HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Aslında bunun bir yerde patlayacağı belliydi. Devletin on yıllardır süren futbolu pompalama politikası hâkim ideolojiyi bir yere kadar taşıdı. Ta ki bugünlere gelene dek. Şimdilerde futbol tribünleri sesini yükseltiyor. Ve bunu öyle bir zamanda yapıyor ki, rejim sallanıyor.
Haksızlık etmeyelim, yıllar süren bu mücadelede pek çok başarı da elde edildi. İki kez Dünya Kupası kapısı açıldı. Bunları kıta şampiyonalarında elde edilen büyük başarılar izledi. Artık ülkenin dünya futbolunda sözü geçiyordu. Sadece uluslararası başarılar değil, kendi liginde de çekişme üst düzeydeydi. Sonuçta önde gelen dünya derbilerinden birine ev sahipliği yapıyorlardı. Evet, biraz kriminal bir derbiydi bu. Tarihinde tarafsız sahada, seyircisiz, hatta yabancı hakemlerle oynandığı bile görülmüştü. Ama şu kesindi: O maç başladığında ülkede hayat duruyordu.
Yıllarca devletin en büyük oyuncağıydı futbol. Ligi pohpohladılar, vergi indirimleriyle iç piyasayı harladılar, bölgenin yıldızlarını topladılar. Toplumun en zor günlerinde teselli aracı oldu meşin yuvarlak. Gün geldi kimi liderlerin oğulları istediği gibi kullandı futbolu. Milliyetçiliğin keskin bıçağını da hep futbolla bilediler. Hele bir maç var ki, unutmak mümkün değil. Adeta olağanüstü halin ilan edildiği, rakip ülke oyuncularına her türlü zulmün uygulandığı bir utanç günüydü o. Ama ne oldu? Sonunda başarısız olundu ve Dünya Kupası`na gidilemedi. Ama son yıllarda işler değişmeye başladı. Artık tribünler toplumsal muhalefetin de sesi haline geldi. En büyük taraftar gruplarından biri olan ve kendini ultras diye tanımlayan oluşumun liderlerinden biri de aynı şeyi söylüyor: “Siyasette çeşitlilik yok, ama futbolda var ve sesimizi en kolay burada yükseltebiliyoruz.“ Tamam, grup kendini hiçbir siyasete bağlamıyor. Ama üyelerinin siyasi duruşlarına da engel olmuyor. Hele de bu aralar.
Oysa devlet politikası olduğunda futbola siyaset karışmasına göz yumanlar, şimdilerde halk hareketi, tabandan gelen siyaset futbola da bulaşır diye korkuyor ve bunu engellemenin yollarını arıyor. Çünkü biliyorlar, tribünler toplumun aynasıdır. Hatta bazen de katalizörü. O yüzden bu hafta sonu lig maçlarını korkuyla bekliyorlar. Yıllarca fakirliğin, unutulmuşluğun, tiranlığın telafi sınavı muamelesi yaptıkları futboldan çekiniyorlar. Ülkenin hiçbir yerinde olmasa da hiç değilse milli maçlarda bir araya gelen ve bölünmez bütünlüğün pekiştiricisi gibi görünen o kitle şimdi isyanın önemli bir parçası olmaya hazırlanıyor.
Ülke kaynıyor. Her yerde isyanın ayak sesleri var. Yüzlerinde ‘V for Vendetta` filminden esinlenen Guy Fawkes maskeleriyle sabaha kadar her yeri sallıyorlar. Efsane İngiliz teknik adam Alf Garnett ne demişti: “Futbol işçi sınıfının balesidir.“ Vendetta filminin kahramanı ‘V`, Evey`e ne der peki? “Dans edemediğin bir devrim, devrim değildir.“ Futboldan güzel dans mı var?
Yazı bitti. Şimdi bitiş jeneriğinde isimler akmaya başlasın. Ülke, Mısır. Derbi, El Ahli-Zamalek derbisi. 30 yıllık iktidar, Hüsnü Mübarek iktidarı. Futbola oyuncak muamelesi yapan oğlan, Hüsnü Mübarek`in küçük oğlu Âlâ Seyit. Dünya Kupası`ndan eden ‘karanlık` maç, Cezayir maçı. Kaynayan sokaklar Mısır sokakları. Korkulan maçlar bu haftaki maçlar. Üstelik bu hikâyenin yakın zamanda Amman derbisi versiyonu da vardı, Tunus versiyonu da. Ürdün`de Berberilerin takımı Faysali`yle Filistinlilerin takımı El-Wihdat`ın maçında çıkan olaylarda onlarca kişi yaralandı. Tunus`ta isyanın ateşlerinden biri Etoile du Sahel-Esperance maçında yakıldı. Kıssadan hisse: Ortadoğu, halk hareketleriyle daha da ısınırken futbol da pasif kalmıyor. Bakalım, devletin siyasetine bulana bulana abuk sabuk hale gelen, kir pas içindeki futbol, halkın siyasetiyle temizlenecek mi? NOT: Bu yazının bilgi kaynağı Mustafa Taha`ya teşekkür ederim. Soyadının ‘ha`yla bitmesi boşa değil. Haber ajansı gibi çalışıyor.
