noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Almira2 1
Almira2
romegames 1
romegames
D 1
delimuratt
melankolıa18 1
melankolıa18
shrpnl 1
shrpnl
Fethi Polat 1
Fethi Polat
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Best Studio 1
Best Studio
Agora Metin2 1
Agora Metin2
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Toplumsal Tabakalaşma

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan zeyn0
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 1
  • Görüntüleme Görüntüleme 11K

zeyn0

Gönüllerin Admini
Fahri Üye
TM Üye
Katılım
7 Eki 2010
Konular
9,213
Mesajlar
34,101
Reaksiyon Skoru
4,131
Altın Konu
1
TM Yaşı
15 Yıl 8 Ay 5 Gün
Başarım Puanı
400
MmoLira
183
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

TOPLUMSAL TABAKALAŞMA
Bir toplumda tabakalaşma sınıflar arası farklılaşmadan doğar tabakalar arasındaki bireyler arasında farklılaşma görülebileceği gibi aynı toplumsal tabaka( katman )içindeki bireyler arasında da farklar bulunabilir aynı tabaka içindeki farklar sosyal sınıfları oluşturur. Neden toplumdaki kimi grupların ötekilerden daha fazla servet ve güçleri vardır? Çağcıl toplumlardaki eşitsizlik hangi ölçüdedir? Düşük bir basamakta yer alan birisinin ekonomik merdivenin üst basamaklarına erişebilme şansı ne kadardır? Bugünün varlıklı toplumlarında neden yoksulluk bu kadar kalıcıdır? Bunlar, bu bölümde ortaya koyup yanıt arayacağımız kimi sorulardır. Toplumsal eşitsizliklerin incelenmesi, sosyolojinin en önemli ilgi alanlarından birisidir, çünkü insanların erişebildiği maddi kaynaklar, onların yaşamım büyük ölçüde belirlemektedir.

TOPLUMSAL TABAKALAŞMA SİSTEMLERİ
Eşitsizliklere bütün insan toplumlarında rastlanmaktadır. Servet ve güç arasındaki farklılıkların neredeyse hiç olmadığı en yalın kültürlerde bile, bireyler arasında, erkeklerle kadınlar arasında, gençlerle yaşlılar arasında eşitsizlikler vardır. Bir kişi, örneğin, avcılıkta özel bir yeteneği olduğu için ya da ataların ruhlarına özel bir erişimi olduğuna inanıldığı için, ötekilerden daha yüksek bir statü elde edebilir. Eşitsizlikleri betimlemek için, sosyologlar TOPLUMSAL TABAKALAŞMA' dan söz ederler. Tabakalaşma, farklı insan gruplaşmaları arasındaki yapılaşmış eşitsizlikler olarak tanımlanabilir. Tabakalaşmayı daha çok, dünya yüzeyindeki jeolojik kaya katmanları biçiminde düşünmek yararlıdır. Toplumlar, daha çok tercih edilenin en üstte, daha az ayrıcalıklı olanın da en alta yakın olduğu bir hiyerarşi içinde "tabakalar"dan oluşmuş diye düşünülebilir.
Dört ana tabakalaşma sistemi ayırt edilebilir: Kölelik, kast, mülk sistemi ve sınıf. Bunlar, kimi zaman, birarada bulunabilirler: Örneğin, kölelik, eski Yunan ile Roma' da ve A.B.D. de İç Savaş öncesi güney eyaletlerinde sınıflarla birlikte yanyana varolmuştur.
Kölelik
Kölelik, kimi insanlara bir mal olarak başkalarının sahip olunduğu aşın bir eşitsizlik biçimidir. Köle sahipliğinin yasal koşulları, değişik toplumlar arasında farklılıklar göstermektedir. Kimi zaman köleler, yasayla bütün haklardan yoksun bırakılırlarken -güney A.B.D.'de olduğu gibi- öteki örneklerde konumları bir hizmetçininkine yakındır.
A.B.D., Güney Amerika ve Batı Hint Adalarında on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda, köleler hemen hemen bütünüyle plantasyon işçileri ve ev hizmetçileri olarak kullanılmıştır. Buna karşın eski Atina'da, pek çok ortamda, kimi zaman büyük sorumluluk sahibi olunan konumlarda kölelere rastlanmakladır. Köleler, politik konumlardan ve askerlikten dışlanmışlarsa da, öteki türdeki mesleklerin çoğunda bulunmaktaydılar. Bunlardan bir bölümü okuryazardı ve hükümet görevlileri olarak çalışmaklaydılar; pek çoğu zanaat becerileri konusunda eğitim görmüşlerdi. Yönetici grupların ticaret ve tüccarlık hakkında olumsuz düşüncelerinin olduğu Roma'da köleler, kimi zaman iç yaparak çok zengin olmuşlardı; kimi zengin kölelerin kendi köleleri bile vardı. Bununla birlikte, basamağın dibinde, antik dünyadaki plantasyonlar ya da madenlerde çalışan kölelere çok kötü davranılmaktaydı (Finley 1968,1980).
Kölelik çokluk, köle durumundakilerin gösterdikleri direniş ve savaşımları ortaya çıkarmıştır. Tarih, köle ayaklanmalarıyla doludur; kimi zaman da köleler toplu olarak kendilerini efendilerinden kurtarmayı becerebilmişlerdir. Zorunlu köle emeği sistemleri -plantasyonlar gibi- istikrarsız olma eğilimi göstermişlerdir; yüksek verimlilik yalnızca sürekli gözlem altında tutma ile vahşi cezalandırma yöntemleri yoluyla elde edilebilmekteydi. Köle emeğine dayanan sistemler, kısmen yol açtıkları savaşlar yüzünden, kısmen de ekonomik ve öteki nitelikteki teşviklerin insanları doğrudan zorlamaktan daha fazla güdülemeleri yüzünden çökmüştür. Kölelik yalınca pek etkin bir sistem değildir, Batılı güçlerin on dokuzuncu yüzyıla kadar yürüttükleri köle ticareti, köle değiş tokuşunun gerçekleştirildiği en son ancak aynı zamanda en kapsamlı-sistemdi. Kuzey ve Güney Amerika'daki kölelere özgürlük verilmesinden bu yana, biçimsel bir kurum olarak kölelik yavaş yavaş ortadan kalktı ve bugün dünya üzerinde kölelik düzeni neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.
Kast
Kast, Her şeyden önce Hindistan altkıtasındaki kültürlerle eşleşmiştir. "Kast" teriminin kendisi, Hintçe bir terim değildir; Portekizcede "ırk" ya da "saf soy" anlamına gelen casta sözcüğünden gelmektedir. Hintlilerin kendileri, bir bütün olarak kast sistemini anlatmak için tek bir terimi değil, sistemin farklı yönlerine göndermede bulunan, en önemli ikisinin varna ile jati oldukları, değişik sözcükler kullanmaktadırlar. Varna, her birisi toplumsal onur bakımından farklılaşan dört kategoriden oluşur. Bu dört grubun altında, hepsinin en altında bulunan "dokunulmazlar" yer alır. Jatiler, kast sıralarının örgütlendiği toplumsal olarak tanımlanmış gruplardır.
Kast sistemi aşırı derecede karmaşıktır ve bölgeden bölgeye de yapısı değişir bu farklılıklar öylesine büyüktür ki, gerçekte tek bir "sistem" oluşturmak yerine değişik inanç ve uygulamalar çeşitliliğinin gevşek bir biçimde birbirine bağlanmış olduğu bir bütün oluştururlar. Ne ki, hepsinde yaygın olarak paylaşılan belirli ilkeler vardır. En üstteki varnada bulunanlar, Brahminler, en yukarıdaki saflık koşulunu karşılarlarken dokunulmazlar bu bakımdan en alttadır. Brahminler, dokunulmazlarla belirli türdeki temaslardan kaçınmaktadırlar ve dokunulmazlara, yalnızca hayvanlarla ya da temiz olmadığı düşünülen şeylerle fiziksel temas içine girme izni verilmiştir. Kast sistemi, yeniden doğuşa olan Hindu inancı ile sıkı sıkıya bağlantılıdır; kendi kastlarının ayin ve ödevlerini yerine getirmekte başarısız olan kişilerin, yeniden doğuşlarında daha düşük bir konumda olacaklarına inanılmaktadır.
Hindistan'ın kast sistemi hiçbir zaman bütünüyle durağan olmamıştır. Bireylerin bir kasttan ötekine geçişleri yasaklanmışsa da, bütün bir grup kast hiyerarşisi içerisindeki konumunu değiştirebilir ve sıklıkla değiştirmiştir de.
Kast kavramı kimi zaman. Hindistan'da kullanıldığından başka bir biçimde de, iki ya da daha çok etnik grubun büyük ölçüde birbirlerinden ayrıldığı ve ırk saflığı anlayışının benimsendiği durumlarda da kullanılmaktadır, Böyle durumlarda, sözkonusu gruplar arasındaki evlilikleri yasaklayan güçlü tabular (kimi zaman da yasal düzenlemeler) bulunmaktadır. A.B.D.' nin güney eyaletlerinde kölelik kaldırıldığında, siyahlar ve beyazlar arasındaki ayrılık, kimilerinin kast terimini bu tabakalaşma sistemi için kullanmasına yol açacak kadar önemli olmayı sürdürmüştü.
Kast kavramı, siyah ile beyaz arasındaki katı ayrılıkların yakın zamanlara kadar korunduğu ve bunlar arasındaki evliliğin ya da cinsel ilişkinin yasayla yasaklandığı Güney Afrika için de kullanılmaktadır.
