- Katılım
- 8 Ocak 2010
- Konular
- 598
- Mesajlar
- 1,704
- Reaksiyon Skoru
- 46
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 160
- TM Yaşı
- 16 Yıl 3 Ay 15 Gün
- MmoLira
- 0
- DevLira
- 0
Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!
Safe and sound: Sağ salim
She returned from her holiday safe and sound.
O, tatilden sağ salim döndü.
Save money: Para biriktirmek
I saved up some money for the coming year.
Gelecek yıl için biraz para biriktirdim.
Save one's breath: Boş yere nefes tüketmek.
Save your breath, I am not listening to you.
Boş yere nefes tüketmeyin, sizi dinlemiyorum.
Save time: Zaman kazanmak
To save time let's go to Ankara by plane.
Zaman kazanmak için Ankara'ya uçakla gidelim.
Save up: Tasarruf etmek, para biriktirmek
I'm saving up to buy a new car.
Yeni bir araba almak için para biriktiriyorum.
Save someone from something: Birini birşeyden kurtarmak
We save the boy from drowning.
Çocuğu boğulmaktan kurtardık.
Screw up:
1) Kısmak
2) Buruşturmak
3) Bükmek, sarmak
1- When I look at the sun I screw up my eyes.
Güneşe bakınca gözlerimi kısıyorum.
2- He screwed up his face when he saw the accident.
O, kazayı görünce yüzünü buruşturdu.
3- I screwed my sandwich up in a piece of paper.
Sandviçimi bir kâğıda sardım.
Smile to oneself: Kendi kendine gülümsemek
I smiled to myself when I remembered what she told me.
Bana söylediklerini anımsayınca kendi kendime gülümsedim.
Search for: Aramak, araştırmak
I am searching for my lost necklace.
Kaybolan kolyemi arıyorum.
Second hand: Kullanılmış, elden düşme
I bought a second hand radio.
Elden düşme bir radyo satın aldım.
Second a motion: Bir teklifi desteklemek
At the last meeting the members have seconded my motion.
Son toplantıda üyeler teklifimi desteklediler.
See about:
1) Meşgul olmak, ilgilenmek
2) Birine danışmak
1- We'll see about the matter that he told me, tomorrow.
Bana bahsettiği konuyla yarın ilgileneceğiz.
2- See the doctor about your illness.
Hastalığınız hakkında doktora danışın.
See somebody off: Birini uğurlamak
Let's go to Atatürk Airport to see him off.
Onu uğurlamak için Atatürk Havalimanına gidelim.
See out: Bir şeyi sonuna kadar görmek
Yesterday we saw the parade out.
Dün geçit törenini sonuna kadar gördük.
See to: icabına bakmak, halletmek, meşgul olmak
I'll get a mechanic to see to my old car.
Eski arabamın icabına bakması için bir tamirci getireceğim.
See through: Sonuna kadar götürmek
I have to see that book through.
Bu kitabı sonuna kadar okumam gerekiyor.
Seem to be: Gibi görünmek, izlenimini vermek
The new girl in our school, seems to be quite interesting.
Okulumuzdaki yeni kız, oldukça ilginç gibi görünüyor.
Sell out:
1) Bir malın tamamını satmak
2) (Sinema, tiyatro..... v.b.) bilet veya yer kalmaması
1- We are sold out of that goods.
O malların tamamı satıldı.
2- When I went to the booking office, I saw a notice saying "Sold out."
Bilet gişesine gittiğimde "Yer yok" diye bir ilân gördüm.
Send away: Uzaklaştırmak, göndermek
Send that boy away, I don't want to see him.
O çocuğu uzaklaştırın, görmek istemiyorum.
Send back: Geri göndermek, iade etmek
I sent his present back.
Armağanını iade ettim.
Send down: Üniversiteden atılmak, aşağı göndermek
As he failed the exam, he was sent down.
Sınavı kaybettiğinden, üniversiteden atıldı.
Send for: Birini, bir şeyi istemek, getirtmek, çağırmak
I will send for some food if you stay for lunch.
Eğer yemeğe kalırsanız, biraz yiyecek getirteceğim.
Send off: Uğurlamak, yola çıkarmak
We all went to the airport to send him off.