‘Belediye` neresi?
Türk futbolunu dışarıdan izleyen birisi gelse ve sorsa: ‘Büyükşehir Belediye` ne demek? Hatta şöyle dese: “Fransa`nın Clairefontain`inin, Barcelona`nın La Masia`sının, Ajax`ın De Toekomst`unun, Milan`ın Milanello`sunun Türk versiyonu Büyükşehir Belediye mi?“ Ankara BB ile İstanbul BB`nin farkını, Gaziantep BB`nin başarısını nasıl anlatacağız ona? Taraftarsız, tarihsiz, sadece tesislerle ve akıllı organizasyonla başarıya kestirmeden ulaşanlarla, takımları arpalık ve oyuncak haline getirilenlerin farkını nasıl açıklayacağız? ‘Kamu kaynakları-belediyespor`lar ilişkisini gerçekten tam olarak çözebilen var mı? Bu olgu araştırmaya değmez mi? Sözüm sizedir üniversiteler, sözüm sizedir araştırmacı-gazeteciler.
Kadınlar futboldan anlamaz
Hâlâ böyle düşünenleriniz var, biliyorum. Bu memleketin en güzel futbol yazılarının pek çoğuna imza atan Banu Yelkovan`a, Galatasaray tribünlerini çoğu uzmandan daha iyi bilen Ebru Kılıçoğlu`na, Fenerbahçe`den ve şarkılı-esprili-neşeli yazılardan sorumlu devlet bakanı Feryal Pere`ye, analizleriyle değme eski futbolcuya taş çıkartan Gülengül Altınsay`a, başta Burcu Esmersoy olmak üzere pek çok kadın spikere kulak kesilip, buna rağmen inatla anlamadıklarını söylüyor olabilirsiniz. Tavsiyem bu düşüncenizi artık ulu orta söylemeyin. Hele de spor basınındaysanız. En büyük spor kanallarından birinin müdürü çıkıp, üstelik kızı bu işi yaparken “Kadın spikerler futbola ve spora hâkim değiller“ dese bile siz yapmayın.
Bakın Andy Gray`in başına neler geldi?
Kim mi Andy Gray? Tanımayanlar için kısa özgeçmişini verelim. 1977 yılında Aston Villa formasıyla İngiltere gol kralı oldu. Aynı yıl hem oyuncular tarafından ‘yılın oyuncusu` hem de federasyon tarafından ‘yılın en iyi genç oyuncusu` seçildi. Kariyeri boyunca pek çok kupa kaldırdı. Ama onun yıldızını asıl parlatan şey futbol yorumculuğu oldu. 1992 yılında Sky Sport`ta başladığı kariyerinde hızla yükseldi ve en iyi eksperlerden biri haline geldi. İşini o kadar iyi yapıyordu ki, EA Sports FIFA serisinde onun sesini ve yorumlarını kullandı. BBC ve ESPN`le çalıştı.
Peki ne oldu? Geçen hafta, bir kadın yardımcı hakemin atandığı maç başlamadan önce “Kadınlar ofsaytı bilmez. Kadınlar futboldan anlamaz“ dedi. Sky Sports önce üstünü kapatmaya çalıştı. Sonra toplumsal baskıya dayanamadı ve Gray`in 1.7 milyon paundluk sözleşmesini feshetti. Tabii aynı kanaate ve alaycılığa sahip olan diğer efsanevi yorumcu Richard Keys`le birlikte.
Peki ya biz? Her gün cinsiyet ayrımcılığının binbir çeşidini spor karşılaşmalarında görüyoruz. Yetmiyor, maço dilli bir basınımız var. Yetmiyor, kadınları sadece bir tribün güzelliğine indirgeyip onlara cinsel obje muamelesi yapıyoruz. Yetmiyor, en bıçkın, en kaba dilli yorumlara alkış tutuyoruz, onları ‘harbiliğin` idolü zannediyoruz. Yetmiyor ‘bayan` değil ‘kadın` demeye bile cesaret edemiyoruz. Hem de küflenmiş bir bekâret yorumuna sığınarak.
Sonra bakakalıyoruz İngiliz futboluna. Tribünlerine meftun oluyoruz. “Kadınlar, aileler gelsin“ diyoruz. Neden gelsinler? Yasaya zehir zemberek ceza maddeleri ekleyip, cinsiyetçi tezahüratı kapsam dışında bırakanların davetini neden kabul etsinler? Andy Gray bize iltica etsin hemen. Bizde ona ve onun gibilere ekmek çok.
