raderde 1
raderde
Cannn6161 1
Cannn6161
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
melankolıa18 1
melankolıa18
romegames 1
romegames
Krutzo 1
Krutzo
shrpnl 1
shrpnl
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Dou Felsefesi ve nsan Doas

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan turkmmo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 2K

turkmmo

Level 1
Gold Üye
Katılım
17 Eyl 2008
Konular
31,034
Mesajlar
0
Online süresi
5m 10s
Reaksiyon Skoru
208
Altın Konu
0
TM Yaşı
17 Yıl 8 Ay 24 Gün
Başarım Puanı
719
MmoLira
40
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

I. GİRİŞ

Gelişim tarihinin tüm dönemlerine damgasını vuran, ekonomik, sosyal, dinsel, politik olguları oluşturan ve varolan sistemlerin insanlık yararına değişmesi için hayatlarını bile hiçe sayabilen düşünce insanlarını anlamak insanı anlamanın ilk adımıdır.

Düşünürleri özel yapan onların ele aldıkları ama herkesin göremediği bazı değerlerdir. Onlar insan yığınları içerisinde insanı ve insanlığı düşünen onlar için kaygılanan kişilerdir. Kimi zaman insanın kendi varoluş sebebini açıklamak ve kendini gerçekleştirme temeline dayanan düşüncelerle yoğunlaşan düşünürler kimi zaman akıl gücüyle yerleşmiş tabuları yıkmış, kimi zamanda kendi sezgilerinde ruh olgunluğu aramıştır.

Eski Yunan’da başlayan felsefe önce doğaya yönelmiş doğa olaylarını açıklamaya çalışmıştır. Sokrates, Eflatun (Platon) ve Aristoteles ile mitolojik düşünce tarzından deneyim ve sağ duyuya dayalı bir düşünce biçimine geçilmiştir. Böylece yaşama ve insana dönük düşünceler düşünce tarihinde yerini almaya başlamıştır.

İnsanı anlamaya çalışan düşünürlerin görüşlerini irdeleyerek, insanca varolmanın anlamını, insanı ve yaşamın anlamını öğrenmek, eğitimin içinde, düşünce dünyasının ferdi olan biz üniversite insanları için çok önemlidir. Moslow; insan aynı anda hem olduğu hem de olmak istediğidir. Başka bir değişle insan sadece davranışları yoluyla tanımlanacak bir varlık değildir. Dağın diğer yamacı olan özlemleri, beklentileri, kaygıları ve amaçları ile bir bütünlüktür demiştir. Biz eğitimcilerin görevi eğitimin ve toplumun temel ilkesi olan kendi gizil güçlerini ortaya çıkarması için kişiye yardımcı olmak ve doğru yöne uçması için rehberlik etmektir. Bu görevimizi yerine getirirken de sevginin gücü hep yanımızda olmalıdır. Çünkü sevgisizlik insanı edilgen ve kırılgan yapar. Horney, kişinin kendi özgün doğasını ve benliğini yitirmesi yabancılaşma ile olur demiş, yabancılaşmanın temellerinin ise çocukluk dönemlerinde atıldığını belirtmiştir. İhanetin, çocukluktaki gizli psikolojik ölümle başladığını belirtmiştir. Fromm’a göre ise insan sonsuz bütünlüktür. Yaşamın amacı ise, kendini inşa etmek ve bu özgün bütünlük içinde diğer insanlarla sevgi ilişkileri kurabilmektir.

Her insanın yaşamında kutsal bir yan vardır ve her insan kutsaldır.Tarihin ilk günlerinden beri yaratanı arayan insanlık Tanrıyla farklı şekillerde buluşmuş, Tanrıyı farklı şekillerde yaşamına katmıştır . Bu farklı yaklaşımları tanımak, tarafsız olarak incelemek ve bizi mutlu edecek yolda yaşamımızı devam ettirmektir.

Budizm insanın yaşayışına önem veren bir anlayışı içinde barındırır. İnsanı ön plana çıkaran ve insan doğasına ait güçlerin önemini vurgulayan bu anlayışta zayıflığın simgesi olan ayrıcalıklı sınıflara ve mükemmele doğru giden yönetim biçimlerine ve devlet anlayışlarına yer verilmemiştir. Zaten özünde dünyevi değerlere önem vermeyen ve insanları yapacaklarından alı koyan ve kandıran her türlü toplumsal ve siyasal otoritelere karşı çıkış vardır.

Budizm esintileri Nietzsche’nin görüşlerinde de vardır. Nietzsche, kişisel güce yani yaratıcı güce işaret etmektedir. O her türlü dayatmadan kurtulmakla insanın özünün ortaya çıkacağına inanır. Şu sözlerle de bunu ifade etmiştir. ‘Ey birader senin düşünce ve duygularının arkasında güçlü bir hakim, dünyaca bilinmeyen bir şey bulunuyor ki o kişiliğindir’.

Aralarında yüzyıllar bulunan felsefi akımlarındaki benzerlikler dikkat çekicidir. Düşünce tarihinin anlaşılması ve buradan çeşitli çıkarsamalar yapılabilmesi için bu akımlar arasında mukayeseler yapılması ve tartışma konuları yaratılması düşünce tarihi açısından çok önemlidir. Bu çalışmanın doğu dinleri, doğu felsefesi ve diğer felsefi akımlar arasında karşılaştırmalar yapılmıştır.





2. DOĞU FELSEFESİ VE İNSAN DOĞASI

Doğu felsefesi ve insan doğasına geçmeden önce insanın yaratılışını anlatan aşağıdaki mitolojik hikaye ilk insanın gelişimini özetlemektedir.

Titan İapetos'un dört oğlu olmuştu. Bunlardan Menoitios ve Atlas; Zeus'e başkaldıran Titan'larla beraber olduklarından cezalandırılmışlardı. Menoitios hainliğinden ve ölçüsüz cüretinden dolayıErebes'e daldırılmışrı. Atlas ise dünyanın öbür ucunda ve Hesperides'lerin önünde omuzlarına gök kubbesini yüklenerek ayakta beklemek cezasına çarptırılmıştı. Diğer iki kardeş Prometheus ve Epimetheus'un kaderleri daha farklı oldu. Her ikiside insanın yaratılışında önemli rol oynadılar.
Olympos tanrılarının kudretine ve kuvvetine karşılık Prometheus'ta kurnazlık ve zeka vardı. Titanların meşhur isyanları sırasında tarafsız davranan bir Titan olduğu halde baş tanrı kendisine başkaldırmadığı, tersine saygı gösterdiği için Prometheus'u Olympos'a ölmezler arasına kabul etmişti. Fakat kendi ırkını mahveden Zeus'a karşı içinde büyük bir kin ve öfke olan Prometheus, tanrılarını inkar edecek, onları hiçe sayacak ve işleyecekleri kötülüklerle en vahşi hayvanlara bile taş çıkartacak, dünyanın başına bela olacak bir mahluk'u, insanı yaratarak intikam almaya karar verdi.
Prometheus ilk insanı çamuru göz yaşlarıyla karıştırarak yarattı.Buna aslanın gücünü, tavusun kibrini, tilkinin kurnazlığını tavşan'ın ürkekliğini kattı. Fakat insan çıplaktı, kendisini koruyacak hiç bir şeye sahip değildi. Doğduğu günden itibaren acıları, üzüntüleri, ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları başlıyordu. İlk insan çiğ meyvelerle, kanlı etlerle beslenip, elbise yerine bitkilerin yapraklarına sarılıyorlardı. Güneşin faydalarını bilmeden kendilerini karanlık oyuklarda saklıyorlardı. Yarattığı mahluklara acıyan Prometheus insanları daha iyi bir şekilde yaşatabilmek, vahşi hayvanlara karşı etkili silahlarla koruyabilmek, toprağı sürmeye yarayacak gerekli aletleri elde edebilmek için onlara madenleri işlemeyi ve ateşi vermeye karar verdi.
İçi baştan başa oyuk fakat yanabilir bir özle kaplı olan Ferule "Şeytantersi ağacı" denilen ağaçtan bir dal koparıp Lemnos adasına gitti. Hephaistos'un (Ateş Tanrısı) alevler fışkıran ocağına yaklaştı ve madenleri eriten kızgın ateşinden bir kıvılcım çaldı. Elindeki sopanın özünün içine sakladı ve onu ilahi bir armağan olarak insanlara götürdü.
O günden itibaren insanlar ateşin yardımıyla daha iyi yaşamaya başladılar. Yiyeceklerini pişiriyorlar, soğuk havada ısınıyorlar, karanlık mağaralarda çıralı odunları yakarak birbirlerinin yüzlerini görüyorlardı. Fakat bir süre sonra nerden geldiklerini unutarak kendilerini tanrılarla eşit tutmaya başladılar. Zeus onların böyle şımarık davranacaklarını önceden tahmin ettiği için onlara ateşi vermemişti. Kendi haberi olmaksızın insanlara ateşi hediye ettiği ve onları şımarttığı için Prometheus'a kızarak onu Kafkas dağlarının en yüksek tepesine gönderdi ve ateşin, sanayinin tanrısı Hephaistos'tan onu yalçın kayalara çakmasını istedi. İlahi demirci istemeyerk Zeus'un bu emirine boyun eğdi ve Prometheus'un kollarına ayaklarına kırılmaz zincirler geçirerek onları sıkıca kayalara çaktı. Prometheus'un cezası bununlada kalmadı..her sabah, kocaman bir kartal kanatlarını açarak süzülüyor ve gelip Prometheus'un ciğerlerini yiyordu. Bu vahşi hayvan sivri tırnaklarını Prometheus'un göğsüne batırıyor ve korkunç gagası ile ciğerini didikliyordu. Akşama kadar yediği ciğer, gece sabaha kadar tekrar bitiyor, çoğalıyor eski haline geliyordu. Bu işkence tam bin sene sürecekti. Fakat otuz sene sonra Zeus Prometheus'a acıdı ve onu affederek tekrar ölümsüzler arasına Olympos dağına aldı.
Doğu felsefesi; yaşamın anlamı üzerine düşünme ve varlığın özündeki gerçeğe ulaşma çabasıdır. Doğu düşünürleri, akademik çevrelerde düşünce üretip bu düşünceleri yine bu çevrede ifade eden düşünürlerden farklı olarak, daha sıcak daha anlamlı düşüncenin de ötesinde ayrı bir sezgisel güç barındırırlar. Bu felsefi görüş yaşam sınırlarını zorlarken, insanı somut değerlerden uzak tutuğu için mutlu kılıyor. Bunu düşünürlerin yaşantılarında da görmek mümkündür.

Biz en küçük şeyleri büyütüp tartışmaya, çatışmaya, savaşa dönüştürürken doğu yaşantısında aynı ailede üç farklı dine inana bireyler bir arada yaşayabiliyor. Doğu felsefesindeki bu sınırsız hoşgörünün kaynağını öğrenmek, insanı anlamaya dönük çalışmaların bir parçası olmalıdır.

Günümüzün hümanizm anlayışındaki hoşgörü anlayışı, Nietzschenin üstün insanı tarifindeki uçurum, farklı dünya görüşleri ve farklı dünya anlayışlarının varlığını göstermektedir.

Doğu Felsefesi, yoğunluklu olarak ellili yıllardan itibaren ilgi görmeye başlamış, özellikle Amerika’dan başlayarak Avrupa’yı ve 80 sonrasında da Türkiye’yi etkisi altına alan bir trend olmuştur.

Batı ve Doğu terimleri Coğrafi anlamlarından öte madde ve nur an-lamlarını çağrıştırır. Öte yandan Batı, ya da Batı Felsefesi hakikate varmada sadece aklı kılavuz olarak alırken Doğu Felsefesi, hakikate kavram ötesi keşf (sezgi) yoluyla ulaşılabileceğini, var-lığın ancak bu varlığın dilini keşfeden tarafından temaşa (müşahede) edilerek anlaşılabileceğini ortaya koyar.

Eski bir Budacı metinde şöyle bir beyit vardır: Bugünkü yaşantımız dünkü düşüncelerimizin, dünkü eylemlerimizin; yarınki yaşantımız da bugünkü düşüncelerimizin, bugünkü eylemlerimizin eseridir. Bu ifade kuantum fiziğinde güncel anlamda telaffuz edilen; “Gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler” cümlesiyle neredeyse kavuşum haline gelmiştir.

Çin Felsefesi MÖ 500 lü yıllardan beri bu temeller üstünde 3 koldan gelişmiştir. Tao Kiao (Tao öğretisi), Ju Kiao (Konfüçyüs Öğretisi), Şe Kiao (Buda Öğretisi). Çin Budhacılığı özel bir nitelik taşımakla beraber temelde Hint Felsefesi’nin malı olduğundan Çin’e özgü düşünsel hayat Taoculuk’la Konfüçyüsçülük’te biçimlenir. Eski Doğa Felsefesi’ni özümleyen bu okullardan Taoculuk, Felsefe açısından önemli iki kavram getirmektedir: Tao (yasa) ve Wu-wie (eylemsizlik). İsa Öncesi Grekleriyle karşılaştırılırsa tao Herakleitos’un logos’una, wu-wie de Stoacılar’ın apahheia ve Epikuros’un ataraksia’sına uygun düşer. Bu karşılaştırmalar sürdürülürse çıkmazlar ileri süren ve kavramların gerçek varlıklar olduğunu savunan Kingsun Luna adlı bir Çin Zenon-Platon’una da rastlanır. Konfüçyüs de, kuşkusuz, bir Çin Sokratesi’dir. Bu dönem Grekleriyle paralellik Hinf Felsefesi’nde de izlenebilir. MÖ 300 lü yıllarda Konfüçyüscük’e karşı Mo Tzu’nun kurduğu Moizm Öğretisi, tıpkı Platon gibi, toplumun Bilgelerce yönetilmesi gerektiğini savundu. Bu arada, Kungsun Luna’ya karşı, kavramların nesnelerin yansısı olduklarını ve başkaca hiçbir gerçek taşımayıp birer ad’dan ibaret bulunduklarını ileri süren Hsün Tzu’yu bir Çin Roscelin’i sayabiliriz. ‘Evren benim düşüncemdir’ diyen Vang Yang-ming kuşkusuz bir Çin Tekbencisi’dir. Görüldüğü gibi dünyanun öbür bölgelerinde gerçekleşen Spekülatif Felsefe, aynı süreçle kapalı Çin Ülkesi’nde de olıp bitmiştir. En eski Doğa Felsefesi’nden sürüpgelmiş bulunan Maddeci eğilimlerse, Taoculuk’la Konfüçyüsçülük’ün ve özellikle de Çin Budhacılığı’nın bütün gizemlerine karşın, güçlü bir gelişmeyle Maoculuk’a kadar gelmiş ve Çin ülkesinin Toplumculuğunu üretmiştir. Maddeci eğilimi geliştirenler arasında özellikle Vang Çung’u, Ho Çen-tien’i, Fan Çen’i, Li Çih, Vang Fu-Çih, Tai Çen ve en sonunda da T’an Su T’ung ve Sun Yatsen gibi Maddeci düşünürler sayılabilir. Çin Marxizmi Maoculuk olarak anılır.

Hint felsefesinin temel düşüncelerini oluşturan Veda’lar Veda dininin 4 kutsal kitabıdır. Veda, Sanskritçe de bilgi demektir. Ancak Veda deyimi, gözle görmek ya da okumakla elde edilen bilgiyi değil, kulak yoluyla, işiterek alınan bilgiyi dile getirir. İncelemeci Söderblom bu Kitapları ‘insanlığın en eski kutsal kitabı’ olarak niteler. Kimi incelemeciler de bu bilgilerin MÖ 1500 lü yıllarda Hindistan’ı ele geçiren Ârî’lerden (ki sonradan bu gruplar Hint-Avrupa deyimiyle adlandırılmıştır) edinildiği kanısındadırlar. Sanktritçe yazılmış olan Veda’ların en eskisi Rig-Veda’dır. MÖ 2000 lerde Rig-Veda'lar yazıldı. Sama-Veda, Yajur-Veda ve Atharva-Veda onu izlemiştir. Hint Mitolojisi’nin en önemli destanları bu kitaplarda yazılıdır. Destanlar döneminin Mahabharata ve Ramayana gibi büyük destanları gibi büyük destanları bu kitaplardan yüzyıllarca sonradır. Dini törenlerde tanrıları övmek için söylenen dualar, ilahiler, özdeyişler, sihir ve büyüyle ilgili metinler hep Veda’larda yer almıştır. Tapım kuralları, kozmogoni, ve Teogoni, Eskatoloji konuları bu Kitaplarda bütün ayrıntılarıyla işlenmiştir. Brahmanizm (ki brahmana deyimi Skr.yorum anlamıda da gelir) , bu Kitapların yorumundan doğmuştur.

Vedalar’n ilk şarkıları büyücülük şarkılarıdır. Bunlarda henüz büyük Tanrılar’ın adları geçmez. Boğazköy kazılarında bulunan çok önemli bir antlaşma Vedizmin kaynaklarını başka ülkelere çeker. Bu antlaşma MÖ 1300 lü yıllarda Hititler’le Mitanniler arasında yapıldı. Antlaşmada adı geçen İndra, Varuna , Mithra, Tanrıları Vedizmin büyük tanrıları oldu. MÖ 1000 lerde tertiplenen Vedizm şarkıları artık bu Tanrılardan bahsederler.
Veda’nın en büyük tanrısı İndra'dır. Bir Doğa tanrısı olup savaşçıdır.
Varuna akıl tanrısıdır, evrensel düzeni sağlar, erdemi gerçekleştirir, Göktanrısı’dır. Varuna sözcüğü gök anlamına gelen Uranus ve eski İran'ın tanrısı Ahura'ya ses olarak benzeşir
Mithra Güneşli gündüz göğü’nün tanrısıdır. Hukuku vazeder.
Veda şarkılarına göre Varuna’yla Mithra'nın anaları Adidi’dir. O evrendeki bütün varlıkların ortak özü sayılmakta ve Mana’ya benzer.
Vedalar’da Zeus Pater'in karşılığı olarak Diyaus Pitar vardır. Bu tanrılar gittikçe önemini kaybedecekler ve yerlerini kurban tanrıları alacaktır. Vedizm’e göre Tanrıları yaratan kurbanlardır. Existentializm gibi, varlığı yaratan eylem olmakta.
Erdem kurban yoluyla elde edilir. Kurbanları tanrıları yaratırlar. Tanrılar da insanları iyiliğe ve güvenliğe ulaştırırlar. Bu sistemde gök ölçüsünün dışında başkaca bir erdem düşünülmemektedir. Veda Hintçe’de bilgi demektir. Ancak bu bilgi kulak yoluyla elde edilir. Veda’nın bilgisi kurbandır.
Rig Veda sınıfları doğurdu. Kastların başında Brehmenler ( Rahip) kastı vardır. Onların altında Prenslerle Savaşçıların Arya kastı yer alır. Sonra İşçiler’in ve Köleler’in Çudra kastı, sonrasa aşağı insanların Parya kastı.
Erdem bütün bu sınıflarda ayrı bir ölçü taşımaktadır. Bir kastın erdemi, öbür kastın erdeminden başkadır. Erdem bir sınıfa göre almak, bir başka sınıfa göre vermektir. Rig-Veda'nın 10.kitabının 10. şarkısı şöyle biter:
‘‘İnsan bir Brehmen'e bir inek verirse bütün alemleri elde etmiş olur.’’
Vedizm’in gelişmesi, ölümden sonra yaşamın birbirini kovalayan çeşitli hayatlar içinde gerçekleşmesi yoluyla oldu. Bu da yeni bir erdem ölçüsü getirdi. İnsan iyi davranışlarla yaşamışsa sonraki hayatında iyi bir bedene, aksi halde kötü bir bedene girecektir. İyilik ödül, kötülük ceza ile sonlanır.
Hint Çoktanrıcılığı’nın ilk ve en büyük dini olan Vedizm’in sayılamayacak kadar çok tanrısı vardır.
Çin dini gibi , Hint'in sonraki iki dini de erdemcidir, Peygambersizdir. Tanrısızdır. Bugün Milyonlarca bağlıları var.

