HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Yazar : R. Şükrü APUHAN
Yayınevi : Timaş Yayınları
Baskı : İstanbul / 1995 / 280 shf.
âGıybet, alçakların otladığı bir otlaktır.â
Birinci Bölüm: Atlar ve Sinekler
Dünya çapında büyük adam olmak dünya çapında sorumluluk duymakla mümkündür. Darwinâin eseri fırtınalara sebep oldu. Fakat o eserini ihtiyatlı bir yaklaşımla kaleme almıştı. Kitabının sonraki basılışlarında şöyle der:
âBazen bir konuyu yıllarca inceledikten sonra gayet delice bir doktrine varan, sonra da bu doktrinin doğruluğuna hem kendilerini hem de başkalarını inandırmaya çalışan bazı insanları düşünüyorum da kendimin de bu manyaklardan birisi olmamdan korkuyorum.â
Böyle bir insan olmak için kendisi bir katkıda bulunmadı. Fakat sonraki yıllarda bilhassa Allahâsız bir cemiyet peşinde koşan yarım akıllı bir çok yarım aydın Oânu âO manyaklardan biri haline getirdiler.â
Darwinâin ilmi çalışmaları için gösterdiği çalışma, yaptığı araştırmalar, katlandığı zorluklar, bugün bize araştırmaları sonunda vardığı neticeden daha doğru ve güzel şeyler söylüyorlar.
Darwinâin teorilerinin yanlışlığı bugün tamamen ispat edilmiştir. Bu ispatı yapanlar da din adamlarından çok ilim adamları olmuştur.
âBir gün bir ağacın kurumuş kabuğunu gördüm. Orada iki tane hiç rastlamadığım böcek buldum. Derhal birini bir elimle, diğerini de diğer elimle yakaladım. Fakat tam o sırada başka bir cinsten seyrek rastlanır üçüncü bir böcek daha gördüm. Bu böceği kaybedemezdim. Onu yakalayabilmek için hemen sağ elimdeki böceği ağzıma attım. Fakat böcek dilimi soktu. Dilim yanmaya başladı. Çaresiz böceği tükürdüm. Hem o kayboldu. Hem ağacın üzerindeki üçüncü böcek kaçtı.â
Şu üç şey: irade, çalışma ve başarı, bizim bütün hayatımızı kaplar. İrade, parlak ve mesut bir mesleğin kapılarını açar. Çalışma, eşiği atlayıp ilerlememize yardım eder. Yolculuğun sonunda erişeceğimiz başarı da bütün gayretlerimizi mükafatlandırır.
âAllahâ inancı, her esere can veriyor, her eseri âbüyükâ yapıyor. Büyük eseri idrak etmek için büyük olmak gerekir. Büyük dinleyiciler olmasaydı büyük bestekarlar olmayacaktı.
Charles François Gounod en önemli eserinin adını âÖlüm ve Hayatâ koymuştu. Ölümü hayattan önce düşünmesinin sebebini soranlara şu cevabı veriyordu: â-Ölüm hayat denilen hayal devresinin sonu olabilir ama o gerçek hayatın başlangıcı, ruhun ölümsüz hayatının başlangıcı demektir.â
Bir öğleden sonra masasında çalışırken başı öne düştü. Ölmüştü. Karısı hemen ev halkını susturdu. âAmanâ dedi: â-Rahatsız etmeyin. Ölüm hayatın başlangıcı demişti.
Beethoven yenilik peşinde koşmasını kıyasıya eleştirenlere karşı şöyle diyordu: â-Bir kaç sineğin ısırması, yarışı kazanmaya azmetmiş bir atı durduramaz.â
1685-1750 yılları arasında yaşayan ünlü besteci Johann Sebastian Bach, Avrupaâda büyük besteciler devrinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
Bach şöyle diyordu: âAllah herşeyi bir ahenk içinde yaratmıştır. Oânun kulu Bach da eserlerini aynı esasa göre vermelidir. Onun için müzikte armoni önemlidir.
Bachâa göre müziğin gayesi şudur: âMüziğin tek gayesi Allahâın hoşnutluğunu kazanmaktır. Dinine bağlı herhangi bir kimse çok çalışırsa en az benim kadar başarılı olabilir.â
âAllahâa bağlanan kimseler çok çalışmalıdır. İnsan, yeryüzünde çok çalışmazsa Allahâın huzuruna rahat çıkamaz. Çok çalışmak ne demektir? Çok çalışmak ağır yükü yerden kaldırıp omuzlara almaktır. Allahâa dolu omuzlarla gidilmelidir.â
İkinci Bölüm: İnsanlar ve Fırınları
İnsanı insan eden huzur değil, gayrettir. Kolaylık değil, güçlüktür. İyi bir gemici en iyi tecrübesini fırtınalar ve dalgalar arasında elde eder. Cesaret, güven ve yüksek disiplin ruhu böyle kazanır.
Dikkatsiz bir insan için Rus atasözü şöyle der: âOrmanda yürür de yakılacak ağaç göremez.â tünelini yapan Sir Isambard Brunor küçük bir gemi kurdunun hareketlerinden ilham almıştır. Sir Brunor bu küçücük mahlukun iyi teçhiz edilmiş başıyla tahtayı önce bir istikamette kemirerek tünel açtığını, tünel tamamlanınca da bunun çatısı ile yan duvarlarını bir nevi vernikle nasıl cilaladığını görmüş. İşte kurdun bu hareketini büyük ölçüde kopya edince Sir Brunor, Thames üzerindeki büyük eserini meydana getirmiştir.
Günde boş harcanan saatlerden sadece bir tanesinden faydalanmasını bilse alelalde kabiliyetteki bir insan bile bilgilerden birine tamamen hakim olabilir.