Mülkler
Mülkler, Avrupa feodalizminin bir parçasıydı; ancak, başka pek çok geleneksel uygarlıkta da bulunmaktaydılar. Feodal mülkler, birbirlerine karşı,.bir bölümünün yasalarla belirlendiği farklı hak ve yükümlülükler olan tabakalardan oluşan bir sistemdir. Avrupa da, en yüksek mülk, aristokrasi ve soylu toprak beyliğinden oluşmaktaydı. Daha düşük bir statüye sahip olan, ancak belirli nitelikteki çeşitli ayrıcalıkları olan din adamlığı, bir başka mülkü oluşturmaktaydı. "Üçüncü mülk“ olarak adlandırılır olanlar da ortakçılardı - serfler, özgür köylüler, tüccarlar ve zanaatkarlar. Kastlara karşıt olarak, bir dereceye kadar farklı mülk sahipleri arasındaki evliliklere ya da bireysel akışkanlığa izin verilmekteydi. Örneğin, monarka yapılan özel hizmetler karşılığında, ortakçılara şövalyelik verilebilir; tüccarlar kimi zaman ünvanlar satın alabilirlerdi. Bu sistemin bir kalıntısı, doğuştan gelen ünvanların hala tanındığı ve işadamları, kamu görevlileri ve başkalarının yaptıkları hizmet-
ler karşılığında şövalyelikle ödüllendirildiği ya da lord olabildikleri İngiltere'de varlığını sürdürmektedir.
Mülkler geçmişte, doğuştan gelen soyluluğa dayanan bir geleneksel aristokrasinin bulunduğu yerlerde ortaya çıkma eğilimi göstermiştir. Ortaçağ Avrupası gibi Feodal sistemlerde, mülkler yerel malikane topluluğuyla sıkı sıkıya bağlantılıydı. Bunlar ulusal değil, yerel bir tabakalaşma sistemi oluşturmaktaydı. Çin ya da Japonya gibi daha merkezileşmiş geleneksel imparatorluklarda, bunlar daha ulusal nitelikteki bir temel üzerinde örgütlenmişlerdi. Kimi zaman, mülkler arasındaki farklılıklar, Hindu sistemindeki kadar katı olmasa da, dinsel inançlara dayanılarak haklı gösterilmekteydi.
Sınıflar
S1NIF sistemleri, kölelikten, kastlardan ya da mülklerden pek çok bakımdan başkadır. Bu bakımdan, özellikle dört farklılıktan söz edilebilir:
1. Öteki tabaka türlerinin tersine, sınıflar yasal ya da dinsel buyruklarla kurulmazlar; üyelik yasal olarak ya da gelenekle belirlenen, kalıt olarak edinilen konumlara dayanmaz. Sınıf sîstemleri, tipik olarak öteki tabakalaşma biçimlerinden daha akışkandır ve sınıflar arasındaki sınırlar hiçbir zaman açık seçik değildir. Farklı sınıflardaki insanlar arasındaki evliliklere getirilen hiçbir biçimsel kısıtlama yoktur.
2. Bir bireyin sınıfı, tabakalaşma sistemlerinin öteki türlerinde yaygın olduğu gibi, doğuştan "verili" değildir; en azından kısmen elde edilmiş niteliktedirler. Toplumsal akışkanlık -sınıf yapışı içindeki aşağı ve yukarı hareketleröteki türlerde olduğundan çok daha yaygındır (kast sisteminde, bir kasttan ötekine bireysel akışkanlık olanaksızdır).
3. Sınıflar, birey gruplaşmaları arasındaki ekonomik farklılıklara -maddi kaynakların sahipliği ile denetimindeki eşitsizliklere- bağımlıdır. Öteki tabakalaşma sistemlerinde, ekonomik olmayan etkenler (Hindistan'daki kast sisteminde dinin etkisi gibi) genellikle en önemli etkenlerdir.
4. Öteki tabakalaşma sistemlerinde, eşitsizlikler öncelikle kişisel hak ve yükümlülük ilişkilerinde -serf ile lord, köleyle efendi ya da düşük ve yüksek kasttaki kişiler arasında- dile getirilirler, Buna karşın sınıf sistemleri, esas olarak kişisel olmayan türden büyük ölçekli bağlantılar yoluyla işlerler, ör-
neğin, sınıf farklılıkları için önemli bir temel, ücret ve çalışma koşulları arasındaki eşitsizliklerde yatmaktadır; bunlar, ekonomide bir bütün olarak geçerli olan ekonomik koşulların bir sonucu olarak, belirli meslek kategorilerinde bulunan herkesi etkilerler.
Bir sınıfı, benimseyebildikleri yaşam biçimi türlerini önemli ölçüde etkileyen ortak ekonomik kaynakları paylaşan büyük ölçekli insan gruplaşmaları diye tanımlayabiliriz. Servet sahipliği, meslekle birlikle, sınıf farklılıkların birincil temelleridir. Batı toplumlarında bulunan önemli sınıflar, bir yukarı sınıf (varlıklı sanayici ve işverenler, bir de üst düzey yöneticiler -üretken kaynaklara doğrudan sahip
olan ya da onları denetleyenler); bir orta sınıf (beyaz yakalı işçilerin çoğunluğuyla profesyonelleri içeren); ve bir işçi sınıfı (mavi yakalı ya da el emeğine dayanan işlerde çalışanlar) biçimindedir. Fransa ve Japonya gibi kimi sanayileşmiş ülkelerde, dördüncü bir sınıf -köylüler (geleneksel tarımsal üretim biçimlerini sürdüren insanlar)-da yakın zamanlara kadar önemliydi. Üçüncü Dünya Ülkeleri ‘nde bugü-
ne kadar, köylüler genellikle en büyük sınıf olmuşlardır.
Şimdi, sosyolojide geliştirilmiş olan önemli tabakalaşma kuramlarını tartışmaya, özellikle bu kuramların çağcıl toplumlar bakımından önemi vurgulayarak başlıyoruz.
ÇAĞCIL TOPLUMLARDA TABAKALAŞMA KURAMLARI
En önemli kuramsal yaklaşımlar, Karl Marx île Max Weber tarafından geliştirilmişlerdir; daha sonraki tabakalaşma kuramlarının çoğu, büyük ölçüde bu ikisinin düşüncelerine dayanmaktadır. Burada, Erik Olin Wright ile Frank Parkin tarafından ortaya konan kuramları da çözümleyeceğiz. Marx ile Weber'in düşünceleri. sosyolojinin gelişiminde derin bir etki yaratmış ve disiplinin öteki pek çok alanını da etkilemiştir.
Karl Marx' ın Kuramı
Marx'ın çalışmalarının büyük bölümü, tabakalaşma ve, öncelikle, toplumsal sınıf hakkındadır; yine de Marx, şaşırtıcı biçimde sınıf kavramının sistematik bir çözümlemesini sunmakla başarısız kalmıştır. Marx'ın ölmeden hemen önce üzerinde çalıştığı elyazması (daha sonra en önemli çalışması Kapital` in bir bölümü olarak basılmıştır), tam da "Bir sınıfı oluşturan nedir?" sorusunu yönelttiğinde yanda kalmıştı. Dolayısıyla, Marx'ın sınıf kavramı, kendi yazılarının bütününden, yeniden kurulmak zorundadır. Marx'ın sınıfı irdelediği pasajlar her zaman tutarlı değildir; araştırmacılar arasında, "Marx gerçekte ne demek istedi?" konusunda pek çok tartışma olmuştur. Yine de, görüşlerinin ana çizgileri çok açıktır.
Sınıfın yapısı
Marx için sınıf, üretim araçları -insanların yaşamlarım kazanmak için kullandıkları araçlar- ile ortak bir ilişki içerisinde bulunan insanların oluşturduğu bir gruptur. Çağcıl sanayinin gelişmesinden önce, üretim araçları esas olarak toprak ve tahıl yetiştirmek ya da hayvan beşlemek için kullanılan araçlardı. Dolayısıyla, sanayi öncesi toplumlarda, iki ana sınıf, toprağa sahip olanlar da (aristokratlar, soylu toprak sahipleri ya da köle sahipleri) ile toprak üzerinde etken bir biçimde üretimi gerçekleştirenler (serfler, köleler ve özgür köylüler) idi. Çağcıl sanayi toplumlarında, fabrikalar, bürolar, makinalar ve bunları satın almak için gereken servet ya da sermaye daha önemli hale gelir., Buradaki iki ana sınıf, bu yeni üretim araçlarına sahip olanlar -sanayiciler ya da kapitalistler- ve yaşamlarını onlara emek güçlerini satarak kazananlar -işçi sınıfı, ya da Marx'ın benimsediği, bir ölçüde eskiyen terimle, proleterya - biçimindedir.
Marx` a göre, sınıflar arasındaki ilişkiler sömürüye dayanan bir ilişkidir. Feodal toplumlarda sömürü çokluk, üretimin köylülerden aristokrasiye doğrudan aktarılması biçiminde olur. Serfler, ya üretimlerinin belirli bir bölümünü aristokrat efendilerine vermek ya da her ay belirli günlerde lordun tarlasında, lord ve maiyeti tarafından tüketilecek olan tahılı yetiştirmek üzere çalışmak zorundadır. Çağcıl kapitalist .toplumlarda, sömürünün kaynağı daha az açıktır ve Marx bunun yapısına açıklık getirmek için büyük bir dikkat gösterir. Marx'ın akıl yürütmesine göre, işçiler bir iş günü boyunca, işverenlerin onların ücretlerini ödemesi için gereken miktardan daha fazla üretim yaparlar. Kapitalistlerin kendi kullanımları için alıkoyabildikleri bu artık değer, karın kaynağıdır. Sözgelimi, bir elbise fabrikasındaki bir grup işçi, günde yüz elbiseyi üretebiliyor olsun. Bu elbiselerin yarısını satmak, üretici için işçilerin ücretlerini ödemesine yetecek kadar gelir getirmektedir. Geri kalan elbiselerin satışından elde edilen gelir, kar olarak alıkonur.
Marx, kapitalist sistemin yarattığı eşitsizliklerden şaşkınlığa düşmüştü. Daha önceki zamanlarda da aristokratlar, köylülerden tamamen farklı bir biçimde, lüks içerisinde yaşıyor olsalar da, tarım toplumları görece yoksuldular. Hiçbir aristokrasi olmasaydı bile, yaşam standartları kaçınılmaz olarak düşük olurdu. Ne ki, çağcıl sanayinin gelişmesiyle birlikte, daha önce eşi görülmedik bir ölçüde servet yaratılmaya başlanmıştır; ancak işçiler kendi ürettikleri servete pek az erişebilmektedirler. Mülkiyet sahibi sınıfların ellerinde biriken servet artarken, işçiler görece yoksul olmayı sürdürürler. Dahası, çağcıl fabrikaların ortaya çıkışı ve üretimin mekanikleşmesiyle birlikte, çalışma aşırı derecede sıkıcı ve baskıcı hale gelmektedir. Servetimizin kaynağı olan emek -bir fabrikadaki, her gün, değişmeyen bir ortamda, aynı nitelikte işleri yapan bir işçinin durumunda olduğu gibi- çokluk fiziksel bakımdan yorucu, zihinsel bakımdan da usandırıcıdır.
Sınıf sisteminin karmaşıklığı
Marx'ın kuramında toplumda iki ana sınıf, üretim araçlarına sahip planlarla olmayanlar, olsa da, kendisi, gerçek dünyadaki sınıf sisteminin bu modelde öngörülenden çok daha karmaşık olduğunun farkındadır. Bu iki ana sınıfın ek olarak, Marx' ın kimi zaman geçici sınıflar dediği sınıflar da vardır. Bunlar, çağcıl toplumlardaki köylüler gibi, daha önceki bir üretim sistemi biçiminden artakalan sınıf gruplarıdır.
Marx aynı zamanda, sınıfların içinde ortaya çıkan bölünmelere de dikkat çekmektedir. Buna ilişkin olarak verilebilecek kimi örnekler şunlardır;
1. Yukarı sınıf içinde, çokluk finansal kapitalistler (bankerler gibi) ile sanayi üreticileri arasında çatışmalar vardır.
2. Küçük iş sahipleri ile büyük şirketleri yönetenler arasında çıkar farklılıkları vardır.Her iki taraf da kapitalist sınıf içerisindedir; ne ki, büyük şirketlerin yararına olan politikalar, her zaman küçük iş sahiplerinin yararına olmaz.
3. İşçi sınıfının en altında bulunan, uzun süredir işsiz olanların durumları işçilerin çoğunluğundan daha kötüdür. Bunların büyük ölçüde etnik azınlıklardan oluştuğuna sıkça rastlanır.
Marx' ın sınıf kavramı bizi, toplumdaki nesnel olarak yapılaşmış ekonomik eşitsizliklere götürmektedir. Sınıf, insanların kendi konumlarına ilişkin inançlarına değil, bir bölümünün maddi ödüllere erişiminin daha fazla olmasını sağlayan nesnel koşullara göndermede bulunmaktadır.

Max Weber` in Kuramı
Weber` in tabakalaşma yaklaşımı, Marx tarafından geliştirilen çözümlemeye dayanmaktaysa da, Weber bu çözümlemeyi değiştirmekte ve geliştirmektedir. İki kuram arasında, iki önemli fark vardır.
İlk olarak, Weber, Marx` ın sınıfın nesnel olarak belirli ekonomik koşullara dayandığı görüşünü kabul etse de, sınıf oluşumunda Marx`ın öngördüklerinden daha fazla çeşitteki ekonomik faktörün önemli olduğunu düşünmektedir. Weber` e göre, sınıf ayrılıkları yalnızca üretim araçlarının denetiminden ya da denetimlerinin olmamasından değil, mülkiyetle doğrudan doğruya ilişkisi olmayan ekonomik etkenlerden de kaynaklanmaktadır. Bu tür kaynaklar arasında, özellikle insanların, elde edebildikleri işlerin tümünü belirleyen becerileri, referansları ya da nitelikleri bulunmaktadır. Profesyonel ya da yönetici mesleklerde olanlar, mavi yakalı işlerde çalışanlara kıyasla daha fazla kazanırlar ve çalışma koşulları daha iyidir. Bunların, diplomalar, dereceler ve edindikleri beceriler gibi sahip oldukları nitelikler, onları böyle nitelikleri olmayanlardan daha “pazarlanabilir“ kılmaktadır. Daha düşük bir düzeyde, mavi yakalı işçiler arasında, nitelik sahibi zanaatkarlar da, yarı nitelikli ya da niteliksiz işçilerden daha çok ücret elde edebilirler.
İkinci olarak, Weber tabakalaşmanın, sınıfın yanısıra varolan başka iki temel yönünü ayırt eder. Weber bunlardan birisine statü, ötekine de parti demektedir. Aslında Weber bunları, ortaçağ mülkleri örneğindeki statü grupları anlayışından almıştır; her iki terim için de, aynı Almanca sözcüğü(stand) kullanmaktadır.
Statü
Weber'in kuramında STATÜ, toplumsal gruplara, başkaları tarafından yüklenen toplumsal onur ve saygınlık arasındaki farklılıklara göndermede bulunmaktadır. Statü ayrımları çokluk sınıf ayrılıklarından bağımsız olarak değişmektedir; toplumsal onur da olumlu ya da olumsuz olabilir. Olumlu ayrıcalıkları olan gruplar, belirli bir toplumsal düzendeki yüksek saygınlık sahibi herhangi bir insan gruplaşmasını içerir, örneğin, doktorlar ile avukatların, İngiliz toplumunda yüksek say-
gınlıkları vardır. Parya grupları, olumsuz saygınlıkları olan, başkalarına çoğunlukla açık olan fırsatlardan yararlanmalarını engelleyen bir ayrımcılıkla karşılanan statü gruplarıdır. Ortaçağ Avrupası' nda Yahudiler, belirli mesleklere katılmaları ve resmi görevlere gelmeleri engellenen bir parya grubuydu.
Servet sahipliği olağan olarak, yüksek bir statü sağlamaktadır; ancak bunun pek çok istisnası da vardır. "Kibar yoksulluk" terimi, bir örneğe göndermede bulunur. İngiltere' de, aristokrat ailelerden gelen kişiler, servetleri yokolup gitse de yüksek bir toplumsal saygınlık görürler. Tersi bir örnek, "yeni zenginlerin, köklü servetleri olan kimileri tarafından çokluk küçümsemeyle karşılanmasıdır.
Sınıf nesnel olarak veriliyken, statü insanların toplumsal farklılıklar hakkındaki değerlendirmelerine bağlıdır. Sınıflar, mülkiyet ve kazançla eşleşen ekonomik etkenlerden kaynaklanırlar; statü grupların izlediği değinen yaşam biçimleri tarafından belirlenir.
Parti
Weber, çağcıl toplumlardaki parti oluşumunun, gücün önemli bir yönü olduğuna ve tabakalaşmayı sınıf ve statüden bağımsız bir biçimde etkileyebildiğine değinmektedir. "Parti ortak kökenleri, çıkarları ve hedefleri olduğu için birarada çalışan bir grup bireyi tanımlamaktadır.Marx, hem statü farklılıklarını hem de parti örgütlenmesini sınıflara dayanarak açıklama eğiliminde olmuştur. Ne ki, Weber'e göre, bunların ikisi de, onlar tarafından etkilenseler bile sınıf ayrılıklarına indirgenemez; ikisi de, kişiler ya da grupların ekonomik koşullarını, dolayısıyla da sınıfı
etkileyebilir. Partiler, sınıf farklılıklarını aşan çıkarlara seslenebilirler; örneğin, partiler dinsel temellere ya da ulusal ideallere dayanabilirler. Bir Marksist, Kuzey İrlanda' daki Katolikler ile Protestanlar arasındaki çalışmaları sınıf kavramıyla açıklayabilir, çünkü Katolikler Protestanlara göre daha çok işçi sınıfı içinde yer alırlar. Weber'in bir izleyicisi ise, böyle bir açıklamanın yetersiz olduğunu, çünkü pek çok Protestanın da işçi sınıfı içinde yer aldığını ileri sürecektir, insanların kendilerine yakın buldukları partiler, sınıf farklılıklarının yanı sıra dini de dile getirebilirler.
Weber'in tabakalaşma hakkında yaydıkları önemlidir çünkü, tabakalaşmanın, sınıf dışındaki öteki boyutların da, insanların yaşamlarını güçlü bir biçimde etkileyebildiklerini göstermektedir. Çoğu sosyolog Weber'in şemasının, tabakalaşmanın çözümlenmesi için Marx' ın şemasından daha esnek ve inceltilmiş bir temel sağladığını düşünmektedir.
Marx ile Weber tarafından geliştirilen düşünceler bugün sosyolojide, değiştirilmeden benimsendiği pek görülmese de, hala yoğun olarak kullanılmaktadır. Marksist gelenek içinde yer alanlar, Marx'ın kendisinin ortaya attığı düşünceleri daha da geliştirmişlerdir, başkaları, Weber'in kavramlarını geliştirmeye çalışmışlardır. Bu iki bakış açışı, pek çok bakımdan benzer olduğundan, başka bakımlardan tamamlayıcı olsalar da, kimi ortak düşünce biçimleri ortaya çıkmıştır. Bunlar hakkında, daha yakın zamanlarda ortaya atılan iki kuramsal bakış açısına kısaca bakarak kimi göstergeler verebiliriz.