Uzak Doğu dinleri pek çok insan için büyük bir bilinmezdir. Hinduizm, Caynizm, Budizm, Sihizm, Şintoizm, Konfüçyüsçülük ve Taoculuk gibi dinlerin isimleri sayıldığında genelde insanların akıllarına taştan ya da tahtadan heykellere tapınan, bu heykellere adaklar sunup saygı gösterilerinde bulunan, loş tapınaklarda ilginç ayinler düzenleyen topluluklar gelir. Dünya üzerinde yaklaşık 1.5 milyar kişinin kabul ettiği bu batıl dinler kasvetli bir hayatı, sapkın ritüelleri, sosyal adaletsizliği, dünyadan tamamen uzaklaşıp sefil koşullarda yaşamayı, kısaca her yönüyle batıl bir hayatı temsil etmektedirler.

2.1. Hinduzim

Hindistan’ın en belirgin dinlerinden biri de Hinduizmdir. Hint dinlerindeki gelişmeler sonucu hinduizm adını alan din, Brahmanların hakimiyet sağladıkları dönemde ise Brahmanizm terimi ile ifade edilmiştir. Günümüzde Hinduizm ve Brahmanizm terimlerinin bir biri yerine kullanıldığı bilinmektedir. Yaygın bir anlayışa göre Hinduizm ve Brahmanizm terimleriyle, en eski Vedalar döneminden günümüze ulaşmış bulunan Hintlerin inanç, düşünüş, his ve hayat tarzları kastedilmektedir. Hint yarımadasındaki halkın çoğunun dini inanç ve geleneklerini ifade ettiği için Hinduizm terimini kullanmaktadır.

Tarihi kayıtlardan elde edilen bilgilere göre takriben M.Ö. 1500 yılları civarında Doğu Avrupa 'dan gelen Ariler, Hindistan 'ı ele geçirirler. İki farklı halkın bir biriyle karışması sonucu dini inanç ve geleneklerde bir birine karışmıştır. Kökü yüzyıllar öncesine kadar uzanan bu karışım sonucu Hinduizm ortaya çıkmıştır. Bu iki ırkın karışımından meydana gelen bu gelişme beş devreye ayrılır.

-Vedalar dönemi
-Upanişalar dönemi
-Klasik dönem
-Ortağ 'daki İlahiyat, felsefe gelişme dönemi
-Modern dönem

Hinduizm; yaklaşık dünya nüfusunun %12 ' sini oluşturur. Hinduizmin tespit edilebilmiş belli bir kurucusu bilinmediği gibi kendine özgü bir inanç sistemi ve kitabı da yoktur. Hinduizmin temelinde Brahma (Mutlak Varlık) inancı yatmaktadır. Bu husustaki geniş bilgiyi Hinduizmin Kutsal Metinleri olan Veda 'larla Brahmana 'larda bulmak mümkündür.
Hinduizm Ari ırkın üstünlüğü,kast sistemi,sınırsız bir vatan sevgisi ve bağlılık duygusu kavramları üzerine kurulmuş toplumsal ve siyasi olguların bir özel görüntüsüdür. Hinduizmin bir ilk lideri temel tebliği bildiren bir ilk kurucusu olmadığı için bir anlamda kurucularının kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.
2.1.1 İnanç Sistemi

Hinduizm 'de Tanrı sayısı akıl almaz derecede çoktur. Tanrı Brahma 'nın dünyayı meydana getirdiğine inanılır. Tanrı Şiva ve Vişnu Brahma 'dan sonra gelir. Hinduizmde saygı gösterilen bazı varlıklar Kaylasa,Himalaya Dağları,Ganj Yamuna Nehri ( Hindu geleneklerine göre kutsal Ganj Nehri 'nin bir kolu olan Yamuna 'yı arındırmak için Hindu rahipleri gümüş maşrapalar içinde 850 litre süt dökmüşlerdir) vardır. Vedalar Dönemi 'nde önemli sayılan pek çok Tanrı bugün unutulmuş gibidir; onlara nadiren dua edilir. Bazı Hindu tanrıları ile yaptıkları işler ise şöyledir ;

-Güneş tanrısı Suya
-Ay tanrısı Soma
-Rüzgar tanrısı Vayu
-Su tanrısı Varun
-Yağmur tanrısı İndra
-Ateş tanrısı Agni
-Ölüler aleminin tanrısı Yama

Hinduizm 'in Tanrı anlayışı çeşitli mezhep ve ekollere göre değişik şekilde algılanmıştır. Bir kısım Hindu 'lar monoteisttirler. Bir Hindu doğumundan ölümüne kadar bütün hayatı boyunca belirli merasimleri yerine getirmekle mükelleftirler. Nitekim adaklarının yerini bulması için ziyaret, kalbin aydınlanması için, meditasyon şarttır. Vedalar Dönemi 'nde ölenlerin cesetleri kısmen gömülür, kısmen yakılırken, günümüzde ise Asketlerin dışında bütün cesetler yakılmaktadır. Dullarında yakıldığı Hindistan 'da bu uygulama genel bir kaide halini almıştır. Bununla beraber günümüzde ara sıra da olsa dulların yakıldığına şahit olunmaktadır. İnançlarına göre bu dini merasimden sonra kadın gökyüzünde kocasıyla birleşmektedir.

2.1.2. Kutsal Metinleri

Hinduizm mukaddes kitaplarının tamamını içine alan metinler Veda 'lardır. Sanskritçe yazılmış olan Veda 'lar 4 bölümden oluşur.

1 - Rigveda : Tanrıları tazim için yazılmış on kitaptan ibarettir. 1028 ilahiyi ihtiva eder. Veda 'ların en eskisi ve en önemlisidir. Dünya dinleri içinde en eski belge özelliğini taşımaktadır.

2 - Samaveda : Kurban esnasında söylenen ilahileri ihtiva eder. Bir çeşit melodiler Vedasıdır. Yüksek sesle okunur.

3 - Yajurveda : Bu da kurbanla ilgili formüllerden meydana gelmiştir. Bazı kesimleri nesir, bazı kesimleri manzum olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Bir özelliği de kurban esnasında mırıldanarak okunmasıdır.

4 - Atharvaveda : Kainat ve büyü ile ilgili dualardan ibaret olan Atharvaveda 'yı Brahman 'lar hayatın belirli pozisyonlarında okumak zorundadırlarKutsal Metinleri

Hinduizm mukaddes kitaplarının tamamını içine alan metinler Veda 'lardır. Sanskritçe yazılmış olan Veda 'lar 4 bölümden oluşur.

1 - Rigveda : Tanrıları tazim için yazılmış on kitaptan ibarettir. 1028 ilahiyi ihtiva eder. Veda 'ların en eskisi ve en önemlisidir. Dünya dinleri içinde en eski belge özelliğini taşımaktadır.

2 - Samaveda : Kurban esnasında söylenen ilahileri ihtiva eder. Bir çeşit melodiler Vedasıdır. Yüksek sesle okunur.

3 - Yajurveda : Bu da kurbanla ilgili formüllerden meydana gelmiştir. Bazı kesimleri nesir, bazı kesimleri manzum olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Bir özelliği de kurban esnasında mırıldanarak okunmasıdır.

4 - Atharvaveda : Kainat ve büyü ile ilgili dualardan ibaret olan Atharvaveda 'yı Brahman 'lar hayatın belirli pozisyonlarında okumak zorundadırlar

Genellikle bütün Veda 'larda ilahi, niyaz, dua, hayat kaideleri, tılsım ve büyü ile ilgili konular iç içedir. Veda 'ların tabiat üstü güçlerle temas kurduğuna hakim kişilerin kalplerine doğduğuna da inanılır.

Genellikle Hinduizm 'in mukaddes metinleri sadece Veda 'lardan ibaret değildir. Brahma, Upanişad ve Aranyaka 'lar da Vedaların tamamlayıcısı niteliğindedirler. Upanişad 'lara göre kainat insan ruhlarının (Atman) dünya ruhu ile (Brahman) birleşmesinden meydana gelmiştir. Ebedi saadet, Atman- Brahman birleşmesiyle gerçekleşir. Upanişad 'lar Tanrı, kainat, ruh, ölümden sonraki hayat vb. konuları işlemiştir. Bu sayılan kutsal metinler dışında Muhabharata Destanı, 240.000 cümleden oluşmakta ve dünyanın en uzun destanı olma niteliğini korumaktadır.

2.1.3. Hinduizmde Kast Sistemi

Hinduizmde halkın ayrıldığı sınıflardan her birine Kast denir. Bir bakıma Kast aynı işle meşgul olan görev ve gelenekleriyle bir birine sımsıkı bağlanan insanların meydana getirdiği birlik diye de tanımlanabilir. Kendi isteği doğrultusunda Kast seçemez, belli bir Kast 'ta dünyaya gelir. Bununla beraber sonradan Kast terk eden, Kast dışı sayılan gruplar da vardır. Bunlara dokunulmazlar denir. Kast sistemi Hinduizm inançlarından kaynaklanır. Belli başlı dört Kast vardır:
1 - Brahmanlar (rahip ve alimler)
2 - Kşatriya (prensler ve askerler)
3 - Vaikya (tüccar, esnaf ve çiftçiler)
4 - Çudra (işçiler, sanatkarlar)
Bu Kast 'lar dışında, insanlığın en aşağı tabakası sayılan birde Parya sınıfı vardır. Kast içinde en önemli yeri işgal eden Brahman 'ların başlıca görevleri, kurban ayinlerini idare etmektir; kutsal metinleri (Veda) korumak, dini ayinleri icra etmek irsî haklarıdır.
Meslekler Kast 'lara ayrıldığı gibi, evlenmeler de ancak aynı Kast içinde cereyan edebilir. Yeme - içme, giyim - kuşam, nişan ve düğün merasimleri de her Kast için belli özellikler taşır.
2.1.4. Karma

Bir sebep-sonuç kanunu olan karma,insanın geçmişte yaptığının gelecekte ayrıca görüleceği esasına dayanır. İnsan ektiğini biçer. Bugün ekilen yarın alınacaktır. İyiliklerin karşılığı iyilik,kötülüklerin karşılığı kötülük olacaktır.

Karma, her kararın doğru ve yanlış sonuçlarını tespit eden bir kavramdır. Karma 'da asıl olan mükafat beklemeden hareket etmektir. Böylece sonuç bekleme arzusu frenlenmiş olur. Karma 'ya göre ölüm yokluk değil bir halden diğerine geçiştir




2.1.5. Reenkarnasyon

Ruhun bir bedenden ötekine geçtiği inancı nın adı olan reenkarnasyon, karma doktrine bağlı olarak doğmuştur. Reenkarnasyon inancına göre, bedenden ayrı olarak ruhun ölümden sonra devamlılığı, ruhun kendi derecesi içinde yüksek veya alçak bir şekilde meydana gelmektedir. Buna göre insan yaptıklarına uygun tarzda, insan, hayvan veya Tanrı olarak yeniden doğar. Ölümden sonraki hayatta mutlu olmak, hayatta iken doğru hareket etmeğe bağlıdır. Sonuç itibariyle herkes yaptığından sorumlu tutulacaktır.

Reenkarnasyon inancına göre kişinin ölümden korkmasına gerek yoktur. İnsan devamlı olarak tekrar doğuşlarla isteklerine kavuşur. Reenkarnasyon inancına Yunan, Eski Mısır,bazı Hıristiyan Mezhepleri ve Tanrının Yolu Topluluğu gibi dinlerde de rastlanmaktadır.

2.1.6. Hulul (Enkarnasyon-Avator)

Sanskritçe bir kelime olan hulul Tanrı Vişnu 'nun insan şeklinde kendini göstermesi anlamına gelir. Hinduizme göre Tanrı her döneminde çeşitli şahsiyetlere bürünerek kendini göstermiş, kötülüğü yok ederek,insanların ihtiyacı olan kanunları bildirmiştir. Böylece tanrısal mesajlar sonsuza kadar devam edecektir.

2.1.7. İbadet ve Ayinler

Hinduizmde ayin ve ibadetler üç temele dayanır. Bunlar ;

Güzel ameller
Bilgi sahibi olmak
Tanrı ile beraber olmak

Bu gayelere ulaşmak için sırayla şu hususlar yerine getirilmelidir.

Ölenler için kurbanlar kesmek
Güneşe saygı göstermek
Doğumda ve ölümde ibadet etmek (düzenlemek)
Mukaddes metinleri devamlı okumak
Hakikat bilgisini elde etmeye çalışmak

Her an Tanrı’nın varlığını düşünerek Ona kullukta bulunmak

Hinduizmde ayin esnasında bir takım kutsal sözler telaffuz edilir Om en etkili kelimedir. Hemen her yerde ibadet etmek mümkündür. Tapınaklar olmak la beraber ibadet ve ayinler ferdilik tercih edilir. Tanrı her yerde yapılan ibadeti gördüğü için, ibadetin belirli bir şekli ve düzeni yoktur. İbadetin ortak sembolü kabul edilen Om, her ibadet ve yemekten önce,Veda’ları okumaya ve her tür işe başlarken söylenir. İlk ibadete sabah şafaktan önce başlanır;doğuya doğru dönülerek oturulur. Evlerde de genellikle tapınılan puta ayrılmış bir oda bulunur.

İnekler, yer, gök ve atmosferin anası sayıldığı için, inek ve öküzler caddelerde,alış veri merkezlerinde veya diledikleri her yerde serbestçe dolaşılabilir. Etinin yenilmesi yasaktır.

Tapınaklarda yapılan ibadet evdeki ibadetten biraz farklıdır. İbadete boru çalınarak başlanır. Her köyde tapınak vardır. Büyük mabetlerin hemen yakınında kutsal yıkanmayı sağlayan havuzlar bulunur

Mabetlerdeki yıllık ayinler dışında ilkbahar , sonbahar ve yeni yılda özel şenlikler yapılır. Bazı mezheplerde kabile başkanlarına bir nevi kutsallık vererek onlara saygı gösterildiği,ölmüş kahraman ve azizlere de yardım için dua edildiği görülmektedir. Kurban, Hinduizmde çok önemli bir yer tutar ve dini hayatın eksenini teşkil eder. Tanrıların kudretlerini kurban sayesinde gösterdikleri inancı tartışılamaz. Bu insanlar ancak kurban sayesinde tanrılarla ilgi kurabilirler. Tanrılara sunulan her şey kurban edilir.
Kutsal sayılan 7 ziyaret yeri vardır. Hinduların hayatında önemli rol oynayan bu kutsal yerlere ziyaret ve Hac seferlerinin en bilineni Benores 'e yapılan ziyarettir.
2.1.8. Günümüzde Hinduizm

Günümüzde Hindistan, Seylan, Pakistan, Nepal ve Hint Yarımadasında ki diğer bölgeler de yoğun taraftara sahip olan Hinduizm mensuplarına dünyanın bir çok ülkesinde de rastlanmaktadır. Hindistan 'da Müslüman ve Sıkh Dini mensuplarına karşı oldukça uzlaşmaz bir tavır sergileyen ve şiddetli çatışmalara neden olmaktadırlar. 800.000.000 ‘un üzerinde inananı bulunan Hinduizm günümüz dünyasında (özellikle Hindistan 'da) insanların yaşamlarını etkilemeye devam etmektedir

2.2. BUDİZM

Budizm 'in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 - 483 ) Kuzey Hindistan 'da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur. Buda “aydınlanmışâ€ anlamına gelir. Budizm’in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 - 236) zamanına rastlar. Aşoka zamanında Budizm ' Hindistan, Seylan,Suriye,Mısır,Makedonya ve Yunanistan 'a kadar yayılmıştır. Aşoka 'dan sonrada yeni Krallar Budizm 'e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin,Moğolistan ve Japonya 'nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm 'e hizmet etmesini sağlamışlardır.

Budizm ' MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet 'te yayılmaya başlamıştır. Günümüzde Güney,Doğu;Güneybatı ve Orta Asya 'da çok sayıda taraftarı olan Budizm ' Avrupa ve Amerika 'da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır.

2.2.1. Gotama’nın Doğuşu

Gotomanın doğuşu ile ilgili anlatılan aşağıdaki hikaye diğer dinlerde anlatılan mucizeleri hiç saydıracak bir hikayedir.

Milattan önce altıncı asırda Hindistanda Sakya kabilesi üzerinde hüküm süren kıral Suddhadana kendisine bir eş seçmek istemiş ve devrinin en güzel kadınını seçerek onunla evlenmiştir. Bu kadının adı Maya idi ve kral bu kadını almak için onun altı kardeşiyle de evlenmek zorunda kalmıştır.

Kraliçe gelin bir yaz günü ikindi vakti uyurken bir rüya görür. Güya kendisini dört hükümdar Himalaya dağlarına kaçırmışlar ve onun yatağını yedi fersah uzunluğundaki bir ağacın altına serdirmişlerdi. Dört kraliçe onu yıkamışlar,giydirmişler sonra en güzel kokularla yağlamışlar ve onun şahane yatağını gümüşten bir dağın üzerindeki altından bir eve götürmüşlerdi. Daha sonra altından bir dağ üzerinde dolaştığı görülen bir fil gümüş dağına gelmiş, hortumunda taşıdığı tek zambakla altından eve girmiş, kraliçenin yatağının etrafında üç kere dolaşmış, sonra kraliçenin sağ yanında durmuş ve birden bire onun rahmine girmişti.

Kraliçe bu rüyasını kocasına anlatınca o da altmış dört akıllı adamı çağırmış, hepsini yedirmiş, içirmiş, hepsine hediyeler vermiş, sonra rüyayı tabir etmelerini istemişti. Hepsi de birden bire ayağa kalmışlar ve anlatmışlar.

‘Zerre kadar telaş etme... Bil ki kraliçe gebedir ve bir kız değil erkek doğuracaktır. Şayet bu erkek bir ev içinde yaşarsa, tüm dünyaya hüküm eden bir kral olacak. Şayet evini bırakarak, ayrılırsa, bir Budda olacak. Yani dünya içinde perdeyi (cehalet perdesini) kaldıran adam olacak.’

Bunun üzerine, Budda yazılarına göre, bir zelzele olmuş, dilsizlerin dili çözülmüş, aksakların hepsi düzelmiş ve cehennemlerin ateşi sönmüştü.