Zamanın meyve vermeden geçip gitmesine müsaade edilmemelidir. Mason Good Londra da hastalarını ziyarete giderken araba içinde Lucretiusâu tercüme etti. Dr. Burney müzik dersi vermek için at sırtında bir öğrencinin evinden öteki öğrencinin evine gittiği sırada Fransızca öğrenmiştir.
Robert Southey diyor ki:
âHastalığa karar vermiş olanlar için tedavi yoktur. Görevini yapan hiç kimse dünyanın sıkıntılarından şikayet etmez. Sıhhati, elleri, gözleri ve zamanı olan öğrenim görmüş bir insan amacına ulaşamamışsa, Allahâın verdiği bu nimetlere layık olamamış demektir.â
Üçüncü Bölüm: Son Ders
Hastalıkların bile birer öğretmen, birer vaiz olduğu hayatta, hiçbir şeyin hiç kimsenin öğretmenliğini küçümsemeyin. Nietzche için hastalık, ruhun sporuydu. Stefan Zweigh için hastalığın ızdırabı bilgiçliğin kapısıydı. Said Nursi için hastalık, karanlık bir dönem değil, herşeyin daha iyi görülmesini sağlayan bir aydınlıktı. Oâna göre hastalık bile insanın emrindeydi. Çünkü düşünceyi doğuruyor, fazlalıklardan arındırıyor, ufku berraklaştırıyor, hata ve günahlara karşı pişmanlığı harekete geçiriyordu.
Browningâin dediği gibi nefsi ile savaşmayan adam değerli bir adam değildir. İnsan en büyük zaferleri kendisi ile savaşa tutuştuğunda kazanabilir.
Kalbinizle ve işinizle Allahâa dayanın. Bunun adı duadır. Büyük piyanist Pederewski, tükenmez enerjisini şöyle açıklamıştı:: âDuadan önce sadece çıraktım. Ben dua ile ustalaştım.â Demek işinizde bir duadır. İşinize verdiğiniz önem, onu en iyi şekilde yapmak için göstereceğiniz gayret ve temiz bir kalple Allahâtan neticeyi istemek duadır. Duasız bir adam olmayın.
Nasrettin Hocaâya gelen bir adam der ki:
-Hocam haftalardır gözüm ağrıyor, kan çanağı haline geldi. Bana bir ilaç tavsiye edinâ¦
Nasrettin Hocanın tavsiyesi şu olur:
-Bir parmak karasakız alıp gözüne koy hemen iyi olur.
Adam tereddüt etmeden hocanın tavsiyesine uyar akşam yatarken gözüne bir parmak karasakız koyar, sabah kalkınca da güç bela sökmeye çalışır. Bir de ne görsün? Gözünün biri hemen hemen hiç görmüyor. İlaç diye gözüne koyduğu karasakız gözünü iyice berbat etmiş.
Bütün öfke ve hışmıyla hocaya koşup çıkışır:
-Tavsiyenizi yerine getirdim hoca efendi⦠Ama gözüm büsbütün kör oldu.
Hoca fütursuz ve kaygısız:
-Acayip! der. Benim parmağım ağrımıştı da karasakız sarmıştım, iyi olmuştu. Karasakız ilaç derler, demek kimine iyi gelir kimine gelmez.
Para karasakız gibidir. Onu elinde tutarsan iyi gelir. İlaç olur ama kalbine koyarsan kalp gözünü kör eder. Maneviyatı göremez olursun.
Demek paranın yeri eldir, ceptir, kesedir, kasadır ama gönül değildir. Parayı iç alemine koyan adam onun kölesi olur. Parayı elinde tutan adam ona efendi olur. Hepimiz gönlümüzdekinin kölesiyiz.
Sinan Paşa âAşk bir incidir her denizde bulunmaz.â der.
âAşk bir incidir ki her kulakta salınmaz. Aşk bir nurdur her gözde görünmez. Aşk bir huzurdur, her derunda bulunmaz. Aşk bir zevktir onun da başka bir dili var aşk bir şevktir onun da ayrı ehli var. Bülbülleri şakıtan, dolapları inleten, aşktır. Gülleri açtıran, gül yüzleri ortaya çıkaran aşktır. Her başın bir sevdası var. Her dehanın Allahâtan bir lezzeti var.
İlahi! Her mevcudun nuru senden. Her mümkünün zuhuru senden. Her zikredenin zikrettiği sensin⦠Her şükredenin şükrettiği sensin.
İnsanı insan yapan bu aşktır. Bu idraktirâ¦Kendini idrak eden kendine aşık olmaz. İnciler taşıyan denizler âparaâ diye dalgalanmaz.
Dördüncü Bölüm: Çekirge ve Adam
Mahir İz Hocaâ¦
Oânun ilk dersinin konuları hep aynıdır: Besmele ve İstiklal Marşı.
Öğrencilerinden Mustafa Uzun, imamlık görevinden ilk maaşını aldığında Mahir İz Hoca maaşının yüzde iki buçuğunu hemen ayırttırır. âZekat vereceksin.â der. Mustafa Uzun: âAman hocam⦠Zekat için bir ölçü varâ deyince şu cevabı alır: â-Bir sürü muhtaç insan var. Onların ölçü beklemeye tahammülü yok.
Oânun, öğrencilerinden Mustafa Özâe yazdığı mektuptaki şu ikazının manasını çözebilenler herhalde ok gibi yerlerinden fırlayacaklar ve bu ikazın gereğini yerine getireceklerdir: âKabiliyet ve liyakat sahiplerinin kalabalık arasında kaybolmalarını istemem. İnsanoğlu, toplumda layık olduğu mevkide bulunmazsa ve buna yöneticiler sebep oluyorsa bu bir zulümdür. Eğer layık kişi, hakkını aramakta, layık olduğu mevkiye gelmekte yeterli çabayı göstermekle ihmalkar davranırsa zalimin yardımcısıdır.
