ticari çıkar gayesiyle yapan bazı kimselerin hazırladıkları çevirilerden topladıkları beş-on ayetle asırların sorunlarını çözeceklerini, Kuranı tüm saflığıyla insanlara sunmak suretiyle aydınlık bir geleceğe yürüyeceklerini düşünmektedirler. Yıllardır Kuran araştırmaları adıyla kitaplar yazılıyor, “Kurana Göre…“ veya “Kuranda….“ Başlıklı kitap ve risaleler kütüphanelerimizde yer alıyor. Öyle ki herkes bu çalışmalar sonucunda bir Kuran neslinin ortaya çıkacağından kuşku bile duymuyor. Ancak hiç kimse, her nedense bu seviyede yapılmış çalışmalarla, değil aydınlık yarınlara yürümek, bir süre sonra mevcut durumun bile muhafaza edilemeyeceğini anlamıyor, anlamak istemiyor.
Bu kitap boyunca verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, anlam`ın tarihi, Kuranı anlamaya çalışanların tarihidir; metin`le muhatab arasına giren tarih perdesini kaldırmaya, dil ve bağlam sorunlarını aşmaya çalışanların tarihidir. Nitekim tefsir kitapları, bu yoldaki çabaların en önemli misalleri olarak önümüzde duruyor. Fakat bilhassa içinde bulunduğumuz bu son asırda, Kuranı anlama çabalarının mahiyeti değişmiş, tefsir tarihinde “yeni bir fasıl“ açılmış ve yeni bir muhatab kitlesi, Kurana farklı bir zeminde yaklaşmaya başlamıştır. Bu halkalar, birbiri ardına eklenebilecek bir mahiyet taşımakta mıdır? Hayır! Çünkü anlam`ın tarihine eklenen bu son safha, kronolojik bakımdan olsa bile mahiyet itibariyle kendisinden önceki safhanın basit bir devamı değildir; bilakis köklü bir kopuştur, yeni bir başlangıçtır ve bizce, başarısız olmasının en önemli nedeni de budur. Halka gitmeyi veya anlama çabalarının içerisine halkı dahil etmeyi amaç edinmiş olsa da bu hareket tam manasıyla halka mal olmamış, bunun yerine modern eğitim almış, modernleşmiş küçük bir kesimi etkilemekle sınırlı kalmıştır. Bu netice kaçınılmazdı; zira eline gelişigüzel yapılmış çeviriler sıkıştırılmak suretiyle halkın bilgilendirilmesi sonuç alıcı bir yol değildi. Ellerine tutuşturulmuş bu kitapları okuyan insanlar, bazı sorunlarla karşılaştıklarında, bu sorunları nasıl çözeceklerdi? Pek tabi ki bu sorunları çözebilecek başka metinlere başvurmak; yani Kitabı anlamak için başka kitapları (msl. Tefsirleri) okumak suretiyle. Bu durumda, fasit bir dairenin içine düşülmüş, kendilerine Kitabı kolayca anlayabileceklerini söylenen ve metin`le kendi aralarından insanları(ulema`yı) çıkarması telkin edilen halk, yine başkalarına muhtaç hale gelmiş, bırakın yabancı bir dili, kendi anadilini bile yeterince öğrenememiş kimselerin insafına kalmış olmuyor muydu?