Kraliçenin doğurma zamanı geldiğinde kendisi Lumbini korusunda dolaşıyordu ve çiçeklenmiş bir ağacın altında idi. Kraliçe ağacın dalını koparmak için dala uzanmıştı. Dal bir hayli yüksekti. Fakat kraliçe için eğilmiş ve kraliçe dala sarılmış olduğu sırada doğurmuştu. Doğan çocuğu dört Brahma bir altın ağ içine almışlardı.

Doğan çocuk gerçi temizdi, fakat gökyüzünden biri sıcak, biri soğuk iki ırmak akmış ve Brahmanlar, Budalık namzedi olan bu çocuğu yıkamışlardı. Çocuğun anası da bu sularda yıkanmıştı.Daha sonra Brahmanlar, çocuğu dört kırala uzatmışlar ve bunlar onu çıplak derileri üzerine almışlar, sonra fanilerin tuttukları bir ipekli yastığa koymuşlardı.

Bunun üzerine yeni doğan çocuk ayağa kalmış ve bütün ilahlar ona tapmışlar. Çocuk kendisine benzeyen biri varmı diye etrafına bakmış ve böyle bir kimse olmadığını görerek şimale doğru yedi adım atmıştı ve ben dünyanın başıyım dedi. Daha sonra mabede götürülen bu çocuk kendisinden daha üstün bir ilah olmadığını anlatan üç ayet okumuş ve herkes onun etrafında toplamış. Daha sonra alfabe öğretilmek üzere mektebe götürülmüş hocasıyla ilk karşılaştığında hangi alfabeyi öğreneceğini sormuştu. Başlangıç bu merkezde olduğuna göre çocuğun ne harikalar başardığını tasavvur etmek kolaydır.

Budda refah içinde yetişmiş, sağlam bünyeli olmak için çalışmış ve 19 yaşında Yosodhara ile evlenmiş onunla on yıl yaşamış ve daha sonra oğlu Rahula doğmuştur.

Anlatıldğına göre babası saray duvarları içinde tüm acı ve ızdıraplardan uzak tutmuştur. Ancak o dışarıyı hep görmek istemiştir. Fakat tüm bu tedbirler kar etmemiş ve genç prens bir ihtiyar adam, son derece hasta bir adam, bir ceset ve bir zahit görmüş ve bu manzaralar onu çok üzmüştü. Genç adam insanların ızdırap çekmelerini hayretle karşılamışlardır. Evlilik yıllarını da babasının yanında geçiren bu adam olgunluk yaşı olan 30 unda evini bir oğlu olmasına rağmen terk etmiştir.

Bu otuz yaş Zerdüşt’ün harekete geçtiği , Mahavira nın dünyayı terk ederek mezhebini yaşatmaya çalıştığı ve İsa nın peygamberlik yaşamına başladığı yaşla aynıdır.
Budda daha sonra tüm Budda mezhebine girenlerin kullandığı sarı elbiseyi sırtına geçirmiş, elde keşkül, cepte ustura, iğne, belde kemer ve matara seyyar bir rahip olmuştur.

2.2.2. Budizm’de İbadet ve İnanç

Budizm 'de inancın temeli “ Buda 'ya sığınırım, Dhamma 'ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha 'ya sığınırım (Rahipler Cemaati,dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur.Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm 'e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir. Sangha 'ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler.

Budizm’de mabetlere “Vihara” denir. Budistler Karma- Ruhgöçü 'ne inanırlar. Vihara da ayda iki kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler. Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm 'de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ' dir. inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ' nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.

İbadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda 'nın heykeline saygı gösterisi yapar; O 'na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. ibadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur.
Budizm 'in kutsal ziyaret yerleri ;

Budanın doğum yeri( Lumbin)
Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
Buda ' nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth 'da)
Buda 'nın öldüğü Uttar_Prades şehri,
Ganj nehri


2.2.3. Kutsal Kitapları

Budistler Buda 'nın vaazlarının Pali - Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar. Budizm 'in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka 'dır”.Tripitaka da;
Vinaya Pitaka
Sutta Pitaka
Abhidhamma adlı bölümler bulunur.
Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda 'nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ' felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır.
2.2.4. Budizm 'de Mezhepler

Budizm ' başlıca iki büyük mezhebe ayrılır.
1-Hianayana,
2-Mahayana
Hinayana (Küçük Araba)

Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya 'da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm 'e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar
Mahayana (Büyük Araba)
Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ', herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm 'in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana 'ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:
Cömertlik
Olgun manada bilgelik
Budizm 'in ahlak kurallarına bağlılık
Meditasyon
Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek
Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak
Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm 'i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır

2.2.5. Buda ve Öğretisi
Buda 'nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda 'nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda 'nın yasadığı dönemde Budizm ' bir din, Buda da bir peygamber değildi.
Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana 'nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.
Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.
1.Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın üç özelliği

Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek... Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız.
Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları... Buda 'nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda 'ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”
Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha - Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.
Buda 'nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir.
Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ' olduğunu savunuyor. Bu an ve burası... Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben?
Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad... Ben 'e verilen özel ad.
Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena 'ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” ... “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, ... ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben 'in, ne de ben 'e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda 'nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.
Ben 'in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad 'sa ruhtur. Budizm 'de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben 'i kurtarmaya değil, bizi ben 'den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek.

2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka

Buda 'ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.
On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:
1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.
2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.
3. Buradan da bilinç oluşuyor.
4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.
5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.
6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.
7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.
8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.
9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.
10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.
11. Oluşum doğuşa
12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda 'nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir.
İstekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor. Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir.
Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.

1. isteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık
2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık
3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık
4. Sürekli ve değişmez bir ben 'in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.

Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ' görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner.

Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda 'ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben 'in de bilincin de sürekliliği yok. Buda 'nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu.

3. Nirvana

Nirvana, Batı 'da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana 'ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana 'yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana 'ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben 'i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben 'in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.
Buda 'nın öğretisi, bir yandan ben 'i yok sayarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana 'ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm 'de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.
4.Sekiz basamaklı yüce yol

-Tam görüş
-Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben 'in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor.

-Doğru sözlülük
-Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.
-Doğru yaşam biçimi Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.
-Tam çaba, tam uygulama Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist 'in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.

-Tam bilinçlilik
-Tam uyanıklık

Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı 'da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ' sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.

Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıştır.

Buda 'nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” yada “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.

2.3. Konfüçyüsyanizm

Dinin kurucusu Konfüçyüs (M.Ö. 551- 479) adındaki bir filozoftur. Şantung eyaletinde doğmuş ve orada ölmüştür. O zamandan beri eyalet Çinlilerce kutsal sayılır. Konfüçyüs 'ün hayatında başarılı bir öğretmenlik dönemi vardır. O 'nun en önemli özelliklerinden biri kendine aşırı güvenidir. Bütün hayatı boyunca insanları, iyiye, doğruya ve Şerefli bir yaşamaya yönelten, inandığı prensipleri yaymak için kitap yazan Konfüçyüs, daha çok akla hitap metodunu kullanmış, mistik bir tavır takınarak metafiziğin her türünü reddetmiştir. Konfüçyüs hiçbir zaman Lao-Tseu gibi (Taoizm 'in kurucusu), gibi ilahi bir kuvvetin elçisi olduğunu iddia etmemiştir. Dini konular üzerinde fazla konuşmamasına rağmen çoğu zaman O, kutsallaştırılmıştır.

Konfüçyanizm 'de insanın evlenmeden veya bir erkek evlat bırakmadan ölmesi büyük günah sayılır. Çünkü erkek evladın, ata ruhlarına ibadeti devam ettireceğine inanılır. Ata ruhları her aile için özel koruyuculuk görevini yerine getirir.

Konfüçyanizm Vu-Ti (M.Ö. 140-87) zamanından 1912 yılına kadar devletin resmi dini kabul edilmiştir. Bir bakıma Konfüçyanizm, geleneksel Çin Şinizmi 'nin kaideleşmesi şeklidir

2.3.1. Kutsal Metinleri

Konfüçyanizm 'in mukaddes kitapları, Konfüçyüs 'ün öğrencileri tarafından büyük bir dikkatle toplanmıştır. Bu metinler Konfüçyüs'e isnat olunan (Ta-Hio, Tehoung-Young) ve (Loun-You) iki kitaptan meydana gelmiştir ve 1- Klasikler, 2- Kitaplar diye iki kısma ayrılır.

Konfüçyüs bütün eski Çin metinlerini (sosyal, dini, ahlaki gelenek, görenek) gözden geçirmek suretiyle atalar kültürüne dayalı Çin medeniyetini ortaya koymak istemiştir. Konfüçyanizm 'in en önemli dini metinleri olan beş klasik Şu kitaplardan meydana gelmektedir:

-Değişiklikler Kitabı,
-Tarih Kitabı,
-Şiirler Kitabı,
-Törenler Kitabı,
-ilkbahar ve Sonbahar Vekayinameleri.

Sung Hanedanı tarafından (XI. Yüzyıl) bir araya getiren diğer dört kutsal metin de Şunlardır:

-Konfüçyüs 'ün Konuşmaları,
-Mansiyus 'un Sözleri,
-Orta yol Doktrini,
-Büyük Bilgi.

Kutsal metinler üzerine Çin bilginlerince yazılan tefsirlerin en meşhuru Tehou-Hi 'nin eseridir.

2.3.1. Devlet ve Halk Dini Olarak Konfüçyanizm ve İbadetleri

Konfüçyanizm 'de ayrı bir rahipler sınıfı olmadığı için ayinler genellikle devletin yetkili memurlarınca yönetilir. Dünyanın üstün idarecisi Gök tanrı için yapılan törenleri hemen ekseriyetle imparator yönetir. Her yıl 22 aralık gece yarısından sonra başlayan bu törenler adaklar, içkiler, yiyecekler ve müzikli alaylar Şeklinde icra edilir. Pekin 'in güneyindeki dünyanın en büyük mihrabı sayılan üç teraslı beyaz mihrabın çevresinde yapılır.
İnançlarına göre yer yüzüne ibadet daha aşağı dereceden bir tabiat kuvvetine tapınma şeklidir. Yukarıda işaret edilenin dışında, her yıl yapılan güneş ve ay ibadeti ile ilgili ayinler de yine devlet görevlilerince yürütülür.(Son yıllarda bu anlayış yavaş yavaş terk edilmektedir)
Halk ibadetinde en yaygın olan anlayış atalara ibadettir. Konfüçyüs 'ten önce de çok yaygın olan bu ibadet, Ondan sonra da devam etmektedir; çünkü bu dinin ölmüş ata ruhlarının ev veya mezarın etrafında dolaştıklarına inanırlar. Bu bakımdan evin sakinleri belli zamanlarda, ölüleri için kutsal birliği sağlamak üzere yiyecek hazırlamayı bir görev bilir. Konfüçyanizm 'de önemli bir yer tuttuğu için ruhları rahatsız etmeden son derece sakınılır
2.3.2. Öğreti ve Özdeyişleri

Öğretileri en büyük ilgiyi Çin 'de Han Hanedanından görmüştür.”Büyük Bilgi” ve “Orta yol Doktrini” adlı kitapların yayınlanması bu zamanda gerçekleşmiştir. Onun öğretileri ilgili esasların yer aldığı “Konfüçyüs 'ten Seçmeler Kitabı”, öğrencilerinin-inanlarının- gayretiyle derlenmiştir. Seçme Konfüçyüs Özdeyişlerinden bazıları Şöyledir.

-Oğuldan istenen babaya, memurdan istenen hükümdara, kardeşten istenen ağabeye, arkadaştan istenen de kendisine verilmelidir.
-Temkinli olanlar pot kırmaz
-Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmamalıyız.
-İnsanlar prensiplerine hakim olabilir. Prensipler insanlara hakim olamaz.
-Düşünmeden öğrenmek, boşuna zaman harcamaktır.
-Bilgi desteğinden yoksun bir fikir, tehlikelidir.
-Sizden üst durumda olan birinin beğenmediğiniz halleriyle sizden alt durumda olan birine davranmayın.

Bu sözler bugünde geçerliliğini korumakta ve dilden dile dolaşmaktadır.

2.3.3. Ahlak Anlayışları

Konfüçyanizm, bir dinden çok ahlaki sistem olarak algılanmıştır. O, ahlaki prensiplerinde cemiyet ve milletin ıslahı ile mutluluğu sağlamayı hedef almıştır. O bir yandan toplumu saadete ulaştıracak prensipler koymuş, diğer yandan da Çin 'in eski dini tasavvurlarını canlandırmaktan geri kalmamıştır. Hiçbir zaman “öbür dünya”nın varlığını inkar etmemiştir.

Konfüçyüs, topluma daimi olarak hata işlemekten uzak kalmalarını hatırlatmış, işlenen bir suçun cezasının mutlaka bu dünyada görüleceğine onları inandırmaya çalışmıştır. O her fırsatta çevresindekilere birbirlerinden özür dilemelerini telkin etmiş, insanın her zaman hatadan muaf olamayacağına dikkat çekmiştir.

Konfüçyanizm 'in ahlaki prensiplerini, Büyük Bilgi adlı eserinde görmek mümkündür. Bu kitabında Konfüçyüs barışı sağlama yolunun bizzat insanın kendi benliğinde oluŞması gerektiğine dikkat çekerek ancak kendisiyle barışık olan insanın ev halkını çevresini ve nihayet milletini yönlendirebileceğini belirtmiştir. Ona göre 5 fazilet vardır:
-iyilik yapmak

-Güvenilir bir şahsiyet olmak
-Dürüst davranmak
-Terbiyeli olmak
-Tedbirli davranmak

Başarını her zaman faziletin varlığı anlamına gelmeyeceğini söyleyen Konfüçyüs ancak iyilikte ısrar etmek suretiyle hikmet ve faziletin bir anlam taşıyacağını açıklamıştır.

Konfüçyüs 'e göre ahlaki telkinlerin meyve verebilmesi için Şu ana temeller üzerine oturması Şarttır.

-Kültür
-Sözünde durma
-iş idaresi
-Üste karşı dürüst davranma

Ahlaki olgunluğun temel öğelerini teşkil eden insanı ilişkileri Konfüçyüs beş maddede toplamıştır. Bunlar ;

-Amir - memur ilişkisi
-Arkadaş - dost ilişkisi
-Karı - koca ilişkisi
-Ana-babanın çocuklarıyla ilişkisi
-Kardeşler arası ilişkiler.

Sosyal hayatın bütün yönlerini içine alan bu beş esas, bütün diğer ahlaki istemlerinde vazgeçemeyeceği prensiplerin başında gelmektedir. Konfüçyüs 'e göre hayırseverlik ve adalet ahlaki olgunluğu tamamlayan iki önemli erdemdir. Toplumda bazı görevler sırf ahlaki oldukları için yapılmak zorundadır. Menfaatler adaletin gerçekleşmesini önleyen en büyük faktörlerdir. Bunun için insanları bu duygudan uzaklaştırmak gerekir.

2.3.4. Günümüzde Konfüçyanizm

Günümüzde Konfüçyüsyanizm Çin, Çin Hindi (Tayland, Tayvan, Vietnam ), Kore, Japonya,Hindistan 'da taraftar kitlesine sahip olmakla beraber Avrupa ve Amerika 'da da Konfüçyüs Dini mensupları bulunur. Doğu dinlerinin birbirleriyle iç içe geçmesi taraftar sayısı hakkında net bilgi almayı güçleştirmekle birlikte, bazı din araştırmacılarınca bu sayının 350.000.000 'un üzerinde olduğu ifade edilmektedir. Konfüçyanizm nitelik olarak din -ahlak öğretisi özelliklerinden dolayı farklı bir dine inanan biri tarafından da kabul edilebilir olduğundan özellikle batı ülkelerinde yayılmaya devam etmektedir.

2.4. Taoizm

Çinin en eski dinlerinden biri olan Taoizm, Sinizm ve Konfüçyanizm 'e reaksiyondan doğmuştur. Kurucusu Lao Tzu (Lao-Tse / ihtiyar bilgin)‘dir. Hayatı hakkında az bilgiye sahip olmamıza rağmen MÖ.604-517 yılları arsında yaşadığı Honan 'da doğduğu Konfüçyüsün çağdaşı olduğu düşünülmektedir.

Taoizm “Tao” kavramı üzerine inşa edilmiştir. Taoizm 'in kendine güre büyücüleri rahipleri,rahibeleri,dini şefleri ve kendine has ayinleri vardır. ilkbaharda ateş yakılır.Taoist rahipler yarı çıplak durumda, ateşe pirinç ve tuz atıp yalınayak koşarak üzerinden geçerler.

Taoizm 'e göre insan raks ve sarhoşlukla vecde ulaşabilir. Hayatını tehlikesiz bir şekilde yaşamak ve sürdürmek isteyen insan iyi bir yemek rejimi oluşturarak aşırılıktan kaçınmalıdır. Böylece ölümü biraz daha geciktirmiş olur. Lao ‘nun bir diğer özelliği de karşılıksız iyilik yapmak gibi güzel ilkeyi ilk ileri sürenlerden biri olmasıdır. Lao ilkelerini uygulamak için ısrarlı olmamış, daima mutevazi ve sakin bir hayat sürmeyi tercih etmiştir



2.4.1. Taoizm de İnanç Esasları ve Ahlak Anlayışı

Taoizmin başlıca öğretisi,ebedi, gayri-şahsi mistik bir üstün varlıkla ilgilidir. Taoizm 'e göre bu alem mevcut olan (Yank) la mevcut olmayan (Yin) in birleşmesinden meydana gelmiştir. Bazı kaynaklara göre tao, Tanrı ' nın sembolleştirilmiş varlığı olarak anılmaktadır.
Taoistlerin evlerinde birçok mabut tasvirleri büyük kapılar önündeki dolap içine yerleştirilmiştir. Ancak bu mabutlar her taoiste göre değişik içeriktedir. Taoistlerin çoğu savaş tanrısı Kvan-Ti ile, tüccarların mabudu sayılan Zenginlik tanrısı Sai Shin 'e tapmaktadırlar. Taoizmde basit manada cehennem inancı görülmektedir.
Taoizmin temeli mistik panteizmdir. Tao,dünyayı yöneten sebeptir. O görülmeye,işitilmeyen, kavranılması mümkün olmayan bir yaratıcı prensip olarak algılanmaktadır. Bir başka açıdan Tao göğün ve yerin kaynağı, yaratıcı ve yaşatıcı kavramdır. Hiçbir şeye muhtaç değildir.

Taoizme göre insan ancak manevi yönüyle insandır. Bunun için Tao rehber olarak kabul edilmelidir. Taoizmin temel prensibi “iyilere karşı iyilik yapmak, iyilik yapmayanlara karşı yine iyilik yapmak, böylece her şeyin iyi olmasını sağlamak” olarak özetlenebilir. Taoizmde dini inancın büyüklüğü mutlak sükunet ve rahatlık içinde dünyaya sırt çeviren bir hayat tarzıyla mümkündür de diyebiliriz. Taoizmin ahlak anlayışı üç ana noktada toplanabilir. Bunlar;

-Basit bir hayat yaşayarak tutumlu olmak
-Mütevazi olmak,nefsini gurur ve kibirden uzaklaştırmak
-Bütün canlılara karşı merhametli olmak.