Mahir İz Hocaâya sorulur,
â-Hocam, siz elli altmış yetmiş sene evvelini dün gibi söylüyorsunuz! Nasıl oluyor bu iş?
Cevap bir âhafıza dersiâdir.
â-Oğlum biz Osmanlı ilk mektebine gittik. Bize ilk gün yolda nasıl yürünür, bunun kaidesini öğrettiler. Göz ayağın ucunda olacak yolda yürürken! Gözümüz hep ayağımızın ucundaydı. Hep önümüze bakardık. Sizler boyuna etrafınıza bakıyorsunuzâ¦Ona bak şuna bakâ¦Sizde hafıza olmaz. Günahı göz işlerse de belasını gönül çeker. Gözler bakar, gönül rahatsız olur ve hafıza zayıflar.
Abdülaziz Bekkine Hazretleri:
âDünyada herşeyin bir ölçüsü tartısı vardır. Sevginin tartısı da fedakarlıktır. Fedakarlık yapmayanların sevgisine inanılmaz.â
âBir tas süt içine iğne ucu kadar bir pislik konsa o süt içilmez, dökülür. Herhangi bir hal ve hareket de iğne ucu kadar küçük görünse de bütün ibadetlerimizin ve inancımızın bozulmasına sebeb olabilir.â diyordu.
Söze, âBen Vaniköyâde oturuyordum.â Diye başlıyor Fatih Gökmen:
â-Mehmet Akifâde Beylerbeyiânde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeği kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle boralı yağmurlu bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Miaddan biraz evvelki vapurda çıkmadı. Diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşularımdan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktimde evime döndüm. Bir de ne işiteyim! Akif, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış. âSelam söyleâ demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş. Ertesi gün kendisini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim. Dinlemedi. â Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.âdedi.
Benimle tam altı ay dargın kaldı
Emin Erişirgil âBir gün Akif evine çok canı sıkkın gelmiştiâ diye anlatır
âArkadaşının kızı Süheyla hanım amca dediği Akifâin derdini belki anlarım umuduyla yanına geldi. Oânu konuşturmaya çalışıyordu. Nihayet O, derdini anlattı:
-Halide Edip Hanım beni görmek ve İstiklal Marşından dolayı tebrik eylemek istemiştir. Halbuki evvelki akşam tekke odasına gelen bir takım adamlar bu hanım aleyhine bir sürü laflar söylediler de onları susturmak vazifem iken yapamadım. Şimdi ben ahlakça o hanımın çok altında bir mevkiye düştüm. O bana gelipte âne güzel yazmışsınızâ deyince ne cevap vereceğim?
Akif, günlerce bundan ızdırap çekti durdu.
Hasan Basri Çantayâın Akifâle ilgili bir çok hatırasından biri şöyle:
âHiç unutmam; bir akşam bizi Ankaraâda evine çay içmeye çağırmıştı. Biz gitmek üzereyken O koşa koşa geldi. Dedi ki:
â-Akşam çayını sizde içeceğiz.â Ben tabi memnun oldum. Fakat bunun sebebini de anlamak isterdim. Sordum gülerek:
-Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler, dedi.
O odadaki mefruşatı zaten o tek kilimden ibaretti, ve o tek kilimi bir fakire veren ta kendisiydi..Bir milletin kaç ferdinin kalbli milletine hizmet için atıyorsa, milletin kalbi o kadar güçlenir. Çünkü milletlerin kalbi fertlerin kalbine dağılmıştır.
Geçmiş, bütün eser ve zaferleriyle âYapmam gerekirâ diyen insanların inşa ettiği bir yapıdır. Geleceği de âYapmam gerekirâ diyenler kuracaktır.
âBundan ben sorumluyum. Bunu benim başarmam gerekir. Bunu benden başka yapacak kimse yokâ diyenlerin bıraktığı zafer ve medeniyet abidelerinin ortasında yaşayanların âBen birşey yapamam. Sorumluluk bana ait değildir.â diye düşünmeleri insan için ayıp, millet için tehlikelidir.
âKazığa çakılmayı göze alamayanlar inançlarını zihinlere çakamazlar.â
Beşinci Bölüm: Veren Eller
İhtiyaç sahiplerini görmemezliğe geldiğimiz anlar Allahâa bir yabancı gibi davrandığımız anlardır.
Hani biz Allahâı bilirdik, Oânu tanırdık, Oânu işitirdik?
Ya bu yabancı halimiz nedir?
İsterken coşkun, verirken asık suratlı mı olmalıyız?
Zaruretin kapısında inleyenler gözyaşları içinde âAllahâım yardım vaadetmiştin⦠Rızkımızı göndereceğini söylemiştinâ derler.
Rızıkları gasbedenler, mallarını üstüste yığanlar çirkin iş yapıyorlar. âÇok kadının kulağındaki küpe aslında muhtaçların birer damla gözyaşıdır.â
Bağışlayacağın zaman, Allah için bağışla. Çünkü Allah için ne verirsen geri alırsın.
Bingöl de bir zekat verme-alma sahnesinin şahitleri gördüklerini bize şöyle naklettiler:
Zekatını verecek mümin, zekatını vereceği müminin evine gitti ve Oâna dedi ki:
â-Öyle hasta vardır ki şifası bir sağlıklı kişide emanettir. Öyle darda olan kişi vardır ki ferahlığı bir bollukta olan kişide emanetti. Allah, emanetleri vermemizi buyuruyor. Seninde bizde bir miktar emanetin vardı. Emanetini getirdik kardeşim. Nasip eden Allah'a hamd olsun... Buyrunuz emanetinizâ¦â
Ve emaneti alandan vakar içinde bir dua⦠Bir şükran⦠Hepsi o kadar.