Hasılı, tarih perdesinin yol açtığı sorunları göz ardı etmekle, sorunların kendisi ortadan kalkmadı; bilakis kırık-dökük çevirilerin ortalığa yayılmasıyla birlikte dil`i ve bağlam`ı öğrenmenin lüzumundan söz edilmez oldu. Arapça indirilmiş bir metni Arapça`yı iyi bilmenin veya bu dilin inceliklerine vakıf olmanın gereksizliğinden dem vurmak prim yaparken, alelacele piyasaya sürülmüş birtakım çevirilerle Kur`ani hakikatlere ulaşabileceğini söylemek bir marifet addedildi. Halkı değil, bu işlerle meşgul olanları bile biraz olsun ciddiyete davet edenler, hiç değilse bu kimselere biraz emek harcamaları tavsiyesinde bulunanlar, hemen Arapça`yı kutsallaştırmakla, Kur`an`ı tekellerine almakla suçlandılar. Kur`an açıktı, anlaşılırdı, Kur`an`ı anlamak için şart koşulamaz, engeller çıkarılamazdı, vs…
Böyle dendi de ne oldu? Kur`an çalışmalarının seviyesi mi yükseldi? Halk Kur`an`ı daha iyi anlar, daha iyi yaşar hale mi geldi? Hayır! Ne yazık ki böyle olmadı. Beydaba masallarını bile anlayıp yorumlamaktan aciz kimseler, Allah`ın Kitabı hakkında gelişigüzel bir şekilde konuşmaya, modern hayata intibak etmeyi kolaylaştırıcı birtakım fikirleri ucuz yöntemlerle Kur`an`dan çıkarmaya başladılar. Bilim ve teknoloji`nin karşısında büyülenmiş zavallı halk, Kaptan Cousteau hikayeleriyle ve aya ayak bastığı söylenen astronotların uzayda ezan ssi duyduğuna dair masallarla teselli bulurken, aydınlar, mühtedi bir hristiyan rahibin telkinlerini ciddiye alıp Kur`an`da implantasyon aşamalarını görmeyi veya alaq sözcüğünü embriyo terimiyle karşılamayı bir iş sandılar. En nihayet aydınların (!) muhayyilesine bir sınır getirilemeyeceği anlaşılınca, mecburen “Kur`an bilim kitabı değildir“ sözü yarım ağızla dillendirilmeye başlamış oldu.
Bütün maziyi ihmal etmek suretiyle aydınlık bir geleceğe yürümeyi istihdaf edenler, eldeki Türkçe çevirilere bakıp bu çevirilerde yığınla hata görünce, hangi çeviriyi tercih edeceklerini bilemez hale gelmişler, bir ayetin çevirisi, diğerinde tam aksiyle yer almış, mesela bir çeviride Babil`deki Harut ve Marut adlı meleklere “sihir indirilmediği“ şeklindeki bir cümleyle karşılaşmışlar, bir çeviride Hz. Yusuf`un sözü olarak okudukları bir cümleyi, başka bir çeviride Aziz`in karısının sözü olarak okumuşlar, bir çeviride “elbiseni yıka“ şeklindeki bir emrin başka bir çeviride nasıl olup da “nefsini arındır“ manasına dönüştüğünü anlayamamışlar, bir çeviride “ilimde Rasih olanların müteşabihatı bilemeyecekleri“ söylenirken, başka bir çeviride “bileceklerinden“ söz edilmesine bir mana verememişler, kısaca bu ve benzeri misaller çoğaldıkça insanlar ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdir.
Bu noktada bazı kimseler, farklı yaklaşımların, karşıt yorumların daha önceki tefsirlerde de yer aldığını, dolayısıyla bunların sadece çevirilerin kabahati imişcesine tenkid konusu yapılmasının bir haksızlık olacağını düşünebilirle. Ancak unutulmamalıdır ki bu karşıtlıklar, bu farklı anlam ve yorumlar, daha önceleri Kur`an çevirilerinde, Kur`an ayeti diye okunan metinlerde değil, Kur`an`ın tefsirlerinde yer alıyor, bu yorumlar, o yorumları yapan kimselere atfen ve daha da önemlisi karşıtlarıyla birlikte zikrediliyordu. Fakat mevcut çevirişlerde (meallerde) ‘anlam`, çevirmenler tarafından “bir tek anlam“ olarak standardize edilmekte, çevirmenin tercihi olduğuna işaret edilmeksizin, daha da önemlisi o ayetin farklı(alternatif) anlamları olduğu/olabileceği konusunda okura hiçbir bilgi verilmeksizin, bu “bir tek anlam“ın Kuranı temsil etmesinden çekinmemektedir. Okur, ancak başka bir çeviriyi almayı akıl eder ve elindeki çevirileri mukayese edecek kadar bu işe vakit ayırırsa, evet ancak o zaman, okuduğu anlam`ın, “yegane anlam“ olmadığının, ayete pekala farklı manaların da verilebileceğinin ayırtına varabilmektedir.