Erik Olin Wright` ın Sınıf Kuramı
Amerikan sosyolog Erik Olin Wright, Marx' a çok şeyler borçlu olan, ancak aynı zamanda Weber'den düşünceler de içeren bir kuramsal görüşü ortaya koymuştur (Wright 1978. 1985). Wright'a göre, çağcıl kapitalist üretimde, ekonomik kaynaklar üzerindeki denetimin üç boyutu vardır ve bu boyutlar, varolan önemli sınıfları belirlememizi sağlar.
l. Yatırım ya da parasal sermaye üzerindeki denetim.
2.Fiziksel üretim araçları (toprak ya da fabrikalar ve bürolar) üzerindeki 'denetim.
3. Emek gücü üzerindeki denetim.
Kapitalist sınıfa dahil olanlar, üretim .sisteminde bu boyutların her birisi üzerinde denetim sahibidirler, işçi sınıfı üyelerinin, bunların hiçbiri üzerinde denetimi yoktur. Bununla birlikte, bu iki ana sınıf arasında, konumları daha belirsiz olan gruplar vardır, Bu insanlar, Wright' ın çelişkili sınıfsal konumlar dediği yerlerdedirler çünkü, üretimin kimi yönlerini denetleyebilirlerken, ötekiler üzerindeki denetim gücünden yoksundurlar. Beyaz yakalılar ve profesyonel yöneticiler örneğin, yaşamlarını sürdürebilmek için, tıpkı el örneğini kullanan işçiler gibi, işverenlerle emek sözleşmesi yapmak zorundadırlar. Yine de, bunlar aynı zamanda, çalışma ortamını, mavi yakalı işlerdeki çoğu insandan daha yüksek bir derecede denetleyebilirler. Wright, bu tür işçilerin sınıfsal konumlarını "çelişkili" olarak adlandırmaktadır, çünkü bunlar ne kapitalist, ne de işçidirler, yine de her birisiyle belirli ortak
nitelikleri paylaşırlar.
Frank Parkin: Weberci Bir Yaklaşım
Bir İngiliz yazar olan Frank Parkin, Marx ‘tan çok Weber'e dayanan bir yaklaşım geliştirmiştir. (Parkin 1971.1979). Parkin, Weber gibi, mülkiyet sahipliğinin-üretim araçlarının- sınıf yapısının esas temeli olduğu konusunda Marx'la aynı görüştedir. Bununla birlikle, Parkin' e göre mülkiyet, bir azınlığın tekeline alabildiği ve başkaları üzerinde güç elde etmek için kullandığı toplumsal kapanma biçimlerinden yalnızca bir tanesidir. Toplumsal kapanmayı, grupların kaynaklar üzerindeki, bunlara erişimi kısıtlayan dışlayıcı bir denetimi sürdürmelerini sağlayan herhangi bir süreç olarak tanımlayabiliriz. Mülkiyet ve servetin yanısıra, etnik köken, dil ya da din gibi Weber'in statü farklılıklarıyla eşleştirdiği özelliklerin çoğu, toplumsal kapanma yaratmak için kullanılabilir.
Toplumsal kapanmada, iki tür süreç sözkonusudur. Dışlama, grubun kendilerini dışarıdakilerden ayırmak, onların değerli kaynaklara erişebilmelerini engellemek için benimsediği stratejilere göndermede bulunmaktadır. Dolayısıyla, geçmişte A.B.D.'deki beyaz sendikalar, kendi ayrıcalıklarını koruma aracı olarak, siyahları üyeliğe kabul etmemekteydi. Gaspetme, ayrıcalıkları az olanların daha önce başkalarının tekelinde olan kaynakları elde edebilmek için gösterdikleri çabalara -siyahların sendika üyeliği hakkını elde etmek için giriştikleri savaşımlar gibi- gön-
dermede bulunmaktadır.
Kimi durumlarda, her iki strateji de aynı anda kullanılabilir, örneğin, sendikalar işverenlere karşı gasp türü etkinliklere girişebilirlerken (firmanın kaynaklarından daha çok pay almak için greve gitmek gibi) aynı zamanda etnik azınlıkları üyeliğe almayabilirler, Parkin buna, çifte kapanma demektedir. Burada, Parkin ile Wright arasında bir ortak nokta bulunduğu açıktır. Çifte kapanma hemen hemen, Wright' ın çelişkili sınıfsal konumlar başlığı altında tartıştığı aynı süreçtir. Her iki kavram da, tabakalaşma sisteminde ortada bulunanların bir dereceye kadar gözlerini yukarı diktiklerini, ancak aynı zamanda da kendilerini aşağidakilerden ayırt etmeye çalıştıklarını göstermektedir.
BUGÜNKÜ BATI TOPLUMLARINDA SINIFLAR
Kimi yazarlar, bugün artık sınıfın görece önemini yitirdiğini ileri sürmektedirler. Bir buçuk yüzyıl kadar önce, sanayi kapitalizminin ilk gelişme döneminde, önemli sınıf farklılıklarının olduğuna dair genel bir anlaşma bulunmaktadır. Hatta Marx'ın kuramına en fazla eleştirel gözle bakanlar bile, o zamanlar emekçi sınıflar ile onları istihdam eden varlıklı sınıflar arasında büyük bir fark olduğunu kabul etmektedirler. O günden bu yana, sanayileşmiş ülkelerdeki maddi eşitsizliklerin büyük ölçüde azaltıldığı ileri sürülmüştür. Zenginlere yüklenen vergiler, kendi ya-
şamlarını kolayca kazanamayanlar için uygulanan sosyal güvenlik yardımlarıyla birlikte, eşitsizlik ölçeğindeki en üstle en alt arasındaki farkı azaltmıştır. Dahası, kamu eğitiminin yaygınlaşmasıyla, gerekli yetenekleri olanlar, toplumsal ve ekonomik sistemde üst sıralara kadar çıkabilirler.
Yine de bu betimleme doğru olmaktan çok uzaktır. Sınıfların etkisi, Marx 'ın düşündüğünden daha az olabilir, ancak toplum yaşantının sınıf farklılıkları tarafından etkilenmemiş pek az alanı vardır. Hatta fiziksel farklılıklar bile, sınıf üyeliğiyle ilişkilidirler. İşçi sınıfı çocukları ortalama olarak, yüksek gelir gruplarındakine kıyasla, daha düşük bir ağırlıkla doğarlar; bebek ölümleri oranı daha yüksektir; yetişkin olduklarında daha az yapılıdırlar; daha az sağlıklıdırlar; daha genç bir yaşta ölürler, önemli zihinsel bozukluk türleri ile kalp hastalığı, kanser, şeker, zatürre ve bronşitinde aralarında olduğu fiziksel hastalık türleri, genellikle yüksek sınıf yapısının olduğu yerlerde değil, düşük olduğu yerlerde daha yaygındırlar.(Waitzkin 1986).
Servet ve Gelir Farklılıkları
Marx, sanayi kapitalizminin olgunluğa erişmesinin, azınlığın servetleri ile nüfus çoğunluğunun yoksulluğu arasındaki farkın giderek açılmasını beraberinde getireceğine inanmaktaydı. Ona göre, işçi sınıfının ücretleri hiçbir zaman geçimlik düzeyinin üzerine çıkamayacak, buna karşılık servet, sermayeye sahip olanların ellerinde birikecekti. Toplumdaki en düşük düzeylerde, özellikle sık sık ya da sürekli olarak işsiz kalanlar arasında, "sefalette, emeğin acı çekmesinde, kölelikte, cahillikte, kabalıkta, ahlaki çöküntüde bir artış..." olacaktı (Marx 1970, s. 645). Marx, göreceğimiz gibi, sanayileşmiş ülkelerdeki yoksulluğun kalıcılığı konusunda ve büyük ölçekli servet ile gelir eşitsizliklerinin süreceğini öngörmekte haklıydı. Ne ki, nüfusun çoğunluğunun gelirinin aşırı derecede düşük kalmayı sürdüreceği ve bunun yanında bir azınlığın giderek, çoğunluğa kıyasla daha fazla servet sahibi olacağını düşünmekte de haksız çıkmıştır, Bugün Batı ülkelerindeki çoğu kişi, Marx' ın dönemindeki benzer kişilere kıyasla maddi bakımdan çok daha iyi durumdadır, Bunun ne derecede ve neden, geçerli olduğunu incelemek için, son bir yüzyıl boyunca servet ve gelir dağılımında ne gibi değişmeler olduğuna bakmak gerekmekledir.
Servet, kişilerin sahip olduğu bütün varlıklara (hisse senetleri, tasarruf, ev ya da toprak gibi taşınmaz mülkler, satılabilen maddeler) göndermede bulunur. Gelir, ücret karşılığı çalışılan mesleklerden gelen ücret ya da maaşlar, bir de yatırımdan elde edilen (genellikle kar payı ya da faiz biçimindeki) "kazanılmamış para"ya göndermede bulunmaktadır. Çoğu insan çalışma karşılığında para kazanırken, varlıklılar gelirlerinin büyük bölümünü yatırımlardan elde etmektedir.
