- Katılım
- 16 Mar 2009
- Konular
- 30
- Mesajlar
- 30
- Reaksiyon Skoru
- 0
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 17 Yıl 2 Ay 23 Gün
- Başarım Puanı
- 88
- MmoLira
- 15
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Bitmek Bilmeyen Sorular
GerçeÄi arayanlar için... (sürçü lisan etmiÅsek affola)
GiriÅ ve SunuÅ
En içten sevgi ve esenlik dileklerimle,
İnsan çevresinden baÄımsız bir varlık deÄildir; o, algılayabildiÄi bütün nesnelerin içyüzünü öÄrenmek ister, bu durum onun sürekli bir geliÅim içerisinde olmasını saÄlar, ayrıca bu, insanın kendi varlıÄının anlamını kavramasına yol açan çok önemli bir etkendir... Evet, insan kendi varlıÄının farkında olduÄu gibi, aynı zamanda kendi kendini varetmediÄinin de farkındadır... Çevresindeki güzelliklerin, büyüleyici dengelerin, parıltılı yıldızların etkisinden kurtulabilmesi olanaksızdır...
Bu noktada daha bebeklik çaÄından kendini hissettiren ânedensellikâ duygusunu kullanarak baÅta kendi varlıÄı olmak üzere genel olarak bütün varlıÄın anlamını kavramaya çalıÅacaktır, bu sorunu çözemezse huzursuz olacaktır... İÅte, bu çalıÅma da, insanoÄluna bu çabasında yardımcı olabilmek, en azından bu konuya ilgi çekerek etkili adımların atılmasını saÄlayabilmek amacıyla yazılmıÅtır...
Açık bir gerçektir ki, evrende hiçbir varlık boÅ yere yaratılmıŠdeÄildir, her birinin deÄiÅik görevleri vardır... Yine hiçbir varlık kendisi için var deÄildir; örneÄin bir kedi, kedi olsun diye deÄil, doÄanın dengesindeki görevini yerine getirmek gibi çok deÄiÅik hikmetler nedeniyle vardır... Benzer biçimde insan da boÅuna yaratılmıŠdeÄildir, onun da yaratılıŠhikmetleri vardır; insan kendisi için deÄil, Allahâa kulluk etmek (O'nun verdiklerini O'nun yolunda kullanmak ve yücelmek, en azından O'na karÅı kullanmamak; yani Åükür) için yaratılmıÅtır ve bu konumunun bilincinde olarak davranıÅlarını yönlendirmesi gerekmektedir...
Yalnızca yiyip-içip uyuyan, çiftleÅen, düÅünmeyen, düÅünmekten kaçan bir insanı, hayvanlardan daha üstün/farklı yapan nedir? Hatta böyle bir insan görevini yapmadıÄı için kendini çok daha aÅaÄı durumlara düÅürebilmektedir... Evet, insanın yaÅamak için yemek, yemek için yaÅamaktan öte, uçsuz bucaksız istekleri ve sonsuzluk arzusu vardır... Bütün bunların bir çözüme kavuÅturulması gerekmektedir; bunun yolu da ona istediÄinin, aradıÄının verilmesidir, kuÅkusuz burada dinlerin etkisi inkar edilemez, insan inanmak durumunda olduÄundan kendi benliÄinden kaçamaz (aslında inançsızlık da bir inanç ve dinsizlik de bir dindir)... Onun hayatından daha anlamlı bir amacı yoksa hayatının da bir anlamı yoktur, çünkü evrendeki tek canlı kendisi deÄildir... Bu durumda nedir insanı farklı kılacak olan?..
Evet, gerçek sorun ânedenâ (niçin) varolduÄumuzdur; bu konu nasıl varolduÄumuzdan çok daha önemlidir, çünkü varlık nedenimiz bilinmeden nasıl varolduÄumuzun hiçbir önemi yoktur... Bir gözün bile boÅuna kırpılmadıÄı Åu evrende, evrenin gözbebeÄi olan insanın boÅuna yaratıldıÄı düÅünülemez... İnsan, bilincinin gereÄini yerine getirmek için vardır; bakmak, görmek ve Åükretmek, kısacası kendine verilenleri yerli yerince kullanmak... Peki bunu nasıl yapacaktır?..
Tarihi geçmiÅ insanlıÄın dinsiz yapamadıÄını göstermiÅtir; Åöyle ya da böyle her toplum belli bir dine sahip olmuÅtur... Peki din nedir? Neden vardır? Vahiy-Elçi-Kitap kavramlarının anlamı nedir? Varlıkları gerekli midir? Dine getirilen eleÅtiriler ve bunların içeriÄi nedir? DindıÅı yaklaÅımlar bir deÄer taÅır mı?..
İÅte bu çalıÅmanın amacı, bu tür sorulara bir yanıt verebilmektir... Evet, bu çalıÅma arayıŠiçindeki herkese yol göstermek ve kendi alanında bir baÅvuru kaynaÄı oluÅturmak amacıyla yazılmıÅtır... Yararlı olacaÄı, en azından bu konuya ilgi çekebileceÄi ümidiyle, son olarak Åunu da belirtmeliyim ki; her yanlıŠbenim, her doÄru İslamâındır... âHatasız kul olmazâ derler, eÄer gözden kaçmıŠbir yanlıÅım olmuÅsa hoÅ görülmesini diliyorum...
Birey / İnsan
YaratılmıŠbir üstün varlık, küçük evren ya da evrenin özeti! DüÅünen, konuÅan, araÅtıran, inanan, sonsuzluÄu arayan, özünde kötülüÄe karÅı olan... En çok düÅündüÄü konular; âNereden geldim, nereye gidiyorum ve neden varım? YaÅamın anlamı ne? YaÅamın kendisi nedir? Bu düzen nasıl oluÅtu? Niçin var? Kim yaptı?..â
Evet, insan hep bu sorularına bir yanıt aradı, gerçek yanıtı ise dinlerin dıÅında bulamadı... Felsefe insana yetmiyor, yanıt veremiyor... Din de gerçek din deÄilse insana uzak... (evet din; karÅıtını da içerebilecek denli kapsamı geniÅ bir kavram)
İnsan yalnız bir et ve kemik yıÄını deÄil, onun özü çok daha sınırsız, sonsuzluÄun ve mutluluÄun peÅinde... Duygular kaynaÄı... Peki bu sonsuzluk özlemi, bu duygular, bu yapı nereden geliyor? Bu et ve kemiÄe bu sonsuzluÄu sıÄdıran kim? DoÄa mı? İnsanın kendisi mi? Yoksa bambaÅka bir varlık mı?..
Yeri gelmiÅken; insanın da bir parçası olduÄu doÄa (tabiat) nedir? DoÄa, diÄer adıyla evren, bildiÄimiz 4 boyutlu (en, boy, derinlik, zaman) ortamın bütünü; daÄlar, taÅlar, aÄaçlar, denizler, karalar, hayvanlar, gezegenler, bitkiler, yıldızlar... DoÄanın ve maddenin yapıtaÅını ise atomlar oluÅturuyor... Peki, atom nedir?
Maddenin YapıtaÅı
Atom, maddenin (elementlerin) bütün özelliklerini yansıtabilen en küçük birimi, yapıtaÅıdır... Temel olarak, proton ve nötronların (artı yüklü ve yüksüz parçacıkların) oluÅturduÄu bir çekirdek ve bunun etrafında dönen elektronların (eksi yüklü parçacıkların) oluÅturduÄu bir bütündür... Elementlerin türüne göre sayısı deÄiÅen bu parçacıkların her biri gerek kendi çevrelerinde, gerekse çekirdek içinde ve dıÅında çok hızlı bir biçimde dönerek dairesel bir hareket sergilerler... Bu yapı aynı anda sayısız iÅi baÅarabilmektedir, çok büyük bir güç kaynaÄıdır, evrenin küçültülmüÅ bir modelidir...
Evet, atom çok yönlü bir varlıktır, nereye giderse gitsin oraya uyum saÄlayabilir; kan olur akar, mide olur sindirim yapar, beyin olur düÅünür, toprak olur savrulur, göz olur görür, kulak olur iÅitir, dil olur tadar... Nereye giderse gitsin hepsinde de görevini kusursuz olarak yerine getirir, düzenin bozulmasına da neden olmaz...
Oysa atom bilgiden yoksundur, varlıkları tanımaz... Nereye, niçin ve nasıl gittiÄini bilemez... Peki onun bu durumu kendisiyle açıklanabilir mi? Bütün bunları kendi gücüyle mi yapıyor? KuÅkusuz hayır; tersini düÅünebilmek akıl ve vicdan sahibi insanlar için olanaksızdır...
Evet, bir Yaratıcı kabul edilmezse atomun bu özellikleri neyle açıklanabilir? Yoksa kör, bilinçsiz, güçsüz rastlantılarla mı? Bakıp da görmesini bilen her insan için en küçük bir varlıktan en büyük bir varlıÄa kadar herÅey yaratıcısına tanıklık etmektedir...
DüÅünelim; varlıkların en küçük parçası olan atomlar nasıl bir araya gelerek bunca iÅi baÅarabiliyorlar? Bunu yapan kendileri mi, yoksa onları kurulu bir düzene baÄımlı kılan birisi mi var? Evet, Åu düzeni atomlara veya rastlantıya baÄlayabilmek için onların sonsuz bir bilgi, güç, irade, zeka ve bilinç taÅıdıklarını kabul etmemiz gerekir ki, bu da hiç kuÅkusuz saçmalık olur...
Çok sanatlı ve düzgün yerle_miÅ tuÄlalardan oluÅmuÅ bir yapı düÅünelim; açıktır ki ne bu yapı kendiliÄinden oluÅmuÅtur, ne de bu tuÄlalar kendi baÅlarına bir araya gelmiÅlerdir, onları düzenli bir biçimde yerleÅtirip bu binayı oluÅturan bir usta vardır... Evet, madde binasının tuÄlaları da atomlardır ve atomlar kendiliklerinden maddeyi oluÅturmuÅ deÄillerdir... Maddeyi oluÅturmadıkları gibi, kendi kendilerini de oluÅturmuÅ deÄillerdir; onlar belirli kanunlara baÄlı olarak görevlerini yerine getiren elemanlardır...
Bilim çevrelerinde âçekim yasası, ısı yasası, üreme yasasıâ gibi sayısız yasa dilden dile dolaÅır; ortada yasa varsa -ki var, hem de pek çok- bir de âyasa koyucuâ olması gerekmektedir, iÅte o yasa koyucu da yüceler yücesi olan Allahâtır... Ve Oânun atoma verdiÄi eÅsiz bir özellik, rastlantı görüÅünü kökünden altüst ederek âAllah vardırâ diye haykırmaktadır; Åöyle ki, atom çekirdeÄinde bulunan protonlar aynı yükü (+) taÅırlar, bu nedenle âaynı kutuplar birbirini iter, farklı kutuplar birbirini çekerâ ilkesine göre protonların birbirini itmesi gerekmektedir... Oysa bunun tam tersine protonlar sıkı sıkıya birbirine baÄlıdır; dolayısı ile atoma bu özelliÄi veren birisi vardır, eÄer bu durum rastlantıya baÄlanırsa hiçbir biçimde açıklanamaz...
Yukarıdaki örneÄe dönersek; tuÄlaları bir arada tutan onların aralarına konan harçtır ve bu harç da kendiliÄinden oluÅmuÅ deÄildir... Atomu ve bileÅenlerini ayakta tutan ise çekim kuvveti, zayıf kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve nükleer kuvvet adı verilen dört temel kuvvettir... Bu dört temel kuvvette de o Yüce Sanatkarâın, o eÅsiz sanatı açıkça kendini göstermektedir;
Bu kuvvetlerin en zayıfı çekim kuvveti, en güçlüsü ise nükleer kuvvettir; buna karÅın çekim kuvvetinin etki alanı diÄerlerinden çok daha geniÅtir ve varlıkları bir arada tutan da onun bu özelliÄidir... Atomun çekirdeÄini oluÅturan parçacıkların bir arada tutunmasını saÄlayan ise nükleer kuvvettir ve bu kuvvetin etki alanı çekirdekle sınırlandırılmıÅtır, çekirdeÄin dıÅ1na taÅamaz; elektromanyetik kuvvetten daha güçlü olduÄu için aynı yükü taÅıyan protonların birbirlerini itip de ayrılmalarını önleyerek çekirdeÄi bir bütün olarak korur...
Her kuvvet kendisine verilen görevi yerine getirdikten sonra belli bir sınırda durmaktadır; bunlardan birinin yokluÄu veya dengesizliÄi kainatın yapısını bütünüyle altüst ederdi, açıkçası kainat olamazdı... Varlıkların bir arada bulunabilmesi için elektromanyetik kuvvet, aynı elektromanyetik kuvveti taÅıyan protonların birbirini itmemesi için nükleer kuvvet görevlendirilmiÅtir; ancak elektromanyetik kuvvetten çok daha güçlü olan nükleer kuvvetin etki alanı çekirdeÄin dıÅına taÅırılmamıÅtır...
Öte yandan çekim kuvvetinden çok daha güçlü olan elektromanyetik kuvvet artı ve eksi kutuplar halinde dengelenerek vazifesinin dıÅına taÅması önlenmiÅ ve atom bileÅenlerinin de bir arada tutunması saÄlanmıÅtır... GörüleceÄi üzere evrenin yapıtaÅını oluÅturan bu en küçük varlıklarda bile rastlantıya rastlayabilme olanaÄımız yoktur; bu ÅaÅmaz ve son derece hassas yapıyı atomun kendisine veya bileÅenlerine verebilmek olanaksızdır...
Evet, bir masayı ayakta tutan çiviler kendiliklerinden çakılmıŠolamayacakları gibi, bir binayı ayakta tutan tuÄlalar ve onların aralarına konulan harç da kendiliÄinden yerleÅmiÅ olamaz... Åu ince sanatı, bu eÅsiz dengeyi yetkin bir Sanatkar olmadan düÅünebilmek ne mümkün? Böyle bir Sanatkarâın karÅısında, nasıl saygıyla eÄilinmez?..
Öte yandan protonların varlıÄından dolayı artı nitelik taÅıyan çekirdek, eksi yüklü elektronları çekim alanında tutar ancak elektronların belli yörüngelerde çok hızlı bir biçimde dönmeleri yapıÅık olmalarını engeller; eÄer böyle olmasaydı dünya ancak çok küçük bir ada kadar olabilirdi, gerçekten de atomun büyük bir bölümü boÅluktan oluÅmaktadır... Dahası, çok hızlı bir biçimde dönen elektronların ıÅık yayımlayarak bozunması ve yine çekirdeÄin üzerine düÅmeleri gerektiÄi halde hiç de böyle olmamaktadır; evet burada da elektronlara genel kurallardan farklı bir özellik verilerek dengesizlik önlenmiÅ ve eÅsiz bir ölçü konulmuÅtur...
Allahâın en küçük birimlere varıncaya dek koyduÄu bu ÅaÅmaz ölçüdür ki, bizleri ve evreni ayakta tutmaktadır... Evet, her varlıkta gözlenebilen bu ince ölçü, denge ve sanat o yüce Sanatkarâa tanıklık eder, elbette bakıp da görmesini bilene; yoksa görmek istemeyenlerden daha kör kim olabilir?..
Atomun baÅlangıcına deÄinmek gerekirse; atomdaki hareket kendiliÄinden baÅlamıŠolamaz, demek ki atom kendi dıÅındaki ve kendinden önceki bir varlıÄa baÄımlıdır, öyleyse atom ezeli olmayıp yaratılmıÅtır... KuÅkusuz yazıyı yazan yazı, masayı yapan masa olamaz; yine bir yazı yazarsız, bir kitap katipsiz, bir resim ressamsız, bir bina ustasız olamaz; atom da bir yaratıktır ve hiç kuÅkusuz her yaratıÄın bir de Yaratıcısı vardır...
Eski düÅünürlerin bir bölümü varlıÄı atomlara baÄlamıŠve onları tanrılaÅtırmıÅlardır; bu yanlıŠgörüÅü günümüzde de -bilerek veya bilmeyerek- savunanlar olmakla birlikte bu davranıŠve anlayıŠatomun ne denli özellikler taÅıdıÄını açıkça göstermektedir...
Gerçek olan ise atoma bu özellikleri veren bir Yaratıcının bulunduÄudur... Evet, düzgün iÅleyen bir saatin özelliklerini saatin kendisine baÄlamak yanlıŠolduÄu gibi, atomun özellikleri de atoma baÄlanamaz; hiç kuÅkusuz her saati yapan bir saatçi vardır...
Bütün varlıklarda birlik ile çokluk içiçedir; örneÄin atom ve onun bileÅenleri gibi... Evet, evrende bir bütün, bir de parça kavramı vardır; parça olmadan bütün, bütün olmadan parça olmaz, dolayısı ile bu ikisini de bir yaratan vardır; manzara resmini çizenle o resimdeki aÄacı çizen aynı kiÅi deÄil midir? Atom, bütünü oluÅturan parçalardan birisidir; bütünü yaratan da, parçayı yaratan da Allahâtır ve hiç kuÅkusuz ki, ya atomlar birer mühendistir ya da onları yapan bir mühendis vardır!..
âÖÄrendiÄimiz her yeni Åey, bizi yeni baÅtan cehalete gömmektedirâ diyor Feynmann; ne kadar doÄru!.. Åu apaçık bir gerçektir ki, bilim adına Allahâı inkar edebilmek mümkün deÄildir, tersine bilime dayanarak Allahâın varlıÄını kanıtlamak her zaman için olasıdır...âDoÄadaki herhangi bir sistemin modelinin yapılması ve iÅletilmesi ne kadar zeka gerektiriyorsa, bu sistemin aslını yapmak ve iÅletmek için ondan daha fazla zekaya ihtiyaç vardırâ derler; sizce doÄa zeki midir?..
Madde Ezeli midir?
KuÅkusuz yaratılmıŠbütün varlıklar gibi maddenin de bir baÅlangıcı vardır; bu gerçeÄi bize hem maddenin temel bileÅenlerinin özellikleri, hem de yapılan araÅtırmalar açıkça bildirmektedir... Evrenin yaÅının belirlenmesi ve yokluÄa doÄru gitmesi, bir baÅlangıç noktasının bulunduÄunu açıkça göstermektedir...
BilindiÄi üzere maddenin belirli özellikleri, nitelikleri vardır; bunlar yok olabilmektedirler; renk, koku, tat, boyut, durum gibi... Dolayısı ile madde de yok olabilir... Benzer biçimde maddeye dönüÅebilen enerji de yok olabilir... Açıkçası; deÄiÅim içindeki ve yok olabilen varlıklar ezeli (baÅlangıçsız) olamazlar...
Konuyu biraz daha açalım; deÄiÅen bir varlıktaki deÄiÅimin gerçekleÅebilmesi için bir dıŠetki gerekir, bunun sonucunda da bir tepki oluÅur, bu duruma âolayâ adı verilir... Maddenin deÄiÅimi de bir olaydır; dolayısı ile bir dıŠetkinin varlıÄını gerektirir... ÖrneÄin bir odunun yanabilmesi için ısısının tutuÅma sıcaklıÄına kadar yükselmesi gerekir; odun kendi kendine yanmayacaÄına göre onu yakan baÅka bir varlıÄın olduÄu gerçeÄiyle karÅılaÅırız... âAteÅ olmayan yerden duman çıkmazâ derler; evet, duman varsa, onu oluÅturan bir ateÅin varlıÄı bilinir...
Bunun gibi, madde deÄiÅiyorsa, bu deÄiÅime neden olan etkiler bulunuyordur; bu etkileri peÅpeÅe sıralarsak bir ilk etkide karar kılmak durumundayız; eÄer sonsuz öncelere bu iÅi götürebilseydik varlıÄın ortaya çıkması olanaksız olurdu... Evet, kendisi baÅlangıçsız, deÄiÅmeyen ve güçlü bir varlıÄın gerektiÄi ortadadır; O da hiç kuÅkusuz ki Allahâtır...
Yukarıda ayrıca âyokolabilen varlıklar ezeli olamazlarâ demiÅtim; âyokolmakâ da bir âolayâ olduÄu için bu olaya neden olan baÅka bir etkinin varlıÄı açıktır; bu durumda yine etkilerle, sebeplerle, nedenlerle karÅılaÅıyoruz... Bunların sonsuz öncelere gidemeyeceÄi artık bilindiÄine göre; demek ki, nitelikleri ve kendisi yokolabilen madde ezeli deÄildir, yaratılmıÅtır, dolayısı ile bir Yaratıcısı vardır...
Bu apaçık gerçekler karÅısında maddeye tapanların, açıkçası materyalistlerin ne kadar acınacak bir durumda oldukları düÅünülmelidir... Sonuç olarak Åu yargıyı yeniden belirtmek istiyorum; madde ezeli, ebedi ve yaratıcı deÄildir, tersine yaratılmıÅtır, dolayısı ile yaratıcı bir varlıÄa tanıklık etmektedir... Görebilene ne mutlu!..
Yoktan varolmak, Vardan yokolmak
Birçok kiÅi âevrende vardan yok olmaz, yoktan da var olmazâ görüÅüne inanmaktadır... Oysa bilimin ilerlemesi bize birçok görüÅ gibi bu görüÅün de doÄru olmadıÄını göstermiÅtir... Açıkçası; varlıklar yoktan var olabilecekleri gibi, vardan da yokolabilirler... KuÅkusuz bu olay bir dıŠetki sonucunda gerçekleÅir...
DüÅünelim; baharda açan çiçekler, onların o güzelim desenleri ve kokuları sonbaharda yok olmuyorlar mı? Peki sonbaharda yok olan bu güzellikler ilkbahar geldiÄinde yeniden ortaya çıkmıyorlar mı?..
Bir odunun yanıÅını düÅünelim; aÄırlıÄı, biçimi, kokusu, rengi hep yok oluyor... Bunun karÅılıÄında ısı, kül, duman gibi varlıklar ortaya çıkıyor... Burada bir deÄiÅimin olduÄu savunulabilir ancak odunun âyokâ olan özelliklerini geri getirmek mümkün deÄildir...
Bunun gibi, evren ve içindeki bütün varlıklar sürekli deÄiÅim içindedirler; demek ki, bazı özellikleri âyokâ olurken, diÄer bazı özellikleri âvarâ olmaktadır... Dolayısı ile bütün nesnelerde âvarlıkâ ile âyoklukâ içiçedir...
UzaÄa bakmamıza da gerek yok, kendimize bir bakalım; cansız olarak nitelenen besinlerimiz nasıl bedenimizde canlanıyorlar? Nasıl ölüden diri yaratılıyor? Evet o besinin bir canı âyokâtu, bedenimizde bir hücreye dönüÅtü ve onda belli bir canlılık âvarâ oldu... Bedenimizde böylesine güzel ve sayıca çok örnekler varken âyoktan var olmazâ demek utanılacak bir durumdur... Tersini düÅünürsek; yaÅam dolu bir hücre öldüÄünde onda âvarâ olan yaÅam/canlılık âyokâ olmaktadır...
Bu örneklerden de açıkça anlaÅılacaÄı üzere bir dıŠetkinin varlıÄı durumunda, nesneler vardan yok, yoktan da var olabilir... Konunun bilimsel boyutuna özet olarak deÄinmek gerekirse; kuantum fiziÄi, varlıÄın, var-yok arası dalgalanmalardan oluÅtuÄunu açıkça ortaya koymaktadır... Evet, bilim artık bize göstermiÅtir ki bütün varlık, var-yok arası dalgalanmalardan oluÅmaktadır; açıkçası, yaratılıŠsürekli olarak yinelenmektedir...
Evren, Yüce Allahâın denetimi, gözetimi ve koruması altındadır (Kayyum bir Yaratıcı), Tanrı evreni yaratıp da kendi köÅesine çekilmiÅ deÄildir!.. Ünlü fizikçi Paul Daviesâin dediÄi gibi; âzamanı yaratan bir Allah kavramı, Oânun kainatı her an elinde tutarak yarattıÄını göstermektedirâ
Madde Üzerine
Madde, âuzayda yer kaplayan varlıkâ demek. âVarâ olabilmesi bazı özellikleriyle mümkün. Koku, renk, tat, boyut, konum ve suret gibi. Bunlara, felsefe dilinde âarazâ deniyor. Maddenin, arazlardan soyutlanmıŠözü ise, âcevherâ
Arazların varlıÄı cevherlere baÄlı. Mesela, kendi baÅına bir boyuttan ve suretten söz edilemiyor. Arazlar olmadan madde var olamıyor. Eni, boyu, derinliÄi, biçimi, konumu, tadı ve kokusu bulunmayan bir madde, yok demek.
Madde ezeli olabilir mi? Bu konuyu önce tarifler yaparak incelemeliyiz;
âEzeliâ ile âkadimâ aynı manaya geliyor. Kadim, âvarlıÄına yokluÄun iliÅemediÄi Åeyâ; hadis ise, âsonradan olmaâ demek.
Maddeye âkadimâ diyenler, onun, varlıÄından önce yokluÄunu kabul etmeyenler.
Madde ancak arazlarla var olabilir, demiÅtik. Arazlar ise, devamlı deÄiÅir ve baÅkalaÅır. Mesela, duran bir cisim hareket edebilir veya hareketli bir cisim durabilir. Hareket baÅlayınca âdurgunlukâ, cisim durduÄu zaman da âhareketâ yok olur. Var, yok olmakta, yok da var olmaktadır. Åu halde hareket ve durgunluk hadis, yani sonradan olmadır.
Aynı Åekilde suretler de deÄiÅir. TomurcuÄun gül Åeklini aldıÄını, yumurtanın kuÅ suretini giydiÄini her zaman görebiliyoruz. Gül sureti gelince tomurcuk sureti yok olur. Yine, kuÅ biçimi, yumurta Åeklini varlıktan siler.
Koku, tad ve boyut gibi ikinci dereceden arazların her zaman deÄiÅtiÄini hep müÅahede ediyoruz. Her deÄiÅme, mevcut arazların yok oluÅu, yeni arazların var oluÅu demek.
Bu tesbitler ıÅıÄında, hiç tereddüte düÅmeden Åu hükmü verebiliriz: Madde ezeli deÄildir. Çünkü, varlıÄı arazlara baÄlıdır. Arazlar hadis ise, ki öyle olduÄu belli, madde de hadistir, yani sonradan olmadır.
Maddeciler, tutunacak dal bulamayıp, bu defa da, âenerji ezelidirâ derlerse, cevabımız aynı olacaktır. Enerji, maddeye dönüÅebilmektedir, o halde ezeli deÄildir, hadistir.
Hadis olan, kadim birine muhtaçtır. BaÅka türlü var olamaz. Hadis olmayan, ezeli bir sebep gerekir. O da ancak Allah olabilir. Allah, madde cinsinden deÄildir. Ne arazdır, ne cevher, yarattıklarına hiç bir yönden benzemeyendir.
Ne gariptir ki, Allah'ın ezeliyetini akıldan uzak gören maddeciler, her bir atomun ezeliyetini kabulden geri kalmıyorlar!
Müzisyeni inkar edebilmek için, havaya yayılan her notaya müzisyen diyen bir adamın durumuna düÅüyorlar.
Çevrelerindeki harika sanat eserlerini görüyorlar da, ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz bir Sanatkarı tanımak istemiyorlar. (KulluÄum SultanlıÄımdır, Ömer Sevinçgül, Zafer Yayınları)
DüÅünce Pınarı
âSen ki Allahâın âbakâ diye hitab ettiÄi varlıksın. Niçin bu yoldan körler gibi yürüyüp geçiyorsun? Bahar rüzgarı gibi güllerin üzerinden geçip gitme, gülistanın manasına dalâ Muhammed İkbal
âHayret etmesini bilmeyen kimse, ardında göz bulunmayan bir gözlükten farksızdırâ Thomas Carlyle
âAllahâın varlıÄının akılla çeliÅmesi düÅünülemez. Aksine yokluÄunu düÅünme anında çeliÅki baÅlarâ Kant
âBir atoma giremeyen âtesadüfâ, hayatımıza girebilir mi hiç?.. İnkar, düÅünmeyenlerin iÅi!â Ali Suad
âHangi sahada olursa olsun, ilim ile ciddi Åekilde meÅgul olan herkes, ilim mabedinin kapısındaki Åu yazıyı okuyacaktır: âİman et...â İman, ilim adamının vazgeçemeyeceÄi bir vasıftırâ Max Planck
âMaddeye tapanlar deniz suyu içene benzerler; içtikçe hararetleri biraz daha artarâ Muhyiddin-i Arabi
âHerkesin giderek bencilleÅtiÄi ve o ölçüde de mutluluktan uzaklaÅtıÄı bir çaÄda, iman, insanı kurtarabilecek tek Åansâ Eugene Ionesca
âHerkes düÅüncelerinde yanılabilir; fakat aptallar bir türlü düÅüncelerinden ayrılamazlarâÇiçero
âDüÅünen bir zihine olaÄan Åeyler bile hayret konusu olurâ George Santayana
âHerkesin bakmadıÄı yönden bak cihanaâ Hz.Mevlana
âNe insan doÄaya, ne de doÄa insana hakimdir. DoÄa da, insan da aynı Yaratıcının eseridir. DoÄanın payına düÅen, tefekkür konusu olmak; insana düÅen de tefekkür etmekâ Alaaddin BaÅar
âİmansız ilim ve ilimsiz iman; tek aÄızlı makas!â Peyami Safa
âBilime göre hareket etmeyen bilgin, elinde meÅale tutan bir köre benzer, baÅkasının yolunu aydınlatır; ama kendi yolunu göremezâ Sadi
âGörmek istemeyenlerden daha kör kiÅi olur mu?â M. Gandi
âİmandır o cevher ki İlahi ne büyüktür, imansız olan paslı yürek, sinede yüktürâ Mehmed Akif
âEvrende rastlantıya rastlanamaz...â Sokrat
âİnanmamak, yeni ufuklara açılmaya karÅı en büyük engeldirâ G. Santayana
âYarın, utanarak baÅının göÄsüne düÅmemesi için, bugün baÅını gaflet yakasından dıÅarı çıkarâ Sadi
âGerçek çoÄu zaman karartılır; fakat hiç bir zaman sönmezâ Livius
âKainatı düÅünmek, Allahâın varlıÄını kabule zorlarâ Schiller
YaÅamın Kökeni (Evrim Varsayımı ve Gerçek)
Åimdi de âyaÅamâ konusuna deÄinelim; yaÅam, varlıkları birbirinden ayıran en önemli özelliklerin baÅında geliyor... KuÅkusuz o da kendi kendine ortaya çıkmadı... Bu konuda en yaygın görüÅlerden birisi olan evrim düÅüncesi temelden yanlıÅtır... Yüce Allah insanı ve diÄer canlıları evrimsel bir biçimde de yaratabilirdi ancak evrim bir yasa deÄildir, ortaya atıldıÄından beri varsayım olarak kalmıÅtır ve kesinlikle âyaratılıÅ/bilinçli tasarımâ varsayımından -deney yöntemleriyle incelenemediÄi ve gözlenemediÄi, üstelik hiçbir delile dayanmadıÄı için- daha âbilimselâ deÄildir... Hatta tarihin en büyük kandırmacalarından birisi olduÄu da söylenebilir... Öyleyse evrimi savunanların ileri sürdükleri görüÅleri ve kendilerince bu konuda getirdikleri kanıtları (!) hep birlikte inceleyelim...
En baÅta rastlantı geliyor; ileride de ele alacaÄımız üzere rastlantıların bir sonuç ortaya koymaları olanaksızdır... Bundan dolayı ayrıntılı olarak deÄinmeye gerek yok... âDiyelimâ rastlantı sonucu evren, gezegenler, yeryüzü, denizler ve benzeri varlıklar oluÅtu... Peki sonra? Evrimciler bu noktada; âyaÅam bundan Åu kadar yıl önce suda ortaya çıktı, önce tek hücreli ilkel canlılar oluÅtu, sonra bunlar biraz geliÅtiler, sonunda sudan karaya ve daha sonra da karadan havaya geçiÅ gerçekleÅti!â diyorlar... Peki bu söyledikleri doÄru mu? DoÄru ise ânasılâ oldu? Bunun ânasılâını evrimciler bir türlü açıklayamadıkları gibi (ki, evrim görüÅü üzerinden çok uzun bir zaman geçmesine karÅın hala bir âvarsayımâdır, üstelik geçerliliÄini her gün yitiren!) söyledikleri de doÄru deÄildir...
En eski çaÄda tek hücreli canlılara rastlandıÄı gibi çok hücreli canlılara da rastlanmıÅtır... Demek ki, bu varlıklar aynı anda ortaya çıkmıÅlardır; dönüÅüm yoktur... âGeliÅtilerâ denirken, bunun dünyanın geliÅimi ile birlikte olduÄu hiç düÅünülmekte midir? ÖrneÄin fokur fokur kaynayan bir ortamda günümüzdeki canlılar oluÅabilir miydi? KuÅkusuz oluÅamazdı... Canlıların geliÅebilmesi için türden türe geçiÅ olmalıdır; oysa bu konuda bir kanıt yoktur, türlerin kendi içinde deÄiÅiklikler gözlenmekle birlikte türden türe dönüÅüm günümüzün geliÅmiÅ olanaklarına karÅın baÅarılamamaktadır; deÄil ki, bu olay bilinçsiz rastlantılar sonucu oluÅabilsin!..
GeliÅim evreleri olarak ortaya konulanlar da hatalıdır, bu nedenle kanıt niteliÄini taÅıyamazlar... Dahası, evrimin yanlıÅlıÄını ortaya koyan çeÅitli buluntular hiç gündeme getirilmeden sürekli olarak gözden uzakta tutulmaya çalıÅılmaktadır... Yapılan araÅtırmalar türlerin kusursuz olarak, doÄaya uyumlu bir biçimde yaratıldıklarını ve gerektiÄinde ortadan kaldırıldıklarını göstermektedir...
âSudan karaya geçiÅ olduâ denirken; ne diye oldu? Canlıları böyle bir davranıÅa iten nedir? Uyumlu bir biçimde bedenleri nasıl deÄiÅti? Bir balıÄın o günkü son derece uygun ortamda karaya geçmesine ne gerek vardır? Karaya çıksa yaÅayabilir mi? Bedensel özelliklerini kendisi belirlemediÄine göre nasıl uyum saÄladı? Bunun mantıklı bir yanı var mıdır? KuÅkusuz bu savunulanlar gerçeklerden uzak varsayımlardır...
âKaraya geçiÅten sonra ne oldu?â dediÄimizde verilen yanıt Åu; âDoÄal ayıklanma ve bozunmalarla türden türe geçiÅ, en sonunda da memelilere varıŠgerçekleÅtiâ... Öyleyse öncelikle doÄal ayıklanma (natural selection) görüÅüne bir bakalım... Türler doÄal etkenlerle deÄiÅiyormuÅ, bu da hep ileriye doÄru oluyormuÅ! Oysa günümüzde çevrenin, açıkçası doÄanın türler üzerinde belirleyici bir etkisinin olmadıÄı ortaya çıkmıÅtır... Diyelim ki; doÄa deÄiÅmedi, bu durumda türün deÄiÅmesi için de bir neden yoktur; âetkisiz tepki olmazâ görüÅünü anımsayalım...
EÄer doÄa deÄiÅmiÅ ise türlerin de buna ayak uydurmaları gerekir, tersi durumunda yaÅamları sona erer... Peki türler deÄiÅen ortama uyum saÄlayabilirler mi? Evrime göre onlar uyum saÄlamıyor, doÄa onları uyumlu duruma getiriyor! Bu görüÅün mantıklı hiçbir yanı yoktur; doÄa neyin doÄru olduÄunu nereden biliyor? Canlı kendi kendini çevreye uyumlu duruma getirmediÄine göre türlerin geliÅmesi olası mıdır? KuÅkusuz hayır... EÄer canlının ortamdaki deÄiÅimlere uyum gösterebilecek bir niteliÄi varsa yaÅayabilir ancak dayanma sınırının sonuna gelindiÄinde o tür artık yoktur...