Takdir edileceği üzere halkın büyük bir çoğunluğunu, bu farklılıkları teşhis, ya da içlerinden birini tercih edebilecek durumda değildir. Binaenaleyh, halk ya okuduğu çevirinin etkisinde öğrendiği anlamı “doğru anlam“ sanmakta, ya da- şayet ayetin daha farklı anlamları olduğunu öğrenirse-, bu sefer bu anlamlar arasında sıkışıp kalmaktadır. Kuranın modern muhatabları`nın “mukayeseli meal okuma“ yöntemini icad etmelerinin biricik nedeni işte budur. Oysa daha önceleri, Kuranın dolaylı muhatabları tefsirlere müracaat ediyor, ayetlerin farklı anlam ve yorumlarını bir arada bulabiliyor, daha önemlisi o anlam ve yorumları, Allahın Kelamı olarak değil, müfessirlerin birer yorumu, açıklaması şeklinde okuyor; uygun bulmadığı, katılmadığı, reddettiği anlam`ın, en nihayet herhangi bir müfessir tarafından verilmiş bir anlam olduğunu biliyordu.
Şimdi, etrafındaki yorum halelerinden sıyrılmış(!), hurafattan ari kılınmış(!) ve daha da önemlisi, artık halkın anlayabileceği bir dille yazılmış(!) Kuran çevirileri piyasayı doldurmuş durumda. Ne var ki Kuranı anlamaya çalışanların işi, eskisi kadar kolay değil.Kuranın muhatabları , büyük ölçüde, Kurana ne doğrudan, ne de- tanım gereği- dolaylı olarak muhatab olamamaktadır. Tefsirleri rafa kaldırmak, ulema`yı tasfiye etmek, Arapçanın ve söz sanatlarının önemsizliğinden dem vurmak, sorunları yok etmek bir yana, azaltmadı bile.Günümüzün modern muhatabı, Kuran Çevirilerinin Muhatabi haline geldi ve önnüe konulan çevirilerle yetinmeye alıştırıldı. Birbuçuk asırlık bir tarihi olmasına rağmen matbu Kuran çevirilerine karşı sistemli ve ilmi bir eleştiri hareketini başlatamadı.Dili sadeleştireceğiz diye yola çıkanlar, nasıl Türkçeyi Arapça ve Farsça kelimelerden arındıracaklarını iddia etmişler ve bu sefer Fransızca ve İngilizce kelimelerin Türkçeyi istila etmesini engelleyememişlerse, “Kuranı , etrafındaki yorumlardan, hurafelerden arındıracağız“ diye yola çıkanlar da bu amaçlarına ulaşamamışlar, klasik yorumları bir çırpıda bir kenara atarken, modern hurafelerin ve indi yorumların Kuran çevirilerini doldurmalarına mani olamamışlardır.
Tefsir İlminde Yeni Bir Fasıl
“Herkes Kuranı okumalı, herkes Kuranı anlamalı ve Kuran anlama/yorumlama faaliyeti asla bir kısım uzmanın inhisarına terk edilmemelidir.“ Hiç kuşkusuz bu masum temenniler ilk bakışta insanı heyecanlandırmakta, bu söylemin hilafına olan bir görüşü seslendirmek ise, savunması güç olan bir mevzide konumlanmayı gerektirmektedir. İncil`in ulus dillere çevrilmesi ve ruhbanlığın tasfiyesi, Protestanlığın yaygın olduğu ülkelerde yaşayan insanları daha iyi hristiyan yapmadı, böylelikle İncilin mesajı daha çok insanı etkilemiş olmadı; tıpkı ulemayı tasfiye edip medrese eğitimine son vermenin ve bu yüzden de piyasayı yüzlerce Kuran çevirisiyle doldurmanın bizleri daha iyi Müslümanlar haline getirmediği, Kuranı daha iyi anlar bir duruma yükseltmediği gibi.
