Sitemize reklam vermek için [email protected] adresine mail atabilirsiniz

League Of Legends Amumu Şampiyon Hikayesi 2.Bölüm

x30x30x30

Düşünce özgürIüğü tüm kötüIükIerin anasıdır.

ErnaMt2 / 1-99 ORTA EMEK YAPISIYLA / LYCAN/SİMYA/KUŞAK/PET YOK / EĞLENCENİN TADINDA ZİRVE YAPMAK İÇİN DURMA SENDE ARAMIZA KATIL/ ERNAMT2 6 HAZİRAN CUMARTESİ GÜNÜ SAAT 19:00 DA AÇILIYOR![DETAYLI TANITIM]



Amumu
Hüzünlü Mumya

''Tanrılar çok öfkelenmişti ve yeryüzünü sarstılar. Çatırdayan toprakta yarıklar
açıldı'' dedi yaşlı Khaldun, keskin yüz hatlarını aydınlatan ateşin ışığında. ''İşte bu
yarıklardan birinin içine macera aleviyle yanıp tutuşan genç bir adam daldı. Bir
açıklık buldu; bu, Çakal bilir ne süredir saklı kalmış bir yeraltı mezarının girişiydi.
Adamın evde doyuracak çocukları ve mutlu etmesi gereken bir karısı vardı. Bu
yüzden karşısına çıkan bu fırsatı değerlendirmek için gözünü karartıp içeri girdi.''

Çoluk çocuk, genci yaşlısıyla herkes ihtiyar adamın anlattığı hikâyeyi dinlemek için
toplanmıştı. Hepsi perişan hâldeydi. O gün çok yol kat etmişlerdi ve Shurima Ateşi
acımasızdı ama Khaldun'un nadiren anlattığı hikâyelerin de tadına doyum
olmuyordu doğrusu. Gecenin ayazından korunmak için pelerinlerine iyice sarınıp
ihtiyar adama doğru sokulmuşlardı.




''Yeraltı mezarının içindeki serinlik, dışarıdaki kavurucu havadan sonra iyi gelmişti.
Genç adam bir meşale yaktı. Meşalenin ışığıyla belirginleşen gölgeler, adamın
önünde adeta dans ediyordu. Olası tuzaklara karşı temkinli adımlar atmaya başladı
genç adam. Fakir olabilirdi ama kesinlikle ahmak değildi.

Hizmetkârların taşıdığı bir güneş kursunun üzerine bağdaş kurup oturmuş,
gülümsemesiyle insanın içini aydınlatan bir çocuk prens gördü. Önünde hazinelerle
dolu kasalar serilmişti; biraz ötedeyse sandıkları getiren ve saygıyla eğilip selam
duran, tuhaf kıyafetli elçiler görünüyordu.




Başka bir kabartmada ise halkının arasında yürüyen çocuk prensin yine ışık saçan
güler yüzü tasvir ediliyordu. Tebaası, prenslerinin önünde yere kapanmıştı. Çocuğun
tacı, özenle şekil verilmiş güneş ışınları saçıyordu.

Kabartma resimlerden bazıları önünde som altından bir heykelcik duruyordu. Sadece
bu heykelin ederi bile genç adamın on ömür boyu çalışıp kazanabileceğinden fazla
görünüyordu. Adam heykeli aldığı gibi heybesine attı.

Oyalanmaya hiç niyeti yoktu. Başkalarının da buraya gelmesinin fazla
sürmeyeceğinin farkındaydı. Geldikleri zaman burada olmak istemiyordu.
Tamahkârlık en muhteşem insanların bile gözünü kör edebilen bir şeydi; genç adam
gelenlerin bu altın heykel ve yeraltı mezarının derinlerindeki başka hazineler uğruna
gözlerini bile kırpmadan kanını akıtabileceklerini biliyordu. Gelgelelim genç adamın
pek çok kusuru olsa da hırs bunlardan biri değildi. Bu yüzden daha da ilerlemeye
gerek görmedi. Derinlerde saklı diğer hazineler varsın başkasının olsundu.




Yeraltı mezarından çıkmadan önce gözü son bir kabartma resme takıldı. Prens
ölmüştü ve boylu boyunca bir kaidenin üzerinde yatıyordu. Çevresini saranlar yas
tutuyordu... ama arka tarafta kutlama yapan insanlar görünüyordu. Bu çocuk prens
çok mu seviliyordu yoksa zorbanın teki miydi? Anlamanın imkânı yoktu.

Ansızın karanlığın içinden, tüylerini diken diken eden bir ses duydu genç adam.

Meşalesini önünde tutup fal taşı gibi gözlerle etrafına bakındı... Koca bir hiç.

'Kim var orada?' diye seslendi. Aldığı tek karşılık, sessizlik oldu.

Genç adam başını salladı. 'Rüzgârın sesi işte, sersem şey' diye geçirdi aklından.
'Sadece rüzgârın sesi...'

Sonra ses yeniden yankılandı; bu defa daha net geliyordu. Yeraltı mezarının
derinlerine uzanan karanlıkta bir çocuk ağlıyordu.




Başka yerde duymuş olsa, babalık içgüdüsüyle sese doğru koşardı ama bu yeraltı
mezarının karanlığında?

İçinden bir ses, var kuvvetiyle kaçmasını söylüyordu... ama genç adam kaçmadı.
Ağlamaklı hıçkırık sesleri yüreğini dağlıyordu. Her hıçkırık öylesine acı, öylesine
keder doluydu ki...

Bu yeraltı mezarının başka bir kapısı daha olabilir miydi acaba? Yoksa küçük bir
çocuk bir şekilde buraya düşüp yolunu mu kaybetmişti?

Meşalesini iyice kaldırıp ilerlemeye başladı genç adam. Ağlama sesi karanlığın içinde
belli belirsiz yankılanmaya devam ediyordu.

Sonunda genç adam geniş bir salona vardı; salonun zemini kapkara bir ayna gibiydi.
Duvarları süsleyen mücevherler ve salonu dolduran altın yadigârlar soluk ışıkta ona
göz kırpıyordu. Salona girmek için temkinli bir adım attı genç adam.




Topuğu yüzeyle temas eder etmez bütün zemine halkalar hâlinde dalgacıklar yayıldı
ve genç adam ani bir refleksle ayağını geri çekti. Su. Bu salonun zemini ayna gibi bir
obsidiyenden falan yapılmamıştı; sadece suyla kaplıydı.

Diz çöküp bir avuç su aldı ve dudaklarına yaklaştırdı genç adam. Diline temas
etmesiyle suyu tükürmesi bir oldu. Su tuzluydu! Shurima'nın göbeğinde, en yakın
denizden fersahlarca uzakta böyle bir şey nasıl olabilirdi?

Çocuğun ağlayışını bir kez daha duydu genç adam; ses bu defa daha yakından
geliyordu.

Tam meşalesini kaldırıp önüne doğrultmuştu ki ışığın ulaştığı son noktanın az
ötesinde bir karaltı fark etti. Karaltı, sırtını adama dönüp çömelmiş bir çocuğun
şeklini andırıyordu.

Adam temkinli bir adımla salona girdi. Zemini kaplayan su pek de derin sayılmazdı.
Ensesindeki bütün tüyler diken diken olmuştu; korkudan nefesi kesiliyordu ama
adam dönüp kaçmamak için direndi.




'Kayıp mı oldun?' diye sordu, karaltıya yaklaşırken. 'Buraya nasıl geldin?'

Karaltı adama doğru dönmedi... ama nihayet konuştu.

'Ben... Ben hatırlamıyorum' dedi. Karaltıdan gelen ses, genç adamın etrafında adeta
yüzüyor, duvarlardan yankılanıyordu. Çocuk eski bir aksanla konuşuyordu.
Kullandığı kelimeler kulağa bir tuhaf geliyordu... ama anlaşılıyorlardı. 'Kim
olduğumu hatırlamıyorum.'

'Sakin ol, ufaklık' dedi adam. 'Her şey yoluna girecek.'

Adam biraz daha yaklaşınca karaltının ayrıntıları belirginleşmeye başladı ve adamın
gözleri bir anda yuvalarından uğradı.

Karşısındaki şekil, akikten oyulmuş bir tanrı heykelinden başka bir şey değildi. Ne
duyduğu hıçkırıklar ne de çocuk sesi bu heykelden gelmiş olabilirdi.

Tam bunları aklından geçirirken minicik, kupkuru bir el adamı yakaladı.''

Dinleyicilerin en küçüğü heyecan içinde nefesini tuttu, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Öteki çocuklar kahkahayı bastı ama korkmamış numarası yaptıkları her hâllerinden
belliydi. İhtiyar Khaldun, altın dişini ateşin ışığında parıldatarak sırıttı. Sonra
hikâyesine devam etti.




''Genç adam bakışlarını aşağı çevirdi. Minik prensin ketenler sarılı cesedi, burnunun
dibinde duruyordu. Suratının tamamı defin sargılarıyla kaplı olmasına rağmen, canı
çekilmiş çocuğun göz yuvalarından donuk, hayaletimsi bir ışık yayılıyordu. Ceset
çocuk, adamın elini tuttu.

'Arkadaş olalım mı?' diye sordu çocuk, sargıların altından boğuk gelen bir sesle.

Adam elini çocuğunkinden kurtardığı gibi geriye sıçradı. Genç adam koluna
baktığında içini bir dehşet kapladı; gözlerinin önünde elindeki kan çekiliyor, eli
morarıp kuruyordu. Elini mahveden duygu, kolundan yukarı tırmanmaya başladı.

Dehşete yenik düşen adam arkasına bile bakmadan kaçmaya koyuldu. Genç adam,
o korku ve telaş arasında meşalesini düşürdü. Gözyaşı gölüne düşen meşale
tıslayarak söndü ve yeraltı mezarına bir karanlık çöktü. Yine de gün ışığının çıkışta
oluşturduğu aydınlığı ayırt edebiliyordu genç adam. Kolundan yukarı doğru sinsice
tırmanan ölüm dalgasına aldırmadan düşe kalka aydınlığa doğru koştu.

Ölü çocuğun kendisini her an yakalayabileceği korkusuyla kalbi gümbür gümbür
atıyordu... ama öyle bir şey olmadı. Sanki bir sonsuzluk denizine düşmüştü ve
asırlardır koşuyordu... Oysa gerçekte göz açıp kapayıncaya kadar karanlıktan
fırlamış ve kendini yeniden çöl sıcağında bulmuştu genç adam.



bir sonraki şampiyon hikayesi için aşağdaki fotoğrafa tıklıyabilirsiniz

 
Son düzenleme:

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 1, Üye: 0, Misafir: 1)

Benzer Konular

Üst