Rabbim, rızkını gaspetmeyenlere bak!
Rabbim, cömertlere bak. Emanetine ihanet etmeyenlere bak.
İnsan yediği içtiği ile değil yedirip içirdiği ile giydikleriyle değil giydirdikleriyle insan olur ve büyür. Bizi güzel yapan güzel gösteren kendi üstümüzdekiler değil, başkalarının üstüne verdiklerimizdir.
Gerçek görüntümüz başkalarındaki görüntümüzdür.
Bugün aydınlattığımız, yüzünü güldürdüğümüz her insan, yarın yine bizim yolumuza bir ışık hüzmesi gibi dökülecek, Oânun bugün ki tebessümü yarın bize canlı bir gülüş olacak.
âBizim yolumuz İsa gibi göklere doğrudur. Bu dünya ise baştan başa eşeklerin otlağıdır.â diyor Nasır-ı Hüsrev.
Kim dünya hayatın da kendisi için güzel olan şeylerden başkası içinde harcarsa, gerçek dünyada o harcadıklarıyla safa sürecektir.
Cimri, malının eksilmesinden korkar.
Cimri, Allahâa itimatsızlık gösteren adamdır.
âAllahâa itimatsızlık göstermeâ gibi tüyler ürpertici, boğazları kurutan, vücutları titreten bir çirkinliği süs gibi taşıyan kimi adamların âiman davasıâ gütmesi de herhalde zamanımızın özelliklerinden biridir.
Altıncı Bölüm: Büyük Karargah
Prof. Dr. İbrahim Canan şöyle anlatır:
âAilenin onsekiz yaşındaki oğlu son derece dindardı. Buna hayret etmiştik. Bir vesile ile babasına sordum:
-Diyelim ki siz bellli bir yaştan sonra araştırarak Müslüman oldunuz. Sizin dindarlığınız normal. Ama bu genci, Fransa gibi bir ülkede bu kadar sağlam bir İslami çizgide nasıl yetiştirdiniz?
Fransız babanın İbrahim Cananâa verdiği cevap ailenin önemini ve burada yapılacak eğitimin bütün ilmi temellerini özetler mahiyettedir.
â-Allahâın çocuklara verdiği fıtrattan istifade ettik.â
Erkeğin bozuk olduğu birçok aile kadının sağlamlığı sebebiyle hayatını sürdürebilmektedir ama kadının bozulduğu bir ailenin ayakta kalması mümkün değildir.
Yedinci Bölüm: Bir İtalyanla Sohbet
Eiseleyâin dünya tanımı şöyleydi: âDünya öyle bir yer ki burada bir örümcek bile sürekli yatıp uyumaya karşı çıkar ve bir yıldıza ağ kurmak gerekse bile bunu yapma yolunda ölebilir.â
İlim, Allahâın sırlarını ve Oânun koyduğu kanunları keşfetme sanatıdır. Bu sanatın sanatkarına öyle muhtacız, öyle hasretiz ki.
Herbert Read âHer sanat insanın güç bir işte kudretini seve seve harcamasıyla başlar.â Diyor.
Kudretinizi seve seve harcayacaksınız. âYoruldun, dinlenâ diyenlere Victor Hugoânun cevabını tekrarlayacaksınız:
âDinlenmek için önümde bir ebediyet var.â
Ana rahmindeki çocuğa bu dünyanın güzelliklerinden ne kadar bahsetseniz boştur. O, dünyanın bir zindan olduğunu iddia edip duracaktır.
âKoyunlar ne kadar yem yemiş olduklarını çobanlarına gidip göstermezler ama yedikleri yemi iyice sindirdikten sonra süt ve yün yaparlar. Sen de bilgisizlere özlü düşünceler sayıp dökme. İyice sindirmişsen bunlara davranışlarınla görün.â
Sekizinci Bölüm: İmamların Kürsüsünden
İmam-ı Azam Ebu Hanifeâ¦
Asıl adı Numan. Miladi 699'da doğdu.
İlimde, edebiyatta, hikmette ve ilmini yaşamakta âaşılması mümkün olmayanâ bir denizdi.
Yolda giderken karşısından gelen bir adamın öteki tarafa geçtiğini görünce sordu:
-Neden beni görünce yolun karşısına geçtin?
Adam utandı.
-Size olan borcumu hala ödeyemedim. Sizinle karşı karşıya gelmekten utanıyorum.
Ebu Hanife üzüldü.
Şu karşılığı verdi:
-Şu andan itibaren borcunu vermiş kabul ettim. Beni her gördüğünde seni rahatsız ettiğim için hakkını helal et.
İmam-ı Malikâ¦
Yaşının ilerlemesine rağmen Medineâde asla binek kullanmadı:
â-Resulullahâın bulunduğu bir şehirde hayvana binip ayaklarımı sallaya sallaya gitmekten utanıyorum. Buna cesaret edemem.â
İmam-ı Şafiâ¦
âCimri bir adam, mal toplamaya karşı nasıl hırs duyarsa, ben de ilme karşı öyle alaka duyuyorumâ diyen imam. â-ilim öğrenilen değil, yaşanandır. Yaşanmayan ilim, geçmeyen para gibidir. Sahibine gerçekte faydası olmaz.â
İmam-ı Ahmet Bin Hanbelâ¦
Ak sakallı bir ihtiyarken bile elinde kalem ilim meclislerinde bilgi devşirdi.
Halindeki güzelliği, ibadetlerindeki yüceliği övenlere şöyle demektedir:
â-Sonuna bak!â
Ve dua:
âYa Rab⦠Sonumu hayreyle. Son nefesimde imanımı yar eyle!â
Yayınevi : Timaş Yayınları
Baskı : İstanbul / 1995 / 280 shf.
âGıybet, alçakların otladığı bir otlaktır.â
Birinci Bölüm: Atlar ve Sinekler
Dünya çapında büyük adam olmak dünya çapında sorumluluk duymakla mümkündür. Darwinâin eseri fırtınalara sebep oldu. Fakat o eserini ihtiyatlı bir yaklaşımla kaleme almıştı. Kitabının sonraki basılışlarında şöyle der:
âBazen bir konuyu yıllarca inceledikten sonra gayet delice bir doktrine varan, sonra da bu doktrinin doğruluğuna hem kendilerini hem de başkalarını inandırmaya çalışan bazı insanları düşünüyorum da kendimin de bu manyaklardan birisi olmamdan korkuyorum.â
Böyle bir insan olmak için kendisi bir katkıda bulunmadı. Fakat sonraki yıllarda bilhassa Allahâsız bir cemiyet peşinde koşan yarım akıllı bir çok yarım aydın Oânu âO manyaklardan biri haline getirdiler.â
Darwinâin ilmi çalışmaları için gösterdiği çalışma, yaptığı araştırmalar, katlandığı zorluklar, bugün bize araştırmaları sonunda vardığı neticeden daha doğru ve güzel şeyler söylüyorlar.
Darwinâin teorilerinin yanlışlığı bugün tamamen ispat edilmiştir. Bu ispatı yapanlar da din adamlarından çok ilim adamları olmuştur.
âBir gün bir ağacın kurumuş kabuğunu gördüm. Orada iki tane hiç rastlamadığım böcek buldum. Derhal birini bir elimle, diğerini de diğer elimle yakaladım. Fakat tam o sırada başka bir cinsten seyrek rastlanır üçüncü bir böcek daha gördüm. Bu böceği kaybedemezdim. Onu yakalayabilmek için hemen sağ elimdeki böceği ağzıma attım. Fakat böcek dilimi soktu. Dilim yanmaya başladı. Çaresiz böceği tükürdüm. Hem o kayboldu. Hem ağacın üzerindeki üçüncü böcek kaçtı.â
Şu üç şey: irade, çalışma ve başarı, bizim bütün hayatımızı kaplar. İrade, parlak ve mesut bir mesleğin kapılarını açar. Çalışma, eşiği atlayıp ilerlememize yardım eder. Yolculuğun sonunda erişeceğimiz başarı da bütün gayretlerimizi mükafatlandırır.
âAllahâ inancı, her esere can veriyor, her eseri âbüyükâ yapıyor. Büyük eseri idrak etmek için büyük olmak gerekir. Büyük dinleyiciler olmasaydı büyük bestekarlar olmayacaktı.
Charles François Gounod en önemli eserinin adını âÖlüm ve Hayatâ koymuştu. Ölümü hayattan önce düşünmesinin sebebini soranlara şu cevabı veriyordu: â-Ölüm hayat denilen hayal devresinin sonu olabilir ama o gerçek hayatın başlangıcı, ruhun ölümsüz hayatının başlangıcı demektir.â
Bir öğleden sonra masasında çalışırken başı öne düştü. Ölmüştü. Karısı hemen ev halkını susturdu. âAmanâ dedi: â-Rahatsız etmeyin. Ölüm hayatın başlangıcı demişti.
Beethoven yenilik peşinde koşmasını kıyasıya eleştirenlere karşı şöyle diyordu: â-Bir kaç sineğin ısırması, yarışı kazanmaya azmetmiş bir atı durduramaz.â
1685-1750 yılları arasında yaşayan ünlü besteci Johann Sebastian Bach, Avrupaâda büyük besteciler devrinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
Bach şöyle diyordu: âAllah herşeyi bir ahenk içinde yaratmıştır. Oânun kulu Bach da eserlerini aynı esasa göre vermelidir. Onun için müzikte armoni önemlidir.
Bachâa göre müziğin gayesi şudur: âMüziğin tek gayesi Allahâın hoşnutluğunu kazanmaktır. Dinine bağlı herhangi bir kimse çok çalışırsa en az benim kadar başarılı olabilir.â
âAllahâa bağlanan kimseler çok çalışmalıdır. İnsan, yeryüzünde çok çalışmazsa Allahâın huzuruna rahat çıkamaz. Çok çalışmak ne demektir? Çok çalışmak ağır yükü yerden kaldırıp omuzlara almaktır. Allahâa dolu omuzlarla gidilmelidir.â
İkinci Bölüm: İnsanlar ve Fırınları
İnsanı insan eden huzur değil, gayrettir. Kolaylık değil, güçlüktür. İyi bir gemici en iyi tecrübesini fırtınalar ve dalgalar arasında elde eder. Cesaret, güven ve yüksek disiplin ruhu böyle kazanır.
Dikkatsiz bir insan için Rus atasözü şöyle der: âOrmanda yürür de yakılacak ağaç göremez.â tünelini yapan Sir Isambard Brunor küçük bir gemi kurdunun hareketlerinden ilham almıştır. Sir Brunor bu küçücük mahlukun iyi teçhiz edilmiş başıyla tahtayı önce bir istikamette kemirerek tünel açtığını, tünel tamamlanınca da bunun çatısı ile yan duvarlarını bir nevi vernikle nasıl cilaladığını görmüş. İşte kurdun bu hareketini büyük ölçüde kopya edince Sir Brunor, Thames üzerindeki büyük eserini meydana getirmiştir.
Günde boş harcanan saatlerden sadece bir tanesinden faydalanmasını bilse alelalde kabiliyetteki bir insan bile bilgilerden birine tamamen hakim olabilir.
Zamanın meyve vermeden geçip gitmesine müsaade edilmemelidir. Mason Good Londra da hastalarını ziyarete giderken araba içinde Lucretiusâu tercüme etti. Dr. Burney müzik dersi vermek için at sırtında bir öğrencinin evinden öteki öğrencinin evine gittiği sırada Fransızca öğrenmiştir.
Robert Southey diyor ki:
âHastalığa karar vermiş olanlar için tedavi yoktur. Görevini yapan hiç kimse dünyanın sıkıntılarından şikayet etmez. Sıhhati, elleri, gözleri ve zamanı olan öğrenim görmüş bir insan amacına ulaşamamışsa, Allahâın verdiği bu nimetlere layık olamamış demektir.â
Üçüncü Bölüm: Son Ders
Hastalıkların bile birer öğretmen, birer vaiz olduğu hayatta, hiçbir şeyin hiç kimsenin öğretmenliğini küçümsemeyin. Nietzche için hastalık, ruhun sporuydu. Stefan Zweigh için hastalığın ızdırabı bilgiçliğin kapısıydı. Said Nursi için hastalık, karanlık bir dönem değil, herşeyin daha iyi görülmesini sağlayan bir aydınlıktı. Oâna göre hastalık bile insanın emrindeydi. Çünkü düşünceyi doğuruyor, fazlalıklardan arındırıyor, ufku berraklaştırıyor, hata ve günahlara karşı pişmanlığı harekete geçiriyordu.
Browningâin dediği gibi nefsi ile savaşmayan adam değerli bir adam değildir. İnsan en büyük zaferleri kendisi ile savaşa tutuştuğunda kazanabilir.
Kalbinizle ve işinizle Allahâa dayanın. Bunun adı duadır. Büyük piyanist Pederewski, tükenmez enerjisini şöyle açıklamıştı:: âDuadan önce sadece çıraktım. Ben dua ile ustalaştım.â Demek işinizde bir duadır. İşinize verdiğiniz önem, onu en iyi şekilde yapmak için göstereceğiniz gayret ve temiz bir kalple Allahâtan neticeyi istemek duadır. Duasız bir adam olmayın.
Nasrettin Hocaâya gelen bir adam der ki:
-Hocam haftalardır gözüm ağrıyor, kan çanağı haline geldi. Bana bir ilaç tavsiye edinâ¦
Nasrettin Hocanın tavsiyesi şu olur:
-Bir parmak karasakız alıp gözüne koy hemen iyi olur.
Adam tereddüt etmeden hocanın tavsiyesine uyar akşam yatarken gözüne bir parmak karasakız koyar, sabah kalkınca da güç bela sökmeye çalışır. Bir de ne görsün? Gözünün biri hemen hemen hiç görmüyor. İlaç diye gözüne koyduğu karasakız gözünü iyice berbat etmiş.
Bütün öfke ve hışmıyla hocaya koşup çıkışır:
-Tavsiyenizi yerine getirdim hoca efendi⦠Ama gözüm büsbütün kör oldu.
Hoca fütursuz ve kaygısız:
-Acayip! der. Benim parmağım ağrımıştı da karasakız sarmıştım, iyi olmuştu. Karasakız ilaç derler, demek kimine iyi gelir kimine gelmez.
Para karasakız gibidir. Onu elinde tutarsan iyi gelir. İlaç olur ama kalbine koyarsan kalp gözünü kör eder. Maneviyatı göremez olursun.
Demek paranın yeri eldir, ceptir, kesedir, kasadır ama gönül değildir. Parayı iç alemine koyan adam onun kölesi olur. Parayı elinde tutan adam ona efendi olur. Hepimiz gönlümüzdekinin kölesiyiz.
Sinan Paşa âAşk bir incidir her denizde bulunmaz.â der.
âAşk bir incidir ki her kulakta salınmaz. Aşk bir nurdur her gözde görünmez. Aşk bir huzurdur, her derunda bulunmaz. Aşk bir zevktir onun da başka bir dili var aşk bir şevktir onun da ayrı ehli var. Bülbülleri şakıtan, dolapları inleten, aşktır. Gülleri açtıran, gül yüzleri ortaya çıkaran aşktır. Her başın bir sevdası var. Her dehanın Allahâtan bir lezzeti var.
İlahi! Her mevcudun nuru senden. Her mümkünün zuhuru senden. Her zikredenin zikrettiği sensin⦠Her şükredenin şükrettiği sensin.
İnsanı insan yapan bu aşktır. Bu idraktirâ¦Kendini idrak eden kendine aşık olmaz. İnciler taşıyan denizler âparaâ diye dalgalanmaz.
Dördüncü Bölüm: Çekirge ve Adam
Mahir İz Hocaâ¦
Oânun ilk dersinin konuları hep aynıdır: Besmele ve İstiklal Marşı.
Öğrencilerinden Mustafa Uzun, imamlık görevinden ilk maaşını aldığında Mahir İz Hoca maaşının yüzde iki buçuğunu hemen ayırttırır. âZekat vereceksin.â der. Mustafa Uzun: âAman hocam⦠Zekat için bir ölçü varâ deyince şu cevabı alır: â-Bir sürü muhtaç insan var. Onların ölçü beklemeye tahammülü yok.
Oânun, öğrencilerinden Mustafa Özâe yazdığı mektuptaki şu ikazının manasını çözebilenler herhalde ok gibi yerlerinden fırlayacaklar ve bu ikazın gereğini yerine getireceklerdir: âKabiliyet ve liyakat sahiplerinin kalabalık arasında kaybolmalarını istemem. İnsanoğlu, toplumda layık olduğu mevkide bulunmazsa ve buna yöneticiler sebep oluyorsa bu bir zulümdür. Eğer layık kişi, hakkını aramakta, layık olduğu mevkiye gelmekte yeterli çabayı göstermekle ihmalkar davranırsa zalimin yardımcısıdır.
Mahir İz Hocaâya sorulur,
â-Hocam, siz elli altmış yetmiş sene evvelini dün gibi söylüyorsunuz! Nasıl oluyor bu iş?
Cevap bir âhafıza dersiâdir.
â-Oğlum biz Osmanlı ilk mektebine gittik. Bize ilk gün yolda nasıl yürünür, bunun kaidesini öğrettiler. Göz ayağın ucunda olacak yolda yürürken! Gözümüz hep ayağımızın ucundaydı. Hep önümüze bakardık. Sizler boyuna etrafınıza bakıyorsunuzâ¦Ona bak şuna bakâ¦Sizde hafıza olmaz. Günahı göz işlerse de belasını gönül çeker. Gözler bakar, gönül rahatsız olur ve hafıza zayıflar.
Abdülaziz Bekkine Hazretleri:
âDünyada herşeyin bir ölçüsü tartısı vardır. Sevginin tartısı da fedakarlıktır. Fedakarlık yapmayanların sevgisine inanılmaz.â
âBir tas süt içine iğne ucu kadar bir pislik konsa o süt içilmez, dökülür. Herhangi bir hal ve hareket de iğne ucu kadar küçük görünse de bütün ibadetlerimizin ve inancımızın bozulmasına sebeb olabilir.â diyordu.
Söze, âBen Vaniköyâde oturuyordum.â Diye başlıyor Fatih Gökmen:
â-Mehmet Akifâde Beylerbeyiânde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeği kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle boralı yağmurlu bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Miaddan biraz evvelki vapurda çıkmadı. Diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşularımdan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktimde evime döndüm. Bir de ne işiteyim! Akif, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış. âSelam söyleâ demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş. Ertesi gün kendisini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim. Dinlemedi. â Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.âdedi.
Benimle tam altı ay dargın kaldı
Emin Erişirgil âBir gün Akif evine çok canı sıkkın gelmiştiâ diye anlatır
âArkadaşının kızı Süheyla hanım amca dediği Akifâin derdini belki anlarım umuduyla yanına geldi. Oânu konuşturmaya çalışıyordu. Nihayet O, derdini anlattı:
-Halide Edip Hanım beni görmek ve İstiklal Marşından dolayı tebrik eylemek istemiştir. Halbuki evvelki akşam tekke odasına gelen bir takım adamlar bu hanım aleyhine bir sürü laflar söylediler de onları susturmak vazifem iken yapamadım. Şimdi ben ahlakça o hanımın çok altında bir mevkiye düştüm. O bana gelipte âne güzel yazmışsınızâ deyince ne cevap vereceğim?
Akif, günlerce bundan ızdırap çekti durdu.
Hasan Basri Çantayâın Akifâle ilgili bir çok hatırasından biri şöyle:
âHiç unutmam; bir akşam bizi Ankaraâda evine çay içmeye çağırmıştı. Biz gitmek üzereyken O koşa koşa geldi. Dedi ki:
â-Akşam çayını sizde içeceğiz.â Ben tabi memnun oldum. Fakat bunun sebebini de anlamak isterdim. Sordum gülerek:
-Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler, dedi.
O odadaki mefruşatı zaten o tek kilimden ibaretti, ve o tek kilimi bir fakire veren ta kendisiydi..Bir milletin kaç ferdinin kalbli milletine hizmet için atıyorsa, milletin kalbi o kadar güçlenir. Çünkü milletlerin kalbi fertlerin kalbine dağılmıştır.
Geçmiş, bütün eser ve zaferleriyle âYapmam gerekirâ diyen insanların inşa ettiği bir yapıdır. Geleceği de âYapmam gerekirâ diyenler kuracaktır.
âBundan ben sorumluyum. Bunu benim başarmam gerekir. Bunu benden başka yapacak kimse yokâ diyenlerin bıraktığı zafer ve medeniyet abidelerinin ortasında yaşayanların âBen birşey yapamam. Sorumluluk bana ait değildir.â diye düşünmeleri insan için ayıp, millet için tehlikelidir.
âKazığa çakılmayı göze alamayanlar inançlarını zihinlere çakamazlar.â
Beşinci Bölüm: Veren Eller
İhtiyaç sahiplerini görmemezliğe geldiğimiz anlar Allahâa bir yabancı gibi davrandığımız anlardır.
Hani biz Allahâı bilirdik, Oânu tanırdık, Oânu işitirdik?
Ya bu yabancı halimiz nedir?
İsterken coşkun, verirken asık suratlı mı olmalıyız?
Zaruretin kapısında inleyenler gözyaşları içinde âAllahâım yardım vaadetmiştin⦠Rızkımızı göndereceğini söylemiştinâ derler.
Rızıkları gasbedenler, mallarını üstüste yığanlar çirkin iş yapıyorlar. âÇok kadının kulağındaki küpe aslında muhtaçların birer damla gözyaşıdır.â
Bağışlayacağın zaman, Allah için bağışla. Çünkü Allah için ne verirsen geri alırsın.
Bingöl de bir zekat verme-alma sahnesinin şahitleri gördüklerini bize şöyle naklettiler:
Zekatını verecek mümin, zekatını vereceği müminin evine gitti ve Oâna dedi ki:
â-Öyle hasta vardır ki şifası bir sağlıklı kişide emanettir. Öyle darda olan kişi vardır ki ferahlığı bir bollukta olan kişide emanetti. Allah, emanetleri vermemizi buyuruyor. Seninde bizde bir miktar emanetin vardı. Emanetini getirdik kardeşim. Nasip eden Allah'a hamd olsun... Buyrunuz emanetinizâ¦â
Ve emaneti alandan vakar içinde bir dua⦠Bir şükran⦠Hepsi o kadar.
Rabbim, rızkını gaspetmeyenlere bak!
Rabbim, cömertlere bak. Emanetine ihanet etmeyenlere bak.
İnsan yediği içtiği ile değil yedirip içirdiği ile giydikleriyle değil giydirdikleriyle insan olur ve büyür. Bizi güzel yapan güzel gösteren kendi üstümüzdekiler değil, başkalarının üstüne verdiklerimizdir.
Gerçek görüntümüz başkalarındaki görüntümüzdür.
Bugün aydınlattığımız, yüzünü güldürdüğümüz her insan, yarın yine bizim yolumuza bir ışık hüzmesi gibi dökülecek, Oânun bugün ki tebessümü yarın bize canlı bir gülüş olacak.
âBizim yolumuz İsa gibi göklere doğrudur. Bu dünya ise baştan başa eşeklerin otlağıdır.â diyor Nasır-ı Hüsrev.
Kim dünya hayatın da kendisi için güzel olan şeylerden başkası içinde harcarsa, gerçek dünyada o harcadıklarıyla safa sürecektir.
Cimri, malının eksilmesinden korkar.
Cimri, Allahâa itimatsızlık gösteren adamdır.
âAllahâa itimatsızlık göstermeâ gibi tüyler ürpertici, boğazları kurutan, vücutları titreten bir çirkinliği süs gibi taşıyan kimi adamların âiman davasıâ gütmesi de herhalde zamanımızın özelliklerinden biridir.
Altıncı Bölüm: Büyük Karargah
Prof. Dr. İbrahim Canan şöyle anlatır:
âAilenin onsekiz yaşındaki oğlu son derece dindardı. Buna hayret etmiştik. Bir vesile ile babasına sordum:
-Diyelim ki siz bellli bir yaştan sonra araştırarak Müslüman oldunuz. Sizin dindarlığınız normal. Ama bu genci, Fransa gibi bir ülkede bu kadar sağlam bir İslami çizgide nasıl yetiştirdiniz?
Fransız babanın İbrahim Cananâa verdiği cevap ailenin önemini ve burada yapılacak eğitimin bütün ilmi temellerini özetler mahiyettedir.
â-Allahâın çocuklara verdiği fıtrattan istifade ettik.â
Erkeğin bozuk olduğu birçok aile kadının sağlamlığı sebebiyle hayatını sürdürebilmektedir ama kadının bozulduğu bir ailenin ayakta kalması mümkün değildir.
Yedinci Bölüm: Bir İtalyanla Sohbet
Eiseleyâin dünya tanımı şöyleydi: âDünya öyle bir yer ki burada bir örümcek bile sürekli yatıp uyumaya karşı çıkar ve bir yıldıza ağ kurmak gerekse bile bunu yapma yolunda ölebilir.â
İlim, Allahâın sırlarını ve Oânun koyduğu kanunları keşfetme sanatıdır. Bu sanatın sanatkarına öyle muhtacız, öyle hasretiz ki.
Herbert Read âHer sanat insanın güç bir işte kudretini seve seve harcamasıyla başlar.â Diyor.
Kudretinizi seve seve harcayacaksınız. âYoruldun, dinlenâ diyenlere Victor Hugoânun cevabını tekrarlayacaksınız:
âDinlenmek için önümde bir ebediyet var.â
Ana rahmindeki çocuğa bu dünyanın güzelliklerinden ne kadar bahsetseniz boştur. O, dünyanın bir zindan olduğunu iddia edip duracaktır.
âKoyunlar ne kadar yem yemiş olduklarını çobanlarına gidip göstermezler ama yedikleri yemi iyice sindirdikten sonra süt ve yün yaparlar. Sen de bilgisizlere özlü düşünceler sayıp dökme. İyice sindirmişsen bunlara davranışlarınla görün.â
Sekizinci Bölüm: İmamların Kürsüsünden
İmam-ı Azam Ebu Hanifeâ¦
Asıl adı Numan. Miladi 699'da doğdu.
İlimde, edebiyatta, hikmette ve ilmini yaşamakta âaşılması mümkün olmayanâ bir denizdi.
Yolda giderken karşısından gelen bir adamın öteki tarafa geçtiğini görünce sordu:
-Neden beni görünce yolun karşısına geçtin?
Adam utandı.
-Size olan borcumu hala ödeyemedim. Sizinle karşı karşıya gelmekten utanıyorum.
Ebu Hanife üzüldü.
Şu karşılığı verdi:
-Şu andan itibaren borcunu vermiş kabul ettim. Beni her gördüğünde seni rahatsız ettiğim için hakkını helal et.
İmam-ı Malikâ¦
Yaşının ilerlemesine rağmen Medineâde asla binek kullanmadı:
â-Resulullahâın bulunduğu bir şehirde hayvana binip ayaklarımı sallaya sallaya gitmekten utanıyorum. Buna cesaret edemem.â
İmam-ı Şafiâ¦
âCimri bir adam, mal toplamaya karşı nasıl hırs duyarsa, ben de ilme karşı öyle alaka duyuyorumâ diyen imam. â-ilim öğrenilen değil, yaşanandır. Yaşanmayan ilim, geçmeyen para gibidir. Sahibine gerçekte faydası olmaz.â
İmam-ı Ahmet Bin Hanbelâ¦
Ak sakallı bir ihtiyarken bile elinde kalem ilim meclislerinde bilgi devşirdi.
Halindeki güzelliği, ibadetlerindeki yüceliği övenlere şöyle demektedir:
â-Sonuna bak!â
Ve dua:
âYa Rab⦠Sonumu hayreyle. Son nefesimde imanımı yar eyle!â
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 2
- Görüntüleme
- 200
- Cevaplar
- 2
- Görüntüleme
- 94
- Cevaplar
- 3
- Görüntüleme
- 76