Ayrıca doÄal ayıklanma ortadaki varlıkları ayıklayabilir, olmayan varlıklar ayıklanamaz!.. Bu durumda yaÅamın kaynaÄını evrimin açıklayabilmesi olanaksızdır... Bir diÄer konu da Åudur; doÄal seçicilik bir tür içerisindeki en güçlü bireyleri ayıklayarak yaÅatabilir ancak bu, yeni türlerin oluÅmasına neden olmaz, olamaz... ÖrneÄin bir savaÅta güçlü olanlar ayakta kalabilir ama bu kiÅiler hiçbir zaman için uçabilen insanlara dönüÅmezler... Benzer biçimde çevre koÅullarına dayanıklı olan balıklar kendi türlerini sürdürebilseler bile asla ve asla kurbaÄalara, sürüngenlere veya kuÅlara dönüÅemezler...
Evet, evrim görüÅü yaÅamın ve türlerin kökenini bile açıklayamazken, türlerin geliÅimi, birbirine dönüÅmesi, ortaya çıkıÅı gibi çok daha geniÅ ve derin konuları açıklamaya kalkmaktadır... Sayı saymasını bilmeyen çocuÄun dört iÅlem yapmaya kalkması gibi anlamsız bir durum... Bozunma (mutasyon) görüÅüne gelirsek;
Buna göre türün deÄiÅimine yol açabilecek tek neden olan niteliklerini belirleyen dizinin deÄiÅmesi rastlantı ile olmaktadır, hem de hep baÅarılı olmuÅtur!.. Oysa mutasyon sık rastlanmadıÄı gibi genelde zararlı olan bir durumdur... Ayrıca yapılan sayısız denemenin hiçbirinde baÅarı saÄlanamamıÅtır... Peki bilinçli insanın tüm olanaklarına karÅın yapamadıÄını bilinçsiz doÄa, hem de rastlantılarla nasıl yapabilir? GörüldüÄü üzere evrim görüÅünün tutar bir tarafı bulunmamaktadır; bu durumda evrim de yoktur!.. Yalnız bu durumda mı? Hayır, bakın evrim neden yoktur;
Öncelikle sayısal sonuçlar böyle bir duruma izin vermez... Rastlantı görüÅü savunulurken yeryüzünün koca evrende yaÅama elveriÅli olarak konumlanması olasılıÄının sonsuzda bir, açıkçası sıfır olduÄu neden düÅünülmemektedir? (Büyük Patlama sonrası evrenin günümüzdeki durumunu alabilmesi için varolan tek seçenek seçilmiÅtir, bu da sonsuzda bir olasılıktır; ne evrenin çekirdeÄinde ne de dallanıp budaklanmıŠgünümüz yapısında rastlantının yeri yoktur.)
Diyelim ki böyle bir olay oldu, canlılıÄın en küçük yapıtaÅı olan atom, aminoasit, protein, nükleikasit, hücre gibi varlıkların rastlantı ile bir araya gelebilmesi için ne evrenin yaÅı yeterlidir, ne de bol sıfırlı rakamları bizim okuyabilmemiz mümkündür... Bir hücrenin veya bakterinin bile rastgele oluÅma olasılıÄı yokken bunlardan sayısız bireyin hem de yalnızca yeryüzünde kusursuz bir biçimde ortaya çıkmaları rastlantı ile açıklanabilir mi? Böyle bir olaya rastlantı denir mi? KuÅkusuz evrende eÅsiz bir düzen vardır, bu düzenin bir kurucusu da olmalıdır; âÅu inceliÄe bakınız ki, evrimi onaylayabilmek için bile âAllah'a inanmakâ gerekiyor...â (Haluk Nurbaki)
Darwin, âBir kapı menteÅesinin insan tarafından yapıldıÄını savunduÄumuz gibi, bir midye kabuÄundaki olaÄanüstü mafsalın bilinçli bir varlık tarafından yapılmıŠolduÄunu savunamayız.â (The Autobiography of Charles Darwin and Selected Letters, s63) diyor... Bu söz kendi savını çürütmekten baÅka nedir ki? âBir radar kendiliÄinden oluÅamaz ama bir yarasa olaÅabilir!â demekle, âKumdan kaleler kendiliklerinden oluÅamazlar ama Selimiye oluÅabilir!â demek arasında ne fark vardır? Bu sözü saÄlam bir düÅünce yapısıyla deÄerlendiren kiÅi nasıl söyleyebilir? SöylediÄini düÅünelim; böyle bir saçmalıÄa nasıl inanılabilir?..
Evet, âAllahâ dememek için ne kadar yol üretilse de hepsi çıkmaz sokaktır; rastlantı, âAllahâ demekten korkanların kaçıŠsözcüÄüdür!.. Oysa, âyanlıŠyolda kaçmanın faydası yoktur!â
Sormak gerek; böylesine sÄ±Ä bir mantık taÅıyan kiÅilerin doÄru sonuca ulaÅmaları mümkün müdür? Rastlantı ile hiçbir güzelliÄin kendiliÄinden ortaya çıkması düÅünülemezken ve bir usta aranırken neden evren, yaÅam, canlılar gibi kusursuz oluÅumlar için bir usta aranmaz, neden gerçeklerden kaçılır? Gökdelenin ustasını beÄenenler, göÄün ustasını hiç mi düÅünmez? Gözümüzün önündeki bunca güzelliÄin kendiliÄinden oluÅtuÄunu düÅünüp Allah'ı yalanlamanın tutar bir yanı var mıdır? Bir yapıt hiç ustasız olur mu?..
âGözün doÄal seçicilik ile oluÅtuÄunu düÅünmek, açıkça kabul edip itiraf ediyorum ki, son derece ihtimal dıÅı ve ahmaklıktırâ, âTavus kuÅunun kuyruÄundaki renk armonisini her ne zaman görsem, hasta olurumâ diyor Darwin; manası yeterince açık olan bu sözleri yorumsuz olarak aktarıyorum...
Bu apaçık gerçeklere karÅın -bile bile- Allah'ı ve yaratılıÅı inkar edenlerin durumu ise Kuran-ı Kerim'de çok güzel anlatılmaktadır; « EÄer biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuÅsa ve her Åeyi karÅılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat onların çoÄu bunu bilmiyorlar. » En'am Suresi, 111. Ayet
Evet, canlıların yaratılmıÅlıÄı karÅısında insana düÅen görev Yaratıcısına yönelmektir; her an sayısız nimetini bizlere sunan bu yüce varlıÄı görememek, ve sorumluluÄunun bilincinde olamamak hiçbir insana yakıÅmaz... Bu apaçık bir gerçek olmakla birlikte, kendileri Yaratıcılarına yönelmeyen ve baÅkalarını da Oândan alıkoyanlar vardır; bunlar insanların bir inanç sahibi olmaları durumunda yaÅayıÅlarını bu inanca göre düzenleyeceklerini çok iyi bildiklerinden kendi yanlıŠdüÅüncelerini ve düzenlerini egemen kılabilmek için çeÅitli yollara baÅvurmaktadırlar...
Yaratıcısını Allah bilenin Oâna yönelmesinden daha doÄal bir davranıŠolamaz... Bunu yapan kiÅi yalnızca Allahâa karÅı sorumlu olduÄunun bilincine varacaÄından dindıÅı güçlerin kendi düzenlerini yutturma çabalarına kanmayacaktır... Gerçekten de eÄer insan burada aklını baÅına almazsa ahirette en büyük düÅman olarak göreceÄi bu kiÅileri Åöyle suçlayacaktır; « Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara: âHayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah'ı inkar etmemizi, O'na ortaklar koÅmamızı emrediyordunuzâ derler. » Sebe, 33
ÇaÄdaÅ Bir Öykü; Evrim!..
"Tesadüfen" suda ilkel canlılar oluÅmuÅ, "zamanla" bu canlılar balıklara dönüÅmüÅ, balıklar karada yürümeye baÅlamıÅ; solungaçlar akciÄerlere, yüzgeçler ise ayaklara dönüÅmüÅ, neticede karaya çıkan bu varlıklar kanatlanarak uçmaya baÅlamıÅlar; ne öykü ama!.. ÇaÄdaÅ mitoloji!.. Çocukların bile gülecekleri bu masalları âbilimâ diye yutturmaya kalkan kimi nasipsizleri gerçek bir bilimadamı ne güzel tanımlıyor; "Biyoloji deÄil biyomitoloji; hayata dair efsaneler bilimi. Bu insanlar biyolog deÄil, biyomitolog"!.. Evet, öyle kimseler ki âmucizeâ deseniz âolamazâ derler ama doÄanın mucizelerine (!) inanmaktan da geri duramazlar!..
Varlıkla İlgili Üç Olasılık
Evet doÄa; daÄlar, taÅlar, aÄaçlar, denizler, karalar, hayvanlar, gezegenler, bitkiler, yıldızlar... Peki bu varlıklar nereden çıktı, nasıl oluÅtu? İÅte gerçeÄe ulaÅmada anahtar görevini üstlenen bir soru... Bu konuda ortaya atılan üç varsayım bulunuyor; 1. Kendi kendine, rastlantılar sonucu oluÅtu... 2. Nedenlerin (sebeplerin) birleÅmesiyle oluÅtu... 3. Evrenin (doÄanın) bir Yaratıcısı var, O yarattı... Åunu hemen belirtmeliyim ki, kimileri dördüncü bir seçenek olarak âdoÄa yarattıâ derler ancak konumuz doÄayı kimin yarattıÄıdır, bu nedenle doÄanın yaratıcı olup olamayacaÄı ilk bölümde ele alınacaktır; bilindiÄi üzere doÄa evrenin kendisidir... Evet, günümüze kadar ileri sürülen varsayımlar temelde bunlar, öyleyse bu varsayımları teker teker ele almamız gerekiyor...
Varlıkların kendiliÄinden oluÅtuÄunu savunanlar, bir yazının yazarsız, bir kitabın katipsiz, bir binanın ustasız olamayacaÄını çok iyi bildikleri halde, Åu koca, eÅsiz ve büyüleyici kainatın kendi kendine oluÅtuÄunu kabul edebilmektedirler... Gerçekten böyle bir görüÅü savunabilen kiÅi ya hiç düÅünmüyordur ya da hiç düÅünmüyordur!.. Akıl ve mantık böyle bir görüÅü asla kabul edemez... Varlık yokluktan gelemez, evren (madde) ezeli veya ebedi deÄildir...
Nedenlerin birleÅmesiyle bu düzenin ortaya çıktıÄını savunanlar da o nedenlere sonsuz bir bilgi, güç ve uyum sıfatını yakıÅtırmaktadırlar ki, bu da akıl ve mantık dıÅ1 bir yaklaÅımdır... GüneÅin ıÅıÄını yansıtan parıltıların her birini bir güneÅ varsaymak kadar gerçekten uzak bir düÅüncedir bu... Akılsız bir yaratıktan akıllıca, güçsüz bir yaratıktan güç gerektiren davranıÅlar beklenemez... İnsan bile bunca üstünlüÄüne karÅın bu kadar acizken nedenlerin iÅ yapabileceÄi nasıl düÅünülebilir?.. Ayrıca nedenler zinciri sonsuz öncelere gidemez, dolayısı ile bir ilk nedenin yani nedensellik yasasını yaratan bir Tanrıânın varlıÄı apaçık bir gerçektir...
VarlıÄın kendi kendini yarattıÄını söyleyenler üretim ile üreticinin, resim ile ressamın, yazı ile yazarın, kitap ile katibin aynı varlık olduÄunu savunanlardır ki, bu yaklaÅım da bütünüyle akıl ve mantık dıÅıdır... Evet, doÄa bir yaratıktır, yaratıcı olamaz; bir sanattır, sanatkar olamaz; bir düzendir, düzenleyici olamaz; bir kitaptır, katip olamaz; bir eserdir, usta olamaz; bir sonuçtur, neden olamaz; deÄiÅendir, deÄiÅtirici olamaz; sonludur, sonsuz olamaz; hikmetlidir, hakim olamaz; yasalar bütünüdür, yasa koyucu olamaz; fiildir, fail olamaz; mülktür, Malikâül-Mülk olamaz; muhtaçtır, Samed olamaz; ilimdir, Alim olamaz!..
Geriye kalıyor varlıÄı Allahâın yaratmıŠolduÄu gerçeÄi; evet, varlık hiç kuÅkusuz ki Oânun eseridir... Oânu bir yaratıcı olarak kabul etmeyenler, varlıÄı oluÅturan her bir parçayı Oânun nitelikleriyle özdeÅleÅtirerek tanrılaÅtırmaktadırlar ki, bu da akıl ve mantık dıÅı bir yaklaÅım olmaktan öteye gidemez...
Güzel bir resmin ressamını, güzel bir binanın ustasını beÄeniyle karÅılayan ve hayranlık duyan insanın, doÄadaki eÅsiz güzellikler karÅısında vurdumduymazlık sergilemesi gerçekten de ona hiç yakıÅmayan bir davranıÅtır... Her varlık kendi diliyle yaratıcısına tanıklık etmekte ve âAllah vardırâ diye haykırmaktadır... İnsanın bu sesi duyamaması için hiçbir neden yoktur ve olamaz; ne mutlu bu sesi duyup da gereÄini yapabilenlere!..
âEvren kendiliÄinden oluÅmuÅturâ görüÅünün incelenmesi
Biz biliyoruz ki, evrende bir olayın gerçekleÅmesi için bir etki, bu etkiye karÅı da bir tepkinin varolması gerekir... Dolayısı ile evrenin kendi kendine oluÅması olanaksızdır... BildiÄimiz bir diÄer konu da evrenin ortalama 15 milyar yıllık bir geçmiÅinin bulunmasıdır, öncesinde evren yoktu; demek ki evren yoktan var olmuÅtur, açıkçası yaratılmıÅtır...
Ayrıca evrenin eÅsiz durumu rastlantı savını bütünüyle ortadan kaldırmaktadır; böylesine olaÄanüstü bir düzenin bilinçsiz rastlantılar sonucu oluÅması olanaksızdır... Hepimiz biliriz ki, durup dururken çekiç, çivi, tahta, kum gibi varlıklar biraraya gelerek güzel bir yapı oluÅturamazlar, onları kullanan bir usta olmadıkça kendi baÅlarına bir anlam taÅımazlar...
Hiçbiriniz elinizdeki bu çalıÅmanın kendi kendine ortaya çıktıÄını düÅünemezsiniz; peki Åu koca, eÅsiz ve olaÄanüstü güzellikteki evren nasıl kendiliÄinden oluÅabilir? VarlıÄı bile olmayan rastlantının yasalar ortaya koyması, hem de bunların hep doÄru ve baÅarılı olması düÅünülemez!.. Bu eÅsiz düzeni bilinçsiz, düÅüncesiz, akılsız ve iradesiz rastlantıların varedebileceÄini sanmak mantıklı bir yaklaÅım mıdır? Hem, hep 12'den vurana hiç rastlantı denir mi?..
« Allah'tan baÅka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceÄin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise kuÅkusuz örümceÄin yuvasıdır; keÅke bilseler. » Ankebut Suresi, 41. ayet
Evet, hiç düÅünmeden evrenin bu güzelliÄini Allah'tan baÅkasına baÄlayanları düÅünmeye çaÄırıyorum; oturduÄunuz evi bir düÅünün; o evin kendi kendine ortaya çıkması olası mıdır? TuÄlaları, kumu, demiri yeller, seller ve depremler mi bir araya getirip belirli oranlarda birleÅtirerek ve sıralayarak evinizi oluÅturdu?..
Åimdi de hepimizin evi olan yeryüzünü düÅünelim; sizin eviniz mi üstündür, yoksa yeryüzü mü? KuÅkusuz düÅünebileceÄiniz her açıdan yeryüzü daha üstündür... Sizin evinizin bir ustası olur da Åu yeryüzünün ve bunun gibi sayamadıÄımız onca evlerin, hiç ustası olmaz mı?..
Ben size âelinizdeki bu çalıÅma kendiliinden oluÅtuâ desem inanabilir misiniz? Peki Kainat Kitabı'nın yanında bu çalıÅmanın nokta kadar deÄeri olabilir mi, var mı? Evet, düÅünen insanın gerçeÄi bulması zor olmayacaktır kuÅkusuz... Bütün gözlere karÅı açılmıŠolan Kainat Kitabı'nı okuyamamak, onu yazanı görememek için hiçbir neden yoktur ve olamaz...
âNedenler yarattıâ görüÅünün incelenmesi
KuÅkusuz evrende etkisiz tepki olmadıÄından her olay bir etkinin/nedenin sonucunda oluÅmaktadır... Peki bu etkileri oluÅturan nedir? ÖrneÄin yaÄmurun yaÄması için birçok neden gerekmektedir, peki bu nedenler tek baÅına yeterli midir? YaÄmuru deney ortamında elde etmek için gerekli koÅulları saÄladıÄımızı düÅünelim; biz etkilemeden yaÄmur yaÄması olası mıdır? Evreni de bunun gibi büyük bir deneylik olarak düÅünürsek nedenlerin varlıÄının tek baÅına yeterli olmadıÄını kolayca görürüz... Hem hepsi de yaratık olan nedenlerin yaratıcı olabileceÄi nasıl düÅünülebilir?
« Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar yoksa yaratıcılar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır; onlar kesin bir bilgiyle inanmıyorlar. » Tur Suresi, 35-36
Bilinçsiz, akılsız, iradesiz nedenlerin rastgele biraraya gelerek ortaya bilinç gerektiren oluÅumlar sermeleri olanaksızdır... Hem bir ilk neden olmadan varlıÄın gerçekleÅmesi de olanaksızdır, iÅte bu ilk neden de Allah'tır ve O'nun varlıÄı kendindendir...
DüÅünelim; okuyabilmeniz için okumayı bilmeniz gerekiyor, okuyacaÄınız bir nesne gerekiyor, o nesneyi algılayabilmeniz için çeÅitli organlarla donatılmıŠolmanız gerekiyor, boÅlukta okuyamazsınız; üzerinde duracaÄınız bir yer gerekiyor, yaÅayabilmeniz için hava, su, toprak, güneÅ, ısı, ıÅık gerekiyor... Kısacası sizin varolabilmeniz için koca evrenin varolması ve belli bir düzeninin bulunması gerekiyor...
Bu düzenin kendiliÄinden oluÅmadıÄı ve oluÅamayacaÄı yukarıda açıklanmıÅtı; dolayısı ile evren dolusu sebepler bir araya gelseler bir usta olmadıkça hiçbir iÅe yaramazlar... O usta da ancak yüce Allah olabilir... Hem, nedenler varlıktan ayrı olarak düÅünülemezler; varlık olmadan nedenler de olamaz, bundan dolayı varlıÄın kökenini nedenlere baÄlamak ve nedenleri yaratıcı olarak görmek tam anlamıyla saçmalıktır... Evet, maddeyi ve hareketleri oluÅturan nedenler deÄildir, tersine nedenler var olan maddeden ve onun hareketinden doÄarlar... âEli görmeyen kiÅi, yazıyı kalem yazdı sanırâ diyen Mevlana ne güzel söylemiÅ; evet, sebepler sadece birer aracıdırlar...
« Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler. » Yusuf Suresi, 105. Ayet
âEvren yaratılmıÅtırâ görüÅünün incelenmesi
GörüldüÄü üzere evrenin oluÅumuyla ilgili ortaya konan bu üç varsayımdan ilk ikisi mantık ve gerçekçilikten uzak düÅüncelerdir... Bu durumda karÅımıza üçüncü seçenek çıkmaktadır... Öyleyse âyaratıcı bir varlıkâ görüÅünü ayrıntılı olarak ele alalım;
âEtkisiz tepki olmazâ demiÅtik; günümüzde evrenin eÅsiz düzeni ortada, bunu bir yapan olmalı... EÄer nedenleri peÅpeÅe sıralarsak bir ilk nedende karar kılmak durumundayız, yoksa sonsuz bir döngünün içine gireriz ki, bu da günümüz koÅulları düÅünüldüÄünde anlamsız bir kaçıÅtır; evet, eÄer böyle bir döngü olsaydı evrenin olmaması gerekirdi... (çünkü baÅlangıcı olmayanın sonu da olmaz; Åu an bizim (ve evrenin) varolabilmesi için bir baÅlangıcının bulunması gerekir)
Burada bir diÄer konu bu ilk nedenin varlıÄının kendinden olmasının ve baÅlangıcının bulunmamasının gerektiÄidir... Evet, bu ilk neden Allah'tır ve O'nun varlıÄı kendindendir... BaÅlangıcı olmadıÄı gibi sonu da yoktur... Açıkçası ezeli ve ebedidir... Varlık yokluktan gelemez, dolayısı ile onu yaratan bir varlık bulunmaktadır, yani yüce Allah, âmutlak varlıkâtır...
Hiç yaÅamın, evrenin ve varlıÄın kökenini rastlantılara baÄlayan kiÅi ile Allah'a baÄlayan kiÅi düÅüncede eÅit olabilir mi? KuÅkusuz evren ve nedenler yaratılmıÅtır, yaratıcı deÄillerdir... DüÅünsenize; kim kendisinde olmayanı bir baÅkasına verebilir? Yalnızca kendi özelliklerimize Åöyle bir gözatsak bunların hiçbirinin ne doÄanın, ne rastlantıların, ne de çeÅitli sebeplerin sonucu oluÅamayacaÄını kolayca anlarız... Gözsüz, kulaksız, duygusuz, bilinçsiz, iradesiz, güçsüz ve bütünüyle sınırlı olan bu varlıklar bize bu özellikleri nasıl verebilir? Yoksa onlar da yoktan var edebiliyorlar mı, bu mümkün mü?..
Gerçekten de çevresini gözleyen, düÅünen, araÅtıran, bilgi sahibi olan, aklını kullanan ve vicdanının sesine kulak veren bir insanın bunca belge karÅısında kayıtsız kalması düÅünülemez... Bu nedenle inkar olayı anlaÅılması güç ve yetersiz bir düÅüncenin ürünü olarak nitelendirilebilecek bir durumdur...
Allahâın VarlıÄı
Öncelikle belirtmem gereken Åudur ki çaÄımızın güncel aracı olan ve çeÅitli saptırmalara alet edilebilen bilim yoluyla Allahâı yalanlayabilmek mümkün deÄilken Allahâın varlıÄını kanıtlamak her zaman için olasıdır... Bilimin konusu Tanrı kavramı olmamakla birlikte, bu konuda bize son derece gerçekçi kanıtlar sunmaktadır... Bu nedenle; din, bilim ve düÅünce açısından Allahâın varlıÄıyla ilgili belli baÅlı kanıtları ortaya koymak istiyorum...
* Varlık deÄiÅkendir, deÄiÅimin ise bir deÄiÅtiricisi olmalıdır... Evet, varlık sürekli deÄiÅiyor, deÄiÅim içindeki herÅey ise sonradan oluÅmuÅtur; demek ki madde ezeli deÄildir, öyleyse bir deÄiÅtiricisi, baÅka bir deyiÅle Yaratıcısı vardır...
* KiÅide yetkinlik, sonsuzluk, kusursuzluk gibi duygular vardır; bunlar ise ona bu özellikleri taÅımayan kendisinden veya çevresinden gelemez, bu duyguların kaynaÄı ancak yüce Allah olabilir... Evet, insanda öyle duygular vardır ki bu duyguların kaynaÄı kendisi veya çevresi olamaz...
* Evren sonradan varolmuÅtur, sonradan olanların ise bir nedeni vardır, bu zincir âsonsuz öncelereâ asla götürülemez (çünkü baÅlangıcı olmayanın sonu da olamaz); öyleyse ânedenlerin nedeniâ olan bir Allah bulunmaktadır... Vücud (varlık, var bulunmak) yetkinliÄin gerektirdiÄi niteliklerden birisidir; demek ki yüce Allah vardır...
* Evren, âolabilirâler türündendir; olabilirdi de, olamayabilirdi de, Åöyle de olabilirdi, böyle de olabilirdi... Olabilirler ise kendileri dıÅındaki bir varlıÄa baÄımlıdırlar; öyleyse evreni yokluktan varlıÄa çıkaran, onun bu durumunu seçen yüce Allahâtır...
* KiÅi kendi varlıÄından ve çevresinden kuÅku duyabilir, bu kuÅku da onun var olduÄunu kanıtlar; evet, düÅünüp kuÅku duyabilmesi için var olması gerekir... Yine bunun için onda gerçeÄin bir ölçüsü bulunmalıdır, bu ölçünün kaynaÄı ise kuÅku alanı olan çevresi deÄil Allahâtır; kuÅkuyla bile kendisini gözler önüne seren o yüce yaratıcı!..
* Evrendeki âdüzenâ ve âçeÅitlilikâ de Oânu kanıtlar; düzen olan bir yerde düzenleyicinin de olacaÄı açık bir gerçek olduÄu gibi, çeÅitliliÄin bulunması rastlantı görüÅünü ortadan kaldırmaktadır, eÄer rastlantı söz konusu olsaydı bütün varlıkların aynı olması ve hiçbir farklılıÄın bulunmaması gerekirdi...
* En küçüÄünden en büyüÄüne kadar varlıÄın bütün birimlerinde eÅsiz bir sanat, denge, uyum vb gözlenmektedir; böyle bir düzenin kendiliÄinden oluÅamayacaÄı açıktır, demek ki bu üstün Sanatkar ancak yüce Allahâtır...
* âKendiliÄinden oluÅâ bütünüyle gerçekdıÅı bir yaklaÅımdır; hepimiz biliriz ki kendiliÄinden ne masa, ne sıra, ne kitap, ne bina vb oluÅamaz; öyleyse çok daha sanatlı olan evren de kendiliÄinden oluÅmuÅ deÄildir...
* Evrendeki sıcaklık giderek azaldıÄı gibi, sıcak cisimlerden soÄuk cisimlere doÄru bir ısı akıÅı vardır, bunun tersi ise olanaksızdır; ısı yasası olarak adlandırılan bu durum evrenin baÅlangıçsız olmayıp sonradan yaratıldıÄını açıkça kanıtlamaktadır, eÄer evren baÅlangıçsız olsaydı, Åimdiye çoktan sıcaklıÄını yitirmesi gerekirdi...
* Varlıkta amaçsızlık, anlamsızlık, gereksizlik vb yoktur; demek ki, yaptıÄını bilen, gücü yapabilmeye yeten ve inceliklere egemen bir âYaratıcıâ bulunmaktadır...
* ÇeÅitli canlılardaki içgüdüler de (Sevk-i İlahi=Tanrısal Yönlendirme) Allahâın varlıÄını kanıtlamaktadır; hiç öÄrenmedikleri halde birçok iÅlerini sanki çok iyi biliyormuÅ gibi baÅarabilen bu varlıklara doÄaldır ki bu bilgiler bir baÅkasınca öÄretilmiÅtir; o da ancak Allah olabilir...
* Kuran-ı Kerim, Kitabullah olduÄundan, onun doÄruluÄunu kanıtlayan her belge baÅta yüce Allahâın varlıÄı olmak üzere bütün iman hakikatlerini de kanıtlar ve bu konuda elimizde pek çok kanıt bulunmaktadır...
* YaratılıÅımızdan gelen âyüce bir varlık arayıÅıâ da o yüce varlıÄın tanıÄıdır... Benzer biçimde, sıkıntılı durumlarda yöneliÅimizin Oâna doÄru olması, en ümitsiz bir anımızda bile içimizde bir ümit ıÅıÄının bulunması hep yüce Allahâın varlıÄının belgelerindendir...
* Evrenin yaratılmıŠolduÄunu gösteren bütün deliller, aynı zamanda onun bir yaratıcısının bulunduÄunu da kanıtlamaktadırlar...
* Evrende hareketlilik bulunmaktadır; hareket ise belli bir zamanda ve mekanda baÅlar... Demek ki, bu hareketin baÅlangıç noktası bize zaman ve mekanın, dolayısı ile varlıkların yaratılıŠanını gösterecektir...
* Hepimiz biliyoruz ki, Oânun varlıÄı çaÄlar boyunca sayısız belgelerle ortaya konmuÅken, yokluÄunu kanıtlayabilen -ki bu olası deÄildir- tek bir belge yoktur, öyleyse boÅu boÅuna inançsızlıkta diretmenin hiçbir gerekçesi olamaz!..
* KarÅıtlıklar kendiliklerinden biraraya gelemezler, birinin olduÄu yerde diÄerine yer yoktur... Oysa ki evrenin dengesi karÅıtlıklar üzerine kurulmuÅtur; yaÅam-ölüm, aydınlık-karanlık, soÄuk-sıcak.. gibi... Demek ki bunları biraraya getiren Alim ve Kadir bir yüce varlık (Allahü Teala) bulunmaktadır...
*İnsan Belgesi: İnsan akıllı ve bilinçli bir varlıktır, bu özellikleri ise ancak ondan daha üstün bir varlık ona verebilir, yine hiçbir felsefi görüÅ Allah'tan baÅka böyle bir varlıÄı ortaya koyamamıÅtır, dolayısı ile Allah vardır...
*"İnsan gibi zeki bir varlık, bilinçli bir varlık, ancak kendisinden daha zeki ve daha bilinçli bir varlık tarafından yaratılabilir. Hiçbir felsefe veya dünya görüÅü, insandan daha zeki ve bilinçli bir varlık olarak Allah'tan baÅka bir yaratıcı olduÄunu iddia edememiÅtir. Öyleyse Allah vardır.."
Evet, her varlık, kendi diliyle Oânu anlatmaktadır, duyabilene ne mutlu!..
Yaratıcı, Allah
Yukarıda anlatılanlardan sonra varlıÄı yaratan bir gücün, bir ilk nedenin varlıÄının gerekliliÄini ve bu ilk nedenin varlıÄının kendisinden olması gerektiÄini ortaya koymuÅtuk; iÅte bu varlık Allah'tır... Allah bütün varlıÄı yoktan vareden Yaratıcıâdır, bütün eksikliklerden uzak olduÄu gibi bütün yönlerden yarattıklarından üstündür... Kimileri; âAllah yarattıâ demek kaçıÅtır, der... Oysa en büyük kaçıŠâAllah yokturâ demektir... âYokâ diyen kiÅinin düÅünmesine de gerek âyokâtur!.. O, bir tek yaratıcıya inanmak yerine bütün varlıÄı yaratıcı konumuna yükselterek Allahâı inkar etme saçmalıÄını benimsemekte ve tüm sorumluluklarından kurtulmaya çalıÅmaktadır...
Yeterince veya doÄru düÅünmediÄi de ortadadır; âAllah yokturâ diyebilmek için varlıÄı, bilimi, dini ve kendini yok saymak gerekir... Bu da ilgili birey için utanılacak bir durumdur... Önyargıların kuÅattıÄı beyni doÄru düÅünmesine engel olarak kendi sonsuzluÄuna deÄil, kendi sonuna doÄru gitmesine neden olmaktadır...
Bir yaratıcı varsa, Oânun varlıÄı kendinden olmalıdır; tersi durumunda sonsuz bir döngünün içinde varlıÄın ortaya çıkması olanaksız olurdu... Bunun böyle olması gerektiÄini yukarıdaki açıklamalar da doÄrulamaktadır, gelelim bu konudaki diÄer örneklere; vagonlar birbirlerini çekmektedirler, peki vagonları çeken lokomotifi kendisinden baÅka bir varlık mı çekmektedir? Sonsuz sayıda sıfırın bir ilk sayı olmadan deÄeri var mıdır? Gezegenler ve uydular ıÅıklarını güneÅten almaktadırlar, peki güneŠıÅıÄını nereden almaktadır?..
« Nasıl oluyor da Allahâı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir, sonra Oâna döndürüleceksiniz. » Bakara, 2/28
Allahâın VarlıÄıyla İlgili Anlamsız Sorular
Bu konuda son olarak âbütün varlıÄı Allah yarattı, peki O'nu kim yarattı?â biçimindeki bir sorunun yanıtını verelim; Allah kendisi Yaratan'dır ve yaratılmamıÅtır; yaratılmıŠolsa Yaratan olamazdı... Dolayısı ile O yaratılmıŠdeÄildir ki, âO'nu kim yarattı?â diye sorulabilsin!.. YaratılmıŠolan hiç Yaratıcı olabilir mi?.. Zaten bu tür yaratıcılar zinciri de bir ilk yaratıcıda karar kılmadıkça anlam taÅımaz; görüleceÄi üzere evreni yaratan ve fakat kendisi yaratılmamıŠolan bir Allah inancı apaçık bir gerçektir...
« Sizin tanrınız Allah'tır ki, O'ndan baÅka tanrı yoktur. O, ilim bakımından her Åeyi kuÅatmıÅtır. » Taha, 98
Allah belli bir ortamda durmaktan, zamana baÄımlı olmaktan, boyutlarla sınırlı bulunmaktan uzaktır... Bundan dolayı âAllah varlıÄı yaratmadan önce ne yapıyordu?â ya da âAllah nerededir?â biçimindeki sorular anlamsızdır... Allah tarafından yaratılmıŠolan zaman, boyut, mekan gibi varlıkların O'nu baÄımlı tutması düÅünülemez...
Bunun gibi Allah'ın belirli bir biçimi olmadıÄı için bu yöndeki soruların da hiçbir anlamı yoktur... Siz yeryüzünde bir ustanın kendi yapıtına baÄımlı kaldıÄını gördünüz mü? BaÄımlı olan hiç Yaratıcı, Sonsuz Güçlü, En Üstün Varlık olabilir mi?.. Akıl ve mantık bize açıkça deÄiÅim içindeki evrenin yaratıldıÄını ve bir nedenler zincirinin sonucu olduÄunu göstermektedir, bu nedensellik yasasını yaratan ise bu yasadan baÄımsız olan yüce Allahâtır... Dolayısı ile inançsızların yaptıÄı gibi âbu ilk nedenin nedeni nedir?â gibi sorular anlamsızdır...
Allah Yaratıcıâdır, YaratılmıŠDeÄil!
« Yaratan, yaratmayan gibi midir; bu ikisi birbirine benzer mi? Hiç düÅünmüyor musunuz? » Nahl, 17
Odada bir kiÅi ve masanın üzerinde bir silgi bulunsun; siz dıÅarı çıkıp da sonradan içeri girdiÄinizde bu silgiyi farklı bir yerde bulursanız, bu duruma o kiÅinin neden olduÄunu bilirsiniz... Benzer biçimde odada sizden baÅka birisi varsa ve geri döndüÄünüzde o kiÅi yer deÄiÅtirmiÅse âBunun yerini kim deÄiÅtirdi?â diye düÅünmezsiniz; bilirsiniz ki o kendi kendine yerini deÄiÅtirebilir... İÅte Allahâın kendisi de bir yaratık deÄildir ki, yaratılmıŠolsun, Oânu bir yaratan bulunsun!.. Yaratıcı ile yarattıklarını karÅılaÅtırmak yanıltıcı bir yaklaÅımdır; sizin ürettiÄiniz bir motorun çalıÅması için benzin gerekiyor diye siz de benzin mi içmelisiniz?.. Maalesef inkarcı yaklaÅımlar diÄer konuları olduÄu gibi, bu son derece basit gerçeÄi de anlamamakta veya anlamak istememektedirler...
Görmek ve İnanmak
Kimileri âBen görmediÄime inanmamâ der; oysa görmek ile inanmak birbirinden farklı kavramlardır, görmek büyük oranda bilmek demektir, iman ise yine büyük oranda görülmeyenedir! âGörmediÄime inanmamâ görüÅü eskiden oldukça yaygındı, oysa günümüzde gözümüzün görme sınırının oldukça düÅük olduÄu ve göremediÄimiz sayısız varlıÄın bulunduÄu ortaya çıkmıÅtır... Temelde bu görüÅ oldukça mantıksızdır; örneÄin okuyucunun kör olması bu çalıÅmanın yokolmasını gerektirmez...
Hem, insanı temelde diÄer varlıklardan ayıran özelliÄi görmeden inanmasıdır; örneÄin, bir sinek görmediÄi cam engelini aÅabilmek için çabalayıp durur... Bizim o sinekten farklı olmamız gerekmez mi? Görünen bilinir, iman ise görülmeyenedir... Evet, âgörmediÄime inanmamâ diyen kiÅi bir sinekten de aÅaÄı durumda olsa gerek; âgörmediÄime inanmam, demekle, âben gözlerimle düÅünürümâ demek arasında bir fark yok. Bu durumda akıl ne iÅe yarayacak?..â
Biz göremiyoruz diye sayısız yıldızlar, karadelikler, çok çok küçük varlıklar, duygularımız, aklımız, vicdanımız, ruhumuz vb. yok mu? Sözünü ettiÄim gerçeklerin bir bölümü somut varlıklar olduÄu için çeÅitli yöntemlerle gözlenebilmektedir, peki soyut varlıklar?..
DiÄer yandan somut varlıkların gözlenebilir olması da önemli deÄildir; örneÄin doÄuÅtan görmeyen birisine renkleri ya da varlıkları anlatamazsınız!.. Demek ki, görmemek inanmaya engel olamaz...
Benzer biçimde tek baÅına görmek de yeterli deÄildir; örneÄin güneÅ küçük bir top kadar gözükse de yeryüzünden çok daha büyüktür... Açıkçası göz bütünüyle güvenilir deÄildir, yanıltıcı olabilmektedir ve önemli olan gönül gözünün açılabilmesidir; unutmayalım ki, gözümüz kendisini bile doÄrudan görememektedir...
Görmedikleri için Yaratıcıâya inanmayanların, görmedikleri ancak varlıÄını bildikleri doÄadaki yasalara inanmaları, kendilerini yalanlamaları demektir, yasaya inanıp âyasa koyucuâya inanmamaları da ayrı bir ÅaÅkınlık!..
Natüralizm / DoÄacılık
Allahâtan kaçanlar âtabiatâa sıÄındılar. PadiÅaha isyan edip, cellattan yardım uman suçlunun mantıÄı. Tabiat da, yaratılanların toplamından ibaret büyük bir eser. Ustayı inkar için, esere usta demek izahın deÄil, kaçıÅın ifadesi.
GüneÅe, suya ve topraÄa tapanlara âilkelâ diyenler, varlıkların yaratılıÅını güneÅe, suya ve topraÄa vermekle aynı inancı paylaÅmıyorlar mı? Natüralizm, putperestliÄin yeni adıdır.
İnkar cephesinde yeni bir Åey yok. İsimler deÄiÅti, ama mantık çizgisi aynı kaldı. Ne iniÅ var, ne çıkıÅ. YükseliÅi yok ki, alçalıÅı da olsun. İddiasının dayanaÄı tek kelimeden ibaret: Yok! Yokâlarla bina kurulmaz. Bin tane yok, bir varı tartamaz. âYokâ kelimesi inançsızın kimliÄidir, kendi boÅluÄunu belgeler.
Reklam, en çok güvendikleri araç. âBilim adınaâ sürekli tekrarlanan yalan, zamanla doÄrunun yerini alabilir. EÄer o yer, gerçeklerle doldurulmamıÅsa. MantıÄın temel kanunları ıÅıÄında düÅünen akıl diyor ki, her eserin bir ustası vardır. Hiçbir eser kendi kendini yapamaz. Kitap yazarını, masa marangozunu, resim de ressamını gösterir. Ustayı eserin içinde aramak ise, boÅuna gayret.
Bir yazı okuduÄumuzda, âBu harfler mürekkeple yazılmıÅ. Mürekkebin tabiatında ise, yazı olmak özelliÄi varâ diyerek, yazarı inkar edebilir miyiz? Tablodaki resme hayran olup, âResim olmak boyaların tabiatındandır. Bu eserin ressamı yokâ diyebilir miyiz?
âApartman, kumun, çakılın, demirin ve tahtanın tabiatı gereÄi var olmuÅtur. Mimarı yokturâ dersek bize kim inanır? Yahut, o apartmanın projesini görüp, âİÅte mimar budurâ diyerek kimi aldatabiliriz?
Kainat ve içindeki her eser de bir binaya, bir resime veya bir kitaba benzer. âBunların yaratılması eÅyan1n tabiatı gereÄidirâ diyen adam, cahilliÄini ilan etmiÅ olur. Binanın yapılması için nasıl projeyi çizen ve yapıyı kuran bir mimar gerekiyorsa, kainattaki eserlerin de bir ölçü ve kanun ile yaratılması için bir Yaradana ihtiyaç vardır.
Kainattaki her varlık da sanatlı bir eser. İnsan takatini aÅan bir ilim, irade ve kudretle yaratılmıÅ. Ölçü, düzen ve güzellik diliyle sanatkarını ilan ediyor. Bu sesi kim susturabilir?
Kainat, yaratılanların bütünü. Demek kendisi de yaratılmıÅ. Tabiat ise kainattakilerin toplamı. Daha net bir anlatımla, tabiat, bir bakıma, kainatın ikinci adı. Åu halde, âkainatı ve içindekileri tabiat yarattıâ demekle, âkainat kendi kendini yarattıâ demek arasında ne fark var?
...
Tabiattaki kanunlar itibaridir. Hariçte vücutları yoktur. Varlıkları, maddenin varlıÄıyla devam eder. Kendi baÅına varlıÄını devam ettiremeyen bu mücerret mefhumlardan ne beklenebilir?
Canlılar yokken âüreme kanunuâ da yoktu. Åu halde, üreme kanununun canlıları yarattıÄını söylemek mümkün deÄil. Canlıları ilim ve hikmetle yaratan kim ise, hayat kanunlarını koyan da Oâdur.
Bu kanunlar, düÅünen insanı, inkara deÄil, imana götürür. Çünkü, kanun varsa, o kanunu koyan bir de hakim vardır. Hiçbir kanun kendi kendine ortaya çıkamaz.
...
Tabiat fikrini kabul edenlerin, konuyu derinliÄine düÅündüÄünü sanmıyorum. SÄ±Ä bir düÅünce, imkansızı mümkün gösterebilir. Yoksa, meseleyi akıl terazisiyle tartan herkes, tabiatın yaratıcı deÄil, eser olduÄunu bilir.
Allahâın sanatlı bir eseri olan tabiatı yaratıcı sanmak, tek kelimeyle ilkelliktir. Böylelerinin kendilerine âilericiâ ve âçaÄdaÅâ demeleri gerçeÄi deÄiÅtirmez. âKaraâ olana âakâ denmekle ne deÄiÅir!? (Ömer Sevinçgül)
Vahdet-i Vücud / Panteizm
Tanrıânın varlıkla birleÅmiÅ olduÄunu, eÅyanın Oânun deÄiÅik görüntülerinden oluÅup özde bir birliÄin bulunduÄunu savunan görüÅtür; Allahâın yarattıÄı bütün nesnelere Oânun kendisi, parçası, gölgesi, yansıması vb diyerek yaratıklar ile Yaratıcıyı karıÅtırmakta ve bir bütün saymaktadırlar... Evet, her varlıkta Oânun mührü bulunmaktadır, Oânu bize tanıtır ancak Oânun kendisi deÄildir; herÅey Oândandır ama herÅey O deÄildir!..
Nasıl bir yazının yazarı, bir resmin ressamı, bir evin ustası kendi eserinin içinde aranmazsa yüce Allah da yarattıklarının içinde aranmaz, aranmamalıdır... Allah baÅlangıçsız olup kendisinde deÄiÅiklik bulunmayan bir varlıktır; oysa evren (yaratıklar) sürekli olarak deÄiÅip durmaktadır... Ayrıca Kuran-ı Kerimâde herÅeyin yok olacaÄı söylenir, demek ki Oândan ayrı bir oluÅumdur bu varlık alemi; Oânun eseridir ancak kesinlikle O deÄildir...
Yöntemi ne olursa olsun bunun tersini savunan kiÅilerin görüÅleri hem geçersiz, hem de dayanaksızdır; evet, yüceler yücesi olan Allah aÅkındır, içkin deÄil!.. O zamanla, mekanla, yönle, boyutla vb sınırlı deÄildir; Kuranâda gözlerin Oânu göremeyeceÄi, herÅeyin yoktan yaratıldıÄı ve yokolacaÄı, Oânun benzeri hiçbirÅeyin bulunmadıÄı açıkça dile getirilir; bütün bunlardan sonra yaratıklar ile Yaratıcıyı özdeÅleÅtirmek olacak iÅ deÄildir!.. Daha önce de açıklandıÄı üzere evren yaratılmıŠolup yaratıcısı Allahâtır; Allah hep vardır ve hep var olacaktır...
Özetlemek gerekirse; Tanrı sevgisini çıÄırından çıkararak bütün varlıÄı Oânunla özdeÅleÅtirmek, diÄer bir deyiÅle Oâna sayısız ortaklar koÅmak (Åirk) son derece yanlıŠve gereksiz bir davranıÅtır; eser ile ustayı, yazı ile yazarı, kitap ile katibi, fiil ile faili karıÅtırmaktır... Tanrı, algı organlarımızla kavranamaz bir varlıktır; sınırlı olan bizlerin sonsuz olanı algılamamız nasıl düÅünülebilir?.. Evet, yazar yazının içinde aranmaz...
« Rabbimiz! EÄer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma... » ***
âMaddeden yapılmıŠolan, his organlarının esiri bulunan bir kimse, maddesiz olandan ve his organları ile anlaÅılamıyandan ne söyleyebilir? Yok iken sonradan yaratılmıŠolan bir kimse, hiç yok olmayandan ne anlayabilir? Maddeli, zamanlı ve mekanlı olan, maddesiz, zamansız ve mekansız olana nasıl bir yol bulabilir?.. Mahluklara hiç benzemiyeni mahlukların dıÅında aramak lazımdır. Yeri olmıyanı, madde ve mekanın dıÅında aramalıdır. İnsanın dıÅında ve kendisinde görülen hiçbirÅey O deÄildir; Oânun alametleridir... Görülen, iÅitilen ve bilinen herÅey, O deÄildir. Bunları, la ilahe derken yok etmelidir...â Mektubat
Tanrı SözcüÄü
âAllahâ yüce Yaratıcıânın bütün sıfatlarını (Esmaü'l-Hüsna; Rahman, Rahim, Aziz, Kerim, Vedud, Rabb, Nur gibi) bildiren âözel adıâdır; Türkçeye âTanrıâ biçiminde çevrilemez, Tanrı âilahâ sözcüÄünün karÅılıÄıdır... Bununla birlikte Allahâı belirtmek üzere âTanrı, Yaratan, Yaratıcıâ vb denebilir; Kuran-ı Kerimâde Oânun sıfatları kullanıldıÄı gibi, yine Oânu belirtmek üzere âilah/tanrıâ sözcüÄü de kullanılmıÅtır...
« Tanrıânız bir tek Tanrıâdır. O merhamet eden, merhametli olandan baÅka Tanrı yoktur » Bakara, 2/163
Tesadüf ve Kelebek
Mükemmel bir sarayın ustasını inkar edip, âbu bina taÅların tesadüfen bir araya gelmesiyle yapıldıâ diyen birine güleriz. Bir Åiirin Åairini tanımayıp, âbu Åiir, sözcüklerin tesadüfen toplanmasıyla yazıldıâ diyeni ciddiye almayız. Peki, biri çıkıp, canlıların, mesela bir kelebeÄin tesadüfen var olduÄunu söylerse ne der, ne ederiz?
Herkes atomların Åuursuz olduÄunu bilir. Yaratıkların yapı taÅı olan atomlar, ilim, irade ve hayattan mahrumdurlar. DeÄil dünyadaki harika eserleri, kendilerini bile tanımazlar; bir Sanatkar tarafından kullanılmadıkça âeserâ olabilirler mi?
Her eser, güzellik ve ahenginin diliyle sanatkarını ilan eder. KelebeÄin resmini tuvale aktaran ressamı takdir edip, aslını tesadüfe havale etmek akla uygun mu? Birbirine benzemeyen, ama hepsi de mükemmel olan suretler bile harika yaradılıÅlarıyla tesadüfün beÅ para etmediÄini göstermeye kafi.
Varlıkların suretleri gibi büyüklükleri de birbirinden farklı. Kelebekle kartalı, göz ile kanadı yanyana koyarsak bu gerçeÄi açıkça görürüz. Hemen soralım, kelebek neden kartal kadar büyümüyor? Kanat neden metrelerce uzamıyor? Atomları belli sınır çizgilerinde durduran ne?
Bu suallere âtesadüfâ deyip geçemeyeceÄini anlayan tesadüfçünün âgenlerâ diye fısıldadıÄını duyar gibiyim. Oysa gen, benim delilimdir. Çünkü, her gen bir plan örneÄidir ve ilim sahibi bir planlayıcıyı gösterir.
Biz, o ilahi programa âkaderâ diyoruz. Atomlar mutlak manada âemir kuluâ olduklarından kaderde yazılana aynen uyarlar.
Aynı Åekilde, her plan bir âtatbik edici ustaânın Åahididir. Planın bina yaptıÄı nerde görülmüÅ?
Her varlık belli kanunlarla meydana gelir. Canlılar, belirli kanunlar dahilinde hayatiyetlerini sürdürüler. Kanun ise, bir ilim ve Åuur iÅidir. Åu halde, kanunun olduÄu yerde tesadüfe yer yoktur. Çünkü tesadüf, cehalet ve ÅuursuzluÄun ifadesidir.
Bir uçak tasavvur edelim ki, yakıtını kendisi temin ediyor, her yıl kendine benzer binlerce uçak üretiyor, pilotsuz uçuyor, konup kalkmak için özel havaalanı istemiyor, üstelik de avucumuza sıÄacak kadar küçük.
Bir mühendis çıksa da böyle bir uçak yapsa, bütün dünyanın takdirini toplar. O mühendisi inkar eden, uçaÄın tesadüfen yapıldıÄını söyleyen bir kimsenin ise, herkesin alay konusu olacaÄından Åüphe yok.
Misali hakikate tatbik edersek, her kelebeÄin, yukarıda hayal etmeye çalıÅtıÄımız uçaktan daha mükemmel olduÄunu görürüz; üstelik kelebeÄimiz canlıdır.
DiÄer canlıların da kelebekten sanatça geri olmadıÄı malum. Bir bahar mevsiminde milyarlarcası yaratılan bu Åaheserleri âtesadüfâ kelimesiyle izah etmek mümkün mü?
Yedi harften mürekkep âtesadüfâ kelimesinin bile tesadüfen yazılması imkansızken, milyarlarca atom harfinden meydana gelen varlıkların tesadüfen var olduÄunu nasıl kabul edebiliriz?
Evet, yazı vardır harflerle yazılır. Yazı vardır nakıÅlarla yazılır. Yazı vardır ilimden harflerle, kanundan harflerle, sesten, nefesten, histen harflerle yazılır. Yazılar çeÅit çeÅittir, türlü türlüdür.
Her yazıyı herkes okuyamaz. Çünkü yazı vardır gözle okunur. Yazı vardır kulakla, vicdanla, akılla, kalble okunur. Bazı yazılar da vardır ki, ancak imanla okunur.
Kainat her nevi yazılarla dolu. Gülün kokusunda, kelebeÄin kanadında, bülbülün sesinde, topraÄın diriliÅinde yazılar vardır. Suyun harelerle akıÅı, ayın ıÅıl ıÅıl parlayıÅı, koyunun Åefkatle meleyiÅi, rüzgarın heyecanla esiÅi, insanın düÅünüÅü, seviÅi, aÄlayıÅı, gülüÅü hep birer yazı örneÄidir.
Kainat, çeÅit çeÅit yazılardan mürekkep harika bir kitaptır. Varlıklar ise, birer ibret levhası, mana sembolü ve hakikat habercisidir. (Ömer Sevinçgül)
DüÅünce Pınarı
âAhlaklı bir düÅünüÅ, kiÅiyi Allahâın varlıÄını kabul etmeye götürecektirâ Emmanuel Kant
âEÄer gerçekten Tanrı olmasaydı, benliÄimde bir Tanrı düÅüncesi taÅımam olanaksız olurduâ Descartes
âAllahâtan uzaklaÅan, Allahâı aramayan insan, ne kendisinde, ne de kendi dıÅında hakikati ve saadeti bulamazâ Pascal
âSade insanlar, Allahâı, güneÅin harareti ve bir çiçeÄin kokusu kadar doÄal olarak hissederlerâ Alexis Carrel
âMateryalist, kalemi yazar, fırçayı ressam, çiviyi marangoz zannediyor. Hareketlerin ve kuvvetlerin arkasındaki ilim ve iradeyi görmek istemiyor...â
âEser ustasını aÅamaz. Halbuki materyalist mükemmeli noksanla izaha çalıÅıyorâ Ömer Sevinçgül
âBir çocuk nasıl mama aramak ihtiyacında ise, insan da Allahâı aramak ihtiyacındadırâ Henri Bergson
âİslam, Allahâa inanması için insanı, hurafeye inanmaya mecbur etmediÄi gibi; ilmin hakikatlerine inanmak için de Allahâı inkar etmeye mecbur etmezâ Muhammed Kutub
âYol odur ki Hakkâa vara, göz odur ki Hakkâı göreâ Yunus Emre
âİÅlenmiÅ bir eser fiilsiz olmadıÄı gibi, fiil dahi failsiz olmazâ Bediüzzaman
âBir tabiat kanununu ifade eden her formül Allahâı öven bir ilahidirâ Maria Mitchell
âHikmetten anlayana manalı bir söz kafidir. Manen saÄır olanlar, zaten hakkı duymazlarâ Hz.Osman
âİnanmak istemeyeni hiç bir mantık inandıramazâ Cenab Åehabeddin
âHidayet, ona doÄru yürüyenlere koÅar... YaÄmurdan kaçanların kuraktan yakınmaya hakları yokturâ Selahaddin ÅimÅek
âİlim öÄrenip de amel etmeyen kimse, çift sürüp de tohum ekmeyene benzerâ Sadi Åirazi
âCehalet maddi ve dünyevi bilgileri bilmemek deÄildir. Cehalet hakkı ve hakikati görmemektirâ Atasoy MüftüoÄlu
âİnanmıyorum, diyorsun; inanmadıÄına inanmıyorum, biliyorsun!..â Ali Suad
âGördüklerim, görmediÄim yaratıcının varlıÄına inanmaya beni mecbur ediyor...â Emerson
âDinsiz vardır ki, inkarının esasları bir mabed teÅkil eder...â Cenab Åehabeddin
âMal sahibi, mülk sahibi! Hani bunun ilk sahibi?â Yunus Emre
âHakikatler, yapraklarını hiçbir sonbaharın dökemediÄi asırlık aÄaçlardırâ Selahaddin ÅimÅek
Din Bir Gereksinimdir
Kimileri âdine gereksinim (ihtiyaç) yok, en azından gelecekte olmayacak!â diyorlar; ne kadar saçma bir yaklaÅım!.. Böyleleri gerçeklerin içyüzüne inemeyen, cevizin kabuÄuna takılıp kalan düÅünce yoksunu kiÅilerdir... Dinin ne olduÄunun ortaya konması onların bu görüÅlerinin ne kadar gerçekdıÅı ve geçersiz olduÄunu açıkça gözler önüne serecektir...
Din, âniçin?â sorusuna bir yanıt verir; evet, nereden geldik, nereye gidiyoruz, ölüm, ölüm sonrası, yaÅam, iyilik-kötülük, varlık nedenimiz gibi sonu gelmez sorulara bir yanıt getirir, kiÅiye yaÅamının amacını öÄretip mutluluk yolunu gösterir; böyle bir araca kim âgereksizâ diyebilir? Bu sorunlar evrensel sorunlar olup din dıÅında bunlara yanıt verilemez... Bilim nasılı araÅtırır, düÅünce varlıklar arasında ilgi kurar, akıl-göz-kulak gibi bütün duyu ve algı organlarımız ise sınırlı olup bu tür sorulara mutlak gerçek olan bir yanıt getiremezler...
İnsan düÅünen bir varlıktır, varolduÄu sürece de öncelikle bu soruları düÅünecektir, öyleyse din tartıÅmasız olarak ve yeri doldurulamaz bir gerekliliktir... Bunun böyle olduÄuna geçmiÅ bütün açıklıÄıyla tanıktır; bilimsiz, felsefesiz, sanatsız toplumlar görülmüÅtür ama dinsiz bir toplum görülmemiÅtir... Evet, din insan içindir ve bir gereksinimdir...
Sorun dinin varlıÄı deÄil kiÅilerin elinde yozlaÅtırılmasıdır, iÅte tavır alınması gereken de budur, yoksa dinin kendisi deÄil... Sorarım size; kiÅinin düÅünce boyutunu sonsuza ulaÅtıran bir din mi uyuÅturucudur, yoksa kiÅileri bu düÅüncelerden alıkoyan, gerçekten soyutlayan dindıÅı yaklaÅımlar mı? Bu sorunun yanıtı çok açık olsa gerek!..
İÅte gerçekte âgereksizâ olan onların bu tür saçma yaklaÅımlarıdır; sonuçsuz, acı getirici, özden uzaklaÅtırıcı yaklaÅımları!.. Dine karÅı çıkanlar, dinin her söylemine karÅıt bir söylem getirirler, getirmelidirler... Demek ki inkar edilen din yerine yeni bir din! ortaya konmaktadır; hiç kuÅkusuz ki bizim tercihimiz beÅeri dinler deÄil ilahi (hak) din olacaktır, olmalıdır...
Günümüzde gücün ve paranın egemen olduÄu haksız bir düzen sözkonusu, sömürü alabildiÄine yaygın, ahlaksızlık dizboyu, ölçü ve tartıda haksızlık, rüÅvet, faiz, kumar, adam öldürme, kayırıcılık, din ve bilim adamlarının gerçeÄi gizlemesi, puta-maddeye-akla-kadına-bilime, açıkçası Tanrı dıÅındaki varlıklara tapma, Åirk, yolsuzluk, manevi boÅluk.. gibi ne ararsanız var; dolayısı ile din hala bir gereksinim ve dünya hala İslamâa muhtaç, gerisi felsefe, hikaye...
Sonuç olarak, kiÅilere sorumluluklarının hatırlatılması ve öÄretilmesi gerek; dahası, yaratılıÅından gelen din ve iman duygusunun doÄru olarak karÅılanması gerek, öyleyse insan var olduÄu sürece din de var olacaktır...
***
Din duygusu doÄuÅtan var olan bir duygudur; evet, kiÅinin içinde Tanrıâyı arayıŠduygusu yerleÅtirilmiÅ bulunmaktadır... Çocuk büyüdükçe kendiliÄinden nedensellik kavramını öÄrenerek varlıkla ilgili sorular sormakta, kendisini Tanrıâya ulaÅtıracak konularla karÅı karÅıya gelmektedir... Bu konulara ancak dinin bir yanıt verebileceÄi belirtilmiÅti; demek ki din (hava, su ve ıÅık gibi) doÄuÅtan varolan bir gereksinim olup, diÄer gereksinimlerimiz gibi bu da bize gönderilmiÅtir; ondan yüz çevirmek özümüzden uzaklaÅmaktır; sorunun çözümünü elimizin tersiyle itmektir...
« Hakka yönelerek, kendini Allahâın insanlara yaratılıÅta verdiÄi dine ver. Zira Allahâın yaratıÅında deÄiÅme yoktur; iÅte dosdoÄru din budur, fakat insanların çoÄu bilmezler. » Rum, 30/30
KiÅideki bu arayıŠona kendi konumunu da gösteren bir iyiliktir, böylece o büyüklenmemesi gerektiÄini öÄrenmektedir, buna karÅın büyüklenenler, kendileriyle de çatıÅan, öz deÄerlerinden kopuk kiÅilerdir... İçindeki arayıŠve yöneliÅe engel olmaya çalıÅan kiÅi, çıkmaz bir yoldadır; akıldıÅı ve mantıksız bir davranıŠsergilemektedir, bu haliyle baÅkalarını eleÅtirmesi de ayrı bir zavallılık!..
Evet, dine karÅı çıkanlara sormak gerek; âhiç neden, niçin demiyor musun?â Diyorsun; öyleyse din âgerekliâ!..
***
İnanç yaratılıÅın gerektirdiÄi bir zorunluluk olduÄu gibi, akıl ve mantık da bunu gerektirir; hiç kimse bir iÅin failsiz, bir eserin ustasız olabileceÄini savunamaz... Evet, gerçekler böylesine ortada iken kimileri Åu veya bu yöntemle, Åu veya bu yaklaÅımla inançsızlık etmekte, üstüne üstlük bu tutumunu savunarak baÅkalarını suçlayabilmektedir!..
âYazar olmadan yazı, ressam olmadan resim olurâ diyememekte fakat yüce Allahâı inkar edebilmektedirler... Bu yüzden inançsızların düÅünce boyutu bana son derece kısır gelir, onları anlayabilmem oldukça güçtür ve düÅünmesini bilenler için Åu ayetler yeterince açıktır;
« Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, Allahâa kesin olarak inanmıyorlar. » Tur, 52/35-36
Varlık, var edicisinden ayrı olarak düÅünülemez, düÅünülürse gerçeÄe ulaÅılamaz; iÅte Kuran yüce Allahâı bize bütün yönleriyle tanıtır, bu konudaki bütün yanlıŠanlayıÅlara bir son verir... Kuran Oânun adıyla baÅladıÄı gibi Oâna sıÄınmayla son bulmaktadır, ne güzel bir uyum; varlıÄın baÅlangıcında da, devamında da, sonucunda da yüce Allah vardır...
Oânu varlıktan soyutlamak, sözcükleri manalarından ayrı düÅünmeye benzer, Oânsuz her açıklama boÅ ve eksiktir... Varlık Emrullah, varlık yasaları Sünnetullah, insan Abdullah, Kuran Kitabullah ve Hz.Muhammed âsavâ Resulullah... Bu bütünlükten birini eksik bırakmak yanlıÅa sapmak demektir...
Evren bize Allahâı hatırlatır, Oânun sayısız belgeleri ile doludur... VarlıÄımız Allahâın kudret elindedir... Biz Oâna muhtacız, muhtaç olan ise ihtiyaçlarını yüzçevirerek deÄil yönelerek elde edebilir... Öyleyse yöneliÅimiz, her zaman için Rabbimize olmalıdır...
Din Üzerine
Din, insanlara doÄruyu gösteren kurallar bütünüdür... Allah'ın elçileri aracılıÄıyla insanlara ulaÅtırdıÄı Tanrısal Yasalar'dır... Sözcük olarak karÅılıÄı ise; yol, yasa, düzen, inanç, boyun eÄme gibi anlamlardır...
Din kuÅkusuz gereklidir; insanlar akılları ile Allah'ın varlıÄını bulabilseler bile, O'nun temel niteliklerini, kendi sorumluluklarını, nasıl kulluk edebileceklerini, ölüm sonrasını vb. kavrayamazlar...
İÅte bu gibi konuları insanlara bildirecek olan dinler ve dinlerin öÄreticisi konumunda olan elçilerle kitapların varlıÄı gereklidir... Onlar iki dünya saadetinin yolunu, insanların birbirleriyle iliÅkilerinin biçimini, görgü kurallarını anlatacaklardır ki, insanlık ilerleyebilsin, yaratılıŠamacına uygun bir yola girebilsin...
DiÄer canlılarda ve hatta cansızlarda bile önderi olmayan varlık yokken insanlar nasıl baÅıboÅ bırakılabilir? Evet, Allah insanlara din göndermiÅtir ve bu dinlerin sonuncusu da İslam Dini'dir... İslam Dini'nin kurallarını koyan Yüce Allah, uygulayıcılıÄı ile örnek olan ve açıklayan Hz.Muhammed'dir. Dinin kaynakları ise Kuran-ı Kerim, Sünnet (Hadisi Åerifler), İcma (GörüÅ BirliÄi) ve Kıyas (Usa vurma) olarak belirlenmiÅtir...
Bunların hepsi yukarıya doÄru birbirine uymak durumundadır... ÖrneÄin ne kadar âgüvenilirâ denilse de Kuran'la çeliÅen sözlerin dinen bir anlamı olamaz... DoÄrudan Kuran bu konuda bizlere kanıttır;
« Kuran'a uymayı sana farz kılan Allah, seni döneceÄin yere döndürecektir. De ki: âRabbim kimin doÄrulukla geldiÄini, kimin apaçık sapıklıkta bulunduÄunu en iyi bilendirâ » Kasas, 85
Bu ayetten açıkça anlaÅılacaÄı üzere bütün müslümanlar gibi Hz.Muhammed de Kuran'a uymakla yükümlüdür, yaÅayan Kuran olan birisinin Kuran'a aykır1 davranıÅlar içerisine girmesi ya da Kuran'a aykırı sözler söylemesi düÅünülemez... Bu nedenle Kuran'la çeliÅen sözlere ve rivayetlere deÄer verilmemesi gerekmektedir... Evet, kaynak aynı ise, ki öyle; âMuhammed'ül Eminâ deÄil, âSahih/Güvenilirâ denen çalıÅmalar sorgulanmalıdır...
Din öncelikle insanları Tek Allah inancına çaÄırır... Bundan sonra diÄer inanç konuları, kulluk görevleri, kiÅisel ve toplumsal iliÅkiler, ahlak esasları gelir... Dini ortaya koyan ve bu konuda yetkili olan tek kiÅi Yüce Allah'dır... Elçiler melek (Cebrail) aracılıÄıyla aldıkları bilgileri olduÄu gibi toplumlarına ulaÅtırmakla görevlidirler; Allah'ın buyruklarına kendilerinin ekleme yapması ya da bu buyruklardan eksiltmede bulunmaları söz konusu olamaz...
Belirlenen bu buyruklar insanı yaratanca insanlar için konulmuÅtur; dolayısı ile insana uygun, akıl ve mantıÄa yatkın ve en güzel kurallardır; evet, bu kurallar kiÅileri iyiye ve güzele ulaÅtırır... Amacı insana kendisini tanıtmak, sorumluluÄunu bildirmek ve iki dünya mutluluÄuna ulaÅmasını saÄlamaktır...
KiÅiler din seçiminde özgür oldukları gibi kulluk görevlerini yapıp yapmamakta da özgürdürler... Bu tür sorumluluklarının karÅılıÄını bütünü ile ölüp dirildikten sonra alacaklardır... Hiç kimse dinini deÄiÅtirmeye ya da kulluk yapmaya zorlanamaz...
Åunu da belirtmek gerekir ki, insanın ruhsal yönü ve toplumsal yapı bir dine gereksinim duyulduÄunu açıkça gösterir... Günümüze kadar dinsiz ya da inançsız bir toplum görülmemiÅtir... Nitelikleri farklı olmakla birlikte insanlar çeÅitli varlıklara tapmıÅlar, çeÅitli dinlerin peÅinden gitmiÅlerdir... Demek ki, insanın doÄasında var olan inanma ve din duygusunun karÅılanması gerekmektedir... Bu noktada da görev elçilerin ve kitaplarındır... Onlar insanlara en doÄru yolu gösterirler, böylece insanlar akıl, irade ve bilinçlerini kullanarak Allah'ı ve O'nun buyruklarını, kulluk sorumluluklarını kavrarlar...
Evet, insan kendini bilip düÅünmeye baÅladıÄında âniçin?â demiÅtir; nereden geldim, nereye gidiyorum türünde sayısız sorulara yanıt bulmaya çalıÅmıÅtır... Bu da gereklidir; ölümü yokluk olarak algılarsak yaÅamın ne anlamı kalır? Sonrası düÅünülmedikten sonra buna kim dayanabilir? DüÅünsenize yokluÄa gidiyorsunuz; böyle bir yaÅam çekilir mi? GittiÄiniz yollar altından olsa bile uçuruma doÄru gidiyorsanız hiç içiniz rahat ve mutlu olabilir misiniz? Evet, mutluluÄun anahtarı inanmaktır...
Birey, beden ve benlik (ruh) olmak üzere iki parçadan oluÅur... Bedenin gereksinimleri olduÄu gibi ruhun da gereksinimleri vardır ve bedenin de üzerinde bir etkinlik gösterir... Bedenimizin yeme, içme, barınma, saÄlık gibi gereksinimleri karÅılanmazsa hasta olur... Benzer biçimde ruhun gereksinim duyduÄu inanma ve sonsuzluk duygusu yanıtlanmadıkça kiÅinin ruh saÄlıÄını bulması çok zor olacaktır... DüÅünsenize kendini bir ot gibi gören insan, insanlıÄının farkına nasıl varabilir?..
KiÅilerin taÅıdıkları din duygusu imanla karÅılanmazsa mutsuz olurlar; diÄer düÅüncelerin onları doyurabilmesi olanaksızdır... Evet, insanın Allah, yaratılıÅ, kulluk, ölüm, ölüm sonrası gibi arayıÅlarının yanıtlanması kuÅkusuz büyük bir gereksinimdir... Bu tür soruların yanıtı da ancak din ile verilebilir... Din kiÅiye yaÅamının anlamını öÄretir; gerçekten amaçsız bir biçimde yaÅayan kiÅinin varlıÄı bir hiç deÄerindedir...
İslam Dini'ne gelirsek; İslam en son ve olgun dindir... Bütün insanlıÄı kapsar; açıkçası evrenseldir... Bu dinin Elçisi olan Hz.Muhammed de son elçidir... Bundan dolayı Kuran ve İslam kıyamete kadar görevlerini yerine getireceklerdir ki, güneÅ gibi bütün çaÄlara seslenebilecek niteliktedirler...
Kelime-i Åahadet: âEÅhedü en lailahe illallah, ve eÅhedü enne Muhammeden abduhü ve rasuluhüâ (âBen tanıklık ederim ki, Allah'tan baÅka tanrı yoktur... Ve yine tanıklık ederim ki (Hz.) Muhammed O'nun kulu ve elçisidirâ) Evet, bu sözler İslam'ın temelidir... Bu sözleri inanarak söyleyen kiÅi müslüman olur... İslam inancının temeli Allah'a, meleklere, kitaplara, elçilere, kaza ve kadere, hayır ve Åerrin Allah'tan olduÄuna, öldükten sonra diriliÅe ve ahiret gününe inanmak oluÅturur... Bu inançların kiÅinin yaÅamına getirdiÄi olumlu etkiler sayılamayacak kadar çoktur...
Din ve İslam Dini
İslam Bilginleri Kuran'ın verilerine dayanarak din için Åu tanımlamaları yapmıÅlardır: 1. Allah'a teslimiyet; 2. Allah âın insanlıÄa yönelik hükümler halinde kanunlaÅtırdıÄı buyrukların tümü; 3. Tanrısal buyruklar toplamıdır ki, akıl sahiplerini kendi serbest seçenekleriyle, doÄrudan doÄruya hayra iletir; 4. Akıl sahiplerini kabule çaÄıran tanrısal mesajlar toplamı
Kuran, çok açık bir biçimde insanlar ve cinler dıÅındaki tüm varlıkların Allah'ın iradesine (kanunlarına) uyduklarını belirtir. Bu yüzden insan elinin ulaÅamadıÄı her yerde tam bir denge, barıŠve adalet hakimdir. İnsan ise kendisine verilen irade ve bilgi ile bu denge ve barıŠortamına ve kanunlarına uyup uymamakta özgürdür...
İnsanın bu iki yönlü yapısı sayesinde çeÅit çeÅit eÄilimler, arzular ve duygular içindedir. İnsana, yer yüzünde yaÅamını sürdürebilmesi için üç temel kuvvet/güç verilmiÅtir:
a) Kuvve-i Åeheviye (yeme, içme, üreme... dürtüleri);
b) Kuvve-i gadabiyye (savunma ve korunma için gerekli tepki gösterme, mücadele, savunma... dürtüleri);
c) Kuvve-i akliyye (düÅünme, muhakeme, zeka... dürtüleri)
Bu kuvvetler yaratıcı tarafından sınırlandırılmamıŠolup insanın bu konularda iradesini kullanması istenmiÅtir. EÄer insan sahip olduÄu bu kuvvetleri bireysel ve toplumsal hayatının barıŠiçinde düzenli olması için gerekli biçimde sınırlandırmazsa bu iç güçler âiffetsizlik, hak adalet tanımama, hakka tecavüz; önü alınmaz ve gereksiz öfke, yanlıÅı doÄru, doÄruyu yanlıŠgösterme; demogojiâ gibi uç noktalara kayar ve bunun sonucunda bireysel ve toplumsal yaÅamda her türlü olumsuzluk baÅ gösterir.