Taoizm de bu ahlaki ilkelerin gerçekleşmesi için gösterişten uzak olmak,başkalarını düşünmek, yumuşak huylu olmalıdır. Kişi ilahi güçlerle ilişkisini koparmamalı,ve ilahi yolu zorunlu olarak takip etmelidir.
2.4.2. Kutsal Kitapları

Taoizm 'in mukaddes kitabı Tao-Te-King (Tao ve Fazilet) 'dir.Tao ihtiyarladığında batıya göç etmiş ve kitabını bir gümrükçüye yazdırmıştır. 1788 de Latince 'ye 1823 ‘de Fransızca 'ya çevrilmiştir. Tao-Te-King ile incil arasında benzerlikler olduğu anlaşılmaktadır. Taoizm 'e göre Tao “ yol,doğruluk tabii dünya nizamı” anlamına gelir. Kitap 2 bölüm 5000 kelime ve 81 bahisten oluşmaktadır.

2.4.3. Günümüzde Taoizm

Taoizm günümüzde Çin, japonya, Kuzey ve Güney Kore'de yaygın bir din olmasına karşın taraftarlarının büyük bir çoğunluğu Güney Kore'de yaşamaktadır.Bu ülkelerin dışında diğer uzak Asya ülkeleriyle göç alan ülkelerde de taraftarlarına rastlanılmaktadır.Taoizm'in toplam taraftar sayısı yaklaşık olarak 95.000.000 civarındadır.

2.5. Janizm (Caynacılık)

Hindistan 'da yaklaşık M.Ö.4 yüzyılda ortaya çıkan dini akımlardan biridir. Hindistan 'da ki dört büyük dinden biridir. Kurucusu Mahavira (M.Ö.599 - 527 ) Benares ' te doğmuş, otuz yaşına gelince evini, karısını, ve çocuğunu terk ederek rahiplik elbisesini giymiş ve kendini dünyadan soyutlamıştır. Caynizm daha çok asiller ve halk arasında yayılmıştır. Mahavira 72 yaşında Bihar ' da ölünceye kadar doktrinini vaaz yöntemiyle yaymış ve Mahavira ' nın Nirvana ' ya kavuşması Caynist takvimin başlangıcı sayılmıştır.

Caynacılık Hindistan ' ın Kasi ve Kosola ' ya kadar yayılım gösterdikten sonra M.Ö.2 yüzyılda batı ve güneye yayılmaya başlamıştır. Caynacılığın ortaya çıkışından başlayan görülen bölünmeler MS.80 'de iki ayrı grubun doğmasıyla sonuçlandı. Bunlar Şvetambaralar (Beyaz Giyinenler) ve Digambaralar (Göğü Giyinenler-Çıplaklar-) Digambaralar kadının kurtuluşunun imkansızlığına inanıyorlardı.MS.9 yüzyılda Rastrakütalar en parlak dönemlerini yaşadılar. Batıda Şvetambara Caynacılığı yaygınlaştı. Özellikle 10-11. Yüzyıllarda büyük Cayna tapınakları Gucerat ve Racastan ' da yapılmaya başlandı. 12 yüzyılda Cayna Dini 'ni kabul eden Hükümdar Kumarapala Gucerat 'ı örnek bir Cayna devleti yaptı.

2.5.1. İnançları ve Ahlak Anlayışı

Mahavira ile Buda aynı çağda aynı memlekette yaşamışlar, benzeri inanç ve öğretileri yaymışlardır. Mahavira tanrı fikri üzerinde durmamakla beraber bazı Caynistler Tanrı 'nın varlığına inanırlar. Tapınaklarında tanrı heykelleri vardır.

Caynacılığın amacı insanı varoluştan gelen acılardan ve karma 'ya bağlı yeniden doğuştan kurtarmaktır. Caynacılıkta iki kategori ayırt eder ;

-Canlı Öz (Civa)
-Canlı olmayan Öz (Aciva)

Bunların arasında temel fark bilinçtir.Temel ilkeyse Ahimsa 'dır. Yani bütün canlılara karşı şiddetten kaçınmaktır. Mantıksal planda Anekantava da ( gerçeğin görünümlerinin çeşitliği) benimsenmiştir. Buna göre bütün mutlak olumlular olanak dışıdır.

Cayna ahlakı üç temel ilkeye dayanır. Bunlar ;

Caynaların başlıca ahlaki prensipleri öldürmemek, yalan söylememek,hiçbir şekilde çalmamak,olabildiğince cinsel ilişkiden uzak kalmak şeklinde özetlenebilir. Dürüst ve sade bir hayat sürmeği prensip edinen, Janistler içki içmezler.

Janistler,ancak kendi dinlerine uyanların ölümsüzlüğüne inanırlar. Onlara göre evren ebedidir,yaratılmamıştır. Cennet ve cehennem vardır. Ayinleri rahip ve rahibeler idare eder. Gösterişli mabetleri vardır. ibadet esnasında Tirtankaralar 'la ilgili ilahiler söyler bazen Hindu tanrılarına tövbe ve ibadet ederler.

Bihar ve Maysor (Şreveno-Belgda Bahubali 'nin 10. Yüzyıldan kalma 20 metre büyüklüğündeki heykelinin bulunduğu yer) ' a gidip Hacı olurlar.

2.5.2. Kutsal Kitapları

5.yüzyılda büyük bir meclis; Şvetambaraları Valabhi ' de toplayarak bir araya getirdi. Burada kutsal metinler bir daha değiştirilmemek üzere bir araya getirilerek yazılmak suretiyle Janizm 'in kutsal kitabı “Agamalar “ meydana gelmiştir.
2.5.3. Günümüzde Janizm (Caynacılık)

Caynalar "ahimsa" ilkesine dayanarak zanaatla ilgilenmediklerinden çoğu tüccar ve zengindir. Bütün insanların çeşitliliğine inanan Caynalar Budistlerin tersine herkesle yemek yerler. Hindularınki kadar katı olmayan mesleklere bağlı bir kast sistemini benimsemişlerdir. Günümüz de sayısı yaklaşık 4.000.000 olan Janizm taraftarlarının, büyük çoğunluğu Hindistan 'da yaşamasına karşılık Avrupadan Amerikaya hatta Avustralya'ya kadar Janist topluluklara ve ibadet yerlerine rastlamak mümkündür.

2.6. Şintoizm

Dünyanın en eski dinleri arasında yer alan Şintoizm M.Ö.VII yy kadar eskiye dayandırıla bilinecek Japonların Milli Dini karekterini sergilemektedir. Şintoizm 'in Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi 'dir ( Tanrıların Yolu) Şintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Şintoizm 'in geçirdiği safhalar üç devrede incelenir. Bunlar ;

1 - Mitolojik dönemlerde başlayan ve Budizm 'in Japonya 'ya girişine kadar devam eden dönem(MS 552)
2 - Budizm, Şintoizm mücadeşlesinin kızıştığı 9.yy kadar süren dönem.
3 - Şintoizm 'le Budizm 'in birbirinden ayrıldığı,1192 'den 1868 reformuna kadar devam eden dönem.

Şintoizm 'in bir diğer özelliği milli,iptidai resmi inanış sistemi bulunmayan, diğer dinlere karşı oldukça hoşgörülü bir din olmasıdır . Şintoizm 'in iki temel özelliği kısaca;

-Milli bir dindir
-Tabiata tapmaya önem verir

İnanç ve ibadetleri ilahlarla ilgili inançlara göre birbiriyle hem kardeş hem karı-koca olan Gök (Baba Tanrı) ile Yer (Ana Tanrı) bütün Japon adalarını ve diğer Tabiat Tanrılarını doğurmuşlardır. Bu iki ilah inancı etrafında dönüp dolaşan başka Tanrı inanışları da vardır. Nakledildiğine göre Japonya 'da 8.000.000 ilah vardır. Dağ, ırmak, ateş, gök gürlemesi, fırtına, yağmur, vb. ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı vardır. Ölüler yaşayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eşya vs.. konulduğu sürece mesut olurlar.

Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. imparator Güneş ilahesinin torunudur. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduğuna inanırlar. Şintoizm 'de tapınak ve evde yapılabilir. Japonya 'da yüzbinin üzerinde mabet olduğu söylenmektedir. Mabetlerde genellikle eskiliği açısından değerli olan ayna, kılıç, mücevherli taş ve Amatarasu 'nun heykeli bulunur.

Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. ibadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü ve ayaklarını Müslümanların abdest almaları gibi yıkarlar. Mabetteki kıymetli eşya karşısında diz çöker. ibadetini tamamlar ve dışarı çıkar. Eskiden ibadette kurban bulanmasına rağmen, günümüzde rastlanmamaktadır. ibadet için temizliğe çok önem veren Japonlar bunu ihmal etmeyi büyük günah sayarlar. Bazı özel durumlarda islam inancındaki gusüle benzer bir temizlik yaparlar. ibadeti rahipler idare eder. Özel öğretimlerle yetiştirilirler.

Evlenme törenleri mabetlerin bitişindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise Budist rahipler yönetir. Bu anlayış bir Japon tarafından “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde kabul edilir. inançlarına göre ölen herkes “Kami” olur. Onlara göre “Aile bir dindir, aile ocağı ise tapınaktır.” Ölülere karşı görevini yapan insan, yaşayanlara karşı olan vazifelerini de yerine getirmiş olur. Çok eski zamanlardan kalma duaları ve sıhri formülleri ezbere okumak, ilahlara hediyeler takdim etmek Japonların bugünde vazgeçemedikleri davranışlardandır

2.6.1. Tanrı Anlayışları

Japon dilinde genellikle Tanrı veya O 'nun yerini tutacak kavramlar için üst, yukarı anlamına gelen “Kami” kelimesi kullanılmaktadır.

Şintoizm 'de ilahlar hem erkek (izanagi) hem de dişi (izanami) 'dir. Bu iki ilah daha sonra geleceklerin ataları olmuştur. Şintoizm 'de kutsal metinlerin de bu ilahların yaptıkları yazılıdır. Onlarda aynen insanlar gibi doğar, evlenir, banyo alır, hastalanır, kıskanır, ağlar ve ölür. Ahlaki karakterleri de insanlarınkine benzer. Bütün ilahlar doğrudan doğruya tabiat güçleri veya tabiatta bulunan bazı maddelerle ilgili görülmüştür. Tabiat ilahları arasında en önemlisi güneş tanrısı Amaterasu 'dur.

Şintoizm 'in iki mukaddes metninde yıldız ve fırtına ilahları ile sis ilahesinin de adı geçer. Fuji-Yama Dağı da mukaddes dağlar silsilesinin en önemlidir.

2.6.2. Kutsal Yazıları

Şintoizm 'in kutsal metinleri de ikidir: 1- Kojiki 2- Nihongi. Çin yazısının kabulünden önce kendilerine has bir yazıları bulanmadığı için Kojiki 'nin yazıya dökülmesi 712 yılında imparatorun emri ile olmuştur. Tanrıların ve devletin ilahi kaynağı ile insanlığın başlangıcından Kojiki kitabında bahsedilir. Nihongi ise, bir nevi Kojiki 'nin yorumudur. Nihongi 'de devlet hizmetlerinde görev alanların uyması gereken bazı tavsiyeler yer alır.



2.6.3. Günümüzde Şintoizm

Günümüzde Şintoizm Milli bir din olması nedeniyle Japonlar arasında yaygındır.Başta Japonya olmak üzere Japonların yaşadığı diğer ülkelerde de yayılma imkanı bulmuştur.Günümüzde Şintoistlerin sayısı 100.000.000'un üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

2.7. Sıkh Dini (Sihizm)

Sihizm olarak geçen Sıkh Dini; Hindistan 'da takriben 1500 'lü yıllarda doğmuştur. Günümüz Hint Yarımadası 'nda diğer dinlere nazaran daha aktif ve uzlaşmaz tutumu ile gündemde kalmaya çalışan Sıkh Dini, Hint Felsefesinden kaynaklanan Maya ve Nirvana tasavvurlarını benimsemiş olmakla tanınmıştır. Sihizm, günümüzde Hindistan 'ın dini ve siyasi hayatında önemli yerini korumaktadır.
2.7.1. Doğuşu ve Gelişmesi
Sihizm Sri Guru Nanak Dev Ji (1469-1539) tarafından kurulmuştur edilmiştir. İslam ve Hinduizm karışımı bir dini harekettir. Sihler Kuzeybatı Hindistan 'ın Pencap bölgesinde yaşamaktadırlar. 1995 sayımına göre nüfusları 18.7 milyon idi. Bu da Hindistan nüfusunun % 1.9 unu teşkil etmekteydi. Ayrıca küçük gruplar halinde İngiltere, Kanada, ABD, Malezya ve Doğu Afrika 'da bulunmaktadırlar. Günümüzde Hint dini ve siyasi hayatında önemli bir yer tutmaktadırlar.

Sihizm hareketini Pencap 'ta ilk başlatan Guru Nanak (1469-1539) yalnızca dini akideler çerçevesinde Müslüman ve Hindu unsurlarını uzlaştırmaya gayret ederek başlamıştır. O sistemi “Tanrının birliği”, “İnsanlığın kardeşliği” , “Kast sisteminin reddi” ve “puta tapıcılığın faydasızlığı” prensipleri üzerine kurmuştur. İslam 'ın Hindistan 'a girmesinden sonra İslam ile Hinduizmi sentezleme çalışmalarının en ilgi çekeni Nanak 'ın çalışmasıdır. Önce siyasi olarak başlayan bu hareket, sonradan dini bir yön kazanmıştır. İslam tasavvufunun da etkisinde kalan Nanak, Kuzey Hindistan 'da vaazlarda bulunmuş ve uzlaştırmacı (Sinkretist) Sih hareketini ortaya çıkarmıştır. İslam 'ın Tanrı inanışını, Hinduizmin Maya ve Nirvana tasavvurlarını ve tenasüh (ruh göçü) fikrini kabul etmiş olmasına rağmen Avatarlara inanmayı reddetmiştir.

Budanın reformcu hareketine benzer şekilde Nanak da kast sistemini bütünüyle reddetmiş, putlara tapınmanın kötülüğü ile kardeşçe sevginin önemini dile getirmiştir. Ortaçağ boyunca Hindistan 'da çıkan toplumsal, dinsel ve siyasal hoşnutsuzlukların yeni dini reformistler tarafından ortaya konacak ilkelerle giderilmesi bekleniyordu. Özellikle İslam 'ın Hindistan 'a girmesiyle Hinduizmle İslam arasında Orta Yolcu uzlaştırmacı hareketler ortaya çıkmıştır. Dini reform konusunda XV.yüzyılın ikinci yarısında, kendisini kabul ettiren ilk büyük isim Kabir (Kebir) dir. O (İ.S.1435-1518) tek tanrı inancını yerleştirmeye çalışmış, ancak Hinduizmin bazı önemli kavram ve düşüncelerini muhafaza etmişlerdir. Müslüman hükümdar Ekber de (1542-1605) düşünce bağlamında bütün dinleri felsefi bir monoteizmde uzlaştırmayı denemiş, Onun açtığı bu yolda yürüyüp de başarıya ulaşmış olan Sihizmin de kurucusu Nanak olmuştur.

2.7.2. Guru Nanak ve Misyonu

Guru Nanak , İ.S. 1469 yılında Hindistan 'ın en kritik döneminde Pencap 'taki Talvandi köyünde doğmuş, çocukluğu ve yetişkinlik çağı bu köyde geçmiş; bu köyde evlenmiş ve bu köyde iki oğlu olmuştur. Fakir ancak soylu bir ailenin çocuğu idi. O Sultanpur şehrinde Müslüman bir idarecinin hizmetinde uzun yıllar geçirdi. Guru Nanak 'ın hayatını üç parçaya ayırabiliriz: İlk 30 yıllık bölümü Talvandi ve Sultanpur şehrinde ev hizmetçiliği yaparak geçirmiştir. İkinci 22 yıllık peryod uzak yakın birçok yerlere misyonerlik seyahatleriyle geçirdiği dönemdir. Üçüncü son 18 yıllık bölümü ise Kartarpur 'da müritlerini eğitmeye harcadığı hayatının son bölümüdür.
Hayatının ilk safhası aynı zamanda aydınlanmaya ulaştığı dönemdir. O boş zamanlarında ormana çekilip düşüncelere dalmış, bu gezilerinin birinde kendisine “Yüce Tanrının varlığı düşüncesini yayma” görevi verilmişti. Bu arada kendisi Mekke 'ye gitmiş, Tanrının evinin sadece Kabe olmadığı sonucuna varmış, 1500 yılına doğru “tek ve gerçek olan tanrı” sını anlatmak için Sultanpur şehrinden çıkmış, kutsal yerleri gezmiş, birçok din adamlarıyla görüşmüş, tartışmalara girişmiş, bu sırada bir zengin tarafından şerefine Ravi Nehri kıyısında kurulan Kartapur köyüne yerleşti ve hayatının son on yılını burada geçirdi. Bu köyde yeni inancını yaymaya çalıştı. Guru Nanak insanın eşitliği üzerinde durdu. O Hindularla Müslümanları birbirlerine yaklaştırmaya çalıştı. O önemli şeyh ve azizlerin yanına gitti ve onlara ruhsal hayatın gerçek yolunu açıklamaya çalıştı. O kast sisteminin ayırıcı özelliğine hep karşı çıktı. Kendisini en alt kastın bir üyesi olarak adlandırdı, hep. Guru Nanak 1539 yılında 70 yaşında iken geride iki oğul ve birçok Sih bırakarak bu dünyaya veda etti. Guru Nanak 'ın ölümünden sonra Guru olarak Sihlerin başına Angad (1504-1552) geçti. Angad, Nanak 'ın en sadık talebesiydi ve Nanak 'ın telkin ettiği tenasüh (ruh göçü) inancı gereği, Onun ruhunun sırasıyla kendini takip eden “guru”ya geçeceği fikri ile Angad ve daha sonra gelen guruların hepsi Nanak 'ın yeni tezahürleri olarak görüldü.
Angad 1552 yılına kadar sürdürdüğü guruluğu sırasında Nanak 'ın şiirlerini bir araya topladı. Nanak 'ın ilk biyografisini yazdı. Pencap 'ta kullanılan Gurmuki Kutsal Metni Angad 'a dayandırıldı.
Sihler arasında birlik ve beraberliği sağlayan 3. guru Amar Das (1479-1574) yeni töreler oluşturdu. Kendilerine özel evlilik ve doğum törenleri ihdas etti. Kendisini ziyarete gelenlerle birlikte yemek yedi. Dini toplantılarda üç festivali (Divali, Barsakhi ve Maghi) ortaya koydu. Ondan sonra da Amardas 'ın damadı Ram Das guru oldu. Guru Ramdas (1534-1581) 4. guru olarak misyonerlik faaliyetlerine ağırlık verdi. Ramdas zamanında zengin ve fakir sınıflar arasında Sihizm yayıldı. Bazı Aristokratlar Amitsarı ( Ramdas 'ın yeni ibadet merkezi olarak kurduğu ve yerleştiği yer ) ziyaret etmişler ve Onun müritleri olmuşlardır.
Cemaatin gelişimi Ramdas 'ın en küçük oğlu Arjan 'ın (1563-1606) 5. guru olmasıyla sürdü. Arjan Ramdas 'ın hayatını kendisine adadığı en küçük oğlu idi. Arjan babasının isteğiyle evlenmek üzere Lahor 'a gitti. Orada babasından ayrı kaldığı için korkunç bir depresyon geçirdi. O haliyle Guru aşkı ve hasretiyle dopdolu iki önemli şiirsel mektuplar yazdıysa da Kardeşi Prithi Chand onlara el koyduğundan mektuplar babasına ulaşmamıştı. Mektuplarının bir yerinde : “Ruhum Guruyu görmenin hasretiyle yanıyor ve inliyor. Feryatlarım yağmur için ağlayan Çatriklerin feryatlarına benziyor” diyordu. Üçüncü mektup Ramdas 'a ulaşınca, Onu hemen çağırdı. Prithi Chand babasının yerine geçmeye çok meraklı ve istekliydi. Ancak Guru Ramdas çocuklarını test etti ve sonunda küçük oğlu Arjan 'ı halefi tayin etti. Guru Arjan Sihlerin endüstriyel ve kültürel merkezi olan Amritsar 'ı daha da geliştirdi. Oradaki Altın Mabed 'in (Har Mandar) yapım işini sona erdirdi. Bu Mabed Sihlerin ziyaret ettiği, kutsal bir mabettir. Ekber Şahın Sihlere tahsis ettiği toprak üzerinde Ramdas zamanında yapımına başlanmıştı. Tapınak güzel bir gölet ortasında etrafındaki topraktan daha düşük seviyede bina edilmişti. Yine Arjun ilk dört Gurunun ilahilerini ve Hindu Bhagatları ve Bhattları topladı. Onlara kendi dikte ettiği ilahileri içeren Gurdası ilave etti. 1604 de ilk kitap Adi Granthın derlemesini tamamlamış oldu. Bu kitapta Sihlerin dini inanç ve ahlak ilkeleri ortaya konulmuştur. Amritsar Onun zamanında bankacılığın, marangozluk, nakış, süsleme ve at eğiticiliğin merkezi oldu. Sihleri Orta Asya ve Afganistan 'a iyi atlar için gönderdi. Sihler atları yetiştirme ve binicilikte ilerlediler. Bütün bu gelişmeler Ekber 'in oğlu Cihangir 'in döneminde oluyordu. Müslümanlar bile Altın Mabede (Har Mandar) geliyorlardı. Cihangir onların kendilerine ait kelimeler kullanmaları gerektiğini böylece oraya akan trafiğin kesileceğini düşündü. Guru Arjan 'dan Adi Granthdaki İslam 'ın Peygamberi Muhammed ile ilgili bölümlerin çıkarılmasını istedi. Guru bunu yapmayı reddetti. Bu arada Divanda yalan yanlış hikayelerle Cihangirin düşünceleri zehirlendi. Sonunda Guruya kaynamış sular ve kumlarla işkenceler yapıldı. Guru Arjan büyük bir tevekkülle bütün eziyetlere katlandı. Sih tarihinin ilk şehidi oldu.

