Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Goethe
(Hayatı - Biyografisi)
Johann Wolfgang von Goethe, 28 Ağustos 1749′da Frankfurtda doğdu. Varlıklı bir aileden geliyor. Küçük yaşta Fransızca, Latince ve Eski Yunanca öğrendi, güzel sanatlar ve tiyatroyu tanıdı. 1765′de hukuk eğitimine başladı ancak hastalanıp evine döndü. Din ve mistisizmle tanışması bu dönemdedir. İyileşince, hukuk eğitimini Strasbourgda tamamladı. Dil üzerine araştırmalar yapan Herderle dostluk kurdu. 1775′de Weimar Dükü tarafından elçilik danışmanlığına atandı ve 1782′de von unvanını aldı. 1786′da Romaya giderek güzel sanatlar alanında incelemeler yaptı. Sicilyada botanikle ilgilendi. Almanyaya dönüşünden sonra evlendi. Bu sıralarda Jena kentinde ikamet ediyordu ve Schillerle de burada tanıştı. Yaklaşık on yıl süren dostlukları sırasında, iki yazar olumlu anlamda birbirini her yönden etkilediler. Siyasi karışıklar ve toplumsal patlamalara, 1805′de Schillerin ölümü de eklenince çok sarsılan Goethe, Jenadan ayrıldı. Yaşı da hayli ilerlemişti, köşesine çekildi; yazdı, durmadan yazdı ve hayatının en üretken dönemini geçirdi. 22 Mart 1832′de Weimarda öldü.
HAKKINDA YAZILANLAR
Ayıplı bilim olur mu?
Özcan Ünlü
Türkiye 7 Mayıs 2001
Böyle bir ülkede yaşıyoruz biz Şikayetçi değiliz ama Sesimiz kısılana kadar sevgimizi haykırabileceğimiz dağların gölgesinde yaşamayı seviyoruz çünkü
Ah, bir de bu ülkedeki insanlar, birbirlerini dağların, denizlerin, ağaçların birbirlerini sevdiği kadar sevebilse
Ağlamayı bir onur meselesi haline getirebilse
Gülmeyi, yorulmadan düşünmeyi
Düşünen beyinlerine sahip çıkmayı
Yılmaz dışarı!
Geçen hafta içinde, Alman edebiyatı konusunda yaptığı ciddi araştırmalar, yayımladığı kitaplar, sunduğu tebliğlerle çok iyi tanıdığımız Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmazın görevine son verildiği haberini aldık. Harran Üniversitesinde yedi yıldır çeşitli idari görevlerde bulunmasının yanısıra bugüne kadar, özellikle Goethe üzerine yayımlanmış üç eseriyle edebiyat dünyasında adından söz ettiren Yılmazın görevine son verilme sebepleri üzerinde durmak istemiyorum ama gerekçe olarak gösterilen bazı maddelerin tutarsızlığı aklımı karıştırdı. Görevli olduğu bölümde öğrenci olmadığı için böyle bir tasarrufa gidilmesine rağmen hâlâ iki öğretim görevlisinin aynı bölümde tutulması, yayımlanmış eserlerinin dikkate alınmaması, çeşitli panellerde sunulan tebliğlerin gözardı edilmesi, üniversiteye kazandırdığı onlarca kitabın bir kalemde silinip atılması vs Bilimsel çalışmalar yapmadığı iddia edilen Yılmazın, bu hafta içinde Alman Goethe Enstitüsünün davetlisi olarak Almanyaya (Weimar) gideceğini ve buradaki bir sempozyumda Goethe üzerine tebliğ sunacağını hatırlatmak isterim.
Basit hesaplar
Hepimiz beyin göçünün karşısındayız. Değerli insanların bu ülkeye gerekli olduğunu yazıp-çiziyoruz. Ama gelin görün ki, ucuz hesaplar ve basit gerekçelerle onlarca yılda zor yetişen insanlarımızı küstürmekte oldukça cömert davranıyoruz. Bunu yaparken öne sürdüğümüz ana gerekçelerin arkasında yatan art niyeti de yıllardır anlamıyoruz, anlayamıyoruz.
Dürüstlüğün, hizmet aşkının, samimiyetin yerini küçük hesaplar aldığı günden beri kayıplar ülkesine yeni yolculuklara çıkmadık mı? Bıkmadık mı basit denklemleri çözmek için ana sermayeyi tüketmekten?..
Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz, bu ülkenin kendi alanında yetiştirdiği değerli isimlerden biri. Onu -hangi görünür veya görünmez gerekçelerle olursa olsun- harcayanlar, şimdi kendileri oturup, Goethe ve İslâmiyet (Timaş), Goethenin Doğu-Batı Divanında Cennet Bahsi (Timaş) ve Doğu-Batı Divanını (İyiadam) hazırlasınlar bakalım!
Yılmazın eserleri
Harran Üniversitesindeki görevine son verilen değerli bilim adamı Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmazın, edebiyat dünyamıza kazandırdığı üç eserden söz etmek istiyoruz.
Goethe ve İslâmiyet: İslâm dini ve Hz.Peygambere olan hayranlığı ile tanınan Alman şairi Goethe, Hristiyan-Batı dünyasında İslâm dinini aslı gibi göstermeyen eserlerin aksine, kendi eserlerinde bu yüce dini diğer bütün dinlerin üstünde tutmuştur. Yılmaz, Goethe ve İslâmiyet isimli eserinde bu önemli konuyu ele almaktadır. Kitap, Timaş Yayınları arasında çıktı.
Goethenin Doğu-Batı Divanında Cennet Bahsi: Bayram Yılmaz, bu kitabında, Goethenin şaheser haline gelmiş olan Doğu-Batı Divanı üzerinde duruyor. Goethe, büyük bir hayranlık duyduğu İslâm dünyasını bizzat gezip, gözlem yapma imkânı bulamamış olmasına rağmen, doğru tesbitleriyle bugün bile okuyanlarını kendisine hayran bırakmaktadır. Bu kitap da, Timaş Yayınları imzasını taşıyor.
Doğu-Batı Divânı: Goethenin dünyaca bilinen Doğu-Batı Divânı, bir şaheser olmasının yanısıra, adeta iki dünyanın kavşağı olma özelliğini de taşıyor. Züleyhânın, Hâtemin, Hâfızın sesleri arasında başlayıp biten divân, yaklaşık iki yüzyıl sonra aslından birebir yapılan tercümeyle Türk okuyucusunu selâmladı. Bu kitabın nâşiri ise İyiadam Yayınları
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Faust
Ruhunu şeytana satan ünlü bir Alman büyücüsü Dr. Faustun efsanesinden konusunu alan bu eser Goethenin bütün hayatını kaplar.
Faustun ilk monoloğu ile Wagnerle konuşması, Mephistophelesin üniversite öğrencisi ile olan sahnesi, Auerbach Meyhanesi sahnesi ve Margaretenin öyküsü 1773-1775 yıllarında yazılmıştır. Ama Margaretenin öyküsünde Valentinin Ölümü ile Walpurgis Gecesi daha o zamanlar yer almış değildir. Bunlar Urfaust adını taşıyan Faustun ilk biçimini ortaya koyarlar. Bu Urfaust, Goethenin ölümünden çok sonra bulunmuş ve 1887 yılında Erich Schmidt tarafından yayınlanmıştır. Şairin Strum und Drang döneminin ürünü olan bu parçalar belki bütün kitabın en lirik parçalarıdır.
Urfaustun yazılışından on iki yıl sonra Goethe eserini yeniden ele almış ve ona İtalyada yazdığı parçaları eklemiştir. Bu yeni eklenen parçalar Büyücü Kadının Mutfağı, Valentinin Ölümü, Yüce Ruha Başvurma sahneleridir. Sözleşme sahnesinin kimi dizeleri de burada değiştirilmiş ya da bunlara yenileri eklenmiştir. Bu yeni parçalarda Goethenin daha olgunlaştığı görülmektedir. Coşku biraz daha dizginlenmiş ve ölçülülük bütün esere egemen olmaya başlamıştır. Mephistopheles alaycı, kurnaz, aldatıcı yüzünü yitirmemiştir ama dünyaya ve ruha biçim veren bir varlığa dönümüştür. Goethe ile Mephistopheles arasındaki uçurum da iyiden iyiye dolmuştur. Faust şeytanıyla sözleşme imzalamak için artık zorluk çıkarmayı düşünmez.
Goethe, Shillerin eleştirileri ve üstelemeleri üzerine 1797 yılından 1801 yılına kadar yeniden Fausta eklemeler yapmaya başlar. İthaf, Tiyatro Üzerine Öndeyiş, Gökyüzü Sahnesi, İkinci Monolog, Şehrin Kapısı Önünde Gezintinin Mephistophelesin sahnede görünmesine kadar olan bölümü, Walpurgis Gecesi ve Helenanın Dönüşünün ilk 265 dizesi bu yıllarda yazılmıştır. Yayıncı Cottanın üstelemeleri üzerine Goethe Sözleşme sahnesini de 1804 yılından sonra yeniden ele almış, bu sahneye 1806 gününde tamamen son vermiş ve kitap 1808 yılında Goethenin eserlerinin sekizinci cildi olarak Faust, Eine Tragödie adıyla yayınlanmıştır.
Faustun bu ilk bölümünde, Goethe, hayata verdiği önemi ortaya koyar. Hazlarım bu dünyadan fışkırıyor, acılarımı bu güneş aydınlatıyor sözleri, Faustun yeryüzündeki insanın alın yazısı görüşünü belirtir. Hiç kuşkusuz, insanoğlu çabaladığı ve araştırdığı ölçüde yanılır. Yanılgının ta kendisi olan hayat, acılara ve hatalara olanak sağlar. Ama insan yine de içinde iyiliği taşır ve doğru yolu görür. Faustun ruhunda iki şey sürekli bir çatışma halindedir. Onun ruhu bir yandan uzak ve yüksek ülkelere doğru yönelmek isterken, bir yandan da aşkla sıkı sıkıya bağlanmış olan yeryüzüne dört elle sarılır. Fakat Faustun ruhundaki bu bitmek tükenmek bilmeyen çatışma, hayata o yüce değerini kazandırır. İnsan hayatı böylece, gerçeğin yaşanması dolaylarında yeniden bütünlenmek üzere parçalanan bir uyumu andırır. Ama Faust kaçıp giden ana hiç bir vakit Aman dur gitme, sen çok güzelsin diyemez. Şu var ki, Faustun bin güçlükle ilerlediği hayat yolunun üstünde, Tanrının yüzü, meleklerin arasından beliriverir. Bu da insanın alınyazısının dünya gizemini aşan bir anlam kazanmasına yol açar.
Goethe 1816 yılında Şiir ve Gerçeki yazarken Faustun ikinci bölümünün bir şemasını çizmiştir. Ama ikinci bölümü 1826 yılında yazmaya başlar. Goethe şiirini yeni bir düzeye oturtmak düşüncesindedir artık. Ariel Öndeyişi vesilesiyle Eckermanna şunları söyleyecektir. Kahramanımın gözle görülür tükenişinden yeni bir hayat yaratabilmek için ona bilincini yitirmekten ve onu tükenmiş saymaktan başka ne yapabilirdim? İşte Goethe bu yeni hayatı anlatabilmek için daha beş yıl çalışmak zorunda kalmıştır. Helenanın öyküsü 1827 yılında yazılmış ve bu, Goethenin eserlerinin dördüncü cildinde Helena, Romantik ve Klasik Görüntü Oyunu adıyla yayınlanmıştır. 1828 yılında on ikinci ciltte ise birinci perdenin bölümü ile İmparator rayındaki ilk sahneler yer alır. Klasik Walpurgis Gecesi ile birinci perdenin son bölümü ise daha çok 1830 yılının ilk aylarında yazılmıştır. Bir yıl öncesinin sonbaharında başlanan beşinci perde de 1830 Ocak ayında biter. Faustun ölüm sahneleri ise, çok önceleri, 1800 yılında yazılmış, son yıllarda ise yeniden gözden geçirilmiştir. Dördüncü perde de 1827-1831 yılları arasında birçok kez yazılmış ve düzeltilmiştir. Goethe 22 Mart 1832 gününde öldüğü vakit daha hala İkinci Faust üzerinde çalışıyordu. Ama artık ona bitmiş gözüyle bakıyordu. Nihayet o yılın sonbaharında Goethenin eserlerinin kırk birinci cildi, ölümünden sonra yayınlanan eserlerinin de birinci cildi olmak üzere bu ikinci Faustda Faust, Beş Perdelik Tragedyanın İkinci Bölümü (Faust, Der Tragödie zweiter Teil in fünf Akten) adıyla yayınlanır.
Goethe bu eserine bütün hayatı boyunca içinde biriken ve kafasında yer eden şeylerin tümünü dökmüştür. İnsanın kendi kendisiyle çatışması, Tanrıyla ilişkisi, insanın doğa içindeki işlevi, insanın toplumla ilişkileri, yeni çağ insanının eski çağla ilişkisi, insan gücünün sınırları, hayat sorunlarının çözümü temaları bu eserin çatısını oluşturur. Faust çeşitli zamanlarda yazıldığı için çeşitli yapılar gösteren bir eserdir. Ama yapıdaki bu eşitlilik eserin büyüklüğünü de yaratmaktadır. Eserde gerçek ile mitos elele vermiş gibidir. Bütün ayrıntılarıyla okurların önüne serilen gerçek, öyle gizliden gizliye kalıp değiştirir ki bunun mitosa dönüşmesinin kimse farkına varmaz.
İkinci Faustta eserin tonu oldukça değişir. Birinci Faustta hayat olduğu gibi, kendi gerçeğiyle ya da sürüp giden bir büyü içinde gösterildiği halde ikincisinde renkli yansıları ile usun onu kavramış olduğu biçimde canlandırılır. Öte yandan dünya, Faustun iç yaşantısının bir işlevi olmaktan çıkar. Faust sadece bir birey olarak dünya içindeki yerini düşünür. Goethe İkinci Faustta doğacı görünüşü de bir yana bırakmış ve dünyayı simgesel bir varlık gibi görmeye başlamıştır. Goethe bu nokta üzerinde özellikle durmuştur. Bu yüzden de İkinci Faust bu temayı işleyen Şirin Bir Yer sahnesiyle başlar.
İkinci Faust, Faustun ruhunu gökyüzü katlarına çıkaran meleklerin eylemiyle son bulur. Melekler acı çekmeye çalışan ve acıyı arayan kişiyi biz de kurtarabiliriz der. Faustun ruhu göklerin en üst katına vardığı vakit, şimdi sevgilisinin bağışlanması için yalvaran Margaretenin ruhu da kendisini izler. Eserin bu biçimde sona ermesi birçok eleştirilere yol açmıştır. Protestan bir öyküye Katolik bir son vermekle suçlamışlardır Goetheyi. Kimileri de Faustun gökyüzüne yükselirken bir an için bile olsa Meryem Ananın önünde diz çökmesini yadırgamıştır. Hıristiyanca bir temel üzerine oturtulmuş bir eserde aşkın, kadın biçiminde canlandırılması da doğru bulunmamıştır. Hele bu aşkın Yunanlıların Erosuyla aynileştirlmesi ise hiç iyi karşılanmamıştır.
Eserin başkişisi Faust, iki ruh taşıyan bir insandır. Faustun birinci ruhu dünya işlerine sıkı sıkıya bağlıdır, ikincisi ise gökyüzüne yönelmiştir. Hayata olan sevgisi kimi zaman Wertherde olduğu gibi umutsuzluğa, kimi zaman da Prometheusta olduğu gibi başkaldırmaya götürür onu. Bu hayat, Doktor Faustu boyuna erişilemeyecek amaçlara da iteler. Ama onun hep değişik amaçlara yönelmesinin bir nedeni de hiçbir şeyle tatmin edilmeyeşidir. Öyle ki Faust zaman ve uzam dışı ülkede Yunanlı Helenayı bulduğu vakit bile mutluluğa erişemez. Çünkü onun istekleri boyuna yenilenmektedir. Ne var ki, yükseklerden bir ses kendisine o güçlü denizi sahillerden uzaklaştırmasını ve böylece yüce neşeyi ele geçirmesini buyurduğu vakit en son ve en yüksek zaferi elde etmiş olur. Bu zafer Faustun ilk yaşantılarından başlayarak içinin darlığından kendisini kurtaran atılıma dek süren yolun son noktasıdır. Ama Faustun mutluluğa erişebilmesi çevresindeki insanların da bu mutluluktan pay almalarını gerektirir. Faustun Baucis ile Philemon adındaki bir karı kocayı kulübelerinden kurtarmaya çalışması bu yüzdendir.