İnsan, gerek bu olumsuzlukları, haksızlıkları ve sömürüyü önlemek, gerekse bu nitelikleri kendisine ve topluma yararlı, mükemmellik boyutuna ulaÅtırmak için, kapsamlı bir bilgiye (akla, adalete) muhtaçtır.
İÅte, kiÅiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barıŠiçinde geçirebileceÄi mükemmelliÄe ulaÅtırabilecek ve toplumda barıŠve adalete dayalı bir yapı oluÅturabilecek mükemmel bilgi (tümel akıl) Allah tarafından gönderilmiÅ Hak (doÄruya, adalete dayalı) DİNDİR.
Bu noktada elçi, dinin uygulanmasını saÄlayan, onu pratik hayata en mükemmel Åekilde aktaran kiÅidir. Dini pratikler demek olan ibadet ise dinin hakikatlerinin insanı aydınlatmasını, onun kalbine yerleÅmesini saÄlayan İlahi yasalardır...
Din âgerçek dinâ Olmazsa Ne Olur?
İnsan gerek bireysel gerekse toplumsal yaÅamda kurallara uymakla ancak barıŠve adalete kavuÅabilir. Bu kurallar eÄer İlahi Adalete ve barıÅa dayalı (İlahi kanunlar) deÄilse, onların yerini insanların veya insanlar adına bir kiÅi veya grubun koyduÄu kurallar alacaktır. Bu durumda insan ürünü düÅünce ve ideoloji sistemleri (beÅeri dinler) ortaya çıkar.
Bu dinlerin tanrıları, onları ortaya koÅanların nefis ve arzularıdır, heves ve tutkularıdır. Bu dinlerinde inanılıp kabul edilmesi gereken bir takım kuralları vardır. Allah'ın (zülüm ve sömürüye neden olduÄu için) asla razı olmadıÄı bu dinlerde pek çok putlar bulunur. Genelde bu dinlerin toplumsal hayattaki dayanak noktası kuvvettir. Güçlü olan haklıdır ilkesi). Hayat prensipleri kavgadır, mücadeledir. Toplumsal baÄları, ırkçılık ve milli çıkarlardır. Hedefi insanın mutluluÄunu saÄlayamayan hevesleri tatmin ve ihtiyaçları sun'i olarak arttırmaktır.
Hak dinin esası ise; İlahi adalet ve barıŠyasalarına uymaktır (kulluk). Hak dinin toplum hayatındaki dayanak noktası, haktır (Haklı olan güçlüdür) Gayesi, manevi tekamül (mükemmellik) ile Allah'ın isimlerini (O'nun keremini, adaletini, sevgisini) yansıtmaktır (Allah'ın razı olması budur) Hayat prensibi, mücadele deÄil yardımlaÅmadır. Toplum fertleri arasındaki baÄ, çıkar baÄı deÄil; düÅünce, hedef, ideal baÄıdır. Sonuç ve hedefi insanı olgunlaÅtırmak, gerçek mutluluk ve barıÅa ulaÅtırmaktır.
Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine insanlıÄın ilk dini animizm veya totemizm gibi "ilkel" dinler deÄil, Kuran'ın deyimiyle İslam'dır. İnsan, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taÅıdıÄından Allah'ın insanlar için gönderdiÄi din, temelde (özde) aynı ve tek olmuÅtur. Hz.Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin getirip duyurduÄu, nebilerin de uyup tatbik ettiÄi din her zaman aynı olmuÅtur. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu dinden uzaklaÅan insanlar yine temelde aynı Åekilde deÄiÅen dinler üretmiÅlerdir.
Böylece âilkel, batıl, Åirk dinleriâ ortaya çıkmıÅtır. Nitekim Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman filozofu Schelling Åöyle demiÅtir;
âBütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya inanıyordu. Sanki en eski din (yani el-İslam) yıldız yıldız parçalanmıÅ...â Kaldı ki günümüzde ilkel dediÄimiz totem ve tabuların çaÄdaÅ kılıklara büründüÄünü görmemek mümkün deÄildir.
Batıda Dine BakıÅ
Toplumumuzda geleneksel anlayıÅ, dini çok dar anlamda ele almaktadır. Din denilince sadece Allah'a inanmak, ibadet gibi kavramları hemen çaÄrıÅtıran inanç sistemleri akla gelmektedir.
Oysa inanmak ve ibadet kavramlarını en geniÅ anlamlarıyla ele aldıÄımızda herkesin bir Åeylere inandıÄı, bir Åeylere yöneldiÄi (ibadet ettiÄi) görülür. ÖrneÄin: Kimi insanların bilimin her Åeyi çözeceÄine imanı vardır. Kimilerinin gelecekte proleterya (iÅçi) diktatörlüÄü kurulacaÄına imanı vardır...
Batılı ruhbilimcilerden Erich Fromm'un Åu tanımı ilgi çekicidir; âBir topluluÄun bireylerince paylaÅılan ve o bireylere belli bir yöneliÅ, belli bir baÄlanma amacı kazandıran herhangi bir düÅünce ve eylem sistemidir. Gerçekten benim benimsediÄim bu geniÅ anlamda din olgusuna sahip olmamıŠhiçbir kültür yoktur. Ve öyle görünüyor ki, gelecekte de olmayacaktırâ (Psikanaliz ve Din, s31)
Erich Fromm yine doÄru bir tespit olarak bugünkü Batı ideolojilerini de yapıları bakımından ilkel birer din olarak görüyor ki, biz de bunu doÄruluyoruz:
âKültürümüzde totemcilikle karÅılaÅıyor muyuz? Evet hem de yaygın olarak; ama bu soruna sahip olan insanlar çoÄunlukla ruhsal yardıma gereksinmeleri olduÄu kanısını taÅıyorlar. Kendisini bütünüyle devlete baÄlı sayan ya da partinin çıkarını biricik deÄer ve doÄruluk ölçütü sayan, yaÅadıÄı topluluÄun simgesi olan bayraÄı kutsal bir nesne olarak gören bir kiÅi, tutumu kendisine tamamen akılcı gibi gelse de klan dinine ve totem tapımına sahip bir kiÅidir. FaÅizm ya da Stalincilik gibi sistemlerin milyonlarca insanı bütün kiÅilik ve mantıklarını âdoÄru da olsa yanlıŠda olsa benim ülkemâ ilkesine kurban etmeye nasıl yöneltildiÄini anlamak istiyorsak bu yöneliÅin totemci, dinsel niteliÄini dikkate almamız gerekirâ
âİnsan hayvanlara, aÄaçlara, altından ya da taÅtan yapılmıŠputlara, görünmez bir Tanrıya, ermiÅ bir kiÅiye ya da Åeytanca özellikleri olanlara tapınabilir. Atalarına, ulusuna, sınıfına ya da partisine, para veya baÅarıya tapınabilir. SarıldıÄı din, yıkıcılıÄın ya da sevginin, baskının ya da kardeÅliÄin geliÅmesine elveriÅli olabilir, insanın akıl yeteneÄini geliÅtirebilir ya da köreltebilir. İnsan baÄlandıÄı sistemin laik dünyadaki sistemlerden farklı olan dinsel bir sistem olduÄunun ayırdında olabilir. Ya da hiçbir dine baÄlı olmadıÄını düÅünebilir ve güç, para ya da baÅarı gibi birtakım sözde din dıÅı amaçlara baÄlanmasını kendi çıkarının bir gereÄi gibi yorumlayabilir. Bu noktada DİN Mİ, DİN DEÄİL Mİ? sorusu önem taÅımamaktadır, önem yaÅıyan ne tür din sorusudur. BaÄlanılan din, insan geliÅimini yalnızca insana özgü olan yeteneklerin açılıp serpilmesini saÄlamakta mıdır, yoksa bunları kösteklemek midir?â (s36)
İslam'ın bu açıdan niteliÄine baktıÄımızda Åunu görüyoruz: Allah insanın özüne hiçbiri istisna edilmeyerek İlahi sevgi cevherini koymuÅtur. İnsan bu özünü imanın ıÅıÄı ile, İslam'ın topraÄında geliÅtirerek mükemmelleÅtirecektir.
Açıkçası İslam, insanı ahlaki sorumluluk ve seçme yeteneÄine sahip, gönlünün özünde İlahi sevgi olan bir varlık olarak nitelendirir; âO'ndan geldiniz, O'na gidiyorsunuzâ (Bakara, 156), âOnlar (inananlar) Allah'ı sever, Allah da onları severâ (Maide, 54). Åimdi de insanı mükemmelliÄe ulaÅtırmayı amaçlayan İslam (Allah'a yönelme ve teslim olma) dininin özelliklerine bakalım;
Gerçek Dinin Özellikleri
1. Din İlahi Bir Konumdur
İslam dini insan doÄasının (fıtratının) dinidir. İslam dini mutlak mükemmelliÄi, yüceliÄi ve güzelliÄi temsil eden Yaratıcıya baÄlanarak yönelme iÅidir. Bu noktada İslam dini tüm yaratılanları, mükemmelliÄi temsil eden Allah'a baÄlar. İnsanı ezeli ve ebedi olan Allah'a baÄlayarak ona ebediliÄin kapısını açar. Onu İlahi rahmetin, keremin, sevginin yeryüzündeki aynası olarak tanımlar; âEn sevdiÄiniz Åeyi vermedikçe imana ulaÅamazsınızâ (Ali İmran, 92)
İnsanı gerçeÄe ulaÅtıran dinin koyucusu Allah'tır. Hiçbir elçi duyurduÄu dinin kurucusu deÄildir. Bu yüzden din, kendisini anlatan elçinin adına izafe edilemez...
2. Din Akıl Sahiplerine Seslenir
İslamın muhatabı akıl sahibi varlıklardır. Bu noktada akılcı olmak ile akıllı olmayı birbirine karıÅtırmamak gerekir. Akıl sınırlı, sonlu, zamana baÄımlı olarak olayları ve kavramları algılar; sınırsız, sonsuz ve zamana baÄlı olmayan olay ve kavramlar aklın kavrayıŠsınırlarının ötesindedir. Dinin bir kısım gerçekleri, aklın kavrayıŠsınırları içindeyken bir kısmı dıÅında kalır. Bunlar insanın baÅka bir kavrama yeteneÄini içerek kalp/gönül (sezgisel kavrayıŠyeteneÄi) tarafından algılanır.
Akıl üstü olmakla, aklı merkezi bir rol sahibi görmek nasıl baÄdaÅır? Yanıt açıktır; bir gücün sınırlarını belirlemek ve o gücü bu sınırlar içinde tutmak onu inkar etmek deÄil, evrensel iÅlevini daha iyi yapmaya itmektir. Çünkü bir Åeyin gücünü inkar kadar ona taÅıyamayacaÄı yükler yüklemek de olumsuz sonuç doÄurur. Bu evrensel bir yasadır. Kuran'ın deyimiyle; âAllah hiçbir kiÅiye taÅıyamayacaÄı yükü yüklemezâ (Bakara, 286)
İslam bir din olarak akıl sahiplerini muhatap alarak akla en büyük deÄeri verirken, ona kavrayamayacaÄı Åeyi yüklemez. KaynaÄı bakımından vahye dayalı olan İslam bu nedenle akıl ile asla çeliÅme ve çatıÅmaya girmez. Zaten aklın da dinin de sahibi tek ve aynı kudrettir. O kudretin elindeki iki varlık arasında asla çeliÅki yoktur; âRahman olan Allah'ın yaratıÅında ve yarattıklarında çeliÅme ve uyuÅmazlık göremezsinâ (Mülk Suresi, 3)
Akıl ile vahyin çeliÅir gibi görünmesine insanın inadı ve aceleciliÄi sebep olur. Yani bu noktada sebep, insanın sabırsızlıÄıdır. Bizler öznel dürtülerle yanlıŠdeÄerlendirmelerle acele ederek vahyin ortaya koyduÄu kuralları hemen anlamak istiyoruz. Çünkü aklın anlamak, peÅinde olduÄu Åeyi derhal açıklamak ve sebeplere baÄlanmak gibi temel bir tavrı vardır. İlahi vahiy bazı noktalarda öyle Åeylere deÄinir ki, bunlar ancak zamanla anlaÅılabilir. Akıl iÅte bu bakımdan en büyük maharetini; vahye teslim olması gereken yerde durmakla gösterecektir.
Aklın vahiy önündeki teslimiyetinin aksiyona dönüÅmesine ibadet diyoruz. Bu kabul ve teslimiyet aklın mahkumiyeti deÄil, sınırları içinde ve acele etmeden iÅ görmesidir. Kuran, aklın iÅ görmesini yüceltmekle kalmaz ayrıca emreder. Bunun yanında Kuran, ilk ayetlerden itibaren gaybe inanmayı gerekli görür.
Gayb ne demektir? Gayb, vahiy tarafından tespit edilen ve duyu organlarıyla algılanamayan sırlardır. Bu sırlar, insanoÄlunun önüne vahiy ile açılıyor ve insan bunlara inanmaya çaÄrılıyor. Zaten duyu organlarımızın sınırlılıÄı bize gaybın olduÄunu açıkça göstermektedir. Bu noktada bir insanın gaybe inanmaması ve bunları akılla çeliÅir görmesi âbenim duyu organlarım her Åeyi algılıyorâ demek kadar yanlıÅtır...
Buradan Åunu anlıyoruz ki, zamana baÄlılık kaydını dikkate almadan vahyin verilerini anında kavramak ve onlara akıldan onay çıkarmak endiÅesi bizi çıkmazlara sokmaktadır. İnsanoÄlunun bu hatası bir kenara bırakıldıÄında akıl ile vahyin çatıÅma ve çeliÅmesi sözkonusu olmaz.
3. Dinde Serbest Seçim (İnanç ÖzgürlüÄü) Esastır
Allah ile insan arasında hayatın tümünü dolduracak geniÅlikte ve süreklilikte olan din iliÅkisi, hürriyeti gerekli kılmaktadır. İnanç hürriyetinin olmadıÄı yerde dinden söz edilemez. Burada kastettiÄimiz hürriyet hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın kulun davranıÅlarını içten bir istekle sergilemesi anlamında bir serbest seçim ve karar vermedir.
Dinin gönderiliÅinde maksat Åatibi'nin ifadesiyle âİnsanı zorunlu kulluktan serbest seçime dayalı kulluÄa yükseltmektirâ Bunun dayandıÄı yaratılıŠyasası Kuran'da Åöyle belirtilmiÅtir; âDinde zorlama yokturâ (Bakara, 256)
4. Din İnsanı Mutlak GüzelliÄe, BarıÅa ve Hayra İletir
Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzenin de çeÅitli yasaları vardır. Bize göre bu yaradılıŠdüzenine uymak, insanı mutlak güzelliÄe, mükemmelliÄe iletir.
İslam dini mutlak hayra, güzelliÄe, mükemmelliÄe çaÄırma ve iletme konusunda insanların farklı görüÅlerine deÄil, genel ve deÄiÅmez fıtrat (insan ve evrenin yaradılıÅ) yasalarına öncelik tanır.
İnsanın, iletildiÄi mutlak hayrı her zaman kendi aklıyla açıklıÄa kavuÅturmasını beklemek, insanın geliÅimini aksatan ve sonuçta bizzat insanın baÅına bela olan bir tutumdur. Tarih boyunca nice felsefe ve ideolojilerin insanları ne hale getirdiÄii açıktır.
Unutmamak gerekir ki din sadece hayra çaÄıran bir kurum deÄil aynı zamanda ileten bir kurumdur. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam bilginleri bu korumayı beÅ bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma...
Din Afyon Mudur?
"Din afyon mudur?â sorusuna verilecek doÄru yanıt âEvet afyondurâ ya da âHayır afyon deÄildirâ demek olamaz. Bu soruya önce âsiz hangi dinden sözediyorsunuz?â diyerek ilk âyanıtıâ vermek gerekir. Marksâın dediÄi gibi evet bazı dinler afyondur. Ama hangileri? İÅte Marksâın soramadıÄı bu soru onun çeliÅkisidir.
Kuran birçok ayette dini; çıkarları hesabına kullanan, deÄiÅtiren, ekleme ve çıkarma yapanlara dikkatimizi çekmektedir. Kuranâda hak dine karÅı çıkanlar üç sınıfa ayrılmıÅtır:
a) Kendilerini Allahâın yerine koyarak hüküm koyan veya onları saptıran din bilginleri...
b) Hak dinden dolayı çıkarlarını kaybeden, sömürü çarkları bozulan sermaye sahipleri (Marksâın kulakları çınlasın)...
c) Hak dinin geliÅiyle iktidarları yıkılan (veya yıkılacak olan) iktidar sahipleri...
Åimdi insafla soralım;
İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar saÄlayanları uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din (İslam) afyon olabilir mi?
Böyle bir dine afyon diyenin ya aklı ve vicdanı yoktur ya da afyonla uyuÅmuÅtur... Yahut kendi yaptıÄı yeni bir din ile insanları uyuÅturmak istemiÅtir.
Evet soruyoruz:
İnsanları köleleÅtiren Mekke aristokrasisine baÅkaldırmayı emreden din mi afyondur? Köle olan Bilalâe efendisine! baÅkaldırma bilinci veren din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, âBir elime ayı, bir elime güneÅi verseniz de ben bu dinden vazgeçmemâ diyen Peygamberâin getirdiÄi din mi afyondur?
Kızını öldüren müÅrik Ömerâden, adaletin zamanlar üstü örneÄi olan Hz.Ömerâi çıkaran din mi afyondur?
Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlıÄını feda eden, kadınlık timsali Hz.Haticeâyi Åekillendiren din mi afyondur?
15-20 yılda İranâı, Bizansâı, Afrikaâyı sarsan ve fetheden insanları yetiÅtiren din mi afyondur?
Okuma-yazma öÄretmeleri karÅılıÄında savaÅ esirlerini serbest bırakan bir din mi afyondur?...(Din Bu 1, 2 ve 3âe Cevap, Bahaettin SaÄlam-İsmail Acarkan, Kavram Yayınları)
Kötülük İçin Kullanılan Kötü Müdür?
KiÅilerin kötülük aracı olarak kullanamayacaÄı hiçbir varlık yoktur; dolayısı ile düz bir mantıkla âÅu kötüye kullanılıyor, öyleyse kötüdür, ortadan kaldırılmalıdırâ demek son derece yanlıÅtır, böyle bir anlayıÅla bütün varlıÄı yoketmemiz gerekir!.. Bir örnekle konuyu açalım; bıçak, ekmek kesmek yerine adam kesmek için kullanılırsa suç o bıçakta mı olur?..
Din de böyledir; o, insanlar için, insanların iyiliÄi içindir ve suç onu kötüye kullananlardadır!.. Bu farkı farketmeyenler veya farketmek istemeyenler akıllarını kötüye kullananlardır, öyleyse bu mantıkla - ki inançsızların sıkça yaptıÄı üzere mantık da kötüye kullanılabilir! - akıllarını da bir tarafa atsınlar, artık ona ihtiyaç yok!.. Gerçek Åudur ki; din güneÅine tavır almak, ıÅık ve aydınlıkla savaÅmak, karanlıÄa gömülmek demektir!..
İnanç YaratılıÅtandır
Beynimizin saÄ yarım küresinde inanç merkezimiz vardır, demek ki beynimiz inanmaya ayarlanmıÅtır, ne mutlu saÄduyulu olanlara!.. Göz görmek için, kulak duymak için, deri dokunmak için, dil tatmak için, burun koklamak için, gönül sezmek için, beyin düÅünmek için olduÄu gibi inanç merkezi de inanmak içindir!.. Önemli olan bakıp da görmek misali doÄru inancı yakalayabilmektir!.. Ve bu yüzdendir ki ilk insandan beri inanç hep varolagelmiÅtir, bundan sonra da böyle olacaktır... Bütün bu gerçeklere karÅın din eÄitimini engellemeye çalıÅan düÅünce yoksunu kiÅiler bulunmaktadır; ne kadar yanlıŠbir tutum, yazık, çok yazık!..
Evet, yaratılıÅı ve yaratılmıÅlıÄı karÅısında insana düÅen görev Yaratıcısına yönelmektir; her an sayısız nimetlerini bizlere sunan bu yüce varlıÄı görememek, ve sorumluluÄunun bilincinde olamamak hiçbir insana yakıÅmaz... Bu durum apaçık bir gerçek olmakla birlikte, kendileri Yaratıcılarına yönelmeyen ve baÅkalarını da Oâna yönelmekten alıkoyanlar vardır...
Bunlar, insanların bir inanç sahibi olmaları durumunda yaÅayıÅlarını bu inanca göre düzenleyeceklerini çok iyi bildiklerinden kendi yanlıŠdüÅüncelerini ve düzenlerini egemen kılabilmek için deÄiÅik yollara baÅvurmaktadırlar... Yaratıcısını Allah bilenin Oâna yönelmesinden daha doÄal bir davranıŠolamaz; bunu yapan kiÅi yalnızca Allahâa karÅı sorumlu olduÄunun bilincine varacaÄından dindıÅı güçlerin kendi düzenlerini yutturma çabalarına kanmayacaktır...
Gerçekten de eÄer insan burada aklını baÅına almazsa ahirette en büyük düÅman olarak göreceÄi bu kiÅileri Åöyle suçlayacaktır; «Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara: âHayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allahâı inkar etmemizi, Oâna ortaklar koÅmamızı emrediyordunuzâ derler.» Sebe, 34/33
VarlıÄın Dili
Varlık binbir diliyle sana sesleniyor; beni bir Yaratan var... Ben nasıl belli bir yörüngede düzenli ve uyumlu bir biçimde dönüyorsam sen de bir elçinin önderliÄinde, diÄerleriyle birlik olarak yürü, içindeki sonsuzluÄa kavuÅ!.. TopraÄın diriliÅini görerek, öldükten sonra diriliÅten kuÅku duyma!.. Varlıktaki düzene, uyuma, güzelliÄe, sevgiye.. bakarak Yaratıcını tanı; çiçeklerin güneÅe, ırmakların denize yönelmesi gibi sen de Oâna yönelerek mutluluÄa ulaÅ!.. DüÅünürsen bunun zor olmadıÄını kavrarsın, sorun sende!..
Kuran-ı Kerim Oânun sözlü/yazılı belgesidir, varlıÄın bir özetidir; oysa sözsüz/yazısız belgeleri herkese açıktır... Sorun, bakıp da göremeyenlerde, iÅitip de duyamayanlarda; evet, eksiklik yalnızca onlarda!.. Her varlık bir çaÄrıdır, önemli olan bu eÅsiz çaÄrıya uyabilmektir... DüÅünmesini biliyorsan; âherÅey bana seni hatırlatıyorâ diyebilirsin, yeter ki bir insan olarak düÅünebilmeyi öÄren!.. Pencereye bakmak ile pencereden bakmak çok farklı; sen dıÅarıyı da gör, varlıÄın arkasındaki o büyük gerçeÄe ulaÅ...
âKuranâı Hz.Muhammed YazmıÅtırâ Diyorlar?
EÄer Kuran-ı Kerimâi Hz.Muhammedâin kendisi yazmıÅsa dünyanın gelmiÅ, geçmiÅ ve gelecek en büyük bilimadamı, düÅünürü, tarihçisi, edebiyatçısı, sosyologu, sualtı araÅtırmacısı, gezgini, hakimi, öÄretmeni, askeri, yazarı.. ve astronomudur... Bütün bu özelliklerin - hem de bilgiden uzak bir toplumda yaÅayıp, eÄitim almamıŠve de okuma-yazma bilmeyen - bir insanda toplanması düÅünülemez, böyle bir durum olanaksızdır, dolayısı ile Kuran-ı Kerimâin yazarı Muhammed'ül Emin deÄil, Onun da açık bir biçimde bildirdiÄi üzere yüceler yücesi olan Allahâtır; bu apaçık gerçeÄe karÅı çıkanların ise geçerli hiçbir nedenleri yoktur ve olamaz... âCahiliyye devrinde, yetimdeki edeb ve ümmideki ilim, mucize olarak sana kafidirâ sözü gerçeÄi arayanlar için ne güzel bir ölçüdür...
Gerçek Afyon Nedir?
Din, âtutulan yolâ demektir; bu anlamda bütün düzenler birer dindir... Marksâın kastı Tanrısal olduÄu söylenen dinlerdi ancak bunlar da ikiye ayrılır; birincisi Hak Din olan İslam, ikincisi bozulmuÅ, deÄiÅtirilmiÅ, özünden koparılmıÅ, kuruntulara dönüÅtürülmüÅ diÄer kalıntılar; Marks ve yoldaÅları iÅte bu farkı ayırt edemiyorlar!..
Bir de kiÅilerin kendi uydurdukları ideolojiler vardır ki bunlar da din kavramına dahil olup moda gibi sürekli deÄiÅirler!.. Temelde kula (yaratılmıÅa) kulluÄa dayandıklarından sömürüyü önleyemezler, ancak biçimini deÄiÅtirebilirler, dolayısı ile gerçekte uyuÅturucu olan bunlardır... Hak Din olan İslamâa gelince;
Acaba sömürüye baÅkaldırmayı emreden, düÅünce ufkunu sonsuza ulaÅtıran, adaletin gerçekleÅtirilmesinden yana olan, insanın bütün maddi ve manevi zincirlerinden kurtulmasını isteyen, maneviyatı yok saymayan, görünmeyeni düÅünce dünyamıza sokan, sınırlı algılarımızın ötesini gösteren bir din nasıl afyon olabilir?..
Demek ki dinlerin âuyuÅturucuâ olarak nitelendirilebilmeleri âHakâ olup olmamalarına baÄlıdır, Marks âTanrıâya kinim var, bütün dinler afyondurâ demekle hem kendini, hem de izleyicilerini uyuÅturmuÅtur!..
Gerçek deÄiÅmez ve onun aydınlıÄı hiç kimseyi uyuÅturmaz!.. âSu uyuÅturucudur, onun yerine içki içinâ diyen yanlıŠyapmaktadır; hiç, tatlı su ile deniz suyu bir olabilir mi?! Evet, kiÅiyi özünden koparan yaklaÅımlardan daha büyük uyuÅturucu bulunabilir mi?..
Bireyi ve toplumu bütün yönleriyle tanımadan onların yaÅamını belirlemeye kalkmak olacak iÅ deÄildir!.. Kim yaratıkları, Yaratıcıâdan daha iyi bildiÄini savunabilir? Böyle birisi -ki var böyleleri!- kendi tanrılıÄını ilan ediyor demektir, dini de kendi ideolojisi!.
Sosyalizm Hakkında Neler DüÅünüyorsunuz?
İnsan kendi kendisini yaratmıŠdeÄildir; o hem bir sermayedir, hem de bir üretim aracı... EÄer bu ikisinin bir araya gelmesi olumsuz bir sonuç ortaya koyuyorsa sosyalizm ve benzeri düzenlerin varlıÄı anlamsızdır; çünkü, bu doÄal durumu deÄiÅtiremez, insana savaÅ açamaz... Yok olumlu bir sonuç ortaya koyuyorsa, yine varlıkları anlamsızdır; çünkü, bu durumu deÄiÅtirmeye ve bozmaya çalıÅmakla gerçeklerle çatıÅmaktadırlar...
Yapılması gereken insanı doÄru deÄerlendirerek ona göre çözümler üretmektir; çözüm hastalanan organı kesmek deÄil tedavi etmektedir, evrende hiçbir Åey gereksiz deÄildir... Ayrıca sermayenin sahibine hakkının verilmesi aklın ve insanlıÄın gereÄidir; dolayısı ile insan kulluk borcunu yerine getirmelidir... Ayrıca o âBenim elim, benim ayaÄım, benim malım...â der; demek ki mülkiyet, sahiplenme duygusu doÄasında vardır...
Burada da yapılması gereken insana savaÅ açmak deÄil onu güzele, doÄruya iletmek ve yanlıÅtan uzak tutmaktır ki, din de bunu yapar... Sermaye ve sermaye sahibi yok edilmek yerine olumlu duruma getirilmeli, varsa olumsuz yönleri ortadan kaldırılmalıdır! Öte yandan kapitalizm bireyi ve sermayeyi tanrılaÅtırarak baÅkalarını olabildiÄince sömürme taraftarı olduÄundan apayrı bir zulüm düzenidir... GörüleceÄi üzere sosyalizm gibi düzenler insanın en temel özelliklerini ve niteliklerini bile göz önünde bulunduramayarak insana savaÅ açmaktadırlar...
Bunu ise âinsanın mutluluÄu, dünya cennetiâ adına yapmaktadırlar, bu açıdan gerçek âafyonâ olan hiç kuÅkusuz ki onlardır!.. Kimileri kendi kısır ve gerçeklerden uzak öÄretilerine -diÄerlerini ütopik (hayalci) olmakla suçlayarak- bilimsel sosyalizm deseler de hepsi ütopik!.. Kaldı ki, maneviyatı yadsıyan hiçbir öÄreti insanlıÄın sorunlarına çözüm getiremez...
Sömürü Sömürüdür!
âSömürülen deÄerler ortadan kaldırılırsa sömürü de ortadan kalkarâ düÅüncesini taÅıyanlar, hastalıÄa çözüm bulmak yerine hastayı öldürmeyi yeÄleyenlerdir!.. Oysa sorun kiÅilerde deÄil hastalıktadır; benzer biçimde, deÄerlerde deÄil, deÄerleri yanlıŠkullananlardadır!.. Kaldı ki sömürülemeyecek hiçbir varlıÄın bulunmadıÄı yukarıda belirtildi... Sömürüyü önlemek adına yeni bir sömürü düzeni kurmak, acıdan baÅka ne getirir ki?..
Evet, böylesi uyuÅturucunun yeni bir türü, bir baÅka put!.. Cemil Meriçâin deyiÅiyle; âputları kırılan göçmen çocuÄu yeni bir put bulmuÅtur; sosyalizmâ!.. İlkinde (kapitalizm) birileri diÄerlerini sömürüyor, ikincisinde (komünizm) diÄerleri birilerini; fark yok!.. Oysa âbütün karanlıklar aynı siyahtan dokunmuÅturâ ve İslam dini, putların gölgesinde ezilen bireyleri kurtuluÅa, aydınlıÄa, barıÅa götüren ıÅık olma özelliÄini sürdürmektedir...
ÇatıÅma; gerçeÄin savunucuları ile gerçekdıÅı kuruntuların yandaÅları arasında süregelmiÅtir, elçiler kiÅileri bütün kısıtlayıcı baÄlardan kurtararak gerçek özgürlük olan bir tek Allahâa kulluÄa çaÄırmıÅlardır... İnançsızların iÅi gücü yeni yeni putlar ortaya koymakken, elçilerin iÅi bu putları kırmak olmuÅtur... KiÅileri alçaklıktan kurtarıp yücelttikleri gibi, bütün dönemler için bunun yolunu da göstermiÅlerdir... Allahâa ortak koÅan, o ortak koÅtuÄuna kul olur, sonuçta kulluktan kaçıŠdüÅünülemez...
Gerçek özgürlük, gerçek Tanrıâya, kulluk edilmeye deÄer olana kulluk etmekle elde edilebilir; bir yolun kurallarına uymamak özgürlük deÄil, tersine özgürlüÄünü kısıtlamaktır, kendini uçurumdan atarak âuçuyorumâ demek gibi!.. Ne yazık ki birçok kimse bu gerçeÄi anlamak istemiyor... İslam Dini; kula kulluÄa baÅkaldırıÅın yoludur, oysa diÄer düzenler temelde kula kulluÄa dayanıyor; insanlıÄı öldüren, özünden koparan da budur...
Özgürlük Ne Demektir?
Özgürlük kavramı yanlıŠbiliniyor, özgürlük bütünüyle kayıtsızlık deÄil, uyulması gereken kurallara uyarak kendi sınırlarını aÅmamak demektir; yoldan çıkıp da uçuruma yuvarlanan bir arabanın özgürlüÄünden sözedilemez!.. Öyleyse bireyin kendi özgürlüÄü için sınırlarını bilmesi ve bunlara uyması gerekir; bu sınırları ise hiç kuÅkusuz ki en iyi bireyi yaratan bilir... Sınırsız özgürlük var mıdır veya olası mıdır? Hayır, yoksa herkes her istediÄini yapabilirdi...
(İnsan aciz bir varlıktır, bu onu küçümsemek deÄil, gerçeÄi dile getirmektir; dolayısı ile hiçbir insanın kendini büyük görmeye ve diÄerlerini küçümsemeye hakkı yoktur, insan en baÅta diÄer insanlara muhtaçtır, yaÅamındaki birçok olguda diÄer insanların emeÄi sözkonusudur, dolayısı ile onlara da saygı göstermek gerekir, yine insan aciz/muhtaç deÄilse neden yiyor, içiyor, tuvalete gidiyor? vs. İÅte bu apaçık gerçekleri gözardı etmemek gerek...)
Oysa insanın da -belirli esneklikler olmakla birlikte- doÄa yasalarına baÄımlı olduÄunu görüyoruz, kendi bedeni üzerinde bile mutlak hakimiyeti yok, birçok davranıÅını istemdıÅı yapıyor; istekli yaptıÄı davranıÅlarının itici gücü ise bilinci ve iradesi... Peki bunlar ona neden verildi? KuÅkusuz sorumluluÄunun bilincinde olması ve bunun gereÄini yapabilmesi için, yoksa taÅkınlık etmesi için deÄil!..
Sınırsız özgürlüÄün yokluÄu ve olanaksızlıÄı bilindiÄine göre, bizim özgürlük sınırlarımızı kim veya ne belirleyecek? Biz mi, bizi yaratan mı? Bu soruya âbizâ diye yanıt verenler âbiziâ bütünüyle tanıdıklarını söyleyebilmelidirler, yoksa özgürlük adına kiÅileri esarete sürüklemeleri çok büyük bir olasılıktır ki, yaÅanan da budur...
İnsanı, insanın kendisi de içinde, Tanrıâdan daha iyi tanıyan olamaz, dolayısı ile onun sınırlarını da en iyi Tanrı bilir ve belirler, koyduÄu sınırlar insanın özgürlüÄü ve yaratılıŠamacını gerçekleÅtirmesi içindir... Oânun belirlediÄi yolun dıÅına çıkan, özgürlüÄünden ödün veriyor demektir; evet, yörüngesinden ayrılan dünya ölüdür!..
Yazı yazarken belirli kurallara baÄımlı kalırız, neden? Güzeli elde etmek için... Demek ki kuralsızlık çirkinlik doÄuruyor... Bu durum birey ve toplum için de geçerlidir, kendi baÅına bir insan gerçeÄe ulaÅamayacaÄı gibi -çünkü algıları sınırlıdır ve sorularının yanıtını verebilecek yeterlilikte deÄildir- toplum olarak da böyledir; kimse kendi baÅına buyruk olamaz, böyle bir durum karmaÅa ve çatıÅma doÄurur... Demek ki bireyin tek baÅına yaÅayabilmesi için belirli kurallara uyması gerektiÄi gibi toplumsal yaÅamda da yine belirli kurallara uyulmalıdır...
Bu kurallar ise tarafsız, adalete uygun, tutarlı, sonuç getirici, düzeni saÄlayıcı olmalıdırlar, bunu ise göreceli insan aklı ve vicdanı ortaya koyamaz; tarih bu gerçeÄin tanıklıÄıyla doludur... Öyleyse yöneliÅ insanlık için olan dinlere doÄru olmalıdır, maddeci kör felsefelere deÄil!..
Evet, çok farklı dinler bulunmakla birlikte bunların birçok ortak noktası vardır... Din insanın çözüm aradıÄı hayat, varlık, gelecek, ölüm gibi sorulara çözüm getirdiÄi gibi, kiÅinin Yaratıcısı ve diÄer insanlarla olan iliÅkilerini de düzenler, böylece ona iki dünyada da mutluluk yolunu gösterir...
Dini inkar etmek insanlıÄı inkar etmektir; hiçbir toplum yoktur ki dinsiz bulunabilsin!.. Hatta dine ve Tanrıâya inanmayan kiÅilerin bile bambaÅka âinançâları bulunmaktadır, demek ki inanç yaratılıÅtandır ve bu yöneliÅin de doÄru olarak karÅılanması gerekir... Kaldı ki bütün düzenler âdinâ kavramının içinde deÄerlendirilebilir... HaksızlıÄa baÅ kaldırmayı emreden bir dinden ise haksızlık yapması beklenemez...
Çözüm ne dini ortadan kaldırmak, ne de vicdanlara hapsetmektir; tersine ondan en geniÅ ölçüde yararlanılmalıdır, çünkü gönderiliÅ amacı budur... Din ise, Hak Din olmalıdır yoksa diÄer dinlerin; bozulmuÅ, deÄiÅtirilmiÅ, uydurulmuÅ dinlerin çözüm sunabilmesi ve baÅarıya ulaÅtırabilmesi mümkün deÄildir, mutlaka bazı noktalarda eksiklikler taÅıyacaktır... Hak Dinâdir ki bütün sorunlara çözüm bulur ve baÅarıya ulaÅtırır; bu yüzdendir ki sömürü düzenini sürdürmek isteyenler genelde dine deÄil (ki bu onların kendi inanç dizgesi, yaÅam biçimi veya ideolojileri olabilir) Hak Dinâe karÅıdırlar çünkü Hak Din sömürüyü yoketmek içindir, insanların birbirleriyle ve diÄer varlıklarla olan iliÅkisini adalete oturtarak zulmü önlemek içindir... Evet, Firavun ve Ebu Cehil gibiler dine deÄil Hak Dinâe (İslam) karÅıydılar, tıpkı günümüzdekiler gibi!..
Dinin bazı sınırlamalar getirmesi -ki bunlar her düzende vardır!- kiÅiyi devre dıÅı bırakmak için deÄil, yaÅamına güzellik katmak, sonsuz mutluluÄa ulaÅtırmak, düÅebileceÄi sıkıntı ve bunalımlardan kurtarmak içindir... AnlaÅılacaÄı üzere din insan içindir, insan olduÄu için din vardır... Din böyleyken, din adına kötülükler sergileniyorsa burada sorun dinden kaynaklanmıyordur veya gerçek din özünden uzaklaÅtırılmıÅtır...
DiÄer varlıklar ne yapacaklarını çok iyi bilirler; onlara öÄretilmiÅtir... Oysa biz bunları sonradan öÄreniriz, kendi baÅımıza doÄruyu bulamayız; bakıÅaçılarımız, yaklaÅımlarımız, algılarımız, düÅüncelerimiz, ölçülerimiz sınırlıdır, üstelik iÅimize gelene uymak, hoÅumuza gideni yapmak isteriz... Demek ki bize doÄrunun ölçüsü gerekmektedir, varlıÄımızın anlamı, yaÅamımızın düzeni, geleceÄimiz bildirilmelidir ki bir deÄerimiz olsun... Bu konuda bir ölçünün gerekliliÄini hiç kimse yadsıyamaz, öyleyse böyle bir ölçüden yüz çevirmek veya anlamsız bulmak neden? Bence gerçekte anlamsız olan, böyle bir davranıÅtır; açıkçası, insanla birlikte var olan dini yadsımak!.. HayvanlaÅtıran, ilkelleÅtiren, basitleÅtiren bir hürriyetin -isteklerine köle olma!- ne önemi vardır? İnsana özgürlük alçalsın diye deÄil yücelsin diye verilmiÅtir!..
Meyvesi çamura düÅtü diye aÄaca kızılmaz!
Kimi inananların yanlıÅlarına ve yaptıkları kötülüklere bakılarak onların inançlarını karalama gülünçlüÄü sergilenmektedir, oysa yanlıŠolan kiÅilerin inancı deÄil, inancına aykırı davranıÅlarıdır; dolayısı ile bunlara dayanılarak İslam Dini suçlanamaz!.. Bunca trafik kazasına raÄmen trafiÄi veya trafik kurallarını suçlayan tek bir kiÅi var mıdır acaba?!
Bir müslümanın içki içmesi, kumar oynaması, faiz alması vb onun bu yaptıklarının İslamâda bulunduÄunu mu gösterir? Tersine bunlar birer günahtır; günahkar bir kiÅinin yaptıkları nasıl o kiÅinin dinine yüklenebilir? ÇocuÄuna âçiçeÄi sulaâ diyen birisinin çocuÄu, gidip de o çiçeÄi yolarsa suç o kiÅide mi olur? Bundan daha büyük beyinsizlik olabilir mi?..
âSözde müslümanâ adam öldürüyormuÅ, öldürmemeli, zulmediyormuÅ, etmemeli, yalan söylüyormuÅ, söylememeli, dolandırıcılık yapıyormuÅ, yapmamalı; bu böyle uzar gider!.. Evet, bu farkın çok iyi bilinerek, kavranarak ve de anlaÅılarak günahkarların günahlarının dinlerine yüklenmesi saçmalıÄına derhal bir son verilmelidir; anlayıÅsız olanlarla veya anlamak istemeyenlerle ise hiçbir iÅimiz yok!..
Din, yanlıÅlıklar için bunları yapın mı diyor, yapmayın mı diyor? Hiç kuÅkusuz ki âyapmayınâ dediÄine göre, dinin kendisi nasıl suçlanabilir? Evet, bir düzen yanlıÅı öÄütlemedikçe o düzen baÄlılarının yanlıÅlarından uzaktır; bundan daha açık bir gerçek olabilir mi?..
Öyleyse gerçekçi düÅünerek hiç kimsenin aldatmacasına kanmamak gerekiyor; bu durum ortada iken kimileri inanılmaz çarpıtmalara yer vermekte, yüzsüzlüÄün en son örneklerini sergileyebilmektedir, bunlara karÅı uyanık olmak gerek!.. Ak olana kara diyebilecek kadar aymaz yaratıklar bunlar!..
Sonuç olarak Åunu söylemeliyim; bütün müslümanlar dünyayı yakıp yıksalar bile, evet, her türlü yanlıÅı yapsalar bile, bu, onların inançlarını baÄlamaz!.. İyi okuyunuz; baÄ-la-maz!.. Suç suçu iÅleyendedir... Kurallara uymayan, hem kendine hem de baÅkalarına zarar veriyor diye hiç o kurallara kızılır mı?! Din kuralları da yanlıÅları önlemek içindir, yanlıÅlara neden olmak için deÄil...
Kaldı ki İslamâın yaÅanmadıÄı, kurallarının uygulanmadıÄı bir ülkeye âİslam Ülkesiâ denemez; ya hepsini alacaksın ve uygulayacaksın ya da hiçbirini!..âKitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?â ayetinin kapsamına girmemek gerek!..
DüÅünce Pınarı
âHerkesin istediÄini yapabileceÄi bir yerde, hiç kimse istediÄini yapamazâ Roosevelt
âEn büyük bilgelik, kendine egemen olabilmektirâ Euripides
âBatıl inançlar zayıf kafaların dinidirâ Burke
âNefistir seni yolda koyan, yolda kalır nefse uyanâ Yunus
âMühim olan kainatın nasıl deÄil, niçin yaratıldıÄıdırâ Hüseyin Demirkan
âİnsanı tanımak bütün baÅarıların temelidirâ Chaplin
âSiz insan aklına kızıyorsunuz; çünkü o, ipliÄinizi pazara çıkarıyor!â Victor Hugo
âİnsanı hayata hazırlamayan ve iÅe yaramayan bilgi, sahibini altında ezen bir yük gibidirâ Devery
âİki türlü hürriyet vardır: yalancı hürriyet, bir insan istediÄi herÅeyi yapabilir; ve gerçek hürriyet, bir insan ancak yapması gerekeni yaparâ Kingsley
âİnsan ne için yaÅıyorsa onun büyüklüÄü ve önemi kadar yükselirâ Walpoole
âDin, Tanrıâyla insanlara karÅı duyulan sevgiden baÅka birÅey deÄildirâ W. Penn
âİman insana, kendinden baÅkasını da sevmeyi öÄretirâ Ali Suad
âMutlu olmak istiyorsak, hayatın cisimde deÄil, ruhta olduÄuna inanmalıyızâ Tolstoy
âNefsinden feragat etmeyen, gerçek hürriyete kavuÅamazâ A.J. Cronin
âAncak insanların enerjisini, bilgisini ve faziletini çoÄaltan bir hürriyete malik olursak o zaman öÄünebilirizâ Choning
âHür olmadıkları halde, kendilerini hür sananlar kadar hiç kimse esir olamazâ Goethe
âHepsi de Avrupaâlı olan izmâler idrakimize giydirilen deli gömlekleridirâ Cemil Meriç
âİslamâa davet hayattan uzaklaÅmaya deÄil, hayatı yaÅanır hale getirme davetidirâ Ahmed Selim
âDoÄru yoldan gidenler ÅaÅırmazlarâ Goethe
âYalanın dostu, gerçeÄin de düÅmanı çokturâ Emile De Girardin
âGerçekler bize deÄil, biz onlara uymalıyızâ İsmail Habib Sevük
âHakikatin ömrü sonsuzdurâ F.Herczeg
âHiçbir Åey insan kadar yükselemez ve onun kadar alçalamazâ Hölderlin
âKendi kendinin hakimi olmayan bir kimse hür deÄildirâ A. Calaudius
âDini reddeden maddeciler mutlaka bir baÅka Åeyi dinleÅtirmiÅlerdir. âTabiatâ dini, âtoplumâ dini, âinsanlıkâ dini, âakılâ dini, âilimâ dini, âteknolojiâ dini, âsanayileÅmeâ dini, âpozitivizmâ dini, âmarksizmâ dini... Saymakla bitmez. O boÅluk dolacak! Hakikisi ile dolduramamıÅsan sahtesiyle dolduracaksın!..â Ahmed Selim
âÅehvetini yenen kimse, meleklerden daha hayırlıdır çünkü; meleklerin aklı var, Åehveti yoktur... Åehvetine maÄlup olan kimse ise, hayvanlardan daha kötüdür çünkü; hayvanlarda Åehvet var, akıl yokturâ Vahb Bin Verd
âAllah'ın sınavı bizi bilmek için deÄil, bizi bize bildirmek içindir!â Tahir-ül Mevlevi
âMuhakkak ki felsefesiz, fensiz ve ilimsiz insan toplulukları bulunur fakat asla dinsiz bir toplum bulunmazâ Henri Bergson
âTek kelime ile İslam baÄımsızlıktır. Yine İslam, yeryüzünde beÅeriyetin gidiÅini kayıtlayan, iyilik yolunda devamlı ilerlemeden alıkoyan her türlü kayıtlardan kurtulmaktırâ Seyyid Kutub
âİslamiyeti gönderen Allah; aynı zamanda insanlardaki akılları yaratandır. Nasıl olur da Allah'ın yarattıÄı birÅey, Yaratan'dan daha mükemmelini ortaya koyabilir?â HekimoÄlu İsmail
âAllah'ın safındaki bir kiÅi çoÄunluk demektir...â W. Phillips
âİslamiyeti öyle diri yaÅa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin!â Sezai Karakoç
âYol kesenler, Kuran'ı okuyup öÄrenince yol gösterici oldular!..â Muhammed İkbal
âElçilere neden gerek duyuldu? Biz kendi yolumuzu bulabilirdik!â diyorsun; Ne diye vapura biniyorsun? Yüzerek geçsene karÅıya!.. NFK
âEn büyük dua İslam'ı yaÅamaktırâ Vehbi KarakaÅ
âYürüdüÄüm yolun bedeli âhayatımâ olmalı!â AyÅenur MenekÅe
âGençliÄin hedonist/ateist olmasına üzülmüyorlar da terörist olmayıÅına seviniyorlar! Yalnız patlayıcılar öldürmez; gürültüsüz anarÅinin öldürdüÄü ruhlar, bombaların yokettiÄi bedenlerden çoktur!..â S. ÅimÅek
âKuran okuyanını bırakmaz, okuyan Kuran'ı bırakmadıkçaâ Ahmed Åahin
âİki cihanın güneÅi olmasaydı; insanları aydınlatmaya yıldızlar yetmezdiâ Ali Suad
âİnanmak, dolu dolu yaÅamaktırâ Gürbüz Azak
âBen iyi ve güzel ahlakı tamamlamak için gönderildimâ Hz.Muhammed âsavâ
âÖmrün kısa ise; ebedi bir ömrün var merak etme, Fikrin sönük ise; Kuran'ın güneÅi altına gir...â Bediüzzaman
âHiçbir çaÄda insan bugün olduÄu kadar isteklerinin kölesi haline getirilmemiÅtirâ A.Özdenören
âKusur, müslümanlıkta deÄil, bizim müslümanlıÄımızdadırâ Muhammed İkbal
âHak'la olmak, emrine uymak demektirâ Abdülkadir Geylani
âDoÄan çocuklar, Tanrı'nın hala insanlardan umudunu kesmediÄini gösterirâ Tagore
Akıl ve Vicdan Üzerine
Akıl; bizim en deÄerli varlıÄımız, doÄruyu bulmadaki ölçümüz... Evet, akıl gerçeÄi bulmakta çok önemli bir etken; peki tek baÅına yeterli mi? Aklı gerçeÄi bulmada yeterli görenler her zaman için yanılmıÅlardır; bu da felsefenin bir çıkmazıdır... Aklı, aklı yaratanın önüne geçirdiÄimiz zaman gerçeÄi yitirmiÅ oluruz... Unutmayalım ki akıl kullanan deÄil kullanılandır, yani bir araçtır...
Evet, akıl, doÄru ile yanlıŠarasında seçim yapmamızı, neyin doÄru, neyin yanlıŠolduÄuna karar vermemizi, karÅılaÅtıÄımız sorunları çözmemizi saÄlayan yetimiz... Onsuz deÄerimiz oldukça düÅerdi... Aklın niteliÄini ve gerekliliÄini daha fazla açıklamaya gerek yok; bizim için önemli olan aklın tek baÅına yeterli olup olmamasıdır ki, konu içinde aklın özellikleri de ele alınacaktır...
Günümüzde deÄiÅik akılların ortaya koymuÅ olduÄu deÄiÅik görüÅler, deÄiÅik yöntemler, deÄiÅik düzenler vardır... Bunların bir bölümü diÄerini yalanlamakta, bir bölümü duygusal yaklaÅımlar nedeniyle gerçekten uzak kalmaktadır... Birisinin aklının âolumluâ dediÄine bir diÄeri âolumsuzâ diyebilmekte, birisine âakıllıcaâ gelen bir davranıÅ, diÄeri için âsaçmaâ olabilmektedir... Açıkçası akıl göreceli bir kavram olduu gibi, sunduÄu görüÅler de görecelidir...
Oysa doÄrunun, en iyinin peÅindeki birey kuÅkudan uzak olan, akıl, mantık, vicdan ve duyguya uygun deÄiÅmez doÄrunun, açıkçası kusursuzun, yetkin olanın peÅindedir... Bu noktada akıl bize kusursuza ulaÅmakta yol gösterici olabilir ancak o kusursuzu kendiliÄinden ortaya koyamaz... ÖrneÄin kendi alanını aÅan sorunlara çözüm getiremez...
Bu da bize, aklı tek belirleyici etken olarak düÅünmenin doÄru olmadıÄını gösterir... Bize gereken aklın da kabul edebileceÄi akılüstü bir düzendir; bu da ancak aklı yaratanca önümüze serilebilir, tersini düÅünenler ise aklı, aklı yaratanın önüne geçirmeye kalkarak yanlıŠyollara sapmaktadırlar...
Bir akıl, düÅünce iÅi olan ve insanın doÄruyu bulma çabası olarak nitelenen felsefe günümüze kadar çok deÄiÅik görüÅleri barındırmıÅtır, onlarca deÄiÅik görüÅ birbiriyle çatıÅıp durmuÅtur, varılan sonuçlar duygusallıktan uzak olmadıÄı ve yaÅamın gerçekleri bütünüyle kavranamadıÄı için baÅarıya ulaÅılamamıÅtır, kuÅkusuz ulaÅılamaz da... Ortaya atılan onca görüÅ zamanın ilerlemesiyle birlikte yokolmaya mahkum olmuÅtur...
Akıl gerçeÄi bulmada mantık, karÅılaÅtırma, düÅünme, olasılıkları deÄerlendirme, baÄıntılar kurma gibi yöntemleri kullanır... Bu kullanım sırasında yanlıŠyapması olasıdır... EÄer akıl bize hep gerçeÄi gösterseydi, Åimdiye dek ortaya âyetkinâ denebilecek onlarca düzenin konması gerekirdi... Oysa akıl, insanlıÄı, yetkin ve olgun bir düzene ulaÅtırabilmiÅ deÄildir; tersine o, yetkin olanı bozmakla meÅgul!..
âAklı olmayanın dini yokturâ buyurulmuÅtur; dinen kiÅinin sorumlu olabilmesi için aklının yeterli olması gerekmektedir; demek ki akıllılık sorumluluk nedenidir... Akıl bir baÄdır; nesneler arasında baÄlantı/iliÅki kurar... Kimileri onun bu niteliÄini kınayarak kendilerince akıllılık yaptıklarını sanırlar!.. Oysa bizim Türkçemizde de âuslu çocukâ derken usluluÄun ölçülü davranıŠsergilemek olduÄunu belirtiriz; demek ki akıllı olmak ölçülü olmayı gerektiriyor, belirli kurallara baÄımlı kılıyor...
Kimileri de dinin akla hiç önem vermediÄi gibi inanılmaz bir iftira ortaya atarlar; oysa din akla önem vermez deÄil, olsa olsa aklı vahyin önüne geçirmez... Bütün algılarımız gibi aklımız da sınırlıdır, dolayısı ile ondan sonsuzluk beklemek yanlıÅtır... Evet, akıl bize verilmiÅ önemli bir ölçüdür ama o da belli bir ölçüye vurulmak durumundadır ki, bu ölçü de vahiydir...
Dinin akıl sahiplerine seslendiÄini belirtmiÅtim; Kuranâda düÅünmeye, araÅtırmaya, akletmeye yönelik pek çok ayet vardır, öyle ki düÅünme ve akletmenin bütün biçimleri dile getirilmiÅtir... Böylesine apaçık bir gerçek ortada iken, dinin akla önem vermediÄini savunmak olabilecek en saçma yaklaÅımdır...
Dinin varlıÄı aklın önünü kesmez, tersine onun önünü açar; kendi alanında özgürce dolaÅmasını saÄlar, çözüm getiremeyeceÄi sorunlarla boÄuÅmaktan kurtarır, zaten aklı çözemeyeceÄi sorunlarla boÄuÅturmak, kendi alanının dıÅında kullanmak akıllılık deÄildir ki!.. Akıl bir oltadır; denizden alabileceÄi ise ancak birkaç balıktır, o da ne gelirse!..
Bize verilmiÅ olan bir diÄer önemli ölçü de vicdanımızdır; Allahâın varlıÄının dört temel kanıtından birisi olarak nitelenen bu özellik oldukça önemli... Aklın da üzerinde bir güç... Ancak o da akıl gibi tek baÅına yeterli deÄil... Bize göre vicdanlı olan bir davranıŠbir baÅkasına göre bütünüyle vicdansız olarak nitelenebilir... Demek ki, vicdan da göreceli bir kavramdır, biz ise yetkin olanın peÅindeyiz... Bununla birlikte; vicdan, bir iÅin doÄruluÄuna karar vermekte çok belirgin bir görev üstlenir, bu noktada aklın da önündedir...
ÖrneÄin akıl herhangi bir haksızlıÄı çeÅitli gerekçelerle mantıklı gösterse de vicdan bunu kabul etmez... Peki akıl ile vicdanın bazı durumlarda çatıÅmasının sebebi nedir? Yoksa onlar kullanan deÄil kullanılan olduklarından mı kullanana göre farklılık gösteriyorlar?.. Evet, vicdan doÄruyu seçmekte çok önemli ve belirleyici bir etkendir ancak tek baÅına yeterli deÄildir; tek baÅına aklı veya vicdanı yeterli görenler, akıllarını da, vicdanlarını da yeterince kullanamamakta, önyargılı ve duygusal davranmaktadırlar...
Akıl ve vicdan ıÅık deÄil gözdür; göz ise ne herÅeyi görebilir, ne de doÄru algılayabilir; vahiy ise bir ıÅıktır ve ıÅık herÅeyi aydınlatabilir... Özetlersek; âbütünüyle göreceli olan akıl ve vicdan tek baÅına gerçeÄi bize sunabilir miâ sorusunun yanıtı hiç kuÅkusuz ki âhayırâ olacaktır... Evet, denizin ortasında kalmıŠbirisi gördüÄü karaltıya doÄru yüzer; eÄer bir karaltı yoksa akıl doÄru yönü bulmakta tek baÅına yeterli olamaz... Aklın yetersiz kaldıÄı noktalarda ise aklı yaratanın gösterdiÄi yol kiÅileri doÄruya ulaÅtırır... Demek ki, akıl da felsefe de en doÄruyu, kusursuzu, deÄiÅmez gerçeÄi bize sunmakta tek baÅına yeterli deÄil...
Akıl Yeterli Mi?
Felsefe âinsan aklının gerçeÄi bulma çabasıâ olarak bilinir. Peki insan aklının gerçeÄin ölçüsü olduÄunu nereden biliyoruz? Eskilerin deyimi ile akıl, âkerameti kendinden menkulâ öyle bir Åeyh ki, hiçbir Åeye muhtaç olmadan gerçeÄi bulabileceÄi, bizzat kendi savından baÅka birÅey deÄildir. O ki, bu tür savlara mutlaka bir dayanak arar...
Åu halde, bütün akıl sahipleri aynı konuda birleÅseler verdikleri hükmün doÄruluÄu yine mutlak çerçeveye ulaÅamayacak, izafi planda=akıl planında kalmaya mahkum olacaktır. BirleÅmede eÄer böyle olursa, ya çeliÅkiye ne demeli? Binlerce filozof gelip geçmiÅ; hepsi de birbirinin yanlıÅını bulmakla övünmekte...
Hz.Ali'ye sormuÅlar: Akıl insanın neresinde? Verilen yanıt müthiÅ; âakıl insanın kalbindedirâ Açıkçası, insanda gerçeÄi bulmak için beyin yeterli deÄil, gönüle ıÅık düÅmeli. IÅık olmazsa göz neye yarar?
Vahyin ıÅıÄıdır ki, karanlıkları daÄıtır, akla yol gösterir ve yolunu gören aklın verdiÄi hüküm de, yalnız kendine oranla deÄil, mutlak çerçevede doÄru olur. Yola çıkacak kiÅi bütün hazırlıklarını bitirmeden çıkmazken, gerçeÄi arayan insan, niçin yanına yalnızca aklını alır?
Görmeyenler birbirine destek olamaz; herbirinin görmesine baÅka bir engel vardır. Vahyin ıÅıÄını alan elçilerin hep birbirini doÄrulaması, gururlu filozofların ise inkarda bile çatıÅma içinde olmalarına ne demeli?
Sözün güzelini Mevlana söylemiÅ: âGönül güneÅinin yanında, kuru aklın kibrit alevi kadar deÄeri yokturâ
Akıl Ne İçindir?
Çok Åikayetler dinledim, ama âmidem bana yetmiyorâ diyen görmedim. El, ayak, göz, kulak ve diÄer uzuvlarımız için de aynı durum söz konusu... Bir hastalık olmadıkça bize bahÅedilen organlarımız ihtiyaca yeterli! Akıl da kendinden bekleneni yapabilecek düzeyde. Herkesin kendi aklını beÄenmesi de gösteriyor ki, akıllar ruhlara uygun. Böyle olması bir nimettir kuÅkusuz. Aksi halde huzursuz olurduk
Cihazlarımızın bir özelliÄi daha var; yapabilecekleri vazife sınırlı... ÖrneÄin göz belli bir uzaklıktaki cisimleri net olarak görebilir; kulak sınırlı bazı sesleri duyabilir; kolun kaldırabileceÄi yük sınırlıdır...
Maddi uzuvlarımızdaki acizlik, akıl için de geçerli. Duygularımız birer terazidir. Tartabilecekleri aÄırlık çizgisi aÅıldı mı hata ederler...
Akıl da bir terazi, onunla manaları tartar, gerçekleri görmeye çalıÅırız. Manalar kapasiteyi aÅıyorsa, akıl ya hiç görev yapamaz veya yanılır...
Gerçekler uzak ve yüksek ise, akıl gözü görmez olur. Bozulması, dengesini yitirmesi de mümkün...
İÅte aklın yetersizliÄe düÅtüÄü durumlarda ânakilâ devreye girer. Vahiy nurudur ki, karanlık mana dünyasını aydınlatır. Ve uzaÄı yakın eder... Göz için ıÅık ne ise akıl için de vahiy odur. (Zafer Dergisi)
Vicdan Nedir? Neye Yarar?
Vicdan; insan ruhunun en seçkin kiÅiliÄi, en ileri bilgi kaynaÄı... O, birÅeye âevetâ dedi mi; onu ne akıl yalanlayabilir, ne de duyu organları...
Vicdan, akıl ve beÅ duyu... Hepsi de insana birÅeyler sunarlar; ayrı ayrı gerçeklere kapı açarlar. Ama, üstünlük hep vicdandadır; onu akıl izler, beÅ duyu ise, en sonda gelir.
Gerçek akıl bir hakikatı buldu mu, onun duyu organlarına ters düÅmesi hiç bir anlam taÅımaz... Bunun en güzel örneÄi, dünyanın döndüÄünü aklın emretmesine karÅılık hissin reddetmesidir. Neticede akıl üstün gelmiÅ, karar ona göre verilmiÅtir.
Hissin akıl karÅısındaki durumu ne ise, aklın vicdan karÅısındaki durumu da odur. Vicdana ters düÅen bir akılla iÅ yapılmaz. Bir gerçeÄi vicdanen biliyorsak, onun olmadıÄına iliÅkin getirilen bütün akli (!) deliller boÅuna atıÅmaktan ileri gitmez. ÖrneÄin, yaptıÄımız bir haksızlık için vicdanımız bizi suçluyorsa, aklın ileri süreceÄi hiçbir özür, derdimize deva olmaz.
İnsan birçok gerçeÄi vicdanen bilir. Görme, iÅitmeden ne kadar farklı ise, vicdanen bilme de aklen kavramadan o kadar ayrıdır. Vicdanda kıyas, mantık, fikir yürütme, baÄıntılar kurma yoktur. O bütün bunlara muht`ç olmaksızın gerçekleri doÄrudan bilir.
Maviyi yeÅilden gözümüzle ayırdettiÄimiz halde, âÅefkatin sevgidenâ yahut âkorkunun endiÅedenâ farkını vicdanen biliriz. İnsan kendi varlıÄını da vicdanen bilir. Bunun için düÅünüp taÅınmasına, âacaba ben var mıyım, yok muyum?â diye bir soru ortaya atmasına ve sonunda âdüÅünüyorum, öyleyse varımâ gibi anlamsız deliller getirmesine gerek yoktur. İnsan kendi varlıÄı gibi, kendi niteliklerini de vicdanen bilir. Hayatta olduÄunu, ilmi, iradesi bulunduÄunu, görmeye-iÅitmeye sahip olduÄunu hep vicdanen bilir. Bunlardan Åüphe ettiÄi olmaz.
İnsan gözüne inanmayabilir; âacaba yanlıŠmı görüyorum?â diye gözlerini ovuÅturup yeniden bakabilir. Yine, aklına da inanmayabilir; âyanlıŠmı anladım?â diye yeniden okuyabilir. Ama vicdanı konusunda, onun bildirdikleri hakkında böyle bir çekinceye düÅtüÄü olmaz. âİnsan kendi varlıÄını vicdanen bilirâ dedik; aynı Åekilde yine vicdanen bilir ki, âben kendi bedenimi kendim yapmadım; organlarımı yerli yerine kendi isteÄimle ve gücümle takmadımâ
Bu konuda öyle kesin bir inanca sahiptir ki, asırlarca yaÅasa, bunun aksi bir fikir hatırından, hayalinden geçmez. Zira, vicdanın biliÅi, ilimden öte, hissetmeden öte, bizzat yaÅamaya dayanır.
Kendi bedenini kendisinin yapmadıÄını âvicdanenâ bilen insan, diÄer bütün canlıların da kendilerine sahip olmadıklarını âaklenâ bilir. Cansızların kendilerine sahip olamayacaklarından zaten Åüphesi yoktur.
Böylece vicdanda baÅlayan bir iman hareketi, akıldan ve duyu organlarından da yardım alarak geliÅir. Ve insanı bütün eÅyanın tek sahibine, Allahâa imana götürür.
Sözün özü: Her vicdan diyor ki, âAllah varâ...
Ne insan baÅıboÅ bir divane... Ne Åu alem sahipsiz bir fabrika... İnsanı bu tezgahta dokuyan biri var... Ve insan her Åeyiyle Oânun... Vicdanın vazifesi de Oânu bildirmek. (Alaaddin BaÅar, Zafer Dergisi)
İslam Nedir?
İslam imkansızı mümkün yapan, bütünüyle baÅıboÅ ve bozguncu bir milleti, benzersiz bir devrimle örnek kiÅilikler haline getiren eÅsiz bir yoldur; bu bile tek baÅına onun doÄruluÄuna kanıt olarak yeter... Hiç kimse böyle bir geliÅim ve deÄiÅimi Åu veya bu yorumla açıklayamaz; Hz.Muhammed Allahâın Elçisiâdir, bu da Onun eÅsiz bir mucizesi...
İslam özünden uzaklaÅtırılmıŠve çıÄırından çıkarılmıŠinançları yerine oturtan, azgınlık ve taÅkınlıklara, sapkınlık ve kuruntulara son veren bir dindir... GeçmiÅ elçilerin örnek yaÅamlarını dile getirerek onlara atılan iftiraları cevaplayan, Allahâı kullarına tanıtan, iki dünya saadetinin yolunu gösteren, kula kulluÄa baÅkaldırmaya çaÄıran, yalnız ve haklı olarak bir tek Allahâa kulluÄa davet eden, zincirleri kopartıp atan, insanı insan gibi ele alıp yücelten, yaÅamı düzenleyen, iliÅkileri yerine koyan, geliÅimi saÄlayan, çaÄlara ıÅık tutan, uydurma kutsallıkları ve tutsaklıkları gözler önüne serip bunlara tavır alan, kiÅileri gerçek konumuna oturtan bir dindir...
Evet, böyle bir dinin gereksizliÄini kim savunabilir? İslam bütünüyle aydınlıktır, sokuÅturulmaya çalıÅılan çirkeflerden beri olan Allahâın Diniâdir, bizim için seçtiÄi yoldur; ümidin çaÄlayanı, sabrın kaynaÄı, iyiliklerin öÄütleyicisi, kötülüklerin yasaklayıcısı... Onun bu güzel kurallarını beÄenmeyenler tanrılıÄa soyunan düÅüncesizlerdir, öze inemeyen, gerçeÄi bütün boyutlarıyla deÄerlendiremeyen, önyargılı kiÅilerdir...
âAllahâtan baÅkasına kulluk hiçtir; hiç ile olmak deliliktirâ İmam-ı Rabbani
Kuran bu dinin kitabı, o yüce elçinin en büyük mucizesi; söyledikleri gerçekleÅen çaÄlarüstü bir ıÅık kaynaÄı, meydan okumasına yanıt verilemeyerek doÄruluÄu onaylanan belge, benzersiz, eÅsiz, olaÄanüstü, beÅeri ölçülerin dıÅında, Allah katından gönderilmiÅ, çeliÅkisiz, hakkı batıldan ayıran, yegane baÅvuru kaynaÄı olan bir kitap...
İslam; sapkınlıktan, azgınlıktan, taÅkınlıktan, alçalmaktan, ırkçılıktan, putçuluktan, bilgisizlikten, körü körüne baÄlılıktan, düÅüncesizlikten, yıkıcılıktan, bozgunculuktan, ümitsizlikten, yalandan-dolandan, düÅmanlıktan, alaydan, ayrılıktan, düzensizlikten, sevgisizlikten, yalnızlıktan.. koruyan bir din...
Yeniden soruyorum; böyle bir yola âgereksiz, uyuÅturucu, kötüâ diyen birisi ÅaÅkınlıktan baÅka ne yapmıŠolabilir? Yeri gelmiÅken, kimlerin gerçeklerden yüzçevireceÄini de belirteyim; kibirliler, inatçılar, cahiller, taklitçiler, önyargılılar, heva ve heveslerine uyanlar, yalancılar, baÄnazlar, düÅüncesizler, düÅünmek istemeyenler.. ve zalimler!.. Böylelerinin zan, Åüphe ve kuruntularının ise gerçekler karÅısında hiçbir deÄeri yoktur, nasıl olabilir ki?..
Üç Önemli Soru; Necisin, Nereden Geliyorsun, Nereye Gidiyorsun?
Akıl ve vicdan insanın baÅını Åu üç soruyla aralıksız döver durur: âNecisin, nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun?â. İnsanların bu sorular karÅısındaki düÅünce ve davranıÅları ise birbirine pek uymaz.
Bir kısmı bu sorulara kiÅisel yorumlar getirirler. Ya da yanlıŠbir yorumcunun peÅine takılır, yineleyip dururlar. Ama bu düÅünceler, onların vicdanlarını doyurmaz. Kendilerini, yine bu evren çöllerinde kimsesiz bir zavallı gibi görmeyi sürdürürler.
Bazıları da, bu sorularla hiç ilgilenmez; aklın ve vicdanın zorlamalarına hiç aldırmazlar. Onlar ne derlerse desinler bunlar bildiklerini okurlar. Zevk ve eÄlencelerle, günlük dedikodularla, sonuçsuz tartıÅmalarla ömür tüketirler.
Bunlar kendilerince, doymanın yolunu açlıÄı düÅünmemekte bulmuÅlardır. Ama bu geçici ve geçersiz önlem, ruhu hiç mi hiç tatmin etmez.
Böyleleri, ufak bir sıkıntıda hemen sarsılır, az bir sıkıntıdan hemen ezilirler. Alınyazısından sınav yollu gelen bir bela karÅısında hemen baÅkaldırı çıÄlıklarını basarlar. Aslında bu insanlar, düÅünmekten korkmaktadırlar. Öyle ki biraz kafa yorsalar; Åu hayatı, bu dünyayı, ölümü ve ötesini biraz merak etseler, bütün huzurları kaybolacak!..
Kendilerini aldatmaya can atan bu insanlar, biraraya geldiklerinde adeta bir ekol teÅkil ederler. Aldırma derler, adam sende derler, sıkma canını derler. Saatteki hızı yüz bin kilometreyi aÅan bu dünya üzerinde, nereye gittiklerini düÅünmeden yaÅar ve bunu bir felsefe, bir inanç olarak benimserler. Bu hayat felsefelerini birisi eleÅtirmeye görsün;
âSen bu çaÄın adamı deÄil misin? Hangi devirde yaÅıyorsun?â yollu sözlerle, onu yaylım ateÅine tutarlar. Alaylı sözlerle gerçeÄi bastırmaya çalıÅır, kendilerini böylece oyalayıp dururlar.
Üçüncü bir topluluk insan da vardır ki, bunlar sözünü ettiÄimiz soruları yanıtlamaya koyulurlar
Okur, düÅünür, sorar, öÄrenir ve sonunda anlarlar ki: Ne insanlar baÅıboÅ, ne bu alem sahipsiz. Her varlık bir yazgının doÄrultusunda ve bir gücün yaratmasıyla oluÅuyor.
GüneÅin doÄuÅu ve batıÅı gibi, her canlının dünyaya geliÅi ve göçüÅü de, kusursuz bir düzen ve sonsuz bir ilim ile oluyor.
GüneÅ de bir güce esir, ay da, yıldızlar da... İnsan da bir düzene mahkum, bülbüller de, güller de...
Bütün gelenleri getiren ve bütün gidenleri götüren birisi var. Yıldızları durduran, gezegenleri döndüren, insanları gezdiren, balıkları yüzdüren hep o ilim ve kudret, hep o irade ve hikmet sahibi...
İÅte bunlar, Allah'ın kulu oldukların1 bilen, ruhlar aleminden bu dünyaya ârıza ve cennetâ sınavını kazanmak üzere gönderildiklerinin bilincine varan ve ömürlerini doÄru yolda geçirip Mutluluk Yurduna doÄru yol alan gözü aydın konuklardır. (Zafer Dergisi)
DüÅünce Pınarı
âFelsefeyi vahye tercih edenler, aklı, aklı yaratana tercih etmiÅ oluyorlar...â Nail Papatya
âAkılsız, aklın içinde kalandır!..â N.F.Kısakürek
âÖlçülere tutsak akıllar, âölçülemeyeniâ nasıl anlar? Akıl bir anahtardır, ama her kapıyı açmaz!..â Ömer Sevinçgül
âDinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadırâ Nureddin Pala
âHiçbir akıl ahiret bilgilerini doÄru olarak bulamaz, çözemez; vahiy gerekirâ HekimoÄlu İsmail
âFelsefe; bulmanın deÄil, boyuna aramanın yolu!..â Necip Fazıl
âSöndü cılız ıÅıÄı onların... GüneÅ, yine güneÅ olarak kaldı...â Selahaddin ÅimÅek
âİslam, akıl ve mantık dinidir ancak, akıl ve mantıktan doÄmamıÅtır...â Emine ÅenlikoÄlu
âAklımız görebildiÄimiz eÅyanın arkasında göremediÄimiz gizli bir ilah bulunduÄunu, ona inanmamız gerektiÄini normal sayar. Allah'ın varlıÄının akılla çeliÅmesi düÅünülemez. Aksine yokluÄunu düÅünme anında çeliÅki baÅlarâ Kant
âHakikate eriÅ akıllıların iÅidir, ama akıl iÅi deÄildir; sürat bacaklarda olsaydı, en hızlı koÅanlar kırkayaklar olurdu...â S. ÅimÅek
âVicdana ters düÅen bir akılla amel edilmezâ Alaaddin BaÅar
âAkıl, nimetlerin en büyüÄü, dünya ve ahiret Åereflerinin en yücesidirâ Hz.Ali
âAkıl maddeyi, kalp manayı fetih içindirâ Muhammed İkbal
âAkıllı olmak da bir Åey deÄil; önemli olan o aklı yerinde kullanabilmektirâ Descartes
âAkıl, insanı helak edici yerlerden uzak tutan Åeydirâ Cafer-i Huldi
âZulme, ancak paslı vicdanlar razı olurâ, âİnsan, vicdanı yaÅadıkça insanca yaÅarâ Ali Suad
âKötü bir iÅin en güçlü Åahidi, vicdanımızdırâ Hz.Ömer
âVicdan aklın nabzıdırâ Atasözü
âNamusluluk, insanın vicdanı ile baÅbaÅa kaldıÄı zaman ona verecek utandırıcı bir hesabı olmaması demektirâ Ali Fuat BaÅgil
âHiçbir insanın kalbindeki vicdan kadar korkunç bir tanık ya da onu bu kadar dehÅetle itham eden bir yargıç yokturâ Polybios
Hz.Muhammed, Bütün Yönleriyle Allah'ın Elçisi OlduÄunu Kanıtlamaktadır
* İlk kez vahiy geldiÄinde eÅi Hz.Hatice Onu Åöyle teselli ediyordu; âAllah seni kesinlikle utandırmaz. Çünkü sen akraba hakkını gözetirsin. Çaresizlerin yardımına koÅarsın. Yoksulun ve mazlumun elinden tutarsın. Misafirlere ikram eder, baÅı dertte olanların imdadına koÅarsın.â O hep haksızlıÄın karÅısında, doÄrunun ve haklının yanında olmuÅtur... Elçilik görevini yüklenmeden önce haksızlıkları önlemek amacıyla kurulan Hilful Füdul derneÄinin üyeleri arasında idi...
* Çevresindeki olaÄanüstü bozuk ortama karÅın kendisinde hiçbir dengesizlik gözlenmemiÅtir; bütün davranıÅlarında büyük bir ölçü vardı... Ortalama 15 yaÅında evlenilen bir bölgede 25 yaÅına kadar iffetli bir biçimde yaÅamıÅ, bu çaÄında da kendisinden 15 yaÅ büyük olan dul bir hanımla evlenmiÅtir... Bu gerçeÄi hiç kimse yalanlayamamakta ve Ona dil uzatamamaktadır...
* O, Elçilik görevini yüklenmeden önce bile âMuhammed'ül Emin = Güvenilir Muhammedâ idi.. Yalanı-dolanı olmayan, sözünden dönmeyen, buluÅma yerinde söz verdiÄi kiÅiyi üç gün bekleyen Güvenilir Muhammed âsavâ... Onun bu eÅsiz niteliÄini hiçbir kimse yalanlayamamıÅtır ve yalanlayamayacaktır da... Öyle ki, Ona inanmayan kiÅiler bile deÄerli varlıklarını Onun korumasına vermekten çekinmiyorlardı; çünkü Onu tanıyorlardı, güvenilir olduÄunu biliyorlardı, hiçbir dengesizliÄini görmemiÅlerdi... Bütün bunlara karÅın, ne yazık ki düÅünme yetenekleri gerçeÄe ulaÅabilecek düzeyde deÄildi, çıkarları gerçeÄe yönelmelerini engelliyordu...
* ElçiliÄinin öncesinde ve sonrasında hiç kimseden bilgi almayan birisinin bütün alanlarda örnek olabilmesi de hiç kuÅkusuz Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır; evet O, okuma yazma öÄrenmemiÅti, savaÅın inceliklerini bilmiyordu, hiç kitap okumamıÅtı, bilim dallarıyla ilgilenmiÅ deÄildi... Dinlenmek, düÅünmek, kulluk etmek için gittiÄi bir maÄarada bütün bunları öÄrenebileceÄini sanmak ne büyük yanlıÅtır!..
* Bütün yönlerden çevresindekilerden üstün birisinin birdenbire deÄiÅmesi düÅünülebilir mi? O elçilik görevini düÅünerek ortaya çıkmıŠbirisi deÄildi, böyle bir beklentisi kesinlikle yoktu, ilk vahiy geldiÄinde çok korkmuÅ, ÅaÅırmıŠve evine koÅarak üstünün örtülmesini istemiÅti... Hiç yeni bir dinle ortaya çıkmayı tasarlayan birisi böyle davranır mı?..
* Evet, karÅılaÅtıÄı bu durum Onu sevindirmemiÅ, tersine korkutmuÅtu... Vahyin tekrarlanması ile kendisine büyük bir görev yüklendiÄini anlamıŠve tek baÅına yola çıkmıÅtı... Bu durumun ise ona hiçbir artı getirisi olmamıÅtır, sayısız düÅman edinmiÅtir... Demek ki, Onun böyle bir düÅüncesi yoktu, yetiÅtiÄi ve bulunduÄu ortam da böyle bir durum için elveriÅli deÄildi...
* KarÅıtları bile Onun doÄruluÄuna tanıktırlar; evet, Onu yalanlayanlar bile ne yapacaklarını ÅaÅırmıÅlardı; kırk yıl aralarında yaÅayan bu Yüce Elçiyi tanıyorlardı, ona karÅı takındıkları tavır ise kendileriyle çeliÅmekten baÅka bir anlam taÅımıyordu... Ebu Cehil bile âBiz sana yalancı demiyoruz ancak getirdiÄine de inanmıyoruzâ diyordu; bu bile baÅlı baÅına Onun elçiliÄini kanıtlayabilecek bir belgedir... Evet, yalancı olmadıÄını biliyordu, yalanlıyamıyordu ama söyledikleri de iÅine gelmiyordu, bu nedenle yüz çevirmeyi yeÄliyordu... Onun görevi, kendisine bildirileni iletmekti... KarÅısındakilerin düzeysizlikleri Onu hiç etkilemedi, O hep gerçeÄi söyleyip onları doÄru yola çaÄırdı... Bu da baÅlı baÅına Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır...
* Kimileri de Onun doÄru söylediÄini onaylıyor fakat âneden elçilik bu yetime verildi de Åu kentten Åu kiÅiye verilmedi?â gibi saçma sapan sözlerin arkasına saklanarak imana gelmiyordu...
* Söz söyleme alanında çok üstün bir konuma gelmiÅ olan toplumu Onun getirdiÄi Kuranâa karÅı çıkamadıÄı, bir benzerini ortaya koyamadıÄı için kılıca sarılmıÅtır; evet, onlar okuma-yazma bilmeyen birisine karÅı koyamıyorlardı... Bu durum da baÅlı baÅ1na Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır... En kolay yol (sözlü karÅılık verme) dururken en çetin yolu (savaÅmayı) seçmeleri Kuranâın üstünlüÄünü ve mucizeviliÄini açıkça ortaya koymaktadır...
* O her açıdan üstün birisi olduÄu için karÅıtları Onu kötüleyebilecek tek bir nokta bile bulamıyorlardı, eÄer böyle bir nokta olsaydı hiç kuÅkusuz ki bunu kullanacaklardı... Aslında bunu yapma olasılıkları da vardı, yüce Allah Kuran-ı Kerimâde Elçisine gelecekle ilgili bilgiler veriyor ve bu bilgiler olduÄu gibi çıkıyordu... Oysa kendileri üzerine konuÅulan kiÅiler Kuranâı yalanlamak düÅüncesi ile farklı davranabilirlerdi, ancak onlar bunu ne düÅündüler, ne de yaptılar; evet, Kuran böylesine görünür bir mucize...
* En büyük düÅmanlarını bile baÄıÅlaması da Onun elçiliÄinin belgelerindendir... Bu durum hem Onun doÄruluÄunu karÅıtları açısından, hem de kendisi açısından gözler önüne sermektedir; eÄer doÄru sözlü birisi olmasaydı, onları hoÅ görmesi düÅünülemezdi...
* Yine doÄrucu olmasaydı taÅ gibi katı yürekli kiÅiler imana gelemezdi... Örnek mi; kendisini öldürmeye kalkan Hz.Ömer, Safvan ve Umer, en büyük düÅmanlarından Ebu Süfyan, Halid bin Velid, Ebu Cehilâin oÄlu İkrime, amcası Hz.Hamzaâyı Åehid eden Hind ve VahÅi gibi önceleri ona düÅman olan kiÅiler ve daha birçokları hem Ona inanmıÅ, hem de Onun yolunun en büyük savunucuları olmuÅlardır...
* Mekkeânin alınmasından sonra amcasını Åehit eden VahÅi çekinerek ve utanarak, baÄıÅlanmak üzere yanına gelmiÅti... Hz.Muhammed âsavâ onu görünce çok duygulandı, gözlerinin önüne kanlar içindeki amcasının o yürek yakıcı durumu geldi. Gözlerinden yaÅlar boÅanmaya baÅladı. Olup bitenleri düÅündü ancak bütün bunlara karÅın VahÅiâyi baÄıÅladı ve ona; âNe olur benim gözüme bir daha görünme, seni görünce amcamı ve onun Åehid düÅmesini hatırlıyorum; içim yanıyorâ diyerek bir istekte bulundu... Evet, ancak Onun kadar doÄrucu ve emin birisi böyle bir davranıŠiçine girebilirdi...
* Hepimiz duygu ve düÅüncelerimizi baÅkalarıyla paylaÅmak isteriz... EÄer düÅünce boyutumuz çok geniÅse bunu yaymaya ve taraftar toplamaya çalıÅırız... Hz.Muhammed bir elçi olmasaydı, hiç davasını yaymak için 40 yıl bekler miydi? Onun davası bu kadar önemsiz bir dava mıydı? O, davasını ilk üç yıl gizlice duyurmuÅ ve buna kendisini en iyi tanıyan yakınlarından baÅlamıÅtır... Onu gerçekten tanıyan ve doÄru düÅünebilen herkes çaÄrısına uymuÅtur... Bu noktada olmadık sıkıntılara Onunla birlikte katlanmıÅlardır...
Siz olsanız bir yalan uÄruna Åunlara katlanabilir misiniz? KarÅınızdakiler;
Yanınızdan geçerken yüzünüze tükürük atsalar,
Siz secdedeyken baÅınıza iÅkembe koysalar,
Tartaklasalar,
Yollarınıza dikenler koyup taÅlar dökseler,
KöÅe baÅlarında ellerinde kılıçlarla sizi bekleseler, öldürmek için fırsat kollasalar, taÅlasalar,
Herkesin içinde sizinle alay etseler, küçük düÅürseler, hakaretlerde bulunsalar,
EÅinize en büyük iftirayı atsalar,
En sevdiklerinizi, en yakınlarınızı paramparça doÄrasalar, ciÄerlerini çiÄneseler,
Üzerinize asker gönderip arkadaÅlarınızı öldürseler, çeÅitli yerlerinizden yaralasalar,
Sizi yurdunuzdan çıkarsalar... ne yaparsınız? Hiç çekinmeden yolunuza devam edebilir misiniz?..
* Yüz, tavır ve kiÅilik, bilen kimseler için gerçeÄin aynasıdırlar; O bütün özellikleriyle âBen Allahâın Resulüâyümâ diyordu... Bu yüzdendir ki dönemin en büyük bilginlerinden birisi olan Abdullah bin Selam (Allah ondan razı olsun) Hz.Muhammedâi ilk kez gördüÄünde âBu yüzde yalan yokturâ diyerek iman etmiÅti...
* ÖzgürlüÄüne kavuÅturduÄu Hz.Zeyd ile birlikte Taiflileri İslamâa çaÄırmak için gittiÄinde taÅlamaya varacak kadar aÄır hakaretlerle karÅılaÅtılar... Üzgün ve bitkin bir durumda o bölgede bulunan bir baÄın kenarına oturdu; Onu gören baÄ sahiplerinin acıma duyguları harekete geçti ve köleleri ile ona üzüm gönderdiler... Addas adlı köle daha önce Hz.İsaâya inanmıŠbirisiydi...
Hz.Muhammedâin üzümü besmele ile yemesi üzerine çok ÅaÅırarak âYıllardır buralardayım, kimseden böyle bir söz duymadımâ dedi. Resulullah âSen neredensin?â diye sordu. O âNineveliyimâ (Musul dolaylarında bir yer) dedi. Resulullah âYunusâun ülkesinden imiÅsinâ buyurdu. Addas bu söze de ÅaÅırarak âSen Yunusâu nerden tanıyorsun? Onu buralarda kimse bilmezâ dedi. Bunun üzerine Hz.Muhammed âO benim kardeÅimdir. O da benim gibi elçi idiâ buyurdu. Addas bu durum karÅısında apaçık gerçeÄi dile getirerek müslüman oldu; âBu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olamaz. Ben inandım ki, sen Allahâın Resulüsünâ
* Küçük bir yalanı küçük bir toplulukta söylemek bile kiÅiler için çok zor bir durumdur; buna karÅılık, Hz.Muhammedâin davası uÄruna, kendine bütünüyle düÅman bir ortamda, doÄru bildiklerini hiç tedirgin olmadan söyleyebilmesi getirdiklerinin yalan olmadıÄını ve davasının hak olduÄunu açıkça göstermektedir... Bunun tersi hiç düÅünülebilir mi?..
Evet O, tek baÅına, bütün düÅmanlarına, ölüm tehditlerine, hakaretlerine, mevki, makam, mal ve kadın gibi tekliflerine karÅın davasından dönmediÄi gibi, ümitsizliÄe de hiç kapılmadı... Bütün bu durumlar Onun elçiliÄini kanıtlayan unsurlardır...
O, bütün karÅıtlarının kendisini yoketmek için toplandıÄı bir ortamda, hendek kazarken yanındakilere İran, Yemen ve Bizans gibi yerlerin elegeçirileceÄini bildiriyordu, bunu gören ikiyüzlüler ise âbu durumda nasıl böyle söyleyebiliyor?â diye alay ediyorlardı... Oysa söyledikleri sonradan birer birer gerçekleÅmiÅtir... Onun davası hak olmasaydı, her yerde doÄruları olduÄu gibi söylemekten çekinmez miydi? Evet, böylesi açıklamalar ancak Allah Resulüânden gelebilir... Bu konuda Ondan daha güzel bir örnek bulabilmek mümkün deÄildir...
* Bir düÅünün; okuma yazma bilmeyen birisi olarak uzay araÅtırmaları yapan sayılı bilimadamlarıyla boy ölçüÅmeye kalkabilir misiniz? Oysa Onun getirdiÄi Kuran bütün varlıÄa sesleniyordu, âbir benzerini getirin getirebilirsenizâ diyordu... Hiç kimse boy ölçüÅemedi ve hem Onun, hem de Kuranâın doÄruluÄu ortaya çıktı; bu durum Onun elçiliÄini kanıtlamaz da neyi kanıtlar?..
* O getirdiklerini aynı zamanda en güzel uygulayan birisi idi, her açıdan insanlara örnekti... Hepimiz rahat yaÅamayı isteriz, kim istemez ki? Oysa O elçilik sonrasında nice çilelerle karÅılaÅtı, sonuç getirip getirmeyeceÄi belli olmayan bir yolda yürüdü, ölümle yanyana yaÅadı... Kim bütün bunları uydurma bir dava için yapabilir? Bunu hangi akıl kabul edebilir?..
Evet O, insanlardan ne istemiÅse, onlara neleri duyurmuÅsa en güzelini yapmıŠve örnek olmuÅtur... Bu nedenle âYaÅayan Kuranâ olarak nitelendirilmiÅtir... İnsanlardan ilk önce Allahâa inanmalarını ve Oâna kulluk etmelerini istiyordu... Kendisi ise Allahâın sevgisiyle dolup taÅan birisiydi... Her an Allahâı anan birisiydi... Namazda, oruçta, zekatta, cömertlikte herkesten önde idi...
* Bireyler yirmi yaÅına kadar geliÅimlerini tamamlarlar, hele kırk yaÅına kadar artık bütün huyları belirginleÅir ve deÄiÅmemek üzere kesinleÅmiÅ bir nitelik taÅır; bu durumda kırkına gelmiÅ birisinin huylarının birden bire deÄiÅmesi düÅünülemez...
Hz.Muhammed, kırk yaÅından önce de Emin idi, kırk yaÅından sonra da; bu durumda davası nasıl yalan olabilir? Evet, kırk yaÅına kadar hiç yalan söylemeyen birisinin, kırk yaÅında birdenbire, hem de bir hiç uÄruna yalan söylemeye baÅlaması düÅünülebilir mi?..
* DiÄer yandan, doÄrucu olmayan birisi kendisine arkadaÅ bulabilir mi? Bırakın baÅkalarını eÅini bile inandırması olanaksızdır... Oysa Hz.Hatice âSen ancak doÄruyu söylersinâ derken, Hz.Ebu Bekir âO ne dediyse doÄrudurâ diyordu... Çevresindekiler hep doÄrulukta birer önder olan kiÅilerdi... O dönemde ve sonrasında Onun yolundan giden sayısız kiÅi ne diye bunu yapıyorlar?..
* Onun gösterdiÄi bine yakın mucize ve en büyük mucizesi olan Kuran-ı Kerim de Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır... Evet, iman bir bütündür ve Kuranâı doÄrulayan bütün bilgiler Onun elçiliÄini de doÄrulamak durumundadırlar...
ElçiliÄini kanıtlayan mucizelerin varlıÄını düÅmanları bile kabul etmek zorunda kalmıÅtır; Kuranâın bize aktardıÄı olaylara baktıÄımızda bu gerçek açıkça ortaya çıkmaktadır... Onların Hz.Muhammedâe âkahin, Åair, büyücüâ gibi sözleri söylemeleri ve bu tür nitelemelerde bir türlü karar kılamamaları Hz.Muhammedâin mucizeler gösteren bir elçi olduÄunu kanıtlamaktadır...
* Bütün varlıÄa meydan okuyup baÅarılı olan ve hiçbir yalanı görülmemiÅ birisi hiç Allahâa karÅı yalan uydurabilir mi? Ki, buna ne gerek vardır? Bir tek ayet bile o eÅsiz özellikleri ve güzellikleriyle Onu bulunduÄu bölgede önder yapabilirdi... Ayrıca kendi sözleri ile Kuran arasındaki fark da ortadadır; evet, hiçbir insanın sözü -Hz.Muhammed âsavâ söylemiÅ olsa bile- Allah Kelamı ile boy ölçüÅemez; bundan daha büyük kanıt olur mu?..
* EÅsiz ahlakı da Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır; evet, ona bu ahlakı veren kimdir? YetiÅtiÄi ortam herkesin malumu... Babası diyemeyiz; O doÄmadan ölmüÅtü... Annesi diyemeyiz; altı yaÅında onu da yitirdi... Dedesi ya da amcaları da diyemeyiz; içinde bulundukları toplumda Ona böyle bir ahlak kazandırmaları olanaksızdı... Kuran-ı Kerim ile bu konuyu özetleyelim; « Åüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir » Kalem, 4
* Evet, o yetiÅtiÄi olumsuz ortama karÅın bütün herkesten daha ahlaklı birisi idi; hem de her açıdan böyleydi... Oysa diÄer insanlar böyle deÄildir; örneÄin birisi cömert ancak merhametsiz, cesur ama cimri olabilir... O bütün yönlerden en güzel örnek idi... âBeni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye ettiâ Hz.Muhammed
* Bütün elçiler gibi Hz.Muhammed de elçiliÄin temel özelliklerini (doÄruluk, güven, masumiyet, zeka gibi) üzerinde taÅıyordu, hem de hepsinden daha üstün olarak... Bu durum da Onun Resulullah olduÄunu kanıtlayan belgelerden birisidir...
Kendisine elçilikten vazgeçmesi için olmadık tekliflerde bulunanların tekliflerini geri çevirmekte hiç tereddüt göstermemiÅtir... Evet, Ona; âSana ne istersen verelimâ diyenlere, âBir elime ayı, diÄer elime güneÅi koysanız davamdan dönmemâ kar_ılıÄını vermiÅtir... Bu durum Onun kararlılıÄının ve imanının saÄlamlıÄının en belirgin kanıtıdır; O Allahâa bütün varlıÄıyla inanıyordu ve davasının hak olduÄunu bilerek yalnızca Allahâa güveniyordu...
* Hiç kimse bütün alanlarda uzman olamaz... Bu, günümüzün geliÅmiÅ ortamında bile olanaksız bir durumdur... Oysa Hz.Muhammedâin getirdiÄi Kuran her asırda herkesle boy ölçüÅebilecek üstünlüktedir... Benzer biçimde Hz.Muhammed de her açıdan uzman birisidir; eÄitim, terbiye, askerlik, bilim, tıb gibi...
Åunu da unutmayalım ki, bu kiÅi hem okuma-yazma bilmiyordu, hem de (Allahâtan baÅka) hiç kimseden bilgi almamıÅtı... Evet, 23 yılda son derece bozuk bir topluluÄu her açıdan üstün bir konuma getirebilmek ancak Resulullahâın iÅi olabilir...
* Kuranâla birlikte Arapça çok büyük bir geliÅim göstermiÅtir, bunun da baÅka hiçbir örneÄi yoktur... Böyle bir durumu saÄlamaları yüzlerce dil bilgininden bile beklenemezken, okuma-yazma bilmeyen birisinden hiç beklenebilir mi?..
* Yukarıda anlatmaya çalıÅtıÄım fakat bunu becerebilmem olanaksız olan bu üstün özelliklerle donatılmıŠbirisi hiç yalan söyler mi, yalana-dolana baÅvurur mu, bunlara tenezzül eder mi? Onun eÅsiz kiÅiliÄidir ki, adı durmaksızın yeryüzünde anılan tek kiÅi olmasını saÄlamıÅtır...
Evet, bütün yeryüzünde Allahâla birlikte Onun adının anılmadıÄı zaman yoktur... Gerek namazlarda gerekse ezan okunurken, zaman farkı nedeniyle her an yeryüzünde Onun adı anılmaktadır; bu konuda da tek örnek Odur... « Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allahâa ve ahiret gününe kavuÅmayı umanlar ve Allahâı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir » Ahzab, 21
Örnek Elçiâden ÇaÄlarüstü Mesajlar
(Hz.Muhammedâin Hadislerinden Bir Derleme)
âMümin, kötülüÄünden emin olunan kimsedirâ
âAllahâın nimetlerine hamd etmek, insanı o nimetin yokluÄundan emin kılarâ
âMümin eliyle, diliyle kimseye zarar vermeyen kimse demektir. Muhacir ise; Hak Tealaânın haram kıldıÄ1nı terk edene denirâ
âÖlen herkes piÅman olacak. Kötülük yapanlar, kötülüklerinden dolayı, iyilik yapanlar da daha fazla yapmadıkları içinâ
âKadere iman eden, kederden emin olurâ
âHalıka isyan olan iÅte, mahluka itaat olmazâ
âKötülüÄü terketmek sadakadırâ
âHayra yol açan, yapan gibidirâ
âSahibini fenalıktan alıkoymayan namaz, Allahâtan uzak olmaktan baÅka birÅeyi arttırmazâ
âSeni fenalıktan menettiÄi müddetçe Kuranâı oku; kötülükten alıkoymuyorsa Kuran okumuÅ sayılmazsınâ
âMüminin niyeti amelinden hayırlıdırâ
âHer haslet müminde bulunabilir. Yalnız hıyanet ve yalan bulunamazâ
âBizimle alakası olmayan bir iÅ yapıldıÄında, bu iÅ failine reddedilirâ
âAllah Åüphelerin geliÅi anında ileri görüÅlü gözü, Åehvetin aÄır bastıÄı zamanda da aklı severâ
âİlmi beÅikten mezara kadar tahsil edinizâ
âİlim tahsil ederken ölen Åehid olurâ
âİmanlarınızı 'La ilahe illallah' ile yenileyinizâ
âBildiÄin herÅeyi baÅkasına da öÄretâ
âKafirlerin iktidarı bile eÄer adil ise sürebilir. Ama müminlerin iktidarı eÄer adaletsiz ise mutlaka yok olurâ
âÖdeme niyeti olmadan borçlanan kiÅi hırsızdırâ
âİki günü bir olan, her gün ilerlemeyen, yeni bir Åey öÄrenmeyen aldandı, ziyan ettiâ
âSana gelmeyene sen git, sana vermeyene sen ver, sana zulmedeni sen affetâ
âMakamları talip olanlara deÄil, layık olanlara verinizâ
âBütün müslümanlara selam söyleyiniz. Kıyamete kadar müslüman olacak herkese benden selam söyleyinizâ
âHer iyi olan Åey sadakadırâ
âİnsanların en iyisi baÅkalarına iyilik yapandırâ
âAllah kulu üzerinde ona verdiÄi nimetlerin eserini görmek isterâ
âArkanızda, yakın akrabalarınızı dilenmeye muhtaç bırakmaktansa zengin bırakmanız daha iyidirâ
âOrta yol iÅlerin en iyisidirâ
âİlim hazinedir; anahtarı ise sorup öÄrenmektirâ
âBir kötülük yaptıÄında hemen iyilik yapâ
âDosdoÄru ol, ahlakın güzelleÅsinâ
âBüyüklerimize saygı duymayan, küçüklerimizi sevmeyen bizden deÄildirâ
âBaÅkalarının kendisinden öÄüt aldıÄı kimse mutludurâ
âİnsanlara acımayana Allah da acımazâ
âYiyip içmekten sakınmak, asıl oruç deÄildir. Oruç, ancak kötü sözlerden, fena ve nefsani arzulardan vazgeçmektirâ
âEn üstün miras; babanın evladına verdiÄi terbiye ve edeptirâ
âSizden biri, kendi için sevdiÄini kardeÅi için sevmedikçe gerçek imana eremezâ
âAldatan bizden deÄildirâ
âDin, güzel ahlaktırâ
âYapacaÄın iÅin sonunu düÅün, iyiyse yap, zararlıysa terketâ
âİnsanların en üstünü, dinlerini iyice anlayıp bilerek yaÅayanlardırâ
âMüminin konuÅması zikir, susması fikir, bakı_ı ibrettirâ
Elçiler Neden Gönderildi?
Dinin gerekliliÄini dile getirmiÅtik; iÅte elçiler bu dinin getiricisi olan örnek kiÅiliklerdir... İnsanlara elçi gönderilmesi sonsuz bir rahmet örneÄidir... Yüce Allah insanları baÅıboÅ bırakmamıÅ, suç iÅledikleri anlarda bile onlara yardımını göndermiÅ ve doÄru yolunu göstermiÅtir... KuÅkusuz, âÅöyle Åöyle olunâ demekle âbakın, bu kiÅiyi örnek alınâ demek birbirinden çok farklı olup elçilerin gerekliliÄini gösterir...
Elçiler gerçeÄi bizlere ulaÅtıran hak erleridir; kiÅilere sonsuz mutluluÄun yolunu bildiren, davranıÅlarıyla en güzel örnek olan, en doÄru hükümleri getiren, hikmeti öÄreten, zincirlerden kurtaran, sömürüye tavır alan, ahlakı, fazileti, doÄruluk ve dürüstlüÄü, güvenilirliÄi, yöneticiliÄi, eÄitmenliÄi; kısacası gerçek insanlıÄı öÄreten yüce kullardır...
Böyle örnek insanların olmamasını kim isteyebilir, hangi akıl sahibi? KiÅilerin geliÅiminde baÅarılı örneklerin ne kadar etkili olabileceÄi açık bir gerçektir; biz bütün sıfatlarımızdan öte öncelikle insanız ve insan-ı kamil olmayı da onlardan öÄreneceÄiz; onlar birer insan olmaları yönüyle bizim için eksiksiz birer örnektirler, ne büyük bir hikmet!.. GeliÅimin teÅvik edici örnekleri olan mucizeleri de onların hak belgeleri!..
Nasıl bir kitabın okutulup öÄretilmesi için öÄretmenlerin varlıÄı gerekliyse kutsal kitapların ve kainat kitabının okutulması için de elçiler gerekmektedir... Onlar özellikle maneviyat sahasının öÄretmenleridir... Duygusallıktan uzak nesnel bir akıl ve vicdan Allahâın varlıÄına kuÅkusuz inanacaktır... Evet, topraÄa atılan tohum gerekli koÅullar saÄlandıÄında her zaman yeÅerdiÄi gibi, nesnel düÅünen insan da Allahâın varlıÄını kavrayacaktır...
Daha önce akıl ve vicdanın tek baÅına gerçeÄe ulaÅmakta ve onu kavramakta yeterli olmadıÄını, bu konuda yol göstericilere gereksinim duyulduÄunu görmüÅtük... Evet, Allah, yarattıÄı bireyi baÅıboÅ bırakmamıÅ, onu kendisine gereken bütün özelliklerle donatmıÅ, ayrıca en doÄruyu ve güzeli de göstermiÅtir...
Bunun karÅılıÄında bireye düÅen ise doÄruya yönelmek ve sorumluluÄunun bilincinde davranmaktır... Evreni ayaÄımızın altına seren yüce Allah bizden doÄru yoluna uymamızı istemektedir... Bu doÄru yolunu ise gönderdiÄi Elçilerle ve Kitaplarla bizlere göstermektedir... Yetkinlik vermediÄi hiç kimseyi de sorumlu tutmamaktadır...
DüÅünelim; evrende baÅıboÅ bir varlık bulunuyor mu? Evrenin kendisi, yeryüzü, güneÅ, ay, yıldızlar.. hep kendileri için belirlenmiÅ bir yolda ve yönde davranıŠsergiliyorlar... Peki evrenin gözbebeÄi olan insana neden doÄru yol gösterilmemiÅ olsun? KuÅkusuz bütün bireyler belli bir amaç için yaratılmıÅlardır...
Allah evreni ve insanı neden yarattı? Neden insana bu kadar deÄer verdi? Neden onu sorumlu tuttu? Neden Elçiler gönderip doÄru yolunu gösterdi ve onlara uymamızı istedi?.. Åimdi de bu tür sorularımıza bir yanıt arayalım...
Allahâın evreni yaratma nedeni temelde sevgidir... Evet, varlıÄın nedeni kutsal sevgidir... Her sanatkar kendi sanatının görülmesini istediÄi gibi yüce Allah da eÅsiz sanatını gizlilikten çıkarıp canlıların önüne sermiÅtir... Bize düÅen ise önümüze serilen bu güzelliklerin ardındaki Sanatkarâa ulaÅabilmektir...
Allahâın bilgisi sonsuzdur... Bu bilginin kapsadıÄı kavramların bir bölümünü belirli bir düzen içinde ortaya koymuÅtur... Resim çizen ya da beste yapan kiÅinin sevdiÄi için üretimde bulunması gibi Allah da sonsuz bilgisinin barındırdıÄı varlıkları sevdiÄi için yaratmıÅtır...
Åu Hadisi Kudsi bu noktada bize yön göstermektedir: âBen bir gizli hazineydim, bilinmeyi diledim, onun için varlıkları yarattım...â Evet, yüce Allah bilinmeyi dilemiÅ, bilecek ve bilinmesini saÄlayacak varlıkları yaratmıÅtır...
KuÅkusuz Allahâın evreni yaratması bir gereksinimden dolayı deÄildir; Oânun gereksinim duyması düÅünülemez... Oânun adlarından birisi de Samedâdir; açıkçası hiçbir Åeye ihtiyacı olmayan ancak her ihtiyaç sahibinin kendisinden istediÄi yüce varlık...
Bu nedenle Allah ile yaratıklarını karÅılaÅtırmaya kalkmak büyük bir yanlıŠolur ve kiÅiyi yanlıŠsonuçlara götürür... Allahâın nitelikleri sonsuz olduÄu için evrenin varlıÄı ya da yokluÄu Oânun için önemli deÄildir, niteliklerinde deÄiÅme olması düÅünülemez...
Sonuç olarak Åunu söyleyebiliriz; evren, içindeki varlıklarla birlikte Allahâın sonsuz niteliklerinin sergilenmesi ve bilinmesi amacıyla yaratılmıÅtır... Evren yaratılmadan önce, yukarıda belirtildiÄi üzere bütün bunlar gizli birer hazineydiler, evrenin yaratılmasıyla birlikte hepsi görünür bir biçimde ortaya çıktılar... Sonrasında Allah bütün bu özelliklerini göstermek ve bildirmek için bilinçli ve akıllı varlıkları yarattı... Gözlerinin önüne serdiÄi bunca güzelliÄi deÄerlendirerek kendisini tanımalarını istedi... Bu varlıkların içinde de en çok insana deÄer verdi...
Her varlık bir mucize niteliÄinde olduÄu için Allahâı bilmek kolaydır... Peki Allahâı bilecek olan varlıklar kimlerdir? İÅte bunlar bilinçli ve sorumlu olan varlıklardır ki, bunların da en üstünü kuÅkusuz insandır... Evet, insan evrenin özetidir... Nitelikleri evren kadar eÅsizdir... Sayısız özelliklerle donatılmıÅ, tüm evren hizmetine sunulmuÅtur... TaÅıdıÄı özellikler, hep yüce Allahâı tanımak için birer araçtırlar... Bütün bunlardan dolayı da sorumlu kılınmıÅtır...
Bu noktada insana sorumluluklarını bildirecek, doÄruyu ve yanlıÅı gösterecek varlıklara gereksinim duyulmaktadır... İnsana sonsuzluÄun yolu, ânereden geldim, nereye gidiyorum?â gibi bitmek bilmeyen sorularının yanıtı bildirilmelidir... Bu da ancak her Åeyi bilen yüce Allahâın gönderdiÄi Elçiler ve Kitaplar aracılıÄıyla olabilir... Evet, Allah insanlara Elçiler ve Kitaplar göndermiÅtir... Gözü aÄrıyan birisi göz uzmanına baÅvurduÄu gibi, insanlar da manevi sorunlarına bu konuda uzman olan elçiler aracılıÄıyla çözüm bulacaklardır...
Elçilerin Konumu Üzerine
Allah var, kitaplarında da emirlerini anlatmıÅ; bu durumda elçilere ne gerek var? Onların gönderilmesinin nedeni nedir?
Madem okullarda kitaplar var. Bütün ilimler o kitaplarda yazılıdır. O halde öÄretmenlere ne gerek var?
ÖÄretmenler olmasa öÄrenciler kitapları nasıl anlayacaklar? Matematik öÄretmeni olmadan matematik öÄrenilir mi? Fizik hocası olmadan fizik anlaÅılır mı? Okula ilk giden öÄrencinin okumayı öÄrenmesi için de bir öÄretmene ihtiyacı yok mu? Evet, elçilerin gönderilmesindeki hikmete bu açıdan bakınca gerekli görülüyor...
Elçiler gerekli. Çünkü madem ki öÄretmensiz bir ders öÄrenilmiyor. Bir kitabın sırları çözülmüyor. Öyleyse elçi denilen öÄretmen olmadan da kutsal kitapların sırrı çözülemez. Elçiler insanları dünyada baÅıboÅ yaÅamaktan kurtaran ve onlara gerçek hayatı anlatan en büyük öÄreticiler, örnek önderlerdir.
Åu konuya dikkatinizi çekmek isterim: Yüce Allah her Åeyi bilerek yapıyor. Her mevcudu görerek idare ediyor. Ne bir sinek Oânun nazarından kaçar. Ne de bir böcek Oânun rahmetinden uzak kalır. Her varlıÄı, insanlıÄın faydası için yaratır. Her iÅin sonundaki iyiliÄi bilerek yapar.
Madem ki yapan bilir; elbette bilen konuÅur. Madem konuÅacak elbette varlıklar içinde en bilinçli ve en mükemmel olan insan türü ile konuÅacak ve insan içinde en yetenekli ve ahlakı en yüksek zatlarla konuÅacak. Bunlar da elbette elçiler olacaktır.
IÅıksız güneÅ olmadıÄı gibi, Allah da kendini akıllara gösterecek açık iÅaretler göndermeksizin olmaz. Oânun varlıÄını gösterecek en açık delil ise kuÅkusuz elçilerdir.
Nasıl ki her saltanat sahibi saltanatını gösterip ilan edecek bir memur tayin eder. Ta ki o saltanattaki güzellikler halka teÅhir edilsin. Saltanat sahibinin güzelliÄi ve zenginliÄi herkes tarafından takdir edilsin.
İÅte Yüce Allah, saltanatının büyüklüÄünü ve zenginliÄini insanlara anlatacak elçiler tayin etmiÅtir. Her güzel, hem güzelliÄini görmek hem göstermek ister. O güzelliÄi gösterecek ve güzelliÄini tarif edeceklerin olmasını arzu eder. Elçiler de kulluklarıyla o güzelliÄe ayna olmuÅ, elçilikleriyle de Allahâın güzelliÄini ve istediklerini halka tebliÄ etmiÅlerdir.
Bir sarayın içindeki gizli sırlar, antika nakıÅlar kendi kendini anlatmaz. Mutlaka o sırları anlatan, tercüme eden birine ihtiyaç vardır.
Åu kainat kitabının sırlarını da bize elçiler anlatmaktadırlar. âAnlaÅılmaz bir kitap, muallimsiz olsa anlaÅılmaz. Manasız bir kaÄıttan ibaret kalırâ Åu kainat kitabının muallimi olan elçiler olmazsa kainat kitabı anlaÅılmaz ve manasız olurdu.
İnsan nereden gelip nereye gittiÄini, dünyaya niçin gönderildiÄini, mahiyetinin ne olduÄunu idrak edemez. Dünyanın, ölümün ve ölüm ötesinin ne olduÄunu nereden bilecek? Sırrı anlaÅılmadan yaÅanılan bir hayatın ne önemi kalır?
Öyleyse insan niçin yaratıldıÄını bilecek. Bunu da pek doÄaldır ki, Allahâın elçisi olan peygamberler anlatacaktır. (Gülay Atasoy)
Elçiler ve Kitaplar Neden Gönderildiler?
Öncelikle Åu soruyu düÅünelim; neden gönderilmesinler? Evet, insana doÄru yolun gösterilmemesi için hiçbir neden yok; bu noktada yolgöstericilerin gerekliliÄini de hiç kimse yadsıyamaz... Daha önce anlatılanlar ile akıl ve vicdanın insanın bütün sorularına yanıt vermede tek baÅına yeterli olmadıÄı ortaya konulmuÅtu...
Yukarıdaki soru âBizim ders kitaplarımız her yerde satılırken okula, derslere, öÄretmenlere ne gerek var?â demeye benziyor... KuÅkusuz, insan aklının belli bir kavrayıŠyeteneÄi bulunuyor ancak bu yetenek her Åeye yetmiyor... İnsanın maddi ve manevi bütün sorunlar1nın çözümünde öncüler Elçiler ve Kitaplar olmuÅtur, bundan sonra da böyle olacaktır... Kitaplar birer yol gösterici ve öÄüt, elçiler ise birer örnektirler; bize düÅen ise onları örnek alarak doÄruya yönelmektir... Bir ilkokul öÄrencisinin, yüksekokul öÄrencisinin derslerine uzak kalması gibi akıl da Elçilerin ve Kitapların getirdiÄi vahye bazan uzak kalabilmektedir; bu durum vahyin yanlıÅlıÄından deÄil aklın yetersizliÄindendir...
Allah bizi kulluk edelim, kendisini bilelim ve sonsuzluÄa ulaÅalım diye yarattı... Evet, insandan istenen kulluk etmesidir ve bu noktada ona en doÄru yol gösterilmiÅtir... İnsanın kulluk etmemesi için hiçbir neden yoktur; donatıldıÄı bunca özellik nedeniyle Yaratanâına Åükretmesi gerekmez mi? Akıl imana, iman Åükre, Åükür ise ibadete götürür; evet, akıl imanı, iman Åükrü, Åükür de ibadeti gerektirir... Ve hiç kuÅkusuz ki ibadet edilecek tek varlık Allahâtır... Bu nokta Kuran-ı Kerimâde çok güzel anlatılmaktadır;
« İÅte Rabbiniz, Allah budur. O'ndan baÅka tanrı yoktur, her Åeyin yaratanıdır. Öyleyse O'na kulluk edin; O herÅeye de vekildir. » Enam, 102
« Geceyle gündüz, güneÅ ile ay Allah'ın varlıÄının belgelerindendir. GüneÅe ve aya secde etmeyin; eÄer Allah'a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin. » Fussilet, 37
Evet, insan Allahâın yarattıklarına deÄil, onları yaratana kulluk etmelidir... GüneÅ, Ay, yıldızlar, akıl, vicdan, madde, put, hayvanlar, doÄa, insan; bunlar hep Allahâın yarattıÄı varlıklardır... Evrende sorumlu tutulmuÅ olan bilinçli madde insan ve bilinçli enerji de diyebileceÄimiz cin dıÅında Allahâa kulluk etmekten çekinen, Oânun buyruÄuna karÅı gelen varlık yoktur... Ki, karnımız yemek istediÄi gibi, ruhumuz da kulluk yapmak ister; ruhun gıdası ise iman ve kulluktur...
Kimi insanlar Allahâa kul olmayı kendilerine yediremeyip büyüklük taslarlar, oysa böyle bir davranıŠbütünüyle nankörlüktür, utanılacak bir durumdur... İnsan kendisini yaratan varlıÄın kendisini yaratıŠnedenine baÄlı olarak sorumluluÄunun bilincinde davranmayacak da nankörlük edecek, sonra da bu davranıÅıyla övünecek! Böyle birisi gerçekten acınacak bir yapıdadır... Evet, « Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? » (Yasin, 22)
Unutmayalım ki, hepimiz birer kuluz... Bireyi yaratan Allah olduÄuna göre birey Allahâın kulu olacaktır... Kimileri âTanrıâya bile kul olmaâ diyerek en azından kendi yetersiz aklına kul olmaktadır... Bunun ister farkında olsun isterse olmasın herkes birer kuldur; bu yüzden kime kulluk edeceÄimizi doÄru seçmeliyiz... Peki kulluk yapmamız gerekiyor mu?
Evet, gerekiyor... Bizi bütünüyle özel olarak yaratan yüce Allahâa yönelmemek en büyük düÅüncesizliktir... Herkesin sesi, yüzü ve parmak izi birbirinden farklıdır, dolayısı ile özeldir... Bireye bu özelliÄi veren ise ancak yüce Allahâtır... Allah bize deÄer verip özel tutar da biz ne diye Oânun yoluna uymayız? Bunun için geçerli bir neden olabilir mi? Allah bizden gücümüzün yetmeyeceÄini mi istiyor? Bize kötüyü, yanlıÅı, çirkini, yaratılıÅımıza uygun olmayanı mı gösteriyor, yoksa iyiyi, güzeli, doÄruyu ve yaratılıÅımıza uygun olanı mı? Öyleyse ne diye Oâna kulluk etmeyelim?..
Hemen belirtmek gerekir ki kulluk, Allahâın buyruklarına uymak ve Oânun yasakladıklarından sakınmak olup bizler Allahâın en çok deÄer verdiÄi varlıklarız... Öyle ki yüce Allah âkul hakkıâ denen bir kavramı bizlere sunmuÅtur... Herkes bir kul olduÄu için kul olarak hakkı vardır ve bu hak en kutsal hakların baÅında gelir... Böyle bir düzende kul olan birey nasıl küçümsenmiÅ olur? Hangi düzen böyle bir hak kavramıyla ortaya çıkmıÅtır ya da çıkabilecektir? İslamâda kulun hakkını ancak kul baÄıÅlayabilir...
Evet, Allahâın baÄıÅlamasını kula bıraktıÄı ve böylece kullarına verdiÄi deÄerin büyüklüÄünü gösteren bir hak kul hakkı... Bu durum kul hakkını hiçe sayanların Allahâın mülküne saldırdıÄını belleklere kazıyarak onları sorumluluklarının bilincinde olmaya iter... YaptıÄının kesinlikle yanına kalmayacaÄını belirtir...
Bireye bir baÅkasının zarar vermesi gibi kendisinin zarar vermesi de yasaklanmıÅtır, bir kiÅiyi öldürmek bütün insanları öldürmek gibi sayılmıÅtır; bu da Allahâın kullarına verdiÄi deÄeri açıkça göstermektedir... Özgürlük diye diye hayvanlaÅmaya doÄru gidenlerin âözgürlükâ ve âbireyâ anlayıÅı nerede, bu eÅsiz uygulama nerede?! İnsanı basitleÅtiren, küçülten, amacından alıkoyan, konumundan alaÅaÄı eden davranıÅlar özgürlük müdür?..
Allah kullarına böylesine deÄer verirken onların Allahâa yönelmemeleri kendileri için üzünülmesi gereken bir durumdur... Bireye kul olduÄunu söyleyip gücünün yettiÄini ondan istemenin neresi yanlıÅtır? Akılsız oldukları halde bedenimizdeki organlar sorumluluklarını, daha doÄrusu görevlerini eksiksiz bir biçimde, ÅaÅırmadan yerine getiriyorlar...
Biz akıllı olduÄumuz halde onlar kadar baÅarılı ve seçici deÄiliz... Bedenimize de bu kusursuz yapıyı baÄıÅlayan yüce Allahâtır... Evet, bedenimiz Allahâın yasalarına baÄlı olarak görevini yerine getiriyor; bir de düÅüncesizliÄimiz olmasa!..
âBen kul olmamâ diyeni kendi bedeni yalanlarken biz ne diye kulluk görevimizden, bu yüce sorumluluÄumuzdan, yaratılıŠamacımızdan kaçalım? Çok güvendiÄimiz aklımız ve vicdanımız, duygusallıktan uzak, nesnel bir yaklaÅımla olaya baktıÄında böyle bir davranıÅı onaylar mı? YaratılıÅımızdan gelen inanç olgusuna nasıl çözüm getireceÄiz? Gerçeklerden kaçarak mı, onları yalanlayarak mı, yoksa onlara yönelerek mi?.. Evet, herkes sorumluluÄunun bilincinde olmalıdır, gerçeÄe ulaÅmanın tek yolu budur...
Son olarak Åunu belirteyim; Allah bizleri bu dünyaya temiz olarak gönderdi, ona temiz olarak dönelim!.. Hem kendimizi bozup kirleterek, hem de bilgiçlik taslayarak kimseyi kandıramayız... Unutmayalım ki, Allah güzeldir ve güzel olanı sever... Bizler için seçtiÄi en güzel yol İslam olduÄu gibi en güzel davranıŠbiçimi de kulluktur; kulluk ise inançsızların saptırdıÄı gibi belirli kalıplarla ibadet etmek yani bir yatıp kalkmak iÅi deÄil Allahâın buyruklarına uymak ve Oânun yasakladıklarından uzak durmaktır; yani nimete karÅı Åükretmektir, bize verilenleri yerli yerince, gereÄince kullanmaktır...
KulluÄa Kimin Gereksinimi Var?
En güzel Åey karÅılıksız kerem ve ihsanda bulunmaktır. Bunu anlayamayan kimseler, bazı gerçekleri kendi bozuk terazilerinde tartmakta ve gerçeÄe ters sonuçlar çıkarmaktadırlar. Bunlardan bir kısmı âAllah'ın (haÅa) ne ihtiyacı var ki, -kendisini tanıttırmak ve sevdirmek için- bu evreni yaratsın ve bize kulluÄu emretsin?â Åeklinde soru sormaktadırlar.
Bu kimseler bu soruyu sorarken, zahmet edip çevrelerinde bulunan yaratıklara bir baksalar, sorularının yanıtını alacaklardır. ÖrneÄin, güneÅ insanlara ıÅık vermekle beraber, insanlardan karÅılık olarak ne beklemektedir? Yer küresi insanları sırtında gezdirmekle onlardan nasıl bir yardım ümit etmektedir? Veya limon aÄacı, kendisinin hiç ihtiyacı olmadıÄı halde C vitaminiyle yüklü limonları verirken, bu iyiliÄin karÅılıÄında insanlardan neyi istemektedir? Örnekler çoÄaltılabilir...
İÅte, insanların emrinde bulunan yaratıklar bile insanın hiç bir Åeyine muhtaç deÄilken, tersine insan onlara muhtaç iken, bir insan hangi akılla herÅeyi yaratan Allah hakkında o soruyu sorabiliyor?
Bir doktor, lütuf ve merhametiyle fakir kimseleri bedava tedavi etse, âBu doktorun ne ihtiyacı var ki böyle yapıyor?â denilmez; denilse divanece bir soru olur. Zira, doktor zaten ihtiyacı olmadıÄı için bu iyiliÄi yapıyor. Veya bir doktorun verdiÄi ilacı içen bir adam âDoktorun ne ihtiyacı var ki, bu ilacı bana içiriyor?â Åeklinde bir soru soramaz.
İÅte Allahü Teala da bu evreni lütfuyla bize hizmetkar yaptıÄı gibi, ibadeti de yine lütfuyla bizlere emrediyor, ta ki onlarla sonsuz mutluluÄa kavuÅalım.
ÖrneÄin; ana karnındaki bir çocuÄu bilinçli varsayınız. O çocuk, gözüyle o alemde bir Åey göremediÄi için, âYahu Åu gözler bana niçin takılmıÅ?â diye itirazda bulunacaktır.
Ona, âBu gözler sana baÅka bir dünyada gerekecek. Oraya gittiÄin zaman bu gözlerle yer ve gökteki harika sanatları gözleyeceksinâ denilse, âben görmediÄim Åeye inanmamâ diye bu gerçeÄin karÅısına çıkacaktır. Daha sonra itirazlarına devamla, burnunun neye yaradıÄını ve ne için yüzünde kalabalık ettiÄini soracak ve kendisine bu aletle baÅka bir alemde güzel kokular alacaÄı söylendiÄinde bu gerçeÄi de inkara gidecektir. Aynı Åekilde kollarının kalabalık ettiÄinden, ayaklarının gereksizliÄinden bahisle sadece göbeÄinden beslenmesine bakarak, aÄzını bile gereksiz bulacaktır.
İÅte, Yüce Allah, ana rahminde rahmetiyle bizim elimizden tutmuÅ, bizi kendi fikrimizle baÅbaÅa bırakmamıŠve bu dünyada gerekecek bütün organları takarak bizleri bu dünyaya göndermiÅtir... O bu dünyada bizi bir sınamaya tutmuÅ ve bu alemden sonra gideceÄimiz ahiret aleminden hakkıyla yararlanabilmek için nasıl hareket etmemiz gerektiÄini Hz.Muhammed âsavâ ve Kuran-ı Kerim'iyle bizlere bildirmiÅtir.
Bu sınavda, anasının karnındaki çocuÄun düÅtüÄü aptallıÄa düÅmeyip; namaza, oruca, zekata ve benzeri emir-yasaklara uyduÄumuzda, ahirette bu ibadetlerimizden sonsuza kadar yararlanacaÄız. Tersi durumunda, bu dünyaya gözsüz, elsiz, ayaksız, aÄızsız, kulaksız... gelen bir çocuk gibi ahirete gittiÄimizde, Cennette bize hayat hakkı tanınmayacaÄı açıktır...
Bu durumda akıllı bir insanın yapacaÄı iÅ, buraya kadar olan yolculuÄunu Allah'ın baÄıÅıyla sürdürdüÄünü göze alıp, ölümden sonraki yolculuÄunda da baÄıÅlarıyla karÅılaÅmak için O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından titizlikle kaçınmak olacaktır. (Zafer Dergisi)
Kul Hakkı Nedir?
Günümüzde insan haklarından çokça söz edilir. Ama bu sözler her nedense uygulamaya bir türlü konulamaz. Sadece beyannamelerde, bildirilerde, makalelerde mahpus kalır.
âİnsan haklarıâ tabiri aslında caydırıcı bir ifade deÄil. Hak ve hukukun korunması sadece insanoÄlunun insafına ve vicdanına bırakılmıÅ. Belli bir müeyyidesi yok. En kötü ihtimalle bir âkınamaâ cezası alıyorsunuz ve yaptıÄınız yanınıza kar kalıyor.
Ama, âkul hakkıâ ifadesi böyle deÄil. Bu ifadeyle insanın baÅıboÅ bir varlık olmadıÄı, Allah'ın kulu, O'nun mülkü, O'nun mahluku olduÄu zihinlerde iyice tesbit edilir ve nefisler, 'kul hakkına tecavüzün kesinlikle cezasız kalmayacaÄı' tehdidiyle karÅı karÅıya kalır.
Gel gör ki, bugünün madde, menfaat ve gaflet karıÅımı kavga ikliminde, kul olduÄunu unutanlar, haliyle kul hakkını da hatırlamaz oldular. Kul hakkının bu ilk basamaÄında tökezleyenler insaf, merhamet, adalet duygularını da kaybettiler.
âBen kulumâ diyen insan, bunun gereÄini yerine getirecektir. âBen falan devletin raiyetiyim (vatandaÅıyım)â dediniz mi, sizden o beldenin bütün kanunlarına harfiyen uymanız istenir...
Allah'ın kul üzerindeki en büyük hukuku: İman...
Kul, kendisini yoktan vareden Rabbine imanla mükellef (sorumlu). Bunu âtevhidâ takib ediyor. Allah'ı bir bilmek de kul üzerinde İlahi bir hak. Nitekim, Allah'a Åirk (ortak) koÅmak affa girmiyor (Bakınız: Nisa Suresi, 48.Ayet).
Hukukullahın üç mühim Åubesi: Tesbih, hamd ve tekbir. Yani, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih (uzak tutma), bütün medih ve senanın (övgülerin) ancak O'na layık olduÄunu ilan ve O'nun sonsuz kemalinin, kulun idrak sahasına girmekten münezzeh olduÄunu itiraf etmek.
İlahi san'at ve hikmetleri tefekkür etmek (düÅünmek), nimetleri Åükürle karÅılamak da hukukullah cümlesinden.
Salih Amelin Ölçüsü
İmanı salih amel takib ediyor. Salih amel, kulun kendi iradesiyle tercih edip iÅlediÄi bütün güzellikler.
YaptıÄımız ticaret dürüst ise salihtir. EttiÄimiz ibadet ihlaslı (içten) ise salihtir. GördüÄümüz eÅyayı, İlahi birer eser olarak tefekkür edebiliyorsak bakıÅımız salihtir. DinlediÄimiz sözler, düÅündüÄümüz fikirler, kurduÄumuz hayaller, sevdiÄimiz mahbuplar (sevgililer) meÅru (yasal) ise, helal dairesi içinde ve rıza çizgisinde ise salihtir.
Bunlar içerisinde, âmaddi ve manevi hukuk-u ibada tecavüz etmemekâ çok önemli olmalı ki, salih amelin tarif cümlesine dahil olmuÅ.
Hukuk-u ibad, yani âkul hakkıâ geniÅ bir mefhum (kavram) Kulun bedenine ve malına yapılan tecavüzler maddi hukuk, kalb ve ruhuna verilen zararlar ise manevi hukuk olarak deÄerlendirilmeli...
Hakkın BüyüÄü KüçüÄü Olur Mu?
Allah'ın sonsuz kudretine nazaran bir insan yaratmakla bütün insanları yaratmak arasında fark olmadıÄı gibi, O'nun sonsuz rahmet ve adaleti noktasında da bir insanın katli (öldürülmesi) ile, bütün insanların katli arasında fark yoktur. (Bakınız: Maide, 32)
İnsanoÄlu her nasılsa, baÅkalarının hakkını çiÄnerken o insanların Allah'ın kulu olduklarını unutuyor. âBen Allah'ın bir kuluna zulmedersem O'nun kahrına hedef olurumâ diye düÅünemiyor.
Aslında bu hakikat, âherkesçe kolay anlaÅılabilmeliâ diye geliyor insanın aklına. Çünkü kime sorsak kendisini de diÄer insanları da Allah'ın yarattıÄını söyleyecektir. Ama iÅ münakaÅaya (tartıÅmaya) döküldü de nefis kalbe, hissiyat akla hakim oldu mu, artık kulluk unutuluyor, adalet unutuluyor, ahiret unutuluyor. İÅte bu unutmanın kula pahalıya mal olması için İlahi ikazlar geliyor.
ÇiÄnenen Haklar Nasıl Ödenecek?
Bu Rahmani ikazlara tercüman olma sadedinde Allah Resulü (a.s.m) de ümmetini defalarca ve deÄiÅik Åekillerde uyarmıÅtır...
Allah yolunda canını veren bir mü'min bunun büyük mükafatını görmekle birlikte, kullara olan borçlarından kurtulamıyor. Zira kul hakkının affını Cenab-ı Hak kula bırakmıÅ.
Aynı Åekilde, samimi tövbe eden bir mü'minin de geçmiÅ günahları affolunuyor, ama kul hakkı bu affa da girmiyor.
Mesela, gıybet eden (kiÅileri çekiÅtiren, arkadan konuÅan) bir insan gıybet ettiÄi kimseden helallik almadıkça bu cürmün aÄır cezasından kendini kurtaramaz.
Kulun Hakkını Allah Koruyor
Kuran-ı Hakim'de, ilk bakıÅta kul hakkı gibi görünen ve kullar arasındaki adalet esaslarını tespit eden birçok ayetlerden sonra, âiÅte bu Allah'ın hudududur (koyduÄu sınırdır), ona tecavüz etmeyin (onu aÅmayın)â mealindeki (anlamındaki) İlahi ikazlar gelir. Demek ki, kul hakkını çiÄnemek, Allah'ın hududuna tecavüz olarak kabul ediliyor. Artık böyle bir cinayeti iÅleyen insan kime iltica edecek (sıÄınacak), kimden yardım dileyecektir.
İnsan, Allah'ın kulu olduÄundan onun hukukuna riayetsizlik de İlahi azabı netice veriyor ve bu noktada hukuklar birleÅiyor.
Kendi parmaÄımızı niçin kesemez, hayatımıza niye kasdedemeyiz? Çünkü, ne beden bizim, ne de ruh. Haneyi harab etmeye de hakkımız yok, misafiri oradan çıkarmaya da. Yaparsak ne olur? Allah'ın mahlukatında O'nun rızası dıÅında tasarrufa kalkmıŠoluruz. Bu ise hem hukukullaha karÅı bir isyan, hem de kul hakkını ihlal. Demek ki aynı fiil (eylem) ile iki hukuka birden tecavüz ediliyor.
Allah bütün mülkün maliki. Her varlıÄına müstakil (özel) bir Åahsiyet lutfetmiÅ. Bir insana zarar vermek, onun nefsine baktıÄı cihetle kul hakkına tecavüz, Allah'ın eseri olması cihetiyle de hukukullaha riayetsizlik.
Bir kalbi kırmak, yahut bir dalı koparmak da öyle.
Allah'a kulluk yapmayan bir insan kendi nefsini cehenneme atması sebebiyle kul hakkına da en büyük bir tecavüzü yapmıŠoluyor.
Cenab-ı Hakk'ın, asi insanları birçok ayet-i kerimesinde âzalimâ olarak vasıflandırmasındaki ince sırrı yakalamak mümkün.
Kul hakkı içerisinde en büyük pay bizzat insanın nefsine düÅüyor. Çünkü her hareketi, her sözü, her hali o nefse ya fayda yahut zarar veriyor. Dolayısıyle, zulmün en büyüÄünü, asi insan bizzat kendi nefsine yapmıŠoluyor.
Bazılarıyla karÅılaÅırsınız; âBenim Allah'ın hiçbir kuluna bir zararım dokunmamıÅtırâ diye övünür ve ilave eder; âGünah iÅliyorsam onun sorumluluÄu bana aitâ
Bu zavallılar kendilerinin de Allah'ın kulu olduklarından gafildirler...
Kuran-ı Kerim'den ibretli bir iÅaretle bahse son verelim:
En'am Suresiânde, âölü etininâ, âdökülen kanınâ, âhınzır (domuz) etininâ ve âAllah'tan gayrısının (baÅkasının) ismiyle kesilen hayvan etininâ haram olduÄu zikredildikten sonra âbunlarda da her kim muzdar olursa ve diÄer bir muzdara tecavüz etmediÄi ve zaruret miktarını aÅmadıÄı takdirde hiç Åüphe yok ki, Allah Gafur ve Rahim'dirâ buyurulur.
Müfessirlerimiz ayetteki bir inceliÄe dikkatimizi çekerler; zaruret halinde bulunan, ölüm tehlikesiyle karÅı karÅıya kalan bir insanın, sözü edilen murdar gıdalardan ölmeyecek kadar yemesine müsade edilirken, enteresan bir Åart daha ileri sürüyor: DiÄer bir muzdara tecavüz etmemek; onun o murdar gıdadan faydalanmasına engel olmamak.
Bu Åart, Cenab-ı Hakk'ın kul hakkına verdiÄi azim (büyük) ehemmiyetin en berrak bir göstergesidir. (Prof.Dr.Alaaddin BaÅar)
DüÅünce Pınarı
âÖnce kulum, çünkü ilk görevim varlıÄımın borcunu ödemek. Sonra bireyim, Allah'tan baÅka kimseye boyun eÄmemek içinâ Mustafa Güçlü
âÅükür nimeti deÄil, nimeti vereni görmektirâ İmam Åibli
âHiç bekletilmemesi gereken birÅey varsa, o da Allah'a olan kulluk borcumuzdurâ Andre Gide
âHerkes seçtiÄi yolda yürür; kendi sonuna ya da kendi sonsuzluÄuna doÄru...â Sedat Turan
âÅükür, Allah'ın nimetlerini ona karÅı günah iÅlemeye sarfetmemektirâ Cüneyd-i BaÄdadi
âSeni unutmayanı unutmaâ Abdülkadir Geylani
âRabbinin sana ihsanı nerede, senin ona ettiÄin kulluk nerede?â Ataullah İskenderi
âAllah'ı sevmek O'nun emirlerini tutmakla olur...â Emine ÅenlikoÄlu
âİnanıyorumâ diyoruz. Acaba, günümüzün ne kadarını âinandıÄımızı yaÅayarakâ geçiriyoruz?.. Ali Suad
âİbadetâ diyorum, âsonraâ diyorsun, ey nefsim, yarınla randevun mu var?.. Ömer Sevinçgül
âÅükretmek surat ekÅitmekse, sirkeden çok Åükreden yokâ Mevlana
âYa Rabbi, sana hamdedebildiÄim için de hamdederim..â Necip Fazıl Kısakürek
âAmaçsız bir yaÅamın, anlamsız bir sözcükten ne farkı var?â Ali Suad
âİnsan ne için yaÅıyorsa onun büyüklüÄü ve önemi kadar yükselirâ Walpoole
âİnanca hayat veren eylemdirâ Osman Bayraktar
âKabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmıŠgibidirâ Hz.Ebubekir
âYaÅamı yitirmekten daha acı birÅey vardır; yaÅamın anlamını yitirmek!â Burhan Toprak
âHayatını yaÅayanâ hayat hakkını kullanmıÅtır!.. Ali Suad
âSonsuz da olsa O'nsuz hayat hiçtirâ Akif Cemil
âİslam'a davet hayattan uzaklaÅmaya deÄil, hayatı yaÅanır hale getirme davetidirâ Ahmed Selim
âİki türlü hürriyet vardır: yalancı hürriyet, bir insan istediÄi herÅeyi yapabilir; ve gerçek hürriyet, bir insan ancak yapması gerekeni yaparâ Kinsley
âRuhun da vücut gibi ihtiyaçları vardırâ Rousseau
âİman bir hükümdür, inkar ise hükümden kaçınmaktır. İman edenler delile dayanır, inkar edenler ise delillere karÅı gözünü kaparâ Ümit ÅimÅek
âİlimler Allahâın yaratıÅının ifadeleridirâ Prof.Abdüsselam
âYarasa güneÅten hoÅlanmadı diye, güneÅ kıymetini kaybetmezâ Sadi
âDerin düÅündüÄünüzde, ilimler sizi Allahâın varlıÄını kabule mecbur edecektirâ Lord Cliffen
âİman insanı insan eder, belki insanı sultan eder... İman hem nurdur, hem kuvvettir; hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilirâ Bediüzzaman
âÖzgürüm, diyenler zevklerinin kölesi olmuÅ...â HekimoÄlu İsmail
âDinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadırâ Nureddin Pala
âSuç müslümanlıkta deÄil, bizim müslümanlıÄımızdadırâ M. İkbal
âİleriyi görme yarıÅında inanan hep öndedir...â Ali Suad
âTek kelime ile İslam baÄımsızlıktır. Yine İslam, yeryüzünde beÅeriyetin gidiÅini kayıtlayan, iyilik yolunda devamlı ilerlemeden alıkoyan her türlü kayıtlardan kurtulmaktırâ Seyyid Kutub
âFikir ona derler ki, bir yol açsın; Yol ona derler ki, bir gerçeÄe ulaÅsınâ Hz.Mevlana
âİki cihanın güneÅi olmasaydı; insanları aydınlatmaya yıldızlar yetmezdiâ Ali Suad
Elçilerin Temel Özellikleri ve Görevleri
Elçiler insanın yaratılıÅtan gelen dini duygularına çözüm bulmasında aracılık eden insanlardır... Bütün davranıÅlarıyla insanlar için en güzel örnektirler... İnsanlara neden yaratıldıkları, nereden gelip nereye gidecekleri, neyin doÄru neyin yanlıŠolduÄu gibi karÅılaÅabileceÄi bütün sorunların çözümünü sunarlar... EÄer onlar olmasaydı insanlar doÄru yolu tek baÅına bulamazlar, bugünkü geliÅmiÅlik düzeyine de ulaÅamaz, büyük olasılıklı oldukları yerde sayarlardı...
Elçilerin gönderilme nedeni insanlara doÄru yolu göstermeleri ve bu konuda örnek olmalarıdır... Bir toplum kendisini bozmadıkça, açıkçası bir Elçiye gereksinim olmadıkça Allah toplumlara Elçi göndermemiÅtir... Toplumların doÄru yoldan sapmaları üzerine ise ortaya çıkan gereksinimi karÅılamak üzere Elçileri göndermiÅ ve insanları sorumlu tutmuÅtur...
Biz de Elçilerin ve Kitapların varlıÄını iÅiten bireyler olduÄumuz için sorumlu durumdayız; aklımızı kullanıp en doÄruya ulaÅma sorumluluÄumuz vardır... Gerçeklerden kaçmak ise hiçbir zaman çözüm deÄildir...
Elçiler yol göstericilik görevini üstlendikleri için her noktada diÄer insanlardan ileri ve meleklerle iletiÅim kurabilecek kadar saf olmalıdırlar... Bunun dıÅında en belirgin özellikleri ise Åunlardır; Elçiler bütün sözlerinde ve iÅlerinde doÄru ve dürüst kiÅilerdir. Hiçbir zaman yalan söylemezler, ne söylemiÅlerse doÄrudur... Onlar Elçi olmadan önce de, sonra da her açıdan güvenilir kimselerdir, büyük ya da küçük hiç günah iÅlemezler... Kısacası onlar, her yönden örnek ve önder insanlardır...
Elçiler Allah'tan aldıklarını olduÄu gibi diÄer insanlara iletirler; kendilerinin bunlara ekleme yapması veya çıkarımda bulunması söz konusu olamaz... Elçileri seçen Allah'tır ve kuÅkusuz bu seçim doÄru olacaktır... Bundan dolayı onların görevden alınması düÅünülemez... Yine elçilik çalıÅmakla kazanılan bir nitelik deÄildir... DoÄrudan Allah'ın seçmesi ile olur ve bu görev ona en layık olan kiÅiye verilir...
Kitapların Temel Özellikleri ve İÅlevleri
Kitaplar da Elçiler gibi insanlara doÄru yolu gösterirler... İslam inancında Elçilere toplam 100 sahife (kitapçık) ve 4 kitap gönderildiÄi görüÅü yaygındır... Elçilerin bir bölümü yeni bir kitap ve Åeriat ile görevlendirildiÄi gibi, bir bölümü de önceki kitaba ve yasalara göre davranmakla yükümlü tutulmuÅtur...
Kitaplar doÄrudan Allah kelamı oldukları için bütün çaÄlara seslenirler ve insanlar için yol göstericilik görevlerini sürdürürler... Dört kitap ve gönderildikleri elçiler Åunlardır; Tevrat Hz.Musa'ya, Zebur Hz.Davud'a, İncil Hz.İsa'ya, Kuran Hz.Muhammed'e âsavâ indirilmiÅtir...
Bunlardan Kuran dıÅındakiler bozulmaya uÄradıkları için güvenilir deÄillerdir ve yol göstericilik özelliÄini yitirmiÅlerdir... Bunun nedeni ise onlara insan elinin bulaÅmasıdır... Allah önceki kitapları gönderildiÄi toplumun bilginlerine emanet etmiÅ, onlar emanete sadık kaldıkları sürece de kitap iÅlevini yerine getirmiÅtir...
Çok üzücüdür ki adı geçen bilginler bu konuda yeterince titiz davranmamıŠve tahrifat gerçekleÅmiÅtir... Kuran ise bütün insanlıÄa seslendiÄi ve son kitap olduÄu için doÄrudan Allah'ın koruması altındadır;
« DoÄrusu Kuran'ı Biz indirdik. KuÅkusuz, onun koruyucusu da Biziz. » Hicr, 9
Kuran'a geçmeden önce Tevrat, Zebur ve İncil hakkında birkaç açıklama yapmak istiyorum, böylece okuyucu söylenenlerin yerli yerinde olduÄunu görecek ve adı geçen kitapların Kuran'la kıyaslanamayacaÄını kavrayabilecektir...
Günümüzdeki Kitabı Mukaddes katıksız Allah kelamı deÄildir; yüzyılların birikimi sonucunda birçok deÄiÅikliklere uÄramıÅtır... BarındırdıÄı kitapların tarihsel geliÅimi üzerinde durmak bence gereksizdir... Allah kelamı çeliÅki barındıramayacaÄına göre deÄiÅikliÄe uÄramıŠbu kitaplarda yer alan tek bir çeliÅkiyi göstermek bile gerçeÄe ulaÅmak için yeterlidir... Ben bu noktada yaklaÅık 25 tutarsızlıÄı yazmak istiyorum, ancak çeliÅkilerin bunlarla sınırlı olduÄu sanılmamalıdır... Bununla birlikte bu kitaplar vahiy barındırdıkları için saygısızca davranıÅlara da yönelinilmemelidir...