Servet dağılımına ilişkin güvenilir bilginin elde edilmesi zordur. Kimi ülkeler ötekilere göre daha doğru istatistikleri toplarlar, ancak burada her zaman, önemli ölçüde tahminler söz konusudur. Varlıklılar, genellikle varlıklarının bütün boyutlarını ortaya dökmezler; genellikle yoksullar hakkında, zenginler hakkında olduğundan çok daha fazla şey bildiğimiz söylenmektedir. Kesin olan, servetin, görece az sayıdaki insanın elinde toplandığıdır. İngiltere'de, en üstteki % 1, bütün kişisel servet
tin (örgütler yerine kişilerin sahip olduğu servet) % 17'lik bölümünü elinde tutmaktadır. Nüfusun en varlıklı % 10'u, toplam servetin yaklaşık yarısına sahiptir.
Hisse senetleri ve tahvil sahipliği, bir bütün olarak servete kıyasla çok daha eşitsiz dağılmıştır, İngiltere'deki en üst % l, özel kişilerin elindeki şirket paylarının % 75'ini elinde tutmaktadır; en üst % 5'in toplam içindeki payı, % 90'dır. Ancak bu bakımdan da değişmeler ortaya çıkmıştır. Bugün, I986'daki % l4'e kıyasla, nüfusun % 25'i hisse senetlerine sahiptir. Pek çok kişi, Muhafazakar hükümetin özelleştirme programı sırasında ilk kez hisse senetleri satın almıştır. Bu artış, daha uzun bir dönem içinde düşünüldüğünde, daha da çarpıcıdır,çünkü 1979'da nüfusun elinde hisse senetleri olan bölümü yalnızca % 5 idi. Bu payların çoğunun büyüklüğü fazla değildir (değeri 1991 fiyatlarıyla £1000'dan az) ve kurumsal pay sahipliği şirketlerin ellerinde tuttukları başka şirketlerin hisse senetleri, bireysel pay sahipliğinden daha hızlı artmaktadır. Bireylerin ellerindeki payların toplam içindeki oranı, 1963 ile 1990'da yarıya inmiştir (HMSO 1992).
A.B.D.'de, toplam servetin dağılımı, İngiltere'yle hemen hemen aynıdır; bunakarşılık şirket payları daha da yoğunlaşmış durumdadır. Daha özgül olarak, ailelerin en varlıklı % 10'u, şirket payları ile firma varlıklarının % 90'una, tahvillerin de % 95' ine sahiptir. En zengin % 0,5 (400.000 aile), şirket hisse senedi ve tahvillerin % 40' ını ellerinde tutmaktadır.
Gelir
Son bir yüzyıl boyunca Batı toplumlarında ortaya çıkan en önemli gelişmelerden birisi, çalışan nüfusun çoğunluğunun reel gelirlerinde (reel gelir, yıldan yıla değişmeyen bir karşılaştırma standardı sağlayacak biçimde, enflasyonun etkisinden arındırılmış olan asıl gelirdir) ortaya çıkan artıştır. Batı toplumlarındaki mavi yakalı işçilerin kazançları artık, yüzyılın başındaki aynı durumdaki işçilerin kazançlarından üç ya da dört kat daha fazladır. Beyaz yakalı, profesyonel ya da yönetici konumundakilerin göreli kazançları, biraz daha fazla olmuştur. Kişi başına elde edilen kazançlar ile salın alınabilen mal ve hizmetler bakımından, bugün Batıdaki
nüfusun çoğunluğu, insanlık tarihi boyunca herkesten çok daha varlıklı durumdadır. Kazançlardaki artışın en önemli nedenlerinden birisi, sanayideki teknolojik gelişme yoluyla sağlanan üretkenlik -kişi basma çıktı- artışıdır. İşçi başına üretilen mal ve hizmetlerin değeri, 1900'Ierden bu yana, en azından pek çok sektörde, az çok sürekli bir biçimde artış göstermiştir.
Bununla birlikte, tıpkı servette olduğu gibi, gelir dağılımı da eşitsiz olmayı sürdürmüştür. 1994'le ailelerin en üstteki % 20' si, ülkenin toplam gelirinin yarısını elde etmiştir. A.B.D.' deki en yüksek kazancı elde eden % 5, toplam gelirin % 17,6'sını, en yüksek % 20, % 4'1,6'sını ve en alttaki % 20 de yalnızca % 'i,4'ünü elde etmektedir. A.ü.D.'deki en alt gelir dilimindeki % 5'in ortalama vergi öncesi kazançları, 1977 ile 1992 dönemi içinde, yaklaşık % 5 oranında düşmüştür. Aynı dönemde, en zengin dilimdeki % 5, vergi öncesi gelirlerin % 9 oranında artış gösterdiğini görmüştür. Şimdi, SINIF YAPISI' na, İngiltere' deki sınıf bölünmeleri kalıbına, bu arada öteki ülkeler hakkında da yorumlar yaparak bakalım.
Toplumsal Sınıf Ayrılıkları
Yukarı sınıf
İngiliz toplumundaki yukarı sınıf, önemli miktarlarda mülkiyete sahip olan -bunları servet sahiplerinin içindeki % l olarak düşünmek, istatistiksel halamdan yaklaşık bir ölçü sağlayabilir- görece az sayıdaki kişiler ve ailelerden oluşmaktadır. Yukarı sınıf içinde, "eski" ve "yeni zenginler" arasında açık seçik bir statü farkı vardır. Mülkiyetleri birkaç kuşaktan beri varolan aileler, servetlerini kendileri kazananlara küçümsemeyle bakarlar. Bu ikisi kimi bağlamlarda karışık olsa da, daha orta sınıf kökenleri olanlar, kendilerini uzun süredir yerleşik olan servet sahiplerinin bulunduğu çevrelerden dışlanmış olarak duyumsarlar.
Mülkiyet, hem Marx'ın hem de Weber'in vurguladıkları gibi, güç yaratır; yukarı sınıf üyeleri de yüksek güç düzeylerinde ezici çoğunlukla temsil edilirler. Bunların etkileri kısmen sanayi ve mali sermayeyi doğrudan denetliyebilmelerinden, kısmen de, politika, eğitim ve kültür alanlarındaki önemli konumlara erişebilir olmalarından kaynaklanmaktadır.
John Scott, on dokuzuncu yüzyıldaki yukarı sınıf içindeki üç kesimi betimlemiştir: büyük toprak sahipleri, mali girişimciler ve sanayiciler (Scott 1991). Bunlardan ilki, kendilerini aristokrasi diye görmekteydi, ancak yüzyıl içinde bu bakışı, yavaş yavaş mali gruplar içindeki daha başarılı olanları da içerecek biçimde geniş letmeye başladı. Girişimlerinin çoğu kuzeyde olan sanayiciler ise bu gruptan uzak tutuluyordu; bir ölçüde bunlar da bu gruptan uzak duruyordu. Zaman geçtikçe ve sanayicilerin servetleri arttıkça, bunlar da giderek daha fazla bu iki grubun içerisine girmeye başladılar. Yüzyıl sonuna doğru, sanayiciler de toprak ile banka ve sigorta şirketlerine yönelirken toprak sahipleri de gelirlerini sanayi kuruluşlarının yöneticiliklerinden kazandıklarıyla destekliyorlardı.
Scott, farklı gruplaşmaların yukarı sınıf içerisinde kaynaşmasının yirminci yüzyıl boyunca sürdüğünü -kimi çatışmalar ve ayrılıklar sürse de- düşünmektedir. Örneğin, Londra'daki City'nin mali önderleri kimi zaman kendilerini büyük şirketlerin başkanlarıyla çatışma içinde bulmuşlardır; bir grubun yararına olan politikalar, her zaman öteki grubun da yararına değildir. Toprak sahipleri bugün, yukarısınırın ayrı bir kesimi olarak, büyük ölçüde ortadan kalkmışlardır. Pek çok eski toprak mülkü, kamu mülkiyetine geçmiştir; kalan toprakları geleneksel biçimde yönetebilecek güçte olan tek grup, parayı başka yollardan kazanabilenlerdir.
Orta sınıf
Orta sınıf deyimi, farklı pek çok meslekteki insanı kapsamaktadır. Kimi gözlemcilere göre, bugün İngiltere nüfusunun büyük bölümü bu sınıf içindedir, çünkü beyaz yakalı işleri, mavi yakalılara oranla ayırt edilebilir derecede artmıştır . Orta sınıf içerisinde, birbirinden oldukça ayrı olan üç kesim bulunmaktadır. Eski orta sınıf, kendi işlerinin başındaki küçük iş sahipleri, küçük dükkan sahipleri ve küçük çiftçilerdir.
Kendi işlerinin başında olan insanların oranı, yüzyılın büyük bölümünde düşüş göstermiştir. Bununla birlikte, son on beş yıl içerisinde, bu eğilim tersine dönmüştür. 1981` de, iş gücünün %6,7 si, kendi işlerinin başındaydı. 1991`e gelindiğinde, bu oran %10`a yükselmişti. Bir çalışma, 1981` de kendi işlerinin başında olanların 1991` de ne yaptıklarını incelemişti. Bunların hepsi hala işgücü piyasasında değildi; olanların da yalnızca üçte ikisi kendi işlerinin başındaydı.
O zaman bile, dönem boyunca, bu kişiler birkaç iş birden değiştirmiş olabilirler. Küçük işler, büyüklerinden çok daha az istikrarlıdırlar ve çoğu kurulduktan iki yıl içinde başarısız olurlar. İngiltere` de, herhangi bir yılda kurulanların yalnızca %20` si , beş yıl sonra da çalışmayı sürdürmektedir. Küçük firmalar ve dükkanlar çokluk, büyük şirketler, süpermarketler ve restoran zincirleriyle etkin bir biçimde rekabet edemezler.