Haksızlık etmeyelim, yıllar süren bu mücadelede pek çok başarı da elde edildi. İki kez Dünya Kupası kapısı açıldı. Bunları kıta şampiyonalarında elde edilen büyük başarılar izledi. Artık ülkenin dünya futbolunda sözü geçiyordu. Sadece uluslararası başarılar değil, kendi liginde de çekişme üst düzeydeydi. Sonuçta önde gelen dünya derbilerinden birine ev sahipliği yapıyorlardı. Evet, biraz kriminal bir derbiydi bu. Tarihinde tarafsız sahada, seyircisiz, hatta yabancı hakemlerle oynandığı bile görülmüştü. Ama şu kesindi: O maç başladığında ülkede hayat duruyordu.
Yıllarca devletin en büyük oyuncağıydı futbol. Ligi pohpohladılar, vergi indirimleriyle iç piyasayı harladılar, bölgenin yıldızlarını topladılar. Toplumun en zor günlerinde teselli aracı oldu meşin yuvarlak. Gün geldi kimi liderlerin oğulları istediği gibi kullandı futbolu. Milliyetçiliğin keskin bıçağını da hep futbolla bilediler. Hele bir maç var ki, unutmak mümkün değil. Adeta olağanüstü halin ilan edildiği, rakip ülke oyuncularına her türlü zulmün uygulandığı bir utanç günüydü o. Ama ne oldu? Sonunda başarısız olundu ve Dünya Kupası`na gidilemedi. Ama son yıllarda işler değişmeye başladı. Artık tribünler toplumsal muhalefetin de sesi haline geldi. En büyük taraftar gruplarından biri olan ve kendini ultras diye tanımlayan oluşumun liderlerinden biri de aynı şeyi söylüyor: “Siyasette çeşitlilik yok, ama futbolda var ve sesimizi en kolay burada yükseltebiliyoruz.“ Tamam, grup kendini hiçbir siyasete bağlamıyor. Ama üyelerinin siyasi duruşlarına da engel olmuyor. Hele de bu aralar.
Oysa devlet politikası olduğunda futbola siyaset karışmasına göz yumanlar, şimdilerde halk hareketi, tabandan gelen siyaset futbola da bulaşır diye korkuyor ve bunu engellemenin yollarını arıyor. Çünkü biliyorlar, tribünler toplumun aynasıdır. Hatta bazen de katalizörü. O yüzden bu hafta sonu lig maçlarını korkuyla bekliyorlar. Yıllarca fakirliğin, unutulmuşluğun, tiranlığın telafi sınavı muamelesi yaptıkları futboldan çekiniyorlar. Ülkenin hiçbir yerinde olmasa da hiç değilse milli maçlarda bir araya gelen ve bölünmez bütünlüğün pekiştiricisi gibi görünen o kitle şimdi isyanın önemli bir parçası olmaya hazırlanıyor.
Ülke kaynıyor. Her yerde isyanın ayak sesleri var. Yüzlerinde ‘V for Vendetta` filminden esinlenen Guy Fawkes maskeleriyle sabaha kadar her yeri sallıyorlar. Efsane İngiliz teknik adam Alf Garnett ne demişti: “Futbol işçi sınıfının balesidir.“ Vendetta filminin kahramanı ‘V`, Evey`e ne der peki? “Dans edemediğin bir devrim, devrim değildir.“ Futboldan güzel dans mı var?
Yazı bitti. Şimdi bitiş jeneriğinde isimler akmaya başlasın. Ülke, Mısır. Derbi, El Ahli-Zamalek derbisi. 30 yıllık iktidar, Hüsnü Mübarek iktidarı. Futbola oyuncak muamelesi yapan oğlan, Hüsnü Mübarek`in küçük oğlu Âlâ Seyit. Dünya Kupası`ndan eden ‘karanlık` maç, Cezayir maçı. Kaynayan sokaklar Mısır sokakları. Korkulan maçlar bu haftaki maçlar. Üstelik bu hikâyenin yakın zamanda Amman derbisi versiyonu da vardı, Tunus versiyonu da. Ürdün`de Berberilerin takımı Faysali`yle Filistinlilerin takımı El-Wihdat`ın maçında çıkan olaylarda onlarca kişi yaralandı. Tunus`ta isyanın ateşlerinden biri Etoile du Sahel-Esperance maçında yakıldı. Kıssadan hisse: Ortadoğu, halk hareketleriyle daha da ısınırken futbol da pasif kalmıyor. Bakalım, devletin siyasetine bulana bulana abuk sabuk hale gelen, kir pas içindeki futbol, halkın siyasetiyle temizlenecek mi? NOT: Bu yazının bilgi kaynağı Mustafa Taha`ya teşekkür ederim. Soyadının ‘ha`yla bitmesi boşa değil. Haber ajansı gibi çalışıyor.
‘Belediye` neresi?
Türk futbolunu dışarıdan izleyen birisi gelse ve sorsa: ‘Büyükşehir Belediye` ne demek? Hatta şöyle dese: “Fransa`nın Clairefontain`inin, Barcelona`nın La Masia`sının, Ajax`ın De Toekomst`unun, Milan`ın Milanello`sunun Türk versiyonu Büyükşehir Belediye mi?“ Ankara BB ile İstanbul BB`nin farkını, Gaziantep BB`nin başarısını nasıl anlatacağız ona? Taraftarsız, tarihsiz, sadece tesislerle ve akıllı organizasyonla başarıya kestirmeden ulaşanlarla, takımları arpalık ve oyuncak haline getirilenlerin farkını nasıl açıklayacağız? ‘Kamu kaynakları-belediyespor`lar ilişkisini gerçekten tam olarak çözebilen var mı? Bu olgu araştırmaya değmez mi? Sözüm sizedir üniversiteler, sözüm sizedir araştırmacı-gazeteciler.
Kadınlar futboldan anlamaz
Hâlâ böyle düşünenleriniz var, biliyorum. Bu memleketin en güzel futbol yazılarının pek çoğuna imza atan Banu Yelkovan`a, Galatasaray tribünlerini çoğu uzmandan daha iyi bilen Ebru Kılıçoğlu`na, Fenerbahçe`den ve şarkılı-esprili-neşeli yazılardan sorumlu devlet bakanı Feryal Pere`ye, analizleriyle değme eski futbolcuya taş çıkartan Gülengül Altınsay`a, başta Burcu Esmersoy olmak üzere pek çok kadın spikere kulak kesilip, buna rağmen inatla anlamadıklarını söylüyor olabilirsiniz. Tavsiyem bu düşüncenizi artık ulu orta söylemeyin. Hele de spor basınındaysanız. En büyük spor kanallarından birinin müdürü çıkıp, üstelik kızı bu işi yaparken “Kadın spikerler futbola ve spora hâkim değiller“ dese bile siz yapmayın.
Bakın Andy Gray`in başına neler geldi?
Kim mi Andy Gray? Tanımayanlar için kısa özgeçmişini verelim. 1977 yılında Aston Villa formasıyla İngiltere gol kralı oldu. Aynı yıl hem oyuncular tarafından ‘yılın oyuncusu` hem de federasyon tarafından ‘yılın en iyi genç oyuncusu` seçildi. Kariyeri boyunca pek çok kupa kaldırdı. Ama onun yıldızını asıl parlatan şey futbol yorumculuğu oldu. 1992 yılında Sky Sport`ta başladığı kariyerinde hızla yükseldi ve en iyi eksperlerden biri haline geldi. İşini o kadar iyi yapıyordu ki, EA Sports FIFA serisinde onun sesini ve yorumlarını kullandı. BBC ve ESPN`le çalıştı.
Peki ne oldu? Geçen hafta, bir kadın yardımcı hakemin atandığı maç başlamadan önce “Kadınlar ofsaytı bilmez. Kadınlar futboldan anlamaz“ dedi. Sky Sports önce üstünü kapatmaya çalıştı. Sonra toplumsal baskıya dayanamadı ve Gray`in 1.7 milyon paundluk sözleşmesini feshetti. Tabii aynı kanaate ve alaycılığa sahip olan diğer efsanevi yorumcu Richard Keys`le birlikte.
Peki ya biz? Her gün cinsiyet ayrımcılığının binbir çeşidini spor karşılaşmalarında görüyoruz. Yetmiyor, maço dilli bir basınımız var. Yetmiyor, kadınları sadece bir tribün güzelliğine indirgeyip onlara cinsel obje muamelesi yapıyoruz. Yetmiyor, en bıçkın, en kaba dilli yorumlara alkış tutuyoruz, onları ‘harbiliğin` idolü zannediyoruz. Yetmiyor ‘bayan` değil ‘kadın` demeye bile cesaret edemiyoruz. Hem de küflenmiş bir bekâret yorumuna sığınarak.
Sonra bakakalıyoruz İngiliz futboluna. Tribünlerine meftun oluyoruz. “Kadınlar, aileler gelsin“ diyoruz. Neden gelsinler? Yasaya zehir zemberek ceza maddeleri ekleyip, cinsiyetçi tezahüratı kapsam dışında bırakanların davetini neden kabul etsinler? Andy Gray bize iltica etsin hemen. Bizde ona ve onun gibilere ekmek çok.