Faustun çeşitli amaçlara yönelmesi bir de hayatın temel bir ilkesine dayanır. O temel ilke de şudur: Her şey eylemdedir, zaferin yoktur Margaretenin öyküsünden Faustun yenik olarak çıkmasının nedeni işte budur. Bu öyle bir yenilgidir ki Faustun bir daha doğrulamayacağı düşünülebilir. Oysa İkinci Faust şirin bir yüzle başlar. Faust çiçeklerle donanmış bir çayırda uzanmıştır. Çevresinde hava perileri uçuşur. Arielin şarkısı da ona bütün acısını ve bitikliğini unutturur. Bu, unutmanın türküsüdür. Faust yükselmesini engelleyen her şeyden yakasını sıyırmanın erdemine sahiptir. Ayrılmalar, kopmalar Fausta yeni bir hayat için gerekli bütün gücü de verir. Öte yandan vicdan acısı da Faustun üstüne öyle uzun boylu çöküp kalmaz. Çünkü saf insanlık duygusu ondaki hataları silip süpürdüğü gibi, onu yüksek bir hayata elverişli bir hale de getirir. Bu saf insanlık duygusu Faustta iki biçimde belirir. Birincisi, Faustu boyuna en yüksek olana doğru iteleyen hızdır. İkincisi de ölümsüz dişi temasında biçim kazanır. Ölümsüz dişi ya da ölümsüz kadın teması ise en olgun biçimine Helena öyküsünde ulaşır. Helena bir an için elde edilse bile hayatın en büyük anlamını taşır. Aşk böylece mutlu anla ölümsüzlük arasında bir aracı rolündedir. Çünkü ölümsüzlük bir anlık mutluluktaki zamanın ortadan kaldırılmasıyla elde edilir.
Faustun varmak istediği amaçlar insanların ahlak duygusunu bereleyecek niteliktedir. Bu insan haklarına bir saygısızlığı da doğurur. Ne var ki, bu ahlaka Tanrı da karşı çıkmaz. İnsan doğurabilmek için yere düşmek zorundadır. Burada Faustun bağışlanmasının ilkesi de saklıdır. Eserin sonunda melekler şöyle diyecektir: Yükselmek için yılmadan çalışanı biz de bağışlayabiliriz. Ama Faustun bağışlanması sadece eylemden eyleme koşmasına da dayanmaz. Bu, bir de aşkın bir armağanıdır ona. Bu armağanı da Faustun canice aşkının kurbanı olan Margarete, Meryem Ana katında Faust için yalvarmakta sağlar. Böylece o ölümsüz hızla, o ölümsüz kadın, eserin sonunda yeniden birleşmiş olur.
Birinci Faustun gerilimini sağlayan Margarete öteki adıyla Grechen, Goethenin aşk serüvenlerinde yer alan kadınların bir toplamı niteliğindedir. Bu tipin yaratılmasında bir çocuğu öldüren bir kadının idam edilmesinin Goethe üzerinde yaptığı etki de rol oynamıştır. Margaretenin Shakespearein Ofelyasıyla (Hamlet) kimi benzerlikler taşıdığı çok söylenmiştir. Ofelya ise iç dengesini yitirmiş ve deliliğin eşiğine dayanmıştır. Margaretenin gelecek üzerine delice düşünceler öne sürmesi şimdilerin ve geleceğin biçimini değiştirmesinden gelir.
Margarete Wertherdeki Charlottenin kız kardeşine de benzetilmiştir. Kilise sahnesindeki Margarete ise çok daha başka bir Margaretedir. Bu sahnede Meryem Anaya yalvaran Margarete ise sembolik bir kişilik kazanır. Bütün bunlar bir yana, Margarete eserin en şiirsel kişisidir. Mephistophelese gelince, bu tip alayları ve nükteleriyle Aydınlanma Çağının en aydınını andırmaktadır. Mephistopheles şeytan olduğu halde Tanrı onu yanından kovmaz. Dahası, onunla konuşmaktan zevk alır. Çünkü şeytan var olmamış olsaydı insanlar huzur içinde uyuşup kalacaklardı. Tanrının Mephistophelese özgürlük tanıması yaratıcı ve üretici kaygının yeryüzünde yeşermesini sağlamak içindir. Mephistophelesin dünyanın genel uyumu içinde yeri vardır. Hegelin doğru olarak gördüğü gibi, Mephistopheles evrensel oluş içinde başlıca öğelerden (olumsuz öğe) biridir. Ama bu uyumun bütününü ancak Tanrı ve kurtulmuş olan ruhlar kavrayabilir. Mephistopheles kendi özelliğinin tutsağıdır. Dünyanın alın yazısını çizen güçlere ulaşmak Mephistophelese yasak edilmiştir. O akıllıdır, zekidir, her işin üstesinden gelmesini bilir. Ama işte bu kadar. Mephistopheles gerçeğin sınırını hiç mi hiç kavrayamaz. Goethenin tregedyasında da Faustu aldatmaya çabalamasına karşın en sonunda aldanan kendi olur. Çünkü sonunda Faustun değil kendisinin bağışlanmasını ummamaktadır o da.
Işıktan nefret eden anlamına gelen Mephistopheles, 1857 yılında yazılan ilk Faust öyküsünde (Doktor Faustun Öyküsü) ortaçağ insanlarının kafasında yer ettiği gibi basit bir şeytandan başkası değildir. Cehennem Prensi onu Fausta eşlik etmekle görevlendirmiştir. Yıllarca sürecek bu eşlik sonunda Şeytan kendini bağışlattırabilecektir. Ama Marlowe, Doktor Faustun Trajik Öyküsü adlı eserinde (1589) ona değişik bir karakter kazandırır. Özgür düşünceli bir Rönesans adamı olan Marlowe, Mephistophelesin ağzından yüksek yaratılışlı insanların acısını dile getirir. Marlowenin eserinde Mephistopheles, çevresini aldatan bir kişi olmaktan çok Faustun alaylarına hedef olan biridir. Bu yüzden de Reform İngilteresinin Hıristiyanları kendisine acıyacaklardır.
(Hayatı - Biyografisi)
Johann Wolfgang von Goethe, 28 Ağustos 1749′da Frankfurtda doğdu. Varlıklı bir aileden geliyor. Küçük yaşta Fransızca, Latince ve Eski Yunanca öğrendi, güzel sanatlar ve tiyatroyu tanıdı. 1765′de hukuk eğitimine başladı ancak hastalanıp evine döndü. Din ve mistisizmle tanışması bu dönemdedir. İyileşince, hukuk eğitimini Strasbourgda tamamladı. Dil üzerine araştırmalar yapan Herderle dostluk kurdu. 1775′de Weimar Dükü tarafından elçilik danışmanlığına atandı ve 1782′de von unvanını aldı. 1786′da Romaya giderek güzel sanatlar alanında incelemeler yaptı. Sicilyada botanikle ilgilendi. Almanyaya dönüşünden sonra evlendi. Bu sıralarda Jena kentinde ikamet ediyordu ve Schillerle de burada tanıştı. Yaklaşık on yıl süren dostlukları sırasında, iki yazar olumlu anlamda birbirini her yönden etkilediler. Siyasi karışıklar ve toplumsal patlamalara, 1805′de Schillerin ölümü de eklenince çok sarsılan Goethe, Jenadan ayrıldı. Yaşı da hayli ilerlemişti, köşesine çekildi; yazdı, durmadan yazdı ve hayatının en üretken dönemini geçirdi. 22 Mart 1832′de Weimarda öldü.
HAKKINDA YAZILANLAR
Ayıplı bilim olur mu?
Özcan Ünlü
Türkiye 7 Mayıs 2001
Böyle bir ülkede yaşıyoruz biz Şikayetçi değiliz ama Sesimiz kısılana kadar sevgimizi haykırabileceğimiz dağların gölgesinde yaşamayı seviyoruz çünkü
Ah, bir de bu ülkedeki insanlar, birbirlerini dağların, denizlerin, ağaçların birbirlerini sevdiği kadar sevebilse
Ağlamayı bir onur meselesi haline getirebilse
Gülmeyi, yorulmadan düşünmeyi
Düşünen beyinlerine sahip çıkmayı
Yılmaz dışarı!
Geçen hafta içinde, Alman edebiyatı konusunda yaptığı ciddi araştırmalar, yayımladığı kitaplar, sunduğu tebliğlerle çok iyi tanıdığımız Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmazın görevine son verildiği haberini aldık. Harran Üniversitesinde yedi yıldır çeşitli idari görevlerde bulunmasının yanısıra bugüne kadar, özellikle Goethe üzerine yayımlanmış üç eseriyle edebiyat dünyasında adından söz ettiren Yılmazın görevine son verilme sebepleri üzerinde durmak istemiyorum ama gerekçe olarak gösterilen bazı maddelerin tutarsızlığı aklımı karıştırdı. Görevli olduğu bölümde öğrenci olmadığı için böyle bir tasarrufa gidilmesine rağmen hâlâ iki öğretim görevlisinin aynı bölümde tutulması, yayımlanmış eserlerinin dikkate alınmaması, çeşitli panellerde sunulan tebliğlerin gözardı edilmesi, üniversiteye kazandırdığı onlarca kitabın bir kalemde silinip atılması vs Bilimsel çalışmalar yapmadığı iddia edilen Yılmazın, bu hafta içinde Alman Goethe Enstitüsünün davetlisi olarak Almanyaya (Weimar) gideceğini ve buradaki bir sempozyumda Goethe üzerine tebliğ sunacağını hatırlatmak isterim.
Basit hesaplar
Hepimiz beyin göçünün karşısındayız. Değerli insanların bu ülkeye gerekli olduğunu yazıp-çiziyoruz. Ama gelin görün ki, ucuz hesaplar ve basit gerekçelerle onlarca yılda zor yetişen insanlarımızı küstürmekte oldukça cömert davranıyoruz. Bunu yaparken öne sürdüğümüz ana gerekçelerin arkasında yatan art niyeti de yıllardır anlamıyoruz, anlayamıyoruz.
Dürüstlüğün, hizmet aşkının, samimiyetin yerini küçük hesaplar aldığı günden beri kayıplar ülkesine yeni yolculuklara çıkmadık mı? Bıkmadık mı basit denklemleri çözmek için ana sermayeyi tüketmekten?..
Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz, bu ülkenin kendi alanında yetiştirdiği değerli isimlerden biri. Onu -hangi görünür veya görünmez gerekçelerle olursa olsun- harcayanlar, şimdi kendileri oturup, Goethe ve İslâmiyet (Timaş), Goethenin Doğu-Batı Divanında Cennet Bahsi (Timaş) ve Doğu-Batı Divanını (İyiadam) hazırlasınlar bakalım!
Yılmazın eserleri
Harran Üniversitesindeki görevine son verilen değerli bilim adamı Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmazın, edebiyat dünyamıza kazandırdığı üç eserden söz etmek istiyoruz.
Goethe ve İslâmiyet: İslâm dini ve Hz.Peygambere olan hayranlığı ile tanınan Alman şairi Goethe, Hristiyan-Batı dünyasında İslâm dinini aslı gibi göstermeyen eserlerin aksine, kendi eserlerinde bu yüce dini diğer bütün dinlerin üstünde tutmuştur. Yılmaz, Goethe ve İslâmiyet isimli eserinde bu önemli konuyu ele almaktadır. Kitap, Timaş Yayınları arasında çıktı.
Goethenin Doğu-Batı Divanında Cennet Bahsi: Bayram Yılmaz, bu kitabında, Goethenin şaheser haline gelmiş olan Doğu-Batı Divanı üzerinde duruyor. Goethe, büyük bir hayranlık duyduğu İslâm dünyasını bizzat gezip, gözlem yapma imkânı bulamamış olmasına rağmen, doğru tesbitleriyle bugün bile okuyanlarını kendisine hayran bırakmaktadır. Bu kitap da, Timaş Yayınları imzasını taşıyor.
Doğu-Batı Divânı: Goethenin dünyaca bilinen Doğu-Batı Divânı, bir şaheser olmasının yanısıra, adeta iki dünyanın kavşağı olma özelliğini de taşıyor. Züleyhânın, Hâtemin, Hâfızın sesleri arasında başlayıp biten divân, yaklaşık iki yüzyıl sonra aslından birebir yapılan tercümeyle Türk okuyucusunu selâmladı. Bu kitabın nâşiri ise İyiadam Yayınları
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Faust
Ruhunu şeytana satan ünlü bir Alman büyücüsü Dr. Faustun efsanesinden konusunu alan bu eser Goethenin bütün hayatını kaplar.
Faustun ilk monoloğu ile Wagnerle konuşması, Mephistophelesin üniversite öğrencisi ile olan sahnesi, Auerbach Meyhanesi sahnesi ve Margaretenin öyküsü 1773-1775 yıllarında yazılmıştır. Ama Margaretenin öyküsünde Valentinin Ölümü ile Walpurgis Gecesi daha o zamanlar yer almış değildir. Bunlar Urfaust adını taşıyan Faustun ilk biçimini ortaya koyarlar. Bu Urfaust, Goethenin ölümünden çok sonra bulunmuş ve 1887 yılında Erich Schmidt tarafından yayınlanmıştır. Şairin Strum und Drang döneminin ürünü olan bu parçalar belki bütün kitabın en lirik parçalarıdır.
Urfaustun yazılışından on iki yıl sonra Goethe eserini yeniden ele almış ve ona İtalyada yazdığı parçaları eklemiştir. Bu yeni eklenen parçalar Büyücü Kadının Mutfağı, Valentinin Ölümü, Yüce Ruha Başvurma sahneleridir. Sözleşme sahnesinin kimi dizeleri de burada değiştirilmiş ya da bunlara yenileri eklenmiştir. Bu yeni parçalarda Goethenin daha olgunlaştığı görülmektedir. Coşku biraz daha dizginlenmiş ve ölçülülük bütün esere egemen olmaya başlamıştır. Mephistopheles alaycı, kurnaz, aldatıcı yüzünü yitirmemiştir ama dünyaya ve ruha biçim veren bir varlığa dönümüştür. Goethe ile Mephistopheles arasındaki uçurum da iyiden iyiye dolmuştur. Faust şeytanıyla sözleşme imzalamak için artık zorluk çıkarmayı düşünmez.
Goethe, Shillerin eleştirileri ve üstelemeleri üzerine 1797 yılından 1801 yılına kadar yeniden Fausta eklemeler yapmaya başlar. İthaf, Tiyatro Üzerine Öndeyiş, Gökyüzü Sahnesi, İkinci Monolog, Şehrin Kapısı Önünde Gezintinin Mephistophelesin sahnede görünmesine kadar olan bölümü, Walpurgis Gecesi ve Helenanın Dönüşünün ilk 265 dizesi bu yıllarda yazılmıştır. Yayıncı Cottanın üstelemeleri üzerine Goethe Sözleşme sahnesini de 1804 yılından sonra yeniden ele almış, bu sahneye 1806 gününde tamamen son vermiş ve kitap 1808 yılında Goethenin eserlerinin sekizinci cildi olarak Faust, Eine Tragödie adıyla yayınlanmıştır.
Faustun bu ilk bölümünde, Goethe, hayata verdiği önemi ortaya koyar. Hazlarım bu dünyadan fışkırıyor, acılarımı bu güneş aydınlatıyor sözleri, Faustun yeryüzündeki insanın alın yazısı görüşünü belirtir. Hiç kuşkusuz, insanoğlu çabaladığı ve araştırdığı ölçüde yanılır. Yanılgının ta kendisi olan hayat, acılara ve hatalara olanak sağlar. Ama insan yine de içinde iyiliği taşır ve doğru yolu görür. Faustun ruhunda iki şey sürekli bir çatışma halindedir. Onun ruhu bir yandan uzak ve yüksek ülkelere doğru yönelmek isterken, bir yandan da aşkla sıkı sıkıya bağlanmış olan yeryüzüne dört elle sarılır. Fakat Faustun ruhundaki bu bitmek tükenmek bilmeyen çatışma, hayata o yüce değerini kazandırır. İnsan hayatı böylece, gerçeğin yaşanması dolaylarında yeniden bütünlenmek üzere parçalanan bir uyumu andırır. Ama Faust kaçıp giden ana hiç bir vakit Aman dur gitme, sen çok güzelsin diyemez. Şu var ki, Faustun bin güçlükle ilerlediği hayat yolunun üstünde, Tanrının yüzü, meleklerin arasından beliriverir. Bu da insanın alınyazısının dünya gizemini aşan bir anlam kazanmasına yol açar.
Goethe 1816 yılında Şiir ve Gerçeki yazarken Faustun ikinci bölümünün bir şemasını çizmiştir. Ama ikinci bölümü 1826 yılında yazmaya başlar. Goethe şiirini yeni bir düzeye oturtmak düşüncesindedir artık. Ariel Öndeyişi vesilesiyle Eckermanna şunları söyleyecektir. Kahramanımın gözle görülür tükenişinden yeni bir hayat yaratabilmek için ona bilincini yitirmekten ve onu tükenmiş saymaktan başka ne yapabilirdim? İşte Goethe bu yeni hayatı anlatabilmek için daha beş yıl çalışmak zorunda kalmıştır. Helenanın öyküsü 1827 yılında yazılmış ve bu, Goethenin eserlerinin dördüncü cildinde Helena, Romantik ve Klasik Görüntü Oyunu adıyla yayınlanmıştır. 1828 yılında on ikinci ciltte ise birinci perdenin bölümü ile İmparator rayındaki ilk sahneler yer alır. Klasik Walpurgis Gecesi ile birinci perdenin son bölümü ise daha çok 1830 yılının ilk aylarında yazılmıştır. Bir yıl öncesinin sonbaharında başlanan beşinci perde de 1830 Ocak ayında biter. Faustun ölüm sahneleri ise, çok önceleri, 1800 yılında yazılmış, son yıllarda ise yeniden gözden geçirilmiştir. Dördüncü perde de 1827-1831 yılları arasında birçok kez yazılmış ve düzeltilmiştir. Goethe 22 Mart 1832 gününde öldüğü vakit daha hala İkinci Faust üzerinde çalışıyordu. Ama artık ona bitmiş gözüyle bakıyordu. Nihayet o yılın sonbaharında Goethenin eserlerinin kırk birinci cildi, ölümünden sonra yayınlanan eserlerinin de birinci cildi olmak üzere bu ikinci Faustda Faust, Beş Perdelik Tragedyanın İkinci Bölümü (Faust, Der Tragödie zweiter Teil in fünf Akten) adıyla yayınlanır.
Goethe bu eserine bütün hayatı boyunca içinde biriken ve kafasında yer eden şeylerin tümünü dökmüştür. İnsanın kendi kendisiyle çatışması, Tanrıyla ilişkisi, insanın doğa içindeki işlevi, insanın toplumla ilişkileri, yeni çağ insanının eski çağla ilişkisi, insan gücünün sınırları, hayat sorunlarının çözümü temaları bu eserin çatısını oluşturur. Faust çeşitli zamanlarda yazıldığı için çeşitli yapılar gösteren bir eserdir. Ama yapıdaki bu eşitlilik eserin büyüklüğünü de yaratmaktadır. Eserde gerçek ile mitos elele vermiş gibidir. Bütün ayrıntılarıyla okurların önüne serilen gerçek, öyle gizliden gizliye kalıp değiştirir ki bunun mitosa dönüşmesinin kimse farkına varmaz.
İkinci Faustta eserin tonu oldukça değişir. Birinci Faustta hayat olduğu gibi, kendi gerçeğiyle ya da sürüp giden bir büyü içinde gösterildiği halde ikincisinde renkli yansıları ile usun onu kavramış olduğu biçimde canlandırılır. Öte yandan dünya, Faustun iç yaşantısının bir işlevi olmaktan çıkar. Faust sadece bir birey olarak dünya içindeki yerini düşünür. Goethe İkinci Faustta doğacı görünüşü de bir yana bırakmış ve dünyayı simgesel bir varlık gibi görmeye başlamıştır. Goethe bu nokta üzerinde özellikle durmuştur. Bu yüzden de İkinci Faust bu temayı işleyen Şirin Bir Yer sahnesiyle başlar.
İkinci Faust, Faustun ruhunu gökyüzü katlarına çıkaran meleklerin eylemiyle son bulur. Melekler acı çekmeye çalışan ve acıyı arayan kişiyi biz de kurtarabiliriz der. Faustun ruhu göklerin en üst katına vardığı vakit, şimdi sevgilisinin bağışlanması için yalvaran Margaretenin ruhu da kendisini izler. Eserin bu biçimde sona ermesi birçok eleştirilere yol açmıştır. Protestan bir öyküye Katolik bir son vermekle suçlamışlardır Goetheyi. Kimileri de Faustun gökyüzüne yükselirken bir an için bile olsa Meryem Ananın önünde diz çökmesini yadırgamıştır. Hıristiyanca bir temel üzerine oturtulmuş bir eserde aşkın, kadın biçiminde canlandırılması da doğru bulunmamıştır. Hele bu aşkın Yunanlıların Erosuyla aynileştirlmesi ise hiç iyi karşılanmamıştır.
Eserin başkişisi Faust, iki ruh taşıyan bir insandır. Faustun birinci ruhu dünya işlerine sıkı sıkıya bağlıdır, ikincisi ise gökyüzüne yönelmiştir. Hayata olan sevgisi kimi zaman Wertherde olduğu gibi umutsuzluğa, kimi zaman da Prometheusta olduğu gibi başkaldırmaya götürür onu. Bu hayat, Doktor Faustu boyuna erişilemeyecek amaçlara da iteler. Ama onun hep değişik amaçlara yönelmesinin bir nedeni de hiçbir şeyle tatmin edilmeyeşidir. Öyle ki Faust zaman ve uzam dışı ülkede Yunanlı Helenayı bulduğu vakit bile mutluluğa erişemez. Çünkü onun istekleri boyuna yenilenmektedir. Ne var ki, yükseklerden bir ses kendisine o güçlü denizi sahillerden uzaklaştırmasını ve böylece yüce neşeyi ele geçirmesini buyurduğu vakit en son ve en yüksek zaferi elde etmiş olur. Bu zafer Faustun ilk yaşantılarından başlayarak içinin darlığından kendisini kurtaran atılıma dek süren yolun son noktasıdır. Ama Faustun mutluluğa erişebilmesi çevresindeki insanların da bu mutluluktan pay almalarını gerektirir. Faustun Baucis ile Philemon adındaki bir karı kocayı kulübelerinden kurtarmaya çalışması bu yüzdendir.
Faustun çeşitli amaçlara yönelmesi bir de hayatın temel bir ilkesine dayanır. O temel ilke de şudur: Her şey eylemdedir, zaferin yoktur Margaretenin öyküsünden Faustun yenik olarak çıkmasının nedeni işte budur. Bu öyle bir yenilgidir ki Faustun bir daha doğrulamayacağı düşünülebilir. Oysa İkinci Faust şirin bir yüzle başlar. Faust çiçeklerle donanmış bir çayırda uzanmıştır. Çevresinde hava perileri uçuşur. Arielin şarkısı da ona bütün acısını ve bitikliğini unutturur. Bu, unutmanın türküsüdür. Faust yükselmesini engelleyen her şeyden yakasını sıyırmanın erdemine sahiptir. Ayrılmalar, kopmalar Fausta yeni bir hayat için gerekli bütün gücü de verir. Öte yandan vicdan acısı da Faustun üstüne öyle uzun boylu çöküp kalmaz. Çünkü saf insanlık duygusu ondaki hataları silip süpürdüğü gibi, onu yüksek bir hayata elverişli bir hale de getirir. Bu saf insanlık duygusu Faustta iki biçimde belirir. Birincisi, Faustu boyuna en yüksek olana doğru iteleyen hızdır. İkincisi de ölümsüz dişi temasında biçim kazanır. Ölümsüz dişi ya da ölümsüz kadın teması ise en olgun biçimine Helena öyküsünde ulaşır. Helena bir an için elde edilse bile hayatın en büyük anlamını taşır. Aşk böylece mutlu anla ölümsüzlük arasında bir aracı rolündedir. Çünkü ölümsüzlük bir anlık mutluluktaki zamanın ortadan kaldırılmasıyla elde edilir.
Faustun varmak istediği amaçlar insanların ahlak duygusunu bereleyecek niteliktedir. Bu insan haklarına bir saygısızlığı da doğurur. Ne var ki, bu ahlaka Tanrı da karşı çıkmaz. İnsan doğurabilmek için yere düşmek zorundadır. Burada Faustun bağışlanmasının ilkesi de saklıdır. Eserin sonunda melekler şöyle diyecektir: Yükselmek için yılmadan çalışanı biz de bağışlayabiliriz. Ama Faustun bağışlanması sadece eylemden eyleme koşmasına da dayanmaz. Bu, bir de aşkın bir armağanıdır ona. Bu armağanı da Faustun canice aşkının kurbanı olan Margarete, Meryem Ana katında Faust için yalvarmakta sağlar. Böylece o ölümsüz hızla, o ölümsüz kadın, eserin sonunda yeniden birleşmiş olur.
Birinci Faustun gerilimini sağlayan Margarete öteki adıyla Grechen, Goethenin aşk serüvenlerinde yer alan kadınların bir toplamı niteliğindedir. Bu tipin yaratılmasında bir çocuğu öldüren bir kadının idam edilmesinin Goethe üzerinde yaptığı etki de rol oynamıştır. Margaretenin Shakespearein Ofelyasıyla (Hamlet) kimi benzerlikler taşıdığı çok söylenmiştir. Ofelya ise iç dengesini yitirmiş ve deliliğin eşiğine dayanmıştır. Margaretenin gelecek üzerine delice düşünceler öne sürmesi şimdilerin ve geleceğin biçimini değiştirmesinden gelir.
Margarete Wertherdeki Charlottenin kız kardeşine de benzetilmiştir. Kilise sahnesindeki Margarete ise çok daha başka bir Margaretedir. Bu sahnede Meryem Anaya yalvaran Margarete ise sembolik bir kişilik kazanır. Bütün bunlar bir yana, Margarete eserin en şiirsel kişisidir. Mephistophelese gelince, bu tip alayları ve nükteleriyle Aydınlanma Çağının en aydınını andırmaktadır. Mephistopheles şeytan olduğu halde Tanrı onu yanından kovmaz. Dahası, onunla konuşmaktan zevk alır. Çünkü şeytan var olmamış olsaydı insanlar huzur içinde uyuşup kalacaklardı. Tanrının Mephistophelese özgürlük tanıması yaratıcı ve üretici kaygının yeryüzünde yeşermesini sağlamak içindir. Mephistophelesin dünyanın genel uyumu içinde yeri vardır. Hegelin doğru olarak gördüğü gibi, Mephistopheles evrensel oluş içinde başlıca öğelerden (olumsuz öğe) biridir. Ama bu uyumun bütününü ancak Tanrı ve kurtulmuş olan ruhlar kavrayabilir. Mephistopheles kendi özelliğinin tutsağıdır. Dünyanın alın yazısını çizen güçlere ulaşmak Mephistophelese yasak edilmiştir. O akıllıdır, zekidir, her işin üstesinden gelmesini bilir. Ama işte bu kadar. Mephistopheles gerçeğin sınırını hiç mi hiç kavrayamaz. Goethenin tregedyasında da Faustu aldatmaya çabalamasına karşın en sonunda aldanan kendi olur. Çünkü sonunda Faustun değil kendisinin bağışlanmasını ummamaktadır o da.
Işıktan nefret eden anlamına gelen Mephistopheles, 1857 yılında yazılan ilk Faust öyküsünde (Doktor Faustun Öyküsü) ortaçağ insanlarının kafasında yer ettiği gibi basit bir şeytandan başkası değildir. Cehennem Prensi onu Fausta eşlik etmekle görevlendirmiştir. Yıllarca sürecek bu eşlik sonunda Şeytan kendini bağışlattırabilecektir. Ama Marlowe, Doktor Faustun Trajik Öyküsü adlı eserinde (1589) ona değişik bir karakter kazandırır. Özgür düşünceli bir Rönesans adamı olan Marlowe, Mephistophelesin ağzından yüksek yaratılışlı insanların acısını dile getirir. Marlowenin eserinde Mephistopheles, çevresini aldatan bir kişi olmaktan çok Faustun alaylarına hedef olan biridir. Bu yüzden de Reform İngilteresinin Hıristiyanları kendisine acıyacaklardır.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 63