Har Gobind (1595-1644), babası Arjun 'un 1606 da ölmesi üzerine 6. guru olarak Sihlerin başına geçti. Babası Moğol tiranlığının kurbanı olmuştu. Har Gobind zamanında Sihler , Cihangir ve daha sonra oğlu Şah Cihana karşı askeri teşkilatlanma yoluna gittiler. Bunun için 800 at, 300 atlı süvari ve topçu sınıfı oluşturdular. Moğollarla üç savaş yaptılar. Birincisi 1643 de Amritsar 'da oldu. İkinci savaş Lehra yakınlarında 1637 de oldu. Gurunun ordusu kazandı. Üçüncü savaş 1638 de Kartarpur 'da yapıldı. Gurunun bu üç savaşta da gösterdiği başarılar Sihler arasında büyük itibar sağlamasına sebep oldu. Guru Har Gobind 'in bu kariyeri Sih tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bu yeni şartlarla Sihizm militaristleşti. Guru iki kudrete sahip oldu: Ruhsal Gücü (Peeri) ve askeri gücü (Meeri). 1644 de Guru Har Gobind Guru Har Raiyi halefi olarak atadı.

Guru Har Rai (1630-1661) 7. Guru oldu. Guru Har Rai Sihleri Moğolların baskısından kurtarmaya çalıştı. Guru Har Rai aşk ve barış adamı idi. Sangat 'ın hizmetinde bulundu. O müritlerinden Guru Granth Sahib 'in ilahileri ve kendi disiplinli hayatına yönlendirme üzerine meditasyon yapmalarını sağladı. O hayırsever ve cömertti. Bir seferinde ataları Nabha, Jind ve Patıla 'nın önceki yöneticileri olan kimseler Gurunun yanına geldiler. Yiyecek için ağlıyorlardı. Guru onlara yiyecek verdi ve onları memnun etti. Guru Har Rai kendini onlara adamış, ihtiyaçlarını gidermede yardımcı olmuştu.

Guru Harkrişhan (1656-1664) 8. Guru oldu. “Çocuk Guru” diye anılan Harkrishan özellikle çocukları ve öğrencileri korudu ve onları sevdi. 30 mart 1664 de öldü. Yerine amcası Tegh Bahadır (1621-1675) dokuzuncu Guru olarak geçti. Guru Tegh Bahadur 'un hayatı üç önemli devreye ayrılır: Birinci dönem Amritsarda babasıyla birlikte 23 yıllık dönem. İkinci devre Bakala 'da meditasyonla geçen 19 yıllık dönemi ile Doğu Hindistan 'da ve Pencap 'ta geçirdiği hayatın son 11 yıllık dönemi. Tegh Bahadur, Pencap 'ta zenginlerden zorla para alması, kaçakları saklaması ve yağmalara girişmesi yüzünden Gurkanlılar tarafından öldürülmüştür. Rivayete göre İmparator Evrengzip Tegh Bahadur 'u hapsetmiş ya İslam 'ı kabul etmesi ya da bir mucize göstermesini istemişti. Guru Bahadur ikisini de reddetmiş; mucize konusunda şunları söylemişti: “İmparator başkalarına zulmederken kendi ölümünü unutması, asla mucize değildir.” Daha sonra İmparator Evrengzip Gurunun idamını emretmiş, böylece Sih tarihinde öldürülen ikinci kişi olmuştur.

Gobind (1666-1708) babasının öldürülmesinden hemen sonra Onuncu Guru olarak (1675-1708) göreve başladı. Guru Gobind 'in önderliği altında Sihler dört başarıya ulaştılar:

1-Moğol gücüne karşı direnişe geçtiler.
2-Khalsa 'yı (Tanrının Grubu) kurdu.
3-Savaşa uygun bir literatür ortaya koydu.
4-Sihler için daimi bir Guru ve Guru Granth Sahib olarak Adi Granth 'ın tesisini sağladı.

Guru Gobind gerçek bir vatanseverdi. Sihleri hem ruh, hem de şekil bakımından bir birliğe kavuşturmak için Pahul ne Khalsa sistemini geliştirdi. Khalsa 'ya girenler Pahul denilen bir takdis merasiminden geçmekte ve “k” ile başlayan şu 5 esası yerine getirmekteydi:

2.7.3. Pahul ve Khalsa Sistemi

1 – Kesha; Saç ve sakalların kesilmemesi; Sihler diğer insanlardan uzun saçlı olmalarıyla ayrılıyorlardı. Hayatlarına mal olsa bile saçlarını kesemezler. Keshas Guru tarafından Sihlere bir nişane olarak verilmişti. Sihler bu sebepten saçlarını düzenli, taranmış olarak muhafaza ederler ve türbanla saçlarını güzelce sarıp örterler. Bu bağlamda 1990 lı yıllarda İngiltere 'de yaşayan bir Sihli motor sürerken kask takma mecburiyetinin kendisine uygulanmaması için dava açmış ve bu davayı kazanmıştı. Sihli bayanlar da ne saçlarını ne de kaşlarını alamazlar.
2 – Kangha; Tarak saçların temizliği için kullanılır. Sih saçlarını daima kangha 'yla muhafaza eder. Onlar düzgün, temiz ve tertipli saçlarıyla gayet şık görünürler. Genellikle tahta tarak kullanırlar ve sabah akşam olmak üzere günde iki kez saçlarını tararlar.

3- Karha; Her Sih sağ bilek üzerine çelik bir bilezik takar. Altın, gümüş ve metal bilezikler Guru tarafından kutsanmış olarak dikkate alınmaz.

4-Kachhehra ; Her Sih altına özel dizayn edilmiş ve yapılmış olan kısa pantolonu yüksek karakterin bir nişanesi olarak giyerler.

5- Kırpan; Her Sih ilericiliğin ve özgürlükte kararlığın bir sembolü olan bir kamayı (ya da kılıcı) Gatra denilen sırmalı şeritle kuşanırlar.

2.7.4. İnanç ve Ayinleri

Sihizm temel yapı itibariyle Tanrı ve O 'nun birliğine inanır. Nanak Tanrıya isim vermekten sakınarak Ona Hari demiştir. Nanak 'a göre Tanrı ' görünmez üç şey (1 Brahma (vareden), 2 Vişnu (Rızıklandıran) 3 Şiva (Öldüren)) yaratmıştır. Sihizm 'in inanç esasları;

-Gars 'tan başkasının önünde eğilmemek
-Amritsar 'da yıkanmak
-Bir birlerine Singh diye hitap etmek
-Traş olmamak
-Kama-kılıç taşımak

Sihizm 'de kişinin bu dünyada yaptıklarının öteki alemdeki hayatına tesir edeceğine (Karma) ve ruh göçü (Tenasuh) 'ne inanmaktadır.

Anlaşılmaz, karışık dua ve ayinler yerine, basit ibadet ve ayinleri tercih eden Sıkh Dini, dünya ve ahrete ait her tür faaliyetinin merkezi olarak Amritsar 'daki Altın Mabed 'i seçmişlerdir. Sihizm 'de Altın Mabed 'i önemini bugünde korumaktadır. İbadet niyetiyle bu Mabed 'in havuzunda yıkanırlar. Altın Mabed 'te ayrıca sembol olarak bir kılıç bulunur. Ayin ve ibadetleri basit bir dua, İslam 'daki abdeste benzer bir yıkanma ile “hac” için Altın Mabed 'e girmekten ibarettir. Dindar bir Sihin, günlük ibadeti şu üç dini hükümde toplanır:

-Adi Granth 'tan ve Guru Nanak 'a ait pasajlardan ezber okumak,
-Ailevi bir vecibe olarak her sabah toplanıp Adi Garnth 'tan her hangi bir yer okumak,
-Tapınağa ibadet için girmek.

Hint Yarımadası 'nda eğitim-öğretim, askerlik ve ata binmeye en çok önem veren Sihlerdir. Hindistan 'ın koruma ve güvenlik görevlilerinin çoğunu Sihlerin teşkil etmesi bundandır.

2.7.5. Kutsal Yazıları

Sıkh Dini 'nin kutsal kitabı Adi-Granth 'tır. Daha önceleri dağınık ve düzensiz olarak halde bulunan bu metinler Guru Arcan (1581-1606) zamanında bir araya getirilmiştir. Sihlerin tabi oldukları dini ve ahlaki büyük ölçüde bu kitaptan alınmıştır. Ayrıca bu kutsal kitapta Nanak 'ın hayatı, konuşmaları, O 'ndan sonra üç “guru”nun derlediği ilahiler mevcuttur.
2.7.6. Mezhepleri

Sıhk Dini başlıca beş mezhebe ayrılmıştır: 1- Orsi, 2- Hendali 3- Artenas 4- Namdari 5- Akali. Bunlardan son ikisi önem arz eder.
2.7.7. Günümüzde Sihizm

19.yy ilk yarısından itibaren hüküm süren Hindistan 'ın Pencap eyaletinde ki Sihlerin Devleti 1875 bağımsızlık savaşından önce sona ermiştir. 1947 de Hindistan 'la Pakistan 'ın ayrılmasından önce Pencap 'ta Sihler önemli siyasi mevkileri işgal ederlerken ayrılmadan sonra sihlerin büyük bölümü Hindistan 'ın farklı bölgelerine gönderilerek dağıtılmışlar ve Doğu Pencap ' daki Sih Devletinin askeri kuvvet ve siyasi gücü dağıtılmıştır. Hindistan 'da sürmekte olan Sihlerin Hindulaştırılması kampanyalarında 1941-1951 yılları arasında yaklaşık 200.000 Sih, Hindu olmuştur. Özellikle Hindu ve Müslümalar arasına sıksık patlak veren din çatışmalarında bir çok insan hayatını kaybetmiştir. Hatta bu çatışmalar 1984 yılında Hindistan Başbakanı İ.Gandi'nin bir Sih'li taraından öldürülmesi sonucunu doğuracak kadar şiddetlenmiştir. Gittikçe küçülme eğilimine giren Sih toplumunun bugün ne bağımsız bir devletleri nede kendilerine ait bir vilayetleri vardır.17 milyon civarında taraftarı olan Hindistan ve Pakistan da yayılan Sihizm'in taraftarlarına azda olsa diğer ülkelerde de rastlanmaktadır.

2.8. Hint Filozofları:

I. Nesil Filozofları: Bunlar, hava, nefes yada rüzgara önem veriyorlar. Ve Eski Yunan’da her şey’in aslı, arkhesi hava’dır, diyen Anaximenes’e kaynaklık ediyorlardı, diyen Ruben, “Mesela, bu mütefekkirlerden birisi...bir fırtına esnasında sis’in ilk evvel kesifleşerek bulut haline, bulut’un kesifleşerek şimşek haline ve şimşekten sonra yağmur ve yağmur’un da nihayet fırtına sonrası sükunete inkılap etmesi gibi.” [18] tabiat hadiselerinin sonra gelenin önce cereyan edenin değişmesiyle oluştuğunu belirttiğinden söz ediyor. Yani, bir kısım tabiat olayaları diğer bir kısım tabiat olaylarının sebebini teşkil ederler. Natüralistlerin temel yaklaşımı olan, ‘bir tabiat olayının sebebi olarak tabiatın dışında herhangi bir şeyde değil yine tabiatın kendisinde aranmalıdır, ilkesinin orijinalini, Hint felsefesinde bulmak mümkündür.

II. Nesil Filozofları’na göre, “evren” içinde büyük bir ateş yanmakta olan bir dev’dir. Hint filozoflarından Aruna, “güneşâ€™i büyük bir bal damlası olarak kabul etmişti. Güneşâ€™teki bu balı, O’na göre, dört kutsal sema bölgesinde bulunan veda bilgileri ve diğer kutsal metinler gibi çiçekler meydana getiriyordu. Dört sema bölgesinin ayrı ayrı renklerde olmaları dolayısıyla güneşte de birbirinden farklı dört ayrı renk vardı...”

III. Nesil Filozofları’ndan Aruna’nın oğlu Uddalaka babasından intikal eden fikirlerden “ tam manasıyla bir tabiat felsefesi sistemi kurma dehasını gösterebiliyordu.” Ruben’e göre, nefes’e önem veren yalnızca Uddalaka değildi, III. Nesil filozoflarının bir çoğu nefes’i evrenin temeli, kazığı, örgüsü, hayat tekerleğinin merkezi olduğunu iddia etmişlerdir. Geçen neslin güneşâ€™e tapan filozoflarından Uddalaka bir defasında şöyle demişti. ‘Avda kullanılan şahin kuşlarının, oturdukları sopaya bağlı bulundukları gibi, demişti, düşünmek de nefes’e bağlıdır...Uddalaka’nın bu formülleştirmesiyle Yunanlı Anaximenes’inki arasında sıkı bir yakınlık seziliyor.”

Anaximenes, Hava’dan ibaret olan ruhumuz, bizi nasıl toplu halde tutuyorsa aynı şekilde bütün kozmik alemi de nefes ve hava bir arada tutuyor, diyordu. Bu durumda Ruben’in şu ifadelerini göz ardı etmek pek güçtür. “Onun için denilebilir ki, Yunanlilar, felsefenin başlangıç kısımlarında Hintli’lerin talebesi olmuşlardır. Zira Upanişat filozoflarının III. Neslinden olan Uddalaka, MÖ: takriben 640-610 arasında yaşamıştı. Halbuki, Anaximenes bu tarihten 100 sene kadar sonra...yaşıyordu.”

Yine Ruben, Yunan felsefesinin orijinal olabilmesi için, Thales, Anaximandros ve Anaximenes’den önce Yunanistan’da Hint’teki gibi bir grup filozofun yaşaması gerekirdi, diyerek etkilenmenin olmadığını ve Yunan felsefesinin orijinal olduğunu savunanlara belgelerle karşı çıkıyor. Aslında Yunan felsefesinin orijinalliği makul temeller üzerine oturtulabilmiş olsaydı bu tezin savunucuları “Yunan Mucizesi” gibi irrasyonel bir kavrama başvurmak zorunda kalmayacaklardı. Ruben, Uddalaka’nın Yunan felsefesine açık bir etkisini gösteren şu ifadesini de kaydediyor. “vakıa, bazıları var olan şey’in de var olmayan diğer bir şey’den meydana geldiğini ileri sürmektedirler. Fakat bu nasıl mümkün olur, var olmayan bir şey’den var olan bir şey nasıl meydana gelir ? E.Yunan’da MÖ: 500 yıllarında Parmenides bu konuyu şöyle ifade ediyordu. “Doğruyu yalnız akıl verir, ve bu akıl meydana gelmeyi, değişmeyi, hareketi yani var olan bir şey’in var-olmayan bir şey haline geçmesini ve bunun tersini kavrayamaz, var-olmayan diye bir şey’in olduğunu düpedüz yadsımak zorundadır.”

Bu düşünce, fizikte Lavosier prensibi diye geçen ‘maddenin korunumu’nun temelini oluşturur. I8. yüzyıldan beri ‘ Evrende hiç bir şey var’dan yok, yok’tan var edilemez, evrendeki değişim ve dönüşümlerde belli bir madde kaybı olmayıp enerjiye dönüştüğü ileri sürülürken, I9.yyılın sonlarında Radium’un keşfiyle bu teori de yara alıyor. “...radium’un keşfi ile bu anlayış sona ermiştir. Çünkü, Radioaktivite’nin bir madde kaybı olduğu anlaşılmıştır.” Lavosier prensibini ate düşünceler için bilimsel bir dayanak gibi görmek isteyenler için Radium’un keşfi bir yıkım oldu. 20. yüzyılın başlarında dogmatik materyalizm çeşitli nedenlerden dolayı büyük sarsıntılar geçirdiği için felsefi çığırlarda yeni şekillenmelere kapı aralandı.