Peki o halde Kuranı kendi ana dilimize çevirmekten vaz mı geçelim veya insanları Kuran çevirilerini okumaktan men mi edelim ya da herkesin Arapça öğrenmesini, yüzlerce tefsirin içine gömülmesini mi şart koşalım? Elbette hayır! Bu yaklaşım, en az diğeri kadar fasid, fasid olduğu kadar da vakıaya muhaliftir. Biz kesinlikle böylesi bir şeyden söz etmiyoruz. Bizim, üzerine dikkatleri çekmeye çalıştığımız zaaf, günümüz müslümanının, Kuranı çeviri düzeyinde anlama çabalarını mutlaklaştırması, olan`ı “olması gereken“ halinde algılamak hatasına düşmesi, metin`le kendi arasındaki mesafeyi görmezlikten gelmesi ve en önemlisi bu mesafeyi Kurana çeviri düzeyinde yaklaşmakla aşabileceğini zannetmesidir. Bu iyi niyetli teşebbüsler yıllarca denendi ve fakat anlama/yorumlama sorunları azalacağına daha da arttı. Kuranın modern muhatabları, tefsirlerden, israiliyattan, hurafelerden, sakim, zayıf, uydurma rivayetlerden, müfessirlerin indi görüşlerinden kurtulup, Kuranın mesajını tüm saflığıyla anlayalım diye yola çıktığı halde, yaklaşık bir asırdır, beceriksizce yapılmış çevirilerin yol açtığı sorunlarla uğraşmakta, kimi ticaret, kimi siyasi maksatlarla piyasaya sürülmüş üçüncü sınıf meallerin içinden kendisine kurtuluş reçeteleri üretmeye çalışmaktadır. Maalesef halkın ve Müslüman aydınların büyük bir çoğunluğu, çevirilerin siyasi kıymetini takdir etmekte acz içerisindedir.
Müslüman gençlere gelince, onlar ellerine kalemi alır almaz, bu işi ticari çıkar gayesiyle yapan bazı kimselerin hazırladıkları çevirilerden topladıkları beş-on ayetle asırların sorunlarını çözeceklerini, Kuranı tüm saflığıyla insanlara sunmak suretiyle aydınlık bir geleceğe yürüyeceklerini düşünmektedirler. Yıllardır Kuran araştırmaları adıyla kitaplar yazılıyor, “Kurana Göre…“ veya “Kuranda….“ Başlıklı kitap ve risaleler kütüphanelerimizde yer alıyor. Öyle ki herkes bu çalışmalar sonucunda bir Kuran neslinin ortaya çıkacağından kuşku bile duymuyor. Ancak hiç kimse, her nedense bu seviyede yapılmış çalışmalarla, değil aydınlık yarınlara yürümek, bir süre sonra mevcut durumun bile muhafaza edilemeyeceğini anlamıyor, anlamak istemiyor.
Bu kitap boyunca verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, anlam`ın tarihi, Kuranı anlamaya çalışanların tarihidir; metin`le muhatab arasına giren tarih perdesini kaldırmaya, dil ve bağlam sorunlarını aşmaya çalışanların tarihidir. Nitekim tefsir kitapları, bu yoldaki çabaların en önemli misalleri olarak önümüzde duruyor. Fakat bilhassa içinde bulunduğumuz bu son asırda, Kuranı anlama çabalarının mahiyeti değişmiş, tefsir tarihinde “yeni bir fasıl“ açılmış ve yeni bir muhatab kitlesi, Kurana farklı bir zeminde yaklaşmaya başlamıştır. Bu halkalar, birbiri ardına eklenebilecek bir mahiyet taşımakta mıdır? Hayır! Çünkü anlam`ın tarihine eklenen bu son safha, kronolojik bakımdan olsa bile mahiyet itibariyle kendisinden önceki safhanın basit bir devamı değildir; bilakis köklü bir kopuştur, yeni bir başlangıçtır ve bizce, başarısız olmasının en önemli nedeni de budur. Halka gitmeyi veya anlama çabalarının içerisine halkı dahil etmeyi amaç edinmiş olsa da bu hareket tam manasıyla halka mal olmamış, bunun yerine modern eğitim almış, modernleşmiş küçük bir kesimi etkilemekle sınırlı kalmıştır. Bu netice kaçınılmazdı; zira eline gelişigüzel yapılmış çeviriler sıkıştırılmak suretiyle halkın bilgilendirilmesi sonuç alıcı bir yol değildi. Ellerine tutuşturulmuş bu kitapları okuyan insanlar, bazı sorunlarla karşılaştıklarında, bu sorunları nasıl çözeceklerdi? Pek tabi ki bu sorunları çözebilecek başka metinlere başvurmak; yani Kitabı anlamak için başka kitapları (msl. Tefsirleri) okumak suretiyle. Bu durumda, fasit bir dairenin içine düşülmüş, kendilerine Kitabı kolayca anlayabileceklerini söylenen ve metin`le kendi aralarından insanları(ulema`yı) çıkarması telkin edilen halk, yine başkalarına muhtaç hale gelmiş, bırakın yabancı bir dili, kendi anadilini bile yeterince öğrenememiş kimselerin insafına kalmış olmuyor muydu?
Hasılı, tarih perdesinin yol açtığı sorunları göz ardı etmekle, sorunların kendisi ortadan kalkmadı; bilakis kırık-dökük çevirilerin ortalığa yayılmasıyla birlikte dil`i ve bağlam`ı öğrenmenin lüzumundan söz edilmez oldu. Arapça indirilmiş bir metni Arapça`yı iyi bilmenin veya bu dilin inceliklerine vakıf olmanın gereksizliğinden dem vurmak prim yaparken, alelacele piyasaya sürülmüş birtakım çevirilerle Kur`ani hakikatlere ulaşabileceğini söylemek bir marifet addedildi. Halkı değil, bu işlerle meşgul olanları bile biraz olsun ciddiyete davet edenler, hiç değilse bu kimselere biraz emek harcamaları tavsiyesinde bulunanlar, hemen Arapça`yı kutsallaştırmakla, Kur`an`ı tekellerine almakla suçlandılar. Kur`an açıktı, anlaşılırdı, Kur`an`ı anlamak için şart koşulamaz, engeller çıkarılamazdı, vs…
Böyle dendi de ne oldu? Kur`an çalışmalarının seviyesi mi yükseldi? Halk Kur`an`ı daha iyi anlar, daha iyi yaşar hale mi geldi? Hayır! Ne yazık ki böyle olmadı. Beydaba masallarını bile anlayıp yorumlamaktan aciz kimseler, Allah`ın Kitabı hakkında gelişigüzel bir şekilde konuşmaya, modern hayata intibak etmeyi kolaylaştırıcı birtakım fikirleri ucuz yöntemlerle Kur`an`dan çıkarmaya başladılar. Bilim ve teknoloji`nin karşısında büyülenmiş zavallı halk, Kaptan Cousteau hikayeleriyle ve aya ayak bastığı söylenen astronotların uzayda ezan ssi duyduğuna dair masallarla teselli bulurken, aydınlar, mühtedi bir hristiyan rahibin telkinlerini ciddiye alıp Kur`an`da implantasyon aşamalarını görmeyi veya alaq sözcüğünü embriyo terimiyle karşılamayı bir iş sandılar. En nihayet aydınların (!) muhayyilesine bir sınır getirilemeyeceği anlaşılınca, mecburen “Kur`an bilim kitabı değildir“ sözü yarım ağızla dillendirilmeye başlamış oldu.
Bütün maziyi ihmal etmek suretiyle aydınlık bir geleceğe yürümeyi istihdaf edenler, eldeki Türkçe çevirilere bakıp bu çevirilerde yığınla hata görünce, hangi çeviriyi tercih edeceklerini bilemez hale gelmişler, bir ayetin çevirisi, diğerinde tam aksiyle yer almış, mesela bir çeviride Babil`deki Harut ve Marut adlı meleklere “sihir indirilmediği“ şeklindeki bir cümleyle karşılaşmışlar, bir çeviride Hz. Yusuf`un sözü olarak okudukları bir cümleyi, başka bir çeviride Aziz`in karısının sözü olarak okumuşlar, bir çeviride “elbiseni yıka“ şeklindeki bir emrin başka bir çeviride nasıl olup da “nefsini arındır“ manasına dönüştüğünü anlayamamışlar, bir çeviride “ilimde Rasih olanların müteşabihatı bilemeyecekleri“ söylenirken, başka bir çeviride “bileceklerinden“ söz edilmesine bir mana verememişler, kısaca bu ve benzeri misaller çoğaldıkça insanlar ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdir.
Bu noktada bazı kimseler, farklı yaklaşımların, karşıt yorumların daha önceki tefsirlerde de yer aldığını, dolayısıyla bunların sadece çevirilerin kabahati imişcesine tenkid konusu yapılmasının bir haksızlık olacağını düşünebilirle. Ancak unutulmamalıdır ki bu karşıtlıklar, bu farklı anlam ve yorumlar, daha önceleri Kur`an çevirilerinde, Kur`an ayeti diye okunan metinlerde değil, Kur`an`ın tefsirlerinde yer alıyor, bu yorumlar, o yorumları yapan kimselere atfen ve daha da önemlisi karşıtlarıyla birlikte zikrediliyordu. Fakat mevcut çevirişlerde (meallerde) ‘anlam`, çevirmenler tarafından “bir tek anlam“ olarak standardize edilmekte, çevirmenin tercihi olduğuna işaret edilmeksizin, daha da önemlisi o ayetin farklı(alternatif) anlamları olduğu/olabileceği konusunda okura hiçbir bilgi verilmeksizin, bu “bir tek anlam“ın Kuranı temsil etmesinden çekinmemektedir. Okur, ancak başka bir çeviriyi almayı akıl eder ve elindeki çevirileri mukayese edecek kadar bu işe vakit ayırırsa, evet ancak o zaman, okuduğu anlam`ın, “yegane anlam“ olmadığının, ayete pekala farklı manaların da verilebileceğinin ayırtına varabilmektedir.
Takdir edileceği üzere halkın büyük bir çoğunluğunu, bu farklılıkları teşhis, ya da içlerinden birini tercih edebilecek durumda değildir. Binaenaleyh, halk ya okuduğu çevirinin etkisinde öğrendiği anlamı “doğru anlam“ sanmakta, ya da- şayet ayetin daha farklı anlamları olduğunu öğrenirse-, bu sefer bu anlamlar arasında sıkışıp kalmaktadır. Kuranın modern muhatabları`nın “mukayeseli meal okuma“ yöntemini icad etmelerinin biricik nedeni işte budur. Oysa daha önceleri, Kuranın dolaylı muhatabları tefsirlere müracaat ediyor, ayetlerin farklı anlam ve yorumlarını bir arada bulabiliyor, daha önemlisi o anlam ve yorumları, Allahın Kelamı olarak değil, müfessirlerin birer yorumu, açıklaması şeklinde okuyor; uygun bulmadığı, katılmadığı, reddettiği anlam`ın, en nihayet herhangi bir müfessir tarafından verilmiş bir anlam olduğunu biliyordu.
Şimdi, etrafındaki yorum halelerinden sıyrılmış(!), hurafattan ari kılınmış(!) ve daha da önemlisi, artık halkın anlayabileceği bir dille yazılmış(!) Kuran çevirileri piyasayı doldurmuş durumda. Ne var ki Kuranı anlamaya çalışanların işi, eskisi kadar kolay değil.Kuranın muhatabları , büyük ölçüde, Kurana ne doğrudan, ne de- tanım gereği- dolaylı olarak muhatab olamamaktadır. Tefsirleri rafa kaldırmak, ulema`yı tasfiye etmek, Arapçanın ve söz sanatlarının önemsizliğinden dem vurmak, sorunları yok etmek bir yana, azaltmadı bile.Günümüzün modern muhatabı, Kuran Çevirilerinin Muhatabi haline geldi ve önnüe konulan çevirilerle yetinmeye alıştırıldı. Birbuçuk asırlık bir tarihi olmasına rağmen matbu Kuran çevirilerine karşı sistemli ve ilmi bir eleştiri hareketini başlatamadı.Dili sadeleştireceğiz diye yola çıkanlar, nasıl Türkçeyi Arapça ve Farsça kelimelerden arındıracaklarını iddia etmişler ve bu sefer Fransızca ve İngilizce kelimelerin Türkçeyi istila etmesini engelleyememişlerse, “Kuranı , etrafındaki yorumlardan, hurafelerden arındıracağız“ diye yola çıkanlar da bu amaçlarına ulaşamamışlar, klasik yorumları bir çırpıda bir kenara atarken, modern hurafelerin ve indi yorumların Kuran çevirilerini doldurmalarına mani olamamışlardır.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 15
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 20
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 21
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 26