Onu uğurlamak için hepimiz havaalanına gittik.
Send one's love: Sevgilerini göndermek
Send my love to your mother please.
Lütfen, annene sevgilerimi gönder.
Send out:
1) Çıkarmak, dışarıya göndermek
2) Yaymak, fışkırtmak
1- She was sent out of the classroom.
O, sınıftan dışarıya çıkarıldı.
2- The sun sends out light and heat.
Güneş ışık ve ısı gönderir.
Serve as: ....... diye kullanılmak, ....... olarak hizmet etmek
My books served as a chair.
Kitaplarım sandalye olarak kullanıldı.
Sense of humor: Mizah anlayışı
You don't have any sense of humor.
Hiç mizah anlayışınız yok.
Sentenced to death: Ölüme mahkûm olmak
They must not sentence anybody to death.
Kimseyi ölüme mahkûm etmemeliler.
Set about: Başlamak, girişmek
I don't know how to set about this job.
Bu işe nasıl başlayacağımı bilemiyorum.
Set apart: Ayırmak, bir tarafa koymak, tahsis etmek
I set that wine apart for special days.
O şarabı özel günlerde kullanılmak üzere ayırdım.
Set aside: Ayırmak, biriktirmek
Set aside a few minutes for aerobic every day.
Aerobik için her gün birkaç dakika ayırın.
Set back:
1) Mal olmak
2) Geri bırakmak, saati geri almak, ilerlemesini engellemek
1- How much did that hat set you back?
Bu şapka size kaça mal oldu?
2- Miss Johnson set back the success of her son many years.
Bayan Johnson oğlunun başarısının gelişmesine yıllarca engel oldu.
Set down:
1) Yerleştirmek, yere koymak, yolcuları.... v.b. indirmek
2) Yazmak, not etmek
1- We set down the passengers to the new hotel.
Yolcuları yeni otele yerleştirdik.
2- The secretary set down what I said.
Sekreter söylediklerimi not etti.
Set eyes on: Bakmak, göz dikmek
He set his eyes on her all night.
O, bütün gece gözlerini ondan ayırmadı.
Set foot in: Ayak basmak, adımını içeri atmak
He will never set foot in my house after that party.
O partiden sonra evime asla ayak basamaz
Set forth:
1) ileri sürmek, açıklamak
2) Yola çıkmak
1- He set forth his ideas briefly.
Fikirlerini kısaca açıkladı.
2- We'll set forth on our journey later.
Yolculuğumuza sonra çıkacağız.
Set free: Salıvermek, serbest bırakmak
You must set the birds free.
Kuşları serbest bırakmalısınız.
Set in: (Kış v.b.) gelip çatmak, karanlık basmak, oluşmak
Winter has set in.
Kış geldi.
Set in order: Düzene koymak
These books should be set in order.
Bu kitaplar düzene koyulmalıydı.
Set loose: Başıboş bırakmak, serbest bırakmak
He set his parrot loose.
O papağanını serbest bıraktı.
Set off:
1) Yola çıkmak, hareket etmek
2) Oluşturmak
3) Karşılık
1- We will set off early in the morning.
Sabah erkenden yola çıkacağız.
2- The new owner of this house has set off a nice garden.
Bu evin yeni sahibi güzel bir bahçe oluşturdu.
3- His answer set our friends off laughing.
Onun cevabı arkadaşlarımızı güldürdü.
Set on:
1) Saldırmak, saldırtmak
2) Kafasına koymak, kararlı olmak
1- He had been set on by a wolf.
O, bir kurdun saldırısına uğramıştı.
2- She is set on going to England.
O, ingiltere'ye gitmeyi kafasına koymuş.
Set one's heart (hopes, mind) on: Güçlü istek duymak, kesin kararlı olmak
She set her heart on becoming an air hostess.
O, uçak hostesi olmaya kesin karar verdi.
Set out:
1) Yola çıkmak, geziye başlamak
2) Sergilemek
1- If we don't set out now, we will be late for the train.
Eğer yola şimdi çıkmazsak trene geç kalacağız.
2- He set out his last paintings.
O, son yaptığı tabloları sergiledi.
Set out to: ....... e koyulmak, kalkışmak, niyet edip başlamak
He set out to break the world record.
O, dünya rekorunu kırmaya kalkıştı.
Set to work: Bir işi yapmaya başlamak, işe koyulmak
Once I set to work, I have to finish it.
Bir işi yapmaya başladım mı, onu bitirmeliyim.
Set to: Yapmaya başlamak, koyulmak
I set to do my homework but I couldn't finish it.
Ev ödevimi yapmaya başladım fakat bitiremedim.
Set up: Kurmak, yapmak, ileri sürmek
Did you set up the tent?
Çadırı kurdunuz mu?
Settle down:
1) Rahatça oturmak, ya da uzanmak
2) Yatıştırmak, sakinleştirmek
3) (Yeni bir yaşam, bir işe, evliliğe) başlayıp düzene kavuşmak, yerleşmek
1- Let me settle down first, because I am very tired.
Önce rahatça oturmama izin ver, çünkü çok yorgunum.
2- He is trying to settle his angry friend down.
O, sinirli arkadaşını yatıştırmaya çalışıyor.
3- I liked this city, let's settle down here.
Bu kenti beğendim, buraya yerleşelim.
Settle for: Razı olmak
You have to settle for his money.
Bu paraya razı olmalısınız.
Settle in: Yeni bir eve, bir işe geçip yerleşmek
After we have settled in our new house, you can come and visit us.
Yeni evimize yerleştikten sonra gelip bizi ziyaret edebilirsiniz.
Settle on: Karara varmak, seçmek
You have to settle on what you are going to do at once.
Ne yapacağınıza bir an önce karar vermelisiniz.
Shake down: Çevresine uyum göstermek
In his new school my brother is shaking down nicely.
Erkek kardeşim yeni okuluna çok iyi uyum sağladı.
Shake hands with: El sıkışmak
When you're introduced to somebody you must shake hands.
Biriyle tanıştırıldığınızda el sıkışmalısınız.
Shake one's head: Bir durumu onaylamadığını baş işaretiyle belirtmek
Whenever I say something to him he just shakes his head.
Ne zaman ona bir şey söylesem onaylamadığını başıyla belirtiyor.
Shake up: Sarsıp kendine getirmek, silkmek, çalkalamak
Shake him up a little or he will fall asleep.
Biraz sarsıp kendine getirin yoksa uyuyacak.
Shame on you (him, her): Ayıp sana
Shame on you, you shouldn't have done such bad things.
Ayıp sana, öyle kötü şeyler yapmamalıydın.
Shape up: Düzene sokmak, rayına oturtmak
I must shape up my room.
Odamı mutlaka düzene sokmalıyım.
Share out: Paylaştırmak
We always share out everything between us.
Biz her zaman her şeyi aramızda paylaşıyoruz.
Share with: Ortak olmak, biriyle bölüşmek
I share my room with my sister.
Odamı kızkardeşimle ortak olarak kullanıyoruz.
(Odamı kızkardeşimle bölüşüyorum.)
Shoots off: Ok gibi fırlamak
When the teacher calls him, he shoots off from his desk.
Öğretmen çağırdığı zaman sıradan ok gibi fırlıyor.
Shoot out: Dışarı fırlamak, birdenbire görünmek
When it saw the thief the dog shot out from the garden.
Hırsızı gördüğü zaman köpek bahçeden dışarı fırladı.
Shoot up:
1) Çok çabuk yükselmek (rütbece)
2) Birden büyümek, gelişmek
1- He shot up by going to war.
Savaşa katıldığı için çabuk yükseldi.
2- My brother has shot up this year.
Kardeşim bu yıl birden gelişti.
Short cut: Kestirme yol
If we take the short cut we shall get there early.
Eğer kestirme yoldan gidersek oraya erken varırız.
[Go] short of: Mahrum kalmak, darlık hissetmek
We will not go short of coal this winter.
Bu kış kömürden yana darlık hissetmeyeceğiz.
Shout down: Yuhalamak
When he said lies they shouted him down.
Yalan söylediğinde onu yuhaladılar.
Show off: Gösteriş yapmak
I don't like him because he likes showing off.
Ondan hoşlanmıyorum çünkü gösteriş yapmayı seviyor.
Show promise: Ümit verici olmak, başarı vaadetmek
He is very clever and shows promise for his future.
Çok zekidir, geleceği için ümit veriyor.
Show up:
1) Hazır bulunmak, görünmek
2) Açığa vurmak
1- If he doesn't show up I will go by myself.
Eğer gelmeyecek olursa, ben kendim giderim.
2- Why do you always show up people's mistakes?
Niçin her zaman başkalarının hatalarını açığa vuruyorsunuz?
Shut away: Kimsenin göremeyeceği bir yere kapatmak
She was getting worse every day so they had to shut her away.
O, her gün daha kötüye gidiyordu, bu nedenle kimsenin göremeyeceği bir yere kapatmak zorunda kaldılar.
Shut down: Fabrika, işyeri ..... v.b.'nin kapatılması
The factory was shut down because of the strike.
Grev yüzünden fabrika kapatıldı.
Shut in: Kuşatmak, kuşatılmak
Our house is shut in by huge buildings.
Evimiz yüksek binalarla kuşatılmış durumda.
Shut up: Sesini kesmek, susturmak, hapsetmek
Shut up or I will hit you.
Sesini kes yoksa sana vuracağım.
Sink in: Etkilemek
His speech has sunk in to all audinence.
Konuşması bütün dinleyicileri etkiledi.
Sit back: Arkasına yaslanıp oturmak
After a hard working day I like to sit back on my chair.
Zorlu bir çalışma gününden sonra koltuğuma yaslanıp oturmayı severim.
Sit down: Oturmak
Please sit down on my right hand side.
Lütfen sağ tarafıma oturun.
Sit on:
1) Bir işi ihmal etmek
2) Üzerine oturmak
1- My private teacher has been sitting on my lessons for a week.
Özel öğretmenim bir haftadan beri derslerimi ihmal ediyor.
2- Don't sit on the carpet because it's wet.
Halının üzerine oturmayın, çünkü yaştır (Islaktır).
Sit out: Dışarıda oturmak, bir oyuna katılmamak
Shall we sit out in the garden?
Dışarıda bahçede oturalım mı?
She returned from her holiday safe and sound.
O, tatilden sağ salim döndü.
Save money: Para biriktirmek
I saved up some money for the coming year.
Gelecek yıl için biraz para biriktirdim.
Save one's breath: Boş yere nefes tüketmek.
Save your breath, I am not listening to you.
Boş yere nefes tüketmeyin, sizi dinlemiyorum.
Save time: Zaman kazanmak
To save time let's go to Ankara by plane.
Zaman kazanmak için Ankara'ya uçakla gidelim.
Save up: Tasarruf etmek, para biriktirmek
I'm saving up to buy a new car.
Yeni bir araba almak için para biriktiriyorum.
Save someone from something: Birini birşeyden kurtarmak
We save the boy from drowning.
Çocuğu boğulmaktan kurtardık.
Screw up:
1) Kısmak
2) Buruşturmak
3) Bükmek, sarmak
1- When I look at the sun I screw up my eyes.
Güneşe bakınca gözlerimi kısıyorum.
2- He screwed up his face when he saw the accident.
O, kazayı görünce yüzünü buruşturdu.
3- I screwed my sandwich up in a piece of paper.
Sandviçimi bir kâğıda sardım.
Smile to oneself: Kendi kendine gülümsemek
I smiled to myself when I remembered what she told me.
Bana söylediklerini anımsayınca kendi kendime gülümsedim.
Search for: Aramak, araştırmak
I am searching for my lost necklace.
Kaybolan kolyemi arıyorum.
Second hand: Kullanılmış, elden düşme
I bought a second hand radio.
Elden düşme bir radyo satın aldım.
Second a motion: Bir teklifi desteklemek
At the last meeting the members have seconded my motion.
Son toplantıda üyeler teklifimi desteklediler.
See about:
1) Meşgul olmak, ilgilenmek
2) Birine danışmak
1- We'll see about the matter that he told me, tomorrow.
Bana bahsettiği konuyla yarın ilgileneceğiz.
2- See the doctor about your illness.
Hastalığınız hakkında doktora danışın.
See somebody off: Birini uğurlamak
Let's go to Atatürk Airport to see him off.
Onu uğurlamak için Atatürk Havalimanına gidelim.
See out: Bir şeyi sonuna kadar görmek
Yesterday we saw the parade out.
Dün geçit törenini sonuna kadar gördük.
See to: icabına bakmak, halletmek, meşgul olmak
I'll get a mechanic to see to my old car.
Eski arabamın icabına bakması için bir tamirci getireceğim.
See through: Sonuna kadar götürmek
I have to see that book through.
Bu kitabı sonuna kadar okumam gerekiyor.
Seem to be: Gibi görünmek, izlenimini vermek
The new girl in our school, seems to be quite interesting.
Okulumuzdaki yeni kız, oldukça ilginç gibi görünüyor.
Sell out:
1) Bir malın tamamını satmak
2) (Sinema, tiyatro..... v.b.) bilet veya yer kalmaması
1- We are sold out of that goods.
O malların tamamı satıldı.
2- When I went to the booking office, I saw a notice saying "Sold out."
Bilet gişesine gittiğimde "Yer yok" diye bir ilân gördüm.
Send away: Uzaklaştırmak, göndermek
Send that boy away, I don't want to see him.
O çocuğu uzaklaştırın, görmek istemiyorum.
Send back: Geri göndermek, iade etmek
I sent his present back.
Armağanını iade ettim.
Send down: Üniversiteden atılmak, aşağı göndermek
As he failed the exam, he was sent down.
Sınavı kaybettiğinden, üniversiteden atıldı.
Send for: Birini, bir şeyi istemek, getirtmek, çağırmak
I will send for some food if you stay for lunch.
Eğer yemeğe kalırsanız, biraz yiyecek getirteceğim.
Send off: Uğurlamak, yola çıkarmak
We all went to the airport to send him off.
Onu uğurlamak için hepimiz havaalanına gittik.
Send one's love: Sevgilerini göndermek
Send my love to your mother please.
Lütfen, annene sevgilerimi gönder.
Send out:
1) Çıkarmak, dışarıya göndermek
2) Yaymak, fışkırtmak
1- She was sent out of the classroom.
O, sınıftan dışarıya çıkarıldı.
2- The sun sends out light and heat.
Güneş ışık ve ısı gönderir.
Serve as: ....... diye kullanılmak, ....... olarak hizmet etmek
My books served as a chair.
Kitaplarım sandalye olarak kullanıldı.
Sense of humor: Mizah anlayışı
You don't have any sense of humor.
Hiç mizah anlayışınız yok.
Sentenced to death: Ölüme mahkûm olmak
They must not sentence anybody to death.
Kimseyi ölüme mahkûm etmemeliler.
Set about: Başlamak, girişmek
I don't know how to set about this job.
Bu işe nasıl başlayacağımı bilemiyorum.
Set apart: Ayırmak, bir tarafa koymak, tahsis etmek
I set that wine apart for special days.
O şarabı özel günlerde kullanılmak üzere ayırdım.
Set aside: Ayırmak, biriktirmek
Set aside a few minutes for aerobic every day.
Aerobik için her gün birkaç dakika ayırın.
Set back:
1) Mal olmak
2) Geri bırakmak, saati geri almak, ilerlemesini engellemek
1- How much did that hat set you back?
Bu şapka size kaça mal oldu?
2- Miss Johnson set back the success of her son many years.
Bayan Johnson oğlunun başarısının gelişmesine yıllarca engel oldu.
Set down:
1) Yerleştirmek, yere koymak, yolcuları.... v.b. indirmek
2) Yazmak, not etmek
1- We set down the passengers to the new hotel.
Yolcuları yeni otele yerleştirdik.
2- The secretary set down what I said.
Sekreter söylediklerimi not etti.
Set eyes on: Bakmak, göz dikmek
He set his eyes on her all night.
O, bütün gece gözlerini ondan ayırmadı.
Set foot in: Ayak basmak, adımını içeri atmak
He will never set foot in my house after that party.
O partiden sonra evime asla ayak basamaz
Set forth:
1) ileri sürmek, açıklamak
2) Yola çıkmak
1- He set forth his ideas briefly.
Fikirlerini kısaca açıkladı.
2- We'll set forth on our journey later.
Yolculuğumuza sonra çıkacağız.
Set free: Salıvermek, serbest bırakmak
You must set the birds free.
Kuşları serbest bırakmalısınız.
Set in: (Kış v.b.) gelip çatmak, karanlık basmak, oluşmak
Winter has set in.
Kış geldi.
Set in order: Düzene koymak
These books should be set in order.
Bu kitaplar düzene koyulmalıydı.
Set loose: Başıboş bırakmak, serbest bırakmak
He set his parrot loose.
O papağanını serbest bıraktı.
Set off:
1) Yola çıkmak, hareket etmek
2) Oluşturmak
3) Karşılık
1- We will set off early in the morning.
Sabah erkenden yola çıkacağız.
2- The new owner of this house has set off a nice garden.
Bu evin yeni sahibi güzel bir bahçe oluşturdu.
3- His answer set our friends off laughing.
Onun cevabı arkadaşlarımızı güldürdü.
Set on:
1) Saldırmak, saldırtmak
2) Kafasına koymak, kararlı olmak
1- He had been set on by a wolf.
O, bir kurdun saldırısına uğramıştı.
2- She is set on going to England.
O, ingiltere'ye gitmeyi kafasına koymuş.
Set one's heart (hopes, mind) on: Güçlü istek duymak, kesin kararlı olmak
She set her heart on becoming an air hostess.
O, uçak hostesi olmaya kesin karar verdi.
Set out:
1) Yola çıkmak, geziye başlamak
2) Sergilemek
1- If we don't set out now, we will be late for the train.
Eğer yola şimdi çıkmazsak trene geç kalacağız.
2- He set out his last paintings.
O, son yaptığı tabloları sergiledi.
Set out to: ....... e koyulmak, kalkışmak, niyet edip başlamak
He set out to break the world record.
O, dünya rekorunu kırmaya kalkıştı.
Set to work: Bir işi yapmaya başlamak, işe koyulmak
Once I set to work, I have to finish it.
Bir işi yapmaya başladım mı, onu bitirmeliyim.
Set to: Yapmaya başlamak, koyulmak
I set to do my homework but I couldn't finish it.
Ev ödevimi yapmaya başladım fakat bitiremedim.
Set up: Kurmak, yapmak, ileri sürmek
Did you set up the tent?
Çadırı kurdunuz mu?
Settle down:
1) Rahatça oturmak, ya da uzanmak
2) Yatıştırmak, sakinleştirmek
3) (Yeni bir yaşam, bir işe, evliliğe) başlayıp düzene kavuşmak, yerleşmek
1- Let me settle down first, because I am very tired.
Önce rahatça oturmama izin ver, çünkü çok yorgunum.
2- He is trying to settle his angry friend down.
O, sinirli arkadaşını yatıştırmaya çalışıyor.
3- I liked this city, let's settle down here.
Bu kenti beğendim, buraya yerleşelim.
Settle for: Razı olmak
You have to settle for his money.
Bu paraya razı olmalısınız.
Settle in: Yeni bir eve, bir işe geçip yerleşmek
After we have settled in our new house, you can come and visit us.
Yeni evimize yerleştikten sonra gelip bizi ziyaret edebilirsiniz.
Settle on: Karara varmak, seçmek
You have to settle on what you are going to do at once.
Ne yapacağınıza bir an önce karar vermelisiniz.
Shake down: Çevresine uyum göstermek
In his new school my brother is shaking down nicely.
Erkek kardeşim yeni okuluna çok iyi uyum sağladı.
Shake hands with: El sıkışmak
When you're introduced to somebody you must shake hands.
Biriyle tanıştırıldığınızda el sıkışmalısınız.
Shake one's head: Bir durumu onaylamadığını baş işaretiyle belirtmek
Whenever I say something to him he just shakes his head.
Ne zaman ona bir şey söylesem onaylamadığını başıyla belirtiyor.
Shake up: Sarsıp kendine getirmek, silkmek, çalkalamak
Shake him up a little or he will fall asleep.
Biraz sarsıp kendine getirin yoksa uyuyacak.
Shame on you (him, her): Ayıp sana
Shame on you, you shouldn't have done such bad things.
Ayıp sana, öyle kötü şeyler yapmamalıydın.
Shape up: Düzene sokmak, rayına oturtmak
I must shape up my room.
Odamı mutlaka düzene sokmalıyım.
Share out: Paylaştırmak
We always share out everything between us.
Biz her zaman her şeyi aramızda paylaşıyoruz.
Share with: Ortak olmak, biriyle bölüşmek
I share my room with my sister.
Odamı kızkardeşimle ortak olarak kullanıyoruz.
(Odamı kızkardeşimle bölüşüyorum.)
Shoots off: Ok gibi fırlamak
When the teacher calls him, he shoots off from his desk.
Öğretmen çağırdığı zaman sıradan ok gibi fırlıyor.
Shoot out: Dışarı fırlamak, birdenbire görünmek
When it saw the thief the dog shot out from the garden.
Hırsızı gördüğü zaman köpek bahçeden dışarı fırladı.
Shoot up:
1) Çok çabuk yükselmek (rütbece)
2) Birden büyümek, gelişmek
1- He shot up by going to war.
Savaşa katıldığı için çabuk yükseldi.
2- My brother has shot up this year.
Kardeşim bu yıl birden gelişti.
Short cut: Kestirme yol
If we take the short cut we shall get there early.
Eğer kestirme yoldan gidersek oraya erken varırız.
[Go] short of: Mahrum kalmak, darlık hissetmek
We will not go short of coal this winter.
Bu kış kömürden yana darlık hissetmeyeceğiz.
Shout down: Yuhalamak
When he said lies they shouted him down.
Yalan söylediğinde onu yuhaladılar.
Show off: Gösteriş yapmak
I don't like him because he likes showing off.
Ondan hoşlanmıyorum çünkü gösteriş yapmayı seviyor.
Show promise: Ümit verici olmak, başarı vaadetmek
He is very clever and shows promise for his future.
Çok zekidir, geleceği için ümit veriyor.
Show up:
1) Hazır bulunmak, görünmek
2) Açığa vurmak
1- If he doesn't show up I will go by myself.
Eğer gelmeyecek olursa, ben kendim giderim.
2- Why do you always show up people's mistakes?
Niçin her zaman başkalarının hatalarını açığa vuruyorsunuz?
Shut away: Kimsenin göremeyeceği bir yere kapatmak
She was getting worse every day so they had to shut her away.
O, her gün daha kötüye gidiyordu, bu nedenle kimsenin göremeyeceği bir yere kapatmak zorunda kaldılar.
Shut down: Fabrika, işyeri ..... v.b.'nin kapatılması
The factory was shut down because of the strike.
Grev yüzünden fabrika kapatıldı.
Shut in: Kuşatmak, kuşatılmak
Our house is shut in by huge buildings.
Evimiz yüksek binalarla kuşatılmış durumda.
Shut up: Sesini kesmek, susturmak, hapsetmek
Shut up or I will hit you.
Sesini kes yoksa sana vuracağım.
Sink in: Etkilemek
His speech has sunk in to all audinence.
Konuşması bütün dinleyicileri etkiledi.
Sit back: Arkasına yaslanıp oturmak
After a hard working day I like to sit back on my chair.
Zorlu bir çalışma gününden sonra koltuğuma yaslanıp oturmayı severim.
Sit down: Oturmak
Please sit down on my right hand side.
Lütfen sağ tarafıma oturun.
Sit on:
1) Bir işi ihmal etmek
2) Üzerine oturmak
1- My private teacher has been sitting on my lessons for a week.
Özel öğretmenim bir haftadan beri derslerimi ihmal ediyor.
2- Don't sit on the carpet because it's wet.
Halının üzerine oturmayın, çünkü yaştır (Islaktır).
Sit out: Dışarıda oturmak, bir oyuna katılmamak
Shall we sit out in the garden?
Dışarıda bahçede oturalım mı?
- Katılım
- 28 Nis 2010
- Konular
- 3,895
- Mesajlar
- 68,415
- Online süresi
- 11g 31769s
- Reaksiyon Skoru
- 2,784
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 499
- Yaş
- 29
- TM Yaşı
- 15 Yıl 12 Ay
- MmoLira
- 1,137
- DevLira
- 0
Teşekkürler.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 1, Üye: 0, Misafir: 1)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 29
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 157