Orta sınıfın bir bütün olarak çeşitlilik gösteren niteliği, Wright ve Parkin` in ortaya koyduğu gibi, kavramlar tarafından bir ölçüye kadar gösterilebilmektedir. Orta sınıf üyeleri kendilerini, birbirleriyle çatışan baskı ve etkiler arasında kalıyor görmeleri anlamında “çifte kapanma“ biçimindeki “çelişkili“ konumlarda bulmaktadırlar. Örneğin, pek çok orta sınıf üyesi, kendilerini daha fazla para kazandıran konumların değerleriyle özdeşleştirirken, kendilerinden, kendilerinden daha yüksek ücret alan el işçilerinin elde ettiği gelirin altında kalan bir gelir elde eder durumda bulabilmektedirler.
İşçi Sınıfı
İşçi sınıfı, mavi yakalı, el emeğine dayanan işlerde çalışanlardan oluşmaktadır. Orta sınıfta olduğu gibi işçi sınıfında da ayırt edilebilir bölünmeler sözkonusudur. Bu tür bölünmelerin önemli bir kaynağı, nitelik düzeyidir. Nitelikli işçilerden oluşan yukarı işçi sınıfı ,üyeleri öteki mavi yakalı işçilerin aldığından daha yüksek gelir, daha iyi çalışma koşulları ve daha yüksek bir iş güvencesi sağladıklarından, sık sık “emeğin arisrokrasisi“ diye görülmektedir. Teknolojik değişme kimi nitelikleri gereksiz kıldığı ve bu tür işlerde çalışan işçilerin –örneğin, matbaacılar- durumunu zorlaştırdığı halde, genel olarak nitelikli işçileri de istikrarlı olmayı sürdürmüştür; bu işçiler artan işsizlik düzeylerinden, daha az nitelikli mavi yakalı işlerde bulunanlara kıyasla çok daha az etkilenmişlerdir.
Aşağı işçi sınıfı çok az bir eğitim gerektiren, niteliksiz ya da yarı nitelikli emeğe dayanan işlerde bulunanlardan oluşmaktadır.Bu işlerin pek çoğu, nitelikli işçilerin bulunduğu işlere kıyasla daha yüksek bir gelir ile iş güvencesi bakımından daha kötü koşullar sağlar.
İşçi sınıfının çalıştığı işler, tam zamanlı mı yoksa yarım zamanlı mı olup olmadığına ve işçilerin sahip oldukları iş güvencesine göre farklılık göstermektedir. Ekonominin merkez ve çevre alanları arasındaki ayrım, bu noktayı ortaya koymakta yararlı olabilir. Merkezi sektörler, işçilerin tam zamanlı işlerde çalıştıkları ve uzun dönemli iş güvencesine sahip olduğu sektörlerdir. Çevredeki sektörler , iş güvenliğinin olmadığı düşük kazanç sağlayan ve yüksek oranda yarım zamanlı işçilerin çalıştığı işlerin bulunduğu sektörlerdir. Nitelikli işçiler ve yarı nitelikli ile niteliksiz işçilerin bir bölümü(çoğunlukla beyaz erkekler) merkezi sektörlerde toplanmaktadır; bunlar aynı zamanda en fazla sendikalaşan sektörlerdir de.
Aşağı sınıf
İşçi sınıfı içerisindeki önemli bir ayrım çizgisi, etnik çoğunlukla –bir aşağı sınıfı oluşturan- ayrıcalığı olmayan azınlıklar arasında yer almaktadır. Aşağı sınıf üyeleri, nüfus çoğunluğuna kıyasla, ayırt edici derecede kötü çalışma koşulları ile düşük yaşam standartlarına sahiptirler. Bunların çoğunluğu, uzun süredir işsiz olanlar, iş bulamayanlar arasında yer almaktadır. İngiltere` de, siyahlar ve Asyalılar, ezici çoğunlukla aşağı sınıflar içinde yer almaktadırlar. Kimi Avrupa ülkelerinde ,yirmi yıl önceki ekonomik canlılık koşullarında iş bulabilen göçmen işçiler artık işçi sınıfının bu kesiminin büyük bölümünü oluşturmaktadır. Bu, örneğin , Fransa` daki Cezayirliler ve Batı Almanya` daki Türkler için geçerlidir.
Aşağı sınıfların yapısı sosyolojide hararetli tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmanın büyük bölümü, özellikle kent içi alanlarda yaşayan yoksul siyahların durumuna yönelik olarak A.B.D. üzerine yoğunlaşmıştır. William Julius Wilson, A.B.D.'deki siyah" nüfusun ikiye bölündüğünü ileri sürmüştür.
Wilson, Chicago'da yapılan araştırmaya dayanarak yazdığı The Declining Significance of Race [Irkın Azalan önemi] adlı kitabında, A.B.D.' de son otuz-kırk yıl içerisinde, büyük bir siyah orta sınıfın -beyaz yakalı işçiler ve profesyoneller -ortaya çıktığını ileri sürüyordu. Afrikalı Amerikalıların tümü, artık gettolarda yaşamıyordu; buralarda yaşayanlarsa, etkin ayrımcılık yüzünden değil, ekonomik etkenler yüzünden -başka deyişle, ırktan çok sınıfları yüzünden- buralardan kurtulamıyorlardı. Eski ırkçı engellemeler ortadan kalkmaktadır; siyahlar, ekonomik durumlarının kötülüğü yüzünden gettoya takılıp kalmışlardır (Wilson 1978).
Wilson'un çalışması, bugün de için için yanan bir anlaşmazlığın ilk kıvılcımını çakmıştır. Tutucu politik yazar Charles Murray, çoğu büyük kentteki siyah bir aşağı sınıfın varlığını kabul etmektedir, Bununla birlikte Murray'a göre, Afrikalı Amerikalılar kendilerini, durumlarını iyileştirmek için uygulanan o aynı sosyal güvenlik programlarının bir sonucu olarak toplumun en altında bulmaktadırlar. İnsanlarbu tür yardımlara bağımlı hale gelmekte ve bu bağımlılık üzerine kurulan bir "yoksulluk kültürü" yaratmaktadırlar. Bunun sonucunda da, yeni işler bulma, sağlam topluluklar oluşturma ya da istikrarlı evlilikler yapmak için pek az istek duymaktadırlar (Murray 1984).
Wilson, Murray'in savlarına yanıt olarak, yine Chicago'da yürütülen araştırmaya dayanarak, önceki düşüncelcrini yeniden işlemiş ve genişletmiştir. Ona göre, pek çok beyazın kent içlerinden banliyölere taşınması, kentsel sanayilerin gerilemesi ve kentlerdeki öteki ekonomik problemler, Afrikalı Amerikalı erkekler arasında yüksek işsizlik oranlarına yol açmıştır. Murray'in işaret ettiği toplumsal çözülme biçimleri, evli olmayan siyah annelerin çoğunluğu da dahil olmak üzere, Wilson tarafından, bulunabilen "evlenilebilir" (işi olan) erkeklerin sayısındaki düşüşle açıklanmaktadır.
Murray daha sonra, savlarını İngiltere'ye de uygulamıştır (1990). Murray, ingiltere'de henüz açık bir biçimde belirlenebilecek olan bir aşağı sınıfın olmadığını, ancak hızla ortaya çıktığını düşünmektedir. Bu sınıf, yalnızca etnik azınlıkları değil, toplumsal çözülmenin ilerlediği yoksullaşan bölgelerdeki beyazları da içerecektir. Bununla birlikte, Murray'in kitabı, bu ülkedeki öteki sosyologlar tarafından da sert bir biçimde eleştirilmiştir.
Sınır Yapısındaki Değişmeler
Yukarı sınıfta ayrışma?
Daha önce de dikkat çekildiği gibi, yukarı sınıf (bütün öteki sınıf grupları gibi) her zaman kendi içinde bölünmüştür. Bununla birlikte kimi yazarlar, yukarı sınıfın bugün, gerçekte birleşik bir sınıf kategorisi olma özelliğini yitirecek kadar kendi içinde ayrıştığını ileri sürmektedirler. Bu sava göre, on dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyılın ilk dönemlerinde, yukarı sınıf üyeliği mülk sahipliğine -firmalar, mali kuruluşlar ya da toprak- dayanmaktaydı. Bugün, toprak, daha önce de belirtildiği gibi, artık önemli bir güç kaynağı değildir; ekonomi de tek tek kişilerin sahip olmadığı büyük şirketler tarafından yönlendirilmektedir. Bu şirketlerin hisselerine sahip olanlar, şirketlerin yönetilmesinde pek az etkisi olan birbirinden farklı binlerce kişidir. Büyük şirketlerin denetimi, yönettikleri firmaların sahibi olmayan üst düzey yöneticilerinin ellerindedir: Bunlar yalnızca yüksek düzeydeki beyaz yakalı işçiler ya da profesyonellerdir.