‘Felsefenin Başlangıcı’ isimli konferanslar dizisinde Ruben, Hint ve Yunan felsefe ekollerini ayrıntılarıyla inceledikten sonra, Yunan felsefe okullarının her birinin Doğu’dan etkilendiğini gösteren pek çok bulgular çıkarmıştır. O’na göre, İdealizm’in kaynaklarını, insanların fikir ve düşünce problemleriyle ilgilendikleri dönemlerde aramak gerekir. Bu konuyu bir problem olarak ilk ele alan Brahmanlar devri brahmanları olmuştur. Ruben’e göre, brahmanlar düşünceyi söz’den daha önemli görürler. Bu konu üzerindeki bir tartışmanın sonucunda hakemliğine başvurulan yaratıcı tanrı, “...düşüncenin daha üstün ve önemli olduğunu ilan etti. Çünkü, dedi söz düşünceyi daima itaatle takip etmeye mecburdur, tıpkı küçüklerin büyükleri takibe mecbur oldukları gibi .” Ruben, düşüncenin niteliklerini ; ışıkların ışığı, insan vücudunun içinde sönmeyen bir parıltısı olarak tavsif ettikten sonra düşünce, en hızlı hareket eden şey’den daha hızlı hareket eden şey’dir, diye belirtmektedir.

Yine, Ruben, Anaximandros’(MÖ: 550) un evrenin aslını apeiron’ (sonsuzluk) a indirgeyen düşünce sisteminin de temelinde Hint felsefesinin yattığını “ İnsan için en büyük ehemmiyete haiz olan düşünce hassasını, varlık içerisinde en büyük yer işgal eden boşluk’la mukayese edişini biz ancak dahiyane bir buluş diye vasıflandıracağız. Ve boşluk mefhumunu bütün azametiyle kavrayabilmiş olan ilk mütefekkirin de Hint’li idealist filozof olduğunu tahmin ediyorum...MÖ: 600 yıllarında yaşadığını tahmin ettiğimiz 4. Nesil filozoflarından Pravahana, kainatta boşluğun en üstün şey olduğunu ve her şey’in esasını bu boşluğun teşkil ettiğini iddia etmişti.” diyerek kanıtlamağa çalışır.

Ruben’e göre, mistik felsefenin de ilk olarak Hint düşüncesinde Upanishat filozoflarının 2. Nesli içerisinde yetişen Şandilya’da görülecektir. “Şandilya...idealizmin en kuvvetli mümessillerinden biri oldu. Şandilya kendisinden evvelki neslin idealizmini adamakıllı hazmetmiş tipik bir mistik idi. O da insanla kozmik alem arasındaki ilgiyi kabul ediyor ve boşluğun en üstün şey olduğunu ileri sürüyordu...Mistik düşünce sahibi diğer mütefekkirler gibi, O da bütün varlığın tek bir şey’den ibaret olduğunu ve varlığın yaşadığını kabul etmekteydi. Ve... o biricik küll olan varlığa her şey’in üstünde bir kuvvet manasına gelen...atman ismini vermişti.”

Ruben, Şandilya’nın mistisizminin temelinin irrasyonel oluşunu o’nun şu ifadelerinde görmek gerektiğine işaret ediyor “...atman’ı tam manasıyla anlamak mümkün olmuyordu. Çünkü, bu kelime kainatın hikmet-i vücudunu mistik bir zihniyetle izah için ortaya atılmıştı. İnsanlar bütün varlığı tek bir şey olarak düşünmek istedikleri için tecrübi usullerle ispatına imkan olmayan böyle bir mefhumu kabul ediyorlardı. Bu günkü modern fizikçiler maddeler alemini meydana getirmiş olan realitenin enerjiden ibaret olduğunu söylerler. Şandilya daha o zamanlarda atman’ın düşünceden ibaret olduğunu ve kainat’taki boşluk tarafından temsil edildiğini söylemişti.” Yine Şandilya’nın insanla kozmik alem arasındaki ilişkiyi kabul ettiğini belirten Ruben, o’nun atman’ın bir darı tanesinden, bir pirinç tanesinden hatta bunların iç kısımlarından bile küçük olmasına rağmen göklerden ve boşluktan daha büyük olduğunu belirten ifadelerine dikkat çekerek insanların kalbi içinde bulunan ve düşünceden ibaret bulunan küçücük atmanla uzaydan daha büyük olan kainat atman’ını aynı şey olarak gördüğünü belirtiyor.

Hint düşüncesinde Upanishat felsefesinin en parlak dönemini temsil eden filozofun Yacnavalkiya olduğunu belirten Ruben, onun, filozoflar içerisinde cennet kavramına ilk inananlardan olduğuna dikkat çekiyor. Sadece o’nun, insanların günün birinde ruhlarının bedenlerinden ve bütün madde dünyasından ayrılacağına, saf ve lekesiz bir düşünceden ibaret kalacağına, tek kelime ile ‘kurtuluşa inandığını görüyoruz, diyor.

Ruben’e göre, Yacnavalkiya’nın kozmogonisi de hayli ilginç tasarımlarla doludur. Kozmogonisinin insanların yaratılışı bölümünde “Erkekle kadın başlangıçta tek bir yaratık olarak yaşamakta idi. Sonradan bu yaratık kadın ve erkek diye iki kısma ayrıldı. Erkeklerin kadınları, kadınların da erkekleri arayıp durmalarına sebep te budur. Hz. Havva’nın Hz. Adem’in kaburga kemiklerinden yaratıldığı hakkındaki efsanenin esası da bu fikirden alınmadır,”demektedir. Burda Ruben’in yorumunun irdelenmesi gerektiği inancındayız. Acaba o’nun dediği gibi Havva’nın yaratılış hikayesi, Yacnavalkiya’nın kozmogonisinden mi alınmış yoksa Yacnavalkiya kozmogonisinin ‘insanların yaratılış ‘ kısmını Havva’nın yaratılış hikayesinden mi almış ? Bu problemi ilmi açıdan belirleyecek ne bir ayraç ne de elimizde tarihsel ve sosyolojik bir belge olmadan nasıl böyle kesin bir yargıya varabiliyor, Ruben. Hz. Musa Yacnavalkiya’dan önce yaşadığı bilinmektedir. Onun ilmi dikkat ve titizlikten uzak olan bu yaklaşımını Ademle Havva’nın yaratılışına efsane demek suretiyle tevhit düşüncesine getirdiği pejoratif yaklaşımda da aramak gerekir, diye düşünüyoruz.

Yacnavalkiya’nın döneminin yenilmez bir tartışmacı filozofu olmasına rağmen sonunda işi dervişliğe vurup terk-i dünya düşüncesine kapılan bir mistik olduğunu ve ülkesini terkederek hırpani bir kılıkla vatansız bir dilenci gibi dolaşmağa başladığından söz eden Ruben, o’nun bu düşünce ve tutumuyla Eski Yunan’daki Kynique filozoflara da etki etmelerinin mümkün olabileceğini vurguluyor.
Ruben. E.Yunan’da Parmenides ve Zenon’da görülen varlık ve oluşla iligili Paradoksların 150 yıl önce Yacnavalkiya’da görüldüğünü belirterek “ daima mevcut olanla sonradan meydana gelen arasında bir zıtlık görüldüğünün hemen farkına varırız. İnsan ruhu veya düşüncesiyle dünya karşı karşıya müteala edilince düşüncenin başlangıçsız ve sonsuz olduğuna mukabil dünyanın sonradan meydana gelmiş olduğu ve günün birinde de yokluğa karışabileceği açıkça anlaşılmıştı.” Ruben, dini terminoloji ile ifade edilecek olursa-kadim (ezeli) ve hadis (sonradan olma ) zıtlığı’nın Tek Tanrı’lı dinlerde ve Yunanlı’larda da gözüktüğünü ama ilkel kabileler arasında görülmediğinden söz ederek “ Anlaşılan bu fanilik ve ebedilik mefhumları arasındaki zıtlık ilk olarak insanlık tarihinin ilk büyük mistik filozofu diyebileceğimiz Yacnavalkiya tarafından keşfediliyordu.”demektedir. Yunanlı Parmenides ancak 150 yıl sonra bu zıtlığa değinebilmiştir. Altı çizili olan ifade Dinlerin menşei ile ilgili Durkheime’ın geliştirdiği metodu çağrıştırıyor. Çünkü Durkheime (1858-1917), İctimaiyat Usulünün Kaideleri isimli eserinde her şeyin aslını en ilkel yapısında görebiliriz, diyordu.

Ruben’in bu kanısı da aklın ve tarihsel gerçeklerin ölçütleriyle değerlendirilmelidir. Kendisinin de değindiği gibi ‘Allah ebedidir, dünya fanidir. Çünkü sonradan oluşmuştur. ‘Tanrı’nın başlangıcı ve sonu yoktur’düşüncesi ilk defa Yahudilikte çıkıp sonradan Hıristiyanlık ve İslam’a mı geçti ? Yoksa bu tevhidi düşünceye Hz. Adem de sahip miydi ? Bu konuda - dini belgeler dışta tutulursa -böyle bir kanıyı ispatlayacak güvenilir bir kaynağa ulaşmanın zorluğu hatta imkansızlığı ortada iken, Ruben’in hiç bir ciddi delil ve kaynak göstermeden ortaya attığı önyargılı yaklaşımı, bilim tarihçileri ve düşünen kafalarda anlamlı yankılar uyandırmaz. Bilindiği gibi filozoflar yada beşeri dinlerin kuramcıları birbirinin iddialarını çürütmeğe çalışırlar ama ilahi dinlerde temel prensipler üzerinde peygamberler birbirini nakzetmek şöyle dursun bilakis son gelen kendinden öncekileri övgüyle anıp teskiye ediyor. İlk insan, ilk peygamber olunca, Hz. Adem’in tevhid anlayışı, temel itibariyle en son din olan İslam itikadının nüvesini teşkil ediyor. Bu yüzden Ruben’in zihnimizi tatmin edici bir düşünce ortaya koyduğuna kani değiliz.

Ruben, E.Yunan’daki materyalist filozofların da Hint felsefesindeki materyalist yaklaşımlardan etkilendiğini ihsas ettirici şu ifadelere yer vererek; Öbür dünyada, yapmış olduğu iyi işlerden dolayı taltif edilecek, yahut da fenalıklardan ötürü ceza görecek ebedi ruh diye insanlarda ayrı bir şey yoktur, yalnızca beden vardır, diyen Payasi’nin düşüncelerinin İlk Çağ Yunan materyalistlerini etkileyebileceklerini belirtiyor.

Ruben, Budha ile çağdaş olan despot kral filozof Payasi’nin, ruhun var olmadığını kanıtlamak için mahkumları deliksiz kaplarda havasız bırakarak öldürdüğünü ve dışarı çıkma imkanı bulamayan ruhun insanda kalması gerekeceğini ve bu durumda da ölüm olayının gerçekleşemiyeceğini, halbuki insanların yine de öldüğünü, dolayısıyla insanlarda ruh diye bir varlığın olamayacağını belirttiğini söylüyor. Materyalist yaklaşımın, maddi olmayan konu ve kavramlara emprist nazarla bakma yanlışından kurtulma gibi bir duyarlılığı hesaba katabilmesi zordur. Çünkü, bu dar ve sığ alanda kendilerini konumlandıran maddecilerin evren telakkileri (kozmogoni) dünya görüşleri ve hayat tarzları, ruhu ve insan bilincini maddi çerçeveye hapsedici bir tutum sergiler.

Ruben’e göre, dualist felsefenin kaynağında da Hint tefekkürünü görürüz. “Madem ki, deniyordu, ruhla beden ayrı ayrı şeylerdir, ve ruh ebedidir; o halde adam öldürmüş olan bir kimsenin cani vasfını taşıması ve cezaya çarptırılması hiç te doğru değildir; çünkü burada öldürülmüş olan şey, esasen fani olan bedendir. Ondan kıymetçe daha üstün olan ve asla ölmeyen ruha bir şey olmamıştır.”

Ruben, Yunanlı’ların pek çok konuda Doğu’nun bilgi ve hikmetine muhtaç olduklarını belirterek “Thales, güneşâ€™in tutulacağını daha önceden verebildiği gibi Anaksimandros da tüccar tabaka için bir dünya haritası hazırlamış ve ortaya koymuştur. Bu şekilde ilmi çalışma başlangıçları göstermeleri bakımından da Yunanlı’lar doğu’ya borçlu vaziyette idiler...” diyor.

Ruben’in bütün bu iddialarına topluca bir göz atılacak olursa; E.Yunan tefekkürü, bilim, felsefe ve kozmogoni tasarımlarının orijinalini Mısır ve Hint uygarlığı ile Anadolu’nun çok çeşitle kaynaşabilen yerli kültürlerinden alarak gelişmiştir. A. Weber (1864-1920) de “O kadar fevkalade çok zengin ve doktrinlerinde Yunan felsefesine o kadar benzeyen Hint felsefesine gelince, bu Yunan felsefesine sadece vasıtalı bir şekilde tesir edebilmiş ve Avrupa ancak XIX. ASIRDA Colebrooke ve onu takibedenler sayesinde, onun nüfuzunu hissetmiştir.



3. DOĞU FELSEFESİ VE DİĞER FELSEFİ AKIMLAR

Aralarında yüzyıllar bulunan felsefi akımlarındaki benzerlikler dikkat çekicidir. Düşünce tarihinin anlaşılması ve buradan çeşitli çıkarsamalar yapılabilmesi için bu akımlar arasında mukayeseler yapılması ve tartışma konuları yaratılması düşünce tarihi açısından çok önemlidir. Çalışmanın bu kısmında doğu felsefesi ve diğer felsefi akımlar arasında karşılaştırmalar yapılmıştır.

3.1. İlk Çağ ve Doğu Felsefesi

Sokrates önceki dönemlere ait düşünce geleneğine bir çığır açmıştır. İnsan üzerine düşünme, insan yaşamını, insan beyninin algılama gücünü sorgulaması ile yeni bir dönemi başlatmıştır. Doğru bilgi ve erdemli yaşam onun temel görüşleri arasındadır. Doğu felsefesinde olduğu gibi mutluluğa götüren yolda düşünce gücü yani onun tabiri ile doğuştan akıl kavramı yatar. Mutluluğu insansal varoluşun en yüksek amacı ve insanın dünyadaki varlığının temeli olarak görür. Herkeste doğuştan aklın var olduğunu söylemekle özünde bir eşitlik barındırmaktadır. Hinduizmdeki sınıfsal ayrımın tam tersine bu doğuştan aklın varlığını ispatlarcasına toplumun en alt kademesindeki insanlarla dostluk kurmaktadır.

Eğitime özel bir önem veren Sokrates eğitimi insandaki iyilik tohumlarını yeşerten ve yaşamı güzelleştiren erdemler hazinesi olarak görmektedir. Kötülük ona göre, bir zayıflık belirtisidir. Kötülük yapan insan insanlaşamamıştır.

Doğu felsefesindeki mistisizm gibi Sokrates in içerisinde bir Daimonion (segisel güç) barındırdığı söylenmektedir. Hayatının önemli anlarında bu daimonion kendisine yol gösterirmiş. Daha çok uyarıcı bir sesleniş olarak tariflenen bu sesin ne olduğuna ilişkin Sokrates, tanrısal bir ses olduğunu düşünür ve o sese uyarmış. Bu ses ne olarak anlaşılırsa anlaşılsın ahlaki bir sezgi, peygamberlerde görülen iç güdü gibi bir şey olduğu tariflenmektedir.

Sokrates’e göre iyiliği belirleyen inançtan çok insan doğasıdır. İnsanlara mutsuz olmak yerine niçin mutlu olmayı istedikleri sorulmaz. Sokratese göre, tüm insanlar doğaları gereği mutlu olmayı ister. Hiç kimse mutsuz olmayı istemez. Mutluluk, tüm arzuların sonsal ereğidir. İnsan varoluşunun en sonudur. Budizmde de mutluluk arayışı söz konusudur. Ancak Budizmde mutluluğa ulaşmanın sekiz katlı yolu vardır. Bu yol doğru görüş, doğru düşünce, doğru konuşma, doğru davranma, doğru yaşama, doğru çaba, doğru kavrama ve doğru meditasyondur.

Doğu felsefesindeki kast sistemini çağrıştıran sınıfsal yapı Platon’un düşüncelerinde de vardır. Platon her bireyi eşit kefeye koymaz. Kadınlar ve kölelere eşitlik vermek onun için bir hatadır bunun için riske girilmemelidir. Platon insandan çok devlete güvenmektedir. Bu yüzden eşitsizliği tarifleyen otokrasiyi savunmaktadır. Platonun sosyal hayattaki eşitsizlik anlayışı inançlarına da yansımış ve insanlar öldüklerinde göğe çıkacaklarsa bunlar filozoflar olacaklardır demiştir. ‘Sadece filozofların düşünceleri kanatlıdır. Sadece onlar bu gerçeğe ulaşır’ derken bunu ifade etmektedir.

Aristotales, Sokrates gibi bilgi ve akla önem veren bir filozoftur. Ona göre insanı tanrı sevgisinden, erdem ve mutluluktan ayıran etmenler akıl dışı şeylerden gelir. İnsanın yapması gereken akla uygun bir yaşam sürmektir. İnsanı doğal durumundan kurtarıp soylu hale getiren akıl, adalet ve erdem gibi ilkeler olduğunu söylerken Konfüçyüs öğretileri ile ortak nokta karşımıza çıkmaktadır. Konfüçyüse göre, yüce karakterli bir insan için doğal olmak yeterlidir. Kendini öyle göstermek için süse, sanata ihtiyaç yoktur. Vicdan samimiyetini esas ilke olarak kabul et, zihnini doğru şartlara uydur karakterinin gelişeceğini göreceksin. Bir insanı seversen onun sağlığını istersin. Nefret ettiğin insan için ölüm dilersin. Fakat bir insanın hem yaşamasını hem de ölmesini istiyorsan bu akla aykırıdır.

Aristotalesin devlet ve toplum felsefesi ahlak anlayışına sıkı sıkıya bağlıdır. Aristotalese göre devletin en büyük ödevi insanın ahlakça olgunlaşmasını sağlamak olmalıdır. Devlet yönetimi de ahlak anlayışına uygun olmalıdır. Bu ifadeler adeta Konfüçyüsün ifadeleridir. Konfüçyüse göre memleketini erdem ile yöneten bir kimse kutup yıldızına benzer. Memleketi yönetmek halkı doğru yola götürmek demektir. Halk doğru yola yöneltilirse, kimse doğru davranmamaya cesaret edemez. Ülkesine hizmetten kaçınan kimseye akıllı denilemez.

Konfüçyüse bir ülkeyi yönetmeye çalışsaydınız ilk iş olarak ne yapardınız diye sorduklarında şu cevabı vermiştir. Önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmazsa kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler iyi yapılamaz. Gereken yapılmazsa toplumda ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve sarhoşluk içine düşer. Ne yapacağını işin nereye varacağını bilemez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeliyiz.

