- Katılım
- 11 Şub 2009
- Konular
- 463
- Mesajlar
- 2,249
- Reaksiyon Skoru
- 176
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 155
- TM Yaşı
- 17 Yıl 2 Ay 10 Gün
- MmoLira
- -104
- DevLira
- 0
Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!
GENETİĞİ
Transgenetik Ürünler:
Doğa, çeşitli türleri kendi düzenine göre oluşturmuş. Kırmızı, beyaz, benekli, şeker, ayşekadın… Bu fasulyelerin hepsi ayrı bir gıda. Her bir yaradılış farklı diğerinden. Doğadaki çeşitliliği azaltmaya çalışan tek yaratıksa insan. Kendi çıkarları için doğanın düzenini bozmaya çalışan… İnsanoğlu bugün bir yandan soyu tükenmekte olan pandayı korumaya çabalarken diğer yandan da "daha faydalı" ya da "daha fazla" almak uğruna bir çok türün soyunu tüketiyor.
Gazetelerde, televizyonda yayınlanan araştırmalar geleceğin önü açık, çok para getirecek mesleklerinden söz ediyor. Gen mühendisliği ön sıralarda. Koyunlar kopyalanıyor, bir veren tarladan beş mahsul alınmaya çalışılıyor, yamru yumru domateslerin yerine düzgün, parlak, "kusursuz!" olanların üretimi için genetik mühendisleri gecelerini gündüzlerine katıyorlar… Bir yanda tohumları hastalıklara karşı koruduğunu, bunun açlığa çare olabileceğini söyleyen genetikçiler, diğer yanda genlerle oynayarak doğal dengede hiç onarılmayacak yaralar açılabileceği tehlikesine dikkat çekenler…
Genetik Mühendislik Nedir?
Genetik mühendislik, genlerin manipülasyonunun yapıldığı yeni bir teknolojidir. Bilim insanları, cinse bağlı olmadan genleri bir türden diğerine transfer edebilirler. Bu sadece genetik kodlama olan gen lisanından dolayı mümkündür. Bütün yaşayanlar için (insan, hayvan, bitki veya mikroorganizma) bu geçerlidir. Örneğin, bir balıktan alınan genler, soğuğa daha dayanıklı olsun diye bir domates bitkisine aktarılabilir. Genetik olarak müdahale edilmiş bir domates bitkisi, balıkta bulunan kimyasal maddeyi üretmekte zorlanır. Ve bu durumda balığın normalde buz gibi soğuk suda yaşamak için "antifriz" maddesini üretir.
Ekolojik Tarım Nedir?
Ekolojik tarımın temeli, tarım dışı verilerin minimum kullanımını ve ekolojik düzeni onaran, koruyan ve destekleyen bir sistemdir. Ekolojik tarım yöntemi, sentetik kimyasal ilaçlama ve gübre kullanımı yerine sağlıklı, verimli ve bereketli ürün oluşumunu geliştirir. Bu şekilde, toprak, biyolojik olarak dengelenmiş birçok çeşit yararlı böcek ve diğer organizmalar ile canlılığını korumaya devam eder. Bu durumda ciddi zararla ya da hastalık problemleriyle karşı karşıya kalınırsa doğal kaynakların ve biokontrol maddelerinin kullanılması uygundur.
Ekolojik tarım, insan sağlığının, yediğimiz gıda ve kullandığımız toprağın sağlıklı olmasıyla bağlantılı olduğu gerçeğinden hareket eder.
Ekolojik Tarım ve Genetik Mühendislik Birbirleriyle Uyumlu Mudur?
Ekolojik tarım ve genetik mühendislik iki karşıt dünya görüşü, iki değişik felsefeden ve gelecek için iki değişik seçimden oluşuyor. Ekolojik tarımın ana ilkeleri kutsaldır. Burada ayrı parçalar yerine, tüm olarak, tarımın yaşayan bir bütün olduğu üzerinde durulur. Tüm yaşayanlar arasında var olan bir ilişki ve işbirliğinin bir bütünü olarak görülür. Ekolojik tarım bio çeşitliliği destekleyerek, bir denge oluşturmaya çalışır. Ekolojik ilaçlama ise sadece acil durumlarda kullanılır. Diğer yanda genetik mühendislik, karmaşık problemleri tek bir başlık altına indirgeyerek teknik bir çözüm önerir. Genetik mühendisliğin özünde tekli çözümler, çevre ve tarım konularında ise çoğul çözüm önerileri vardır.
GDO Üreticisi Firmaların Niyeti Ne?
Ekolog Pimentel'in verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin %32'si azotlu gübre üretimine, %28'i tarım makineleri yakıtına, %15'i bu makinelerin yapımı ve bakımına, %11'i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine, %4'ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra gelen girdiler %2'şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre, fosforlu gübre ve tohum. %2'den az olan girdiler de, ot ilacı, böcek ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.
Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda sözkonusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayii olduğunu görüyoruz. İşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil. Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.
GDO Açlığa Çare Mi?
Dünyada görülen açlığın en büyük nedeni yeterince gıda üretilememesi değil, insanların gıdaya ulaşamaması. Ayrıca, gen teknolojisinin sunduğu tohumları ve kimyasalları kullanan çiftçilerin ekonomik açıdan bağımlı hale geldiği ve bu şekilde ekilen toprağın da iklimsel değişiklikler ve öngörülmeyen tarım zararlıları ve hastalıklar karşısında güçsüz kaldığı gözleniyor.
Gen teknolojisi kullanılarak elde edilen besinlerin ne gibi sakıncaları olduğu ancak uzun vadeli ciddi araştırmalar sonucunda anlaşılabileceği belirtiliyor. Bazı bilim adamları ve doktorlar, bu tür besinlerin bağışıklık sistemine zarar vermesinden, yeni toksinler ve alerjik maddeler üretmesinden ve antibiyotiklere karşı direnci artırmasından endişe ediyorlar.
Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış. Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya'da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu. Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre, ABD'liler her yıl üretilen gıdanın yüzde 25'inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf edilen gıdanın sadece yüzde 5'i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın doyması sağlanabilir. Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların, hormonların vb. kullanılmaya başladığı "yeşil devrim" olarak nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor: Dünya Bankası'nın 1993'te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre, 1976'da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen ortalama gelir, yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4'ü kadardı. 1982'de bu oran yüzde 2.3'e, 1988'de yüzde 1.9'a düştü. 1980'den 1990'a kadar, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi milli hasıladaki büyüme, gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52'si kadardı.
Ekolojik Tarım Açları Doyurur Mu?
Ekolojik tarımda en önemli soru şudur: Çiftçiler, basit, ucuz ve yöresel teknolojilerin kullanıp, çevreye zarar vermeden üretimlerini nasıl arttırabilirler? Eğer ekolojik çiftçiler geleceklerini kendi ellerine alabilirlerse, çoğunlukla üretimlerini artırabiliyorlar. Bu, özellikle gelişen ülkelerde görülüyor. Örnek olarak; Küba`da kullanılan üç kardeş tarımı, yani mısır, fasulye ve cassava ürünlerini beraber üretmek, normal tek tip üretimden iki katı fazla ürün sağlamaktadır.
Mısır bitkisi, fasulye dalı olarak gelişmiş ve fasulyeler toprağa nitrojen vermektedir. Bu arada cassava ürünü de mısır ve fasulyelerin olduğu rutubetli ve gölge yerde daha iyi gelişmiş ve aynı zamanda oradaki otların büyümesini engellemiştir.Herkes için gıda uzun vadeli bir projedir ve sadece kültürel çeşitlilik ve tarımın yerel şartlara uygulanması ile başarılı olur.
GDO Verimi Gerçekten Arttırır Mı?
GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği, küresel ısınma, yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu.
GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün, ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor. GDO'lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO'nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip.
GDO`nun Yarattığı Sorunlar
Allerjik reaksiyonlar:
ABD'de her dört kişiden biri bazı besinlere karşı allerjik tepki verdiğini ifade etmektedir (Sloan ve Powers, 1986). Çalışmalar, erişkinlerin %2'sinde, çocuklarınsa %8'inde IgE aracılı besin allerjisi olduğunu ortaya koymuştur (Bock, 1987; Sampson ve ark., 1992). IgE aracılı allerjilerde allerjene karşı kaşıntıdan ölümcül anafilaktik şoka varan farklı tablolar ortaya çıkabilir. Alerjik reaksiyonlardan en sık sorumlu besin maddeleri fındık, fıstık ve kabuklu deniz ürünleridir.
İngiltere'de ise geçen yıllar içinde %50 oranında artan soya allerjisi vakalarından ithal edilen GD soyanın sorumlu olabileceği düşünülmektedir. 11 Aralık 2003'te Rusya'da yapılan bir basın toplantısında bir grup bilim adamı son üç yıl içinde allerji semptomları gösteren hastaların sayısında üç kat artış olduğunu ve altta yatan nedenin GDÜ'lerin tüketimi olabileceğini açıklamışlardır. Benzer şekilde GDÜ'lerin düzenli olarak tüketildiği ABD'de de allerji vakalarının sayısı artmaktadır.
Mart 1996'da ABD'deki Nebraska Üniversitesi'nden araştırmacılar Brezilya fındığında bulunan bir allerjenin soyaya aktarılmış olduğunu doğruladılar. Pioneer Hi-Bred International tohum firması, hayvan yemi olarak kullanılan soyanın protein içeriğini artırmak için Brezilya fındığında bir tohum proteinini kodlayan geni soya bitkisine aktarmışlardı. In vitro testlerde ve deri testlerinde, GD soya türünün Brezilya fındığına allerjisi olan kişilerde bulunan IgE ile reaksiyon verdiği belirlenmiştir (Nordlee ve ark., 1996).
New York Üniversitesi Beslenme Bölümü başkanı Marion Nestle'ın da ifade ettiği gibi bu olayda transgenik soyalara aktarılan gen kaynağının allerjenik olduğu biliniyordu; allerjik bireylerden alınan serum örnekleri testlerde kullanılabilmişti ve sonuçta ürün pazardan geri çekilmişti (Nestle, N Eng J Med 1996; 726). Ancak GDÜ'lerde yalnızca bilinen, sık rastlanan fındık, fıstık, kabuklu deniz hayvanları ve süt ürünleri gibi allerjen kaynakları değil, bütün bitki türleri, bakteriler ve virüsler gen kaynağı olarak kullanılabilir. Kaldı ki ürünün tüketiciye sunulmasından önce belirli bir proteinin allerjen olup olmadığını belirleyebilecek yeterlilikte bir test yoktur. Bu durumun en tipik örneği, yapılan hayvan deneylerinin Brezilya fındığı tohumundaki depo proteininin bir allerjen olmadığını düşündürmüş olmasıdır (Nordlee ve ark., 1996). Hayvan deneylerinin sonuçlarına güvenilmiş olsaydı ve soyanın satışı onaylansaydı altından kalkılması zor bir sorunla karşılaşılabilirdi. Biyoteknoloji firmalarının çoğu gen vericisi olarak bitkiler yerine giderek daha fazla oranda mikroorganizmaları kullanmaktadırlar. Bu genlerin ürünü olan proteinlerin allerjenik potansiyeli ise günümüz teknolojisiyle tahmin edilemez ve sınanamaz. Marion Nestle, transgenik soya olayına atıfta bulunarak, bir sonraki vakada işleyişin bu kadar ideal ve toplumun bu kadar şanslı olmayabileceğini ifade etmektedir. Transgenik ürünler için pazarlama öncesi bilgilendirme ve etiketlendirme de dahil olmak üzere düzenleyici politikaların geliştirilmesi herkesin yararına olacaktır.
Çoçuklarda besin allerjisine bağlı anafilaktik şok ve ölüm:
Allerjenler, genetik mühendisliği yoluyla bireylerin allerjik olduklarını bildikleri için tüketmekten kaçındıkları besinlerden, güvenli olduğunu düşündükleri için tüketmekte sakınca görmedikleri besinlere aktarılabilir. Bu durumda birey allerjeni taşıdığını bilmediği GDÜ'yü tüketerek bilmeden kendini riske atacaktır. Tüketici sağlığını bilinmeyen ya da sık rastlanmayan allerjenlerin etkilerine karşı korumanın tek yolu GDÜ'lerin etiketlendirilmesidir. Aksi takdirde allerjenlere duyarlı bireylerin ürünler arasında seçim yapma hakkı yok sayılacaktır. Allerjik reaksiyonların sık olmasa bile anafilaktik şoka bağlı ölüm riski taşıdığı ve besin allerjisinden en fazla etkilenen grubun çocuklar olduğu göz önüne alınırsa durumun ne denli acil olduğu daha da iyi anlaşılabilir.
Sampson ve arkadaşlarının çalışmasında çocuklarda ve adolesanlarda (2-17 yaş) besine karşı gelişen ölümcül ya da ölümcüle yakın 13 anafilaktik reaksiyon vakası bildirilmiştir (N Eng J Med 1992;327:380-4). Söz konusu vakalarda allerjen kaynağı besinlerin fıstık, fındık, yumurta ve süt olduğu belirlenmiştir. Çalışmacılar ticari besinlerdeki protein katkılarının giderek artan oranlarda kullanılmasına paralel olarak besine bağlı anafilaktik reaksiyonlarda artış beklenebileceği konusunda uyarmaktadırlar. Araştırmacıların dikkat çektikleri bir diğer nokta da çalışmada söz edilen hastaların anafilaktik reaksiyonlarda yaşam kurtarıcı ilaç olarak kullanılan adrenaline beklenen düzeyde yanıt vermemiş olmasıdır.
Toksik etkiler ve Triptofan felaketi:
1980'lerin sonlarında Japonya'daki Showa Denko firması transgenik bir bakteriye ürettirilen triptofanı ABD'de satışa sunmuştur. Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde nörolojik sorunlarla birlikte giden eozinofili-miyalji sendromu ortaya çıkmıştır. Bu sorunları yaşayan 1500 kişide kalıcı hasar gelişmiş, 37 hasta kaybedilmiştir (Mayeno ve Gleich, 1994). Eozinofili-miyalji sendromlu hastalarla karşılaşan hekimler, bu tıbbi sorunun Showa Denko firması tarafından üretilen triptofanla bağlantılı olduğunu fark etmişlerdir. Ancak ürün pazardan çekilene kadar aylar geçmiştir. Ürünün genetik mühendisliği yoluyla üretildiğine ilişkin bir etiket taşıması sorunun çok daha çabuk aydınlanmasını sağlayabilirdi. Showa Denko firması ise ABD hükümetinin sorunun nedenini araştırmaya yönelik girişimlerinde işbirliği yapmayı reddetmiştir. Ancak yapılan incelemeler sonucunda, transgenik bakterideki artmış triptofan üretiminin toksik bir yan ürün oluşumuna yol açtığı ve besin takviyesi olarak sunulan ürünün bu toksik madde ile kontamine olduğu anlaşılmıştır (Mayeno ve Gleich, 1994).
Dr. Arpad Pustzai, İskoçya'da Rowett Araştırma Enstitüsü'nde çalışırken yaptığı bir çalışmada sıçanlara GD patates yedirmiş, hayvanlarda beyin ve diğer organların gelişiminin yetersiz olduğunu, bağışıklık sisteminin çöktüğünü gözlemlemiştir. Dr. Pustzai çalışmasının sonuçlarını yayınladıktan sonra görevinden azledilmiştir.GDÜ'lerin ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri bir yana, en fazla endişe verici yanlarından biri ön görülemeyen mekanizmalarla insan sağlığını tehdit etmesidir. Bilinmeyenlerin bilinenlerden çok olduğu bu denklemde doğal mekanizmaların işleyişi göz önüne alınmadığında, yol açacağı sonuçlar kolayca kontrolden çıkabilir.
Tıp Birliklerinin Yorumları
İngiliz Tıp Birliği GDÜ'lerle doğal ürünlerin kesinlikle birbirinden ayrılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu da ancak güvenlik kontrolünden geçen ürünlerin tüketiciye etiketlenmiş olarak sunulması ve tüketicinin bu konuda bilgilendirilmesi ile mümkündür. İngiliz Tıp Birliği, bu ayrımın yapılmasının, GDÜ'lerin tüketimine bağlı ileride ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarının izlenmesi açısından önemli olduğunu vurgulamaktadır. İngiliz Tıp Birliği GDÜ'lerin sağlık açısından tehlikeli olduğunu iddia etmemekle birlikte, bu ürünlerin güvenirliği ve uzun vadedeki etkileri konusunda yeterli bilgi ve kanıt olmadığı için temkinli yaklaşımı ve yakın takibi önermektedir.
İngiliz Tıp Birliği'nin bu duyurusundan sonra Amerikan Tıp Birliği (AMA) de konuyu yeniden gündemine almıştır. Amerikan Tıp Birliği'nin, biyoteknolojinin topluma yararlı olduğunu savunan 10 yıllık politikası, GDÜ'lerin ticari tüketime sunulmasından öncesine dayanmaktadır. AMA'nın GDÜ'lerin tamamen güvenli olduğunu öne süren deklarasyonu tıp dünyasında hakim olmaya başlayan görüşe karşıttır. AMA'nın "bu tür ürünlerin özel etiketlemeye tabi tutulması için yeterli bilimsel kanıt bulunmadığı" açıklaması bazı bilimsel verileri göz ardı etmektedir. Araştırmacılar GDÜ'lerle ilgili güvenlik testlerinin yeterliliğini sorgularken, AMA ile FDA durumu bütünüyle görmezden gelmektedir. AMA deklarasyonundaki şaşırtıcı noktalardan biri de antibiyotik direnç genlerinin "eğer mümkünse kullanılmaması"nın önerilmiş olmasıdır. İngiliz Tıp Birliği ise bu belirteç genlerin hastalığa neden olan bakterilerin yapısına katılması ve onları antibiyotiklere karşı dirençli kılması olasılığına dikkati çekmektedir.
Ekolojik Etkiler
Genetik modifiye bitkilerin ekolojik açıdan olumsuz etkilerini gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. ABD'deki Cornell Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada, genetik mühendisliği yoluyla böcek öldürücü gen aktarılmış Bt mısırı poleninin Kuzey Amerika'da yaygın bulunan Monarch kelebeğinin larvaları üzerinde öldürücü etkileri saptanmıştır (Nature vol. 399, p. 124, 20 May 2000). Monarch kelebekleri mısır bitkisi üzerinde beslenmediği halde, Bt mısırı polenlerinin kelebeğin temel besin kaynağı olan ipekotu üzerine ulaşması öldürücü sonuç doğurmaktadır. Bu olumsuz etkinin, bu tür ürünlerin dünyada yaygın olarak yetiştirildiği göz önüne alındığında, gelecekte biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açması beklenmektedir. Transgenik Kirlenme ya da Genetik Sürüklenme
Tarımsal ürünlerin genetik mühendisliği yöntemleriyle değiştirilmesi biyolojik türler arasındaki duvarların aşılması sonucu evrimin işleyiş mekanizmalarına müdahale etmektedir. Doğa farklı türler, cinsler ya da ailelere ait genlerin karışmasına izin vermez. Ancak genetik mühendisliğinde bu genler kolaylıkla bir araya getirilmektedir (rekombinasyon). Roundup Ready geni ve Bt geni toprak bakterilerinden izole edilerek soya ve mısır bitkilerine aktarılmıştır. Bu ürünlerden gen kaçışı yabani otların ve doğada bulunan benzer cinsteki bitkilerin genetik bileşimini değiştirebilir.
Transgenik kirlenme, genetiği değiştirilmiş ürünlerin polenlerinin organik çiftlikler de dahil olmak üzere diğer alanlara yayılması sonucu gelişmektedir. GD ürünlerle doğal ürünler arasındaki bu çapraz tozlaşma yeni bitki türlerinin oluşumuna yol açabilir. Herbiside dayanıklı GD ürünlerin polenleriyle tozlaşan doğal bitkiler herbiside dayanıklı süper yabani otlara dönüşebilirler. Aynı durum insektiside dirençli tarım zararlılarının ortaya çıkmasında da rol oynayabilir.Danimarka'da 1996 yılında kanola üzerinde yapılan bir çalışma tarım ürünlerine aktarılan genlerin doğadaki yabani bitkilere kolaylıkla yayılabildiğini göstermiştir. Genetiği değiştirilmiş patates ile yapılan ekim çalışmalarında GD bitkilerle doğal bitkiler arasında yüksek oranda gen akışı saptanmıştır. GD patateslerin 1.1 km uzağına ekilen doğal patateslerin tohumlarının %35-72'sinde transgen varlığı saptanmıştır.
GDO`lar Neden Tehlikeli Olabilir?
Genetik mühendisliğinin kullandığı yöntem konvansiyonel üretimden oldukça farklıdır. Konvansiyonel üreticiler genetik yapısı benzer olan yakın akraba organizmaları melezleyerek onbinlerce geni aktarmaktadırlar. Günümüzün genetik mühendisleri ise birbirleriyle uzaktan ilişkili ya da hiç ilişkili olmayan türler arasında bir seferde yalnızca birkaç gen aktarabilmektedir. Ekin üretimine bu tür genlerin dahil edilmesi doğal değildir ve etkileri bilinmemektedir. Bu üretim şekli, geleneksel üretimi devre dışı bırakan ve doğada var olmayan gen kombinasyonları oluşturmaktadır.
Bu genetik değişiklikler doğal yollardan oluşan genetik değişikliklerden -tozlaşma gibi çok farklıdır. Biyolojik çeşitliliğin doğal olarak şekillenmesi milyonlarca yıldan beri devam etmekte olan bir süreçtir. Bu süreç doğal seleksiyonu, türler arası ilişkileri ve farklı canlı türlerinin yaşama alanlarının belirlenmesini içermektedir. Farklı türler farklı şartlarda yaşamaya uyum sağlamıştır ve bu şartlardaki ufak değişiklikler dahi türlerin kaybına yol açmaktadır. Türlerin doğaya uyum sağlamasındaki en büyük etken biyolojik çeşitliliğin korunmasıdır.
GDO gelişimi, doğal yollardan olan bitki ve hayvan üreme şekillerinden çok daha hızlı ilerlemektedir. Bu durum yeni yaşam formlarının gelişmesine yol açma ve bunu dünyanın evrimsel gelişimine uygun olmayacak şekilde ve kontrol edilemeyecek hızda yapma potansiyeline sahiptir. Yeni gen kombinasyonlarını tarım ürünlerine yerleştirmeyi amaçlayan genetik teknikler, ekolojik dengeleri değiştirerek biyolojik çeşitliliği çok ciddi şekilde tehdit edebilir. Suni türlerin yaygın kullanımı genetik varyasyonu -genetik çeşitliliği- ve buna bağlı olarak da biyolojik çeşitliliği azaltır. (Türkiye biyolojik çeşitlilik açısından çok zengin bir ülkedir. 3 bini endemik olmak üzere 9 bin farklı bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır.)
Bu tür üretimin çevreye olan riskleri hatırı sayılır boyuttadır. GDO ekinler, çevreye bir kez yayıldıklarında kalıcı olmaktadırlar. İkinci bir şansa izin vermezler. Birçok GDO ekini zararlı bitki öldürücülerine karşı dirençli kılınmaktadır. Haşerelere ya da susuzluğa dayanıklı tarım ürünlerinin kullanımı bazı avantajları beraberinde getirebilir fakat aynı zamanda ekolojik dengeye, sürdürülebilir tarıma olumsuz olarak da etkileyebilir. Örnek olarak, haşerelere dayanıklı bitkilere, kimyasal ilaçlar daha fazla ve az kontrollü olarak kullanılabilir ya da böceklere karşı dayanıklılık ya da toksin genleri içeren bitkiler, bu ürünler için yararlı böceklere de zarar verebilir. Kullanılan bu direnç genleri diğer yabani türlere geçebilir ve bu türler de zararlı hale gelebilir.
1999 yılında yapılan bir çalışma, Bacillus thuringenesis ya da B.t., adlı bir bakteriden alınan, haşerelere dayanıklılık genini taşıyan mısır bitkisinin polenlerinin tozlaşma yoluyla Kral kelebeklerinin ölümüne yol açtığını göstermiştir. Bu tür kelebekler mısır yemedikleri halde, rüzgar yoluyla havaya karışan mısır polenlerinin beslendikleri bitkilere karışmasından ötürü zarar görmüşlerdir. Bt, toksinleri bir çok tür böcek ve larvayı fark gözetmeden zehirlemektedir. Bu bulgular hala tartışılmaktadır ve henüz bir sonuca varılamamıştır.
Diğer bir risk ise böceklerin kullanılan genlerin ürünleri olan toksinlere karşı dayanıklılık geliştirme riskidir. Daha önce kullanılan haşere ilacı DDT ye karşı bir çok örümcek çeşidi dayanıklılık geliştirmiştir. Aralıksız olarak toksin üreten bitkiler, böcek öldürücülere dayanıklı böceklerin evrimini hızlandırabilir. Böyle bir böcek türü çiftçinin böceklerle savaştaki silahını elinden alabilir ve çevreye çok daha fazla zarar vermesine yol açabilir.
Daha ciddi bir risk ise suni olarak yerleştirilmiş genlerin tozlaşma yoluyla başka türlere hatta asalak bitkilere geçmesi olasılığıdır. Bu zararlı bitkiler böylece haşerelere karşı dayanıklılık özelliği kazanacaklardır. GDO bitkiler yine tozlaşma yoluyla diğer manipule edilmemiş bitkileri de etkileyebilir. Çevrebilimciler GDO`ların çevreye en zararlı etkisinin gen akışı olduğunu düşünmektedir. Böceklere, hastalıklara ve zorlu büyüme koşullarına karşı direnç sağlayan genler, yabani otlara rekabet üstünlüğü kazandırarak aşırı büyümelerine yol açabilir.GDO ekinlerinin yaygınlaşması, tek tip ekiminde artmasına sebep olacak, gıda güvenliğinin temeli olan bitki çeşitliliğini tehlikeye atacaktır.
Yeni türlerin ya da yeni/suni genlerin ticari amaçla kullanımı, yukarıda sayılan nedenlerden ötürü, sağlıklı ve dengeli bir çevre için gerekli olan türler arası ilişkileri kötü yönde etkileyebilir. Bugün doğal sistemler, yoğun çevre kirliliği dolayısıyla, biyolojik çeşitliliği ve buna bağlı olarak genetik mirası çok hızlı bir şekilde kaybetmektedir. GDO içeren tarımsal ve hayvansal ürünlerin kullanımı bu tehlikeyi arttırmakta ve çevreyi ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Bu tür genler içeren tarımsal ve hayvansal ürünler toplum sağlığı içinde bir tehdit oluşturabilir. Tarım bitkilerine yerleştirilen yeni genler alerjik reaksiyonlara sebep olabilir. Avrupa ve Amerika da bir çok kişi fındık, un ya da diğer besinlere karşı alerjik reaksiyonlar göstermektedir. Bunun yanında bu ürünler insan sağlığını henüz bilinmeyen şekillerde de etkiliyor olabilir.
Yaklaşık son 10 yıldır GDO`lar büyük ölçekte ekimi yapılan ekinlere dönüşmüştür. Bu bitkiler aralarında Arjantin, Kanada, Çin, Güney Afrika, Avustralya, Almanya ve İspanya'nın da bulunduğu 13 ülkede 53 milyon hektarlık bir alanda ekiliyor. Amerika ve Arjantin, dünyada genetik olarak değiştirilerek üretilen tarım ürünlerinin yüzde 90`ını yetiştirmektedir. Bu ülkeleri Kanada ve Çin Halk Cumhuriyeti izlemektedir. Dünyada ticari olarak üç şirket GDO yetiştirmektedir; Monsanto (Pharmacia), Syngenta (eski adıyla Novartis/Astra Zenica) ve Aventis.
GDO teknolojisinin çoğu Üçüncü Dünya ihtiyaçları düşünülerek geliştirilmemiştir. Aksine bu teknikler sanayileşmiş dünyadaki büyük ölçekli tarım için geliştirilmiştir. Teoride, GDO teknolojisi örneğin kuraklığa, sıcağa, soğuğa ve virüslere karşı dirençli ekinler geliştirmeye katkı sağlayabilir. Pratikte ise gıda üzerinde “fazlası ile çok gücü, fazlasıyla az ele teslim ediyor“. Gıda güvenliğine katkı yapabilmeleri için, GDO ürünlerinin insanlar ve çevre için güvenli olduklarını, küçük ölçekli çiftçilerin geçim kaynaklarına zarar vermediklerini ve bu çiftçilerin bu teknolojiye ucuz ve kolay erişebileceklerini kanıtlaması gerekir. Bu teknoloji hakkında hala bilinmeyen pek çok nokta olduğu için bu çok uzun bir süre alacaktır.
Yurt Dışındaki Yasal Düzenlemeler
Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinde, GDO`ların ticarileştirilmesi, izne, ruhsata, bağlı olarak yürütülmektedir. AB ve ABD arasında GDO`ların ruhsatlandırılması konusunda büyük farklılıklar vardır .
Avrupa Birliği, biyoteknolojik ürünler için pazar sağlarken, vatandaşlarının sağlığını ve çevreyi koruyabilmek için genetik olarak değiştirilmiş organizmaların kullanımını düzenleyen özel kanunlar çıkarmıştır ve bu kanunlar 1990 yılından beri yürürlüktedir. Avrupa ülkelerinde herhangi bir GDO ya da GDO içeren bir ürün pazara çıkmadan önce, insan sağlığı ve çevre için tehlikelerinin belirlenmesi amacıyla adım adım bir risk analizine tabii tutulmaktadır. Bu risk analizinin amacı genetik olarak değiştirilmiş organizmaların pazara çıkmadan önce, çevreye ve insan sağlığına uzun vadede ya da kısa vadede, dolaylı ya da direk olarak verebileceği potansiyel zararlarını tespit edebilmektir. GDO güvenliği, bu organizmada kullanılan genin karakteristik özelliğine ve uygulamasına bağlı olarak değişmektedir.
Avrupa Birliği ülkeleri, ABD`nin aksine, bu ürünlerin markete çıkmadan önce etiketlenmesini 1997 yılından beri yasal olarak kontrol etmektedir. Haziran 2000`den beri sadece GDO değil aynı zamanda GDO ürünlerinden gelen herhangi DNA ve/veya protein içeren tüm ürünler etiketlenmektedir. Bunun yanında genetik olarak değiştirilmiş tohum çeşitleri de açıkça etiketlenmek zorundadır.Etiketleme için yüzde1 GDO üst sınır olarak konulmuştur. Yüzde 1'den daha fazla GDO içeren tüm ürünler etiketlenmektedir. Bugün Avrupa'da da GDO içeren hayvan yemlerinin etiketlenmesi için yasal bir uygulama bulunmamaktadır.
Türkiye`de Durum
GDO Türkiye`ye girmesi ve üretilmesi biyolojik çeşitliliğin korunması açısından ve ekonomik açıdan gerekli olan bilimsel çalışmalar yapılmadığı için büyük riskler taşımaktadır. Dışalımla girebilecek transgenik ürünler Türkiye`deki zengin biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir.
Türkiye, Biyogüvenlik Cartagena Protokolüne imza atan ülkeler arasında bulunmaktadır. Bu protokolün amacı insan sağlığı üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınır ötesi hareketler üzerinde odaklanarak, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır. Bu protokolle ilgili olarak hazırlanmış olan bir yasa tasarısı TBMM`de onaylanmak üzere beklemektedir.
Öte yandan Türkiye`de 1998 yılından bu yana transgenik alan denemelerine başlanmıştır. Bu çalışmalar Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Araştırma Enstitüleri tarafından yürütülmüştür. Bu araştırmaların sonuçlarının yeterli olmadığı kanısına varılarak, bu denemelerin tekrarına karar verilmiştir.
Türkiye'de Avrupa Birliği`ne girmeye aday bir ülke olarak bu konuda kontrol ve denetlemeye yönelik ciddi yasal boşluklar vardır. GDO içeren ya da bu organizmalar kullanılarak üretilen gıda maddelerin pazara çıkıp çıkmadığı eğer çıktı ise bu ürünlerin böyle bir uygulamaya tabi olduğuna dair bir uyarı taşıyıp taşımadığı konusunda kamuoyu yeterince bilgilendirilmemektedir.
Hayvan yemi olarak kullanılan mısır ve pamuk küspesinin yüzde 90'ı Amerika'dan ithal edilmektedir. Amerika'da GDO içeren hayvan yemleri etiketlenmemekte ve geleneksel olarak üretilen hayvan yemleri ile aynı şekilde işlem görmektedir. Özellikle bu yemlerin taşınması sırasında çevreye bu tohumların bulaşma riski vardır. Bu tohumlar uzun süre toprakta kalabilir. Dışalımla girecek GDO ürünlerinden olası bir gen kaçışı yabani türleri de etkileyebilir ve doğal gen kaynaklarını geri dönülmez bir biçimde etkiliyebilir. Ayrıca bu tür ürünlerin girişinde gümrüklerde ithal edilen ürünün GDO içerip içermediğini gösterecek hiç bir kontrol yapılmamaktadır.
Bu konuda sorulması gereken diğer bir soru da, bu yeni ürünlerin Türk çiftçisini nasıl etkileyeceği ve Türk tarımının ihtiyacına cevap verip vermediğidir. Bu soruların yanıtları için kapsamlı bir sosyo-ekonomik inceleme yapılması şarttır. GDO`lar ürün çeşitliliğini azaltmakta ve çiftçiyi monokültüre yöneltmektedir.
GDO`lar hakkında süren tartışma ve belirsizlik ortamı devam etmektedir. Bunun sebebi bilimsel belirsizlikler ve bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Genetik biliminin bu gün bulunduğu nokta GDO`lar hakkında açık ve tatmin edici bir cevap verememektedir. Bunlara ek olarak biyoteknoloji henüz çok yeni bir bilim dalı olup tam olarak incelenmemiştir. GDO`ların çevre ve insan sağlığına etkilerinin incelenmesi sadece genetik bilimini değil aynı zamanda botanik, ekoloji, hayvan ve böcek bilimi, viroloji, tıp ve diğer bilim dallarını da içermektedir. Dolayısıyla GDO`ların incelenmesi oldukça kompleks ve bir çok dalı içeren bir yaklaşımla yapılabilir. Bu bilim dalı henüz çok yenidir ve bu teknolojinin laboratuardan doğaya geçmeden önce bir çok ekolojik araştırmanın yapılması gerekmektedir.
GDO`ya Hayır Platformu`nun Talepleri
1. Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO`lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. Bunların Türkiye`ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.
2. GDO`lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yok eden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı, GDO`lu tarım yapılmamalıdır. Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır.
3. GDO`lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO`lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde “ne olduklarını“ belirten “etiketlerin“ olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi insiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır, diye düşünüyoruz.
4. GDO`lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO`lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta, Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye`ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.
5. GDO`lu ürünlerin %98`i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı`nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.
6. Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO`lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler, ancak bu şekilde oluşturulabilir.
7. Ulusal Biyogüvenlik Komitesi`ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır.
8. GDO`lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan memorandumlar, sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır.
9. Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye`deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.
10. Cartagena Protokolü olarak tanımlanan Uluslararası Biyogüvenlik Çerçeve Sözleşmesi 24 Ocak tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Ancak, Cartagena Protokolü, ulusal acil eylem planı ve gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ile gerçek anlamda yürürlüğe girebilecektir.
GDO`lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi`nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.
11. Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO`lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.
12. İnsan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir.
13. Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için laboratuvarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir.
14. Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı, gen kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır.
DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR (GDO)
Transgenetik Ürünler:
Doğa, çeşitli türleri kendi düzenine göre oluşturmuş. Kırmızı, beyaz, benekli, şeker, ayşekadın… Bu fasulyelerin hepsi ayrı bir gıda. Her bir yaradılış farklı diğerinden. Doğadaki çeşitliliği azaltmaya çalışan tek yaratıksa insan. Kendi çıkarları için doğanın düzenini bozmaya çalışan… İnsanoğlu bugün bir yandan soyu tükenmekte olan pandayı korumaya çabalarken diğer yandan da "daha faydalı" ya da "daha fazla" almak uğruna bir çok türün soyunu tüketiyor.
Gazetelerde, televizyonda yayınlanan araştırmalar geleceğin önü açık, çok para getirecek mesleklerinden söz ediyor. Gen mühendisliği ön sıralarda. Koyunlar kopyalanıyor, bir veren tarladan beş mahsul alınmaya çalışılıyor, yamru yumru domateslerin yerine düzgün, parlak, "kusursuz!" olanların üretimi için genetik mühendisleri gecelerini gündüzlerine katıyorlar… Bir yanda tohumları hastalıklara karşı koruduğunu, bunun açlığa çare olabileceğini söyleyen genetikçiler, diğer yanda genlerle oynayarak doğal dengede hiç onarılmayacak yaralar açılabileceği tehlikesine dikkat çekenler…
Genetik Mühendislik Nedir?
Genetik mühendislik, genlerin manipülasyonunun yapıldığı yeni bir teknolojidir. Bilim insanları, cinse bağlı olmadan genleri bir türden diğerine transfer edebilirler. Bu sadece genetik kodlama olan gen lisanından dolayı mümkündür. Bütün yaşayanlar için (insan, hayvan, bitki veya mikroorganizma) bu geçerlidir. Örneğin, bir balıktan alınan genler, soğuğa daha dayanıklı olsun diye bir domates bitkisine aktarılabilir. Genetik olarak müdahale edilmiş bir domates bitkisi, balıkta bulunan kimyasal maddeyi üretmekte zorlanır. Ve bu durumda balığın normalde buz gibi soğuk suda yaşamak için "antifriz" maddesini üretir.
Ekolojik Tarım Nedir?
Ekolojik tarımın temeli, tarım dışı verilerin minimum kullanımını ve ekolojik düzeni onaran, koruyan ve destekleyen bir sistemdir. Ekolojik tarım yöntemi, sentetik kimyasal ilaçlama ve gübre kullanımı yerine sağlıklı, verimli ve bereketli ürün oluşumunu geliştirir. Bu şekilde, toprak, biyolojik olarak dengelenmiş birçok çeşit yararlı böcek ve diğer organizmalar ile canlılığını korumaya devam eder. Bu durumda ciddi zararla ya da hastalık problemleriyle karşı karşıya kalınırsa doğal kaynakların ve biokontrol maddelerinin kullanılması uygundur.
Ekolojik tarım, insan sağlığının, yediğimiz gıda ve kullandığımız toprağın sağlıklı olmasıyla bağlantılı olduğu gerçeğinden hareket eder.
Ekolojik Tarım ve Genetik Mühendislik Birbirleriyle Uyumlu Mudur?
Ekolojik tarım ve genetik mühendislik iki karşıt dünya görüşü, iki değişik felsefeden ve gelecek için iki değişik seçimden oluşuyor. Ekolojik tarımın ana ilkeleri kutsaldır. Burada ayrı parçalar yerine, tüm olarak, tarımın yaşayan bir bütün olduğu üzerinde durulur. Tüm yaşayanlar arasında var olan bir ilişki ve işbirliğinin bir bütünü olarak görülür. Ekolojik tarım bio çeşitliliği destekleyerek, bir denge oluşturmaya çalışır. Ekolojik ilaçlama ise sadece acil durumlarda kullanılır. Diğer yanda genetik mühendislik, karmaşık problemleri tek bir başlık altına indirgeyerek teknik bir çözüm önerir. Genetik mühendisliğin özünde tekli çözümler, çevre ve tarım konularında ise çoğul çözüm önerileri vardır.
GDO Üreticisi Firmaların Niyeti Ne?
Ekolog Pimentel'in verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin %32'si azotlu gübre üretimine, %28'i tarım makineleri yakıtına, %15'i bu makinelerin yapımı ve bakımına, %11'i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine, %4'ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra gelen girdiler %2'şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre, fosforlu gübre ve tohum. %2'den az olan girdiler de, ot ilacı, böcek ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.
Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda sözkonusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayii olduğunu görüyoruz. İşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil. Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.
GDO Açlığa Çare Mi?
Dünyada görülen açlığın en büyük nedeni yeterince gıda üretilememesi değil, insanların gıdaya ulaşamaması. Ayrıca, gen teknolojisinin sunduğu tohumları ve kimyasalları kullanan çiftçilerin ekonomik açıdan bağımlı hale geldiği ve bu şekilde ekilen toprağın da iklimsel değişiklikler ve öngörülmeyen tarım zararlıları ve hastalıklar karşısında güçsüz kaldığı gözleniyor.
Gen teknolojisi kullanılarak elde edilen besinlerin ne gibi sakıncaları olduğu ancak uzun vadeli ciddi araştırmalar sonucunda anlaşılabileceği belirtiliyor. Bazı bilim adamları ve doktorlar, bu tür besinlerin bağışıklık sistemine zarar vermesinden, yeni toksinler ve alerjik maddeler üretmesinden ve antibiyotiklere karşı direnci artırmasından endişe ediyorlar.
Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış. Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya'da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu. Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre, ABD'liler her yıl üretilen gıdanın yüzde 25'inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf edilen gıdanın sadece yüzde 5'i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın doyması sağlanabilir. Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların, hormonların vb. kullanılmaya başladığı "yeşil devrim" olarak nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor: Dünya Bankası'nın 1993'te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre, 1976'da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen ortalama gelir, yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4'ü kadardı. 1982'de bu oran yüzde 2.3'e, 1988'de yüzde 1.9'a düştü. 1980'den 1990'a kadar, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi milli hasıladaki büyüme, gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52'si kadardı.
Ekolojik Tarım Açları Doyurur Mu?
Ekolojik tarımda en önemli soru şudur: Çiftçiler, basit, ucuz ve yöresel teknolojilerin kullanıp, çevreye zarar vermeden üretimlerini nasıl arttırabilirler? Eğer ekolojik çiftçiler geleceklerini kendi ellerine alabilirlerse, çoğunlukla üretimlerini artırabiliyorlar. Bu, özellikle gelişen ülkelerde görülüyor. Örnek olarak; Küba`da kullanılan üç kardeş tarımı, yani mısır, fasulye ve cassava ürünlerini beraber üretmek, normal tek tip üretimden iki katı fazla ürün sağlamaktadır.
Mısır bitkisi, fasulye dalı olarak gelişmiş ve fasulyeler toprağa nitrojen vermektedir. Bu arada cassava ürünü de mısır ve fasulyelerin olduğu rutubetli ve gölge yerde daha iyi gelişmiş ve aynı zamanda oradaki otların büyümesini engellemiştir.Herkes için gıda uzun vadeli bir projedir ve sadece kültürel çeşitlilik ve tarımın yerel şartlara uygulanması ile başarılı olur.
GDO Verimi Gerçekten Arttırır Mı?
GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği, küresel ısınma, yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu.
GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün, ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor. GDO'lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO'nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip.
GDO`nun Yarattığı Sorunlar
Allerjik reaksiyonlar:
ABD'de her dört kişiden biri bazı besinlere karşı allerjik tepki verdiğini ifade etmektedir (Sloan ve Powers, 1986). Çalışmalar, erişkinlerin %2'sinde, çocuklarınsa %8'inde IgE aracılı besin allerjisi olduğunu ortaya koymuştur (Bock, 1987; Sampson ve ark., 1992). IgE aracılı allerjilerde allerjene karşı kaşıntıdan ölümcül anafilaktik şoka varan farklı tablolar ortaya çıkabilir. Alerjik reaksiyonlardan en sık sorumlu besin maddeleri fındık, fıstık ve kabuklu deniz ürünleridir.
İngiltere'de ise geçen yıllar içinde %50 oranında artan soya allerjisi vakalarından ithal edilen GD soyanın sorumlu olabileceği düşünülmektedir. 11 Aralık 2003'te Rusya'da yapılan bir basın toplantısında bir grup bilim adamı son üç yıl içinde allerji semptomları gösteren hastaların sayısında üç kat artış olduğunu ve altta yatan nedenin GDÜ'lerin tüketimi olabileceğini açıklamışlardır. Benzer şekilde GDÜ'lerin düzenli olarak tüketildiği ABD'de de allerji vakalarının sayısı artmaktadır.
Mart 1996'da ABD'deki Nebraska Üniversitesi'nden araştırmacılar Brezilya fındığında bulunan bir allerjenin soyaya aktarılmış olduğunu doğruladılar. Pioneer Hi-Bred International tohum firması, hayvan yemi olarak kullanılan soyanın protein içeriğini artırmak için Brezilya fındığında bir tohum proteinini kodlayan geni soya bitkisine aktarmışlardı. In vitro testlerde ve deri testlerinde, GD soya türünün Brezilya fındığına allerjisi olan kişilerde bulunan IgE ile reaksiyon verdiği belirlenmiştir (Nordlee ve ark., 1996).
New York Üniversitesi Beslenme Bölümü başkanı Marion Nestle'ın da ifade ettiği gibi bu olayda transgenik soyalara aktarılan gen kaynağının allerjenik olduğu biliniyordu; allerjik bireylerden alınan serum örnekleri testlerde kullanılabilmişti ve sonuçta ürün pazardan geri çekilmişti (Nestle, N Eng J Med 1996; 726). Ancak GDÜ'lerde yalnızca bilinen, sık rastlanan fındık, fıstık, kabuklu deniz hayvanları ve süt ürünleri gibi allerjen kaynakları değil, bütün bitki türleri, bakteriler ve virüsler gen kaynağı olarak kullanılabilir. Kaldı ki ürünün tüketiciye sunulmasından önce belirli bir proteinin allerjen olup olmadığını belirleyebilecek yeterlilikte bir test yoktur. Bu durumun en tipik örneği, yapılan hayvan deneylerinin Brezilya fındığı tohumundaki depo proteininin bir allerjen olmadığını düşündürmüş olmasıdır (Nordlee ve ark., 1996). Hayvan deneylerinin sonuçlarına güvenilmiş olsaydı ve soyanın satışı onaylansaydı altından kalkılması zor bir sorunla karşılaşılabilirdi. Biyoteknoloji firmalarının çoğu gen vericisi olarak bitkiler yerine giderek daha fazla oranda mikroorganizmaları kullanmaktadırlar. Bu genlerin ürünü olan proteinlerin allerjenik potansiyeli ise günümüz teknolojisiyle tahmin edilemez ve sınanamaz. Marion Nestle, transgenik soya olayına atıfta bulunarak, bir sonraki vakada işleyişin bu kadar ideal ve toplumun bu kadar şanslı olmayabileceğini ifade etmektedir. Transgenik ürünler için pazarlama öncesi bilgilendirme ve etiketlendirme de dahil olmak üzere düzenleyici politikaların geliştirilmesi herkesin yararına olacaktır.
Çoçuklarda besin allerjisine bağlı anafilaktik şok ve ölüm:
Allerjenler, genetik mühendisliği yoluyla bireylerin allerjik olduklarını bildikleri için tüketmekten kaçındıkları besinlerden, güvenli olduğunu düşündükleri için tüketmekte sakınca görmedikleri besinlere aktarılabilir. Bu durumda birey allerjeni taşıdığını bilmediği GDÜ'yü tüketerek bilmeden kendini riske atacaktır. Tüketici sağlığını bilinmeyen ya da sık rastlanmayan allerjenlerin etkilerine karşı korumanın tek yolu GDÜ'lerin etiketlendirilmesidir. Aksi takdirde allerjenlere duyarlı bireylerin ürünler arasında seçim yapma hakkı yok sayılacaktır. Allerjik reaksiyonların sık olmasa bile anafilaktik şoka bağlı ölüm riski taşıdığı ve besin allerjisinden en fazla etkilenen grubun çocuklar olduğu göz önüne alınırsa durumun ne denli acil olduğu daha da iyi anlaşılabilir.
Sampson ve arkadaşlarının çalışmasında çocuklarda ve adolesanlarda (2-17 yaş) besine karşı gelişen ölümcül ya da ölümcüle yakın 13 anafilaktik reaksiyon vakası bildirilmiştir (N Eng J Med 1992;327:380-4). Söz konusu vakalarda allerjen kaynağı besinlerin fıstık, fındık, yumurta ve süt olduğu belirlenmiştir. Çalışmacılar ticari besinlerdeki protein katkılarının giderek artan oranlarda kullanılmasına paralel olarak besine bağlı anafilaktik reaksiyonlarda artış beklenebileceği konusunda uyarmaktadırlar. Araştırmacıların dikkat çektikleri bir diğer nokta da çalışmada söz edilen hastaların anafilaktik reaksiyonlarda yaşam kurtarıcı ilaç olarak kullanılan adrenaline beklenen düzeyde yanıt vermemiş olmasıdır.
Toksik etkiler ve Triptofan felaketi:
1980'lerin sonlarında Japonya'daki Showa Denko firması transgenik bir bakteriye ürettirilen triptofanı ABD'de satışa sunmuştur. Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde nörolojik sorunlarla birlikte giden eozinofili-miyalji sendromu ortaya çıkmıştır. Bu sorunları yaşayan 1500 kişide kalıcı hasar gelişmiş, 37 hasta kaybedilmiştir (Mayeno ve Gleich, 1994). Eozinofili-miyalji sendromlu hastalarla karşılaşan hekimler, bu tıbbi sorunun Showa Denko firması tarafından üretilen triptofanla bağlantılı olduğunu fark etmişlerdir. Ancak ürün pazardan çekilene kadar aylar geçmiştir. Ürünün genetik mühendisliği yoluyla üretildiğine ilişkin bir etiket taşıması sorunun çok daha çabuk aydınlanmasını sağlayabilirdi. Showa Denko firması ise ABD hükümetinin sorunun nedenini araştırmaya yönelik girişimlerinde işbirliği yapmayı reddetmiştir. Ancak yapılan incelemeler sonucunda, transgenik bakterideki artmış triptofan üretiminin toksik bir yan ürün oluşumuna yol açtığı ve besin takviyesi olarak sunulan ürünün bu toksik madde ile kontamine olduğu anlaşılmıştır (Mayeno ve Gleich, 1994).
Dr. Arpad Pustzai, İskoçya'da Rowett Araştırma Enstitüsü'nde çalışırken yaptığı bir çalışmada sıçanlara GD patates yedirmiş, hayvanlarda beyin ve diğer organların gelişiminin yetersiz olduğunu, bağışıklık sisteminin çöktüğünü gözlemlemiştir. Dr. Pustzai çalışmasının sonuçlarını yayınladıktan sonra görevinden azledilmiştir.GDÜ'lerin ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri bir yana, en fazla endişe verici yanlarından biri ön görülemeyen mekanizmalarla insan sağlığını tehdit etmesidir. Bilinmeyenlerin bilinenlerden çok olduğu bu denklemde doğal mekanizmaların işleyişi göz önüne alınmadığında, yol açacağı sonuçlar kolayca kontrolden çıkabilir.
Tıp Birliklerinin Yorumları
İngiliz Tıp Birliği GDÜ'lerle doğal ürünlerin kesinlikle birbirinden ayrılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu da ancak güvenlik kontrolünden geçen ürünlerin tüketiciye etiketlenmiş olarak sunulması ve tüketicinin bu konuda bilgilendirilmesi ile mümkündür. İngiliz Tıp Birliği, bu ayrımın yapılmasının, GDÜ'lerin tüketimine bağlı ileride ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarının izlenmesi açısından önemli olduğunu vurgulamaktadır. İngiliz Tıp Birliği GDÜ'lerin sağlık açısından tehlikeli olduğunu iddia etmemekle birlikte, bu ürünlerin güvenirliği ve uzun vadedeki etkileri konusunda yeterli bilgi ve kanıt olmadığı için temkinli yaklaşımı ve yakın takibi önermektedir.
İngiliz Tıp Birliği'nin bu duyurusundan sonra Amerikan Tıp Birliği (AMA) de konuyu yeniden gündemine almıştır. Amerikan Tıp Birliği'nin, biyoteknolojinin topluma yararlı olduğunu savunan 10 yıllık politikası, GDÜ'lerin ticari tüketime sunulmasından öncesine dayanmaktadır. AMA'nın GDÜ'lerin tamamen güvenli olduğunu öne süren deklarasyonu tıp dünyasında hakim olmaya başlayan görüşe karşıttır. AMA'nın "bu tür ürünlerin özel etiketlemeye tabi tutulması için yeterli bilimsel kanıt bulunmadığı" açıklaması bazı bilimsel verileri göz ardı etmektedir. Araştırmacılar GDÜ'lerle ilgili güvenlik testlerinin yeterliliğini sorgularken, AMA ile FDA durumu bütünüyle görmezden gelmektedir. AMA deklarasyonundaki şaşırtıcı noktalardan biri de antibiyotik direnç genlerinin "eğer mümkünse kullanılmaması"nın önerilmiş olmasıdır. İngiliz Tıp Birliği ise bu belirteç genlerin hastalığa neden olan bakterilerin yapısına katılması ve onları antibiyotiklere karşı dirençli kılması olasılığına dikkati çekmektedir.
Ekolojik Etkiler
Genetik modifiye bitkilerin ekolojik açıdan olumsuz etkilerini gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. ABD'deki Cornell Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada, genetik mühendisliği yoluyla böcek öldürücü gen aktarılmış Bt mısırı poleninin Kuzey Amerika'da yaygın bulunan Monarch kelebeğinin larvaları üzerinde öldürücü etkileri saptanmıştır (Nature vol. 399, p. 124, 20 May 2000). Monarch kelebekleri mısır bitkisi üzerinde beslenmediği halde, Bt mısırı polenlerinin kelebeğin temel besin kaynağı olan ipekotu üzerine ulaşması öldürücü sonuç doğurmaktadır. Bu olumsuz etkinin, bu tür ürünlerin dünyada yaygın olarak yetiştirildiği göz önüne alındığında, gelecekte biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açması beklenmektedir. Transgenik Kirlenme ya da Genetik Sürüklenme
Tarımsal ürünlerin genetik mühendisliği yöntemleriyle değiştirilmesi biyolojik türler arasındaki duvarların aşılması sonucu evrimin işleyiş mekanizmalarına müdahale etmektedir. Doğa farklı türler, cinsler ya da ailelere ait genlerin karışmasına izin vermez. Ancak genetik mühendisliğinde bu genler kolaylıkla bir araya getirilmektedir (rekombinasyon). Roundup Ready geni ve Bt geni toprak bakterilerinden izole edilerek soya ve mısır bitkilerine aktarılmıştır. Bu ürünlerden gen kaçışı yabani otların ve doğada bulunan benzer cinsteki bitkilerin genetik bileşimini değiştirebilir.
Transgenik kirlenme, genetiği değiştirilmiş ürünlerin polenlerinin organik çiftlikler de dahil olmak üzere diğer alanlara yayılması sonucu gelişmektedir. GD ürünlerle doğal ürünler arasındaki bu çapraz tozlaşma yeni bitki türlerinin oluşumuna yol açabilir. Herbiside dayanıklı GD ürünlerin polenleriyle tozlaşan doğal bitkiler herbiside dayanıklı süper yabani otlara dönüşebilirler. Aynı durum insektiside dirençli tarım zararlılarının ortaya çıkmasında da rol oynayabilir.Danimarka'da 1996 yılında kanola üzerinde yapılan bir çalışma tarım ürünlerine aktarılan genlerin doğadaki yabani bitkilere kolaylıkla yayılabildiğini göstermiştir. Genetiği değiştirilmiş patates ile yapılan ekim çalışmalarında GD bitkilerle doğal bitkiler arasında yüksek oranda gen akışı saptanmıştır. GD patateslerin 1.1 km uzağına ekilen doğal patateslerin tohumlarının %35-72'sinde transgen varlığı saptanmıştır.
GDO`lar Neden Tehlikeli Olabilir?
Genetik mühendisliğinin kullandığı yöntem konvansiyonel üretimden oldukça farklıdır. Konvansiyonel üreticiler genetik yapısı benzer olan yakın akraba organizmaları melezleyerek onbinlerce geni aktarmaktadırlar. Günümüzün genetik mühendisleri ise birbirleriyle uzaktan ilişkili ya da hiç ilişkili olmayan türler arasında bir seferde yalnızca birkaç gen aktarabilmektedir. Ekin üretimine bu tür genlerin dahil edilmesi doğal değildir ve etkileri bilinmemektedir. Bu üretim şekli, geleneksel üretimi devre dışı bırakan ve doğada var olmayan gen kombinasyonları oluşturmaktadır.
Bu genetik değişiklikler doğal yollardan oluşan genetik değişikliklerden -tozlaşma gibi çok farklıdır. Biyolojik çeşitliliğin doğal olarak şekillenmesi milyonlarca yıldan beri devam etmekte olan bir süreçtir. Bu süreç doğal seleksiyonu, türler arası ilişkileri ve farklı canlı türlerinin yaşama alanlarının belirlenmesini içermektedir. Farklı türler farklı şartlarda yaşamaya uyum sağlamıştır ve bu şartlardaki ufak değişiklikler dahi türlerin kaybına yol açmaktadır. Türlerin doğaya uyum sağlamasındaki en büyük etken biyolojik çeşitliliğin korunmasıdır.
GDO gelişimi, doğal yollardan olan bitki ve hayvan üreme şekillerinden çok daha hızlı ilerlemektedir. Bu durum yeni yaşam formlarının gelişmesine yol açma ve bunu dünyanın evrimsel gelişimine uygun olmayacak şekilde ve kontrol edilemeyecek hızda yapma potansiyeline sahiptir. Yeni gen kombinasyonlarını tarım ürünlerine yerleştirmeyi amaçlayan genetik teknikler, ekolojik dengeleri değiştirerek biyolojik çeşitliliği çok ciddi şekilde tehdit edebilir. Suni türlerin yaygın kullanımı genetik varyasyonu -genetik çeşitliliği- ve buna bağlı olarak da biyolojik çeşitliliği azaltır. (Türkiye biyolojik çeşitlilik açısından çok zengin bir ülkedir. 3 bini endemik olmak üzere 9 bin farklı bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır.)
Bu tür üretimin çevreye olan riskleri hatırı sayılır boyuttadır. GDO ekinler, çevreye bir kez yayıldıklarında kalıcı olmaktadırlar. İkinci bir şansa izin vermezler. Birçok GDO ekini zararlı bitki öldürücülerine karşı dirençli kılınmaktadır. Haşerelere ya da susuzluğa dayanıklı tarım ürünlerinin kullanımı bazı avantajları beraberinde getirebilir fakat aynı zamanda ekolojik dengeye, sürdürülebilir tarıma olumsuz olarak da etkileyebilir. Örnek olarak, haşerelere dayanıklı bitkilere, kimyasal ilaçlar daha fazla ve az kontrollü olarak kullanılabilir ya da böceklere karşı dayanıklılık ya da toksin genleri içeren bitkiler, bu ürünler için yararlı böceklere de zarar verebilir. Kullanılan bu direnç genleri diğer yabani türlere geçebilir ve bu türler de zararlı hale gelebilir.
1999 yılında yapılan bir çalışma, Bacillus thuringenesis ya da B.t., adlı bir bakteriden alınan, haşerelere dayanıklılık genini taşıyan mısır bitkisinin polenlerinin tozlaşma yoluyla Kral kelebeklerinin ölümüne yol açtığını göstermiştir. Bu tür kelebekler mısır yemedikleri halde, rüzgar yoluyla havaya karışan mısır polenlerinin beslendikleri bitkilere karışmasından ötürü zarar görmüşlerdir. Bt, toksinleri bir çok tür böcek ve larvayı fark gözetmeden zehirlemektedir. Bu bulgular hala tartışılmaktadır ve henüz bir sonuca varılamamıştır.
Diğer bir risk ise böceklerin kullanılan genlerin ürünleri olan toksinlere karşı dayanıklılık geliştirme riskidir. Daha önce kullanılan haşere ilacı DDT ye karşı bir çok örümcek çeşidi dayanıklılık geliştirmiştir. Aralıksız olarak toksin üreten bitkiler, böcek öldürücülere dayanıklı böceklerin evrimini hızlandırabilir. Böyle bir böcek türü çiftçinin böceklerle savaştaki silahını elinden alabilir ve çevreye çok daha fazla zarar vermesine yol açabilir.
Daha ciddi bir risk ise suni olarak yerleştirilmiş genlerin tozlaşma yoluyla başka türlere hatta asalak bitkilere geçmesi olasılığıdır. Bu zararlı bitkiler böylece haşerelere karşı dayanıklılık özelliği kazanacaklardır. GDO bitkiler yine tozlaşma yoluyla diğer manipule edilmemiş bitkileri de etkileyebilir. Çevrebilimciler GDO`ların çevreye en zararlı etkisinin gen akışı olduğunu düşünmektedir. Böceklere, hastalıklara ve zorlu büyüme koşullarına karşı direnç sağlayan genler, yabani otlara rekabet üstünlüğü kazandırarak aşırı büyümelerine yol açabilir.GDO ekinlerinin yaygınlaşması, tek tip ekiminde artmasına sebep olacak, gıda güvenliğinin temeli olan bitki çeşitliliğini tehlikeye atacaktır.
Yeni türlerin ya da yeni/suni genlerin ticari amaçla kullanımı, yukarıda sayılan nedenlerden ötürü, sağlıklı ve dengeli bir çevre için gerekli olan türler arası ilişkileri kötü yönde etkileyebilir. Bugün doğal sistemler, yoğun çevre kirliliği dolayısıyla, biyolojik çeşitliliği ve buna bağlı olarak genetik mirası çok hızlı bir şekilde kaybetmektedir. GDO içeren tarımsal ve hayvansal ürünlerin kullanımı bu tehlikeyi arttırmakta ve çevreyi ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Bu tür genler içeren tarımsal ve hayvansal ürünler toplum sağlığı içinde bir tehdit oluşturabilir. Tarım bitkilerine yerleştirilen yeni genler alerjik reaksiyonlara sebep olabilir. Avrupa ve Amerika da bir çok kişi fındık, un ya da diğer besinlere karşı alerjik reaksiyonlar göstermektedir. Bunun yanında bu ürünler insan sağlığını henüz bilinmeyen şekillerde de etkiliyor olabilir.
Yaklaşık son 10 yıldır GDO`lar büyük ölçekte ekimi yapılan ekinlere dönüşmüştür. Bu bitkiler aralarında Arjantin, Kanada, Çin, Güney Afrika, Avustralya, Almanya ve İspanya'nın da bulunduğu 13 ülkede 53 milyon hektarlık bir alanda ekiliyor. Amerika ve Arjantin, dünyada genetik olarak değiştirilerek üretilen tarım ürünlerinin yüzde 90`ını yetiştirmektedir. Bu ülkeleri Kanada ve Çin Halk Cumhuriyeti izlemektedir. Dünyada ticari olarak üç şirket GDO yetiştirmektedir; Monsanto (Pharmacia), Syngenta (eski adıyla Novartis/Astra Zenica) ve Aventis.
GDO teknolojisinin çoğu Üçüncü Dünya ihtiyaçları düşünülerek geliştirilmemiştir. Aksine bu teknikler sanayileşmiş dünyadaki büyük ölçekli tarım için geliştirilmiştir. Teoride, GDO teknolojisi örneğin kuraklığa, sıcağa, soğuğa ve virüslere karşı dirençli ekinler geliştirmeye katkı sağlayabilir. Pratikte ise gıda üzerinde “fazlası ile çok gücü, fazlasıyla az ele teslim ediyor“. Gıda güvenliğine katkı yapabilmeleri için, GDO ürünlerinin insanlar ve çevre için güvenli olduklarını, küçük ölçekli çiftçilerin geçim kaynaklarına zarar vermediklerini ve bu çiftçilerin bu teknolojiye ucuz ve kolay erişebileceklerini kanıtlaması gerekir. Bu teknoloji hakkında hala bilinmeyen pek çok nokta olduğu için bu çok uzun bir süre alacaktır.
Yurt Dışındaki Yasal Düzenlemeler
Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinde, GDO`ların ticarileştirilmesi, izne, ruhsata, bağlı olarak yürütülmektedir. AB ve ABD arasında GDO`ların ruhsatlandırılması konusunda büyük farklılıklar vardır .
Avrupa Birliği, biyoteknolojik ürünler için pazar sağlarken, vatandaşlarının sağlığını ve çevreyi koruyabilmek için genetik olarak değiştirilmiş organizmaların kullanımını düzenleyen özel kanunlar çıkarmıştır ve bu kanunlar 1990 yılından beri yürürlüktedir. Avrupa ülkelerinde herhangi bir GDO ya da GDO içeren bir ürün pazara çıkmadan önce, insan sağlığı ve çevre için tehlikelerinin belirlenmesi amacıyla adım adım bir risk analizine tabii tutulmaktadır. Bu risk analizinin amacı genetik olarak değiştirilmiş organizmaların pazara çıkmadan önce, çevreye ve insan sağlığına uzun vadede ya da kısa vadede, dolaylı ya da direk olarak verebileceği potansiyel zararlarını tespit edebilmektir. GDO güvenliği, bu organizmada kullanılan genin karakteristik özelliğine ve uygulamasına bağlı olarak değişmektedir.
Avrupa Birliği ülkeleri, ABD`nin aksine, bu ürünlerin markete çıkmadan önce etiketlenmesini 1997 yılından beri yasal olarak kontrol etmektedir. Haziran 2000`den beri sadece GDO değil aynı zamanda GDO ürünlerinden gelen herhangi DNA ve/veya protein içeren tüm ürünler etiketlenmektedir. Bunun yanında genetik olarak değiştirilmiş tohum çeşitleri de açıkça etiketlenmek zorundadır.Etiketleme için yüzde1 GDO üst sınır olarak konulmuştur. Yüzde 1'den daha fazla GDO içeren tüm ürünler etiketlenmektedir. Bugün Avrupa'da da GDO içeren hayvan yemlerinin etiketlenmesi için yasal bir uygulama bulunmamaktadır.
Türkiye`de Durum
GDO Türkiye`ye girmesi ve üretilmesi biyolojik çeşitliliğin korunması açısından ve ekonomik açıdan gerekli olan bilimsel çalışmalar yapılmadığı için büyük riskler taşımaktadır. Dışalımla girebilecek transgenik ürünler Türkiye`deki zengin biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir.
Türkiye, Biyogüvenlik Cartagena Protokolüne imza atan ülkeler arasında bulunmaktadır. Bu protokolün amacı insan sağlığı üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınır ötesi hareketler üzerinde odaklanarak, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır. Bu protokolle ilgili olarak hazırlanmış olan bir yasa tasarısı TBMM`de onaylanmak üzere beklemektedir.
Öte yandan Türkiye`de 1998 yılından bu yana transgenik alan denemelerine başlanmıştır. Bu çalışmalar Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Araştırma Enstitüleri tarafından yürütülmüştür. Bu araştırmaların sonuçlarının yeterli olmadığı kanısına varılarak, bu denemelerin tekrarına karar verilmiştir.
Türkiye'de Avrupa Birliği`ne girmeye aday bir ülke olarak bu konuda kontrol ve denetlemeye yönelik ciddi yasal boşluklar vardır. GDO içeren ya da bu organizmalar kullanılarak üretilen gıda maddelerin pazara çıkıp çıkmadığı eğer çıktı ise bu ürünlerin böyle bir uygulamaya tabi olduğuna dair bir uyarı taşıyıp taşımadığı konusunda kamuoyu yeterince bilgilendirilmemektedir.
Hayvan yemi olarak kullanılan mısır ve pamuk küspesinin yüzde 90'ı Amerika'dan ithal edilmektedir. Amerika'da GDO içeren hayvan yemleri etiketlenmemekte ve geleneksel olarak üretilen hayvan yemleri ile aynı şekilde işlem görmektedir. Özellikle bu yemlerin taşınması sırasında çevreye bu tohumların bulaşma riski vardır. Bu tohumlar uzun süre toprakta kalabilir. Dışalımla girecek GDO ürünlerinden olası bir gen kaçışı yabani türleri de etkileyebilir ve doğal gen kaynaklarını geri dönülmez bir biçimde etkiliyebilir. Ayrıca bu tür ürünlerin girişinde gümrüklerde ithal edilen ürünün GDO içerip içermediğini gösterecek hiç bir kontrol yapılmamaktadır.
Bu konuda sorulması gereken diğer bir soru da, bu yeni ürünlerin Türk çiftçisini nasıl etkileyeceği ve Türk tarımının ihtiyacına cevap verip vermediğidir. Bu soruların yanıtları için kapsamlı bir sosyo-ekonomik inceleme yapılması şarttır. GDO`lar ürün çeşitliliğini azaltmakta ve çiftçiyi monokültüre yöneltmektedir.
GDO`lar hakkında süren tartışma ve belirsizlik ortamı devam etmektedir. Bunun sebebi bilimsel belirsizlikler ve bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Genetik biliminin bu gün bulunduğu nokta GDO`lar hakkında açık ve tatmin edici bir cevap verememektedir. Bunlara ek olarak biyoteknoloji henüz çok yeni bir bilim dalı olup tam olarak incelenmemiştir. GDO`ların çevre ve insan sağlığına etkilerinin incelenmesi sadece genetik bilimini değil aynı zamanda botanik, ekoloji, hayvan ve böcek bilimi, viroloji, tıp ve diğer bilim dallarını da içermektedir. Dolayısıyla GDO`ların incelenmesi oldukça kompleks ve bir çok dalı içeren bir yaklaşımla yapılabilir. Bu bilim dalı henüz çok yenidir ve bu teknolojinin laboratuardan doğaya geçmeden önce bir çok ekolojik araştırmanın yapılması gerekmektedir.
GDO`ya Hayır Platformu`nun Talepleri
1. Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO`lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. Bunların Türkiye`ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.
2. GDO`lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yok eden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı, GDO`lu tarım yapılmamalıdır. Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır.
3. GDO`lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO`lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde “ne olduklarını“ belirten “etiketlerin“ olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi insiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır, diye düşünüyoruz.
4. GDO`lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO`lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta, Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye`ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.
5. GDO`lu ürünlerin %98`i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı`nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.
6. Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO`lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler, ancak bu şekilde oluşturulabilir.
7. Ulusal Biyogüvenlik Komitesi`ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır.
8. GDO`lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan memorandumlar, sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır.
9. Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye`deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.
10. Cartagena Protokolü olarak tanımlanan Uluslararası Biyogüvenlik Çerçeve Sözleşmesi 24 Ocak tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Ancak, Cartagena Protokolü, ulusal acil eylem planı ve gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ile gerçek anlamda yürürlüğe girebilecektir.
GDO`lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi`nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.
11. Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO`lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.
12. İnsan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir.
13. Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için laboratuvarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir.
14. Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı, gen kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır.