Dolayısıyla, John Goldthorpe'un çağcıl toplumlardaki sınıflara ilişkin şemasına göre. artık bir yukarı sınıf değil, bunun yerine yalnızca, en üstte firma müdürleri, yüksek düzeydeki profesyoneller ve yöneticilerin yeraldığı bir "hizmet sınıfı" vardır, Başka yazarlar, kurumsal pay sahipliğinin özel sermaye sahipliğinden uzaklaşmaya yol açacak biçimde arttığı olgusuna işaret etmektedirler. Bugün şirket hisselerinin yüksek bir oranı, sigorta şirketleri, emeklilik fonları ve vakıfların ellerinde bulunmaktadır ve bunlar nüfusun çok büyük kesimlerim içermektedir, örneğin, bugün İngillere'deki nüfusun yaklaşık yarısı, özel emeklilik programlarına yatırım yapmış durumdadır. Yine de, ayırt edilebilir bir yukarı sınıfın artık bulunmadığı görüşü, sorgulanmaya açıktır. Yukarı sınıfın değişen yapışma ilişkin çözümlemesinden yukarıda söz ettiğimiz John Scott, bugün yukarı sınıfın biçim değiştirmiş olsa da, ayırıcı konumunu koruduğunu ileri sürmektedir. Bu sınıf, onun "çıkarlar yumağı" dediği şeyle büyük şirketlerin gücüne bağlanan insanlarda oluşmaktadır. Büyük şirketlerdeki üst düzey yöneticileri, bu şirketlerin sahibi olmayabilir, ancak sık sık şirketin hisse senetlerini biriktirdikleri de olur; bu da onları, eski moda girişimciler ve "mali kapitalistler" ile bağlantılı kılmaktadır. Sigorta şirketleri ile büyük kurumsal pay sahiplerinin bulunduğu öteki kuruluşları yöneten insanları da kapsayan bir kategori olan "mali kapitalistler, bugün yukarı sınıfın merkezinde yer almaktadırlar.
Profesyoneller, müdürler, yöneticiler
Profesyonel olarak, müdürlük ya da yöneticilik yapanların sayısındaki artış, çağcıl toplumlardaki büyük ölçekli örgütlerin önemiyle yakından ilişkilidir .Bu, ayrıca devletin önemli bir rol oynadığı sektörlerde -örneğin, hükümet, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında- çalışan insanların sayısındaki artışla da yakından ilişkilidir. Geniş kapsamlı özelleştirmeye karşın, 1994'te îş gücünün % 28'i, kamu mülkiyetinde olan sektörlerde, çalışmaktaydı. Profesyonel konumlarda bulunan insanların büyük bölümü -doktorlar, muhasebeciler, avukatlar v.s.- aslında devlet için çalışmaktadırlar.
Profesyoneller, müdürler ve üst düzey yöneticileri konumlarını büyük ölçüde, sahip oldukları "referanslar" -dereceler, diplomalar ve öteki nitelikler- sayesinde elde ederler. Bir bütün olarak, görece güvence altında ve kazancı bol işlerde çalışırlar; bunların, daha rutin nitelikteki el emeğine dayanmayan işlerde çalışanlardan ayrılması son zamanlarda daha çok dile getirilir olmuştur. Kimileri, profesyoneller île öteki üst düzey beyaz yakalı grupları, gerçekte yeni bir sınıfı, "profesyonel yönetici sınıfını doğuruyor diye görmektedirler, Bununla birlikte, bunlarla beyaz yakalı işçiler arasındaki bölünme, böyle bir görüşü savunulabilir kılacak kadar derin ya da açık seçik değildir.

Beyaz yakalı, mavi yakalı: Dişilleşme ve proleterleşme
Eskisine göre çok daha fazla sayıda insan el emeğine dayanmayan işlerde çalışmaktadır; ne ki bunların, böylece "orta sınıfa" dahil olup olmadıkları sosyolojide yoğun bir biçimde tartışılmaktadır. Burada, iki soru sözkonusudur. İlk olarak, yeni yaratılan, el emeğine dayanmayan işlerden daha rutin nitelikte olanlar kadınlar tarafından doldurulmaktadır, Biraz da belirsiz bir biçimde, rutin beyaz yakalı emeğin dişilleşmesi diye kullanılan bir süreç gerçekleşmiştir. Göreceğimiz gibi, sınıf
ve cinsiyet konusu, karmaşık bir konudur.
İkinci olarak, pek çok kişi için böyle işlerde sözkonusu olan çalışma koşulları, kötüleşmiş ya da niteliksizleşmiştir -işin gerektirdiği nitelikler, makinaların bir bölüm işçinin yerini alması amacıyla üretime sokulduğu için gereksiz hale gelmiştir. Bu, örneğin, bürolardaki katiplik işleriyle sekreterlik için geçerlidir; hesaplama, yazma ve örgütleme becerileri kısmen, daktiloların, hesap makinalarının, fotokopi makinalarının ve daha yakın zamanlarda, bilgisayarlar ve sözcük işlemcilerinin kullanıma başlanmasıyla gereksiz hale gelmiştir.
Gerçekte, dişilleşme ile niteliksizleşme doğrudan birbiriyle ilişkilidir, örneğin, katiplik ya da benzeri işlerde çalışan insanların oranı arttıkça, bu işlerdeki kadınların oranı da artmaktadır -ve bu işler daha da rutinleşmektedir. Kadınlar aynı zamanda, pazarlama, perakende satış ve hobilere yönelik olanlar gibi gelişen sektörlerdeki daha düşük düzeylerdeki işlerde erkekleri sayıca geçmektedir. Satış yardımcılığı ya da banko görevliliği gibi işler büyük ölçüde dişilleşmiştir.
Harry Braverman, yirmi yıl kadar önce yayınlanan Labour and Monopoly Capital (Emek ve Tekelci Sermaye) kitabında rutin nitelikteki, beyaz yakalı işlerin, artık el emeğine dayanan işlerden pek az farkı olacak kadar niteliksizleştirildiğini ileri sürmüştür. Burada gördüğümüz şeyin, giderek daha fazla sayıdaki insanın orta sınıfa dahil olmasından çok, bir "proleterleşme" süreci olduğu söylenmektedir. Bu gruplar, giderek büyüyen, pek çok el emeği gerektirmeyen" işleri de kapsayacak biçimde düşünülmesi gerek bir işçi sınıfına katılmakladır (Braverman 1974).
Çoğu sosyolog, Braverman'ın durumu abarttığı düşüncesindedir. Kimi meslekler, teknolojik değişmenin ilerlemesiyle birlikle niteliksizleşmek yerine, daha da nitelikleşmiştir -yani, daha da fazla niteliğe gereksinim duyar hale gelmiştir, Bu, örneğin, bilgisayarların kullanıma sokulmasından etkilenen kimi işler için geçerlidir (başka işler aslında aynı süreçle gözden düşmüşse de). Dahası, evli kişilerin oluşturduğu toplumsal sınıf aynı zamanda, eşlerin konumuna da bağlıdır. Rutin el
emeğine dayanmayan işlerde çalışan kadınlar, çokluk, daha yüksek konumdaki beyaz yakalı işlerde çalışan erkeklerde evlidir: Bir bütün olarak aile hala orta sınıfta yer alır.
Rutin beyaz yakalı işler ve bu işlerde çalışanlar hakkındaki araştırmalar. proleterleşme düşüncesi bakımından bîr ölçüde çelişkili sonuçlar vermiştir. Rosemary Crompton ve Gareth Jones (1984), bir bankadaki, yerel yönetimdeki ve sigorta şirketindeki beyaz yakalı işçileri incelemiştir. Yazarlar, kadın büro görevlilerinin daha yüksek düzeylerdeki beyaz yakalı işleri elde etme olasılıklarının, erkeklere göre daha düşük olduğunu görmüşlerdir. Yazarların inceledikleri işlerin çoğu, proleterleşmiş nitelikleydi: işçiler, kendi inisiyatiflerine pek yer olmayan, yalnızca bir dizi
rutinin izlendiği işleri yapmaktaydı. Erkekler daha sık olarak bu tür konumlardan kaçabilirken, kadınlar çoğunlukla bu olanaktan yoksundu; dolayısıyla, durumları kötüleşenler esas olarak kadınların yaptığı beyaz yakalı işlerdir.
Gordon Marshall ve arkadaşları (1988), hem bu sonuçlara hem de Braverman'ın düşüncelerine kuşkuyla yaklaşmaktadır. Bu yazarlar, bir dizi işte çalışan erkek ve kadınlarla görüşerek, onlara yaptıkları işlerin bugün, işe başladıkları duruma kıyasla daha fazla nitelik gerektirip gerektirmediğini sormuşlardır. Yazarlar, bu insanların yalnızca % 4'ünün işlerinin daha az, beceri gerektirdiğini düşündüklerini ve bu oranın dişilleşen işler için, öteki beyaz yakalı işlerden çok az bir farklılık gösterdiklerini bulmuşlardır. Yazarlar, beyaz yakalı işçilerin işlerinde hala, el emeğine dayanan işlerde çalışanlara kıyasla daha fazla özerklik sağladığı sonucuna varmışlardır; sınıf bilinci bakımından bunların kendilerini bir "orta sınıf" üyesi olarak görme olasılıkları, el emeğine dayanan işlerdeki işçilerinkinden çok daha fazladır.
İşçi Sınıfını Etkileyen Değişmeler
Bölümün sonlarına doğru tartışılacağı üzere, İngiliz toplumu öteki çoğu sanayileşmiş ülke toplumlarında olduğu gibi, önemli sayıda yoksul insanı içermektedir. Bununla birlikte, mavi yakalı işlerde çalışan insanların büyük bölümü, artık yoksulluk içinde yaşamamaktadır. Daha önce de değinildiği gibi el emeğine dayanan işlerde çalışan işçilerin gelirleri, yüzyıl başından bu yana önemli oranda artış göstermiştir. Artan yaşam standartları, bütün sınıflar için tüketim mallarının elde edilebilirliğindeki artıştan ortaya çıkmaktadır. Bugün mavi yakalı işçilerin yaklaşık % 50' sinin kendi evi vardır. Ailelerin çok büyük bölümünün artık, arabaları, çamaşır makinaları, televizyonları ve telefonları bulunmaktadır.
İşçi sınıfının refahının arttığı olgusu, daha bir “orta sınıf toplumuna doğru gidiş bakımından bir başka olasılığı da ortaya çıkarmaktadır. Belki de, mavi yakalı işçiler daha varlıklı hale geldikçe, acaba orta sınıfa daha fazla dahil olacaklar mı?" Bu düşünce, sosyologların tuhaf adlara düşkünlüğü gözönüne alındığında, "daha fazla orta sınıf haline gelme" için Marksist tarzda bir terim olan, Burjuvalaşma tezi diye bilinir olmuştur.
1960' larda, John Goldthorpe ve meslektaşları, burjuvalaşma varsayımı üzerine yapılan, daha sonraları çok bilinen bir çalışma haline gelecek olan bir araştırma yürütmüşlerdir. Luton 'daki, otomativ ve kimya sanayiilerinde çalışan işçilerle yapılan görüşmelere dayanan çalışma, üç cilt halinde yayınlanmıştır. Bu çalışma genellikle, Affhient Workers [Varlıklı isçiler] diye anılmakladır (Goldthorpe ve arkadaşları 1968-9). Çalışmada, toplam olarak 229 el emekçisiyle, karşılaştırma amacıyla, 54 beyaz yakalı işçi incelenmiştir. Pek çok mavi yakalı işçi, iyi kazandıran işler bulmak amacıyla bölgeye göç etmiştir; öteki el emekçilerinin çoğuna kıyasla aslında dalın yüksek ücreti olan ve çoğu beyaz yakalı isçilerin kazandığından daha çok kazandıran işlerde çalışmaktadırlar.
Çalışmanın sonuçları, yazarların gözünde açık seçiktir: Burjuvalaşma savı yanlıştır. Bu işçiler, orta sınıfa daha fazla dahil olma sürecinde; değillerdir, işçiler işlerine karşı, Goldthorpe ve arkadaşlarının "araççı" dedikleri bir tutumu benimsemektedirler: isçiler, bu işleri bir hedefe, daha fazla kazanma hedefine ulaşmak için kullanılacak bir araç diye görmekledirler. İşleri çoğunlukla yinelenir nitelikte ve ilginç olmayan işlerdir; bu işe doğrudan bağlanma dereceleri çok azdır. Yine de boş zamanlarında beyaz yakalı isçilerle biraraya gelmemekle ve sınıf merdiveninde yukarı tırmanma isteği duymamaktadırlar; kazandıkları para, daha çok değişik mal ve hizmet çeşitlerine sahip olmak için gereklidir.
Aradan geçen yıllarda buna benzer bir araştırma yapılmamıştır ve eğer Goldthorpe ve arkadaşlarının ulaştığı sonuçlar o zamanlar doğruysa, bunların geçerliliklerini hangi ölçüde korudukları belli değildir. Eski, geleneksel işçi sınıfı topluluğunun, imalat sanayiinin gerilemesi ve tüketim düşkünlüğünün etkisiyle parçalı bir yapıya kavuştuğu ya da bütün olarak çözüldüğü üzerinde genel bir anlaşma vardır. Bununla birlikte, bu parçalanmanın ne kadar ilerlediği tartışmaya açık bir konudur.
İşçi sınıfı içindeki bölünmeler, yalnızca bireyler arasındaki karşıtlıkları değil, aileler arasındaki karşıtlıkları da yansıtmakladır. Ray Pahl'ın çalışması divisions. Of labour (Emek Ayrımları] adlı kitabında, kent' teki Sheppey Adası'nda bulunan işçi sınıfı aileleri üzerine yapılan bir çalışmadan söz etmektedir. Pahl, "çalışma bakımından zengin" ve "çalışma bakımından yoksul" aileler arasında bir karşıtlık olduğunu görmüştür. Bunlardan ilki, bir ailenin iki ya da daha fazla üyesinin istikrarlı işleri olduğu bir duruma göndermede bulunmaktadır; bu insanlar kendi evlerinde
çalışma eğilimindedirler ve rahat bir yaşam sürmektedirler. Öte yandan, "çalışma bakımından yoksul" ailelerin bireyleri, hedeflerine ulaşabilmek için çok daha fazla çabalamak zorundadır.
Genel olarak, sınıflar arasında olduğu kadar işçi sınıfı içerisindeki bölünmenin de yalnızca mesleki farklılıklara değil, tüketim kalıpları ile yaşam biçimindeki farklılıklara da bağımlı hale geldiği düşüncesini yadsımak zor görünmektedir. Çağcıl toplumlar önemli bakımlardan, maddi malların elde edilmesine koşullanmış tüketim toplumlarına dönüşmüştür. Kimi bakımlardan tüketim toplumu, sınıf farklılıklarının bir dereceye kadar ortadan kalktığı bir "kitle toplumu" durumundadır; dolayısıyla farklı sınıfsal kökenlerden gelen insanların hepsi, aynı televizyon programlarını izleyebilir. Yine de sınıf farklılıkları, aynı zamanda, yaşam biçimi ve "zevklerdeki" farklılıklar yüzünden yoğunlaşmış hale gelebilir (Bourdieu 1986).
Aşağı Sınıflar Sorunu
İngiltere ile Avrupa'da aşağı sınıfların ortaya çıkış eğiliminin, Murray' ın ileri sürdüğü kadar ilerlemiş olup olmadığı tartışmaya açıktır. Lydia Morris, İngiltere' nin kuzey doğusundaki Hartlepool'da yürüttüğü bir araştırmanın sonuçlarını vermektedir, İngiltere 'deki kimi bölgelerde, bir aşağı sınıfın ortaya çıkmasına yol açacak biçimde imalat sanayiinde gerileme ve büyük bir işsizlik yaşanmaktadır. Hartlepool , böyle bir bölgedir.
Morris, işsiz kalmış üç işçi grubunu incelemiştir: ilk grup, erkeğin en az, on iki ay işsiz olduğu çiftlerden oluşmakladır; ikinci gruptaki çiftlerde, erkek en az oniki aydır aynı işle çalışmaktadır; üçüncü grupla ise erkek son on iki ay içinde yeni bir işe başlamıştır, incelenen insanların neredeyse hepsi beyazdır. Morris, İngiltere'deki işsizliğin A.B.D.` de olduğu gibi ayırıcı biçimde "siyah" bir olgu olmadığını belirtmektedir.
Toplumsal dışlanma -birey ya da ailelerinin yaslanabilecekleri destek sağlayan ağların olup olmadığı- bakımından, Morris bu üç grup arasında çok az fark olduğunu bulmuştur. Bir yıldan fazla bir süredir işsiz olanlar hala iş aramayı sürdürmektedir; bunlar iş karşıtı bir kültür yaratmamışlardır. Bu erkeklerin durumu, bölgede uzun zamandan beri varolan ekonomik gerilemeden, nitelik yoksunluğundan ve kendilerine yerel olarak iş bulmalarında yardımcı olabilecek işe dayanan biçimsel olmayan sözleşmelerin görece azlığından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, Morris uzun süredir işsiz olanların çoğunun, kendileri de işsiz olan eşleri olduğunu ve arkadaşlarının büyük bölümünün de işsiz olduğunu görmüştür. Yine de, Morris "Benim çalışmamda, ayırıcı bir 'aşağı sınıf kültürüne ilişkin doğrudan bir kanıta rastlanmamıştır" demekledir (Morris 1993, s. 410).
Morris' in araştırması, hiçbir biçimde kesin sonucu vermemektedir. Araştırma, ülkenin yalnızca bir bölgesinde yürütülmüş ve bu araştırmada etnik azınlıklara yeterince yer verilmemiştir. Dalı Hintli ve Asyalı erkekler yarı nitelikli işlerde yoğunlaşmaktadır ve bu grupta beyaz erkeklere kıyasla daha yüksek ortalama işsizlik oranları geçerlidir (Pilkington 1992).
Artık Amerika'nın ayırt edici niteliği durumundaki ekonomik ayrılıklar ve toplumsal dışlanma eğilimleri hem İngiltere'de hem de Batı Avrupa'da güçleniyor görünmektedir. Etnik ve ırk unsuru burada önem kazanmaktadır. Londra, Manchester, Rotterdam, Frankfurt, Paris ve Napoli gibi kentlerde kentli yoksulların durumu kötüleşmektedir. Hamburg, ortalama kişi başına gelir bakımından Avrupa'nın en zengin kentidir; burada Almanya'daki milyonerlerin en büyük bölümü yaşamaktadır. Bu kent, sosyal güvenlik ve işsizlik bakımından da en yüksek orana
sahiptir -ulusal ortalamanın % 40 üzerindedir. Kent içi ve çevresindeki sanayi işlerinin üçte birisi, 1994'e gelene değin, on beş yılda ortadan kalkmışlardır.
Batı Avrupa ülkelerindeki yoksullar ile işsizlerin çoğunluğu, bu ülkelerin yerlisidirler; ancak durumu kötüleşen semtlere saplanıp kalan, yoksulluk içinde yaşayan birinci ve ikinci kuşak göçmenler de vardır ve tek anne babalı ailelerin oranı artmakladır. Manchester' deki Moss Side, Frankfurt'taki Gallusviertel ve Rotterdam' daki Nieuwe Western bu örnekler arasındadır.
Bir grup sosyolog, Hollanda` nın yoksul kent bölgelerinde birkaç yüz kişiyle görüşme yapmıştır. Bu yazarlar (Morris` in sonuçlarının tersine), görüşülenler arasında uzun süredir işsiz olanların % 55` inin iş aramayı bıraktığını görmüşlerdir. Araştırmacılar, bunların çoğunun iş aramaktan vazgeçip sosyal güvenlik yardımlarıyla geçindikleri sonucuna varmaktadırlar.
 
Paylasım icin tesekkurler.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst