Sitemize reklam vermek için [email protected] adresine mail atabilirsiniz
For Advertising Contact [email protected]


Kuranın hristiyan inançlarına bakışı

keten

Level 1
Üye
Ticaret - 0%
0   0   0
Katılım
16 Mar 2009
Konular
30
Mesajlar
30
Beğeniler
0
MmoLira
0
DevLira
0
#1
GİRİŞ

Ehli kitap terimi, kutsal kitap sahipleri veyâhut kendilerine kitap verilen insanlar anlamına gelmektedir. Yine bu terim, Kur’ân’da ve Ä°slâm terminolojisinde, daha önceki vahyedilmiş olan Tevrat ve Ä°ncil’in muhâtaplarını yani yahudi ve hıristiyanları ifâde etmektedir.
Bu terim, vahiy yolu ile nâzil olmuş olan -tahrîf olmuşta olsa- ellerinde kitapları bulunan yahudi ve hıristiyanları müşriklerden ayırt etmek için kullanılmış. Ve Mekke döneminden sonra ortaya çıkmıştır. Dönmek, tevbe etmek mânâlarına gelen yehûd, Musâ (a.s.)’ın ümmeti için isim olmuştur. Nasârâ ise, nasrânî kelimesinin çoğudur. Îsevîler kendilerine bu ismi vermişlerdir ki, bu duruma sebep olacak üç izah yapılmıştır.
1. Hz. Îsâ’nın oturmuş olduğu ‘Nasire’ kasabasına nispetledir. Ä°bn Abbâs ve Katâde’nin görüşü budur.
2. Kendi içlerinde birbirlerine yardım etmeleri sebebiyle bu ismi almışlardır.
3. Hz. Îsâ, havârîlere: ‘Kim Allah’ın Dinine yardım edecek?’ diye buyurduğunda, onların ‘Biz Allah’ın Dininin yardımcılarıyız.’ demeleri sebebiyle, bu isimle isimlendirilmişlerdir.
Nasrânî, Rumca Hıristiyan diye cevrilmiştir ki bu ‘Heristos’a nispetledir. Batılılar ise ‘krist’ diyorlar. Hıristos, halâskâr yani fidye vererek kurtaran demektir. Bu ‘müncî’ diye açıklandığında ‘Nasrânî’ bunun arapçası olmaktadır. Binâenaleyh, ‘Nasrânî’ Hıristiyan, ‘Nasara’ ise Hıristiyanlar demek olur. Diğer bir görüşe göre, Yunanca “Khristions” kelimesinden gelmektedir.Yağlanmış anlamına gelen Mesih kelimesinin yerine kullanılmıştır. Ä°brânîcesi ise “Meşiha” dır.
Bu iki dinin (Hıristiyanlık ve Yahudilik) peygamberleri, kendi zamanlarında, her elçinin üzerinde ısrarla durduğu Tevhid inancını tebliğ ederek, içinde yaşadıkları kavmin insanlarını kendilerine tâbî olmaya çağırmışlar, ümmetlerin ekserîsinin ortak paydası olan inkâr ile karşılaşmışlardır. Bu iki elçiye imân eden az sayılabilecek iki ayrı topluluk istikâmetlerini uzun süre sürdürememiş, kendilerinden önceki ümmetlerin kitaplarının da başına gelen tahrifat zincirine onlarda katılmışlardır. Hz.Peygamber'den önce, kendilerini Ä°ncil'e nispet edenler, Muhammed a.s. geldikten sonra iki kısma ayrılmışlardır. Onların ekserisi Allah'tan gelen son kitaba iman etmemiş, azınlık sayılabilecek bir kısmı, son gelen vahye de teslim olarak, Hz. Muhammed'in ümmetine dâhil olmuşlar ve Allah u Teâlâ, vahiyle tanışıklığı olan ehli kitaptan, son vahye de îman edenleri Kur'ân-ı Kerîm'in de övmüştür. Peygamberlere (...Musa'ya, Ä°sa'ya, Muhammed'e) gelen vahiyleri, bir bütün olarak görmeyip, vahyin tamamına inanmamış olanları da, Ä°lâhî Kelâm'ın tamamına teslimiyet göstermediklerinden dolayı kınamış, onların dînî liderleri olan râhib, haham ve papazları, hakikatleri saklamakla vasıflandırarak, onları ve onlara tâbî olanları da dalâlet içerisinde kalan, gazap ve lânete müstahak olan bir toplum diye nitelendirmiştir.

















KUR’AN’ DA HIRİSTİYANLAR



I . Bölüm :

HIRÄ°STÄ°YANLARIN Ä°NANÇLARI

A . Hıristiyanların Allah İnancına Reddiye

Allah, ilk insandan günümüze kadar, binlerce insanı peygamberlik ile görevlendirmiş, bununla beraber toplumların ekseriyeti gönderilen elçiyi reddetmiş, inanan kesimler de zamanla dejenere olmaktan kendisini kurtaramamıştır. Geçmiş dinlerdeki bu bozulma, bizzat o dinin uluları tarafından yapıldığı gibi, aktarılan bilgiler sonraki nesillerce de hiçbir süzgeçten geçirilmeden kabule şâyân görülmüştür. Her bozulan kitabın ardından Allah-u Teâlâ, ya bir nebî yada rasûl göndererek kullarına, gönderdiği elçiye tâbî olmalarını emretmiş, buna rağmen insanların az bir kısmı dışında yeni gelen elçiye imân eden olmamıştır. Her devirde yerleşik inançlar, bozulmuşta olsa, sırf 'eski' oldukları için kutsallaştırılmıştır. Toplumlar, yeni gelen sadık elçiyi dinleme gereği dahi duymadan sudan bahanelerle inkar etmiştir. Bu süreç son elçinin gelişine kadar, istisnasız her toplumda yaşanmış, bu konuların tartışmaları da günümüze kadar süregelmiştir. Geçmiş bütün dinler için bahsettiğimiz bu bozulma halkasının içinde yer alan hıristiyanlar da, tarihin gözü önünde, inkar edilemeyecek kadar açık olarak, bu tahrif dönemini yaşamışlar, yapılan konsillerin neticesi olarak ta, insanlığı, üç ilahtan müteşekkil olan “Allah’a” îmân etmeye dâvet etmekten de imtinâ etmemişlerdir.
" Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: "Benden başka Ä°lâh yoktur; şu halde bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiya, 21/25) âyetten de anlaşılacağı üzere Allah-u Teâlâ, bütün peygamberlerini tevhîd dinini yer yüzünde ikâme etsin diye yollamıştır. Lâkin hıristiyanlar; " Rahman çocuk edindi, dediler.” Allah-u Teâlâ, kendi hakkında söylenen bu söz üzerine; “Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Rahman'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden; neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Halbuki çocuk edinmek Rahman'ın şanına yakışmaz.” (Meryem, 19/88-92) buyurmuştur. Onlar, hem Allah’a çocuk isnâd etmiş, hem de o çocuğun da ilâh olduğunu söylemişlerdir. Allah-u Teâlâ bu batıl inancın hıristiyanların kalplerinden silinmesi için Îsâ (a.s.)’ın varlığa gelişini farklı üsluplarla anlatmış, onları tekrar tekrar tevhîde davet etmiştir. “Andolsun ki "Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh'tir" diyenler kafir olmuşlardır. Halbuki Mesîh ‘Ey Ä°srail oğulları ! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar da yoktur’ demişti." (Mâide, 5/72.) Meryem oğlu Mesih’e ‘Allah’ diyenler gerçek tevhîdi inkâr etmişlerdir. Çünkü Mesih, Ä°srâil oğullarını yalnız Allah’a kul olmaya çağırmıştı. Allah’tan başkasına Allah demek ise şirktir. Allah kendisine ortak koşanlara cenneti haram kılar. Öylelerinin yeri ateştir. Hıristiyanlardan bir kısmı Ä°sâ (a.s.)’a Ä°lahtır derken diğer bir kesim de ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ demiştir. Bu grup hakkında Allah-u Teâlâ onlara hitâben şöyle buyuruyor:"Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Eğer, diye geldiklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden inkâr edenlere acı bir azap isabet edecektir." (Mâide, 5/73) Şu halde ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler, ilâh üçtür lâkin, Allah birdir, bu üçün biridir, demiş oluyorlar. Bu bize gösteriyor ki, hıristiyanlar teslîsleri ile Allah üçtür demiyor, Ä°lâh üçtür diyor ve Allah’ı bu üçün üçüncüsü sayıyor. Yâni üç ilahın üçünü de saymadan, ‘Allah’ denilmiş olmuyor. Nazarlarında ‘cevher’ veya ‘tabiatı ulûhiyyet’ birdir, lâkin şahıs üçtür. (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan) ekânîmi selâsenin her biri bir ilâhtır. İşte Hıristiyanların teslîsinde Ä°lah, hem üç, hem de birdir. Bu ise iki yönü ile küfürdür. Birincisi; hakîkatte bir ilahtan başka ilah olmadığı halde, üç ilah farz etmek ve bunlardan her birine gerçek ilah demektir ki, bu açık bir şirktir. Birinin hakkı olan ulûhiyyeti, onunla beraber ikiye daha vermektir ki bu yalandır, zulümdür. Allah’ın hakkını inkârdır. Bu şirk içinde, yalan bir tevhîd davasıyla Allah’ı bu üçlünün üçüncüsü farz etmek, Allah’tan başkasına Allah demektir ki, bu da Allah’ı ve O’nun evveliyetini inkâr etmek demektir. Onlar tenâkuz içindedirler. Sonuç olarak ‘üçün üçüncüsü’ demek ‘Allah Meryem oğlu Mesih’tir’ demenin diğer bir tâbiridir. Bu iki tâbir; biri tevhid sûretinde şirk, diğeri de şirk içinde tevhid iddiâ eden Hıristiyanların teslîsinin her iki yönü ile küfür olduğunu anlatmaktadır. Binâenaleyh bunlarda dînîn esâsının birinci rüknü olan “Allah’a îmân” şartı mevcut değildir.
Onlar, Allah’a çocuk isnâdında bulunmuşlar, ‘Çocuk babasından bir cüzdür’ kâidesince, Ä°sâ’ya da Allah demişlerdir. Ä°slâm inancına göre ise Allah’a ‘Baba’ demek küfürdür. Hıristiyanların müşriklere iştirâk ettikleri şeylerden biri de, bu ‘çocuk’ meselesidir. Müşrikler, melekleri Allah’ın kızları sanırlardı. Yahudiler Uzeyr’i, Hıristiyanlar da Ä°sâ’yı Allah’ın oğlu kabul ederler. Bunların hepsi şirktir.
Allah-u Teâlâ, hıristiyanların bu iddiâlarına karşı, peygamberinin şöyle demesini emretmiştir.“ Eğer Rahmân olan Allah’ın çocuğu olsa, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum.” (Zuhrûf, 43/81) Âyetteki bu ifâde, şart edatı ve cevap cümlesinden oluşan şartlı önermedir. Cümle bâtıl şart ve yanlış cezâdan oluşan gerçek bir kaziyye-i şartiyye (şartlı önerme)dir. Çünkü bizim “Allah’ın çocuğu vardır” şeklindeki sözümüz, bâtıl ve yanlıştır, ve yine bizim “Ben ona tapanların ilkiyim” şeklindeki sözümüzde yanlıştır. Zîrâ hükümdârın bir çocuğunun olması durumda, kölesinin padişâha hürmet etmesi gerektiği gibi, çocuğuna da hizmet etmesi gerekeceği sâbit olmuş olur. Âyetteki bu sözden maksat şudur: “Ben inat ve işi yokuşa sürmek için, O’nun çocuğu olmadığını söylemiyorum. Çünkü O’nun çocuğu olduğuna dâir bir delilin bulunması halinde, onu kabullenen ve ona hizmet etmenin gerekli olduğunu îtirâf eden ben olurdum. Ancak ne var ki; ne böyle bir çocuk söz konusudur, ne de onun varlığına dâir bir delil vardır. Tam aksine çocuk olmadığına kesin deliller bulunmaktadır. O halde daha nasıl ben, bir çocuk olduğunu söyler, bunu benimserim !” İşte bu sözler, aslâ te’vîle ve zâhirden sapmaya ihtiyaç bırakmayacak mükemmel ve son derece açık sözlerdir. Allah’ın gerçekten bir olduğu aklî ve naklî deliller ile sâbit olunca, onların şirki ispat için aklî ve naklî delil getirme imkânı olmadığından, sûkûtları mecbûrîdir. Binâenaleyh sen onlara şirke dâir “delillerinizi getirin” (Enbiyâ, 21/24) de ki; gittikleri yolun yanlış olduğunu bilsinler. Zîrâ bütün peygamberlerin kitapları tevhîd üzere ittifak ettiklerinden şirke dâir delili naklî olmadığı gibi, delili aklînin de olmadığı da meydandadır. Eski bir Râhîb olan Dawid Benjamin Keldânî (müslüman olduktan sonra Abdu’l Ehad Dâvud ismini almıştır): “Teslîse inanan kimseler, ‘teslisin her üç şahsı, Kâdir, Ebedi, Hâzır ve Mükemmel Allah’tır; ancak, üç tane hâzır, kâdir, ebedî ve mükemmel Allah yoktur, O bir tanedir’ derler. Böyle bir akıl yürütmede, şayet safsata yoksa, şöyle bir denklem ile kiliselerin bu “esrârengiz formülünü” teşhîr edebiliriz: 1 Ä°lah = 1 Ä°lah + 1 Ä°lah + 1 Ä°lah ; veya 1 Ä°lah = 3 Ä°lah. Siz üç ünitenin bir üniteye eşit olduğunu ispat etmeye çalışırken, çok mağrur; üçün bire eşit olduğunu kabul ederken de o derece zavallısınız...Üç ilaha inandığınızı itirâf edecek kadar da cesur değilsiniz” demektedir.


B . Hıristiyanların Îsâ (a. s.) Hakkındaki Ä°nançlarına Reddiye

1 . Îsâ (a.s.) Allah’ın Kulu ve Râsûlüdür

Mesih’in ilk izleyicilerinin inançları, büyük ölçüde şahid oldukları gerçeğe ve peygamberlerinin kendilerine öğrettiğine uygun düşüyordu. Fakat daha sonra hırıstiyanlar Mesîh’e saygı ve bağlılık göstermede sınırları öylesine aştılar ve inançlarının felsefî yorumlarından fantazilerinden öylesine etkilendiler ki, Mesîh’in gerçek öğretileriyle, ortak hiçbir yanı olmayan, yeni bir din îcâd ettiler.
Kur’ân, Hıristiyanların öğretilerinin aksine, Ä°sâ (a.s.)’ın beşer ve insanlara gönderilmiş bir elçi olduğunu defâat ile anlatmıştır. Ä°sâ (a.s.), iftirâya uğrayan Meryem vâlidemizin kucağında iken, kavmine söylediği ilk söz, “ ‘Ben şüphesiz Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve peygamber yaptı.’” (Meryem, 19/30) olmuştur. Bu sözün o zamanda söylenmesinde bir kaç fayda mevcuttur. ‘Şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum’ sözünün söylenmesi hıristiyanlarda hasıl olan vehimler içindir. Bu söz ile hıristiyanların bütün kuruntuları giderilmiş olmalıdır. Yine bu söz ile onun kulluk (ubûdiyet) üzere olduğu belirtilmiştir. Bu söz Meryem vâlidemizden zînâ töhmetini ortadan kaldırmıştır. Fakat Ä°sâ (a.s.)’ın öncelikle bu durumu değil de kul olduğunu söylemesiyle, sanki Allah’a yapılan iftirâyı ortadan kaldırmak, Ä°sâ (a.s.)’ın annesinden bu iftirâyı def etmekten daha evlâdır,manası çıkmaktadır. Ä°sâ (a.s.) kul olduğunu belirtmiştir. Şâyet bu haliyle, o doğru söylüyor ise, amaçlanan maksat hâsıl olmuş olur. Fakat yalan söylüyor ise, yani kendi dediği gibi o kul değil ise, onun kuvveti îlâhî değil, şeytânîdir. Bu iki takdirde de onun ilahlık cevheri, iptâl edilmiş olur. Allah’a yapılan bu töhmetin kaldırılması Ä°sâ (a.s.)’nın annesine yapılan iftirânın da kaldırılmasını ifâde eder. Zîrâ, Allah-u Teâlâ, bu büyük mertebe ve yüksek makâma, suçlu-günahkâr bir kadının çocuğunu seçmez.
Allah (c.c.), Ä°sâ’nın babasız doğmasını, onun Allah’ın oğlu olduğuna delil gösterenlere, Âdem (a.s.)’ın durumu misâl göstermiş ve şöyle buyurmuştur: “Allah’ın katında Ä°sâ’nın durumu –kendisini topraktan yaratıp sonra ‘ol’ demesiyle olmuş olan- Âdem’in durumu gibidir.” (Âl-i Ä°mrân, 3/59) Eğer bir mûcize sonucu dünyaya gelmek insana Allah veya Allah’ın oğlu olma hakkını veriyor ise, Âdem buna daha lâyıktır. Çünkü Âdem anasız ve babasız yaratılmıştır, oysa Ä°sâ’nın sadece babası yoktur. Bu âyet ile, hıristiyanların Ä°sâ’nın (a.s.) ilâhlığı inançlarının tamamen yanlış olduğu bildiriliyor. O sadece, Allah’ın (c.c.) dileği ile, mûcizevî bir şekilde dünyaya gelmiş ve kendisine peygamberliğin apaçık bir kanıtı olan mûcizeler verilmiş bir insandır. Ä°sâ (a.s.)’a hasredilen bu özel davranış nedeni ile, onun ilâh olduğu, Ä°lahın oğlu olduğu veya otoritesinde, Ona ortak olduğu sonucuna varmak tamâmen yanlıştır.

2 . Îsâ’nın (a.s.) Ulûhiyyetinin ve Teslîsin Reddi

“Fırkalar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler” (Meryem,19/37) âyetinin tefsîrinde Katâde’nin beyânına göre, Benî Ä°srâil bir yerde toplanarak dört ayrı cemaat çıkarttılar. Îsâ (a.s.) göğe yükseltildiğinde, bu cemaatlerin her birerinin ileri gelen âlimleri, Îsâ (a.s.) hakkında şüpheye düşmüşlerdi. Onlardan bir grup “O, ilahtır. Yeryüzüne indi, dirilttiğini diriltti ve öldürdüğünü de öldürdü, sonra da gökyüzüne çıktı” dediler. Onlar Yakubiyye fırkasıdır. Üçüncü grup onlara “yalan söylüyorsunuz” dedi. Onlardan ikinci grup üçüncü gruba, “O, Ä°lah’ın oğludur” dedi. Onlar da Nastûriyye fırkasıdır. Ä°kinci grupta onlara “siz yalan söylüyorsunuz”dedi. Sonra bu iki gruptan biri diğerine “O, üçün üçüncüsüdür, Allah da, Îsâ da, Îsâ’nın annesi de ilahtır” dediler. Onlar da Ä°srâillilerdir. Dördüncü grup ise hepsine “Yalan söylüyorsunuz, bilakis o, Allah’ın kulu, rasûlü, rûhu ve kelimesidir.” dediler. Bunu söyleyenler ise o dönemdeki müslümanlardır. Onlardan kim bu son söylenene inanmış ise onu öldürdüler ve o inançlı insanları mağlûp ettiler. Bu durum Allah-u Teâlâ’nın şu sözünde anlatılmıştır: “İnsanlardan adâleti (doğruyu) emredenleri öldürenlere, acı verecek olan bir azâbı müjdele.” (Âl-i Ä°mrân, 3/21) İşte burada belirtilen dördüncü fırkanın takipçileri, Ä°sâ (a.s.)’a da diğer gruplardan daha yakın olan tevhîd ehli bugünkü müslümanlardır. Tevhid ehlinin zıddı olan şirk ehlinin yapmış olduğu şey ise; Birden fazla zâtı cins veya nev’î birlik ile ilahlık vasfında birleştirmektir. Hıristiyanlar da teslislerinde “Baba ilah, kendi ilahlığı cevherinden, oğula ve Ruhu’l Kudüse birer cevher vermiş, her biri birer ilah olan üç uknûb yani, Baba, oğul, Ruhu’l Kudüs, bu üç zât, hem cevherde hem ilahlık vasfında birleşip bir ilah olmuştur.” demekle, önce Allah’ı bir cevherden üç şahsa bölüp, sonra da üç şahsı, cevherlerinin cinsi ile ilahlık sıfatında birleştirerek bir şahıs haline getirmişler, ve bu sûretle Baba, oğul ve Kutsal Rûhu, hem cevherde, hem de sıfatta birleştirerek, soy isimde birleştirir gibi birleştirmişler, “Üç şahıs bir şahıstır, üç ilah bir ilahtır. Çünkü cevherleri ve sıfatları birdir.” demişlerdir. Allah-u Teâlâ da, onun “sadece bir peygamber” olduğu üzerinde durmuş, ona nispet edilen ilâhlığı nefyetmek, annesi Meryem’e verilen ilâhın annesi unvânını da iptal etmek üzere “her ikisi de yemek yerlerdi.” (Mâide, 5/75) buyurmuştur. Bu âyet Hz. Ä°sâ’yı tanrı kabul eden hıristiyan doktrinini açıkça reddeder. Eğer bir kişi onun ne olduğunu içtenlikle bilmek isterse, burada verilen işâretlerin yardımı ile, kolayca insandan başka bir şey olmadığı yargısına varacaktır. Hıristiyanların kendi Ä°ncilleri onu sadece bir insan olarak nitelerken, Ä°lahlığı Hz. Îsâ’ya vermekte ısrâr etmeleri zihnî sapıklığın tuhaf bir mârifetidir. Bu onların Ä°ncillere değil de, kendilerinin îcâd edip, ilâhlığa yükselttikleri hayali bir Îsâ’ya inandıklarının açık bir delilidir. Allah-u Teâlâ, hıristiyanlara bu vehmi bırakmalarını emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey Kitap ehli, dininiz hakkında haddi aşmayın. Allah’a karşı doğru olandan başka bir şeyi söylemeyin. Meryem oğlu Mesîh Îsâ yalnız Allah’ın peygamberi ve kelimesidir ki, onu Meryem’e bırakmıştır. O, Allah tarafından gelen bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine inanın da (Allah) ‘üç’tür demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere (bundan) vazgeçin. Allah ancak tek bir Ä°lahtır. O herhangi bir çocuğu bulunmaktan münezzehtir...” (Nisâ, 4/171)
Kur’ân kitap ehlinden Hıristiyanların daldıkları aşırılıklara temas etmekte ve onlara dinde aşırı gitmemelerini, Hz. Ä°sâ hakkında, tevhid inancına aykırı düşen şeyleri söylememelerini emretmektedir. Hıristiyanlar Ä°sâ’ya -hâşâ- Allah’ın oğlu, ulûhiyyeti oluşturan üç unsurdan biri gözü ile bakmışlar, Onu Allah’ın bir parçası saymışlardır. Bunlar dinde aşırı gitmektir. Peygambere sevgi ve saygının putperestliğe dönüştürülmesidir. Sevgi ve saygı tevhîde aykırı bir biçim alınca artık saygı sınırını aşar, küfre dönüşür, haram olur.

3 . Îsâ (a.s.) Çarmıha Gerilmemiştir

Hıristiyanlar bu konuda, Kur-ân’ın beyân ettiği hakikatten farklı olarak, Îsâ (a.s.)’nın çarmıha gerildiğine, öldüğüne, gömüldüğüne, üçüncü gün tekrar canlandığına, göklere çıkıp, Kâdir olan Baba Tanrı’nın sağına oturduğuna, oradan gelip ölüleri ve dirileri hesaba çekeceğine inanırlar. Bütün bunlar katoliklerin inanç esaslarındandır.
Çarmıha gerilme hususunda hıristiyan fırkalarından olan Nastûriyye, Melkâniyye ve Ya’kubiyye’nin farklı izahları vardır.
Nestûrîler, Ä°sâ (a.s.)’nın, mânevî yönden (lâhut) değil, maddî (nâsut) bakımdan çarmıha gerildiğini iddia etmiştir.
Melkânîler ise “Öldürme ve haça germe işi, onun lâhutuna ulaşmıştır. Fakat bu doğrudan doğruya olmayıp ihsâs ve şuur (hissetme) sûreti ile gerçekleşmiştir.” derler.
Ya’kûbiyye ise, öldürme ve çarmıha germe işi, iki cevherden meydana gelmiş, tekrâr bir cevher olan Mesih’te meydana gelmiştir.” demişlerdir.
Bu konudaki bilgilerin en doğru kaynağı olan Allah-u Teâlâ, Kur’ân’da şöyle buyurmuştur:
“Ve: ‘Biz, Allah’ın peygamberi, Meryem oğlu Mesîh Îsâ’yı öldürdük’ demeleri sebebiyle (dir ki kendilerini rahmetimizden kovduk). Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Fakat (öldürdükleri adam) onlara (Îsâ) gibi gösterildi. O’nun hakkında ihtilâfa düşenler, tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesinlikle öldürmediler. Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti...” (Nisâ, 4/157,158)
Bu konuda Ä°slâm âlimleri yukarıda geçen âyeti farklı yaklaşımlar ile izâh etmişlerdir.
Birinci izâh: Kelâmcıların çoğu şöyle demişlerdir: “Yahudiler, Îsâ (a.s.)’ı öldürmek istediklerinde, Cenâb-ı Hak, onu göğe kaldırdı. Bunun üzerine yahudilerin başkanları, halk arasında bir karışıklık çıkmasından korktular. Ve bir adamı yakalayıp öldürdüler, sonra da çarmıha gerdiler. Sonra halka onun Mesîh Îsâ olduğu imajını verdiler. Halk Ä°sâ’nın ancak adını biliyordu. Çünkü o insanların içine fazla karışmazdı. Buna karşı, “Hıristiyanlar atalarından Hz. Îsâ’yı ölmüş olarak gördüklerini rivâyet ettiklerini nakletmişlerdir.”de denemez. Çünkü biz diyoruz ki: “Hıristiyanlara göre tevâtür, yalan üzerinde ittifak etme ihtimâli de bulunan, az sayıda insandan meydana gelen bir topluluğa dayanır.”
Ä°kinci izâh: “Allah Teâlâ, Îsâ (a.s.)’nın şeklini, başka bir insana vermiştir” Bu izâha göre değişik açıklamalar yapılmıştır:
a: Yahudiler, Îsâ (a.s)’nın arkadaşları –havârîler- ile birlikte, falancanın evinde olduğunu öğrenince, yahudilerin lideri olan Yahuda, avânesinden Taytâyus isminde bir adama, O’nun yanına girip, öldürmek için onu evden çıkartmasını emretmişti. Bu adam Îsâ (a.s.)’ın yanına girince, Cenâb-ı Allah Îsâ (a.s)’yı göğe yükseltmiş ve Taytâyus’a, Hz. Îsâ’nın şeklini vermiş. Binâenaleyh yahudiler, onu Îsâ zannederek, çarmıha germiş ve öldürmüşlerdir.
b: Îsâ (a.s.)’ın havârilerinden olduğunu iddiâ eden bir münâfık vardı. Bu münâfık yahudilere gidip, Îsâ (a.s.)’ın yerini onlara haber verdi. Bu adam yahudilerle birlikte, Hz. Îsâ’yı yakalamak için içeri girdiklerinde, Allah Teâlâ, Hz. Îsâ’nın şeklini o adama verdi. Böylece o adam öldürüldü ve çarmıha gerildi.
c: Yahudiler, Hz. Îsâ’yı yakalamayı kafalarına koymuşlardı. Hz. Ä°sâ’nın yanında on havârisi vardı. Îsâ (a.s.) onlara, “Kim, kendisine benim sûretim verilmesi karşılığında, cenneti satın almak ister ” dedi. Ä°çlerinden birisi, “Ben...” dedi. İşte bunun üzerine, Allah Teâlâ, ona Hz. Ä°sâ’nın şeklini verdi. O evden çıkarılıp öldürüldü. Hz. Îsâ’da göğe kaldırıldı.” Bütün bunlar birbirlerinden farklı açıklamalardır. İşlerin hakikâtini en iyi Allah bilir. Bu son izâhat, Muhammed (a.s.)’ı öldürmeyi kararlaştıran müşriklerin kurduğu tuzağa karşı, Efendimizin yatağına yatarak, canını hiçe sayan Hz. Ali’nin durumunu hatırlatmaktadır. Zîra her ümmetin içinde hakikatlere kulaklarını kapatanlar olduğu gibi, yalnız inancı uğruna, canını fedâ etmekten çekinmeyenler insanlar da mevcuttur.
Benî Ä°srâil demişlerdi ki, biz Allah’ın peygamberi, Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük.” Onlar, biz bunu yaptık demişlerdir. İşte bu söz onların, Hz. Îsâ’yı öldürmeye istekli olup bu hususta çalışıp çabaladıklarına delâlet eder. Hiç şüphe yok ki bu kadarı bile, büyük bir küfürdür. Eğer “Yahudiler Îsâ (a.s.)’ya inanmıyorlar, ona düşmandırlar ve ona ‘zinâkârın oğlu’ demişlerdir. Binâenaleyh onlar niçin “Biz Allah’ın peygamberi, Meryem oğlu Mesih Ä°sâ’yı öldürdük” desinler? denirse, onlar bunu istihzâ yolu ile söylemişlerdir. Nitekim Firavun da, Mûsâ (a.s.) hakkında “Size gönderilen (bu) peygamberiniz gerçekten bir delidir” (Şuârâ, 26/27) demiştir.
Sonuç olarak, Ehli kitap diğer meselelerde olduğu gibi bu konuda da hakikatten uzaklaşmış ve zan üzerine bir din inşâ etmişlerdir.

C . Hz. Meryem Ä°nançlarına Reddiye

Îsâ (a.s.)’ın risâlet ile gönderildiği kavim olan Benî Ä°srâilli yahudiler, Îsâ (a.s.)’ın annesini zinâ ile suçlarken, daha sonra gelen, kendilerini O’na nispet eden hıristiyanlar da, kendi peygamberlerine ‘İlah’, peygamberlerinin annesine de ‘İlah’ın Annesi’ diyerek, çok büyük bir iftirâda bulunmuşlardır. Bir kavim ifrat, diğer kavim ise tefrite giderek, olanı, olduğundan farklı bir yere koymuş, dolayısıyla zulmetmişlerdir. Ve ‘iyi bilin ki Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.’ (Hûd, 11/18)
Hesap günü “Allah: ‘Ey Meryem oğlu Îsâ, insanlara, Allah’ı bırakıp ta beni ve anamı iki ilah edinin diyen sen misin?’ dediği zaman o, (şöyle) söyledi: ‘Seni tenzîh ederim (Yâ Rab) hakkım olmayan bir şeyi hiç söyleyebilir miyim? Bunu söylemiş olsaydım, Sen muhakkak bilirdin! Sen benim içimdeki her şeyi bilirsin, halbuki ben Senin zâtında olanı bilemem. Şüphesiz ki bütün gaybı bilen ancak Sensin.” (Mâide, 5/116) Hz. Îsâ kendisinden önce yaşamış diğer bütün peygamberler gibi, sadece bir fânîdir. Ve Hz. Meryem’in “Allah’ın Annesi” olduğunu hiç bir zaman iddiâ etmemiştir.
“Meryem oğlu Îsâ, bir peygamberden başka bir şey değildir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Onun annesi, hakikatten aslâ sapmamış biriydi. Ä°kisi de (diğer insanlar gibi) yemek yerlerdi...” (Mâide, 5/75) Âyette de görüldüğü üzere Hz. Îsâ’da annesi Meryem de ihtiyaç sâhibidir. Herhangi bir ihtiyaca muhtâç olanlara ilah demek, muhtaç değil demektir. Bu ise tenâkuzdur, yalandır. Binâenaleyh sadece yemek yediklerinden dolayı bile ne Ä°sâ’nın ne de annesinin ilah olmadığı ortadadır. Ey Hıristiyanlar eğer sizin dediğiniz gibi –hâşâ- ilah olsalardı, bu gibi şeylere muhtâç olmazlardı. Çünkü ulûhiyyet, yiyip içmekten, baba olup, çoluk çocuk sâhibi olmaktan ve diğer ihtiyaç sebebi olan şeylerden münezzehtir.
Hıristiyanlar, teslislerine Hz. Meryem’in dâhil olmadığını ve ona, oğlu Ä°sâ gibi ilâh denilmediğini ileri sürerek âyete îtirâz etmek istemişlerdir. Lâkin, Ä°bn Hazm’ın ’Fisâl’ inde belirttiği gibi, hıristiyanlardan “Berberâniyye’ fırkası, Hz. Îsâ’ya da, annesi Meryem’e de ilah diyorlardı. Bu hıristiyan mezhebi daha sonraları yok olmuş ve takipçileri kalmamıştır. Fakat buradan anlaşılan odur ki, bu mezhebin tâkipçileri teslîsi; Baba, anne ve oğul kabul etmekte idiler. Ayrıca hıristiyanların, kiliselerinde Hz. Îsâ gibi Hz. Meryem’in resimlerine (ikonlarına) karşı tutumları da,ona ibâdet etmekten başka bir şey değildir.

D .Ruhu’l Kudüs Ä°nançlarına Reddiye

Ä°znik’te yapılan birinci Kosilde (325), Baba ve Oğul’un aynı cevherden olduğu kabul edilmiş ve bu Konsilde Ruhu’l Kudüs’ün Tanrılığından aslâ bahsedilmemişti. Fakat , 381’de Ä°stanbul’da yapılan konsilde (1. Konsil) Kutsal Ruh’un, baba ve oğul gibi tanrı olduğuna karar verildi.
Rûhu’l Kudüs, Ruh-u Mukaddese mânasına gelmesi yönü ile, Cebrâil(a.s.)’ın şânına ta’zîm ve yücelik mertebesini beyân etmek içindir. Ruhu’l Kudüs hakkında müfessirler, değişik rivâyetlerde bulunmuşlardır:
1. Mücâhid ve Rebî’in beyânına göre “el-Küdüs”,”el-Küddûs”gibi Allah’ın isimlerindendir. Binâenaleyh bu kelime Ruhullâh demek olabilir. Nitekim bu sebebten dolayı Hz.Îsâ’ya da Ruhullâh denmiştir.
2. Ä°bn Abbas’tan bir rivâyete göre burada Ruhu’l Kudüs, Allah’ın(c.c.) ismi A’zamıdır ki, o bu isimle ölüleri diriltmiştir.
3. İncil’dir.
4. Katâde, Suddî, Dehhâk ve Rebî’nin beyanına ayrıca Ä°bn Abbas’tan diğer bir rivâyete göre Ruhu’l Kudüs, Cebrâil’dir. Bu söz için en kuvvetli görüş denilmiştir. Nitekim Efendimiz (a.s.) Hassân bin Sâbit’e “Kureyş müşriklerini yer, Ruhu’l Kudüs seninledir” buyurduğu gibi başka bir zamanda da “Cibrîl seninledir” buyurmuştur. Buradan da anlaşılıyor ki, Ruhu’l Kudüs, Cebrâil’in diğer bir ismidir.
Nitekim Allah, Meryem vâlidemizden bahsederken “Kendisine Ruhumuzu göndermiştik oda düzgün bir beşer kılığında görülmüştü.”(Meryem, 19/17) buyurmuştur ki, oda Cebrâil demektir. Ruhu’l Kudüs şahsiyeti, Îsâ’nın cüz’ü değil, onun müeyyidi yani yardımcısı, doğrulayanıdır. Binâenaleyh hıristiyanların Ruhu’l Kudüs’ü, ilah olarak kabul edilen Îsâ’nın şahsiyetine dâhil bir zâtî asıl olarak tasavvur etmeleri bâtıldır.

E . Hıristiyanlar Rûhânilerini Rab Edinmişlerdir

“Onlar, Allah’ı bırakıp, hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabler edindiler. Halbuki o (tanrı edindikleri) de ancak, bir olan Allah’a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları her şeyden münezzehtir.” (Tevbe, 9/31) Âyette, hıristiyanların din adamlarını ve Meryem oğlu Mesîh’i tanrılaştırdıkları bildirilmektedir. Lâkin âyette yer alan “rabler” den maksat, yahudi ve hıristiyanların, âlim ve ruhbanlarının âlemin ilahları olduklarına inanmaları manası olmayıp, o ahbâr ve ruhbanlarına, her türlü emir ve yasaklarında itaat etmeleridir. Rivâyet olduğuna göre, Adiyy b. Hatim, henüz hıristiyan iken, kız kardeşinin teşvîki ile, bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.)’e geldi. Hz. Peygamber o esnâda Berâe (Tevbe) Sûresini okuyordu. O, bu âyete gelince, Adiyy: “Ben Peygamber’e ‘Biz onlara tapmıyoruz ki’ dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.): ‘Onlar Allah’ın helâl kıldığını haram kılmıyorlar mı, bu sebeple sizde onları haram kabul etmiyormusunuz? Yine o ahbâr ve râhipler, Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl saymıyorlar mı, yine o sebeple sizde onları helâl kabul etmiyor musunuz?’ buyurdu. Ben de ‘evet’ deyince, Hz. Peygamber (a.s.), ‘İşte bu, onlara ibâdet etmek demektir’ dedi.” demiştir.
Bu rivâyetten de anlaşıldığı üzere her hangi bir kimsenin, Allah’ın emrine aykırı sözlerini kabul edip ona uymak, onu tanrılaştırmak demektir. Ä°nsanların din adamlarının, liderlerinin her dediklerini yapmaları, çoğunlukla onlarda ilâhî bir güç olduğuna inanmalarından kaynaklanmıştır. Ä°nsanlar öteden beri din adamlarını, liderlerini böyle inançlarla tanrılaştırmış, putlaştırmışlardır. Ä°nsanı tanrılaştırmak, yaratılış yasalarına aykırıdır. İşte Kur’ân bu tür putlaştırmaları reddetmekte, yalnız Allah’a tapılacağını bildirmektedir.
Hıristiyanların rahiplerini “rab” edinmesi, tarihin belli bir dönemine âit tarihsel bir vâkıâ değildir, bu uygulamanın kaynağı, tahrîfe uğramış Ä°ncil pasajlarında da mevcuttur. Matta Ä°ncil’inde şöyle denmektedir: “Yeryüzünde her ne bağlarsan, göklerde bağlanmış olacak ve yer yüzünde her ne çözersen, göklerde çözülmüş olacak.” (Matta, 16/19) Zîrâ, hıristiyanların şuan ki inançları, geçmişte yapılan konsillere dayanmaktadır. Bu konsiller, kendilerini (hüküm koyucu) Şâri’ yerine koyarak, akîdeleri ve ameli hükümleri koyup kaldırmışlar, hıristiyanlar da onlara tâbî olmuşlardır. Böylece din adamları sınıfı, pek az dinde sahip olunan bir otorite elde etmişlerdir.

II . Bölüm

HIRÄ°STÄ°YANLARIN TARÄ°HTEKÄ° VE GÜNÜMÜZDEKÄ° TUTUMLARI

F . Diğer Vahiy ve Peygamberlere Bakışları

Hıristiyanlar kendileri dışında ki hiçbir vahyin takipçisini doğru yolda görmemekte, diğer bütün insanların, -delilleri olmadığı halde- batıl yollarda olduklarını iddiâ etmektedirler. Zîrâ Allah Teâlâ onların şöyle dediklerini beyân ediyor: “Biz sâdece bize indirilene inanırız.”(Bakara, 2/91) “ Hıristiyanlar dediler ki: Yahudiler doğru yolda değillerdir.” (Bakara, 2/113), “Hıristiyanlar hâriç hiç kimse cennete giremeyecek. dediler. Bu onların kuruntusudur. de” (Bakara, 2/111)”, “Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır ! (Bizimki) , batıl olan her şeyden yüz çeviren (ve Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıranlardan olmayan,) Ä°brâhîm’in inanç sistemidir.” (Bakara, 2/135)
Allah-u Teâlâ’da onların bu iddiâlarının boş olduğunu beyan ettikten sonra, onlara, “Eğer sâhiden doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin. de”(Bakara, 2/111) diyerek, sağlam, sıhhatli bir delil getiremeyeceklerini de beyân etmiştir.
Âyetlerdeki hıristiyanlardan murâd, Ä°ncîl tahrîf ve nesh olmadan öncekiler değildir. Zîrâ onlar, hidâyet üzeredirler. Âyette anlatılanlar; tahrîf gerçekleşmeden, Ä°ncîl’in nesh edilmesinden sonraki hıristiyanlardır. Onlara sanki şöyle denilmiştir: Siz bu hâl üzere olduğunuz sürece, cenneti elde edemezsiniz. Ama yolunuzu değiştirir, kendinizi Allah’a teslim eder ve iyilikte bulunursanız, sizin için Cennet vardır. Bu onları Ä°slâm’a arzulandırma, üzerinde bulundukları yoldan vazgeçirerek, bu yola dönmeleri için, onların durumunun, cennete gireceklerinin durumundan farklı olduğuna dâir bir açıklama olur.
Yahudi ve Hıristiyanlardan her biri, kendi yolunun en doğru yol olduğunu iddiâ edegelmişlerdir. Ve diğer insanları da kendi yollarına dâvet ederler. Hayır, yahudilik te bozulmuştur, hıristiyanlık ta. Ä°kisi de asıl temizliğini kaybetmiş, şirke bulaşmıştır. Artık bunlardan hiçbiri hidâyet yolu değildir. Hidâyet yolu Hz. Ä°brâhîm’in gösterdiği tevhîd yoludur. Ä°brâhim ise onlar gibi şirk koşanlardan değildir. Şerîatlerde farklılık olsa bile, bütün peygamberlerin getirdiği din, Ä°slâm dinidir. Ancak Ä°slâm’a uyanlar doğru yolu bulurlar, selâmete ererler, cennete girerler. Yahudi ve hıristiyanlardan her biri, Hz. Ä°brâhim’in dininde olduklarını iddiâ ediyorlar lâkin, Hz. Ä°brâhim’in tevhidi savunduğu, hıristiyanların teslîse, yahudilerin de teşbîhe inandıkları kesin olunca, onların Hz. Ä°brâhim’in dininde olmadıkları; Hz. Muhammed (a.s.)’ın ise, tevhide dâvet ettiği için, Ä°brâhim’in dini üzere olduğu ortaya çıkmış olur.

G . Ä°ncil’in Tahrîf Edilmesi

Hıristiyanların ellerindeki Ä°ncil hem senet, hem de metin yönünden eleştirilmiştir. Zîrâ kitabın senedi, ne Hz. Îsâ’ya nede onun gerçek havarilerine ulaşmamaktadır. En eski Ä°ncil dahi Hz. Ä°sâ’nın(a.s.) dilinde değildir. Hz. Îsâ’nın(a.s.) ve Havârilerilerinin Allah’ın Kelâmı olan asıl Ä°ncil’i vahyedildiği dilde bırakmamaları mümkün müdür? Eğer böyle bir Ä°ncil varsa ne olmuş, kim kaybetmiş, veya gerçekten yok olmuş mudur? Ayrıca bu Ä°ncil grekçeye veya başka bir dile çevrilmiş miydi? Kilise bu gerçek Ä°ncil’in aslî halini niçin muhafaza altına alamamıştır? Eğer bütün bu sorulara verilecek cevap olumsuz ise, bu yahudi havâriler veya Ä°ncil yazarları, Ä°ncilleri niçin kendi dilleriyle değil de grekçe yazmışlardır? Bunlar kutsâl kitap serisini yazacak kadar grekçeyi nereden öğrenmişlerdir? Filistin’deki yahudilere neden kendi dilleri ile yazılmış bir nüshâ bırakılmamıştır? Hz. Îsâ(a.s.)’nın ana diliyle bize ulaşan herhangi bir kıssa, emir, veya mesajını bulmak için uğraşmak boşuna bir gayretten başka bir şey değildir. Çünkü “Ârâmice” yazılmış böyle bir Ä°ncil-i Şerîf ebediyyen kaybolmuştur ve bunun tek sorumlusu da Ä°znik Konsülüdür.
Allah-u Teâlâ kendi vahyettiği kitap için, şöyle demiştir: “Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda bir çok tutarsızlık bulurlardı.”(Nisâ, 4/82) Bu kural istisnâsız her vahy için geçerlidir. Kaynağı aynı ve güvenilir olan hiç bir bilgi kendi içinde tenâkuzu barındırmaz. Hele bu kaynak, Kâinâtın Rabbi olan Allah ise, zıtlıklardan bahsetmek, böyle bir iddiâ ortaya koymak, aklı selîm sâhiplerinin yapamayacağı bir iştir. Lâkin vâkıâ böyle değildir. Çünkü elimizdeki dört Ä°ncîlin vahiy unsuru olduğu iddiâ edildiği halde, kendi içinde birbirine zıt yüzlerce açıklamaları vardır. Meselâ; Hz. Îsâ’nın göğe yükselişini, Luka Ä°ncili Paskalya günü, Rasullerin İşleri Kitabı ise Paskalya’dan kırk gün sonra gerçekleştiğini söylemiştir. Ä°ncillerin durumu, Ä°slâm’daki hadislere bir yönden benzemektedir. Hadisler daha çok Hz. Peygamber’in vefatından sonra yazılmıştır. Ä°ncillerde Hz. Îsâ’nın ref’inden sonra kaleme alınmışlardır. Ancak burada çok önemli bir fark vardır: Hadisleri rivâyet eden kişiler, Hz. Muhammed’i görenlerdir. Halbuki Ä°ncilleri Hz. Îsâ’nın ref’inden onlarca sene sonra kaleme alanlar, onu görmemişler ve yazdıklarını da ondan duymamışlardır.
Hıristiyan öğretisine göre Ä°nciller yazarlarına vahyedilmiş ve bu vahiy de yazarları tarafından kaleme alınmıştır. Fakat Ä°ncil yazarlarından Luka, ilk mektubunda, kendisinin söz konusu mektubu herhangi bir ilhâm, yönlendirme veya Rûhu’l Kudüs’ten vahiy sonucu yazmadığını açıklamıştır. Îsâ’ya da, onun öğrencilerine de öğrencilik yapmamış, yazdıkları herhangi bir vahiy veya ilhâma dayanmayan bir adamdan gelen bu kitabın kıymeti nedir? sorusunun cevâbı merak konusudur.
“Biz Hıristiyanız diyenlerden de kesin söz almıştık. Ama onlar da kendilerine zikredilen (kitabın) önemli bir bölümünü unuttular.” (Mâide, 5/14) Bu âyet ile, Allah’a verdikleri sözleri bozmaları hususunda, hıristiyanların tıpkı yahudiler gibi olduğu kast edilmiştir. Cenâb-ı Hak, “Biz Nasârayız diyenlerden” buyurdu, “Nasrânilerden”demedi. Çünkü onlar Allah’a yani dinine yardım ettiklerini iddiâ ederek, kendilerine “Yardımcılar” ismini vermişlerdir. Binâenaleyh bu isim gerçekte övünç bildiren bir ismidir. İşte bu sebeple, Allah onların bu medh sıfatının kendilerinde olduğunu iddiâ ettiklerini, ama kendi katında, bu sıfatla mevsûf olmadıklarını beyân etmiştir. Ayetteki, “onlardan söz aldık” ifâdesi Muhammed (a.s.)’a imân etmeleri Ä°ncil’de yazılı idi manasına gelir.
Ey Muhammed, ellerinde bulunan Tevrât ve Ä°ncil’de yazılı bulunan, bunu da insanlara açıklamak üzere kendilerinden söz aldığımız ehli kitaba hatırlat ki, sen hak olarak gönderilmiş bir elçisin, onu gizlemesinler! Onlar Allah’ın emrini terk ederek zâyi ettiler ve verdikleri sözü bozdular, seni de yalanladılar. Onlar dediklerinden dönüp, rasûlü tasdik edeceklerine, ona inanıp yardım edeceklerine dâir, verdikleri sözü bozarak dünya menfaatini satın aldılar.

H . Ä°ncîl Ehlinin, Muhammed (a.s.) Ve Ashâbından Haberdâr Olması

“Hani Allah peygamberlerden: ‘Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra, nezdinizdekileri tasdîk eden bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış, ‘Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?’ dediğinde, ‘kabul ettik’ cevâbını vermişler, bunun üzerine Allah: ‘O halde şâhit olun bende sizinle berâber şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştu.” (Âl-i Ä°mrân 3/81) Ayetten de anlaşıldığı gibi Allah (c.c.), peygamberleri birbirlerine destek vermekle yükümlü kılmıştır. Bir ümmetin lideri olan peygamberin, diğer bir peygamberi desteklediği halde, kendisine tâbî olduğunu iddiâ eden ümmetinin ona destek vermemesi nasıl düşünülebilir? Peygamberler, bir zincirin halkaları gibi birbirleri ile bağlantılı olduğundan, her gönderilen elçi, kendisinden önceki elçiyi doğrulamış ve kendisinden sonra gelecek olan peygamberi de ümmetine açıkça beyân etmiştir ki o ümmet, hakikate yapışmakta tereddüt etmesin. Allah-u Teâlâ, yahudi ve hıristiyan bilginlerinin son vahiyden haberdâr olduklarını beyân ederek şöyle buyuruyor: “Kendilerine kitap verdiklerimiz O’nu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup gerçeği bilebile gizlerler.”(Bakara, 2/146). Onlar Rasûlullâh’ı (a.s.) tanıyorlardı. Ve kendi oğullarını başkalarının oğullarına benzetmedikleri gibi, onun vasıflarını da başkalarından ayırabilecek apaçık bir bilgiye de sâhiptiler. Zîrâ, Hz. Ömer (r.a.), Abdullah ibn Selâm’a Rasullullah’tan sormuş, o da Efendimizin (a.s.) peygamber olduğundan aslâ şüphe etmediği, O’nu kendi oğlundan daha iyi tanıdığını söylemişti.
“Rasûle indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” Biliyor oldukları şeye kavuştuklarından ve bu hakîkatin kendilerine âşikâr olmasından dolayı “Rabbimiz, biz îmân ettik, bizi şâhit olanlarla berâber yaz. derler” (Mâide, 5/83) Zîrâ onlar, kıyâmet günü diğer ümmetler üzerine şâhid olacak olan Ümmet-i Muhammed ile berâber olmak isterler. Böyle Rablerine niyâzda bulunanlar “Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır davranmayacak” (Furkân, 25/73) olan ehli kitap âlimleridir. Fakat, çoğunluğu oluşturan hıristiyan âlimleri “sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terk ettiler.” (Bakara, 101) Oysa Hz. Îsâ, onlara kendisinden sonra gelecek olan elçiyi haber vermişti. “Hani Meryem oğlu Ä°sâ da: ‘Ey Ä°srâil oğulları! Şüphesiz ben, benden önce gelmiş olan Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra gelecek olan, “Ahmed” adındaki bir elçiyi müjdelemek için size gönderilmiş olan Allah’ın elçisiyim’demişti. Fakat o elçi kendilerine apaçık belgelerle gelince, ‘bu (getirdiğin masaj) apaçık bir büyüdür.’ dediler.” (Saff, 61/6) Muvattâ, Buhârî, Müslim, Dârimî ve Nesâî’de geçen bir hadiste, Rasulullah (a.s.):“Benim (farklı) isimlerim vardır. Muhammed, Ahmed ...bunlardandır.” buyurmaktadır.
“(Muhammed ve Ashâbı’nın) Ä°ncil’deki vasıfları ise (şöyledir): Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup boy atmış bir ekine benzerler ki, bu ekincilerin hoşuna gider. (Bu teşbîh),onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir...” (Fetih, 48/27) Yahudiler ve Hıristiyanlar onu, yaratılış özellikleri, sûreti ve sıfatlarıyla tanıyorlardı. Ve onlar, onun nübüvvetine de şahitlerdi. Ehli kitap âlimleri, kendi kitaplarındaki sağlam delillere, açık alâmetlere rağmen, kitapta O’nun hakkında hiçbir delil yok diyerek Allah’a iftirâ etmişlerdir. Zîrâ, tahrife uğramış elimizde mevcut olan Ä°ncil’de bile Muhammed (a.s.)’dan izler gözükmektedir:
“Ben de Baba’dan isteyeceğim. O size başka bir Avutucu verecektir” (Yuhanna, 14/16), “Babamın adımla göndereceği Avutucu, size her şeyi öğretecek ve size tüm söylediklerimi anımsatacaktır.” (Yuhanna, 14/26), “Ama sizlere doğruyu söylüyorum, gitmem sizin için daha iyidir. Çünkü gitmezsem, Avutucu size gelmez. Ama gidersem, Onu size gönderirim. O gelince, dünyayı, günaha , doğruluğa ve yargıya ilişkin eleştirecektir.” (Yuhanna, 16/7,8), “Avutucu gelince-ki O Baba’dan gelir-bana tanıklık edecektir”(Yuhanna 15/26), “Öyle ki, vakit geldiğinde size bunları söylemiş olduğumu anımsayasınız”(Yuhanna 16/4), “Bunu sizlere şimdi, olmadan önce bildirdim. Öyle ki olunca iman edersiniz”(Yuhanna 15/30).
Günümüz Ä°ncillerinde ‘Avutucu’ diye tercüme edilen kelimenin aslı, ‘Faraklit’ veya ‘Paraklit’tir. Bu kelime ile alâkâlı olarak, eski rahip olan, muhtedî Abdu’l Ehad Dâvud:“ ‘Paraklit’ kelimesi Teselli edici manasına gelmez. Teselli eden manasına gelen kelimenin ‘Parakolon’ olduğunun bir Grekçe âliminin bilmemesi mümkün değildir... Ne yazık ki bu kelimenin, asıl Ä°ncil’deki bir kelimeden tahrif edilerek aktarıldığını belirtmek istiyorum. Cehâlet insanlara ne büyük hatalar işletiyor. Asırlardan beri, câhil Latinler ve Avrupalılar, ‘Muhammed’ ismini ‘Mahomet’, ‘Musâ’ ismini de ‘Moses’ şeklinde yazmıyorlar mı? ‘Paraklytos’ kelimesinin aslî şekli “En Meşhur” ve “Meth Edilen” manasına gelir...Bunun da arapçada bunun tam karşılığı ise ‘Ahmed’ dir.” demiştir.
“Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin –Kur’ân’ın- gerçek olduğunu bilir; onun mutlak galip ve övgüye lâyık olan –Allah’ın- yoluna ilettiğini görürler.” (Sebe, 34/6)

I . HIRÄ°STÄ°YANLARIN ÂKIBETÄ° MESELESÄ°

1 . Son Vahye Yetiştiği Halde Îmân Etmeyen Hıristiyanlar

Muhammed (a.s.), peygamberliğini beyân etmeden önce bütün ehli kitap, “Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken, kendilerine Allah katından ellerindekini doğrulayan bir kitap gelip de, bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler.”(Bakara, 2/89) Onlar, Hz. Peygamber(a.s.)’ın zuhûrundan önce, kendi içlerinden çıkacak bir peygamber beklemişler. Efendimiz (a.s.)’ın Peygamberliğini beyân etmesinden sonra da, ona îmân etmeyip peygamberliğini inkâr etmişler ve bu noktada müşriklerle aynı safta yer almışlardır. “O kâfir olanlar şöyle derler: Sen peygamber değilsin” (Ra’d, 13/43) O dönemin ehli kitap âlimleri bekledikleri elçinin ‘Muhammed (a.s.)’ olduğunu inkâr etmişler, sonradan gelen hıristiyanlar ise, Îsâ (a.s.)’ dan sonra bir elçinin daha geleceğini inkâr etmişler ve “Allah, ondan sonra peygamber göndermeyecek” (Mü’min, 40/34) diyenlerin sözüne ortak olmuşlar, bu sebeple de, dalâlete düşen kâfirlerden olmuşlardır. Çünkü Allah Teâlâ husûsen ehli kitaba hitâp ederek: “Ey Ehli kitap! Peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda, size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki (kıyâmette): ‘Bize bir müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeci ve uyarıcı rasûlüm geldi.”(Mâide, 5/19), “Ey Kitap Ehli! dininizde taşkınlık etmeyin...Allah’a ve Peygamberlerine inanın!”(Nisâ, 4/171) buyurmuş, onları ‘Bir’ olan Allah’a ve O’nun bütün peygamberlerine ‘hiçbirini diğerinden ayırmadan hepsine’ îmâna dâvet etmiştir. Her peygamber kendisine itaat edilmesi için gönderildiğine göre “Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesinden başka bir sebeple göndermedik.”(Nisâ, 4/64) Muhammed (a.s.)’ın da, âyette de belirtildiği gibi, yahudi ve hıristiyanlar için müjdeci ve uyarıcı olduğuna göre, “Ehli kitabın Muhammed (a.s.)’a îman etme şartı yoktur.” diyebilmek için, ya aklı selîm sahibi olmamak ya da farklı bir niyet taşımak gerekir. Zîrâ âyetlerdeki hitâp zâhiren de hıristiyan ve yahudileredir.
Kendilerine kitap verilenler, ancak o açık delil (Muhammed) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düşmüşlerdir.”(Beyyine, 98/4) ve ehli kitabın ekseriyetini oluşturan hıristiyanların çoğu da, son peygambere îman etmemiş ve “kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince ehli kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi, onu arkalarına atıp terk ettiler.” (Bakara, 2/101 ve “Biz sâdece bize indirilene inanırız.”(Bakara, 2/91) demişler, Allah Teâlâ’nın ‘bütün rasullere îman ediniz’ emrini, sırtlarının arkasına atmışlar ve şu âyetin muhâtabı olmuşlardır: “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr eden, (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyen ‘Bazılarına inanır, bazılarını da inkâr ederiz’ diyerek, (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler. İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Ve biz (böyle) kâfirler için zelîl edici bir azâp hazırlamışızdır.”(Nisâ, 4/150,151) Nasıl ki Kurân’ın bir âyetini kitaptan çıkartarak onu reddetmek küfürdür. Vahy unsuru olan her âyeti, Tevrât, Ä°ncil, Kur’ân diye ayırmadan sanki bir kitapmış gibi, bir bütün olarak düşündüğümüzde de; bunlardan herhangi birinin inkârı, Allah’ın bir kısım sözünü reddetmek demek olacağından, sonuç yine küfür olacaktır. Nitekim Allah(c.c.),hıristiyan ve yahudilere hitâben: “Ey Ehli Kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken, niçin Allah’ın âyetlerini inkar ediyorsunuz” (Âl-i Ä°mrân, 3/98) buyurmuştur.
Allah Teâlâ, bütün peygamberlerin hiçbirini diğerinden ayırmadan îmân edip, Muhammed (a.s.)’a tâbî olmadıkça, ne hıristiyanların ne de yahudilerin îman ve amellerini katında kabul etmeyecektir. Zîrâ, “Hiç şüphesiz ki Allah katındaki din, Ä°slâm’dır.” (Âl-i Ä°mrân, 3/19) Ä°slâm ise, Allah’tan gelen her emre boyun eğmek, onu kabullenmek ve teslim olmak demektir. Bu ise ancak ve ancak, Hz. Muhammed ve ona tâbî olanların dinidir. Ve “Her kim, Ä°slâm’dan başka bir din ararsa, (bu din) kendisinden asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrâna uğrayanlardan olacaktır.” Zîrâ, îman ile küfür, hak ile batıl arasında bir mertebe yoktur. Bir peygambere küfretmek, peygamberliğe küfretmektir. Peygamberliğe küfretmek, bütün peygamberlere ve Allah’a küfretmek demektir.
Günümüzde, hıristiyan ve yahudilerin de cennete gireceğini iddiâ edenler, akarsuyun akışının tersine doğru gitmeye çalışanlar gibi, ne kadarda yüzmeye çalışsalar, hakikat onlara gâlip gelmekte, bazı âyetleri tefsîr ederken, iddiâlarında tenâkuza düşüp, kendilerini yalanlamış, kendi tezlerini yine kendileri çürütmüşlerdir. Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri’nden aldığımız şu iki farklı bölüm, durumu gözler önüne sermeye yetecektir:
• Allah, cennet’e girmek için üç şart belirlemiştir: 1.Allah’a îmân 2.Âhiret gününe îmân 3. Sâlih amel. Bu şartları yerine getiren her kul, Kur’ân’a göre cennetliktir. Allah’ın nimet verdiği kimselerin peygamberler, sıddîklar, şehitler, sâlihler olduğu belirtilmektedir. Peygamberlerden kasıtta, Kur’ân’da anılan peygamberlerdir ki bunlar, Hz. Îsâ (a.s.)’da dahil olmak üzere Ä°srâil oğlu peygamberleridir. Şimdi onların getirdiği din olan Yahudilik ve Hıristiyanlığa uyanlar, neden üzerine gazâb edilmiş veya ‘sapıklar’ olarak nitelendirilsinler?”
• Bugünkü Ä°nciller, ilâhi kitabın kendisi değil, Îsâ(a.s.) hakkındaki bazı hikâyelerden ibârettir. Bu hususta müslümanlar haklıdırlar. Gerçekten biz Ä°ncil’in Îlâhî aslına uygun bir nüshasına sahip değiliz. Ä°ncillerin zaman içinde nasıl değiştiğini eldeki belgeler gâyet güzel açıklamaktadır. Hıristiyanlar Ä°sâ’ya -hâşâ- Allah’ın oğlu, ulûhiyyeti oluşturan üç unsurdan biri gözü ile bakmışlar, Onu Allah’ın bir parçası saymışlardır. Bunlar dinde aşırı gitmektir. Peygambere sevgi ve saygının putperestliğe dönüştürülmesidir. Sevgi ve saygı tevhîde aykırı bir biçim alınca artık saygı sınırını aşar, küfre dönüşür, haram olur. Bugünkü hıristiyanlar da, Îsâ’dan ayrı bir Ä°lah düşünmezler. Hz. Peygamber Ä°srâil oğullarına Kur’ân’ı okuyup onları düşünceye dâvet ettikçe onlar inat ve küfürlerinde ısrâr etmişler. Böylece onlar imânı verip, küfrü satın almışlardır. Bu tür alış veriş yapanlar, Allah’ın gazâbına uğrarlar. Allah’ın lâneti, öylelerini kuşatıp mahveder. Müşrikler, melekleri Allah’ın kızları sanır, Yahudiler Uzeyr’i, Hıristiyanlar da Ä°sâ’yı Allah’ın oğlu kabul ederler. Bunların hepsi şirktir. Allah kendisine ortak koşanlara cenneti haram kılar. Öylelerinin yeri ateştir. Allah elçilerini, kendisinden haber verdikleri hususlarda kendilerine itaat edilmek üzere göndermiştir. Hz. Muhammed’in de Allah’tan (c.c.) duyurduğu şeylerde kendisine itaat edilmesi gerekir. Elçiye itaat Allah’a itaattir. Elçinin Allah’tan bildirdiği buyruklara isyan, Allah’a (c.c.) isyan demektir. Bundan dolayı elçinin hükmünü bütün teslimiyetle kabul edip, ona uymayan insanın mümin olamayacağı vurgulanmaktadır. Allah’a, Kurân’ın tanımladığı biçimde şirksiz inanmak, âhirete de lâyıkı vechile inanmak, Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Hz. Muhammed’in de Hak peygamber olduğunu inkâr etmemek lâzımdır.
Evet, ilk bölümde sâdece Allah’a şirksiz îmân, âhirete imân ve iyi amellerle cennet’e girilebileceğini, bugün Hz. Musâ ve Hz. Îsâ’nın dînine tâbî olan hıristiyan ve yahudilerin de ne gazaba uğramış ne de dâlâlete düşmüş olacaklarını, onların salihler olduğunu söyleyen Süleyman Ateş, kendi tefsîrinden verdiğimiz ikinci bölümde, bugün elimizde bulunan Ä°ncil’in hikâyelerle dolu olduğunu, aslının mevcut olmadığını, bugünkü hıristiyanların da hâlâ Hz. Îsâ’ya ilah dediklerini, böyle bir inanca sahip olanların da müşrik olduğunu ve müşriklere Cennet’in haram olduğunu söyledikten sonra da, Hz. Muhammed’e îman etmenin gereğini ve Allah’tan bildirdiği hususlarda kendisine itaat etmeyenin imânlı olamayacağını, Kur’ân’nın Allah Kelâmı olduğunun inkar edilmemesi gerektiğini, Allah’a şirksiz îmanında ancak Kur’ân’daki gibi inanıldığı takdirde mümkün olabileceğini söylemiş ve ilk bölümdeki ortaya attığı imân şartlarını, ikinci bölümde arttırmıştır. Ä°kinci bölümde Ateş’in söylemediği tek şey, kişinin Cennet’e girebilmesi için “Müslüman” olması gerektiğidir. Zîrâ bunun dışında bir inanca intisâb eden kimse, ona göre de; ne Allah’a şirksiz ne de Âhiret’e gereği gibi inanabilir.”
2 . Ä°slâm Dîni Ä°le Tanışıp, Îmân Eden Hıristiyanlar

Allahu Teâlâ, ehli kitap olan insanların bir olmadığını, çoğunun teslîse inanarak şirk içine düştüğünü bildirmiş, husûsen kitap ehline hitâp ederek “Allah’a ve Peygamberlerine inanın!”(Nisâ, 4/171) dediği halde çoğunluğu oluşturan bir grubun, inanç konusundaki bu emri kırarak, Muhammed (a.s.)’ı inkâr edip kâfir olanlardan başka, râzı olduğu kulların da bulunduğunu açıklamaktadır.
Allahu Teâlâ, ehli kitap ile alâkalı olarak, “Onların hepsi aynı değildir; ehli kitap içinde, gece boyunca Allah’ın âyetlerini okuyan ve gece saatlerinde (O’nun huzurunda) secdeye kapanan dosdoğru insanlarda vardır.” (Âl-i Ä°mrân, 3/113) buyurmakta, ilgili diğer bir âyette de “Ehli kitaptan öyleleri vardır ki, Allah’a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah’a boyun eğerek îmân ederler. Allah’ın âyetlerini az bir menfaate satmazlar. İşte onlar için, Rableri katında ecir vardır...”(Âl-i Ä°mrân, 3/199) demektedir. Ä°lk âyetin nuzül sebebi olarak, şu haber nakledilmiştir; Abdullah ibn Selâm, Se’leb ibn Said ve Useyd ibn Ubeyd gibi zâtlar, kendi dinlerini bırakıp müslüman oldukları zaman, diğer ehli kitap bunların aleyhinde bulunmuşlar, küfre düştüklerinden bahsetmişlerdi ki, bu âyet bahsedilen kişilerin fazîletini açıklamak üzere indirilmiştir. Ä°kinci âyet ise; Necrân halkından kırk, Habeş’ten otuz iki, Rum diyârından üç, toplam yetmiş beş kişi hıristiyan iken, Muhammed (a.s.) ‘ı tasdîk ederek imân etmeleri üzerine nâzil olmuştur.
Ehli kitabın içinde, istikâmet ve adâlet üzere olan bir topluluk vardır ki, onlar Ä°slâm ile müşerref olup müslüman olanlardır. “Hem size hem de kendilerine indirilene” imân etmenin manâsı, kitapların tümüne îman ederler demektir. Bu insanlar, rasulleri ve kitapları ayırıp, “biz sadece kendi peygamberimize ve kendi kitabımıza îmân ederiz, diğerlerine inanmayız” demeyip, hepsine îman eden sâlih kullardır. Ehli kitap olarak bahsedilen bu insanların, “Rasûle indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz îmân ettik, bizi hakka şahit olanlarla beraber yaz.”(Mâide, 5/ 83) Yani bunlar, kitaplarında mevcut olan, o âhir zaman peygamberinin geleceğini bilerek “îman ederiz ki gelecektir” diye inanır ve o son peygamberi beklerlerdi. Hz. Peygamber gelip onlara Kur’ân okuduğu zaman, kalplerinde samimiyet bulunması ve hakka karşı da kibirlerinin olmaması sebebiyle, hakikati tanıyıp, onun feyzinden etkilenerek gözlerine yaşlar dolar, bekledikleri son peygamberin gelmiş olduğunu anlayarak, gıyâbî olan îmanları şahitliğe döner ve “O geldi, biz de îmân ettik” diyerek, geçmiş ümmetlere şâhit olan Muhammed Ümmetinin arasına yazılmak için duâ ederek şöyle derlerdi: “Rabbimizin bizi iyiler arasına katmasını umup dururken niçin Allah’a ve bize gelen gerçeğe (Muhammed ve Kurân’a) îmân etmeyelim?” (Mâide, 5/84) Zikrettiğimiz âyetlerden de anlaşılmaktadır ki, ehli kitabın içinde yer alan ve Allahu Teâlâ’nın övgüsüne nâil olan insanlar; kendilerini nispet ettikleri kitaba hâinlik etmeyen, kitaplarında yer alan ve geçmiş peygamberlerinin de müjdelediği Muhammed (a.s.)’a îmân ederek, önceden olduğu gibi yine Ä°slâm üzere kalmaya muvaffak olanlardır. Zîrâ; “Onlara Kur’ân okunduğu zaman: Ona îmân ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş bir hakîkattir. Esâsen biz daha önce de müslüman idik, derler.”(Kasas, 28/53) Bu sebeple, “İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki defâ verilecektir...”(Kasas, 28/54) zîrâ onlar, Tevrat, Ä°ncil ve Kur’ân’a îman etme hususunda devamlılık göstermişlerdir.

















SONUÇ


Müslümanları ve Kur’ân’da genellikle ehli kitap diye hitâp olunan yahudi ve hıristiyanları birbirlerine yaklaştırmaya sebep olacak olan en temel unsur, bu din mensuplarının Îlâhî Vahyi kabul etmesidir. Lâkin vahiy bu dinlerin mensuplarını birbirlerinden ayıran en büyük etken oluvermiştir.
Allah katında makbul olacak olan dinin Ä°slâm olduğunu söyleyen Kur’ân, Ä°lâhî Kelâm’ın da içerisinde tenâkuzları barındırmayacağı üzerinde durmuş, kendisinin ne kadar tetkîk edilirse edilsin, bir çelişkiye rastlanamayacağını açıkça beyân etmiştir. Yine Kur’ân, kendisinde mevcut olan âyetler gibi bir âyetin getirilebilmesi için ne kadar çalışılırsa çalışılsın, ne insanların ne de cinlerin bu işi yapamayacakları üzerinde basa basa durmuş, akıllı olan bütün varlıklara meydan okumuş ve hâlen de meydan okumaya devam etmektedir. Bütün bu anlattıklarımızdan sonra, hristiyanların vahye dayandığını iddiâ ettikleri Ä°ncil’e baktığımızda, onun zâten bir değil, dört tane örneğinin mevcut olduğunu müşâhede ediyoruz. Kaldı ki Ä°ncillerin durumu bununla da kalmıyor ve barındırdığı zıtlıklar üzerine batıdaki ilim adamlarınca da yüzlerce reddiyeye muhâtap olabiliyor. Böyle bir kitap üzerine binâ edilen hristiyanlık akîdesi, elbette ki sağlıklı olmayacak kişiyi Allah’a kavuşturmak yerine, şeytâna dost yapacak ve ebedî bir hüsrâna düşürebilecek niteliktedir. Zîrâ Allah (c.c.) :"Aldatıcı(lar) sizi Allah('ın adını kullanmak sûreti) ile aldatmasın." (Fâtır, 35/5) diyerek, insanları, kutsal bildikleri şeyleri araştırmaya, onları analiz etmeye dâvet etmiştir. Bu sebeple müntesiplerinin, hıristiyanlık eleştirilerine kulaklarını kapatmamaları, aksine hakikati bulmak için, fıtratlarının sesini dinlemeleri gerekmektedir. Çünkü şu haliyle hristiyanlık, Ä°lâhî bir din olmaktan çıkmış ve âdetâ felsefî bir ekol haline gelmiştir. Ehli kitabın akîdesini bir kenara koyup, sâdece kendilerini vahy unsuru olan bir kitaba nispet etmeleri sebebiyle, onların Cennet’e girebileceğini söyleyebilmek, mümkün değildir. Hıristiyanların, vahye şahitlik yaptıkları halde; sözlerini bozmaları, dünya menfaatini tercih edip, âhireti unutmaları ve bu süreci yaşarken de kalplerinin katılaşarak yeni gelen vahyi reddedecek kadar azgınlaşmaları hayretle karşılanacak bir durumdur.
Allah (c.c.) ehli kitapla ilgili âyetlerle, hem bize onlar hakkında bilgi vermiş hem de onların düştükleri durumu bize örnek göstererek, Muhammed (a.s.)’ın ümmetini bu tip durumlardan sakındırmıştır. Lâkin her ümmetin içinde, dinini az bir menfaat karşılığı satacak bireyler bulunabilmektedir.
Biz bu çalışmamızda, hıristiyanların düştükleri hataları, akidelerindeki yanlışlıkları ortaya koyarak, bu hataların netîcesinde de âhiretlerinin saâdet üzere geçmesinin mümkün olmadığını, gücümüz ve ilmimiz nispetince izâha çalıştık.
Ve’l hamdü lillâhi Rabbi’l âlemîn.
























Bibliyografya

- Kur’ân-ı Kerîm
- Abdu’l Bâkî, M. Fuad: el-Mu’cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l Kur’âni’l Kerîm, Kâhire, 1988
- Ateş, Süleyman: Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Ä°stanbul, 1988
- Âlûsî, Şihâbuddîn Mahmud: Ruhu’l Meânî, Beyrut, Tarihsiz
- Beydâvî.el Kâdi Nâsırddîn, Envâru’t Tenzîl ve Esrâr’t Te’vîl, Beyrut 1997
- Çantay, Hasan Basri: Kur’an-ı Hakîm ve Meâli Kerîm, Ä°stanbul, 1959
- Dâvud, Abdulahad: (Çeviren, Nusret Çam) Tevrat ve Ä°ncil’e Göre H.z.Muhammed, Ä°zmir, 1992
- Ebû’s Suud : Ebu Suud Tefsiri, Beyrut. Tarihsiz
- Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır: Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1997
- Esed, Muhammed: (çev. Cahit Koytak,Ahmet Ertük), Ä°stanbul, 1999
- Gazâlî, Ebû Hamid , Şarkavî, Abdullah: (çev. Osman Cilâcı),Hıristiyanlık Üzerine Değerlendirmeler, Ä°stanbul, 1988
- Kesler, Fatih: Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar, Ankara,1995
- Kurtûbî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed: el Câmi’ Li Ahkâmi’l Kur’ân, Beyrut, Tarihsiz
- Konyalı, Mehmet Vehbi Efendi: Hulâsatül Beyân, Ä°stanbul, 1966
- Mevdûdî, Ebu’l A’lâ: Tefhîm ul’ Kur’ân, Ä°st. 1991
- Nesefî, Abdullah ibn Ahmed: Medâriku’t Tenzîl, Beyrut, 1996
- Râzî, Fahruddîn: Tefsîrî Kebir, Mısır, 1938
- Sırma, Ä°hsân Süreyyâ: Ä°slâmiyet ve Hıristiyanlık, Ä°st. 1991
- Şehristânî, Ebu’l Feth Muhammed bin Abdi’l Kerîm ibn Ebî Bekir Ahmed, Kâhire, Tarihsiz
- Taberî, Ä°bn Cerîr: Câmi ul’Beyân, Beyrut, 1995
- Yıldırım, Suat: Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, Ä°zmir, 1996
- Zemahşerî, Mahmud bin Ömer, el-Keşşâf an Hakâikı’t Tenzîl, Beyrut,1997
- Ä°ncil, Ä°st. 1988


 
Üst