- Katılım
- 23 Ocak 2016
- Konular
- 8,370
- Mesajlar
- 18,385
- Online süresi
- 4mo 19d
- Reaksiyon Skoru
- 4,080
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 506
- MmoLira
- 39
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
A) GİRİŞ
B) EKONOMİK İSTİKRAR
1. Tanım
l - İktisadi İstikramı Anlamı
İktisadi istikrarın ne olduğunu anlamak için, ekonomik istikrarsızlık içinde bulunulan halleri incelemek gerekir. Ekonomide istikrarsızlık halleri enflasyon ve deflasyon şeklinde kendini gösterir. Böylece ekonomik yapıyı sarsan ve istikrarı bozan enflasyon ve deflasyon hallerinin önlenmesi ile ekonomide istikrarın temin edileceği anlaşılmaktadır. Ancak bu, iktisadi istikrarın bünyesinde taşıdığı özellikleri açıklamağa yeterli değildir.
İktisadi istikrar günümüzde fiyat istikrarı ile tam istihdamın bir arada gerçekleştirilmesi anlamını taşımaktadır. Klâsik iktisatçılar, daha önce de belirtildiği gibi, ekonomiyi devamlı olarak tam istihdam seviyesinde dengede kabul ettikleri için, buna uygun olarak ekonomik istikrardan anladıkları mana da, farklı oluyordu. Fakat Keynes'den bu yana ekonomi için üç türlü dengeden söz etmek gerektiği anlaşılmıştır. Bunlar da; tam istihdam, eksik istihdam ve aşırı istihdam seviyelerindeki ekonomik dengelerdir. Böyle olunca modern manadaki iktisadi istikrar, devamlı hareket halinde bulunan bir ekonomide tam istihdamına ve fiyat istikrarının birlikte sağlanması ve korunmasıdır.
2) EKONOMİK İSTİKRARSIZLIK TÜRLERİ
2.1. Dış Ticaret Dengesi Bozukluğu
Dış ticaret dengesi bir ülkenin bir yıl içerisindeki toplam mal ihracatı sonucunda sağladığı dövizleri ve ithalat sonucu dış ülkelere ödediği dövizleri gösterir.
İthalatın ihracattan fazla olması durumunda dış ticaret dengesi fazlalık veriyor demektir.
2.1.1. Dış Açığın Azaltılması
İstikrar politikaları ile gerçekleştirilmeye çalışılan bir diğer amaç dış açığın azaltılmasıdır.
Bu ülkelerde birinci bolümde de açıklandığı üzere ekonomik istikrarsızlığa yol açan sonuçlardan birisi ve en önemlisi dış açıklardır. Dış açıkların borçla finansmanı bir dereceye kadar mümkündür. Borç bulmada güçlükle karşılaşıldığı nokta da ülke, daha fazla artan bir enflasyon ve işsizlik probleminin yanısıra yatırımların azalmasına bağlı olarak büyüme hızının eksilere düşmesine kadar varan bir sorun ile karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü bu ülkelerde hem yurtiçi tasarruf oranları düşüktür, hem de daha önemlisi yatırımların ve üretimin yurt dışından ithal edilen yatırım malları ve ara mallarına bağımlı olması nedeniyle dövize ihtiyaç vardır. Dövizin ihracatla elde edilememesi durumunda borç yoluyla elde edilmesi söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla ekonomik kriz olarak nitelendirilen böyle bir dönemde, dış açıkların azaltılarak dış borç geri ödeme güçlüklerinin hali iletilmesi yeni dış borç bulma imkanını sağlayacak ve ekonomi tekrar büyüme sürecine girerek enflasyon ve işsizlik oranlarının azaltılması sağlanabilecektir. Görüldüğü gibi dış açıkların azaltılması ekonominin yeniden dış kaynak temin edebilmesini sağlamak açısından önem verilen bir amaç olarak istikrar politikalarında yer almaktadır.
2.2. Fiyat İstikrarının Bozulması
2.2.1. Enflasyon
Enflasyon cari fiyat seviyesinde toplam talebin toplam arzdan daha fazla artması şeklinde tarif edilebilir. Bu şekilde toplam talebin toplam arzdan fazla olması fiyatlar genel seviyesini yükselteceğinden enflasyon sırasında fiyatlar genel seviyesinde devamlı bir artış eğilimi söz konusudur.
2.2.2. Deflasyon ve Önlenmesi
Toplam talepteki yetersizlik biçiminde kendini gösteren deflasyonist eğilimleri hazırlayan sebep genellikle yatırımların tasarruflara göre azlığından ileri gelmektedir. Gerçekten özellikle gelişmiş veya olgun ekonomilerde yüksek marjinal tasarruf eğilimi sebebiyle atıl veya yatırıma dönüştürülemeyen tasarruf hareketi ile karşılaşılmaktadır. Bu yetersizliğin giderilmesi amacıyla,
- Tüketim eğiliminin kuvvetlendirilmesine çalışılabilir.
- Yatırımlar teşvik edilerek yatırım hacmi genişletilebilir; veya
- Tüketim ve yatırım harcamaları birlikte arttırılabilir.
Görüldüğü gibi bu eğilimle mücadelede maliye politikası yönünden telafi edici harcamalar daha geniş anlamda ise telafi edici maliye politikası tedbirleri önem kazanmaktadır.
2.3. Tam İstihdamın Bozulması
Toplam üretim faktörlerinin tümü üretime katılıyorsa, bu ekonominin tam istihdam durumunda olduğunu ya da tam istihdama ulaştığını gösterir. Ekonomide tam istihdamdan uzaklaştığında işsizlik oranlarında artış görülür.
C) İŞLETME POLİTİKASI TÜRLERİ
1. Maliye Politikaları
Maliye politikası denildiğinde, hızlı ekonomik büyüme, yüksek istihdam ve istikrarlı bir fiyat düzeyinin sağlanabilmesi amacıyla vergi ve diğer gelirler ile kamu giderlerinin parasal politikayla uyum içerisinde birer politika aracı olarak uygulanması anlaşılır.
Devletlerin maliye politikası uygulamasındaki temel araçları bütçelerdir. Bütçe daha önce de değinildiği üzere herhangi bir yılda, Devletin yapmayı planladığı giderlerle, toplamayı planladığı gelirlerin listelendiği ve çeşitli uygulama hükümlerinin yer aldığı yasal bir belgedir. Bütçeler bir yılda ya gelirleri giderlerine eşit olarak denk olabilirler veya gelirleri giderlerini aşarak fazla verebilirler ya da giderleri gelirlerini aşarak açık verebilirler. Bütçenin açık vermesi halinde açık miktarı borçlanmayla karşılanır.
1.1. Harcama Politikası
Kamu harcamalarının artırılması veya azaltılması da denir.
(i) Kamu Giderlerinin Arttırılması veya Azaltılması
Ekonomi, durgunluğa girme yönünde bir gelişme gösterdiği zaman yol yapımı, havaalanı, baraj yapımı, çevre kirliliğini önleme projeleri gibi geniş istihdam ve dolayısıyla gelir ve talep yaratacak kamu yatırımlarını yürürlüğe koymak suretiyle durgunluktan çıkma yolunda adımlar atılması sağlanabilir.
Bu tür durgunluk ortamlarında maaş ve ücret artışları ile sübvansiyon artışlarından kaçınmak gerektir. Çünkü bunlar yarattıkları alışkanlıklar nedeniyle uzun dönem sürebilecek ve dolayısıyla durgunluktan çıkıldıktan sonra da çeşitli baskılar nedeniyle sürebilecek ve bu şekliyle ileride ortaya çıkabilecek enflasyonist etkileri arttırabilecek giderlerdir.
Ekonomi, enflasyonist bir ortam içinde ise bu önlemlerin tersini uygulamak gerektir. Kamu yatırımlarının ve mümkün olabilen diğer kamu giderlerinin kısılması piyasadaki aşırı likiditenin yol açtığı talep genişlemesini denetim altına almak için zorunludur. Bununla birlikte başlamış olan yatırımları bir anda durdurmak kolay bir iş değildir.
(ii) Vergi Oranlarında Değişiklik Yapılması
Durgunluk içine girmiş bir ekonomiyi canlandırabilmek için önemli bir önlem vergi oranlarında indirime gitmektir. Böylelikle kişi ve kurumların ellerinde yatırım veya diğer giderleri gerçekleştirebilmek için daha fazla imkan bırakılmış ve talep canlanması sonucunda ekonominin durgunluktan çıkarılmasına yol açılmış olur. Böyle bir maliye politikasının bütçe açığı verdirmesi olağandır.
ABD' de Başkan Reagan döneminde ekonominin durgunluktan çıkarılması amacıyla uygulanan ve adına "arz yönlü iktisat" (supply side economics) denilen maliye politikasının özü, kamu giderlerinde kısıntı yapılırken buradan sağlanan tasarruflar kadar vergi indirimlerine gitmek şeklinde ortaya konulabilir. Arz yönlü iktisat savunucularına göre özellikle marjinal vergi oranlarında yapılacak indirimler kaynakların yeniden tahsisi için teşvik edici olacak ve bu yolla ekonomik büyüme uyarılmış olacaktır. Vergi indirimleri ağırlıklı arz yönlü iktisat düşüncesi geniş ölçüde iktisatçı Arthur Laffer'in "Laffer Eğrisi" diye anılan tezine dayanmaktadır. Laffer'in vardığı sonuç; vergileri arttırmakla bütçenin denkleştirilemeyeceği, hatta tam tersine vergi indirimlerinin ekonomik büyüme kanalıyla yol açacağı gelir artışı sayesinde, toplanan vergide artışa yol açacağı ve bu artış yoluyla bütçenin denkleştirilmesine katkıda bulunacağı şeklindedir.
Söz konusu maliye politikası 1980'li yıllarda ABD'de (Başkan Ronald Reagan ve Başkan George Bush tarafından) ve İngiltere'de (Başbakan Margareth Thatcher tarafından) uygulanmış ve vergi indirimleri aracılığıyla sağlanan genişlemenin yararı görülmekle birlikte çoğu iktisatçı, toplanan vergi miktarının, vergi oranlarında yapılan indirimlerden kaynaklanmadığı görüşünde bir araya gelmişlerdir. Vergi oranlarıyla vergi gelirleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya yönelik olarak yapılan ekonometrik çalışmalar da ABD'de vergi oranlarının yüksek olmadığını ve Laffer'in iddia ettiği gibi bu oranların düşürülmesiyle vergi hasılatı artışı sağlanamayacağını ortaya koymuştur.
ABD'de çeşitli itirazlara karşın uygulanmış bulunan vergi indirimleri paralelinde kamu giderlerinin kısılması sağlanamayınca, bu kez daha yüksek kamu açıklan ortaya çıkmaya başlamış ve ekonomik dengeler daha büyük tehditler altına girmiştir.'
Her ne kadar vergi oranlarında indirim arz yönlü iktisatın en çok bilinen uygulanma yöntemi ise de ekonomik büyümeyi uyarmak için kullanılan başka bazı araçları da vardır, ulaştırma, haberleşme ve mali hizmetlerde yapılacak serbestleştirmelerin, gerçek dışı çevre koruma standartlarının hafifletilmesinin büyüme üzerinde olumlu etkileri olacağı arz yönlü iktisatçılar tarafından savunulmaktadır.
ABD'de bütçe açıklarının rekor düzeylere çıkması sonucunda, bu büyük bütçe açıklarının kapatılmasına yönelik olarak 1985 yılında iktidar ve muhalefet partilerinin anlaşmasıyla kısaca Bütçe Dengesi Kanunu adı verilen ve teklif sahiplerinin soyadlarından hareketle Gramm - Rudman - Hollings Act (kısaca GRH) diye anılan bir kanun yürürlüğe konulmuştur. Kanun, 1985'den 1990'a kadar bütçe açıklarının eşit yıllık dilimler halinde azaltılarak 1990 yılında sıfırlanmasını hedef almış daha sonra nihai hedef yılı, yapılan yasal bir değişiklikle 1993 yılına ertelenmiştir. Kanun, bütçe açıklarının gönüllü olarak indirilmemesi halinde otomatik kesintiler yapılmasını öngören radikal hükümler taşımaktadır. Pek çok iktisatçının klasik iktisatın etkisinde hazırlandığını ileri sürerek ağır şekilde eleştirdikleri kanun, uygulamada başarılı sonuçlar vermemiştir. Aslında kanunun, ABD Anayasa Mahkemesi'nin (Supreme Court) otomatik kesintileri Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmesi bütçelerin iyimser tahminlerle hazırlanarak gerçek olmayan miktarlardan kesintiler yapılması gibi nedenlerle tam anlamıyla uygulanamadığı iddiası da mevcuttur.
Benzer bir uygulama yine iktidar ve muhalefetin işbirliği içinde başlatılmış ve 1992 yılından itibaren ABD bütçe açıklarında önemli düşüşler kaydedilmeye başlanmıştır.
Otomatik dengeleyiciler herhangi bir yasal düzenlemeye gerek göstermeksizin kendiliğinden devreye girebildiği halde, seçimlik maliye politikası araçlarının devreye sokulması genellikle yasal bazı düzenlemelerin yapılmasını gerektirir. Bu nedenle bunların devreye sokulmaları hem güç hem de zaman alıcıdır. Özellikle enflasyonist baskı altındaki bir ekonomide kamu yatırımlarının daraltılması ve/veya vergi oranlarının yükseltilmesi, siyasal tepkilere yol açar. Zaten bu nedenledir ki ekonomileri kısa dönemli enflasyonist baskıların altında kalan ülkelerde parasal politika araçları, mali politika araçlarına göre, önem kazanmaktadır. Çünkü para politikası araçları hiçbir yasal çerçeveye gerek olmaksızın ve kamu oyunun pek yakından kolaylıkla anlayıp, izleyemeyeceği uygulamalardır. Bununla birlikte ekonomisi sürekli olarak enflasyonist baskıların etkisinde kalan bir ülke eninde sonunda seçimlik maliye politikası araçlarını uygulamaya sokmak durumundadır.
Keynesien maliye politikasının zirvede olduğu 1945 - 1970 yılları arasında seçimlik maliye politikalarının neredeyse günlük ayarlamalarla uygulanması gerektiğini savunanların sayısı oldukça yüksekti. Maliye politikasında İnce ayar (fine tuning) denilen uygulama görüşü bu dönemlerde ortaya atılmıştır. İnce ayar düşüncesi, ekonomide herhangi bir istikrarsızlık ortaya çıktığı anda maliye politikası araçlarıyla, özellikle vergilerle, oynayarak istikrarsızlığı gidermek olarak özetlenebilir Bu düşünce karar alıp parlâmentodan geçirmenin zaman alması nedeniyle fazlaca bir uygulama alanı bulamamış, onun yerine bu kez küçük istikrarsızlıkları biriktirip kalın ayar (gross tuning) yapma düşüncesi gündeme gelmiştir. Sonuçta, uygulanacak mali politika önlemlerinin onay zamanı bekleyemeyeceği görüşünden hareketle siyasal iktidara bazı yetkiler tanınması tartışmaya gelmiş, fakat parlamentonun en doğal hakkı olan "bütçe hakkı" ve "vergi hakkı" gibi ilkelerle bağdaşmaması, konunun, yaşama geçirilmesini büyük ölçüde engellemiştir.
1.3. Borçlanma Politikası
c. Borç Yönetimi Politikası
Bir diğer mali araç-borç yönetimi politikasıdır. Devlet bul politika ile, kamu borçlarının miktarını ve bileşimini değiştirerek bazı amaçları gerçekleştirmeye çalışır. Ancak ekonomik istikrarsızlık ve özellikle kriz, dönemlerinde, kamu açıklarının sonucunda devletin borçlanma gereğinin GSMH'ya oranının yüksek olması durumunda bu politikanın bir araç olarak kullanılma olanağı ortadan kalkar. Başta mali olmak üzere diğer politika araçları ile kamu açıklarının azaltılması sağlanarak, K.KBG/GSMH oranı düşünülmeye ve borç yönetimi ile de borçlanma faizlerinin aşağıya çekilmesine ve vadenin uzatılmasına çalışılır.
Kamu borçlanması yalnızca gelir-gider açığını kapatmaya yönelik bir araç değildir, aynı zamanda maliye politikasının da etkin bir aracı olarak kullanılabilmektedir. Bütçesi açık vermeyen ve fakat durgunluk içinde bulunan bir ekonomide devlet borçlanarak yeni fonlar elde edip kamu yatırımlarını arttırmak ve bu yolla da ekonomiye bir canlılık kazandırmak isteyebilir. Ya da tam tersine eğer özel kesimde durgunluğa karşın bir yatırım yapma hevesi varsa devlet borçlanmasını azaltıp piyasadaki ödünç verilebilir fonları, özel kesime yönlendirmek isteyebilir. Bütün bunlar, basit bütçe denkleştirmesi amacından farklı olarak, maliye politikasının araçları olarak karşımıza çıkar.
Öte yandan borçlanma, piyasada oluşmuş aşırı talebi kısmanın ve enflasyonist baskıları kırmanın yolu olarak para politikasının yardımcı bir politika aracı şeklinde de gündeme gelebilir.
2. Para Politikaları
Para politikası amacı olarak fiyat istikrarını sağlama ve koruma amacının gerçekleşebilmesi için merkez bankalarının bu amaca ulaşmada yeterli yetkiye ve gerekli para politikası araçlarına sahip olmaları gerekir.
Merkez bankalarının inisiyatifinde kullanabilecekleri para politikası araçları; reeskont politikası, açık piyasa işlemleri, yasal karşılık politikası ve kantilatif kredi kontrolü politikasıdır.
2.1. Para Politikası Araçları ve Uygulamalar
2.1.1. Reeskont Politikası
Para politikası araçlarından biri olan reeskont bir bankanın belli bir faiz karşılığında emre yazılı bir senedin bedelini vadesinden önce senet alacaklısına ödemesi yani iskonto etmesi sonucunda, söz konusu bankanın bu senedi nakde çevirmek istemesi üzerine merkez bankasına ikinci kez iskonto edilmesi işlemidir. Bu işlemle merkez bankası bankaya kısa vadeli kredi sağlamış olur. Merkez bankasının bu işlem için yürüttüğü faiz oranına da "reeskont oranı" denir. Merkez bankası işte bu reeskont oranı sayesinde bankalarının kredi talepleri üzerinde etkili olmaya çalışarak, bankaların açtıkları kredi miktarını etkileyebilir. Merkez bankası reeskont oranını yükselmesi durumunda bankalar da ticari senetler uyguladıkları iskonto oranını yükseltirler. Bu durum kredi faiz oranlarının yükselmesi anlamını taşır. Bu durumda kredi talebi azalır. Tam tersi bir uygulamada, yani merkez bankasının reeskont oranını düşük tutması durumunda ise bankaların merkez bankasına reeskont amacıyla getirecekleri ticari senet sayısı artacaktır. Bu durum kredi hacminin artmasıyla sonuçlanacaktır.
Merkez bankası ticari bankalara gereksinim duydukları gücü yüksek parayı senet ya da tahvil karşılığı sağlayabilir. Bunun için de bir reeskont oranı uygular. Merkez bankası, bankaların kendisinden para ya da kredi elde etme arzularını etkilemek için reeskont oranlarını değiştirir. Bankaların merkez bankasından ödünç aldıkları paralar gücü yüksek paradır ve merkez bankasının belirlediği reeskont oranının parasal taban üzerinde belli bir etkisi olacaktır (Parasız, 1998.136).
Enflasyonist bir süreçte reeskont politikasının etkinliği sınırlıdır. Çünkü reeskont oranının yüksek tutulması nedeniyle bankaların iskonto oranını artırması, fiyatlar genel seviyesinin sürekli arttığı bir ortamda girişimcilerin banka kredilerine olan talepler üzerinde yeterince etkili olmayabilir. Ayrıca reeskont politikasının etkisini göstermesi belli bir zaman gerektirmektedir. Bu nedenle enflasyonist ortamda diğer para politikası araçlarıyla desteklenmesi gerekir.
Reeskont politikası, bankaların her an likiditelerinin korumalarını sağlamak ve şekilde para arzı üzerinde etkili olmaktadır. Ayrıca reeskont oranı, bankaların uygulayacakları faiz oranını belirleme konusunda da etkilidir.
2.1.2. Açık Piyasa İşlemleri ve Kullanılması
Bir diğer para politikası aracı olan açık piyasa işlemleri işe, merkez bankasının dolaşımdaki para miktarı üzerinde etkili olmak üzere devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz alıp satmasını ifade eder. Merkez bankasının devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satın alması durumunda dolaşımdaki para miktarı ve dolayısıyla kaydi para hacmi artar. Bu tahvillerin alıcıları ticari bankalar ve onların müşterileridir. Böylece ticari bankaların para rezervleri, dolayısıyla kredi hacmi ve müşterilerinin mevduatları artmış olur. Enflasyonist bir ortamda merkez bankasının devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satması halinde ise ticari bankaların para rezervleri azaldığından açtıkları kredileri azaltmak zorunda kalırlar. Bu işlemin dolaşımdaki para miktarını azaltmadaki başarısı, ticari bankaların para rezervlerini reeskont ve avans işlemleri ile çoğaltmamalarına bağlıdır. Aksi takdirde, açtıkları kredi miktarında bir azaltmaya gitmelerine gerek kalmayacaktır.
Açık piyasa işlemleri ile merkez bankası parasal tabanı etkilemeye çalışır. Buna göre açık piyasa işlemleri yoluyla devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satın alınması parasal tabanı artırıcı bir etki yapar.
Açık piyasa işlemleri para arzıyla birlikte faiz oranları üzerinde de etkili olmaktadır. Çünkü merkez bankasının tahvil satın alması tahvil fiyatlarını yükselecek, durumunda dolaşımdaki para miktarı ve fiyatlar artacak, tasarruf eğiliminde de artış olacaktır. Bu durumda banka mevduatlarındaki artış faiz oranlarını düşürecektir.
2.1.3. Karşılık Politikası
Yasal (zorunlu) karşılık politikası bankalar tarafından kabul edilen mevduatların garanti altına alınması amacıyla uygulanan bir politikadır. Ticari bankalar yasalar gereğince topladıkları mevduatın belli bir oranını merkez bankasına yatırmak zorundadırlar. Bu oran "yasal karşılık oranı" olarak tanımlanmaktadır. Merkez bankası bu oranı belirleyerek hem mevduatları güvence altına almayı hem de bankaların yarattıkları kaydi para hacmini ve dolayısıyla para arzını etkilemeyi hedefler. Fakat mevduat sigortası uygulaması durumunda yasal karşılık politikasının mevduat güvencesi fonksiyonu önemsiz olmaktadır. Yasal karşılık oranının artırılması kaydi para hacmini ve para arzını azalır, bu oranın düşürülmesi ise para arzını artırıcı bir etki yapacaktır. Enflasyonist süreçte ticari bankaların yeterince likiditeye sahip olmaları halinde yeterince etkili olmayacaktır. Bu durumda yasal karşılık, reeskont politikalarının ve açık piyasa işlemlerinin koordineli bir şekilde yürütülmesini zorunlu kılmaktadır.
2.1.4. Kantitatif Kredi Kontrolü
Kantitatif kredi kontrolü politikası ile de bankaların verecekleri kredi miktarı üzerinde doğrudan etkili olunabilmektedir. Bu politika ile merkez bankası, bankaların açacakları krediler için bir üst sınır belirler. Bu sınır, toplam krediler için miktar olarak belirlenebileceği gibi, sektörlere açılacak kredi miktarları için ayrı ayrı da belirlenebilir. Bu da dolaylı olarak dolaşımdaki para miktarı üzerinde etkili olmaktadır.
D- TÜRKİYE DEĞERLENDİRMESİ
1-TÜRKİYE'DE EKONOMİK İSTİKRARSIZLIĞA YOL AÇAN SONUÇLARIN GELİŞİMİ
Türkiye’de iç ve dış açıklar ekonomik istikrarsızlığın nedeni olarak görülür. Neden-sonuç zinciri içinde bakıldığında ekonomik istikrarsızlık bir sonuç, iç ve dış açıklar da onun nedeni durumundadır. Oysa yapısal analizin bir gereği olarak neden-sonuç zinciri içinde geriye doğru gidildiğinde iç ve dış açıklar belli yapıların sonucudur. İç ve dış açıklar nedenler olarak kabul edildiğinde asıl nedenler göz ardı edilmiş olmaktadır. Dolayısıyla iç ve dış açıkların, asıl nedenlerin sonucu olarak görülmesi gerekir. Yapısal bir analizdeki neden-sonuç ilişkisi içinde sonuçlardan başlanarak nedenlere doğru inilmesi bir gereklilik olduğundan Türkiye'de öncelikle ekonomik istikrarsızlığa yol açan bu sonuçların uzun bir dönem içinde nasıl bir gelişim gösterdiği önemlidir.
Bu durumda bu sonuçlardan olan enflasyon, işsizlik, deflasyon sorunlarının çözümleri ve bu çözümlerde tercih edilen para ve maliye politikaları önem kazanır.
1.1. Türkiye’de İstikrar Politikaları ve İstikrarı Sağlamadaki Rolü
1.1.1 1980 Öncesi Para ve Maliye Politikaları
Türkiye, 1923 yılında cumhuriyetin kurulmasından 1970'lerin sonuna kadar, (1950-1953 arası kısa süreli liberalizasyon dönemi hariç) büyük ölçüde hükümet müdahalelerine dayanan içe dönük bir iktisat politikası izlemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, özel sektörün eksikliği nedeniyle, hükümet sanayileşmeyi hızlandırmak için kamu iktisadi teşebbüsleri kurmak suretiyle ekonomide önemli bir görev üstlenmiştir. Benimsenen Devletçilik ilkesi çerçevesinde, Birinci (1933-1937) ve ikinci (1938-1942) Beş Yıllık Sanayi Planları uygulamaya konmuştur.
1950'lerin başında Demokrat Parti iktidarıyla başlayan ekonomik büyümenin, Merkez Bankası kaynaklarından finanse edilmesi, enflasyonun artmasına ve ödemeler dengesinin bozulmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler sonucundaki 1958 yılında bir istikrar programı uygulanmak zorunda kalınmıştır. İç açıkların önlenmesi için denk bütçe politika uygulanması ön görülmüştür. Özellikle kamu harcamaları kontrol altına alınarak bütçe denkliği sağlanmak istenmiştir.
1960 ihtilalinden sonra iktisat politikasında değişiklik olmuş ve planlı kalkınma anlayışı benimsenerek 1963 yılında Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Planlı kalkınma anlayışıyla birlikte ekonomik kalkınma stratejisi değişmiş ve ithal ikameci sanayileşme stratejisi benimsenmiştir (Öniş ve Riedel, 1993: 17; ve Akbank, 1980: 96-97). Beş Yıllık Kalkınma Planlarının ilk ikisi (1963-1967 ve 1968-1972) de bu içe dönük stratejiyi resmi hale getirmiştir.
1960'ların sonuna doğru yaşanan uluslararası rezerv eksikliği ve artan dişe ticaret açığından kaynaklanan ödemeler dengesi krizinin bir sonucu olarak, 1970 istikrar politikasında iç tüketimin kısılmasına yönelik olarak bazı vergilerin oranları değiştirilmiş, yeni vergiler getirilmiş kit ürünlerinin fiyatları arttırılmıştır.
1970 yılında ithâlatâ yönelik miktar kısıtlamaları artırılmış ve Türk lirası devalüe edilmiştir. 1970'lerin ilk yıllarında, hızlı bir büyüme oranı, düşük enflasyon ve cari işlemler fazlasına sahip olan Türkiye ekonomisi iyi bir performans yakalamıştır. Ancak, Türkiye'nin ithalatında önemli yeri olan petrolün fiyatında büyük bir artışa neden olan birinci petrol krizi, ülkenin bu performansını olumsuz etkilemiştir. Büyüme performansı Üçüncü Beş Yıllık Plan döneminde (1973-1977) de sürdürülmesine rağmen, bu durum enflasyon ve ödemeler dengesinde bozulmaya yol açmıştır. 1970'lerin ikinci yarısında cari işlemler fazlası petrol fiyatlarındaki artış ile ihracat ve işçi dövizlerindeki durgunluğun da etkisiyle açığa dönüşmüştür. Türkiye 1970'lerin sonunda yüzde 100'e varan enflasyon, ağır borç yükü ve döviz darboğazıyla karşı karşıya kalmıştır.
Yüksek enflasyon oranının, giderek kötüleşen ödemeler dengesinin ve negatif büyüme oranının baskısıyla yapısal reformların gerekli olduğuna sonunda kanaat getiren hükümet, 24 Ocak 1980'de Ortodoks bir istikrar programını uygulamaya koymuştur.
1.1.2. 1980 Sonrası Maliye Politikaları
1.1.2.1. 24 Ocak Kararlarındaki Maliye Politikaları
a) Mali Araçlar
24 Ocak Kararları ile enflasyonun önlenmesi, tasarrufların ve yatırımların arttırılması yönünde bir maliye politikası izlenmiştir. Bir taraftan vergi gelirlerinin arttırılması ve kamu harcamalarının kısılması suretiyle iç tüketim azaltılmak istenmiş, diğer taraftan teşvik edici vergi politikası ile özel tasarruf ve yatırımların arttırılması hedeflenmiştir. Görüldüğü gibi kısa vadede sıkı maliye politikası ile iç tüketim kısılarak enflasyon düşünülmeye ve mali teşvik önlemleri ile de orta ve uzun vadede üretim arttırılmaya çalışılmıştır.
Bu çerçevede kısa vadede vergi gelirlerini arttırmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Vergi oranlan arttırılmış (1981 yılında ilk gelir dilimine uygulanan oranın %10'dan %'10'a çıkarılması gibi), muafiyet ve istisnaların kapsamı daraltılmış, gelir vergisinde «peşin ödeme sistemi» getirilmiş ve Kurumlar Vergisinde finansman fonu gibi teşvik önlemlerine yer verilmiştir. Vergi sisteminde kısa vadede vergi gelirlerini arttırmaya yönelik düzenlemeler yapılırken, uzun vadede devletin küçültülmesi ile birlikte arz-yönlü iktisadın önerileri doğrultusunda vergi tabanının genişletilerek vergi oranlarının düşürülmesi hedeflenmiştir.
Kamu harcamaları politikasında, personel ve diğer cari harcamaların azaltılması yatırım harcamalarının enerji gibi belli altyapı alanları ile sınırlı tutulması, transfer harcamalarının ise yeni iktisadi ve mali amaçlı sübvansiyonlardan kaçınılarak azaltılması öngörülmüştür. Kamu harcamaları politikasının da kısa vadeli amacı enflasyonun önlenmesi, uzun vadeli amacı kamu ekonomisinin küçültülerek serbest piyasa ekonomisinin egemen kılınmasıdır.
Yine mali araçlar kapsamında kit fiyat politikasında değişiklik yapılmıştır. İç açığın nedenlerinden birisini oluşturan kit açıklarının kapatılması için, fiyatların piyasa koşullarında belirlenmesi ilkesi benimsenmiş ve kit ürünlerine % 100 ve % 400 arasında gerçekleşen zamlar yapılmıştır.
Ülkemizde 1980’den bu yana sürdürülen neo-liberal uygulamalar, beklenenin aksin, ulusal tasarrufları arttırmamış, yatırım hacmini genişletmemiş ve istikrarlı bir büyüme ortamını bir türlü sağlayamamıştır. 1994’e gelindiğinde 5 Nisan kararları alınmıştır.
Ayrıca 1980 sonrası maliye politikalarının para politikalarına göre etkinliği daha azdır.
1.1.2.2. 5 NİSAN Karalarındaki Maliye Politikaları
Kamu kesimi borçlanma gereğinin azaltılması ve bütçe denkliğinin sağlanması için vergi gelirlerinin arttırılması ve kamu harcamalarının kısılması şeklinde sıkı maliye politikasının uygulanması öngörülmüştür.
Vergi gelirlerinin artırılmasına yönelik olarak yapılan düzenlemelerin başlıcaları, «Net Aktif Vergisi», «Ekonomik Denge Vergisi», «Ek Motorlu Taşıllar Vergisi» ile «Ek Gayrimenkul Vergisi»nin getirilmesi; götürü usulde vergilendirilmenin daraltılmasıdır.
Kamu harcamalarının kısılması yönünde alınan önlemlerin başlıcaları, başlangıçta yatırını harcamalarında 3 trilyonluk kısıntı yapılması; tüm kamu projelerinde %20'lik bir kesintiye gidilmesi; bütçenin diğer kalemlerinde 10 trilyonluk kesinti yapılması; memur alımının durdurulması; yurtdışı kadroların azaltılması; gezi harcamalarının sınırlandırılması; kamuya ait lojmanların, yazlıkların ve taşıtların satılmasıdır .
KİT açıklarının kapatılması için, KİT ürünlerinin fiyatları, arttırılmıştır. Petrol ürünlerine %49-90, TKKKL ürünlerine %70-100, şekere %52-62, çaya %64-72.7, THY iç hat biletlerine %47-53.3 arasında değişen oranlarda zamlar yapılmıştır.
1.1.2.3. 2000 Kasım ve 2001 Şubat Krizleri ve Maliye Politikaları
Kriz dönemlerinde maliye politikaları etkin bir biçimde kullanılamamıştır.
Maliye Politikası
2000 yılına ilişkin olarak maliye politikasının temel hedefi, toplam kamu kesimi faiz dışı dengesinde GSMH’nın % 2,2’si oranında elde edilmesini sağlamaktır. Depreme ilişkin harcamalar hariç tutulduğunda bu oran % 3,7’ye yükselmektedir.
Program kapsamında kamu kesimi faiz dışı fazlasının GSMH’ya oranının 2001 ve 2002 yıllarında da % 3,7 olması hedeflenmektedir.
Maliye politikası kapsamında programın temel hedeflerinden birisi de özelleştirmenin hızlandırılmasıdır.
Bu kapsamda, 2000 yılında 7,6 milyar dolar özelleştirme geliri sağlanması hedeflenmektedir. Özelleştirme gelirlerinin 2001-2002 döneminde 10,3 milyar dolar olması öngörülmektedir.
Maliye Politikasına İlişkin Düzenlemeler
Programın maliye politikasına ilişkin hedeflerine ulaşılmasını sağlamak amacıyla,
- Ek gelir ve kurumlar, özel iletişim, özel işlem ve faiz vergisi getirilmiş
- Temel gıda maddeleri dışındaki KDV oranları 2 puan artırılmış
- Çeşitli gelirler üzerinden yapılan stopajlar yükseltilmiş
- Devlet iç Borçlanma Senetlerinin değerleme yöntemi değiştirilmiş
- Peşin verginin üçer aylık dönemlerle ödenmesine ilişkin Bakanlar Kurulu Kararı çıkartılmış,
- 2000 yılı bütçesinin faiz, personel ve sosyal güvenlik transferleri dışındaki ödeneklerinin % 2’si bloke edilmiştir.
1. MALİYE POLİTİKASI
Maliye politikasının temel amacı, kamu açıklarının kalıcı bir biçimde azaltılması ve sürdürülebilir bir finansman yapısına geçişin sağlanması olacaktır. Bu çerçevede kamu harcama, gelir ve borçlanma politikaları tutarlı ve etkin bir biçimde uygulanacaktır.
Kamusal faaliyet alanı içinde yer alan ve hizmetin niteliği itibariye ile ilgisi kurulması gereken kamusal harcamalar bütçe içine alınacaktır.
Kamusal karar alma surecinde etkinliği arttırmak amacıyla, politika oluşturulması, planlama ve bütçeleme arasında kurulması gereken zorunlu ilişki orta vadeli bir harcama sistemi perspektifine dayanan bütçeler hazırlanması suretiyle sağlanacaktır. Bu çerçevede, bütçe hazırlanması süreci ile ilgili yasal çerçeve yeniden düzenlenecek, modem bütçe sistemlerinin gerektirdiği kurumsal ve fonksiyonel işleyiş ve mekanizmalar sisteme dahil edilecektir.
Mali disiplinin sağlanması, kaynakların stratejik önceliklere göre dağıtılması ve etkin kullanılması gibi temel bütçesel sonuçların elde edilmesinde önemli bir araç olan, mali saydamlığın yaygınlaştırılmasını sağlayacak mekanizmalar geliştirilecektir. Bu anlamda, öncelikle muhasebe ve mali raporlama standartları geliştirilecek ve sisteme aktif bir şekilde dahil edilecektir. Mali disiplini sağlamak üzere kamu harcama reformu biran önce gerçekleştirilecektir.
Kamu harcamalarının artışı kontrol altında tutulacak ve kaynakların tahsisinde hizmet-maliyet ilişkisinin sıkı bir şekilde kurulmasına ve sektörel önceliklere önem verilecektir.
Vergi sistemi basit ve anlaşılır hale getirmek, yeterli ve etkin belge düzeni ve otokontrol mekanizmaları geliştirilecek, vergi kayıp ve kaçakları azaltılacak, verginin tabana yayılması sağlanacaktır. Vergi İdaresinin uygulama hizmet ve denetim gücünü arttırmak amacıyla tam otomasyon projesine büyük önem verilecek ve süratli bir şekilde tamamlanacaktır.
Tevkif suretiyle vergi alınmasından vazgeçmeksizin, gelir vergisinin kişiselliği ve mali güce göre vergilendirme ilkelerini dikkate alan üniteler vergilemeye ağırlık verilecektir.
İstisna, muafiyet ve vergi indirimi gibi vergi harcamaları ekonomik ve sosyal politikalar çerçevesinde yeniden düzenlenecek, vergi harcamaları yoluyla alınmasından vazgeçilen tutarlar bütçe kanunu kapsamında ayrıntılı bir şekilde raporlanacaktır.
Vergi affı uygulamasını gerektirmeyecek ortam oluşturulacak ve af beklentilerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak düzenlemeler gerçekleştirilecektir.
Mahalli idarelerin sağladıkları hizmetlerle ilişkili olan bazı vergi ve harçların bu idarelere devri sağlanacaktır.
Kamu borçlanmaları düzenli bir şekilde raporlanacak, kamu borç stoku şeffaf bir hale getirilecektir. Kamu mali sisteminde öngörülen disiplinin sağlanması amacıyla, borçlanmaya ilişkin ilke ve sınırlamaları içeren bir borçlanma programı bütçe ekinde yayınlanacaktır. Borçlanmaya ilişkin ilke ve sınırlamaların tespitinde Maastricht kriterleri dikkate alınacaktır.
1.1.3. 1980 Sonrası Para Politikası
1980-1989 Dönemi
Türkiye’nin ithal ikameci büyüme yaklaşımından, ihracata dönük büyüme anlayışına geçişini simgeleyen ve ekonomide yapısal değişikliklere yol açan 24 Ocak 1980 İstikrar Programı'nın genel amaçlarına ve uygulamalarına bölümde değinilmişti. Bu bölümde kararların para politikası açısından önemine ve uygulamalarına değinilecektir.
24 Ocak Kararlarının ana unsurları, "gerçekçi" döviz kuru ve faiz politikaları, dış ticaretin serbestleştirilmesi ve finansal serbestleşme idi. Bu çerçevede, ihracatı artırıp, ithalatı azaltarak ödemeler dengesi açığını kapatmak ve böylece ekonomiyi canlandırmak amacıyla gerçekçi bir döviz kuru uygulaması amaçlanmıştı. Program öncesinde döviz kuru aşırı değerlenmişti. Öncelikle, devalüasyon yapıldı ve kur 47 TL' dan 70 TL'ye çıkarıldı. Daha sonra da, hükümet sık sık mini devalüasyonlar yaptı ve bu mini devalüasyonlar Merkez Bankası'nın döviz kurunu günlük olarak belirlemeye başladığı Mayıs 1981'e kadar artarak devam ettirildi. Mayıs 1981'den itibaren Türkiye'de dalgalı kur uygulamasına geçildi ve kurlar günlük olarak belirlenmeye başlandı.
Kamu açıkları ve dış borç yükü dikkate alındığında, enflasyonist finansman kaçınılmaz olacağından böyle bir ortamda parasal hedefler belirlemek ve para arzını kısıtlayıcı politikalar uygulamak kolay değildi. Dolayısıyla, para arzından çok para talebine önem verildi ve faiz oranları serbest bırakıldı. Faizlerin serbest bırakılmasının amacı tasarrufları artırmak ve dolayısıyla yatırımlar için kaynak yaratmak ve enflasyon oranını düşürmekti. Bu çerçevede, mevduat faizleri Temmuz 1980'de ilk olarak serbest bırakılmıştır. Büyük bankaların kendi aralarında centilmenlik anlaşması yapmaları sonucu faizler düşük olduğu için, küçük bankalar mevduat sertifikalarını, bu sertifikaları daha yüksek faizle halka satan bankerlere satmaya başlamışlardır. Faizlerin büyük bankaların faizlerinden yüksek olması ve bunların geri ödenmeme riski taşıdığı yolundaki dedikodular bankerlere olan güveni sarsmış ve herkes parasını çekmeye koşmuştur. Böylece, 1982 yılı ortasında, banker krizi denilen kriz patlak vermiştir. Dolayısıyla ilk liberalizasyon denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış ve neticede faizler tekrar Merkez Bankası tarafından belirlenmeye başlanmıştır (Günal, 1993).
Kısacası, 24 Ocak Kararları'na paralel olarak, 1980'lerde gerçekçi döviz kuru ve faiz politikaları uygulanmıştır. Gerçekçi ve esnek döviz kuru politikası bir ölçüde ihracatı teşvik etmede ve ithalatı azaltmada başarılı olmuştur. Tasarrufları artırarak yatırım imkanlarını genişletmek ve enflasyonu düşürmek için uygulanan serbest faiz politikası ise, ilk yıllarda enflasyonun önlenmesinde belli ölçüde başarılı olmuşsa da daha sonra banker krizi nedeniyle faizlerin yeniden kontrol altına alınmasıyla sonuçlanmıştır (Günal, 1993, Saraçoğlu, 1987). Genel olarak bakılınca, uygulanan politikalar, askeri hükümetin grevleri yasaklaması nedeniyle reel ücretlerin artmamasının da etkisiyle, 1980'lerin ilk yıllarında bir ölçüde etkili olmuştur. Büyüme oranı yükselmiş ve enflasyonda ani bir düşüş gerçekleşmiştir. Ancak, kısa vadeli istikrar politikalarından uzun vadeli yapısal uyum politikalarına kayıldıkça. genişlemeci maliye ve para politikaları enflasyonist finansmanı kaçınılmaz hale getirmiştir. Yani uygulanan politikalar büyüme ve ödemeler dengesi açısından başarılı olmakla birlikte enflasyon ve kamu maliyesi sorunları büyüyerek devam etmiştir (Günal, 1993).
1980'lerin ortasında, özellikle de seçimin yapıldığı 1987 yılında para ve maliye politikalarında gevşeme artmıştı. Seçim sonrası devalüasyon beklentileri nedeniyle resmi ve serbest kur arasındaki fark açılmaya başlamıştı. Dolayısıyla, 4 Şubat 1988 tarihinde bir dizi önlem uygulamaya konuldu. Bu çerçevede, mevduat faizleri yeniden serbest bırakıldı (ancak tavan belirlendi); zorunlu karşılık oranı % 16'ya, disponibilite oranı % 27'ye çıkarıldı; ihracat dövizlerinin bankalara altı ay içinde satılması zorunlu hale getirildi; ihracatta vergi iadesi artırıldı ve ithalat teminat oranı % 15'e yükseltildi (Keyder, 1996: 128-129). Ancak, bu önlemler TL'den kaçışı önleyemedi ve 12 Ekim 1988'de TL'nin değer kaybını önlemek için Merkez Bankası piyasaya 160 milyon dolar sürerek müdahale etti. Ayrıca, mevduat faiz oranları tamamen serbest bırakıldı, döviz tevdiat hesaplarına ve vadesiz mevduata uygulanan zorunlu karşılık oranları artırıldı. Kısacası, 1980'lerin sonuna doğru, seçim ekonomisi uygulamaları ile artan kamu açıkları, hızla artan dış borçlar ve % 80'ler civarındaki enflasyon Türkiye ekonomisinin istikrarsız yapısını ortaya koymaktaydı.
Temel Ekonomik Göstergeler (1980-1989)
Yıl Mevduat Faizi Yıllık Döviz Kuru ($) (Yıl Sonu Alış) Enflasyon (TEFE) GSMH Büyüme Oranı (%) İhracat Milyon $ İthalat Milyon $ Dış Tic. Dengesi Milyon $ Bütçe Açığı Milyar TL
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989 33,0
-
-
45,0
45,0
55,0
48,0
45,0-58,0
83,9
58,8 89,25
132,30
184,90
280,00
442,50
574,00
755,90
1,018,35
1,813,02
2,311,37 107,2
25,6
25,4
40,1
53,5
38,2
24,5
51,6
67,9
62,3 -2,8
4,8
3,1
4,2
7,1
4,3
6,8
9,8
1,5
1,6 2,910
4,703
5,890
5,905
7,389
8,255
7,583
10,322
11,929
11,780 7,513
8,567
8,518
8,895
10,331
11,230
10,664
13,551
13,706
15,999 -4,603
-3,864
-2,628
-2,990
-2,942
-2,975
-3,081
-3,229
-1,777
-4,219 166
124
157
313
979
798
1,411
2,607
3,990
7,673
KAYNAK: TCMB, Üç Aylık Bültenler; DPT Ekonomik ve Sosyal Göstergeler, 1950-1998
1980'lerin başında kamu maliyesinde yapılan reformlara ve KDV gibi yeni vergiler ihdas edilmesine rağmen, vergi gelirlerindeki artış, istenen düzeyde olmamış ve harcamalardaki artışların gerisinde kalmıştır. Dolayısıyla, bütçe açıkları giderek artmış ve kamunun kredi ihtiyacının artmasıyla birlikte, özel kesimin kredi talebi karşılanamaz hale gelmiş, bu da faiz hadlerinin yükselmesine neden olmuştur. Bütçe açıklarını kapamak için, hükümet giderek artan miktarda Hazine Bonosu, Devlet Tahvili ve Gelir Ortaklığı Senetleri ihraç etmeye başlamıştır. Kamunun kredi ihtiyacının bu şekilde karşılanması , özel sektörün ihtiyacını tam olarak karşılayamamasına yol açmıştır. Kısacası, finans sektörünün belirleyicisi kamu olmuştur.
1980’lerin başında finansal reformlara paralel olarak. Sermaye Piyasası Kurulu ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın kurulmasının ardından. 1980lerin ortasından itibaren Merkez Bankası bünyesinde kurulan piyasalar hem para politikası açısından hem de kamu açıklarının finansmanı açısından önemli olmakla birlikte, asıl önemli gelişme Ağustos 1989da uygulamaya konulan Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı karardır.
1.1.4. 1989 –1994 Dönemi
1989 yılının dönüm noktası olarak seçilmesinin nedeni az önce de belirtildiği üzere Ağustos 1989’da uygulamaya konan 32 sayılı karardır. Bu Kararla birlikte, gerçekçi döviz ve faiz politikası uygulamaları dış ticarette serbestleşme ve para ve sermaye piyasalarındaki kurumsal yeniliklerin ardından, en önemli ve son aşama olan sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve konvertibiliteye geçiş gerçekleşmiştir. Bu dönemin ikinci bir özelliği ise, Merkez Bankasının ilk defa açıkça bir para programı ilan etmiş ve uygulamış olmasıdır Aslında, Merkez Bankası 1966, 1987 ve 1988 yıllarında da para programı uygulamış ve parasal hedefler belirlemiş, fakat bunlar kamuoyuna açıklanmamıştır. Ancak, hedefler aşıldığı için 1989 yılı için para programı yapılmamıştır (Uygur, 1993: 21) 1990 yılında uygulanan parasal program parasal büyüklükler yerine, toplam bilanço büyüklüğü, toplam iç yükümlülükler, toplam iç varlıklar ve merkez bankası parası gibi TCMB bilanço büyüklüklerini kontrol etmeyi hedeflemiştir. Bu program, belli ölçüde başarılı olduysa da Körfez krizinin patlak vermesi ve mali disiplinin sağlanamaması nedeniyle hedefleri tutturmak güç olacağı için 1991'de parasal program ilan edilmemiştir. 1992'de uygulanan parasal program ise açıklanan hedeflere ulaşamamış ve hedeflerden büyük ölçüde sapma olmuştur. Mali disiplinin sağlanamamış olması ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, 1994 yılı başında patlak veren krizin anlaşılması için önemli hususlardır.
1989 yılında ekonomide üç önemli gelişme gözlenmiştir: Birincisi, 12 Eylül hükümetleri ve birinci Özal hükümeti döneminde bastırılmış ve reel olarak aşınmış olan ücretlerde ani bir sıçrama olmasıdır. Bu zaten artmakta olan kamu açıklarına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Diğer bir gelişme ise, kamu açıklarının finansmanında ağırlığın Merkez Bankası kaynaklarından iç borçlanmaya doğru çevrilmesidir, iç borçlanmanın yapılabilmesi için faizlerin yükseltilmesi gerekmiştir. Sonuç olarak hem borç yükü artmaya hem de vade yapısı kısalmaya başlamıştır. Üçüncü önemli gelişme ise 32 Sayılı Kararla birlikte sermaye hareketlerinin serbestleşmesidir. Birinci ve ikinci gelişme birbiriyle iç içedir. Yani, reel ücretlerin artması kamu açıklarının artmasına katkıda bulunmuştur. Burada asıl önemli olan faizlerin yükselmesi ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi arasındaki ilişkidir. Bu ilişki, faiz-kur makasının, Türkiye'ye kısa vadeli sermaye girişindeki artışın, bankaların açık pozisyonlarını büyütmeye yönelmelerinin, kısacası 1994 yılı başlarındaki krizin arkasında yatan nedendir. Bu gelişmeler aşağıdaki tabloda açıkça görülmektedir.
1989 1990 1991 1992 1993 1994
Bütçe açığı (Milyar TL) 7,673 11,955 33,517 47,434 133,857 152,180
KKBG/GSMH 5,3 7,4 10,2 10,6 12,0 7,9
İç Borç Stoku (Milyar TL) 41,934 57,180 97,647 194,236 357,347 799,311
Dış Borç Stoku (Milyon USD) 41,751 49,035 50,489 55,592 67,356 65,601
Enflasyon (TÜFE, Yıl Sonu) 64,3 60,4 71,1 66,0 71,1 125,5
Açık Pozisyon (Milyon USD) 1,792 1,914 2,688 4,844 1,215
Döviz Kuru (USD Alış 2,311 2,927 5,075 8,556 14,444 38,380
Sermaye Hareketleri (net) 780 4,037 -2,397 3,648 8,963 -4,194
KAYNAK: TCMB, DPT ve Hazine Müsteşarlığı (farklı yayınlar).
Türkiye'de özellikle kamu kesimi açığından kaynaklanan aşırı bir kaynak talebi mevcuttur. Açık bütçe politikası ve kamu açıklarının giderek artmasından kaynaklanan aşırı iç ve dış borçlanma giderek bir kısır döngü haline dönüşmüş ve borcun borçla ödenmesi noktasına gelinmiştir. Kamu kesiminin aşırı kaynak talebi, Devlet iç Borçlanma Senetlerinin ihracını artırmakta, bu da para ve sermaye piyasalarının yeterli düzeyde gelişmemiş olmasının da etkisiyle faiz oranlarının yükselmesine neden olmaktadır. Faiz oranlarındaki bu aşırı artış reel faizin yüksek olmasına, bu da son zamanlarda çok konuşulan sıcak para akımının artmasına yol açmıştır. Kamu açıklarının 1989 sonrası dönemde hızla artması, mali piyasalar üzerindeki baskıyı artırmış ve reel faizin yükselmesine yol açmıştır. Bu yüksek reel faiz dışardan sermaye girişinde önemli bir role sahiptir. Söz konusu sermaye girişleri aynı zamanda döviz kurları üzerinde aşağıya doğru bir baskı oluşturur. Bu baskı neticesinde, kur artış hızı ile faiz arasındaki marj artar ve sermaye girişinin daha cazip hale gelmesiyle kendi kendini besleyerek büyüyen bir süreç ortaya çıkar. Hükümetin 32 Sayılı Karar doğrultusunda Ağustos 1989'dan itibaren serbest bıraktığı döviz işlemlerine paralel olarak, yabancı sermayeyi teşvik etmek amacıyla yüksek reel faiz ve aşırı değerli kur politikası uygulaması veya buna göz yumması, zaten içerde yüksek munzam karşılık ve disponibilite oranları ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu primlerinden kaynaklanan yüksek fon maliyetiyle karşı karşıya olan bankaların yabancı para işlemlere daha fazla yönelmelerine neden olmuştur. Bu da bankacılık sektörünün açık pozisyonlarının ve dolayısıyla kur riskinin artmasına yol açmıştır (Günal 1995a).
1993 yılının sonlarına doğru hükümetin hem döviz kurunu baskı altında tutup hem de faizlerin artmasını önlemeye çalışması, dolayısıyla da Hazine ihalelerini iptal etmesi ve oluşan belirsizlik nedeniyle rating kuruluşlarının ülkemizin kredi notunu düşürmesi krizi kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu gelişmeler ve yanlış uygulamalar aşırı değerlenen TL'de devalüasyon beklentisiyle birleşince 1994 yılı başında kriz patlak vermiştir. Ocak ayı maaş ödemeleri ve Hazine itfaları nedeniyle piyasada kalan aşırı TL, Merkez Bankası ve Hazine (daha doğrusu Hükümet) arasındaki uyumsuzluk nedeniyle dövize yönelmiş ve kurlar hızlanmaya başlamıştır. Bu arada büyük miktarlarda açık pozisyonları olan bankalar zor durumda kalmıştır. Tablodan da görüleceği üzere bankacılık sektörünün açık pozisyonları 1990'lı yıllarda giderek artmış ve 1993 yılı sonunda 4.844 milyon ABD dolarına ulaşmıştır.
Bankacılık Sektörü Açık Pozisyonu (1990-1994, Milyar TL)
1990 1991 1992 1993 1994/03
YP Aktifler 37,836 79,048 178,110 400,527 506,860
YP Pasifler 43,261 88,538 205,196 473,563 594,267
Net Pozisyon (Milyar TL) -5,288 -9,714 -22,829 -70,034 86,126
Net Pozisyon (Milyon $) -1,792 -1,914 -2,668 -4,844 -3,891
Net Pozisyon/Özkaynak -34,19 -36,54 -44,67 -72,07 -104,63
KAYNAK: GÜNAL (1995 a)
1.1.5. 5 NİSAN 1994 Kararları
1993 yılının ortalarından itibaren belirtileri başlayan ve sonbaharda Hazine'nin yanlış borçlanma politikalarıyla belirginleşen, ancak 1994 yılı Ocak ayında patlak veren finansal kriz, 27 Mart yerel seçimleri nedeniyle uygulanan seçim ekonomisi sonucu alınamayan önlemlerin etkisiyle kronik hale gelmiştir. Seçimin ardından DYP-SHP koalisyon hükümeti uzun süren bir bekleyiş sonunda 5 Nisan 1994 günü "Ekonomik Önlemler Uygulama Planı" adı altında, kamuoyunda 5 Nisan Kararları olarak bilinen bir dizi ekonomik karar açıklamıştır.
Kararların amacı, genel olarak, bir defaya mahsus vergiler, KiT'lerin satışı, kamu harcamalarının kısılması, yatırımların azaltılması kamu çalışanlarının ücretlerinin sınırlandırılması yoluyla bütçe açıklarını azaltmak; döviz kurlarının tespitinin piyasa şartlarına bırakılması ve devalüasyon; açığa repo ile Varlığa Dayalı Menkul Kıymet (VDMK) ve A tipi fonlar üzerine reponun yasaklanması ve en önemlisi mevduat munzam karşılıkları ve disponibilite oranlarında yeni bir sisteme geçilmesidir. Daha sonra Nisan ayı sonunda yapılan ve Hazine avans limitini sınırlayan düzenleme, mevduata % 100 devlet güvencesi verilmesi, döviz büfelerini disiplin altına alacak bir tebliğ çıkarılması para politikası açısından önemli gelişmelerdir.
5 Nisan Kararları çerçevesinde alınan ve para politikası açısından en önemli gelişme, daha önce bütçe ödeneklerinin % 15'i olan Hazine'ye verilen kısa vadeli avans miktarının kademeli olarak % 3'e düşürülmesini öngören 25 Nisan 1994 tarih ve 3985 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'dir. Bu yasal düzenlemeyle Hazine'nin alabileceği avans miktarı sınırlandırılmış olup, bu önlem para politikası uygulamasını zorlaştıran kamu açıklarının disiplin altına alınmasına katkıda bulunabilecektir. Hatta bu bağlamda, mevduatlara yüzde yüz devlet garantisi tanınmıştır. Para politikası ile ilgili diğer bir önemli gelişme ise, IMF ile yapılan "Stand-by" anlaşmasıdır. Çünkü, bu anlaşmaya göre, Merkez Bankası'nın net iç varlıklar, resmi rezervler ve ortalama döviz kuru gibi bazı hedeflere uyması gerekmektedir. iMKB'de, Bono ve Tahvil Piyasası'nın açılmasının yanı sıra repo ve ters repo işlemleri de yapılmaya başlanmış ve karşılıksız repo işlemlerini önlemeye yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Bütün bu önlemlerin amacı piyasalara güveni yeniden tesis etmek ve TL'ye olan talebi artırmaktır. Ayrıca, munzam karşılık ve disponibilite oranları ile ilgili köklü değişiklikler yapılmıştır.
1.1.6. 6 EYLÜL1995 Kararları
1995 yılı para politikasının ana hedefi, mali piyasalardaki istikran sürdürmenin yanı sıra enflasyon oranını önemli ölçüde düşürmektir. Bu çerçevede, IMF hedeflerini de dikkate alan bir parasal program uygulamaya konmuştur. Buna göre bir taraftan 1994 yılında ulaşılan uluslararası rezervlerin korunması amaçlanmış, öte yandan parasal hedefler yıl sonu için öngörülen enflasyon oranına paralel olarak konulmuştur. Döviz kuru politikasının da enflasyona paralel olarak yürütülmesi öngörülmüştür. Kısacası, 1995 yılında sıkı bir para politikası uygulanarak, para ve maliye politikaları arasında uyumun sağlanması öngörülmüştür.
1995 yılının ilk yarısında para politikası belli ölçüde başarılı olmuş ve enflasyon düşme eğilimine girmişti. Ancak Temmuz-Ağustos aylarından itibaren yükselme eğilimine giren enflasyon oranı ve yılın ikinci üç aylık dönemi için açıklanan büyüme oranının yüzde 12.4 gibi büyük bir rakama ulaşmasının yanı sıra, uluslararası rezervlerin çok hızlı artması Eylül ayı içerisinde bazı önlemler alınmasına neden olmuştur. Talep fazlasını azaltarak enflasyonu kontrol altına almak ve döviz kurunu da IMF hedeflerine uygun hale getirebilmek amacıyla, Merkez Bankası 6 Eylül tarihinden itibaren bazı kararları uygulamaya koymuştur. Bu kararları şöyle özetleyebiliriz:
• Öncelikle, döviz alımları 18 Eylül'e kadar durdurularak, döviz devir oranlan yüzde 25'den 20'ye düşürülmüş, ayrıca Merkez Bankası bünyesindeki Döviz ve Efektif Piyasaları'nda satılabilecek kısım % 7'den % 4'e, Merkez Bankası'na doğrudan devredilmesi gereken kısım ise % 18'den % 16'ya indirilmiştir.
• Tüketici kredilerine uygulanan yüzde 6'lık Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF) kesintisi yüzde 10’a yükselmiştir.
• Bankaların sendikasyon kredilerine yüzde 6'lık KKDF kesintisi getirilmiştir.
• Kabul kredili, vadeli akreditif ve mal mukabili ödeme şekline göre yapılan ithalata % 6 KKDF kesintisi getirilmiştir.
• İhracat kredilerinden KKDF kesintisi sıfırlandırılmıştır.
Sonuç olarak, bu kararlar alınması gerekli olmakla birlikte, sadece şok kararlar olup, enflasyonun düşmesinde etkili olamamışlardır. Kasım ayında fiyatların fazla yükselmemesi seçim öncesinde bastırılan kamu malları fiyatlarından kaynaklanmaktadır. Sorunun çözümü vergi reformu ve kamu harcamalarının azaltılması gibi malı tedbirlerde yatmaktadır. Yoksa kısa süreli sıkı para politikaları sorunu çözemez. Sadece geçici olarak dondurur.
1.1.7. 1999-20OO: IMF ile Anlaşma, Enflasyonu Düşürme Programı ve Bankacılık Krizi
1999 yılının ilk yansı seçim telaşı ve hükümet kurma çalışmalarıyla geçmiş ve bu dönemde belirsizlik hakim olmuştur. DSP-MHP-ANAP koalisyonunun kurulmasıyla piyasalara güven verilmiştir. IMF ile görüşmeler başlamış ve uygulanmakta olan Yakın izleme Anlaşması'nın mali destekli bir Stand-by Anlaşması'na dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede, 2000-2002 dönemini kapsayacak olan bir enflasyonu düşürme programı uygulanması kararlaştırılmıştır. Programın temel amaçlan şunlardır:
• Tüketici enflasyonunu yapısal reformlarla desteklenen, birbirleriyle tutarlı, güçlü itibarlı ve süreklilik arz eden maliye, gelir, para ve kur politikalarının eşgüdümlü uygulanması ile 2000 yılı sonunda % 25, 2001 yılı sonunda % 12 ve 2002 yılında % 7'ye indirmek.
• Reel faiz oranlarını makul düzeylere düşürmek,
• Ekonominin büyüme potansiyelini artırmak,
• Ekonomideki kaynakların daha etkin ve adil dağılımını sağlamak.
Üç yıllık enflasyonu düşürme programı üç temel unsur üzerine kurulmuştur.
a) Sıkı bir maliye politikası uygulanarak faiz dışı fazlanın artırılması, yapısal reformların gerçekleştirilmesi ve özelleştirmenin hızlandırılması,
b) Enflasyon hedefi ile uyumlu gelirler politikası,
c) Bu unsurların enflasyon ve reel faizlerin düşürülmesine yapacağı katkıyı desteklemek ve ekonomik birimlere uzun vadeli bakış açısı kazandırmak için enflasyonun düşürülmesine odaklanmış kur ve para politikası uygulaması.
1.1.8. Günümüzde İstikrarın Sağlanmasında Önerilen Para Politikaları
PARA, KUR VE MALİ SİSTEME İLİŞKİN POLİTİKALAR
VIII. Plan döneminde para politikası, enflasyonun Avrupa Para Birliği kriterlerine uyumlaştırılmasını ve fiyat istikrarını hedefleyen bir çerçevede uygulanacaktır.
Kur politikası ilk 18 ay için hedeflenen enflasyon oranları referans alınarak döviz kurunun günlük olarak ilan edilmesi, 2001 Temmuz ayında başlayan ikinci 18 ayda da kur sepeti uygulamasının tedrici olarak ağlan bir bant içinde serbestçe belirlenmesi şeklinde olacaktır. Böylece, kur bandı uygulamasıyla birlikte daha esnek bir net iç varlık politikasının uygulanmasına başlanılacaktır. 2003 yılından itibaren döviz kurları esnek bir
çerçevede gelişirken, para politikası fiyat istikrarının sürdürülmesi hedefi doğrultusunda uygulanacaktır.
Kamu bankalarının yapısal sorunları çözülerek öncelikle özerkleştirilecek ve kamu kesimi kademeli olarak bankacılık kesiminden çekilecektir. Ayrıca, fon maliyetlerinin uluslararası seviyelere yaklaştırılması için mevduat munzam karşılıkları, disponibilite yükümlülüğü, Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu kesintisi gibi yasal yükümlülükler gözden geçirilecektir.
Yatırım araçlarının vergilendirme açısından nötr bir konuma çekilmesi sağlanacaktır.
Mali piyasalarda aracılık faaliyetinde bulunan kurumların sermaye yapılarının güçlendirilmesi amacıyla, birleşme ve devralmalar desteklenecektir.
Bankacılık kesiminde sistemik risklerin önlenebilmesi için, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından gereken önlemlerin alınması sağlanacak, bu açıdan sistemin şeffaflığı ve uluslararası kriterlere uygun çalışması temin edilecektir.
Bankacılık kesimini ilgilendiren işlemlerin yaygın olarak teknolojik alt yapı ve kart kullanımı ile yapılmasının sağlanması için gerekli düzenlemeler gerçekleştirilecek ve Vergi Usul Kanunuyla Maliye Bakanlığına tanınan mükelleflerin tahsilat ve ödemelerini finansal sistem kullanılarak gerçekleştirmeleri hususundaki yetki kullanılacaktır.
Sermaye piyasasının arz yönünden gelişmesi sağlanırken, bu piyasalardaki derinliğin kurumsal yatırımcılar vasıtasıyla artırılması için gereken önlemler alınacaktır.
- Mali piyasalarca rekabetçi ortamı bozan manipülasyon içerden öğrenenlerin ticareti gibi konulara hassasiyetle eğilinecek ve özel uzmanlığa ihtiyaç duyulan bu alanda ihtisas mahkemelerinin kurulması hususunda adımlar atılacaktır.
Sigortacılık sektörünün fon yaratabilir bir yapıya kavuşturulabilmesi için özel emeklilik sigortalarının gelişmesi sağlanacak, hayat sigortası dalındaki mevcut vergi mevzuatı tekrar gözden geçirilerek, vergisel teşviklere açıklık getirilecektir.
Sigortacılık sektörünün düzenlenmesi ve denetlenmesi hususunda mevzuattaki boşluklar giderilecek, fonların plasmanında güvenli yatırımın gerçekleştirilebilmesi amacıyla şeffaflığın uygulanması sağlanacaktır.
Zorunlu sigorta uygulamaları yaygınlaştırılacaktır.
B) EKONOMİK İSTİKRAR
1. Tanım
l - İktisadi İstikramı Anlamı
İktisadi istikrarın ne olduğunu anlamak için, ekonomik istikrarsızlık içinde bulunulan halleri incelemek gerekir. Ekonomide istikrarsızlık halleri enflasyon ve deflasyon şeklinde kendini gösterir. Böylece ekonomik yapıyı sarsan ve istikrarı bozan enflasyon ve deflasyon hallerinin önlenmesi ile ekonomide istikrarın temin edileceği anlaşılmaktadır. Ancak bu, iktisadi istikrarın bünyesinde taşıdığı özellikleri açıklamağa yeterli değildir.
İktisadi istikrar günümüzde fiyat istikrarı ile tam istihdamın bir arada gerçekleştirilmesi anlamını taşımaktadır. Klâsik iktisatçılar, daha önce de belirtildiği gibi, ekonomiyi devamlı olarak tam istihdam seviyesinde dengede kabul ettikleri için, buna uygun olarak ekonomik istikrardan anladıkları mana da, farklı oluyordu. Fakat Keynes'den bu yana ekonomi için üç türlü dengeden söz etmek gerektiği anlaşılmıştır. Bunlar da; tam istihdam, eksik istihdam ve aşırı istihdam seviyelerindeki ekonomik dengelerdir. Böyle olunca modern manadaki iktisadi istikrar, devamlı hareket halinde bulunan bir ekonomide tam istihdamına ve fiyat istikrarının birlikte sağlanması ve korunmasıdır.
2) EKONOMİK İSTİKRARSIZLIK TÜRLERİ
2.1. Dış Ticaret Dengesi Bozukluğu
Dış ticaret dengesi bir ülkenin bir yıl içerisindeki toplam mal ihracatı sonucunda sağladığı dövizleri ve ithalat sonucu dış ülkelere ödediği dövizleri gösterir.
İthalatın ihracattan fazla olması durumunda dış ticaret dengesi fazlalık veriyor demektir.
2.1.1. Dış Açığın Azaltılması
İstikrar politikaları ile gerçekleştirilmeye çalışılan bir diğer amaç dış açığın azaltılmasıdır.
Bu ülkelerde birinci bolümde de açıklandığı üzere ekonomik istikrarsızlığa yol açan sonuçlardan birisi ve en önemlisi dış açıklardır. Dış açıkların borçla finansmanı bir dereceye kadar mümkündür. Borç bulmada güçlükle karşılaşıldığı nokta da ülke, daha fazla artan bir enflasyon ve işsizlik probleminin yanısıra yatırımların azalmasına bağlı olarak büyüme hızının eksilere düşmesine kadar varan bir sorun ile karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü bu ülkelerde hem yurtiçi tasarruf oranları düşüktür, hem de daha önemlisi yatırımların ve üretimin yurt dışından ithal edilen yatırım malları ve ara mallarına bağımlı olması nedeniyle dövize ihtiyaç vardır. Dövizin ihracatla elde edilememesi durumunda borç yoluyla elde edilmesi söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla ekonomik kriz olarak nitelendirilen böyle bir dönemde, dış açıkların azaltılarak dış borç geri ödeme güçlüklerinin hali iletilmesi yeni dış borç bulma imkanını sağlayacak ve ekonomi tekrar büyüme sürecine girerek enflasyon ve işsizlik oranlarının azaltılması sağlanabilecektir. Görüldüğü gibi dış açıkların azaltılması ekonominin yeniden dış kaynak temin edebilmesini sağlamak açısından önem verilen bir amaç olarak istikrar politikalarında yer almaktadır.
2.2. Fiyat İstikrarının Bozulması
2.2.1. Enflasyon
Enflasyon cari fiyat seviyesinde toplam talebin toplam arzdan daha fazla artması şeklinde tarif edilebilir. Bu şekilde toplam talebin toplam arzdan fazla olması fiyatlar genel seviyesini yükselteceğinden enflasyon sırasında fiyatlar genel seviyesinde devamlı bir artış eğilimi söz konusudur.
2.2.2. Deflasyon ve Önlenmesi
Toplam talepteki yetersizlik biçiminde kendini gösteren deflasyonist eğilimleri hazırlayan sebep genellikle yatırımların tasarruflara göre azlığından ileri gelmektedir. Gerçekten özellikle gelişmiş veya olgun ekonomilerde yüksek marjinal tasarruf eğilimi sebebiyle atıl veya yatırıma dönüştürülemeyen tasarruf hareketi ile karşılaşılmaktadır. Bu yetersizliğin giderilmesi amacıyla,
- Tüketim eğiliminin kuvvetlendirilmesine çalışılabilir.
- Yatırımlar teşvik edilerek yatırım hacmi genişletilebilir; veya
- Tüketim ve yatırım harcamaları birlikte arttırılabilir.
Görüldüğü gibi bu eğilimle mücadelede maliye politikası yönünden telafi edici harcamalar daha geniş anlamda ise telafi edici maliye politikası tedbirleri önem kazanmaktadır.
2.3. Tam İstihdamın Bozulması
Toplam üretim faktörlerinin tümü üretime katılıyorsa, bu ekonominin tam istihdam durumunda olduğunu ya da tam istihdama ulaştığını gösterir. Ekonomide tam istihdamdan uzaklaştığında işsizlik oranlarında artış görülür.
C) İŞLETME POLİTİKASI TÜRLERİ
1. Maliye Politikaları
Maliye politikası denildiğinde, hızlı ekonomik büyüme, yüksek istihdam ve istikrarlı bir fiyat düzeyinin sağlanabilmesi amacıyla vergi ve diğer gelirler ile kamu giderlerinin parasal politikayla uyum içerisinde birer politika aracı olarak uygulanması anlaşılır.
Devletlerin maliye politikası uygulamasındaki temel araçları bütçelerdir. Bütçe daha önce de değinildiği üzere herhangi bir yılda, Devletin yapmayı planladığı giderlerle, toplamayı planladığı gelirlerin listelendiği ve çeşitli uygulama hükümlerinin yer aldığı yasal bir belgedir. Bütçeler bir yılda ya gelirleri giderlerine eşit olarak denk olabilirler veya gelirleri giderlerini aşarak fazla verebilirler ya da giderleri gelirlerini aşarak açık verebilirler. Bütçenin açık vermesi halinde açık miktarı borçlanmayla karşılanır.
1.1. Harcama Politikası
Kamu harcamalarının artırılması veya azaltılması da denir.
(i) Kamu Giderlerinin Arttırılması veya Azaltılması
Ekonomi, durgunluğa girme yönünde bir gelişme gösterdiği zaman yol yapımı, havaalanı, baraj yapımı, çevre kirliliğini önleme projeleri gibi geniş istihdam ve dolayısıyla gelir ve talep yaratacak kamu yatırımlarını yürürlüğe koymak suretiyle durgunluktan çıkma yolunda adımlar atılması sağlanabilir.
Bu tür durgunluk ortamlarında maaş ve ücret artışları ile sübvansiyon artışlarından kaçınmak gerektir. Çünkü bunlar yarattıkları alışkanlıklar nedeniyle uzun dönem sürebilecek ve dolayısıyla durgunluktan çıkıldıktan sonra da çeşitli baskılar nedeniyle sürebilecek ve bu şekliyle ileride ortaya çıkabilecek enflasyonist etkileri arttırabilecek giderlerdir.
Ekonomi, enflasyonist bir ortam içinde ise bu önlemlerin tersini uygulamak gerektir. Kamu yatırımlarının ve mümkün olabilen diğer kamu giderlerinin kısılması piyasadaki aşırı likiditenin yol açtığı talep genişlemesini denetim altına almak için zorunludur. Bununla birlikte başlamış olan yatırımları bir anda durdurmak kolay bir iş değildir.
(ii) Vergi Oranlarında Değişiklik Yapılması
Durgunluk içine girmiş bir ekonomiyi canlandırabilmek için önemli bir önlem vergi oranlarında indirime gitmektir. Böylelikle kişi ve kurumların ellerinde yatırım veya diğer giderleri gerçekleştirebilmek için daha fazla imkan bırakılmış ve talep canlanması sonucunda ekonominin durgunluktan çıkarılmasına yol açılmış olur. Böyle bir maliye politikasının bütçe açığı verdirmesi olağandır.
ABD' de Başkan Reagan döneminde ekonominin durgunluktan çıkarılması amacıyla uygulanan ve adına "arz yönlü iktisat" (supply side economics) denilen maliye politikasının özü, kamu giderlerinde kısıntı yapılırken buradan sağlanan tasarruflar kadar vergi indirimlerine gitmek şeklinde ortaya konulabilir. Arz yönlü iktisat savunucularına göre özellikle marjinal vergi oranlarında yapılacak indirimler kaynakların yeniden tahsisi için teşvik edici olacak ve bu yolla ekonomik büyüme uyarılmış olacaktır. Vergi indirimleri ağırlıklı arz yönlü iktisat düşüncesi geniş ölçüde iktisatçı Arthur Laffer'in "Laffer Eğrisi" diye anılan tezine dayanmaktadır. Laffer'in vardığı sonuç; vergileri arttırmakla bütçenin denkleştirilemeyeceği, hatta tam tersine vergi indirimlerinin ekonomik büyüme kanalıyla yol açacağı gelir artışı sayesinde, toplanan vergide artışa yol açacağı ve bu artış yoluyla bütçenin denkleştirilmesine katkıda bulunacağı şeklindedir.
Söz konusu maliye politikası 1980'li yıllarda ABD'de (Başkan Ronald Reagan ve Başkan George Bush tarafından) ve İngiltere'de (Başbakan Margareth Thatcher tarafından) uygulanmış ve vergi indirimleri aracılığıyla sağlanan genişlemenin yararı görülmekle birlikte çoğu iktisatçı, toplanan vergi miktarının, vergi oranlarında yapılan indirimlerden kaynaklanmadığı görüşünde bir araya gelmişlerdir. Vergi oranlarıyla vergi gelirleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya yönelik olarak yapılan ekonometrik çalışmalar da ABD'de vergi oranlarının yüksek olmadığını ve Laffer'in iddia ettiği gibi bu oranların düşürülmesiyle vergi hasılatı artışı sağlanamayacağını ortaya koymuştur.
ABD'de çeşitli itirazlara karşın uygulanmış bulunan vergi indirimleri paralelinde kamu giderlerinin kısılması sağlanamayınca, bu kez daha yüksek kamu açıklan ortaya çıkmaya başlamış ve ekonomik dengeler daha büyük tehditler altına girmiştir.'
Her ne kadar vergi oranlarında indirim arz yönlü iktisatın en çok bilinen uygulanma yöntemi ise de ekonomik büyümeyi uyarmak için kullanılan başka bazı araçları da vardır, ulaştırma, haberleşme ve mali hizmetlerde yapılacak serbestleştirmelerin, gerçek dışı çevre koruma standartlarının hafifletilmesinin büyüme üzerinde olumlu etkileri olacağı arz yönlü iktisatçılar tarafından savunulmaktadır.
ABD'de bütçe açıklarının rekor düzeylere çıkması sonucunda, bu büyük bütçe açıklarının kapatılmasına yönelik olarak 1985 yılında iktidar ve muhalefet partilerinin anlaşmasıyla kısaca Bütçe Dengesi Kanunu adı verilen ve teklif sahiplerinin soyadlarından hareketle Gramm - Rudman - Hollings Act (kısaca GRH) diye anılan bir kanun yürürlüğe konulmuştur. Kanun, 1985'den 1990'a kadar bütçe açıklarının eşit yıllık dilimler halinde azaltılarak 1990 yılında sıfırlanmasını hedef almış daha sonra nihai hedef yılı, yapılan yasal bir değişiklikle 1993 yılına ertelenmiştir. Kanun, bütçe açıklarının gönüllü olarak indirilmemesi halinde otomatik kesintiler yapılmasını öngören radikal hükümler taşımaktadır. Pek çok iktisatçının klasik iktisatın etkisinde hazırlandığını ileri sürerek ağır şekilde eleştirdikleri kanun, uygulamada başarılı sonuçlar vermemiştir. Aslında kanunun, ABD Anayasa Mahkemesi'nin (Supreme Court) otomatik kesintileri Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmesi bütçelerin iyimser tahminlerle hazırlanarak gerçek olmayan miktarlardan kesintiler yapılması gibi nedenlerle tam anlamıyla uygulanamadığı iddiası da mevcuttur.
Benzer bir uygulama yine iktidar ve muhalefetin işbirliği içinde başlatılmış ve 1992 yılından itibaren ABD bütçe açıklarında önemli düşüşler kaydedilmeye başlanmıştır.
Otomatik dengeleyiciler herhangi bir yasal düzenlemeye gerek göstermeksizin kendiliğinden devreye girebildiği halde, seçimlik maliye politikası araçlarının devreye sokulması genellikle yasal bazı düzenlemelerin yapılmasını gerektirir. Bu nedenle bunların devreye sokulmaları hem güç hem de zaman alıcıdır. Özellikle enflasyonist baskı altındaki bir ekonomide kamu yatırımlarının daraltılması ve/veya vergi oranlarının yükseltilmesi, siyasal tepkilere yol açar. Zaten bu nedenledir ki ekonomileri kısa dönemli enflasyonist baskıların altında kalan ülkelerde parasal politika araçları, mali politika araçlarına göre, önem kazanmaktadır. Çünkü para politikası araçları hiçbir yasal çerçeveye gerek olmaksızın ve kamu oyunun pek yakından kolaylıkla anlayıp, izleyemeyeceği uygulamalardır. Bununla birlikte ekonomisi sürekli olarak enflasyonist baskıların etkisinde kalan bir ülke eninde sonunda seçimlik maliye politikası araçlarını uygulamaya sokmak durumundadır.
Keynesien maliye politikasının zirvede olduğu 1945 - 1970 yılları arasında seçimlik maliye politikalarının neredeyse günlük ayarlamalarla uygulanması gerektiğini savunanların sayısı oldukça yüksekti. Maliye politikasında İnce ayar (fine tuning) denilen uygulama görüşü bu dönemlerde ortaya atılmıştır. İnce ayar düşüncesi, ekonomide herhangi bir istikrarsızlık ortaya çıktığı anda maliye politikası araçlarıyla, özellikle vergilerle, oynayarak istikrarsızlığı gidermek olarak özetlenebilir Bu düşünce karar alıp parlâmentodan geçirmenin zaman alması nedeniyle fazlaca bir uygulama alanı bulamamış, onun yerine bu kez küçük istikrarsızlıkları biriktirip kalın ayar (gross tuning) yapma düşüncesi gündeme gelmiştir. Sonuçta, uygulanacak mali politika önlemlerinin onay zamanı bekleyemeyeceği görüşünden hareketle siyasal iktidara bazı yetkiler tanınması tartışmaya gelmiş, fakat parlamentonun en doğal hakkı olan "bütçe hakkı" ve "vergi hakkı" gibi ilkelerle bağdaşmaması, konunun, yaşama geçirilmesini büyük ölçüde engellemiştir.
1.3. Borçlanma Politikası
c. Borç Yönetimi Politikası
Bir diğer mali araç-borç yönetimi politikasıdır. Devlet bul politika ile, kamu borçlarının miktarını ve bileşimini değiştirerek bazı amaçları gerçekleştirmeye çalışır. Ancak ekonomik istikrarsızlık ve özellikle kriz, dönemlerinde, kamu açıklarının sonucunda devletin borçlanma gereğinin GSMH'ya oranının yüksek olması durumunda bu politikanın bir araç olarak kullanılma olanağı ortadan kalkar. Başta mali olmak üzere diğer politika araçları ile kamu açıklarının azaltılması sağlanarak, K.KBG/GSMH oranı düşünülmeye ve borç yönetimi ile de borçlanma faizlerinin aşağıya çekilmesine ve vadenin uzatılmasına çalışılır.
Kamu borçlanması yalnızca gelir-gider açığını kapatmaya yönelik bir araç değildir, aynı zamanda maliye politikasının da etkin bir aracı olarak kullanılabilmektedir. Bütçesi açık vermeyen ve fakat durgunluk içinde bulunan bir ekonomide devlet borçlanarak yeni fonlar elde edip kamu yatırımlarını arttırmak ve bu yolla da ekonomiye bir canlılık kazandırmak isteyebilir. Ya da tam tersine eğer özel kesimde durgunluğa karşın bir yatırım yapma hevesi varsa devlet borçlanmasını azaltıp piyasadaki ödünç verilebilir fonları, özel kesime yönlendirmek isteyebilir. Bütün bunlar, basit bütçe denkleştirmesi amacından farklı olarak, maliye politikasının araçları olarak karşımıza çıkar.
Öte yandan borçlanma, piyasada oluşmuş aşırı talebi kısmanın ve enflasyonist baskıları kırmanın yolu olarak para politikasının yardımcı bir politika aracı şeklinde de gündeme gelebilir.
2. Para Politikaları
Para politikası amacı olarak fiyat istikrarını sağlama ve koruma amacının gerçekleşebilmesi için merkez bankalarının bu amaca ulaşmada yeterli yetkiye ve gerekli para politikası araçlarına sahip olmaları gerekir.
Merkez bankalarının inisiyatifinde kullanabilecekleri para politikası araçları; reeskont politikası, açık piyasa işlemleri, yasal karşılık politikası ve kantilatif kredi kontrolü politikasıdır.
2.1. Para Politikası Araçları ve Uygulamalar
2.1.1. Reeskont Politikası
Para politikası araçlarından biri olan reeskont bir bankanın belli bir faiz karşılığında emre yazılı bir senedin bedelini vadesinden önce senet alacaklısına ödemesi yani iskonto etmesi sonucunda, söz konusu bankanın bu senedi nakde çevirmek istemesi üzerine merkez bankasına ikinci kez iskonto edilmesi işlemidir. Bu işlemle merkez bankası bankaya kısa vadeli kredi sağlamış olur. Merkez bankasının bu işlem için yürüttüğü faiz oranına da "reeskont oranı" denir. Merkez bankası işte bu reeskont oranı sayesinde bankalarının kredi talepleri üzerinde etkili olmaya çalışarak, bankaların açtıkları kredi miktarını etkileyebilir. Merkez bankası reeskont oranını yükselmesi durumunda bankalar da ticari senetler uyguladıkları iskonto oranını yükseltirler. Bu durum kredi faiz oranlarının yükselmesi anlamını taşır. Bu durumda kredi talebi azalır. Tam tersi bir uygulamada, yani merkez bankasının reeskont oranını düşük tutması durumunda ise bankaların merkez bankasına reeskont amacıyla getirecekleri ticari senet sayısı artacaktır. Bu durum kredi hacminin artmasıyla sonuçlanacaktır.
Merkez bankası ticari bankalara gereksinim duydukları gücü yüksek parayı senet ya da tahvil karşılığı sağlayabilir. Bunun için de bir reeskont oranı uygular. Merkez bankası, bankaların kendisinden para ya da kredi elde etme arzularını etkilemek için reeskont oranlarını değiştirir. Bankaların merkez bankasından ödünç aldıkları paralar gücü yüksek paradır ve merkez bankasının belirlediği reeskont oranının parasal taban üzerinde belli bir etkisi olacaktır (Parasız, 1998.136).
Enflasyonist bir süreçte reeskont politikasının etkinliği sınırlıdır. Çünkü reeskont oranının yüksek tutulması nedeniyle bankaların iskonto oranını artırması, fiyatlar genel seviyesinin sürekli arttığı bir ortamda girişimcilerin banka kredilerine olan talepler üzerinde yeterince etkili olmayabilir. Ayrıca reeskont politikasının etkisini göstermesi belli bir zaman gerektirmektedir. Bu nedenle enflasyonist ortamda diğer para politikası araçlarıyla desteklenmesi gerekir.
Reeskont politikası, bankaların her an likiditelerinin korumalarını sağlamak ve şekilde para arzı üzerinde etkili olmaktadır. Ayrıca reeskont oranı, bankaların uygulayacakları faiz oranını belirleme konusunda da etkilidir.
2.1.2. Açık Piyasa İşlemleri ve Kullanılması
Bir diğer para politikası aracı olan açık piyasa işlemleri işe, merkez bankasının dolaşımdaki para miktarı üzerinde etkili olmak üzere devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz alıp satmasını ifade eder. Merkez bankasının devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satın alması durumunda dolaşımdaki para miktarı ve dolayısıyla kaydi para hacmi artar. Bu tahvillerin alıcıları ticari bankalar ve onların müşterileridir. Böylece ticari bankaların para rezervleri, dolayısıyla kredi hacmi ve müşterilerinin mevduatları artmış olur. Enflasyonist bir ortamda merkez bankasının devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satması halinde ise ticari bankaların para rezervleri azaldığından açtıkları kredileri azaltmak zorunda kalırlar. Bu işlemin dolaşımdaki para miktarını azaltmadaki başarısı, ticari bankaların para rezervlerini reeskont ve avans işlemleri ile çoğaltmamalarına bağlıdır. Aksi takdirde, açtıkları kredi miktarında bir azaltmaya gitmelerine gerek kalmayacaktır.
Açık piyasa işlemleri ile merkez bankası parasal tabanı etkilemeye çalışır. Buna göre açık piyasa işlemleri yoluyla devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz satın alınması parasal tabanı artırıcı bir etki yapar.
Açık piyasa işlemleri para arzıyla birlikte faiz oranları üzerinde de etkili olmaktadır. Çünkü merkez bankasının tahvil satın alması tahvil fiyatlarını yükselecek, durumunda dolaşımdaki para miktarı ve fiyatlar artacak, tasarruf eğiliminde de artış olacaktır. Bu durumda banka mevduatlarındaki artış faiz oranlarını düşürecektir.
2.1.3. Karşılık Politikası
Yasal (zorunlu) karşılık politikası bankalar tarafından kabul edilen mevduatların garanti altına alınması amacıyla uygulanan bir politikadır. Ticari bankalar yasalar gereğince topladıkları mevduatın belli bir oranını merkez bankasına yatırmak zorundadırlar. Bu oran "yasal karşılık oranı" olarak tanımlanmaktadır. Merkez bankası bu oranı belirleyerek hem mevduatları güvence altına almayı hem de bankaların yarattıkları kaydi para hacmini ve dolayısıyla para arzını etkilemeyi hedefler. Fakat mevduat sigortası uygulaması durumunda yasal karşılık politikasının mevduat güvencesi fonksiyonu önemsiz olmaktadır. Yasal karşılık oranının artırılması kaydi para hacmini ve para arzını azalır, bu oranın düşürülmesi ise para arzını artırıcı bir etki yapacaktır. Enflasyonist süreçte ticari bankaların yeterince likiditeye sahip olmaları halinde yeterince etkili olmayacaktır. Bu durumda yasal karşılık, reeskont politikalarının ve açık piyasa işlemlerinin koordineli bir şekilde yürütülmesini zorunlu kılmaktadır.
2.1.4. Kantitatif Kredi Kontrolü
Kantitatif kredi kontrolü politikası ile de bankaların verecekleri kredi miktarı üzerinde doğrudan etkili olunabilmektedir. Bu politika ile merkez bankası, bankaların açacakları krediler için bir üst sınır belirler. Bu sınır, toplam krediler için miktar olarak belirlenebileceği gibi, sektörlere açılacak kredi miktarları için ayrı ayrı da belirlenebilir. Bu da dolaylı olarak dolaşımdaki para miktarı üzerinde etkili olmaktadır.
D- TÜRKİYE DEĞERLENDİRMESİ
1-TÜRKİYE'DE EKONOMİK İSTİKRARSIZLIĞA YOL AÇAN SONUÇLARIN GELİŞİMİ
Türkiye’de iç ve dış açıklar ekonomik istikrarsızlığın nedeni olarak görülür. Neden-sonuç zinciri içinde bakıldığında ekonomik istikrarsızlık bir sonuç, iç ve dış açıklar da onun nedeni durumundadır. Oysa yapısal analizin bir gereği olarak neden-sonuç zinciri içinde geriye doğru gidildiğinde iç ve dış açıklar belli yapıların sonucudur. İç ve dış açıklar nedenler olarak kabul edildiğinde asıl nedenler göz ardı edilmiş olmaktadır. Dolayısıyla iç ve dış açıkların, asıl nedenlerin sonucu olarak görülmesi gerekir. Yapısal bir analizdeki neden-sonuç ilişkisi içinde sonuçlardan başlanarak nedenlere doğru inilmesi bir gereklilik olduğundan Türkiye'de öncelikle ekonomik istikrarsızlığa yol açan bu sonuçların uzun bir dönem içinde nasıl bir gelişim gösterdiği önemlidir.
Bu durumda bu sonuçlardan olan enflasyon, işsizlik, deflasyon sorunlarının çözümleri ve bu çözümlerde tercih edilen para ve maliye politikaları önem kazanır.
1.1. Türkiye’de İstikrar Politikaları ve İstikrarı Sağlamadaki Rolü
1.1.1 1980 Öncesi Para ve Maliye Politikaları
Türkiye, 1923 yılında cumhuriyetin kurulmasından 1970'lerin sonuna kadar, (1950-1953 arası kısa süreli liberalizasyon dönemi hariç) büyük ölçüde hükümet müdahalelerine dayanan içe dönük bir iktisat politikası izlemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, özel sektörün eksikliği nedeniyle, hükümet sanayileşmeyi hızlandırmak için kamu iktisadi teşebbüsleri kurmak suretiyle ekonomide önemli bir görev üstlenmiştir. Benimsenen Devletçilik ilkesi çerçevesinde, Birinci (1933-1937) ve ikinci (1938-1942) Beş Yıllık Sanayi Planları uygulamaya konmuştur.
1950'lerin başında Demokrat Parti iktidarıyla başlayan ekonomik büyümenin, Merkez Bankası kaynaklarından finanse edilmesi, enflasyonun artmasına ve ödemeler dengesinin bozulmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler sonucundaki 1958 yılında bir istikrar programı uygulanmak zorunda kalınmıştır. İç açıkların önlenmesi için denk bütçe politika uygulanması ön görülmüştür. Özellikle kamu harcamaları kontrol altına alınarak bütçe denkliği sağlanmak istenmiştir.
1960 ihtilalinden sonra iktisat politikasında değişiklik olmuş ve planlı kalkınma anlayışı benimsenerek 1963 yılında Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Planlı kalkınma anlayışıyla birlikte ekonomik kalkınma stratejisi değişmiş ve ithal ikameci sanayileşme stratejisi benimsenmiştir (Öniş ve Riedel, 1993: 17; ve Akbank, 1980: 96-97). Beş Yıllık Kalkınma Planlarının ilk ikisi (1963-1967 ve 1968-1972) de bu içe dönük stratejiyi resmi hale getirmiştir.
1960'ların sonuna doğru yaşanan uluslararası rezerv eksikliği ve artan dişe ticaret açığından kaynaklanan ödemeler dengesi krizinin bir sonucu olarak, 1970 istikrar politikasında iç tüketimin kısılmasına yönelik olarak bazı vergilerin oranları değiştirilmiş, yeni vergiler getirilmiş kit ürünlerinin fiyatları arttırılmıştır.
1970 yılında ithâlatâ yönelik miktar kısıtlamaları artırılmış ve Türk lirası devalüe edilmiştir. 1970'lerin ilk yıllarında, hızlı bir büyüme oranı, düşük enflasyon ve cari işlemler fazlasına sahip olan Türkiye ekonomisi iyi bir performans yakalamıştır. Ancak, Türkiye'nin ithalatında önemli yeri olan petrolün fiyatında büyük bir artışa neden olan birinci petrol krizi, ülkenin bu performansını olumsuz etkilemiştir. Büyüme performansı Üçüncü Beş Yıllık Plan döneminde (1973-1977) de sürdürülmesine rağmen, bu durum enflasyon ve ödemeler dengesinde bozulmaya yol açmıştır. 1970'lerin ikinci yarısında cari işlemler fazlası petrol fiyatlarındaki artış ile ihracat ve işçi dövizlerindeki durgunluğun da etkisiyle açığa dönüşmüştür. Türkiye 1970'lerin sonunda yüzde 100'e varan enflasyon, ağır borç yükü ve döviz darboğazıyla karşı karşıya kalmıştır.
Yüksek enflasyon oranının, giderek kötüleşen ödemeler dengesinin ve negatif büyüme oranının baskısıyla yapısal reformların gerekli olduğuna sonunda kanaat getiren hükümet, 24 Ocak 1980'de Ortodoks bir istikrar programını uygulamaya koymuştur.
1.1.2. 1980 Sonrası Maliye Politikaları
1.1.2.1. 24 Ocak Kararlarındaki Maliye Politikaları
a) Mali Araçlar
24 Ocak Kararları ile enflasyonun önlenmesi, tasarrufların ve yatırımların arttırılması yönünde bir maliye politikası izlenmiştir. Bir taraftan vergi gelirlerinin arttırılması ve kamu harcamalarının kısılması suretiyle iç tüketim azaltılmak istenmiş, diğer taraftan teşvik edici vergi politikası ile özel tasarruf ve yatırımların arttırılması hedeflenmiştir. Görüldüğü gibi kısa vadede sıkı maliye politikası ile iç tüketim kısılarak enflasyon düşünülmeye ve mali teşvik önlemleri ile de orta ve uzun vadede üretim arttırılmaya çalışılmıştır.
Bu çerçevede kısa vadede vergi gelirlerini arttırmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Vergi oranlan arttırılmış (1981 yılında ilk gelir dilimine uygulanan oranın %10'dan %'10'a çıkarılması gibi), muafiyet ve istisnaların kapsamı daraltılmış, gelir vergisinde «peşin ödeme sistemi» getirilmiş ve Kurumlar Vergisinde finansman fonu gibi teşvik önlemlerine yer verilmiştir. Vergi sisteminde kısa vadede vergi gelirlerini arttırmaya yönelik düzenlemeler yapılırken, uzun vadede devletin küçültülmesi ile birlikte arz-yönlü iktisadın önerileri doğrultusunda vergi tabanının genişletilerek vergi oranlarının düşürülmesi hedeflenmiştir.
Kamu harcamaları politikasında, personel ve diğer cari harcamaların azaltılması yatırım harcamalarının enerji gibi belli altyapı alanları ile sınırlı tutulması, transfer harcamalarının ise yeni iktisadi ve mali amaçlı sübvansiyonlardan kaçınılarak azaltılması öngörülmüştür. Kamu harcamaları politikasının da kısa vadeli amacı enflasyonun önlenmesi, uzun vadeli amacı kamu ekonomisinin küçültülerek serbest piyasa ekonomisinin egemen kılınmasıdır.
Yine mali araçlar kapsamında kit fiyat politikasında değişiklik yapılmıştır. İç açığın nedenlerinden birisini oluşturan kit açıklarının kapatılması için, fiyatların piyasa koşullarında belirlenmesi ilkesi benimsenmiş ve kit ürünlerine % 100 ve % 400 arasında gerçekleşen zamlar yapılmıştır.
Ülkemizde 1980’den bu yana sürdürülen neo-liberal uygulamalar, beklenenin aksin, ulusal tasarrufları arttırmamış, yatırım hacmini genişletmemiş ve istikrarlı bir büyüme ortamını bir türlü sağlayamamıştır. 1994’e gelindiğinde 5 Nisan kararları alınmıştır.
Ayrıca 1980 sonrası maliye politikalarının para politikalarına göre etkinliği daha azdır.
1.1.2.2. 5 NİSAN Karalarındaki Maliye Politikaları
Kamu kesimi borçlanma gereğinin azaltılması ve bütçe denkliğinin sağlanması için vergi gelirlerinin arttırılması ve kamu harcamalarının kısılması şeklinde sıkı maliye politikasının uygulanması öngörülmüştür.
Vergi gelirlerinin artırılmasına yönelik olarak yapılan düzenlemelerin başlıcaları, «Net Aktif Vergisi», «Ekonomik Denge Vergisi», «Ek Motorlu Taşıllar Vergisi» ile «Ek Gayrimenkul Vergisi»nin getirilmesi; götürü usulde vergilendirilmenin daraltılmasıdır.
Kamu harcamalarının kısılması yönünde alınan önlemlerin başlıcaları, başlangıçta yatırını harcamalarında 3 trilyonluk kısıntı yapılması; tüm kamu projelerinde %20'lik bir kesintiye gidilmesi; bütçenin diğer kalemlerinde 10 trilyonluk kesinti yapılması; memur alımının durdurulması; yurtdışı kadroların azaltılması; gezi harcamalarının sınırlandırılması; kamuya ait lojmanların, yazlıkların ve taşıtların satılmasıdır .
KİT açıklarının kapatılması için, KİT ürünlerinin fiyatları, arttırılmıştır. Petrol ürünlerine %49-90, TKKKL ürünlerine %70-100, şekere %52-62, çaya %64-72.7, THY iç hat biletlerine %47-53.3 arasında değişen oranlarda zamlar yapılmıştır.
1.1.2.3. 2000 Kasım ve 2001 Şubat Krizleri ve Maliye Politikaları
Kriz dönemlerinde maliye politikaları etkin bir biçimde kullanılamamıştır.
Maliye Politikası
2000 yılına ilişkin olarak maliye politikasının temel hedefi, toplam kamu kesimi faiz dışı dengesinde GSMH’nın % 2,2’si oranında elde edilmesini sağlamaktır. Depreme ilişkin harcamalar hariç tutulduğunda bu oran % 3,7’ye yükselmektedir.
Program kapsamında kamu kesimi faiz dışı fazlasının GSMH’ya oranının 2001 ve 2002 yıllarında da % 3,7 olması hedeflenmektedir.
Maliye politikası kapsamında programın temel hedeflerinden birisi de özelleştirmenin hızlandırılmasıdır.
Bu kapsamda, 2000 yılında 7,6 milyar dolar özelleştirme geliri sağlanması hedeflenmektedir. Özelleştirme gelirlerinin 2001-2002 döneminde 10,3 milyar dolar olması öngörülmektedir.
Maliye Politikasına İlişkin Düzenlemeler
Programın maliye politikasına ilişkin hedeflerine ulaşılmasını sağlamak amacıyla,
- Ek gelir ve kurumlar, özel iletişim, özel işlem ve faiz vergisi getirilmiş
- Temel gıda maddeleri dışındaki KDV oranları 2 puan artırılmış
- Çeşitli gelirler üzerinden yapılan stopajlar yükseltilmiş
- Devlet iç Borçlanma Senetlerinin değerleme yöntemi değiştirilmiş
- Peşin verginin üçer aylık dönemlerle ödenmesine ilişkin Bakanlar Kurulu Kararı çıkartılmış,
- 2000 yılı bütçesinin faiz, personel ve sosyal güvenlik transferleri dışındaki ödeneklerinin % 2’si bloke edilmiştir.
1. MALİYE POLİTİKASI
Maliye politikasının temel amacı, kamu açıklarının kalıcı bir biçimde azaltılması ve sürdürülebilir bir finansman yapısına geçişin sağlanması olacaktır. Bu çerçevede kamu harcama, gelir ve borçlanma politikaları tutarlı ve etkin bir biçimde uygulanacaktır.
Kamusal faaliyet alanı içinde yer alan ve hizmetin niteliği itibariye ile ilgisi kurulması gereken kamusal harcamalar bütçe içine alınacaktır.
Kamusal karar alma surecinde etkinliği arttırmak amacıyla, politika oluşturulması, planlama ve bütçeleme arasında kurulması gereken zorunlu ilişki orta vadeli bir harcama sistemi perspektifine dayanan bütçeler hazırlanması suretiyle sağlanacaktır. Bu çerçevede, bütçe hazırlanması süreci ile ilgili yasal çerçeve yeniden düzenlenecek, modem bütçe sistemlerinin gerektirdiği kurumsal ve fonksiyonel işleyiş ve mekanizmalar sisteme dahil edilecektir.
Mali disiplinin sağlanması, kaynakların stratejik önceliklere göre dağıtılması ve etkin kullanılması gibi temel bütçesel sonuçların elde edilmesinde önemli bir araç olan, mali saydamlığın yaygınlaştırılmasını sağlayacak mekanizmalar geliştirilecektir. Bu anlamda, öncelikle muhasebe ve mali raporlama standartları geliştirilecek ve sisteme aktif bir şekilde dahil edilecektir. Mali disiplini sağlamak üzere kamu harcama reformu biran önce gerçekleştirilecektir.
Kamu harcamalarının artışı kontrol altında tutulacak ve kaynakların tahsisinde hizmet-maliyet ilişkisinin sıkı bir şekilde kurulmasına ve sektörel önceliklere önem verilecektir.
Vergi sistemi basit ve anlaşılır hale getirmek, yeterli ve etkin belge düzeni ve otokontrol mekanizmaları geliştirilecek, vergi kayıp ve kaçakları azaltılacak, verginin tabana yayılması sağlanacaktır. Vergi İdaresinin uygulama hizmet ve denetim gücünü arttırmak amacıyla tam otomasyon projesine büyük önem verilecek ve süratli bir şekilde tamamlanacaktır.
Tevkif suretiyle vergi alınmasından vazgeçmeksizin, gelir vergisinin kişiselliği ve mali güce göre vergilendirme ilkelerini dikkate alan üniteler vergilemeye ağırlık verilecektir.
İstisna, muafiyet ve vergi indirimi gibi vergi harcamaları ekonomik ve sosyal politikalar çerçevesinde yeniden düzenlenecek, vergi harcamaları yoluyla alınmasından vazgeçilen tutarlar bütçe kanunu kapsamında ayrıntılı bir şekilde raporlanacaktır.
Vergi affı uygulamasını gerektirmeyecek ortam oluşturulacak ve af beklentilerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak düzenlemeler gerçekleştirilecektir.
Mahalli idarelerin sağladıkları hizmetlerle ilişkili olan bazı vergi ve harçların bu idarelere devri sağlanacaktır.
Kamu borçlanmaları düzenli bir şekilde raporlanacak, kamu borç stoku şeffaf bir hale getirilecektir. Kamu mali sisteminde öngörülen disiplinin sağlanması amacıyla, borçlanmaya ilişkin ilke ve sınırlamaları içeren bir borçlanma programı bütçe ekinde yayınlanacaktır. Borçlanmaya ilişkin ilke ve sınırlamaların tespitinde Maastricht kriterleri dikkate alınacaktır.
1.1.3. 1980 Sonrası Para Politikası
1980-1989 Dönemi
Türkiye’nin ithal ikameci büyüme yaklaşımından, ihracata dönük büyüme anlayışına geçişini simgeleyen ve ekonomide yapısal değişikliklere yol açan 24 Ocak 1980 İstikrar Programı'nın genel amaçlarına ve uygulamalarına bölümde değinilmişti. Bu bölümde kararların para politikası açısından önemine ve uygulamalarına değinilecektir.
24 Ocak Kararlarının ana unsurları, "gerçekçi" döviz kuru ve faiz politikaları, dış ticaretin serbestleştirilmesi ve finansal serbestleşme idi. Bu çerçevede, ihracatı artırıp, ithalatı azaltarak ödemeler dengesi açığını kapatmak ve böylece ekonomiyi canlandırmak amacıyla gerçekçi bir döviz kuru uygulaması amaçlanmıştı. Program öncesinde döviz kuru aşırı değerlenmişti. Öncelikle, devalüasyon yapıldı ve kur 47 TL' dan 70 TL'ye çıkarıldı. Daha sonra da, hükümet sık sık mini devalüasyonlar yaptı ve bu mini devalüasyonlar Merkez Bankası'nın döviz kurunu günlük olarak belirlemeye başladığı Mayıs 1981'e kadar artarak devam ettirildi. Mayıs 1981'den itibaren Türkiye'de dalgalı kur uygulamasına geçildi ve kurlar günlük olarak belirlenmeye başlandı.
Kamu açıkları ve dış borç yükü dikkate alındığında, enflasyonist finansman kaçınılmaz olacağından böyle bir ortamda parasal hedefler belirlemek ve para arzını kısıtlayıcı politikalar uygulamak kolay değildi. Dolayısıyla, para arzından çok para talebine önem verildi ve faiz oranları serbest bırakıldı. Faizlerin serbest bırakılmasının amacı tasarrufları artırmak ve dolayısıyla yatırımlar için kaynak yaratmak ve enflasyon oranını düşürmekti. Bu çerçevede, mevduat faizleri Temmuz 1980'de ilk olarak serbest bırakılmıştır. Büyük bankaların kendi aralarında centilmenlik anlaşması yapmaları sonucu faizler düşük olduğu için, küçük bankalar mevduat sertifikalarını, bu sertifikaları daha yüksek faizle halka satan bankerlere satmaya başlamışlardır. Faizlerin büyük bankaların faizlerinden yüksek olması ve bunların geri ödenmeme riski taşıdığı yolundaki dedikodular bankerlere olan güveni sarsmış ve herkes parasını çekmeye koşmuştur. Böylece, 1982 yılı ortasında, banker krizi denilen kriz patlak vermiştir. Dolayısıyla ilk liberalizasyon denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış ve neticede faizler tekrar Merkez Bankası tarafından belirlenmeye başlanmıştır (Günal, 1993).
Kısacası, 24 Ocak Kararları'na paralel olarak, 1980'lerde gerçekçi döviz kuru ve faiz politikaları uygulanmıştır. Gerçekçi ve esnek döviz kuru politikası bir ölçüde ihracatı teşvik etmede ve ithalatı azaltmada başarılı olmuştur. Tasarrufları artırarak yatırım imkanlarını genişletmek ve enflasyonu düşürmek için uygulanan serbest faiz politikası ise, ilk yıllarda enflasyonun önlenmesinde belli ölçüde başarılı olmuşsa da daha sonra banker krizi nedeniyle faizlerin yeniden kontrol altına alınmasıyla sonuçlanmıştır (Günal, 1993, Saraçoğlu, 1987). Genel olarak bakılınca, uygulanan politikalar, askeri hükümetin grevleri yasaklaması nedeniyle reel ücretlerin artmamasının da etkisiyle, 1980'lerin ilk yıllarında bir ölçüde etkili olmuştur. Büyüme oranı yükselmiş ve enflasyonda ani bir düşüş gerçekleşmiştir. Ancak, kısa vadeli istikrar politikalarından uzun vadeli yapısal uyum politikalarına kayıldıkça. genişlemeci maliye ve para politikaları enflasyonist finansmanı kaçınılmaz hale getirmiştir. Yani uygulanan politikalar büyüme ve ödemeler dengesi açısından başarılı olmakla birlikte enflasyon ve kamu maliyesi sorunları büyüyerek devam etmiştir (Günal, 1993).
1980'lerin ortasında, özellikle de seçimin yapıldığı 1987 yılında para ve maliye politikalarında gevşeme artmıştı. Seçim sonrası devalüasyon beklentileri nedeniyle resmi ve serbest kur arasındaki fark açılmaya başlamıştı. Dolayısıyla, 4 Şubat 1988 tarihinde bir dizi önlem uygulamaya konuldu. Bu çerçevede, mevduat faizleri yeniden serbest bırakıldı (ancak tavan belirlendi); zorunlu karşılık oranı % 16'ya, disponibilite oranı % 27'ye çıkarıldı; ihracat dövizlerinin bankalara altı ay içinde satılması zorunlu hale getirildi; ihracatta vergi iadesi artırıldı ve ithalat teminat oranı % 15'e yükseltildi (Keyder, 1996: 128-129). Ancak, bu önlemler TL'den kaçışı önleyemedi ve 12 Ekim 1988'de TL'nin değer kaybını önlemek için Merkez Bankası piyasaya 160 milyon dolar sürerek müdahale etti. Ayrıca, mevduat faiz oranları tamamen serbest bırakıldı, döviz tevdiat hesaplarına ve vadesiz mevduata uygulanan zorunlu karşılık oranları artırıldı. Kısacası, 1980'lerin sonuna doğru, seçim ekonomisi uygulamaları ile artan kamu açıkları, hızla artan dış borçlar ve % 80'ler civarındaki enflasyon Türkiye ekonomisinin istikrarsız yapısını ortaya koymaktaydı.
Temel Ekonomik Göstergeler (1980-1989)
Yıl Mevduat Faizi Yıllık Döviz Kuru ($) (Yıl Sonu Alış) Enflasyon (TEFE) GSMH Büyüme Oranı (%) İhracat Milyon $ İthalat Milyon $ Dış Tic. Dengesi Milyon $ Bütçe Açığı Milyar TL
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989 33,0
-
-
45,0
45,0
55,0
48,0
45,0-58,0
83,9
58,8 89,25
132,30
184,90
280,00
442,50
574,00
755,90
1,018,35
1,813,02
2,311,37 107,2
25,6
25,4
40,1
53,5
38,2
24,5
51,6
67,9
62,3 -2,8
4,8
3,1
4,2
7,1
4,3
6,8
9,8
1,5
1,6 2,910
4,703
5,890
5,905
7,389
8,255
7,583
10,322
11,929
11,780 7,513
8,567
8,518
8,895
10,331
11,230
10,664
13,551
13,706
15,999 -4,603
-3,864
-2,628
-2,990
-2,942
-2,975
-3,081
-3,229
-1,777
-4,219 166
124
157
313
979
798
1,411
2,607
3,990
7,673
KAYNAK: TCMB, Üç Aylık Bültenler; DPT Ekonomik ve Sosyal Göstergeler, 1950-1998
1980'lerin başında kamu maliyesinde yapılan reformlara ve KDV gibi yeni vergiler ihdas edilmesine rağmen, vergi gelirlerindeki artış, istenen düzeyde olmamış ve harcamalardaki artışların gerisinde kalmıştır. Dolayısıyla, bütçe açıkları giderek artmış ve kamunun kredi ihtiyacının artmasıyla birlikte, özel kesimin kredi talebi karşılanamaz hale gelmiş, bu da faiz hadlerinin yükselmesine neden olmuştur. Bütçe açıklarını kapamak için, hükümet giderek artan miktarda Hazine Bonosu, Devlet Tahvili ve Gelir Ortaklığı Senetleri ihraç etmeye başlamıştır. Kamunun kredi ihtiyacının bu şekilde karşılanması , özel sektörün ihtiyacını tam olarak karşılayamamasına yol açmıştır. Kısacası, finans sektörünün belirleyicisi kamu olmuştur.
1980’lerin başında finansal reformlara paralel olarak. Sermaye Piyasası Kurulu ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın kurulmasının ardından. 1980lerin ortasından itibaren Merkez Bankası bünyesinde kurulan piyasalar hem para politikası açısından hem de kamu açıklarının finansmanı açısından önemli olmakla birlikte, asıl önemli gelişme Ağustos 1989da uygulamaya konulan Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı karardır.
1.1.4. 1989 –1994 Dönemi
1989 yılının dönüm noktası olarak seçilmesinin nedeni az önce de belirtildiği üzere Ağustos 1989’da uygulamaya konan 32 sayılı karardır. Bu Kararla birlikte, gerçekçi döviz ve faiz politikası uygulamaları dış ticarette serbestleşme ve para ve sermaye piyasalarındaki kurumsal yeniliklerin ardından, en önemli ve son aşama olan sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve konvertibiliteye geçiş gerçekleşmiştir. Bu dönemin ikinci bir özelliği ise, Merkez Bankasının ilk defa açıkça bir para programı ilan etmiş ve uygulamış olmasıdır Aslında, Merkez Bankası 1966, 1987 ve 1988 yıllarında da para programı uygulamış ve parasal hedefler belirlemiş, fakat bunlar kamuoyuna açıklanmamıştır. Ancak, hedefler aşıldığı için 1989 yılı için para programı yapılmamıştır (Uygur, 1993: 21) 1990 yılında uygulanan parasal program parasal büyüklükler yerine, toplam bilanço büyüklüğü, toplam iç yükümlülükler, toplam iç varlıklar ve merkez bankası parası gibi TCMB bilanço büyüklüklerini kontrol etmeyi hedeflemiştir. Bu program, belli ölçüde başarılı olduysa da Körfez krizinin patlak vermesi ve mali disiplinin sağlanamaması nedeniyle hedefleri tutturmak güç olacağı için 1991'de parasal program ilan edilmemiştir. 1992'de uygulanan parasal program ise açıklanan hedeflere ulaşamamış ve hedeflerden büyük ölçüde sapma olmuştur. Mali disiplinin sağlanamamış olması ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, 1994 yılı başında patlak veren krizin anlaşılması için önemli hususlardır.
1989 yılında ekonomide üç önemli gelişme gözlenmiştir: Birincisi, 12 Eylül hükümetleri ve birinci Özal hükümeti döneminde bastırılmış ve reel olarak aşınmış olan ücretlerde ani bir sıçrama olmasıdır. Bu zaten artmakta olan kamu açıklarına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Diğer bir gelişme ise, kamu açıklarının finansmanında ağırlığın Merkez Bankası kaynaklarından iç borçlanmaya doğru çevrilmesidir, iç borçlanmanın yapılabilmesi için faizlerin yükseltilmesi gerekmiştir. Sonuç olarak hem borç yükü artmaya hem de vade yapısı kısalmaya başlamıştır. Üçüncü önemli gelişme ise 32 Sayılı Kararla birlikte sermaye hareketlerinin serbestleşmesidir. Birinci ve ikinci gelişme birbiriyle iç içedir. Yani, reel ücretlerin artması kamu açıklarının artmasına katkıda bulunmuştur. Burada asıl önemli olan faizlerin yükselmesi ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi arasındaki ilişkidir. Bu ilişki, faiz-kur makasının, Türkiye'ye kısa vadeli sermaye girişindeki artışın, bankaların açık pozisyonlarını büyütmeye yönelmelerinin, kısacası 1994 yılı başlarındaki krizin arkasında yatan nedendir. Bu gelişmeler aşağıdaki tabloda açıkça görülmektedir.
1989 1990 1991 1992 1993 1994
Bütçe açığı (Milyar TL) 7,673 11,955 33,517 47,434 133,857 152,180
KKBG/GSMH 5,3 7,4 10,2 10,6 12,0 7,9
İç Borç Stoku (Milyar TL) 41,934 57,180 97,647 194,236 357,347 799,311
Dış Borç Stoku (Milyon USD) 41,751 49,035 50,489 55,592 67,356 65,601
Enflasyon (TÜFE, Yıl Sonu) 64,3 60,4 71,1 66,0 71,1 125,5
Açık Pozisyon (Milyon USD) 1,792 1,914 2,688 4,844 1,215
Döviz Kuru (USD Alış 2,311 2,927 5,075 8,556 14,444 38,380
Sermaye Hareketleri (net) 780 4,037 -2,397 3,648 8,963 -4,194
KAYNAK: TCMB, DPT ve Hazine Müsteşarlığı (farklı yayınlar).
Türkiye'de özellikle kamu kesimi açığından kaynaklanan aşırı bir kaynak talebi mevcuttur. Açık bütçe politikası ve kamu açıklarının giderek artmasından kaynaklanan aşırı iç ve dış borçlanma giderek bir kısır döngü haline dönüşmüş ve borcun borçla ödenmesi noktasına gelinmiştir. Kamu kesiminin aşırı kaynak talebi, Devlet iç Borçlanma Senetlerinin ihracını artırmakta, bu da para ve sermaye piyasalarının yeterli düzeyde gelişmemiş olmasının da etkisiyle faiz oranlarının yükselmesine neden olmaktadır. Faiz oranlarındaki bu aşırı artış reel faizin yüksek olmasına, bu da son zamanlarda çok konuşulan sıcak para akımının artmasına yol açmıştır. Kamu açıklarının 1989 sonrası dönemde hızla artması, mali piyasalar üzerindeki baskıyı artırmış ve reel faizin yükselmesine yol açmıştır. Bu yüksek reel faiz dışardan sermaye girişinde önemli bir role sahiptir. Söz konusu sermaye girişleri aynı zamanda döviz kurları üzerinde aşağıya doğru bir baskı oluşturur. Bu baskı neticesinde, kur artış hızı ile faiz arasındaki marj artar ve sermaye girişinin daha cazip hale gelmesiyle kendi kendini besleyerek büyüyen bir süreç ortaya çıkar. Hükümetin 32 Sayılı Karar doğrultusunda Ağustos 1989'dan itibaren serbest bıraktığı döviz işlemlerine paralel olarak, yabancı sermayeyi teşvik etmek amacıyla yüksek reel faiz ve aşırı değerli kur politikası uygulaması veya buna göz yumması, zaten içerde yüksek munzam karşılık ve disponibilite oranları ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu primlerinden kaynaklanan yüksek fon maliyetiyle karşı karşıya olan bankaların yabancı para işlemlere daha fazla yönelmelerine neden olmuştur. Bu da bankacılık sektörünün açık pozisyonlarının ve dolayısıyla kur riskinin artmasına yol açmıştır (Günal 1995a).
1993 yılının sonlarına doğru hükümetin hem döviz kurunu baskı altında tutup hem de faizlerin artmasını önlemeye çalışması, dolayısıyla da Hazine ihalelerini iptal etmesi ve oluşan belirsizlik nedeniyle rating kuruluşlarının ülkemizin kredi notunu düşürmesi krizi kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu gelişmeler ve yanlış uygulamalar aşırı değerlenen TL'de devalüasyon beklentisiyle birleşince 1994 yılı başında kriz patlak vermiştir. Ocak ayı maaş ödemeleri ve Hazine itfaları nedeniyle piyasada kalan aşırı TL, Merkez Bankası ve Hazine (daha doğrusu Hükümet) arasındaki uyumsuzluk nedeniyle dövize yönelmiş ve kurlar hızlanmaya başlamıştır. Bu arada büyük miktarlarda açık pozisyonları olan bankalar zor durumda kalmıştır. Tablodan da görüleceği üzere bankacılık sektörünün açık pozisyonları 1990'lı yıllarda giderek artmış ve 1993 yılı sonunda 4.844 milyon ABD dolarına ulaşmıştır.
Bankacılık Sektörü Açık Pozisyonu (1990-1994, Milyar TL)
1990 1991 1992 1993 1994/03
YP Aktifler 37,836 79,048 178,110 400,527 506,860
YP Pasifler 43,261 88,538 205,196 473,563 594,267
Net Pozisyon (Milyar TL) -5,288 -9,714 -22,829 -70,034 86,126
Net Pozisyon (Milyon $) -1,792 -1,914 -2,668 -4,844 -3,891
Net Pozisyon/Özkaynak -34,19 -36,54 -44,67 -72,07 -104,63
KAYNAK: GÜNAL (1995 a)
1.1.5. 5 NİSAN 1994 Kararları
1993 yılının ortalarından itibaren belirtileri başlayan ve sonbaharda Hazine'nin yanlış borçlanma politikalarıyla belirginleşen, ancak 1994 yılı Ocak ayında patlak veren finansal kriz, 27 Mart yerel seçimleri nedeniyle uygulanan seçim ekonomisi sonucu alınamayan önlemlerin etkisiyle kronik hale gelmiştir. Seçimin ardından DYP-SHP koalisyon hükümeti uzun süren bir bekleyiş sonunda 5 Nisan 1994 günü "Ekonomik Önlemler Uygulama Planı" adı altında, kamuoyunda 5 Nisan Kararları olarak bilinen bir dizi ekonomik karar açıklamıştır.
Kararların amacı, genel olarak, bir defaya mahsus vergiler, KiT'lerin satışı, kamu harcamalarının kısılması, yatırımların azaltılması kamu çalışanlarının ücretlerinin sınırlandırılması yoluyla bütçe açıklarını azaltmak; döviz kurlarının tespitinin piyasa şartlarına bırakılması ve devalüasyon; açığa repo ile Varlığa Dayalı Menkul Kıymet (VDMK) ve A tipi fonlar üzerine reponun yasaklanması ve en önemlisi mevduat munzam karşılıkları ve disponibilite oranlarında yeni bir sisteme geçilmesidir. Daha sonra Nisan ayı sonunda yapılan ve Hazine avans limitini sınırlayan düzenleme, mevduata % 100 devlet güvencesi verilmesi, döviz büfelerini disiplin altına alacak bir tebliğ çıkarılması para politikası açısından önemli gelişmelerdir.
5 Nisan Kararları çerçevesinde alınan ve para politikası açısından en önemli gelişme, daha önce bütçe ödeneklerinin % 15'i olan Hazine'ye verilen kısa vadeli avans miktarının kademeli olarak % 3'e düşürülmesini öngören 25 Nisan 1994 tarih ve 3985 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'dir. Bu yasal düzenlemeyle Hazine'nin alabileceği avans miktarı sınırlandırılmış olup, bu önlem para politikası uygulamasını zorlaştıran kamu açıklarının disiplin altına alınmasına katkıda bulunabilecektir. Hatta bu bağlamda, mevduatlara yüzde yüz devlet garantisi tanınmıştır. Para politikası ile ilgili diğer bir önemli gelişme ise, IMF ile yapılan "Stand-by" anlaşmasıdır. Çünkü, bu anlaşmaya göre, Merkez Bankası'nın net iç varlıklar, resmi rezervler ve ortalama döviz kuru gibi bazı hedeflere uyması gerekmektedir. iMKB'de, Bono ve Tahvil Piyasası'nın açılmasının yanı sıra repo ve ters repo işlemleri de yapılmaya başlanmış ve karşılıksız repo işlemlerini önlemeye yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Bütün bu önlemlerin amacı piyasalara güveni yeniden tesis etmek ve TL'ye olan talebi artırmaktır. Ayrıca, munzam karşılık ve disponibilite oranları ile ilgili köklü değişiklikler yapılmıştır.
1.1.6. 6 EYLÜL1995 Kararları
1995 yılı para politikasının ana hedefi, mali piyasalardaki istikran sürdürmenin yanı sıra enflasyon oranını önemli ölçüde düşürmektir. Bu çerçevede, IMF hedeflerini de dikkate alan bir parasal program uygulamaya konmuştur. Buna göre bir taraftan 1994 yılında ulaşılan uluslararası rezervlerin korunması amaçlanmış, öte yandan parasal hedefler yıl sonu için öngörülen enflasyon oranına paralel olarak konulmuştur. Döviz kuru politikasının da enflasyona paralel olarak yürütülmesi öngörülmüştür. Kısacası, 1995 yılında sıkı bir para politikası uygulanarak, para ve maliye politikaları arasında uyumun sağlanması öngörülmüştür.
1995 yılının ilk yarısında para politikası belli ölçüde başarılı olmuş ve enflasyon düşme eğilimine girmişti. Ancak Temmuz-Ağustos aylarından itibaren yükselme eğilimine giren enflasyon oranı ve yılın ikinci üç aylık dönemi için açıklanan büyüme oranının yüzde 12.4 gibi büyük bir rakama ulaşmasının yanı sıra, uluslararası rezervlerin çok hızlı artması Eylül ayı içerisinde bazı önlemler alınmasına neden olmuştur. Talep fazlasını azaltarak enflasyonu kontrol altına almak ve döviz kurunu da IMF hedeflerine uygun hale getirebilmek amacıyla, Merkez Bankası 6 Eylül tarihinden itibaren bazı kararları uygulamaya koymuştur. Bu kararları şöyle özetleyebiliriz:
• Öncelikle, döviz alımları 18 Eylül'e kadar durdurularak, döviz devir oranlan yüzde 25'den 20'ye düşürülmüş, ayrıca Merkez Bankası bünyesindeki Döviz ve Efektif Piyasaları'nda satılabilecek kısım % 7'den % 4'e, Merkez Bankası'na doğrudan devredilmesi gereken kısım ise % 18'den % 16'ya indirilmiştir.
• Tüketici kredilerine uygulanan yüzde 6'lık Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF) kesintisi yüzde 10’a yükselmiştir.
• Bankaların sendikasyon kredilerine yüzde 6'lık KKDF kesintisi getirilmiştir.
• Kabul kredili, vadeli akreditif ve mal mukabili ödeme şekline göre yapılan ithalata % 6 KKDF kesintisi getirilmiştir.
• İhracat kredilerinden KKDF kesintisi sıfırlandırılmıştır.
Sonuç olarak, bu kararlar alınması gerekli olmakla birlikte, sadece şok kararlar olup, enflasyonun düşmesinde etkili olamamışlardır. Kasım ayında fiyatların fazla yükselmemesi seçim öncesinde bastırılan kamu malları fiyatlarından kaynaklanmaktadır. Sorunun çözümü vergi reformu ve kamu harcamalarının azaltılması gibi malı tedbirlerde yatmaktadır. Yoksa kısa süreli sıkı para politikaları sorunu çözemez. Sadece geçici olarak dondurur.
1.1.7. 1999-20OO: IMF ile Anlaşma, Enflasyonu Düşürme Programı ve Bankacılık Krizi
1999 yılının ilk yansı seçim telaşı ve hükümet kurma çalışmalarıyla geçmiş ve bu dönemde belirsizlik hakim olmuştur. DSP-MHP-ANAP koalisyonunun kurulmasıyla piyasalara güven verilmiştir. IMF ile görüşmeler başlamış ve uygulanmakta olan Yakın izleme Anlaşması'nın mali destekli bir Stand-by Anlaşması'na dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede, 2000-2002 dönemini kapsayacak olan bir enflasyonu düşürme programı uygulanması kararlaştırılmıştır. Programın temel amaçlan şunlardır:
• Tüketici enflasyonunu yapısal reformlarla desteklenen, birbirleriyle tutarlı, güçlü itibarlı ve süreklilik arz eden maliye, gelir, para ve kur politikalarının eşgüdümlü uygulanması ile 2000 yılı sonunda % 25, 2001 yılı sonunda % 12 ve 2002 yılında % 7'ye indirmek.
• Reel faiz oranlarını makul düzeylere düşürmek,
• Ekonominin büyüme potansiyelini artırmak,
• Ekonomideki kaynakların daha etkin ve adil dağılımını sağlamak.
Üç yıllık enflasyonu düşürme programı üç temel unsur üzerine kurulmuştur.
a) Sıkı bir maliye politikası uygulanarak faiz dışı fazlanın artırılması, yapısal reformların gerçekleştirilmesi ve özelleştirmenin hızlandırılması,
b) Enflasyon hedefi ile uyumlu gelirler politikası,
c) Bu unsurların enflasyon ve reel faizlerin düşürülmesine yapacağı katkıyı desteklemek ve ekonomik birimlere uzun vadeli bakış açısı kazandırmak için enflasyonun düşürülmesine odaklanmış kur ve para politikası uygulaması.
1.1.8. Günümüzde İstikrarın Sağlanmasında Önerilen Para Politikaları
PARA, KUR VE MALİ SİSTEME İLİŞKİN POLİTİKALAR
VIII. Plan döneminde para politikası, enflasyonun Avrupa Para Birliği kriterlerine uyumlaştırılmasını ve fiyat istikrarını hedefleyen bir çerçevede uygulanacaktır.
Kur politikası ilk 18 ay için hedeflenen enflasyon oranları referans alınarak döviz kurunun günlük olarak ilan edilmesi, 2001 Temmuz ayında başlayan ikinci 18 ayda da kur sepeti uygulamasının tedrici olarak ağlan bir bant içinde serbestçe belirlenmesi şeklinde olacaktır. Böylece, kur bandı uygulamasıyla birlikte daha esnek bir net iç varlık politikasının uygulanmasına başlanılacaktır. 2003 yılından itibaren döviz kurları esnek bir
çerçevede gelişirken, para politikası fiyat istikrarının sürdürülmesi hedefi doğrultusunda uygulanacaktır.
Kamu bankalarının yapısal sorunları çözülerek öncelikle özerkleştirilecek ve kamu kesimi kademeli olarak bankacılık kesiminden çekilecektir. Ayrıca, fon maliyetlerinin uluslararası seviyelere yaklaştırılması için mevduat munzam karşılıkları, disponibilite yükümlülüğü, Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu kesintisi gibi yasal yükümlülükler gözden geçirilecektir.
Yatırım araçlarının vergilendirme açısından nötr bir konuma çekilmesi sağlanacaktır.
Mali piyasalarda aracılık faaliyetinde bulunan kurumların sermaye yapılarının güçlendirilmesi amacıyla, birleşme ve devralmalar desteklenecektir.
Bankacılık kesiminde sistemik risklerin önlenebilmesi için, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından gereken önlemlerin alınması sağlanacak, bu açıdan sistemin şeffaflığı ve uluslararası kriterlere uygun çalışması temin edilecektir.
Bankacılık kesimini ilgilendiren işlemlerin yaygın olarak teknolojik alt yapı ve kart kullanımı ile yapılmasının sağlanması için gerekli düzenlemeler gerçekleştirilecek ve Vergi Usul Kanunuyla Maliye Bakanlığına tanınan mükelleflerin tahsilat ve ödemelerini finansal sistem kullanılarak gerçekleştirmeleri hususundaki yetki kullanılacaktır.
Sermaye piyasasının arz yönünden gelişmesi sağlanırken, bu piyasalardaki derinliğin kurumsal yatırımcılar vasıtasıyla artırılması için gereken önlemler alınacaktır.
- Mali piyasalarca rekabetçi ortamı bozan manipülasyon içerden öğrenenlerin ticareti gibi konulara hassasiyetle eğilinecek ve özel uzmanlığa ihtiyaç duyulan bu alanda ihtisas mahkemelerinin kurulması hususunda adımlar atılacaktır.
Sigortacılık sektörünün fon yaratabilir bir yapıya kavuşturulabilmesi için özel emeklilik sigortalarının gelişmesi sağlanacak, hayat sigortası dalındaki mevcut vergi mevzuatı tekrar gözden geçirilerek, vergisel teşviklere açıklık getirilecektir.
Sigortacılık sektörünün düzenlenmesi ve denetlenmesi hususunda mevzuattaki boşluklar giderilecek, fonların plasmanında güvenli yatırımın gerçekleştirilebilmesi amacıyla şeffaflığın uygulanması sağlanacaktır.
Zorunlu sigorta uygulamaları yaygınlaştırılacaktır.