Helen felsefesi özgün yaratımlardan çok bir sentez felsefesine işaret eder. Yunan ve doğu düşüncelerinin karışımıdır. Helen düşünce sistemi sosyal yaşama dair beklentilerin ve mutluluk arayışlarının yoğunlukta yaşandığı bir dönemdir. Ancak, bu arayışlarda yaşamı biçimlendiren öğe tinsel bir özellik taşımaz ortaçağ düşünce sistemindeki tanrı ile bütünleşen bir hayat tarzının tam tersidir. Özellikle Epikurous’un öğretisi brahmanizmin katı tutumundan sıyrılarak yeni bir öğreti haline gelen Çarvak Materyalizmini andırır. Bu her iki öğretide de acıların yaşandığı bu dünyada dünya nimetlerinden uzak kalarak mutluluk arayışı söz konusu değildir. Yaşamın temel amacı haza ve mutluluğa ulaşmaktır. Çarvak Materyalizminde olduğu gibi ruhta maddi bir yapıdadır. Devletin de tinsel bir gücü söz konusu değildir. Devlet, toplumsal yaşamı kolaylaştıran ve insanı mutlu edecek imkanları sağlayan bir organ görevi görür. Helen felsefesinin önemli düşünürlerinden iri olan Kıbrıslı Zenon Stoa felsefesinin kurucusudur. Pantaist bir dünya anlayışına sahip olan Zenon doğaya uygun yaşamayı bilgi ve erdeme ulaşmanın tek yolu olarak görmektedir. Bu yol ahlaka uygun yaşamakla aşılır. İnsanın kötüleşme süreci iç güdüsel dürtülerinin baskısı nedeniyle kişinin dengeyi yitirmesi ile başlar. Akılla ilişkisi olmayan bu dürtüler insanı kötü hale sokarak doğadan uzaklaştırır. Yani iyilik için doğaya ve akla uygun yaşanmalıdır. Budizmde de tutkulardan ve iç güdüsel dürtülerden arınmanın yolu iç barış ve yaşama sevgisinden geçer. Bu yolda Kıbrıslı Zenonun da vurguladığı gibi akıl ve düşünce gücü bu iç barışı sağlar. Budizmde bu meditasyon olarak karşımıza çıkar. Budizm toplumları sınıflara ayıran kast sistemine karşı çıkar. Zenonda bütün insanların birliğini eşitliğini ve kardeşliğini savunmuş, ulusların ve sınıfların üstünlüğüne karşı çıkmıştır.

Roma felsefesinde hümanist düşüncelerin esintileri sezilmektedir. İnsan doğasına iyimser bir bakış söz konusudur. Bu dönemin düşünürlerini farklı kılan yaşadığı dönemin uygulamalarındaki haksızlıkları görmeleri ve toplumları yok etmeye götüren kötü yönetim şekillerini tespit etmeleridir. Hatta duyarlılıkları, ülkeye bağlılıkları ve halk için eşitlik ve adalet arayışları kendi canlarına mal olmuştur. Bu nedenle Roma Siyasal yapısına bakmak faydalı olacaktır. Roma da siyasal haklarda dahil olmak üzere tüm yurttaşlık haklarından faydalananlar yalnızca genslere üye olan yetişkin erkeklerdir. Roma bir soy toplumu biçiminde örgütlenmiş olduğundan, siyasal yapıda yer almak için toplumun benimsediği bir soya üye olmak gerekmektedir. Dolayısı ile hiçbir soyla hiçbir kabile ile ilişkisi olmayanlar yurttaş olmadıklarından özgür olmalarına ve mülk edinebilmelerine karşın seçme, seçilme gibi siyasal haklardan da yoksun bırakılmışlardır. Bu toplumsal yapının en altında özgür olmayan ve hiçbir haktan faydalanamayan köleler bulunmaktadır.

Buradaki sınıfsal yaklaşım Brahmanizmin doğurduğu oluşumu dinsel öğelere dayalı olsa da sınıfsal yapıyı içeren Kast sistemini andırmaktadır. Burada eleştirilen Brahmanların oluşturduğu rahipler sınıfı değil de aristokratlar sınıfıdır. Eleştirilen konu ise aristokratların zevk ve eğlenceye dayalı yaşamıdır.

Roma felsefesi düşünürlerinden Ciceroya göre erdem; içsel olgunlukla elde edilebilecek bir şeydir. Bedensel hazlar ikinci derecede önem taşır. İnsan beden ve ruhtan oluşur. Ancak, ruh tanrısal akılın gizemini taşıdığı için bedenden daha üstündür. Budizmde de Nirvanaya ulaşabilmek için gizemliliğini içinde barındıran ruh olgunluğuna ulaşmak gerekir. Budizm de bir gövde doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır nede çoğalır. Hatta karakter özelliklerimiz bile değişir. Ama özümüz aynı kalır.

Roma felsefesi düşünürlerinden Plotinos insan, madde, ruh ve tanrı kavramlarına değinmiştir. Ancak, insanın en büyük sorununu maddesel bir beden içerisinde bulunmaktan kaynaklanan utanç duygusudur. Budizmde de maddenin, bedenin varlığı kabul edilir. Ancak, bu tarz bir duygu ile yaşamaktan çok bundan mutluluk duyulabilmesi için yollar aranmıştır. Doğal bir hayat yaşamak mutlu olmanın temeli olarak görülmüştür. Plotinos’a göre; ruhsal öz, iyilik, güzellik, doğruluk beden de hapistir. İnsanın görevi ruhtaki bu özellikleri dışarıya çıkararak, yaşamı süresince ulaşabileceği en yüksek noktaya ulaşmaktır.

Çin Ulusunun düşünsel yaşamı.. Çin Felsefesi, Klasik İlkçağ Felesefesi kapsamı içindedir. Yeni belgeler Çin Uygarlığı’nın sanıldığı kadar eski olmadığını, MÖ.1000 yıllarında başladığını gösterdi. MÖ 4500 yıllarında Çin topraklarında Moğol tipinde ve beolitik Uygarlık’ta bir halk yaşıyordu. Bu halkın Tibet, Türk ve Tai karışımı olduğu sanılmaktadır. MÖ. 2000 yıllarına doğru bu halkın iki ayrı kültür düzeyinde gelişmeye başladığı ve bu kültürlerden birine Yang-Şao, öbürüne Long-Şan denildiği saptandı. MÖ. 1450 yılında Şang Devleti kuruldu. Doğa güçlerine bağlanmayla başlayan bir anlayışı ilkel bir Doğa Felsefesi’ne dönüştü. Bu Doğa Felsefesi, Antikçağ Greklerinde olduğu gibi, tümüyle Maddeci bir yapıdadır. Evrenin ve evrendeki herşeyin bir ilk Madde sayılan Çİ (hava)den meydanae geldiği ileri sürüldü. Daha sonra nu ilk Maddeye su, ateş, toprak ve maden de eklenerek ilk elementler 5’e; bir süre sonra 6’a çıkarıldı. Bütün bu nesneler bu elementlerin çeşitli birleşimleriyle oluşuyordu. Daha sonra Yİ Kıng (Değişmeler Kitabı)’le bu elementler 8’e çıkarıldı. Bu elementlerle birlikte maddi karşılıklı etki anlayışı, Yang (etkin) ve yin (edilgin) kavramlarıyla dilegetirilen karşıt güçler ikiciliği, yuan (başlangıç) düşüncesi geliştirilmiştir.

3.2. Ortaçağ ve Doğu Felsefesi

Ortaçağ siyasal düşüncesinin ahlak, din ve siyaset alanlarını birbirinden ayırmadığı ve dolayısı ile Hıristiyanlık dininin evrensel bir Hıristiyan toplumunu amaçlayan ideallerine uygun olarak eski yunanın Polis içinde gerçekleştirebileceğini kabul ettiği iyi yaşamın öğeleri üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Ortaçağ siyasal düşüncesi kendi bağlamı içinde siyaseti dinle temellendirilmiş bir felsefe tarafından belirlenmeye çalışılan iyi yaşam anlayışı üzerine inşa etmeye çabalarken, toplumsal, ekonomik, dinsel yada tinsel ve siyasal sorun alanlarını birbirinden ayırmamış toplumdaki en üstün emretme gücü ve toplumsal yaşamı düzenleyici kurallar koyan nihai güç olarak siyasal iktidarı dünyevi olanla kutsal (ruhani) olan arasındaki ilişkiler bağlamında çözümlemeye yönelmiştir.

Ortaçağda insan doğası dini düşüncelerin etkisi ile doğuştan kötüdür. Buda sınırlı bir hümanizm anlayışını doğurmaktadır. İnsan doğuştan günahkardır. Suçluluğun içinde yaşama sürecinde olgunlaşarak günahlarından arınır. Bütün bu çabaların mükafatı bu dünya da değil, öbür dünyadadır. Amaç öbür dünya da olsa Budizm deki gibi ölçülü bir yaşam hedeflenmektedir. Aradaki fark, ruhsal olgunluk budizm de bu dünya ya aittir. Başka bir dünya söz konusu değildir.

Hümanizmin yolu akılla açılır. Yaşamı insanın hayatını kolaylaştıracak şekilde sorgulamak gerekir. Ancak, bu yaklaşım ortaçağda bir suç teşkil eder. Ortaçağ düşüncesinde klasikleşmiş inanmak için bilmeliyim anlayışı egemendir. Bu dar Hümanizm anlayışı Aquinolu Thomas’ın düşüncesinde de vardır. Thomas insanların eşit olduğu ilkesine karşı çıkar. Hümanizmanın simgesi olan demeokrasiyi de istemez. Dolayısı ile Monorşik düzeni savunur. Çünkü ona göre doğaları gereği tümü insan üstün kimi insansa zayıftır.

3.3. İslam Felsefesi ve Doğu Felsefesi

Budizmde de yer alan insan istenci ve insanın kendi sorumluluğunda kalan seçim iradesi islam dini içinde geçerlidir. Tevekkül inancı olarak ta bilinen bu düşünceye ilişkin Hıristiyanlıkta da olduğu gibi iki dünyanın varlığı söz konusudur. Bu yüzden islam inancında insan, kendi üzerine düşünmeli ve iç güdülerini kontrol etmelidir. Kutsal kitap Kuran-ı Kerim’deki hükümlere uymalı iyiyi kötüden ayırmalı ve aklın ışığında davranışlara yön verilmelidir. İslam düşünürlerinden İbn-i Sinaya göre, tanrı her şeyi yaratan ve bilendir. İnsan ise, tanrının bir düşüncesinin ürünü olduğuna göre düşünme yetisi olan ruhla birlikte dünyaya gelmiştir. Ölüm ise ruhun bedenden ayrılması anlamına gelir. Ancak beden ölümlü ruh ölümsüzdür. Budizm den farklı olarak, burada ruh bir bedene aittir.

Hümanizmin en büyük simgesi islam düşünürlerinden Mevlana Celaleddin Rumidir. Sınırsız insan sevgisi iç bir ayrım gözetmeden insana yaklaşımı doğu felsefesindeki hoşgörü anlayışını simgelemektedir.

Mevlana insanların farklı bedensel özellikleri olmasına rağmen özünün aynı olduğu görüşündedir. Bunu vurgulamak için şu sözleri söylemiştir.

Ben ben değilim, sende ben değilsin!
Hele sen hiç ben değilsin!
Ben aynı zamanda hem senim, hem de benim!
Sen aynı zamanda hem sensin, hem de bensin!
Ey hatem güzeli senin yüzünden şaşırıp kaldım!
Sen mi bensin yoksa, ben mi senim bilmiyorum.

Yunus Emre’de Mevlana gibi içi Tanrı sevgisi ile dolu, yaşamın anlamını bulmak için insanı sevgiye çağıran bir hümanisttir. Tanrı insanı kendi özünden ruhsal bir varlık olarak yarattı ve bu dünyada bir bedenle kendi özünden ayırdı. Bu nedenle insan, tanrının bir parçasıdır. Her varlık birer tanrısal öz taşır. Yunusun şu sözleri varlık içindeki tanrıyı ifade etmektedir.

Ay oldum aleme doldum
Yağmur oldum yere yağdım
Bulut olup göğe ağdım
Nur oldum Güneşe Geldim

Musa oldum tür’a vardım
Ali oldum kılıç salladım
Koç oldum kurbana geldim
Meydana güreşe geldim

3.4. Rönesans ve Doğu Felsefesi

Lucien Febure Rönesansı bu sözlerle tanımlamaktadır. ‘Antik yunanla on yüzyıllık bir açıklık bulunan ve zaten on yüzyıllık Hıristiyan geçmişinin eskilerin beyninden, gönlünden, bilincinden derinlemesine farklı bir beyin bir gönül bir bilinç meydana getirdiği insanların antik düşünceyi kısmen almaları özümlemeleri evet hiç kuşkusuz Rönesans bunları gerçekleştirmiştir’.

Rönesans insanı, her türlü teorici kaygıdan uzak, insanı kendi eylemi ile kendini gerçekleştiren mükemmelleşmeyi ve ilerlemeciliği esas alan kendi tarihini kendi yaptıkları ile oluşturan kaderini değiştirebilecek kudrete sahip bir varlık olarak görmektedir. İnsan dinamik bir varlık olarak ele alınır. Bu anlayışın bir gerçeği olarak, geçmişi, bugünü ve geleceği insanın yarattığı kabul edilir. İnsanı merkeze alan bu yaklaşımda, insana özgü özgürlük, kardeşlik ve insan hakları gibi kavramlar ortaya atılmıştır.

Bu dönemin filozofları, ortaçağ insanını ve dini yapısını değerlendirmişlerdir. Dinin eleştirisini de yapmışlardır. İnsanı, doğuştan kötü yapan insanın özgürce yaşamasına engel olan dinsel ve yönetsel baskıları hedef almışlardır. Bu doğrultuda kilise ve dinin toplumsal ve siyasal alandaki konumunu belirlemişlerdir. Özgürlükçü ve eşitlikçi düşünceler bu dönemde ne kadar yer almış olsa da uygulamada bunları görmek pek mümkün olmamıştır. Thomas More’nin Cumhuriyet Ütopyasında köleler bir çok haklardan yararlanamamaktadır. Tanrıya inanmayanlar yurttaş sayılmamakta ve siyasal yaşama katılamamaktadırlar.

Rönesans, Hindistan’ın yerleşik dini Brahmanizme tepki olarak ortaya çıkan Budizmi andırır. Budizm deki rahiplerin oluşturduğu Brahmanlar sınıfı, ortaçağda kiliselerin oluşturduğu otoriter yapı ile aynıdır. Bu nedenle Rönesans ve Budizm deki düşüncelerin kaynağında bu sınıflara tepki görülmektedir. İnsanı anlama arayışının ilk adımı olan Rönesans Hümanizmin doğuşuna neden olmuştur. Hümanizm geniş anlamıyla, modern insanın yeni hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır. Rönesans, insanı evrensel bir organizmanın renksiz bir üyesi olmaktan kurtarıp, onu kişiliğini arayan benliğinin özel renklerini bütün canlılıkları ile ortaya koymak isteyen birey yaratmıştır. Nietzsche bu dönemin Avrupalısının günümüz Avrupalısından daha üstün olduğunu düşünmektedir. Bu görüşünde de oldukça haklıdır. Çünkü günümüz Avrupalısı etrafında olup bitenin farkında bile olmayan kendini modern sanan duyarsız insanlar topluluğundan başka bir şey değildir.

3.5. 17.yy ve Doğu Felsefesi

Rönesans dönemi ve ondan sonraki dönemlerde, zaman anlayışının da değiştiği görülmektedir. Zaman Rönesans ta insan dışı güçlerin dünyanın hareketini düzenlemesi ile oluşan bir süreç değil, insanı kendi eyleminin egemenliğine bağımlı bir oluşu ifade eder. Rönesans insanı ortaçağ ile hesaplaşmak zorunda olduğu için o dönemde ilerleyici bir anlayıştan söz edilemez. Zamanın akışı ile bireyin iradesi arasında bağlantının kurulmuş olması 17. yy da modern düşünce ve sanat ürünlerinin antik çağdan üstün olduğunu göstermiştir.

17.yy akla uygun düzen kurmayı, ruh, beden ve tanrı kavramları ve bunların üzerinde egemen olan akıl gücü ile birleştirilmiştir. Ahlak anlayışına da yansıyan düşünce gücü, erdem ve istekler bedenin tutkularına göre değil akla göre yönetilmelidir. Descartes yaptığı karakter analizlerinde; zayıf karakterliliği insanların duyguları ile hareket etmesine bağlar. Duygular ona göre akılla kontrol altına alınmalıdır.

Bu dönem düşünürlerinden Spinoza devlete ilişkin görüşlerinde halkın yararına iyimser bir hava görülmektedir. Devletin insana saygılı olması gerektiğini ve inanç özgürlüğüne hoş görü ile akılması gerektiğini söylemektedir. Günümüz demokrasilerinde bile gerçekleştirilemeyen ve tam anlamıyla sindirilemeyen inanç ve hoşgörü anlayışının bu dönemde temelleri atılmış, ancak aradan yüzyıllar geçmiş olsa da hala istenilen düzeye ulaşılamamıştır. Devletin hassasiyetine dayalı bu anlayış Çinli bilge Konfüçyusun sözlerine de yansımıştır. Ona göre devlet halkın yararı için vardır. Bir hükümdar öncelikle güçten çok ahlaki örnekle hüküm sürmesi gerekmektedir.

3.6. Aydınlanma Dönemi ve Doğu Felsefesi

Aydınlanma dönemi insanın dünyaya, kendi yaşamına başka bir perspektiften baktığı bir zamandır. Yaşamın anlamına ilişkin arayışların varolduğu bu dönemde eşitlik, özgürlük ve laiklik tartışmalarını temel almıştır. Aklın öneminden çok duygusal algılara önem verilmiştir. İnsanın doğası üzerine derin tartışmaların yapıldığı ve eşitlik kavramının yaşamdaki yerinin tespit edildiği bu döneme; Locke , David Hume, Lean Jacques Rousseau damgasını vurmuştur.

Lock’a göre toplumsal yaşamda siyasal ve dinsel hoşgörü temel ilke olmalıdır. Yurttaşların haklarını savunabileceği ve ortak kararlara dayalı ve halkın onayına dayalı bir yönetim olmalıdır. Bu da ancak sözleşme ile gerçekleşebilir. Bu sözleşme her bireyin mülkiyetini korumalı, toplumda çıkabilecek gerilimleri, çatışmaları çözümleyecek bir aygıtı işaret etmelidir.

Ama yine de Lock tam bir demokrat değildir. Görüşlerinde eşitlik ve özgürlükten bahsederken aslında bahsettiği erkek eşitliğidir.

Rousseau, hak eşitliğine dayalı ve insan doğasında yerleşik olarak varolan özgürlüğü savunmuştur. O sömürüye ve haksızlığa karşıdır. Köleliğin yaratılmasını ve buna ait sorumluluğu insan da görmektedir. Aslında insanın doğasında varolan bu eşitliği yine yönetici konumundaki bir avuç insan bozmaktadır. Buda kadar doğal ve sade bir yaşamın savunucusu olan Rousseaunun görüşleri özellikle egemen sınıfı rahatsız etmiştir. Kendisi de yoksulluk ve acı içerisinde vefat etmiştir. Görüşlerini yaşamına uygulayabilen düşünürlerden biridir.



3.7. Alman İdealizmi ve Doğu Felsefesi

Bu dönemin en önemli temsilcilerinden Immanuel Kant, mantıklı düşünce yapısını bütün insanlığın düşüncesine egemen olmasını arzular. İnsana ve insanlığa güvenen iyimser bir düşünürüdür. O halkın etkin denetiminin siyasette varolmasını ister. Kendinden önceki dönemleri ve kendi döneminin otoriter yönetimlerini eleştirmektedir. Halkın yönetime ilişkin tüm gelişmeleri ve hatta yöneticilerin kişisel tutumlarını da halkın öğrenmeye ihtiyacı vardır.

Hegelin devlete ilişkin görüşleri ilgi çekicidir. İnsanda beyin ve ruh nasılsa, yöneticide devletin ayrılmaz bir parçasıdır. O siyasal ayrıcalıklı sınıfların yönetici konumuna gelmesini arzu etmez. Ona göre Anayasa, ulusun siyasal karakterini yansıtmalıdır. Hükümette halkın çıkarlarına hizmet etmelidir. Hükümetin halkın çıkarlarına hizmet etmesi aslında halkın iradesine uygun hareket etmesidir. Ona göre istediğinin ne anlama geldiğini söyleyen ve sonrada bunu gerçekleştiren adam zamanın büyük adamıdır.

Hegel’e göre tanrı, insanın düşüncesi ile ulaştığı en son evredir. İnsan olmadan tanrı olmaz insan tanrının kendisidir. İnsan tanrıyı kendi içerisinde taşır. Budizm de buna tanrı denmeyip ruh denilir. Budizm de esas olan ruhun olgunluğudur. İkisinin de ortak noktası bu tür tinsel gerçekliğe düşünce gücü ile ulaşılmasıdır.

Bu dönemin diğer bir düşünürü olan Schopenhauer, dünyayı anlamsız ve insanları sorun yumağı olarak görür. Yaşamdaki acılar ve yoksunluklara karşı insanın kendi isteği ile bu dünyadan kurtulmasının mümkün olmadığını düşünür. Aslında bu düşüncede Schopenhauerin hayatı kabulleniş fikri ortaya çıkmaktadır. Ona göre insanın en büyük ödülü yaşamı reddetmek değil, acılara katlanarak nirvanaya ulaşmaktır. Nirvanaya ulaşan insan ona göre dünyanın tüm kaygılarından uzaklaşır. Bu Avrupalı düşünürün görüşlerinde Doğu felsefesinin ve Budizm inancının esintileri net bir şekilde görülmektedir.


3.8. Nietzsche – Marks ve Doğu Felsefesi

Farklı düşünceleri, farklı idealleri olan ve bu ideallerinin temeline insanı alan bu iki filozof yaşamı derinlemesine incelemişler ve insan sorunlarına kayıtsız kalmamışlardır. Bu iki filozofun farkı ideallerine giden yollarıydı. Nietzshe’nin umudu üstün insan iken Marks ın umudu işçi sınıfıydı.

Marks, Nietzshe’nin aksine eşitlik için mücadele veren bir düşünürdür. Kimi düşünürlere göre o bir hümanisttir. Yüreğimde insan sevgisi, insan saygısı ve insan sıcaklığı olmadan hiçbir düzenin kurulamayacağına inanırdı. Sahte Marksçılara inat katılaşmamakta direnen bu düşünce akımı tek tek insanların mutluluğundan geçerek bütün insanların mutluluğuna varılacağına inanan bir kuramcı hümanisti. Kapitalist anlayışa karşı çıkan Marksa göre herkesin ekonomik olarak refaha kavuştuğu her çeşit sömürüden kurtulup insanca yaşayabileceği düzeye ulaştığı bir ortamın var olabileceğini hayal eder. Ataol Behramoğlu bu düşüncelerden etkilenerek şu sözleri yazmıştır.

Bütün insanları sevmek gerektiğini düşünün
Düşmanlarımız dışında
Düşmanlarımız çünkü
Sevgiyi yok ettikleri için
Düşmanlarımız oldular

Nietzshe, Marksın bu görüşlerine ve eşitlik anlayışına doğal yasaya uygun olmadığını düşünerek karşı çıkmıştır. Ona göre, güç kimdeyse o iyidir. Yani burada bir birliktelik ve insanların bir araya gelerek oluşturduğu bir güçten bahsedilmiyor. Her varlık kendi potansiyelini doğadaki diğer yaşayan varlıklar gibi oluşturmalıdır. Çünkü doğada güçlü olan kazanmıştır. Tıpkı ormanda kralın aslan olması gibi. Günümüzde çeşitli ideolojik görüşler yada başka nedenlerle bir araya gelen insanlar oluşturdukları sürülerle varken, aslında insan kendi olarak bir yerlere gelmeli kısaca kendi olmalıdır. Nietzshe’nin gerçekte söylediği de budur.

İnsanlık daima dünyaya deha sahipleri ortaya koymak görevi ile mükelleftir ve bundan başka görevi yoktur. Nietzshe kötümserdir. İnsan bu kötümserliği ile kahraman olmalıdır. Köşeye çekilmeyi hayali bir amaç, yorgunluğun edilgenliği olarak görür. Her kötümser gibi Nirvananın esinlerine bağlı olarak hayattan elini çekmek yerine tersine Nietzshe bu kötümserlik ile hayat arzusunun gelişip yaygınlaşmasına çalışır. Bu aslında çoğu kişi tarafından düşünülen kötümser bir düşünce değildir. Nietzshe’nin burada varmak istediği nokta insanın kendi özündeki güce dönmesini sağlamaktır. Bunu da şu sözü ile ifade eder. ‘ Ben size beni kaybetmeyi, kendinizi bulmayı emrediyorum. Ne vakit beni tamamen inkar ederseniz ben size o vakit geri dönerim’.

Nietzsche’nin görüşlerinde, İyi; insanda güç duygusunu, gücün kendisini yükselten her şeydir. Kötü; zayıflıktan doğan her şeydir. Mutluluk; gücün büyüdüğü duygusu, bir engelin aşıldığı duygusu. Doygunluk değil daha çok güç, barış değil savaş, erdem değil yetenek anlamına gelirken.Zayıflar, nasipsizler yıkılmalı. Bu bizim insan sevgimizin baş ilkesidir. Onlara bu nedenle yardım edilmelidir. Herhangi bir günahtan daha zararlı olan Hristiyanlıktır. Güzellik güce dayanır. Güç, hayatın biricik ilkesi, tavlayanı olmalıdır. Yaşamak için insanlar yalnızca ona dayanmalıdır. Kısaca insansal kurtuluş için güzellik ve güç üzerine temellenmiş olan hayat aşkı gerekir.

İnsanlık bugün inanıldığı gibi, daha iyiye yada daha güçlüye yada daha yükseğe doğru bir gelişme göstermemektedir. ‘İlerleme’ modern bir düşüncedir. Bugünün Avrupalısı, değerlilik bakımından Rönesans Avrupalısının fersah fersah altındadır. İleriye doğru gelişme, herhangi bir zorlukla, yükselme, yücelme ve güçlenme değildir.

Yaşamın ağırlık noktası yaşamın içinde değil öteye (hiçliğe) yerleştirilince o zaman yaşamın ağırlık noktası toptan kaldırılmıştır.

Kişi aldanmaya kapılmamalıdır. Büyük tinliler kuşkucudur. Zerdüşt bir kuşkucudur.

Budizm, genç insanlar için bir dindir. İyilikli yumuşak hale gelmiş üst düzeyde tinselleşmiş, çok kolay acı duyabilen ırklar için Budizm bu ırkların barışa ve neşeliliğe tinsel olan bir perhiz koymaya bedenin sertliklerini azaltmaya yönelmişliklerdir.

Hıristiyanlık ise yırtıcı hayvanlar üzerinde efendi olmak istiyordu. Bulduğu yol ise onları hasta yapmaktır, zayıflaştırmaktır. Buda uygarlaştırma reçetesi olarak sunulmuştur.

Budizm uygarlığın ve yorgunlaşmanın dinidir. Hıristiyanlığın önünde ise uygarlık yoktur.
Budizm, yüz kez daha soğukkanlı, dürüst ve nesneldir. Acısını acı duyabilirliğini kendi kendine günah yorumu ile saygıdeğer kılmak zorunda değildir. Budizm de şeytan sözcüğü bir rahatlamadır. Kişinin son derece güçlü ve korkunç bir düşmanı vardır. Böyle bir düşmandan dolayı kişi çektiği acılardan utanmamalıdır.

Hıristiyanlığın temelinde Doğuya ait bazı incelikler vardır.

Bir şeyin doğru olup olmadığı hiç fark etmez. Ama buna doğru diye inanılması son derece önemlidir. Bu konuda bilgili olmak Doğuda bilgeliğin ta kendisidir. Brahmanlar, Platon ve esoterik bilgeliğin her öğrencisi bunu anlamıştır. Örneğin günahtan kurtulduğuna inanmak insana mutluluk veriyorsa, bunun için önemli olan insanin günahkar olması değil, günahkar hissetmesidir. Genel olan insanca akıl ve bilgi araştırma gözden düşürülmemelidir.

Sevgi insanın şeyleri en olmadıkları gibi gördüğü durumdur.

3.9. 20. yy Felsefesi ve Doğu Felsefesi

İnsanın dünyaya ve yaşama katılarak kendi varoluşunu keşfetmek için seçtiği yollar bizi 20yy insan felsefesi ile tanıştırmaktadır. Bu dönem insanı içe dönük bir yapı içerisinde değil sosyal boyutta ele almıştır. 20 yy.’daki ilk araştırmalar fenomenolojik yaklaşımda karşımıza çıkar. İlk insanı ve insanın algılama şeklinin tarifi ile başlayan bu süreç, bilinç çözümlemelere ve iç yaşantılara ilişkin açıklamalarla doludur.

Bu dönem düşünürlerinden Brentano ruh bilimi kavramını ortaya atmıştır. Ruh bilimini bütün öteki bilimleri içinde toplayan ve bütün bilimlerin kendisinden çıktığını söyleyen atılıma yol açmıştır. Orta çağda ruh ikinci plana atılırken hatta akıl sağlığını kaybeden insanlar için ruhuna şeytan girmiş denilirken burada ruh kavramı insanın kişiliği olarak tanımlanmıştır.

Yaşam bizim algıladığımız şekildedir. Birey toplumsal varoluş içerisinde kendi seçimlerini belirler. İş birliği, sevgi ve dayanışmayı insan birlikte paylaştığında varolur. Başarıda acıda kişinin yaşadığı toplumda belirir. Burada kişinin nesneleştirmeyen karakteri vurgulanmaktadır.

Varoluşçuluk felsefesi insanın kendisini araması üzerine temellenmiştir. Değişen dünyada değişmeden kalan insan özü sorgulanmıştır. Bu dönem tartışmalarında kişi nedir? Kişi doğrudan doğruya olan ve olabilecek fiillerin bütünüdür. İnsan bir meçhuldür, bilinemez. Onun bir çok fiillerini birlikte gerçekleştirmek suretiyle anlayabiliriz. Buda ancak sevgi ile olur. Ancak sevgi kişinin öz çizgilerini yakalayabilir. Bir insanı herhangi bir şekilde obje haline getirdiğimizde onun kişiliği elimizden kaçar ve sadece maddesi kalır.

Kendisiyle barışık bir insan, herkesle iyi ilişkiler kurmak ister. insanların esenliği ve mutluluğu için çaba gösteren bir kişi, asla kendini başkalarından aşağı görmez. O insanlığın bir parçası olmanın hazzıyla yaşadığı için, her tür ayrımcılığa ve düşmanlığa karşı çıkar. Tüm dünyaya kendi evi gibi bakan insan, her zaman evinde yaşamanın mutluluğuyla diğer insanlara gülümseyecektir. Gülümsemesine karşılık veren insanlardan aldığı güçle de, her tür zorluğun altından kalkacaktır. Doğu dinlerinin de temelinde insanlara olduğu kadar tüm canlılara duyulan büyük bir sevgi anlayışı vardır. Budistler yaşayan her şeye saygı duymaktadırlar. Bu nedenle tapınakların etrafında vahşi hayvanlarında olduğu vahşi bir yaşam sürmektedir. Biz ise elimizden geldiğince diğer canlıları hatta diğer insanları yaşamımızdan uzaklaştırıyoruz. Hatta o canlıların nesillerini yok ediyoruz.

Varoluşçulukta insan varoluşunun anlamı söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman ve tarih içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insan, topluluk içinde kaybolan insanın kendisini bulması, kendi olması doğruluk ve ahlakilik karşısındaki tavrı varoluş felsefesi içindeki tartışmalardır. Antik çağın insanı kendisini kainatın bir parçası olarak görürken, orta çağ insanı tanrıya yönelmiş, yeni çağ insanı aklın gücüne, insanlık idesine ve tarihin anlamlı gücüne inanarak ilerleme iyimserliği içindedir. Günümüzde ise insan bütün bu dayanaklarını yitirmiştir. İnsan kendi kendisi için bir problem olmuştur. Budizm de yine aynı arayışla insanın kendi özünü sorgulayıp, kendi değerlerini ön plana çıkarması ile oluşmuştur.

Varoluşu sorgulayan, bildiği doğruları savunurken her şeyi göze almanın ne denli büyük bir erdem olduğunu, hayatı pahasına da olsa insanlık onurundan vazgeçmeyen Sokrates'in yaşam öyküsüyle anlamamak mümkün mü? Spinoza, bu uğurda dışlanmayı, yalnız ve sefil bir hayat sürmeyi göze alabilmiş fakat onurlu bir yalnızlıkla hayatını sürdürmüştür. Buddha, çocukluk ve gençlik çağını sorunsuz bir şekilde yaşadıktan sonra, çevresindeki acılardan etkilenerek, ailesini bırakıp çok sıkı bir çileye girmiştir.
Varoluşcu düşünce, oldukça karmaşık ve tüm yaşamımız boyunca .zerinde düşünmemiz gereken bir olgudur. Bilinmeyenlerin pek çoğunu bulan ve doruk yaşama erişen kişilerin bile bazen bu karmaşıklığı tam manasıyla çözemedikleri anlaşılıyor. Bize yol gösteren ve gerçekten de yapıtlarında hayatımıza yön verecek bilgiler sunan bilgeler dahi, bazen kendilerinden beklenmeyen şeyler yapabiliyorlar. Moslow bu durumu, "Tümüyle insan olmaya en yakın olanlar bile temel insani çıkmazlardan yakalarını sıyıramazlar" şeklinde açıklıyor. Örneğin; "İnsanı Arayan Adam" olarak bilinen Heidegger bile içinde yaşadığı dönemin duygusal ve düşünsel karmaşası içerisinde Nazi Partisi'ne üye olabilmiştir. Onun gibi düşünceleri herkese ışık tutan birinden beklenmeyen bir davranış. Tabii ki bizim burada asıl ilgilenmemiz gereken onun bu tutumu değil, insanla ilgili düşüncelerini kendimize adapte edebilmemiz


4. SONUÇ

Batı ve Doğu arasındaki en büyük ayrım Batı'nın savaşçı Doğu'nun ise barışçı yapısıdır. "İki tür insan vardır; biri dengeyi gözetecek kadar olgun ve erdemlidir. Böyle biriyseniz, tarlayı farelerden temizleyeceğim diye tüm canlıları öldürmezsiniz. Ama diğeri işi o kadar abartıyor ki, bir hanımın güzel kokması uğruna ozonu deldi. Denge gözetmek gibi bir derdi bile yok. Doğu ve Batı arasındaki ayrım o kadar net ki... Doğu 'mücadele' sözcüğünü bile kullanmaz. Hayatla halleşmek gibi görürler ve 'hayatı karşılama sanatı' derler.

Doğu dinlerinin de temelinde insanlara olduğu kadar tüm canlılara duyulan büyük bir sevgi anlayışı vardır. Budistler yaşayan her şeye saygı duymaktadırlar. Bu nedenle tapınakların etrafında vahşi hayvanlarında olduğu vahşi bir yaşam sürmektedir. Biz ise elimizden geldiğince diğer canlıları hatta diğer insanları yaşamımızdan uzaklaştırıyoruz. Hatta o canlıların nesillerini yok ediyoruz.

Mutlu ve sağlıklı bir insan olmanın iki temel önkoşulu vardır; yaşama ve insana saygı duymak, Yaşayan bir canlı olmanın hazzını duyumsamak, insanın en büyük yaşam kaynağıdır.Bu yaşam kaynağı, akıl ve sevgi güçleriyle beslenir. Sağlıklı bir insan için bu kaynak asla kurumaz, aksine kullanıldıkça daha çok gelişir. Oysa sağlıksız bir insan için yaşamın kendisi bir çile ve keder kaynağıdır.

Dürüst olalım... Hiperborlularız biz, pekala biliriz ne denli kopuk yaşadığımızı. Ne karadan ne denizden bulabilirsin Hiperborlulara giden yolu. Kuzeyin, buzun ötesinde, ölümün ötesinde bizim yaşamımız bizim mutluluğumuz. Mutluluğu keşfettik biz. Başka kim keşfeder.. Modern insan mı? Her şeyi kavradığından dolayı her şeyi bağışlayan bir hoşgörü, bu manda yüreklilik bizim için scinoccodur. Çağdaş erdemler ile öteki güney yelleri arasında yaşamaktansa, buzlar içinde yaşamak yeğdir.

Richard Wilkins Ingiltere'de piyasaya çıkan "Mental Tonic" (Zihin Açıcı) adlı kitabında yasam felsefesinden süzdüğü ilkeleri sıralamaktadır. İşte onlardan bir kaçı aşağıda sıralanmıştır:

Gerçek değişim kimi eski şeyleri farklı görmeye başlamaktır.

Pencerenizin camı kirliyse dışarı çıkıp manzarayı parlatmanız imkansızdır.

Eğer siz kendinizi sevmiyorsanız başkası neden sevsin.

Ana babanız doğumunuzdan sorumludur, yaşamınızdan değil.

Eğer kendinize yön arıyorsanız yolunu kaybetmiş birine sormayın.

Dostluk, ayrı oldukları zaman insanları birlikte tutar.

Fedakarlık çiçeğin köküdür.

Geçmişi bir kitap gibi kullanın, eviniz gibi değil.

Birçok insan hayatının büyük bölümünü olduğundan farklı görünebilmek için heba eder.

İlerlemenizin önündeki en büyük engel kendinize güvensizliğinizdir.

Acı, mutluluğa göre daha çok şarkı bestelemiştir.

Her davranışında başkalarının onayını arayan kimseler hayatın birçok güzelliğini ıskalar. Yüzeyde hazine bulamazsınız.

Kahkaha ruhun dansıdır.

Mucize, enerjinizi korkularınıza değil rüyalarınıza verdiğiniz zaman baslar.

Karşınızdakini dinliyor musunuz, yoksa konuşmak için sıra mı bekliyorsunuz? Iki yüzlülük sadece sahibi tarafından görülemez.

Hayatinizi bir para kazanma denemesi olarak kullanmayın.

Cennete gitmenin iki yolu vardır 1) Gerçekten öldüğünüz zaman 2) Gerçekten yaşadığınız zaman.

Gerçek zenginlik vaktinizi insanlara vermektir, para karşılığı satmak değil.

Müziği notaların arasındaki sessizlik yaratır.

Yukarıdaki sözler aslında mutluluğun birer anahtarı değil midir. Bu sözleri düşünce tarihi içindeki akımlarda da görmedik mi. İlk çağ felsefi düşüncelerinde, doğu düşüncelerinde ve 20 yy a kadar geçen tüm akımlarda karşılaştığımız bu anahtar sözler. Bizim hayatımızı daha anlamlı yaşamamıza yardımcı olacaktır.


 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst