- Katılım
- 8 May 2011
- Konular
- 646
- Mesajlar
- 3,781
- Reaksiyon Skoru
- 211
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 15 Yıl 1 Ay 3 Gün
- Başarım Puanı
- 181
- Yaş
- 29
- MmoLira
- 4
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Rönesans,Rönesans, Orta Çağ ve Reformasyon arasındaki tarihi döneme verilen addır. 14 - 15. yüzyıl İtalyasında batı ile klasik İlk çağ arasında sanat, bilim, felsefe ve mimarlıkta bağların tekrar kurulmasının amaçlandığı, İslam filozofları ve bilim insanlarının çalışmalarının çeviri yoluyla alındığı ve anlaşılmaya çalışıldığı , deneysel süreçlerin canlandığı, insan yaşamına yoğunlaşıldığı, matbaanın icadıyla bilginin geniş kitlelerle paylaşımının çoğaldığı ve büyük değişimlerin yaşandığı dönemdi. Vasari 1550 yılında yayımladığı ve sanatçıların biyografilerini içeren Ünlü ressamların, heykeltıraşların ve mimarların yaşamları başlıklı yapıtında bu dehanın-Michelangelo Buonarotti (1475-1564)- ve ondan biraz daha az yetenekli olan diğer ressamların, heykeltıraşların ve mimarların yarattığı yeni sanat türlerini tanımlamak için bir sözcük icat eder: Rönesans(yeniden doğuş veya İtalyanca rinascita).[1] Rönesans döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en kârlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri. sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; Floransa, Venedik, İngiltere, Portekiz, Hollanda gibi büyük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.
Hümanizm
Orta Çağda teolojinin umursamadığı insana dayalı edebiyatı, insan konulu bilimleri canlandırma amacı güden hümanizm anlayışının ortaya çıkması, Avrupalılar'ın Gutenberg sayesinde matbaa ile tanışması aynı çağa rastlar. Genel anlamda bütün Avrupa'yı etkileyen hümanizm, ticaret ve para trafiğiyle beraber fikir alışverişinin de arttığı kıtada, oda içinde bir iletişim ihtiyacını doğmuştu. Tekrar gözden geçirilen Antik çağ bilgileri, matbaa sayesinde ve ulusal dillere çevrilen veya Latince'ye aktarılan çeviriler aracılığıyla yayılma oranında artış gösterdi. Mektup türü, ortaya çıkan yeni edebiyat anlayışının ve yeni edebiyat topluluğunun en göze çarpan özelliklerindendi. Ayrıca Antik çağ'da değer verilen dostluk anlayışı yeniden önem kazandı. Hümanizmin temel anlayışında insanın üstünlüğü ve saygınlığı fikri yatar. Hümanizm, insanı doğada eşi benzeri bulunmayan bir varlık olarak görmüştür. O günün bilim insanları bu fikri iki kaynaktan yararlanarak buldular. Kilise Babaları'nın yapıtlarını en ince ayrıntısına kadar incelediler. Diğer taraftan da pagan filozoflar Platon ve Aristoteles'te Hıristiyanlık öğretisine ve yapısına ters düşmeyen fikirler gördüler. Hümanistlerin insana olan inancı tamdır. Hümanistlere göre insanoğlu, kendi yaşantısından ve kaderinden sorumludur.İnsanın kendisini tanıma yeteneği ve kendini tanıma zorunluluğu vardır. Hümanistler, insanların ölümden sonraki hayatı düşünmesi yerine bütün içtenlikleriyle bu dünyada yaşamasını istemişlerdir. Ben dünya vatandaşı olmak isterim sözleri Erasmus'a aittir.
Hümanistler ve Dine Bakışları
Din hakkında hümanistler; insanın kendi içindeki dini duygulara inanırlar, dine özgür düşünceyle yaklaşırlar. Hümanistler, kilisenin kurumlarına ve kiliseye hoşgörü ile yaklaşırlar ve saygı duyarlar. Başta onları müttefikleri gibi algılayan Protestan yandaşları, Hümanistlerin Katolik kilisesine saygı ile yaklaşması sonucu, hümanistleri hainlikle suçladı. Hümanizm anlayışında esas olan konulardan biri de, tüm bilgilerin bir araya toplanmasıdır.Sanatın ve tekniğin de dahil olduğu bütün konular, araştırılmaya ve öğretilmeye değerdir. O dönemde ortaya çıkan bilim adamları, aynı anda hem sanatçı, hem yazar hem şair hem de mühendistiler. (Leonardo da Vinci, Michelangelo). Bu halde resim, el sanatları ve çizim, soyut düşünce kadar itibar kazandı. Görüntü, bilginin aracı haline geldi. Resimli ve şekilli bilgiler, açıklamalı bilgiler doğa biliminin (anatomi)büyüyerek ilerlemesini sağladı. Ancak hümanizmin açıklık anlayışına rağmen, bazı bilgilere karşı durumuna kapalılık ve anlaşılamamazlık damgası vurur.Bu yüzden bazı bilgilere yaklaşımı dolaylıdır: mesela soyut gerçekler, yeni başlayanlara şiir yoluyla öğretilir. (Michelangelo'nun soneleri). Hümanizm, Pagan kültürü ile Hıristiyanlık arasında olduğu kadar, her şeyi milletin anlayacağı seviyeye indirme arzusu ile bazı hakikatlerin yalnızca seçkinlere ait olduğunu söyleyen karmaşık bir düşünce akımıdır.
Hümanist akım
Hümanizm İtalya'da doğdu
Hümanizm, Floransa merkez olmak üzere İtalya'da doğdu. XIV. yüzyılda Petrarca ve Coluccio Salutati, Antik Çağ yazarlarının güzel üslubuna dönüşü savunuyordu. Leonardo Bruni, Poggio Bracciolini, Pier Paolo Vergerior ve Guarino Veronese («ilk hümanizm») XV. yüzyıl başlarında Platon, Lucretius, Seneca'nın eserlerinden yararlanarak ahlak ve eğitim konusunda titizlikle durdular. Yüzyılın ortalarına doğru Roma ve Doğu kiliselerini tekrar birleştirme çabası ardından İstanbul'un fethi ile, Gemistos Plethon ve Bessarion gibi;çok sayıda Bizanslı aydın, İtalya topraklarına göç ederek Platoncu ve Yeniplatoncu öğretileri yaymaya başladı. Batı metafiziğinin yenilenmesinin büyük öncüsü Nikolaus Cusanus bu mirası çok iyi değerlendirecekti. Aynı şekilde Della Valle Lorenzo, insanın Ortaçağ'da değerinin düşürülmesi görüşüyle savaşmak üzere Epikurosçuluğa bağlandı. Leon Battista Alberti ise Hıristiyan ve Stoacı etkileri birleştirerek manevî ve maddî gerçekliği tümüyle yönlendirme eğilimindeki bireyin mutlak özerkliğini ileri sürdü. Yüzyılın ikinci yansında sofu bir Hıristiyanlık ve gizemci Yeniplatonculuk atmosferinde Floransa Akademisi kuruldu. Platoncu aşk öğretisini yeniden gündeme getiren Ficino Marsilio ile derin Rönesans bilgilerini ortaya atan Pico Della Mirandola'nın çevresinde gelişti. Fransa'da Léfevre d'étaples, İngiltere'de John Colet ve Almanya'da Johannes Reuchlin'in de önemli katkıları oldu. Hümanizm tüm Avrupa'da seçkin topluluklar, töreler ve bir edebiyat cumhuriyeti oluşturarak yayıldı. Fransa'da Lefévre d'étaples, Charles de Bouelles, Pierrerde La Ramee'nin dışında, onların orijinalitesini yok etmeden Rabelais ve Montaigne bu geleneğe yeniden bağlandılar. Ama en yetkin anlatımını Deliliğe Övgü'yle Erasmus gerçekleştirmişti. Hümanizmin mesajı; insan üstün ve saygın bir konumdadır, yeter ki antik yazarlardan esinlenen uygarlık ve kültür idealine uysun.
Hümanistler ve Antik Çağ
Antik Çağ Eserleri
Antik Çağ metinlerine ulaşmanın yolu, İbranice, Yunanca ve klasik Latince'ye hâkim olmaktan geçer. Latin uygarlığını ilk olarak Petrarca ve Boccaccio gündeme getirdiler (XIV. yy). İbranice ve Yunanca, XV. yüzyılda yaygınlaştı. 1453'te Türklerin İstanbul'u fethiyle Yunanlıların Avrupa'ya gelmesi ve Yahudilerin İspanya'dan kovulmasının bu olayda payı vardı. Yunanca profesörlerinden Khrysoforas Floransa'ya; Janos Laskaris Roma'ya; Aleandro Paris'e yerleşti. Sözlük yazan Elîa Levita ve matbaacı Daniel Bomberg gibi Yahudi bilginler İtalya'da ün kazandılar. Avrupa'daki tüm manastır kütüphanelerinin kitap mevcudunun dökümü yapıldı. Cicero'ya ait eserler bulundu. Titus Livius'un eserlerinin bir kısmı ortaya çıktı. Daha önce geliştirilen tekniklerin ürünü olan matbaa 1440'ta doğdu. Metinlerin yayılmasını kolaylaştırdı. Edebiyat, metinler kopya eden yazıcıların tekelinden kurtuldu. Ancak düzenli meslek kuruluşlarına sahip kopyacılar matbaaya direndiler. Nadir bulunan pahalı parşömenden, nispeten daha ucuz kâğıda geçilmesiyle mağdur olan parşömenciler de tepki gösterdiler. Matbaacılar bu nedenle şehir dışına yerleştiler, çünkü o bölgelerde loncaların yetkisi sona eriyordu. Yenilikçi fikir akımının yönelişleri ve matbaanın getirdiği zorunluluklar sonucu kitaplar da değişti. Daha önce lüks eşya sayılan kitap (kıymetli el yazmaları), o tarihten sonra bir düşüncenin dayanağı olma görevini üstlendi, anlaşılır ve güvenilir olması da önem kazandı. Gotik yazının yerini, Latin harfleri aldı. Kitap boyutları küçültüldü ve İtalyan matbaacı Aldo Manuzio'nun (1449'a doğru 1515) önderliğinde 16'lı forma benimsendi. Bu arada yeni bir resim türü olarak gravür sanatı ortaya çıktı. Önce ağaç, sonra bakır üzerine oymabaskı gravür çalışmaları yapıldı. Yayıncılar, basılmasını istedikleri metinlerin elyazmalarını birbirlerine ödünç veriyorlardı. Metinleri önce kendileri karşılaştırıyor, daha sonra hümanist dostlarıyla tartışıp mümkün olan en iyi örneği elde etmeye çalışıyorlardı. Metinlerin eleştirel çözümlemesi olan filoloji böyle doğdu. Lorenzo Valla, Ermolao Barbaro, Angelo Poliziano, Erasmus, Guillaume Bude filolojinin kurucularındandı. Böylece yeni bir eğitim dalı oluştu. Orta Çağ'ın mirasçısı üniversitelerin dışında, başka eğitim ve fikir kurumları ortaya çıktı. Buralarda İlk çağ dilleri, metinleri ve felsefeleri inceleniyordu. Floransa'da bulunan Studio, Roma'da kurulan Sapienza, Paris'te bugün College de France adını almış College Deslecteurs Royaux (1529) (Krallık Okutmanları Koleji), bu kurumlara örnek verilebilir. Hümanistlerin çevresi bu şekilde genişledi. Antik Çağ kültürüne sonsuz bîr hayranlık ve o çağın canlandırılması için duyulan istek, aydın düşünceleri her yönden etkiledi.
Roma'ya Hayranlık
Roma tarihine duyulan hayranlık giderek siyasî düşüncenin de yenilenmesine yol açtı. Şehirler « yeni roma » yapısını benimsediler.Avrupanın her yanına yayılmış kalıntılar, siyasî gösteriler için iyi bir ilham kaynağı haline gelmişti. Devlet büyüklerinin şehirlere girişi, Romalıların törenlerine benzeyen zafer alaylarına dönüştü. Yıkıntılar büyük bir tutkuyla incelendi. Roma Forumu'nda kazılar yapıldı. Forum, heykeltıraş Donatello, mimar Brunelleschi, Philibert Deforme, Palladio gibi sanatçılara ilham verdi. Kalıntıların tarihi Titus Livius, Ouintus Curtius Rufus, Tacitus, ve Polybios gibi tarihçilere ait metinlerden yola çıkılarak açıklandı. M.Ö. I. yüzyılda yaşamış asker mimar Vitruvius'un modern gravürlerle resimlenmiş De Architectura (« Mimarlık üstüne » ) adlı eseri Palladio gibi mimarların rehberi oldu, model olarak kabul edildi. Esas ilgi merkezi Roma'ydı. XV. ve XVI. yüzyıllarda eski Roma eserleri hakkındaki tasvirler çoğaldı. Vatikan'daki Belvedere yazlık sarayının avlusunda sergilenen Apollon, Torso, Laokoon grubu gibi heykeller, estetik zevki yeniledi. Antik Çağ'da geliştirilen felsefe, mimari, müzik, tiyatro gibi türlerin canlandırılması için eski Atina Akademia'sı örnek alınarak düşünce merkezleri oluşturuldu.Vicenza'da mimar Palladio tarafından Antik Çağ modeline uyularak düzenlenen tiyatroda, 1524'te Sophokles'in bir trajedisi, 1585'te Kral Oidipus oynandı. Antik Çağ türleri Orta Çağ mister'lerini ve kaba güldürüleri ortadan kaldırdı. Resim ve heykel sanatında görülen Antik Çağ üslubundaki çıplak figürler ve çevre düzenlemesinin ağır bastığı yeni bir üslup ve mitolojiden alınmış konular, bütün Avrupa'ya yayılmış gotik üsluptan ve işlediği dinî konuların veya savaş sahnelerinin yerini aldı.
Rönesans'ın İtalya'da Başlama Nedenleri ve Gelişimi
Rönesans'ın İtalya'da Başlama Nedenleri
* İtalya'nın coğrafi konumu nedeniyle Akdeniz uygarlığına ve İslam dünyasına yakınlığı,
* Haçlı Seferleri sonunda Akdeniz ticaretinin canlanmasına paralel olarak, İtalya'da bir çok liman kentinin zenginleşmesi,
* Siyasi birlikten yoksun olan İtalya'da cumhuriyetleri andıran devletlerin bulunması, bu devletlerde diğer Avrupa ülkelerine göre daha serbest bir düşünce ortamının bulunması,
* İtalya'nın dini merkez olması Papalığı ve Vatikan kilisesini ziyarete gelenlerin bol miktarda bağış yapmaları, ekonomik refahın yükselmesinde etkili olmuştur.
Rönesans'ın Gelişimi
Dünyanın aynasında birey yaklaşık iki yüz yıl XV. yüzyılın ilk yarısından XVI. yüzyılın sonuna kadar Avrupa, Orta Çağ düşüncesinden uzaklaşarak Yakın Çağ'a hazırlandı. Bu dönem, Rönesans'tı. Sıradan bir geçiş döneminden farklı olarak Rönesans, başlattığı dönem kadar kapattığı döneme de ait olan bir dinamizm ve özgünlük içinde gerçek bir uygarlığa dönüştü. Rönesans'ın benzeri görülmemiş bir atmosferi vardı: yarı canlı, yarı sarsıntılı. Bilgeliğin peşine düşen mantıksızlığın birbirine geçmiş hayalciliği, en tartışmalı gerçeğe dikkat etmek üzere uyarılmış düş; türlü kılığa girebilen yaratıcı bir atılım halindeki şüpheci cesaretsizlik, bunların hepsi birbiriyle çekişip duruyordu. Uyum arayışının ve çifte anlamlılığın üst üste katlanan etkisi altında Rönesans, bir tema çevresindeki olanakların keşfine yöneldi: birey ile evren arasındaki ilişkiler. Geniş anlamda bu, temel bir kültür olayının sonucuydu: Antik Çağ bilgeliğinin ve metinlerinin hümanizm akımı tarafından yeniden keşfedilmesi onunla, Orta Çağ kültürü, belleğe dayalı kültür (sınırlı sayıdaki din dışı ve dinî metinlerin aktarılması ve yorumlanması) bir bellekten diğerine aktarılırken darmadağın oluyordu ve toparlanamayacak genişliğe varıyordu: bir yandan hatırlamanın verdiği tatlardan spekülatif arayışlara, büyüsel yan anlamlara götüren (özel olarak G. Bruno'da), öte yandan -iyiliği ortaya çıkaracak olan yol- keşif ruhunun özgürlüğüne götüren olağanüstü durum. Bu, Kopernik'ten Galilei'ye kesin bilimin çaba gerektiren ilerleyişine ve o zamana kadar ön yargılarla yok sayılmış bir bilgin teknisyen işbirliğinin gelişmesine katkıda bulundu: Bunun, kendiliğinden olmadığının, dünyanın büyük kitabinin matematiksel ve akılcı okunuşunun binlerce manevrayla kendini kabul ettirdiğinin altını önemle çizmek gerekir. Bu kesin zafer, bilimsel bilgi ve teknik inceliğin evrensel öznesi olarak Descartes'ın « cogito » formülasyonu olmaksızın gerçekleşemezdi. Modern insan için kavranması hayli zor ve derin olan Rönesans düşüncesinin konumu burada yer alır. İnsan kültü eşitlik esasına oturtulmamıştır; insana sabit bir yer veren Orta Çağ kozmolojik düzenini önemsemeyerek, değişik eğilimleri içinde yaratılışın anlamını açıklamaya çalışır ve insanın kendi kaderine egemen olmasını, kendi niteliğine ve sıradan insani koşulları aşmak için göstermesi gereken çabaya bağlar. Kimi zaman umutsuzca yüceltilen aristokratlığı, « ustaları », gizemli kişileri, yakılmış olan kahramanları, belli bir şekilde geleneksel dinsel dokuyu yıkan bir ortamda Reformu hazırlayanları aynı yere koyar.
Rönesans Felsefesi
Bütün Rönesans felsefesi üzerinde tartışmalı ama belirgin bir etkisi olan Nicolaus Cusanus'un düşüncesi, Aristotelesçi skolastik düşünme biçimlerinden kesin bir kopuşu temsil eder. Yeniplatoncu temaları yeniden ele alan, incelikli matematik araştırmalar konusunda spekülasyonlarda bulunan Cusanus, kusursuz doğruya ulaşmasa da, bir varsayımdan diğerine giderek, (« cahil bilgiçliği »teziyle) bilgi hazinesini sürekli olarak arttıracak olan insanla mutlak sonsuzluğu içinde erişilmez olan Tanrı'ya ilişkin olmak üzere iki yönlü bir imge kurar. Bu süreçte birey, tüm evreni yansıtan, tanrısallık sınırına ulaşarak eksiksiz gelişimini sağlayan bir « mikrokozmos » olarak ortaya konur. Nicolaus Cusanus ve hümanistlerin birçoğunda Platoncu etki, skolastiğin kesin olarak reddedilişini açıklasa da, Padova ve Bologna okullarında gelişme gösteren Ortodoks Aristotelesçiliğin saldırılarına uğramaktan geri kalmamıştır. İbn-i Rüşdçüler ve İskenderiye Okulu'na mensup olanlar arasındaki tartışma ortamında, bunlar bireysel ruhun ölümsüzlüğünü yadsımakta anlaşıyorlardı ve gerçek bilimsel bir yöntemin doğuşunun gerektirdiği anlayıştan uzak bir biçimde de olsa, deneysel araştırmaları kanıt göstererek tam anlamıyla doğal nitelikli bir evren görüşünü ortaya koyuyorlardı. Buna karşılık XVI. yüzyılda, Telesius, Tommaso Campanella ve Giordano Bruno'nun felsefelerinin canlandığı Aristoteles karşın bir doğalcılık görülmüştür. Cusanusçu görüşleri bir araya getiren Giopdano Bruno, kardinalin hem dünyaya aşkın olan hem de Hıristiyan öğretisiyle bağdaşan Tanrı anlayışı yerine, kilise tarafından kabul edilmesi mümkün olmayan bir Tanrı anlayışı koydu; bu Tanrı, dünyaya içkindi ve maddeyi izleriyle ve sonsuzluğuyla da donatmaktaydı. Bireyselliğin sınırlarının dışına kaçma; yaratılışın gizemlerine giden yolu insani varlığa kapatarak onu tek bir durumun tuzaklarına hapseden, her şeyden uzaklaşmaya duyulan önlenemez arzu, Montaigne'de yerini, benin çok değişik yönlerini seyretmeye bırakır. Sonsuz bir keşif çabasına olanak sağlayacak kadar zengin ve çelişkili olan iç dünyayı, kişinin kendisinden başkası bilemez, ama bilimlerin gelişmesi başka istekler doğuracak ve insanı, Tanrı'yla ilişkisini hesaba katmadan düşünmeye zorlayacaktır .
Rönesans Dönemi Siyasal Düşüncesi
İki Yolu
Floransa'da güçlü bir İtalyan yurtseverliğinden doğmuş. Medici ailesinin yönetimi gibi, Savonarola'nın teokratik diktatörlüğüne düşman olan Machiavelli, güçlü ve birleşik bir devlet oluşturulmasını desteklemek amacıyla Hükümdar'ı (il Principe, 1532) yazdı. Eserinde insan doğasını, tümüyle gerçekçi bir görüş üzerine kuruyordu. Toplum, en sert tedbirleri almak pahasına da olsa, kendi amaçlan için insana egemen olmak, onu uygarlaştırmak ve erdeme yöneltmek zorundadır. Dine, sivil bir işlev kazandırılıyor; bir ahlak yasası oluşturularak, toplumsal tutarlılık sağlanıyordu. Buna karşı Thomas More'un idealist ve normatif görüş açısı ileri sürülebilir. Flandre'da elçi olarak bulunduğu sırada Erasmus'la dostluk kuran, daha sonra VIII. Henry'nin emriyle öldürülene dek, İngiltere Hazine Bakanlığını yürüten Thomas More, 1516'da Ütopia'yı yayımladı. Eserinde, bizim için düşünmesi çok zor olan bir altın çağ , ne özel mülkiyetin ne de paranın olduğu ortaklaşacı bir dünya yaratıyordu. Bu, Tommaso Campaneîla'nın Güneş Ülkesininkine benzer bir izlenim bırakmaktadır. 1576'da, Lyon'da Bodin'in Six Livres de la Republique'i (« Cumhuriyetin Altı Kitabı ») yayımlandı. Bu Anjou'lu hukukçu, Machiavelli'nin öne sürdüğü ahlak kurallarım hiçe sayan soyut ve ütopyacı öğretileri (Platon, More) reddederek ve bütün yerel koşullan hesaba katarak,bütün halklar için ortak olan bir doğa yasasını akılcı bir şekilde yaymaya çalışıyordu, devlette ve refahı sağlayacak tek sistemin monarşi olduğu görüşünü ateşli bir biçimde savundu.
Siyasi Düşüncenin Yenilenmesi
Roma tarihine duyulan hayranlık giderek siyasi düşüncenin de yenilenmesine yol açtı. Şehirler yeni Roma yapısını benimsediler.Hümanizm, Platon'un Devlet, (Politeia), Aristoteles'in Politika, Cicero'nun De officiis adlı siyasî metinlerini yeniden hayata döndürdü. Siyaset teorisi yenilendi ve üç yönde gelişti: kamu yararına çağdaş rejimlerin eleştirisini yapan ütopik ideal şehir kavramı (Thomas More veya Campanella); hükümdarın çıkan adına devletin var oluş nedeninin haklılığını savunan teori (Machiavelli); genç hükümdarların eğitiminde kullanılan ve gerçekte krallık üzerine ders veren el kitaplarının geliştirilmesi (Erasmus), Antik Çağ'ın verdiği ilham üzerinde temellendiği dinin özünden hiçbir şey eksiltmedi. Aksine, Roma imparatorunun ayrıcalıklarının öğrenilmesiyle daha da güçlenen krallık sistemine duyulan inanç, ve toplumsal eşitsizlik, Tanrı'nın dileği olarak düşünüldü. Ancak devletler, şehirler ve aileler tarihin içinde kendilerine uygun kimlikler arayışına girdiler. Bölgelere göre, Karolenj dönemi yüceltildi (Charlamagne son Antikçağ yiğidi). Romalılar, Yunanlılar arasından kendilerine uydurma atalar buldular. Ronsard gibi ozanlar ulusların köklerini anlatan şiirlerin de beslediği bir « efsane - tarih » doğdu. Gerçek Roma'yı devam ettirmek isteyen güçler için sonucu belirleyici olay, V. Karl ordularının 1527'de Roma'yı yağmalamaları oldu. İstanbul'un artık Türklerin elinde olması yüzünden Venedik, Paris, Londra, Viyana şehirleri kolayca Roma'nın mirasına kondular.16. yüzyılda, din farklılıkları sadece bilime ve bilimselliğe ilişkin yapılara değil, aynı zamanda, toplumsal ve siyasi değişikliklerden de etkilenen düşünce sistematiğinin içeriğine de biçim verdi. Bu en açık olarak, siyasi gelişmelere tepki olarak kavramsallaştırılan siyaset kuramında görülebilir. Dolayısıyla 14. Yüzyılda, papalar ile bazı hükümdarlar arasındaki bir dizi çatışmadan sonra, çoğu siyaset kuramı kilise ile devlet arasındaki ilişkiyle ilgili olmaya başladı; denge yavaş yavaş laik yönetiminin egemenliğinin daha meşru olduğunu düşünenlere doğru kayıyordu. Hükümdarlar yetkiyi tanrıdan alıyordu ve başlıca işlevleri tanrınınki gibiydi. Egemenlikleri ve hakimiyeti altındakileri korumak ve tanrı gibi sorumluluklar yükleyip, sorumluluğunu yerine getirmeyenleri yargılamaktı. 15. Yüzyıldaki bilim adamları genellikle istikrar bakımından Ciceroyı örnek almışlar ve onun yapıtlarından etkilenmişlerdi. Bu etkilenme sonucu en iyi yönetimin cumhuriyet olduğunu savundular. Bazıları da Platonun Devlet te ileri sürdüğü filozof-kral modelini kullanıyorlardı. Burada aydın bir birey tarafından yönetilmenin iyi bir yönetim biçimi olduğu ileri sürülmüştü. Ama her iki tarafın ortak noktası eğitimli insanların şehrin siyasi hayatında etkin olmaları gerektiğini savunmalarıdır. Buna yurttaşlık hümanizmi denirdi.
Modern Bilimin Doğuşu
Avrupada XIV. Yüzyılda ortaya çıkan kültürel bunalım, XVI. yüzyıl sonundan başlayarak çıkış yolunu buldu: bilimsel araştırmalar ve gerçeğin teknik açıdan kullanımı, kendini en iyi « seçim » olarak Batı uygarlığına kabul ettirdi. Batı uygarlığı da bunu bir zorunluluk olarak değilse bile tartışılmaz bir gereklilik olarak benimsemekte gecikmeyecekti. Giderek ilerleme, toplumların düzenini neredeyse tamamen belirleyecek ve geleneksel değer sistemlerini tehdit edecek kadar derin izler bırakmaya başladı.
Bilim anlayışı
Tanrı'nın öldüğünü ve artık Üstinsan'a gereksinim olduğunu açıklayan, sosyalist düşleri ve bilimselliği saf dünyanın yüzüne fırlatan Nietzsche'nin nihilizm çağına kuşkusuz daha çok zaman vardı. İyinin peşine düşme ve gerçeki araştırma birbirine aykırı çabalar değildi. Canlı bir ruhsallığın atılımları -XVII. yüzyılda Fransa'da Janseniusçulukla birlikte görülecektir- yeni bir egemenlik anlayışıyla, çoğu zaman kötü istekten çok iyiyi, Galilei davasının verdiği sarsıntının da etkisiyle, tanıtlanabilir, deneylenebilir ve akla uygun olanın ölçütlerini oluşturacaktır. Geometriden esinlenen yöntemlerin sadece doğaya değil, Yaratan'a, en azından planlarına ilişkin bilgi sağlayacağı kabul edilmiştir. Dönemin en ilgi çekici eserleri okunduğunda -Galilei'nin veya Kepler'inkiler gibi- insanın bundan böyle Tanrı'yla uzlaşmayacağı, onun yerine kendi yeri ve rolüyle uzlaşmayı kararlaştırdığı görüşü savunulamaz: bu en azından (dinsizlere göre böyle bir yer ve rol yoktur), her zaman gerçek bir teolojinin ve imanın gerekliliğine dayanan aşırı bir düşünceye kadar gider. Edebiyattaki Rönesans, insanın yüceltilmesi üzerine mesajlar içeriyordu; o nurunu yarı tanrı katına çıkarıyordu. Artık insan, tanrısallığın en değişmez niteliklerinden birini, zamanın egemenliğini paylaşmak isteyebilirdi. Bilim ve teknik, birinin somut biçimde gösterilebilmesiyle, diğerinin de sağladığı başarılarla, daha parlak veya soylu etkinlikler (savaş, politika, sanat) üzerinde kesinlikle yer alabilirdi; ancak yorumlamadaki tüm çatışmalara ve unutulma tehlikesine boyun eğdi.
Rönesansın Sonuçları
Aristoteles ve Ptolemaios'un peşinden giden Orta Çağ, evreni, hareket halindeki gezegenleri çevreleyen, merkezlerinde aşağı konumdaki cisimlerin bulunduğu, hareketsiz bir âlem olarak düşünüyordu.. Kitabı Mukaddes'te anlatılanlara uyan bu kapalı, sonlu evrende, insanlık ruhanî varlıkların arasındaki yerinde ve cinler de günahkârlardan daha aşağıda yaşıyordu. Zaten hor görülen bir bilimsel yapıya dayalı bu anlayış, iki yüzyıldan daha kısa sürede yıkılıp gitti. Gök cisimlerinin hareketlerini açıklarken, karşılıklı olarak birbirini etkileyen iki farklı gerçeğe ulaşılıyordu. Bir tarafta, Kopernik'ten Galilei'ye, doğrulanabilen ve somut biçimde gösterilebilen kuşku götürmez ve doğrulanabilir akılcılığın ortaya koyduğu ilerleme (yer ve diğer gezegenler hem kendi çevrelerinde, hem de Güneş'in çevresinde dönmekteydi ve Güneş sistemi, evrenin çok küçük bir parçasından başka şey değildi); öte tarafta, önemli toplumsal siyasal sonuçlarıyla bir dizi felsefî ve dinî çatışma, bazı bilginlerin - onlar da bu ideolojik çatışmada taraf olmuş ve kendi kendileriyle çelişmişlerdi - yaptığı çalışmalar için yararlı olmuştu. Büyük bir şiddetle kendi görüşlerini ortaya koyan kiliselerin olumsuz rolü açıkça görülmekteyse de, bu çatışmada iyiler ile kötüleri ayırt etmek boşunaydı.
Sürecin evreleri
Bu gelişim süreci şematik olarak şöyle özetlenebilir: XV. yy sonunda Nicolaus Cusanus Yeniplatoncu düşünceyi yeniden ele alarak tamamen spekülatif bir temelde, merkezden ve tek tip değerden arınmış sonsuz, daha doğrusu belirsiz bir evren tasarlamıştı. O'nun tezleri, astronomi çalışmalarını doğrudan etkilemediyse de, sonraki yüzyılda G. Bruno'ya esin kaynağı oldu. Polonyalı gökbilimci N. Kopernik, De Revolutionibus orbium coelestium (« Gökcisimlerinin Yörüngelerinde Dönüşleri Çizerine ») [1543] adlı eserinde, Aristoteles ve Ptolemaios'un kavramsal sistemine tamamen bağlı kalarak yerin döndüğü tezini savundu. XVI, yüzyılın ikinci yansında bu eser, yöntem açısından astronomlar için bir başvuru kaynağı olduysa da, bu durum yeni tezin benimsenmesini sağlamadı. Aralarında Rheticus, Michael Maestlin ve Kepler'in de bulunduğu bazı bilginlerse Kopernik'in tezini kabul ettiler. Lutherci bir teolog olan Osiander (1498-1552) Kopernik'in eserine yazdığı önsözde saf bir hipotez için « merkez » tezini öne sürmüştü. Bu, başka astronomların da yerin döndüğünü kabul etmesini geciktirdi. Ancak Kopernik'in sistemi, önce astronom olmayanların eleştirilerine yol açtı; daha sonra da bu sistemin Kitabı Mukaddes'e aykırı olduğunu fark eden din adamlarının öfkesini çekti. Protestanların yükselttiği itiraza, uzun süredir kozmoloji konusuna hoşgörülü yaklaşan Katolik Kilisesi de katıldı. Evrenin sonsuz olduğunu savunan Giordano Bruno, 1600'de Roma'da yakıldı. 1616'da Kopernik'in eseri, Papalığın yasak kitaplar listesine alındı ve Güneş'in evrenin merkezi olduğuna ilişkin çalışmalar yasaklandı. Tycho Brahe (1546-1601), Ptolemaios ile Kopernik'in evren düşünceleri arasında yer alan bir düşünce öne sürdü. Onu, Kopernik'in sistemini basitleştirip akla yakın hale getirerek gezegenlerin hareketi sorununu çözen Kepler (1572-1630) İzledi. Galilei ise (1564-1642) optik astronomi aletleriyle yaptığı gözlemlerde Kopernik'in teorisini destekleyen bulgular elde etti. Ancak kilisenin mutlak gücüne çarptı.Kısacası;
1. Avrupa kilisenin baskısından ve dinden kurtulup modernleşme çağına geçmesinde büyük rol oynamıştır.
2. Skolastik görüş ( Kilisenin dar görüşü ) yıkılmıştır.
3. Yerine pozitif ( Bilimsel ) düşünce hakim olmuştur.
4. Reform hareketlerini hazırlamıştır.
5. Bilim ve teknikteki gelişmeler hızlanmıştır.
6. Avrupada sanattan zevk alan aydın ( Mesen ) sınıf ve halk sınıfı oluşmuştur.
7. Din adamlarının ve kilisenin halk üzerindeki otoritesi sarsılmıştır.
8. Avrupanın her yönden gelişmesine ve güçlenmesine öncülük etmiştir.
Rönesans Sanatçıları
* Leonardo da Vinci
* Andrea Mantegna
* Giorgio Vasari
* Giorgione
* Giuseppe Arcimboldo
* Baccio Bandinelli
* Pieter Brueghel (baba)
* Hieronymus Bosch'un eserleri
* El Greco
* Michelangelo Buonarroti
* Fra Angelico
* Fra Filippo Lippi
Hümanizm
Orta Çağda teolojinin umursamadığı insana dayalı edebiyatı, insan konulu bilimleri canlandırma amacı güden hümanizm anlayışının ortaya çıkması, Avrupalılar'ın Gutenberg sayesinde matbaa ile tanışması aynı çağa rastlar. Genel anlamda bütün Avrupa'yı etkileyen hümanizm, ticaret ve para trafiğiyle beraber fikir alışverişinin de arttığı kıtada, oda içinde bir iletişim ihtiyacını doğmuştu. Tekrar gözden geçirilen Antik çağ bilgileri, matbaa sayesinde ve ulusal dillere çevrilen veya Latince'ye aktarılan çeviriler aracılığıyla yayılma oranında artış gösterdi. Mektup türü, ortaya çıkan yeni edebiyat anlayışının ve yeni edebiyat topluluğunun en göze çarpan özelliklerindendi. Ayrıca Antik çağ'da değer verilen dostluk anlayışı yeniden önem kazandı. Hümanizmin temel anlayışında insanın üstünlüğü ve saygınlığı fikri yatar. Hümanizm, insanı doğada eşi benzeri bulunmayan bir varlık olarak görmüştür. O günün bilim insanları bu fikri iki kaynaktan yararlanarak buldular. Kilise Babaları'nın yapıtlarını en ince ayrıntısına kadar incelediler. Diğer taraftan da pagan filozoflar Platon ve Aristoteles'te Hıristiyanlık öğretisine ve yapısına ters düşmeyen fikirler gördüler. Hümanistlerin insana olan inancı tamdır. Hümanistlere göre insanoğlu, kendi yaşantısından ve kaderinden sorumludur.İnsanın kendisini tanıma yeteneği ve kendini tanıma zorunluluğu vardır. Hümanistler, insanların ölümden sonraki hayatı düşünmesi yerine bütün içtenlikleriyle bu dünyada yaşamasını istemişlerdir. Ben dünya vatandaşı olmak isterim sözleri Erasmus'a aittir.
Hümanistler ve Dine Bakışları
Din hakkında hümanistler; insanın kendi içindeki dini duygulara inanırlar, dine özgür düşünceyle yaklaşırlar. Hümanistler, kilisenin kurumlarına ve kiliseye hoşgörü ile yaklaşırlar ve saygı duyarlar. Başta onları müttefikleri gibi algılayan Protestan yandaşları, Hümanistlerin Katolik kilisesine saygı ile yaklaşması sonucu, hümanistleri hainlikle suçladı. Hümanizm anlayışında esas olan konulardan biri de, tüm bilgilerin bir araya toplanmasıdır.Sanatın ve tekniğin de dahil olduğu bütün konular, araştırılmaya ve öğretilmeye değerdir. O dönemde ortaya çıkan bilim adamları, aynı anda hem sanatçı, hem yazar hem şair hem de mühendistiler. (Leonardo da Vinci, Michelangelo). Bu halde resim, el sanatları ve çizim, soyut düşünce kadar itibar kazandı. Görüntü, bilginin aracı haline geldi. Resimli ve şekilli bilgiler, açıklamalı bilgiler doğa biliminin (anatomi)büyüyerek ilerlemesini sağladı. Ancak hümanizmin açıklık anlayışına rağmen, bazı bilgilere karşı durumuna kapalılık ve anlaşılamamazlık damgası vurur.Bu yüzden bazı bilgilere yaklaşımı dolaylıdır: mesela soyut gerçekler, yeni başlayanlara şiir yoluyla öğretilir. (Michelangelo'nun soneleri). Hümanizm, Pagan kültürü ile Hıristiyanlık arasında olduğu kadar, her şeyi milletin anlayacağı seviyeye indirme arzusu ile bazı hakikatlerin yalnızca seçkinlere ait olduğunu söyleyen karmaşık bir düşünce akımıdır.
Hümanist akım
Hümanizm İtalya'da doğdu
Hümanizm, Floransa merkez olmak üzere İtalya'da doğdu. XIV. yüzyılda Petrarca ve Coluccio Salutati, Antik Çağ yazarlarının güzel üslubuna dönüşü savunuyordu. Leonardo Bruni, Poggio Bracciolini, Pier Paolo Vergerior ve Guarino Veronese («ilk hümanizm») XV. yüzyıl başlarında Platon, Lucretius, Seneca'nın eserlerinden yararlanarak ahlak ve eğitim konusunda titizlikle durdular. Yüzyılın ortalarına doğru Roma ve Doğu kiliselerini tekrar birleştirme çabası ardından İstanbul'un fethi ile, Gemistos Plethon ve Bessarion gibi;çok sayıda Bizanslı aydın, İtalya topraklarına göç ederek Platoncu ve Yeniplatoncu öğretileri yaymaya başladı. Batı metafiziğinin yenilenmesinin büyük öncüsü Nikolaus Cusanus bu mirası çok iyi değerlendirecekti. Aynı şekilde Della Valle Lorenzo, insanın Ortaçağ'da değerinin düşürülmesi görüşüyle savaşmak üzere Epikurosçuluğa bağlandı. Leon Battista Alberti ise Hıristiyan ve Stoacı etkileri birleştirerek manevî ve maddî gerçekliği tümüyle yönlendirme eğilimindeki bireyin mutlak özerkliğini ileri sürdü. Yüzyılın ikinci yansında sofu bir Hıristiyanlık ve gizemci Yeniplatonculuk atmosferinde Floransa Akademisi kuruldu. Platoncu aşk öğretisini yeniden gündeme getiren Ficino Marsilio ile derin Rönesans bilgilerini ortaya atan Pico Della Mirandola'nın çevresinde gelişti. Fransa'da Léfevre d'étaples, İngiltere'de John Colet ve Almanya'da Johannes Reuchlin'in de önemli katkıları oldu. Hümanizm tüm Avrupa'da seçkin topluluklar, töreler ve bir edebiyat cumhuriyeti oluşturarak yayıldı. Fransa'da Lefévre d'étaples, Charles de Bouelles, Pierrerde La Ramee'nin dışında, onların orijinalitesini yok etmeden Rabelais ve Montaigne bu geleneğe yeniden bağlandılar. Ama en yetkin anlatımını Deliliğe Övgü'yle Erasmus gerçekleştirmişti. Hümanizmin mesajı; insan üstün ve saygın bir konumdadır, yeter ki antik yazarlardan esinlenen uygarlık ve kültür idealine uysun.
Hümanistler ve Antik Çağ
Antik Çağ Eserleri
Antik Çağ metinlerine ulaşmanın yolu, İbranice, Yunanca ve klasik Latince'ye hâkim olmaktan geçer. Latin uygarlığını ilk olarak Petrarca ve Boccaccio gündeme getirdiler (XIV. yy). İbranice ve Yunanca, XV. yüzyılda yaygınlaştı. 1453'te Türklerin İstanbul'u fethiyle Yunanlıların Avrupa'ya gelmesi ve Yahudilerin İspanya'dan kovulmasının bu olayda payı vardı. Yunanca profesörlerinden Khrysoforas Floransa'ya; Janos Laskaris Roma'ya; Aleandro Paris'e yerleşti. Sözlük yazan Elîa Levita ve matbaacı Daniel Bomberg gibi Yahudi bilginler İtalya'da ün kazandılar. Avrupa'daki tüm manastır kütüphanelerinin kitap mevcudunun dökümü yapıldı. Cicero'ya ait eserler bulundu. Titus Livius'un eserlerinin bir kısmı ortaya çıktı. Daha önce geliştirilen tekniklerin ürünü olan matbaa 1440'ta doğdu. Metinlerin yayılmasını kolaylaştırdı. Edebiyat, metinler kopya eden yazıcıların tekelinden kurtuldu. Ancak düzenli meslek kuruluşlarına sahip kopyacılar matbaaya direndiler. Nadir bulunan pahalı parşömenden, nispeten daha ucuz kâğıda geçilmesiyle mağdur olan parşömenciler de tepki gösterdiler. Matbaacılar bu nedenle şehir dışına yerleştiler, çünkü o bölgelerde loncaların yetkisi sona eriyordu. Yenilikçi fikir akımının yönelişleri ve matbaanın getirdiği zorunluluklar sonucu kitaplar da değişti. Daha önce lüks eşya sayılan kitap (kıymetli el yazmaları), o tarihten sonra bir düşüncenin dayanağı olma görevini üstlendi, anlaşılır ve güvenilir olması da önem kazandı. Gotik yazının yerini, Latin harfleri aldı. Kitap boyutları küçültüldü ve İtalyan matbaacı Aldo Manuzio'nun (1449'a doğru 1515) önderliğinde 16'lı forma benimsendi. Bu arada yeni bir resim türü olarak gravür sanatı ortaya çıktı. Önce ağaç, sonra bakır üzerine oymabaskı gravür çalışmaları yapıldı. Yayıncılar, basılmasını istedikleri metinlerin elyazmalarını birbirlerine ödünç veriyorlardı. Metinleri önce kendileri karşılaştırıyor, daha sonra hümanist dostlarıyla tartışıp mümkün olan en iyi örneği elde etmeye çalışıyorlardı. Metinlerin eleştirel çözümlemesi olan filoloji böyle doğdu. Lorenzo Valla, Ermolao Barbaro, Angelo Poliziano, Erasmus, Guillaume Bude filolojinin kurucularındandı. Böylece yeni bir eğitim dalı oluştu. Orta Çağ'ın mirasçısı üniversitelerin dışında, başka eğitim ve fikir kurumları ortaya çıktı. Buralarda İlk çağ dilleri, metinleri ve felsefeleri inceleniyordu. Floransa'da bulunan Studio, Roma'da kurulan Sapienza, Paris'te bugün College de France adını almış College Deslecteurs Royaux (1529) (Krallık Okutmanları Koleji), bu kurumlara örnek verilebilir. Hümanistlerin çevresi bu şekilde genişledi. Antik Çağ kültürüne sonsuz bîr hayranlık ve o çağın canlandırılması için duyulan istek, aydın düşünceleri her yönden etkiledi.
Roma'ya Hayranlık
Roma tarihine duyulan hayranlık giderek siyasî düşüncenin de yenilenmesine yol açtı. Şehirler « yeni roma » yapısını benimsediler.Avrupanın her yanına yayılmış kalıntılar, siyasî gösteriler için iyi bir ilham kaynağı haline gelmişti. Devlet büyüklerinin şehirlere girişi, Romalıların törenlerine benzeyen zafer alaylarına dönüştü. Yıkıntılar büyük bir tutkuyla incelendi. Roma Forumu'nda kazılar yapıldı. Forum, heykeltıraş Donatello, mimar Brunelleschi, Philibert Deforme, Palladio gibi sanatçılara ilham verdi. Kalıntıların tarihi Titus Livius, Ouintus Curtius Rufus, Tacitus, ve Polybios gibi tarihçilere ait metinlerden yola çıkılarak açıklandı. M.Ö. I. yüzyılda yaşamış asker mimar Vitruvius'un modern gravürlerle resimlenmiş De Architectura (« Mimarlık üstüne » ) adlı eseri Palladio gibi mimarların rehberi oldu, model olarak kabul edildi. Esas ilgi merkezi Roma'ydı. XV. ve XVI. yüzyıllarda eski Roma eserleri hakkındaki tasvirler çoğaldı. Vatikan'daki Belvedere yazlık sarayının avlusunda sergilenen Apollon, Torso, Laokoon grubu gibi heykeller, estetik zevki yeniledi. Antik Çağ'da geliştirilen felsefe, mimari, müzik, tiyatro gibi türlerin canlandırılması için eski Atina Akademia'sı örnek alınarak düşünce merkezleri oluşturuldu.Vicenza'da mimar Palladio tarafından Antik Çağ modeline uyularak düzenlenen tiyatroda, 1524'te Sophokles'in bir trajedisi, 1585'te Kral Oidipus oynandı. Antik Çağ türleri Orta Çağ mister'lerini ve kaba güldürüleri ortadan kaldırdı. Resim ve heykel sanatında görülen Antik Çağ üslubundaki çıplak figürler ve çevre düzenlemesinin ağır bastığı yeni bir üslup ve mitolojiden alınmış konular, bütün Avrupa'ya yayılmış gotik üsluptan ve işlediği dinî konuların veya savaş sahnelerinin yerini aldı.
Rönesans'ın İtalya'da Başlama Nedenleri ve Gelişimi
Rönesans'ın İtalya'da Başlama Nedenleri
* İtalya'nın coğrafi konumu nedeniyle Akdeniz uygarlığına ve İslam dünyasına yakınlığı,
* Haçlı Seferleri sonunda Akdeniz ticaretinin canlanmasına paralel olarak, İtalya'da bir çok liman kentinin zenginleşmesi,
* Siyasi birlikten yoksun olan İtalya'da cumhuriyetleri andıran devletlerin bulunması, bu devletlerde diğer Avrupa ülkelerine göre daha serbest bir düşünce ortamının bulunması,
* İtalya'nın dini merkez olması Papalığı ve Vatikan kilisesini ziyarete gelenlerin bol miktarda bağış yapmaları, ekonomik refahın yükselmesinde etkili olmuştur.
Rönesans'ın Gelişimi
Dünyanın aynasında birey yaklaşık iki yüz yıl XV. yüzyılın ilk yarısından XVI. yüzyılın sonuna kadar Avrupa, Orta Çağ düşüncesinden uzaklaşarak Yakın Çağ'a hazırlandı. Bu dönem, Rönesans'tı. Sıradan bir geçiş döneminden farklı olarak Rönesans, başlattığı dönem kadar kapattığı döneme de ait olan bir dinamizm ve özgünlük içinde gerçek bir uygarlığa dönüştü. Rönesans'ın benzeri görülmemiş bir atmosferi vardı: yarı canlı, yarı sarsıntılı. Bilgeliğin peşine düşen mantıksızlığın birbirine geçmiş hayalciliği, en tartışmalı gerçeğe dikkat etmek üzere uyarılmış düş; türlü kılığa girebilen yaratıcı bir atılım halindeki şüpheci cesaretsizlik, bunların hepsi birbiriyle çekişip duruyordu. Uyum arayışının ve çifte anlamlılığın üst üste katlanan etkisi altında Rönesans, bir tema çevresindeki olanakların keşfine yöneldi: birey ile evren arasındaki ilişkiler. Geniş anlamda bu, temel bir kültür olayının sonucuydu: Antik Çağ bilgeliğinin ve metinlerinin hümanizm akımı tarafından yeniden keşfedilmesi onunla, Orta Çağ kültürü, belleğe dayalı kültür (sınırlı sayıdaki din dışı ve dinî metinlerin aktarılması ve yorumlanması) bir bellekten diğerine aktarılırken darmadağın oluyordu ve toparlanamayacak genişliğe varıyordu: bir yandan hatırlamanın verdiği tatlardan spekülatif arayışlara, büyüsel yan anlamlara götüren (özel olarak G. Bruno'da), öte yandan -iyiliği ortaya çıkaracak olan yol- keşif ruhunun özgürlüğüne götüren olağanüstü durum. Bu, Kopernik'ten Galilei'ye kesin bilimin çaba gerektiren ilerleyişine ve o zamana kadar ön yargılarla yok sayılmış bir bilgin teknisyen işbirliğinin gelişmesine katkıda bulundu: Bunun, kendiliğinden olmadığının, dünyanın büyük kitabinin matematiksel ve akılcı okunuşunun binlerce manevrayla kendini kabul ettirdiğinin altını önemle çizmek gerekir. Bu kesin zafer, bilimsel bilgi ve teknik inceliğin evrensel öznesi olarak Descartes'ın « cogito » formülasyonu olmaksızın gerçekleşemezdi. Modern insan için kavranması hayli zor ve derin olan Rönesans düşüncesinin konumu burada yer alır. İnsan kültü eşitlik esasına oturtulmamıştır; insana sabit bir yer veren Orta Çağ kozmolojik düzenini önemsemeyerek, değişik eğilimleri içinde yaratılışın anlamını açıklamaya çalışır ve insanın kendi kaderine egemen olmasını, kendi niteliğine ve sıradan insani koşulları aşmak için göstermesi gereken çabaya bağlar. Kimi zaman umutsuzca yüceltilen aristokratlığı, « ustaları », gizemli kişileri, yakılmış olan kahramanları, belli bir şekilde geleneksel dinsel dokuyu yıkan bir ortamda Reformu hazırlayanları aynı yere koyar.
Rönesans Felsefesi
Bütün Rönesans felsefesi üzerinde tartışmalı ama belirgin bir etkisi olan Nicolaus Cusanus'un düşüncesi, Aristotelesçi skolastik düşünme biçimlerinden kesin bir kopuşu temsil eder. Yeniplatoncu temaları yeniden ele alan, incelikli matematik araştırmalar konusunda spekülasyonlarda bulunan Cusanus, kusursuz doğruya ulaşmasa da, bir varsayımdan diğerine giderek, (« cahil bilgiçliği »teziyle) bilgi hazinesini sürekli olarak arttıracak olan insanla mutlak sonsuzluğu içinde erişilmez olan Tanrı'ya ilişkin olmak üzere iki yönlü bir imge kurar. Bu süreçte birey, tüm evreni yansıtan, tanrısallık sınırına ulaşarak eksiksiz gelişimini sağlayan bir « mikrokozmos » olarak ortaya konur. Nicolaus Cusanus ve hümanistlerin birçoğunda Platoncu etki, skolastiğin kesin olarak reddedilişini açıklasa da, Padova ve Bologna okullarında gelişme gösteren Ortodoks Aristotelesçiliğin saldırılarına uğramaktan geri kalmamıştır. İbn-i Rüşdçüler ve İskenderiye Okulu'na mensup olanlar arasındaki tartışma ortamında, bunlar bireysel ruhun ölümsüzlüğünü yadsımakta anlaşıyorlardı ve gerçek bilimsel bir yöntemin doğuşunun gerektirdiği anlayıştan uzak bir biçimde de olsa, deneysel araştırmaları kanıt göstererek tam anlamıyla doğal nitelikli bir evren görüşünü ortaya koyuyorlardı. Buna karşılık XVI. yüzyılda, Telesius, Tommaso Campanella ve Giordano Bruno'nun felsefelerinin canlandığı Aristoteles karşın bir doğalcılık görülmüştür. Cusanusçu görüşleri bir araya getiren Giopdano Bruno, kardinalin hem dünyaya aşkın olan hem de Hıristiyan öğretisiyle bağdaşan Tanrı anlayışı yerine, kilise tarafından kabul edilmesi mümkün olmayan bir Tanrı anlayışı koydu; bu Tanrı, dünyaya içkindi ve maddeyi izleriyle ve sonsuzluğuyla da donatmaktaydı. Bireyselliğin sınırlarının dışına kaçma; yaratılışın gizemlerine giden yolu insani varlığa kapatarak onu tek bir durumun tuzaklarına hapseden, her şeyden uzaklaşmaya duyulan önlenemez arzu, Montaigne'de yerini, benin çok değişik yönlerini seyretmeye bırakır. Sonsuz bir keşif çabasına olanak sağlayacak kadar zengin ve çelişkili olan iç dünyayı, kişinin kendisinden başkası bilemez, ama bilimlerin gelişmesi başka istekler doğuracak ve insanı, Tanrı'yla ilişkisini hesaba katmadan düşünmeye zorlayacaktır .
Rönesans Dönemi Siyasal Düşüncesi
İki Yolu
Floransa'da güçlü bir İtalyan yurtseverliğinden doğmuş. Medici ailesinin yönetimi gibi, Savonarola'nın teokratik diktatörlüğüne düşman olan Machiavelli, güçlü ve birleşik bir devlet oluşturulmasını desteklemek amacıyla Hükümdar'ı (il Principe, 1532) yazdı. Eserinde insan doğasını, tümüyle gerçekçi bir görüş üzerine kuruyordu. Toplum, en sert tedbirleri almak pahasına da olsa, kendi amaçlan için insana egemen olmak, onu uygarlaştırmak ve erdeme yöneltmek zorundadır. Dine, sivil bir işlev kazandırılıyor; bir ahlak yasası oluşturularak, toplumsal tutarlılık sağlanıyordu. Buna karşı Thomas More'un idealist ve normatif görüş açısı ileri sürülebilir. Flandre'da elçi olarak bulunduğu sırada Erasmus'la dostluk kuran, daha sonra VIII. Henry'nin emriyle öldürülene dek, İngiltere Hazine Bakanlığını yürüten Thomas More, 1516'da Ütopia'yı yayımladı. Eserinde, bizim için düşünmesi çok zor olan bir altın çağ , ne özel mülkiyetin ne de paranın olduğu ortaklaşacı bir dünya yaratıyordu. Bu, Tommaso Campaneîla'nın Güneş Ülkesininkine benzer bir izlenim bırakmaktadır. 1576'da, Lyon'da Bodin'in Six Livres de la Republique'i (« Cumhuriyetin Altı Kitabı ») yayımlandı. Bu Anjou'lu hukukçu, Machiavelli'nin öne sürdüğü ahlak kurallarım hiçe sayan soyut ve ütopyacı öğretileri (Platon, More) reddederek ve bütün yerel koşullan hesaba katarak,bütün halklar için ortak olan bir doğa yasasını akılcı bir şekilde yaymaya çalışıyordu, devlette ve refahı sağlayacak tek sistemin monarşi olduğu görüşünü ateşli bir biçimde savundu.
Siyasi Düşüncenin Yenilenmesi
Roma tarihine duyulan hayranlık giderek siyasi düşüncenin de yenilenmesine yol açtı. Şehirler yeni Roma yapısını benimsediler.Hümanizm, Platon'un Devlet, (Politeia), Aristoteles'in Politika, Cicero'nun De officiis adlı siyasî metinlerini yeniden hayata döndürdü. Siyaset teorisi yenilendi ve üç yönde gelişti: kamu yararına çağdaş rejimlerin eleştirisini yapan ütopik ideal şehir kavramı (Thomas More veya Campanella); hükümdarın çıkan adına devletin var oluş nedeninin haklılığını savunan teori (Machiavelli); genç hükümdarların eğitiminde kullanılan ve gerçekte krallık üzerine ders veren el kitaplarının geliştirilmesi (Erasmus), Antik Çağ'ın verdiği ilham üzerinde temellendiği dinin özünden hiçbir şey eksiltmedi. Aksine, Roma imparatorunun ayrıcalıklarının öğrenilmesiyle daha da güçlenen krallık sistemine duyulan inanç, ve toplumsal eşitsizlik, Tanrı'nın dileği olarak düşünüldü. Ancak devletler, şehirler ve aileler tarihin içinde kendilerine uygun kimlikler arayışına girdiler. Bölgelere göre, Karolenj dönemi yüceltildi (Charlamagne son Antikçağ yiğidi). Romalılar, Yunanlılar arasından kendilerine uydurma atalar buldular. Ronsard gibi ozanlar ulusların köklerini anlatan şiirlerin de beslediği bir « efsane - tarih » doğdu. Gerçek Roma'yı devam ettirmek isteyen güçler için sonucu belirleyici olay, V. Karl ordularının 1527'de Roma'yı yağmalamaları oldu. İstanbul'un artık Türklerin elinde olması yüzünden Venedik, Paris, Londra, Viyana şehirleri kolayca Roma'nın mirasına kondular.16. yüzyılda, din farklılıkları sadece bilime ve bilimselliğe ilişkin yapılara değil, aynı zamanda, toplumsal ve siyasi değişikliklerden de etkilenen düşünce sistematiğinin içeriğine de biçim verdi. Bu en açık olarak, siyasi gelişmelere tepki olarak kavramsallaştırılan siyaset kuramında görülebilir. Dolayısıyla 14. Yüzyılda, papalar ile bazı hükümdarlar arasındaki bir dizi çatışmadan sonra, çoğu siyaset kuramı kilise ile devlet arasındaki ilişkiyle ilgili olmaya başladı; denge yavaş yavaş laik yönetiminin egemenliğinin daha meşru olduğunu düşünenlere doğru kayıyordu. Hükümdarlar yetkiyi tanrıdan alıyordu ve başlıca işlevleri tanrınınki gibiydi. Egemenlikleri ve hakimiyeti altındakileri korumak ve tanrı gibi sorumluluklar yükleyip, sorumluluğunu yerine getirmeyenleri yargılamaktı. 15. Yüzyıldaki bilim adamları genellikle istikrar bakımından Ciceroyı örnek almışlar ve onun yapıtlarından etkilenmişlerdi. Bu etkilenme sonucu en iyi yönetimin cumhuriyet olduğunu savundular. Bazıları da Platonun Devlet te ileri sürdüğü filozof-kral modelini kullanıyorlardı. Burada aydın bir birey tarafından yönetilmenin iyi bir yönetim biçimi olduğu ileri sürülmüştü. Ama her iki tarafın ortak noktası eğitimli insanların şehrin siyasi hayatında etkin olmaları gerektiğini savunmalarıdır. Buna yurttaşlık hümanizmi denirdi.
Modern Bilimin Doğuşu
Avrupada XIV. Yüzyılda ortaya çıkan kültürel bunalım, XVI. yüzyıl sonundan başlayarak çıkış yolunu buldu: bilimsel araştırmalar ve gerçeğin teknik açıdan kullanımı, kendini en iyi « seçim » olarak Batı uygarlığına kabul ettirdi. Batı uygarlığı da bunu bir zorunluluk olarak değilse bile tartışılmaz bir gereklilik olarak benimsemekte gecikmeyecekti. Giderek ilerleme, toplumların düzenini neredeyse tamamen belirleyecek ve geleneksel değer sistemlerini tehdit edecek kadar derin izler bırakmaya başladı.
Bilim anlayışı
Tanrı'nın öldüğünü ve artık Üstinsan'a gereksinim olduğunu açıklayan, sosyalist düşleri ve bilimselliği saf dünyanın yüzüne fırlatan Nietzsche'nin nihilizm çağına kuşkusuz daha çok zaman vardı. İyinin peşine düşme ve gerçeki araştırma birbirine aykırı çabalar değildi. Canlı bir ruhsallığın atılımları -XVII. yüzyılda Fransa'da Janseniusçulukla birlikte görülecektir- yeni bir egemenlik anlayışıyla, çoğu zaman kötü istekten çok iyiyi, Galilei davasının verdiği sarsıntının da etkisiyle, tanıtlanabilir, deneylenebilir ve akla uygun olanın ölçütlerini oluşturacaktır. Geometriden esinlenen yöntemlerin sadece doğaya değil, Yaratan'a, en azından planlarına ilişkin bilgi sağlayacağı kabul edilmiştir. Dönemin en ilgi çekici eserleri okunduğunda -Galilei'nin veya Kepler'inkiler gibi- insanın bundan böyle Tanrı'yla uzlaşmayacağı, onun yerine kendi yeri ve rolüyle uzlaşmayı kararlaştırdığı görüşü savunulamaz: bu en azından (dinsizlere göre böyle bir yer ve rol yoktur), her zaman gerçek bir teolojinin ve imanın gerekliliğine dayanan aşırı bir düşünceye kadar gider. Edebiyattaki Rönesans, insanın yüceltilmesi üzerine mesajlar içeriyordu; o nurunu yarı tanrı katına çıkarıyordu. Artık insan, tanrısallığın en değişmez niteliklerinden birini, zamanın egemenliğini paylaşmak isteyebilirdi. Bilim ve teknik, birinin somut biçimde gösterilebilmesiyle, diğerinin de sağladığı başarılarla, daha parlak veya soylu etkinlikler (savaş, politika, sanat) üzerinde kesinlikle yer alabilirdi; ancak yorumlamadaki tüm çatışmalara ve unutulma tehlikesine boyun eğdi.
Rönesansın Sonuçları
Aristoteles ve Ptolemaios'un peşinden giden Orta Çağ, evreni, hareket halindeki gezegenleri çevreleyen, merkezlerinde aşağı konumdaki cisimlerin bulunduğu, hareketsiz bir âlem olarak düşünüyordu.. Kitabı Mukaddes'te anlatılanlara uyan bu kapalı, sonlu evrende, insanlık ruhanî varlıkların arasındaki yerinde ve cinler de günahkârlardan daha aşağıda yaşıyordu. Zaten hor görülen bir bilimsel yapıya dayalı bu anlayış, iki yüzyıldan daha kısa sürede yıkılıp gitti. Gök cisimlerinin hareketlerini açıklarken, karşılıklı olarak birbirini etkileyen iki farklı gerçeğe ulaşılıyordu. Bir tarafta, Kopernik'ten Galilei'ye, doğrulanabilen ve somut biçimde gösterilebilen kuşku götürmez ve doğrulanabilir akılcılığın ortaya koyduğu ilerleme (yer ve diğer gezegenler hem kendi çevrelerinde, hem de Güneş'in çevresinde dönmekteydi ve Güneş sistemi, evrenin çok küçük bir parçasından başka şey değildi); öte tarafta, önemli toplumsal siyasal sonuçlarıyla bir dizi felsefî ve dinî çatışma, bazı bilginlerin - onlar da bu ideolojik çatışmada taraf olmuş ve kendi kendileriyle çelişmişlerdi - yaptığı çalışmalar için yararlı olmuştu. Büyük bir şiddetle kendi görüşlerini ortaya koyan kiliselerin olumsuz rolü açıkça görülmekteyse de, bu çatışmada iyiler ile kötüleri ayırt etmek boşunaydı.
Sürecin evreleri
Bu gelişim süreci şematik olarak şöyle özetlenebilir: XV. yy sonunda Nicolaus Cusanus Yeniplatoncu düşünceyi yeniden ele alarak tamamen spekülatif bir temelde, merkezden ve tek tip değerden arınmış sonsuz, daha doğrusu belirsiz bir evren tasarlamıştı. O'nun tezleri, astronomi çalışmalarını doğrudan etkilemediyse de, sonraki yüzyılda G. Bruno'ya esin kaynağı oldu. Polonyalı gökbilimci N. Kopernik, De Revolutionibus orbium coelestium (« Gökcisimlerinin Yörüngelerinde Dönüşleri Çizerine ») [1543] adlı eserinde, Aristoteles ve Ptolemaios'un kavramsal sistemine tamamen bağlı kalarak yerin döndüğü tezini savundu. XVI, yüzyılın ikinci yansında bu eser, yöntem açısından astronomlar için bir başvuru kaynağı olduysa da, bu durum yeni tezin benimsenmesini sağlamadı. Aralarında Rheticus, Michael Maestlin ve Kepler'in de bulunduğu bazı bilginlerse Kopernik'in tezini kabul ettiler. Lutherci bir teolog olan Osiander (1498-1552) Kopernik'in eserine yazdığı önsözde saf bir hipotez için « merkez » tezini öne sürmüştü. Bu, başka astronomların da yerin döndüğünü kabul etmesini geciktirdi. Ancak Kopernik'in sistemi, önce astronom olmayanların eleştirilerine yol açtı; daha sonra da bu sistemin Kitabı Mukaddes'e aykırı olduğunu fark eden din adamlarının öfkesini çekti. Protestanların yükselttiği itiraza, uzun süredir kozmoloji konusuna hoşgörülü yaklaşan Katolik Kilisesi de katıldı. Evrenin sonsuz olduğunu savunan Giordano Bruno, 1600'de Roma'da yakıldı. 1616'da Kopernik'in eseri, Papalığın yasak kitaplar listesine alındı ve Güneş'in evrenin merkezi olduğuna ilişkin çalışmalar yasaklandı. Tycho Brahe (1546-1601), Ptolemaios ile Kopernik'in evren düşünceleri arasında yer alan bir düşünce öne sürdü. Onu, Kopernik'in sistemini basitleştirip akla yakın hale getirerek gezegenlerin hareketi sorununu çözen Kepler (1572-1630) İzledi. Galilei ise (1564-1642) optik astronomi aletleriyle yaptığı gözlemlerde Kopernik'in teorisini destekleyen bulgular elde etti. Ancak kilisenin mutlak gücüne çarptı.Kısacası;
1. Avrupa kilisenin baskısından ve dinden kurtulup modernleşme çağına geçmesinde büyük rol oynamıştır.
2. Skolastik görüş ( Kilisenin dar görüşü ) yıkılmıştır.
3. Yerine pozitif ( Bilimsel ) düşünce hakim olmuştur.
4. Reform hareketlerini hazırlamıştır.
5. Bilim ve teknikteki gelişmeler hızlanmıştır.
6. Avrupada sanattan zevk alan aydın ( Mesen ) sınıf ve halk sınıfı oluşmuştur.
7. Din adamlarının ve kilisenin halk üzerindeki otoritesi sarsılmıştır.
8. Avrupanın her yönden gelişmesine ve güçlenmesine öncülük etmiştir.
Rönesans Sanatçıları
* Leonardo da Vinci
* Andrea Mantegna
* Giorgio Vasari
* Giorgione
* Giuseppe Arcimboldo
* Baccio Bandinelli
* Pieter Brueghel (baba)
* Hieronymus Bosch'un eserleri
* El Greco
* Michelangelo Buonarroti
* Fra Angelico
* Fra Filippo Lippi
- Katılım
- 2 Ara 2010
- Konular
- 4,879
- Mesajlar
- 29,092
- Online süresi
- 1h 12m
- Reaksiyon Skoru
- 1,484
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 15 Yıl 6 Ay 10 Gün
- Başarım Puanı
- 418
- MmoLira
- -295
- DevLira
- 0
Paylasımınız İçin Teşekkür Ederim.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 56
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 35
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 27
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 30
- Cevaplar
- 2
- Görüntüleme
- 40