Unutulmaması gereken Åudur ki yanlıŠveya çeliÅkili olan Hz.Musa, İsa, Davud veya diÄer elçilerin getirdiÄi çaÄrı deÄil bu çaÄrıyı sonradan yozlaÅtıranların ortaya koyduÄu Åeylerdir, yoksa bütün elçiler aynı dini yani hak din olan İslamâı uygulamadaki küçük farklılıklar dıÅında kendi toplumlarına tebliÄ etmiÅlerdir... Yani biz müslümanlar Hz.Muhammedâe ve Kuranâa inandıÄımız gibi diÄer elçilere ve kitaplara da hak biçimiyle inanırız ve bu inanç bizim iman esaslarımızdan birisidir...
Maalesef diÄer din sahipleri ortak paydada buluÅmak yerine, hiçbir biçimde yalanlayamayacakları, kendi elçilerinde olup da Hz.Muhammedâde olmayan bir elçilik özelliÄi gösteremedikleri halde sürekli inancımızın elçisine ve kitabına hakaret edegelmiÅlerdir; oysa müslümanların diÄer dinlere olan eleÅtirilerinin en hafifinde bile ne Hz.İsaâya, ne Hz.Musaâya, ne kutsal kitaplarına vb. hakaret edilmiÅ deÄil, tersine büyük bir saygı gösterilmiÅtir...
Yine bunun en açık bir kanıtı olarak müslümanlar diÄer elçilere doÄrudan adlarıyla deÄil onları yücelten âHazretiâ, âaleyhisselam=selam üzerine olsunâ gibi sıfatlarla seslenirler... Yani hiçbir müslüman onların sandıÄı gibi -onlar açısından- kafir deÄildir; her müslüman önceki elçilere ve kitaplara inanır ancak son elçi olarak Hz.Muhammed ve vahiy olarak da Kuran-ı Kerimâe de inanırlar ki en doÄrusu da budur...
Son olarak Åunu da belirtmek gerekir ki Kiliseânin aslında hıristiyanlıÄın özüne de aykırı yanlıŠtutumu nedeniyle batıda dine karÅı yoÄun bir saldırı olmuÅtur ve bu durum ifrat noktasına vardırılarak bütün dinler birbirinin aynı gibi deÄerlendirilmiÅ ve bu baÄlamda İslamâa da din olması nedeniyle diÄer dinler gibi muamele edilip aynı kategoriye sokulmuÅtur, oysa gerçekte İslam hak din olduÄundan her tür eksiklikten uzaktır ve hiçbir baÅka inanca eÅit deÄildir...
Kitabı Mukaddes'teki Tutarsızlıklardan âBirkaçâ Örnek
1. âVe Rab yeryüzünde adamı yaptıÄına nadim oldu, ve yüreÄinde acı duyduâ (Tekvin, 6:6) Oysa O'nun piÅman olmayacaÄı aynı kitapta yazılıdır (I. Samuel, 15:11, 29)
2. âVe İbrahim o yerin adını Yehova-yire (Rab tedarik edecek) koydu;...â (Tekvin, 22:14) Oysa Hz.Musa'ya, daha önce kendisini âYehovaâ olarak tanıtmadıÄını söylediÄi yazılıdır (ÇıkıÅ, 6:2-3)
3. â... ve yedinci günde rahat etti, ve dinlendiâ (Çıkı_, 31:17) Bu Yüce Allah'a büyük bir iftiradır... KuÅkusuz O yorulmaz ve dinlenme gereÄi duymaz, Kuran-ı Kerim de onların bu tür bütün yanlıŠinanç ve iftiralarını düzeltmiÅtir...
4. Tekvin 32:28 ve HoÅea 12:3'de (haÅa) Hz.Yakub'un Allah'la güreÅip O'nu yendiÄi yazmaktadır...
5. İncillerde Oniki Havari'nin adları bile farklı farklı yazılmıÅtır (Bak; Matta 10, Luka 6, Markos 3, Yuhanna 21)
6. Matta İncili'ne göre Hz.İsa Mısır'a gitmiÅken, Luka İncili'ne göre böyle bir yolculuk kesinlikle olmamıÅtır (Bak; Matta 2:14; Luka 2:39)
7. Tekvin 1:11 ve sonrasında, bitkilerin insandan önce yaratıldıÄı söylenirken, 2:5-9'da önce insanın yaratıldıgı, o zaman yeryüzünde hiçbir bitkinin bulunmadıÄı, bitkilerin sonradan yaratıldıÄı yazılıdır; diÄer anlatılanlar da kesinlikle bilimsel deÄildir...
8. İkinci Tarihler 36:5'de âYehoyakim melik olduÄu zaman 25 yaÅında idi ve YeruÅalim'de on bir sene meliklik ettiâ diye yazılıdır; oysa, İkinci Melikler 24:8'de âYehoyakin melik olduÄu zaman 18 yaÅında idiâ biçiminde aktarılmaktadır...
9. Eldeki Tevrat'a göre Hz.Musa babasının ölümünden âen azâ 80 yıl sonra doÄmuÅtur; buna kim inanır? ( 430 yıl # 350 (133+137+80) yıl, bakınız; ÇıkıÅ, 6:18-20, 7:7, 12:40 )
10. Matta 1:17'ye göre Hz.İbrahim'den Yusuf'a kadar Hz.İsa'nın dedelerinin sayısı 42 batındır. Oysa yazılı adları saydıÄımızda toplam 40 kiÅi çıkmaktadır...
11. âVe Pedayanın oÄulları: Zerubbabel, ve Åimeiâ (I.Tarihler, 3:19) Haggay 2:23'e göre (ki, Matta ile Luka da aynı görüÅtedir) Zerubbabel Åealtiel'in oÄludur...
12. â...Yeremyanın sözleri buraya kadardırâ (Yeremya, 51:64) Demek ki, (Son bölüm olan) 52. bölüm sonradan eklenmiÅtir, bu da Yeremya'nın tahrif edildiÄini (Yeremya, 36:32) doÄrulamaktadır...
13. âZerubbabel Abiudun babası idiâ (Matta, 1:13); âZerubbabel oÄlu Risaâ (Luka, 3:27) Oysa I.Tarihler 3:19'a göre onun bu adları taÅıyan oÄlu yoktur; âVe Zerubbabelin oÄulları: MeÅullam ve Hananyaâ
14. I.Kırallar, 16:5; âVe BaaÅanın iÅlerinin geri kalanı, ve yaptıÄı Åeyleri ve onun gücü, İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
KuÅkusuz bu ayet ve ileriki ayetlerden anlaÅılacaÄı üzere daha önce bunlar yazılıydı ancak sonradan deÄiÅikliÄe uÄramıÅtır; benzer biçimde Hz.Muhammed'i anlatan ayetlerin de büyük oranda ortadan kaldırıldıÄı düÅünülebilir...
15. I.Kırallar, 16:4; âVe Elanın iÅlerinin geri kalanı ve yaptıÄı her Åey İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
16. I.Kırallar, 16:20; âVe Zimrinin iÅlerinin geri kalanı, ve ettiÄi hainlik, İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
17. I.Kırallar, 16:27; âVe Omrinin yaptıÄı iÅlerin geri kalanı, ve gösterdiÄi gücü İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
18. I.Kırallar, 22:39; âVe Ahabın iÅlerinin geri kalanı, ve yaptıÄı her Åey, ve fil diÅi evi, ve yaptıÄı bütün Åehirler, bunlar İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
19. II.Kırallar, 10:34; âVe Yehunun iÅlerinin geri kalanı, ve yaptıÄı her Åeyi, bütün gücü,onlar İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil mi?â DeÄil...
20. âVe Zekeryanın iÅlerinin geri kalanı, iÅte, onlar İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılıdırâ (15:11) Hayır, yazılı deÄildir...
21. âVe Yeremya YoÅiya için mersiye okudu; ...ve iÅte, onlar Mersiyelerde yazılıdırâ (II.Tarihler, 35:25) Hayır, yazılı deÄildir...
22. Matta, 20:30; âVe iÅte, yol kenarında oturan iki kör, İsanIn geçtiÄini iÅitince: Ya Rab, bize merhamet eyle, sen, ey Davud oÄlu! diye baÄırdılarâ Markos 10:46-52'ye göre orada iki deÄil tek kör varmıÅ...
23. Markos, 8:12; âO da ruhunda derin ah edip dedi: Niçin bu nesil bir alamet istiyor? DoÄrusu size derim: Bu nesle bir alamet verilmeyecektiâ
Oysa Matta 16:4'e göre onlara Yunus'un alameti verilecektir ki, bu da Hz.İsa'nın öldükten 3 gün sonra dirilmesidir ve inciller bu konuda da kendi içlerinde olduÄu gibi, birbirleriyle de çeliÅirler...
24. Ezra 2 ile Nehemya 7 arasında tam 55 (elli beÅ) farklılık bulunmaktadır... Yakın dönemlerde yazılan bu kitapların böylesine büyük bir deÄiÅime uÄramıŠolması; hem güvenilirlikleri konusunda, hem de geçirdikleri deÄiÅiklikler konusunda örnek olması açısından oldukça önemlidir...
25. Luka'nın yazdıÄına inanılan Luka İncili'ne göre Hz.İsa âasâ, diriliÅinden (!) â1 günâ sonra göÄe yükselmiÅken, Resullerin İÅleri kitabında bu olayın â40 günâ sonra gerçekleÅtiÄi yazılıdır (Bakınız; Resullerin İÅleri, 1:3; Luka, 24:51)
Hz.Muhammed âsavâ İle İlgili Bir Önbildirim
Bunca deÄiÅikliÄe uÄramıŠolmasına karÅın Kitabı Mukaddesâte Hz.Muhammedâe iliÅkin verilere rastlanabilmektedir... Ben bunlardan yalnızca birisi üzerinde kısaca duracaÄım, eÄer Kitabı Mukaddes baÄlıları inançlarında samimi iseler Hz.Muhammedâin elçiliÄine inanacaklardır... Yok içten deÄillerse bu onların sorunudur... KiÅilerin, benimsedikleri inançlardan, yanlıŠolsalar bile ayrılmaları oldukça güçtür; bu yüzden, onların, yazdıklarımı iyice gözden geçirerek doÄruya yönelmelerini diliyorum...
* Hz.Musa âasâ ile Hz.Muhammed âsavâ *
âOnlar için kardeÅleri arasından senin gibi bir elçi çıkaracaÄım; ve sözlerimi onun aÄzına koyacaÄım, ve emredeceÄim her Åeyi onlara söyliyecekâ (Tesniye, 18:18)
* Hz.Muhammed, Hz.Musa âasâ gibi yeni bir Åeriat ile gelmiÅtir...
* Hz.Muhammed, kendi sözlerini karıÅtırmadan âAllah Kelamıâ olan Kuran-ı Kerimâi insanlara ulaÅtırmıÅtır...
* Hz.Muhammed, İsrailoÄullarının âkardeÅleri olanâ İsmailoÄullarıândandır ve İsmailoÄulları içinde elçilik söyleminde bulunan, dahası bunu ispatlayan tek kiÅidir...
* Sözü edilen kiÅi Hz.İsa âasâ deÄildir; kendisinin özellikleri ile adı geçen elçinin özellikleri bütünüyle farklıdır...
Burada karÅı çıkılabilecek tek konu âkardeÅleriâ sözcüÄü ile İsmailoÄullarıândan sözedildiÄi savıdır... Bakalım bu doÄru mu?
â...KardeÅlerine efendi ol, ...â Tekvin, 27:29
â...Esava dedi: İÅte, onu sana efendi ettim, ve bütün kardeÅlerini ona kul olarak verdimâ Tekvin, 27:37
âSeirde oturan kardeÅleriniz Esav oÄullarının sınırını geçeceksinizâ Tesniye, 2:4
AnlaÅılacaÄı üzere; Hz.Yakubâun (İsrail) oÄulları ile Esav oÄulları birbirinin kardeÅleri sayılmaktadır...
Benzer biçimde İbraniler ile İsrail oÄulları da kardeÅtirler; âEÄer kardeÅin, İbrani bir erkek, yahut ibrani bir kadın...â Tesniye, 15:12
Daha da önemlisi Hz.İbrahim ile Hz.Lut arasında kurulan baÄdır... Hz.İbrahim, Hz.Lutâun amcasıdır fakat Tevrat onlardan âkardeÅâ olarak sözetmektedir;
â...Terah Abramın (Hz.İbrahimâin), Nahorun ve Haranın babası oldu; ve Haran Lutâun babası olduâ Tekvin, 11:27
âAbram Luta dedi: Rica ederim, benimle senin aranda ve benim çobanlarımla senin çobanların arasında çekiÅme olmasın; ÇÜNKÜ BİZ KARDEÅİZâ Tekvin, 13:8
Hz.İsmail de Hz.Yakubâun amcasıdır ve böylece kardeÅ sayılmaktadırlar; bu durumda Hz.Yakubâun soyundan olan Hz.Musa ile Hz.İsmailâin soyundan olan Hz.Muhammed kardeÅ toplulukların bireyleridirler ve Hz.Musa, Hz.Muhammedâin geleceÄini kendi toplumuna bildirmiÅtir...
Hz.Muhammedâin de diÄer elçilerden âkardeÅimâ biçiminde sözettiÄi bilinen bir gerçektir... Öte yandan, Yuhanna İnciliânin I. bölümünde, 21. ve 24. ayetlerde âO Elçiâ biçiminde adı geçen kiÅi de Hz.Muhammedâdir... (KardeÅ sözcüÄü için ayrıca bakınız: Tekvin, 25:18)
Kuran Hakkında
Åimdi de gönderilen son kitap olan Kuran-ı Kerimâi ve neden Allah kelamı (sözü) olarak nitelendirildiÄini bir inceleyelim, eÄer bu söylenen doÄru ise Allahâın Kitabıâna uymamak için hiçbir neden öne sürülemez... Daha önce Allah'ın varlıÄı, Elçi gönderip göndermeyeceÄi gibi konular incelenerek sonuca baÄlanmıÅtı... Kuranâın gerçekliÄinin kanıtlanması hem İslam inancını, hem Hz.Muhammedâin elçiliÄini, hem de Allahâın varlıÄını kanıtlar...
Kuran; varlıÄın özeti... EÅsiz, kusursuz, yüce, deÄiÅmez, çaÄlarüstü bir kitap... O Allahâın Kelamı, bizim için seçtiÄi yol gösterici, gerçeÄin ÅaÅmaz ölçüsü... Kuran için âvarlıÄın özetiâ dedim, evet bu çok doÄru, varlıÄın özeti olan Kuran-ı Kerim konusunda ne kadar söz söylense az olduÄu gibi âyaÅayan Kuranâ olan Hz.Muhammedâi bütün yönleriyle anlatabilmek de o kadar güçtür...
Benim de karÅılaÅtıÄım öyle kimseler vardır ki, âson derece inkarcı olmalarına karÅınâ Hz.Muhammedâin samimiyetine inanırlar; onlara göre Hz.Muhammed kendi kendini olmayan bir gerçeÄe inandırmıÅtı, bir baÅka deyiÅle kendi kendine vahiy indirmiÅti!.. KuÅkusuz o yüce elçi böyle bir eksiklikten uzaktır, Kuran-ı Kerim apaçık bir gerçektir fakat bu durum biz inananlara Onun doÄruluÄunu deÄiÅik bir boyutuyla gösterdiÄi gibi, inançsızların düÅünce, daha doÄrusu düÅüncesizlik boyutunu da açıkça göstermektedir...
âTarihçi bir İngiliz, Kainatın Efendisi hakkında âsamimilikte, olduÄu gibi olmakta, bir eÅi gelmemiÅ insanâ der de âAllah Resulüâ diyemez. Allahâın Resulü, memuriyetine öyle inanmıÅtı ki, bu inanıÅa öyle olmaktan baÅka çare yoktu. Öyle olmak ve öyle olduÄuna inanmıŠbulunmak, birarada...â Necib Fazıl
Evet, hiç kuÅkusuz ki o bir elçidir; bizden istenen ise Onun peÅinden gitmemiz ve Allahâın doÄru yoluna girmemizdir... Ne diye girmeyelim? Daha iyisini kim sunabilmiÅ ya da sunabilecektir? Sakın kim olduÄunuzu unutup büyüklük taslayarak gerçeklerden kaçma yanlıÅına düÅmeyiniz... Kuranâın mucize oluÅunu ve ayrıca barındırdıÄı mucizelerden birkaçını sunmadan önce âmucizeâ kavramına bir açıklık getirmek yerinde olacaktır;
Mucize Nedir?
Elçiler, doÄruluklarını gönderildikleri toplumlara anlatabilmek için, bir kanıt olmak üzere mucizelerle, görünür belgelerle donatılmıÅlardır, gösterdikleri mucizeler ile Allahâın Elçisi olduklarını kanıtlamaktadırlar... Allah, onları doÄrulamak için doÄa yasalarını istediÄi biçimde deÄiÅikliÄe uÄratmakta ve insanlara gerçeÄi göstermektedir...
Mucize doÄaüstü bir olay olduÄundan bunları doÄa yasalarıyla açıklamaya kalkmak gereksiz bir davranıÅtır... Sonuçları, sonucu ortaya koyabilme yeteneÄi bulunmayan çeÅitli nedenler aracılıÄıyla yaratan yüce Allah, bu nedenler olmadan da yaratabilir...
Mucizeleri kavram olarak iç ve dıŠolmak üzere ikiye ayırabiliriz... İç mucizeler, elçilerin doÄruluk, dürüstlük, güvenilirlik, yalan söylememek, üstün zeka gibi özellikleridir... Bu noktada herkesten üstündürler... Ve aklı olan herkes bu nitelikleri taÅıyan kiÅilerin yalan söylemeyeceklerini bilerek onlara iman eder... İnanmak için ayrıca mucize aramazlar... ÖrneÄin Hz. Ebu Bekir gibi birçok kiÅi, Hz.Muhammedâin bu tür üstün niteliklerine bakarak hiç kuÅku duymadan iman etmiÅlerdir...
DıŠmucizeler ise, önlerindeki apaçık gerçeÄi çeÅitli nedenlerle kabul etmeyenleri doÄruya yönlendirmek için gösterilen doÄaüstü olaylardır; kiÅiler bu olaylara bakarak seçim haklarını kullanır ve müslüman olurlar... Kuran karÅısında dönemin en büyük söz sanatkarlarının boyun eÄmesi, Firavunâun büyücülerinin Hz.Musaânın elçiliÄini kabul etmeleri gibi...
Elçilerle ilgili mucizelerin Kuranâda anlatılmasının nedeni ise, hem Allahâın gücünü göstermek, hem insanların ibret almalarını saÄlamak, hem de insanlara örnek göstererek onları ilerlemeye teÅvik etmektir... ÖrneÄin Hz.İbrahimâin ateÅte yanmaması, ateÅte yanmayan giysilerin araÅtırılması için bir teÅviktir ki, günümüzde bu tür maddeler bulunmuÅtur...
Evet, elçiler yalnız manevi alanda deÄil, maddi alanlarda da insanların öncüleridirler... Bu noktada mucizeler yalnızca onların elçiliÄini kanıtlamakla kalmaz, insanlara maddi geliÅimin son noktalarını da gösterirler; Hz.Davudâun demiri istediÄi gibi kullanabilmesi, Hz.Süleymanâın rüzgara söz geçirmesi, hayvanlarla konuÅması, çok uzaklardaki bir tahtı göz açıp kapayıncaya kadar getirtmesi, Hz.Musaânın deÄneÄi ile su çıkarması, Hz.İsaânın ölüleri diriltmesi ve hastalıkları iyileÅtirmesi hep insanlar için birer örnektirler...
Günümüzde demirin kullanılmadıÄı alan kalmamıÅtır, çok çeÅitli hava araçlarıyla yolculuklar yapılabilmektedir, yerin derinliklerinden su ya da petrol gibi sıvılar çıkarılabilmektedir, yapay organlar ya da organ deÄiÅtirme ile yaÅama olanakları artırılmaktadır, ses ya da görüntü aktarımı yapılabilmektedir... Evet, Kuranâda yer alan bütün bilgilerin, öÄüt ve buyrukların belli bir amacı vardır, boÅu boÅuna içine konmuÅ deÄildir... Peki biz ders alabiliyor muyuz? İÅte gerçek sorun budur... Yeniden Kuran'a dönersek, doÄrudan Kuran'ın da bildirdiÄi üzere Hz.Muhammed'in en büyük mucizesi Kuran-ı Kerim'dir;
« âOna Rabbinden mucizeler indirilmesi gerekmez miydi?â derler. De ki: âMucizeler ancak Rabbimin katındadır. DoÄrusu ben, sadece apaçık bir uyarıcıyımâ »
« Kendilerine okunan bir Kitap'ı sana indirmiÅ olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan topluluk için rahmet ve ibret vardır. » Ankebut, 50-51
HerÅey Kuran'da Var Mı?
Birisi hoca efendiye sorar: Hocam, herÅey Kuran'da var mı? Hoca efendi âEvet, herÅey vardırâ der. Ardından En'am 59'u okur; « YaÅ ve kuru ne varsa herÅey Kitab-ı Mübin'dedir. »
Bunun üzerine adam merakla sorar: Peki hocam, nasıl helva yapılır... O da Kuran'da var mı?
Hoca efendi: âEvet varâ der; « Bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorun. » (16/43) ayeti sorunu halleder, bu ayete göre sen bir helvacıya git, ondan öÄren...
Ayette yer alan âKitab-ı Mübinâ deÄiÅik biçimlerde açıklanmıÅtır. Bunlardan biri âAllah'ın ilmiâ manasıdır. OlmuÅ ve olacak herÅey elbette Allah'ın ilminde mevcuttur.
Bir baÅka manası âKainat kitabıdırâ Çünkü kainat kitabı yaÅ-kuru herÅeyi içine almıÅtır. ÖrneÄin insanlar yerçekiminden habersizken yerçekimi kanunu yine iÅliyordu. Suyun kaldırma kuvvetini bilmezlerken su yine kaldırıyordu. İnsanlar elektriÄi bulmadan önce evrende elektrik vardı. İnsanlar zamanla bunların farkına vardılar ve bu kanunlardan yararlanmaya çalıÅtılar.
Kitab-ı Mübin'in bir baÅka meÅhur manası Kuran-ı Kerim'dir. Evet, Allah'ın ilminden gelen ve kainat kitabının manalarını ders veren Kuran-ı Kerim'de herÅey vard1r. Fakat herkes herÅeyi açık bir biçimde göremez.
ÖrneÄin Neml, 38-40'da anlatılan Hz.Süleyman'ın Yemen'den Belkıs'ın tahtını, göz açıp kapatıncaya kadar kısa bir zamanda getirtmesi olayı bugün bile hala ulaÅılamamıŠbir olaydır. Gerçi insanlar ses ve görüntüyü nakledebilmiÅlerdir. Fakat eÅyanın naklini henüz gerçekleÅtirememiÅlerdir.
Bu konuda Åu noktayı unutmamak gerek; Kuran tarih, coÄrafya ya da fizik kitabı deÄildir. Kuran'da herÅey deÄeri oranında ele alınmıÅtır. Kuran'da insanların dünya ve ahiret mutluluÄu için temel esaslar zikredilmiÅtir. Helva tarifini de Kuran'da aramak Kuran'ın gönderiliÅ hikmetini bilmemektir.
YaÅ - Kuru HerÅey
Nasıl oluyor da bütün Kuran Fatiha Suresinde toplanabiliyor? sorusuna soruyla yanıt verelim: Nasıl oluyor da kocaman bir aÄaç, bir çekirdekte toplanıyor?
Kuran'da ayrıntılarıyla açıklanan konuların Fatiha'da bulunduÄu ortadadır; Kuran Allah'tan sözediyor, adlarını, niteliklerini öÄretiyor ki, Fatiha da öyle.
Gök, yer ve aralarındaki her Åeyden sözediyor; hepsi âaleminâ de dahil!
Ahiretten sözediyor; âYevmiddinâ bunların çekirdeÄi. Kulluktan, duadan sözediyor; bunlar da Fatiha'da.
Allah'ın sevgili kullarından ve onların kıssalarından sözediyor; hepsi âsırat-ı müstakimâde.
Hak yoldan sapanları, küfre düÅenleri anlatıyor; bunlar, âmaÄdub ve dallinâ
Bir baÅka soru: YaÅ-kuru her Åey nasıl oluyor da Kuranâda bulunuyor? Yanıt yine bir soru: Denizler, karalar ve onlardaki herÅey nasıl oluyor da bir dünya haritasına yerleÅebiliyor?
Her meal bir harita, tefsirler büyük ölçekli. İlim arttıkça ölçek büyümekte, ayrıntıya girilmekte, incelikler görülmekte. DeÄil bütün Kuran, bir sure, bir ayet, hatta Cenab-ı Hakk'ın Kuran'da geçen, Rabbüssemavati velard (göklerin ve yerin Rabbi) adında bile bu gerçek rahatlıkla görülmüyor mu? Bu ismin tecelli sahası yaÅ ve kuru herÅeyi içine almıyor mu? (Zafer Dergisi)
Kuran Mucizelerinden âBirkaçâ Kesit
Kuran bizlere çok öncesinden bilimsel verileri ve benzeri gerçekleri sunmak bakımından eÅsiz bir mucizedir... Bu yönüyle hem kendi mucizeliÄini, hem de Hz.Muhammed'in elçiliÄini kanıtlamaktadır; bir deli bile o dönemde Hz.Muhammed'in bu bilgileri kendi baÅına bilmesinin veya bir baÅkasından öÄrenmesinin olanaksız olduÄunu kavrayabilir... Ayetlerin geniÅ açıklamasını yapacak deÄilim, dileyenler bu konuda yazılmıŠonlarca çalıÅmadan yararlanabilirler... Öncelikle kısa bir deÄerlendirmede bulunmak istiyorum;
Kuran varlıkla ilgili bilgiler verirken bunların ayrıntısına girmez; onun amacı kiÅinin okuduklarından ders çıkarması ve ibret almasıdır... O insanlara ıÅık tutarak, belli gerçeklere iÅaret ederek araÅtırma yapmalarını ve düÅünmelerini ister... Onun asıl amacı kiÅileri hidayete erdirmek olduÄundan örneÄin Bediüzzaman'ın dediÄi gibi, âgüneÅten güneÅ için deÄil, belki güneÅi yaratan Zat içinâ sözeder...
Ancak anlatım biçimi o kadar mükemmeldir ki bütün çaÄlara seslenebilmektedir; her çaÄın insanı kendi bilgisine göre Kuran'dan ilham alabilmektedir... Kuran'ın bu bilgilere yer vermesinin bir diÄer nedeni de kendi doÄruluÄunu kanıtlayarak saÄlam düÅünebilen beyinlere Kitabullah olduÄunu hissettirebilmektir...
Kimileri din ile bilimi karÅıt kavramlar olarak göstermeye çalıÅsa da bu doÄru deÄildir; doÄa yasaları olarak adlandırılan kurallar Kuran'da âSünnetullahâ olarak geçer ve bilimin yaptıÄı da Sünnetullah'ı kavramaya çalıÅmaktır... Kuran bu konuda deÄiÅmez gerçeÄi önümüze koyar, bilim ise bu gerçeÄi yakalamaya çalıÅır... Evrene âKainat Kitabıâ adı da verilmektedir; evet o Allah'ın yazılı olmayan kitabıdır, bilimin yaptıÄı da bu kitabı okuyup anlamaya çalıÅmaktır...
Allah'ın yazılı kitabı olan Kuran-ı Kerim ise evrendeki varlıklara ve egemen olan kurallara deÄinir; açıktır ki -aÅaÄıda da örneklerini okuyacaÄınız üzere- Sünnetullah ile Kitabullah birbiriyle çeliÅmez; bilim ilerledikçe Kuran'ın doÄruluÄu ortaya çıkmaktadır, bu da bize âDünya yaÅlandıkça Kuran gençleÅiyorâ sözünün ne kadar doÄru olduÄunu açıkça göstermektedir...
Evet, Kuran için önemli olan varlıkların nasıl yaratıldıkları deÄil âniçinâ yaratıldıklarıdır ancak, nasıl yaratıldıklarına deÄinilmesi, onları yaratan varlıÄı (Allah'ı) bizlere tanıtması amacına dayandıÄı için üzerinde durulması gereken bir konudur... Ayrıca insanları araÅtırmaya teÅvik ederek geliÅimlere açık olmalarını saÄlar... Evet, insanlardan istenen düÅünerek Allah'a ulaÅmalarıdır; nasıl azametine hayran olduÄumuz gökdelenler ustasız olamazsa, Åu göÄün kendisi de, kainatın bütünü de hiç kuÅkusuz ki, bir yaratıcısız olamaz...
Kuran insanlara doÄru yolu göstermek için gelmiÅtir; onun doÄruluÄu bunca kanıtla ortada iken bunu kabul etmeyenler yalnızca kendi tutarsız mantıklarına veya zanlarına dayanarak görüÅ belirtmektedirler ki, bunların da hakkın karÅısında hiçbir önemi yoktur...
« De ki: âKoÅtuÄunuz ortaklardan gerçeÄe eriÅtiren var mıdır?â De ki: âAma Allah gerçeÄe eriÅtirir. GerçeÄe eriÅtiren mi, yoksa, birisi götürmezse gidemeyen mi uyulmaya daha layıktır? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?â
Onların çoÄu zanna uyarlar; gerçekte ise zan, hakikat karÅısında bir Åey ifade etmez. Allah, yaptıklarını Åüphesiz bilir.
Bu Kuran, Allah'tandır, baÅkası tarafından uydurulmuÅ deÄildir. Ancak kendinden öncekini doÄrular ve O Kitap'ı açıklar. Alemlerin Rabbinden geldiÄinden Åüphe yoktur. » Yunus, 35-37
* BaÅlangıçta Yer ile GöÄün BitiÅik Olması
« İnkar edenler, gökler ve yer yapıÅıkken onları ayırdıÄımızı ve bütün canlıları sudan yarattıÄımızı bilmezler mi? İnanmıyorlar mı? » Enbiya, 30
Burada, gökler ile yerin yapıÅıkken ayrıldıkları belirtilmektedir; günümüz bilimi de bunu doÄrulamaktadır... Evren en baÅta tek bir parça olduÄu gibi, dünya da ilk oluÅumunda bir ateÅ topuydu, zamanla soÄuyarak yer ve gök olmak üzere ikiye ayrıldı; bu ikisi arasındaki eÅsiz denge de yaÅamın ortaya çıkmasını saÄladı...
* Kıtaların DöÅenmesi ve DaÄlar
« O, yeryüzünü size bir döÅek ve göÄü de bir bina kıldı. Gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi; artık Allah'a, bile bile eÅ koÅmayın. » Bakara, 22
« Biz yeryüzünü bir beÅik, daÄları da onun için birer direk kılmadık mı? » Nebe, 6-7
« DaÄları yerleÅtirmiÅtir. » Naziat, 32
Evet, yeryüzündeki kıtalar birbirinden ayrılarak döÅendiÄi gibi, maÄma üzerindeki konumları da âdöÅekâ nitelemesiyle çok güzel uyum saÄlıyor... DaÄlar ise yeri saÄlamlaÅtıran bir etken; görünmeyen bölümleri, kökleri ile yeri maÄma üzerinde saÄlam bir biçimde tutuyor...
DaÄlar yalnızca büyük bir toprak yıÄını deÄil, gerçek yücelikleri altlarında gizli ve kökleri ile yerkabuÄunu yeryüzünün merkezine baÄlıyorlar... YanardaÄlar ise maÄma tabakası için bir baÅka denge unsuru...
* Deniz ve Irmak Sularının KarıÅmaması
« Acı ve tatlı sulu iki denizi (su kütlesini) birbirine kavuÅmamak üzere salıvermiÅtir. Aralarında bir engel vardır; birbirinin sınırını aÅamazlar. » Rahman, 19-20
Artık birçok kiÅinin bildiÄi üzere nitelikleri farklı iki sıvı birbirine karıÅmamaktadır... Kuran-ı Kerim bizlere bu konuda çok güzel örnekler veriyor... İÅte bu örneklere uygun yerler ve özellikleri;
İstanbul BoÄazı: Ters yönden akan iki akıntı bulunmaktadır ve tuz durumlarına göre karıÅmadan akıp giderler...
DoÄu Pakistan, Erkan Kenti: Burada bulunan iki ırmak birbirine karıÅmadan yanyana akmaktadır; birisinde tuzlu su, diÄerinde tatlı su bulunmaktadır...
Allah-abad Kenti: Burada da iki ırmaÄın birleÅtiÄi yerde suları birbirine karıÅmamaktadır...
Basra Körfezi: Dicle ve Fırat ırmaklarının Basra Körfezi'ne döküldüÄü yerde ırmaklar deniz içinde suları karıÅmadan akmaktadırlar...
Cebelitarık BoÄazı: Atlas Okyanusu ile Akdeniz'in suları birbirine karıÅmamaktadır, arada sudan bir engel vardır...
Mendeb BoÄazı: Burada da Kızıldeniz ile Hint Okyanusu'nun suları birbirine karıÅmamaktadır. (Ayrıca bakınız; Fatır 12, Neml 61, Furkan 53)
* Gökyüzünün BaÅlangıçta Buhar Durumunda OluÅu
« Sonra, duman halinde bulunan göÄe yöneldi, ona ve yeryüzüne: âİsteyerek veya istemiyerek buyruÄuma gelinâ dedi. İkisi de: âİsteyerek geldikâ dediler. » Fussilet, 11
Yukarıda da açıklandıÄı üzere, yer ile gök baÅlangıçta bitiÅik idi, sonrasında gökyüzü buhar durumuna gelmiÅtir... Belirli dengelerin saÄlanması ile uçuculuÄu önlenmiÅ ve yeryüzüne baÄlı kılınmıÅtır... Bu dengelerde oluÅabilecek en küçük bir deÄiÅiklik durumunda yeryüzünün aydan hiçbir farkı kalmazdı, dolayısı ile yaÅamın ortaya çıkması da söz konusu olamazdı...
* Evrenin GeniÅlemesi
« GöÄü, gücümüzle Biz kurduk; Åüphesiz biz onu geniÅleticiyiz. » Zariyat, 47
Yalnızca bu ayet bile Kuran'ın Allah kelamı olduÄunu kanıtlamaya yeter; evet, evren hem yaratılmıÅtır, hem de geniÅlemektedir... Büyük Patlama öncesinde evren yoktu; âOlâ buyruÄuyla birlikte Åu eÅsiz yapısına kavuÅarak en güzel meyvesi olan yaÅamla tanıÅtı... BilindiÄi üzere evren Büyük Patlama'dan bu yana sürekli geniÅlemektedir; bu durum birçok kanıtla belgelenmiÅtir...
* Kömür
« O, yeÅillikler bitirmiÅtir. Sonra da onları siyah çerçöpe çevirmiÅtir. » Ala, 4-5
Evet, kömür bitkilerin toprak altında baÅkalaÅmasıyla oluÅan bir yakıttır... Bu durum yukarıdaki ayetlerde açıkça belirtilmektedir... Çok eski dönemlerde bitkiler yeryüzünün tabakaları arasına sıkıÅmıŠve baÅkalaÅmaya uÄramıÅtır...
* Yörüngeler
« Geceyi ve gündüzü, güneÅi ve ayı yaratan O'dur. Herbiri bir yörüngede yüzer. » Enbiya, 33
« Yörüngelerle donatılmıŠgöÄe andolsun ki » Zariyat, 7
« GüneÅ de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah'ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceÄi konaklar tayin etmiÅizdir. Aya eriÅmek güneÅe düÅmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yüzerler. » Yasin, 38-40
Bu ayetler açıkça güneÅin, ayın ve dünyanın belli bir yörüngesi olduÄunu belirtmektedir... Evet, uzaydaki gezegenler, uydular, yıldızlar, kuyruklu yıldızlar, gökadalar.. hep bir yörüngede birbirine çarpmadan dönmektedirler... Böylesine eÅsiz bir düzenin rastlantı ile oluÅabileceÄini sanmak ne büyük hatadır!..
* Yükseldikçe Basınç Azalır
« Allah kimi doÄru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göÄe yükseliyormuÅ gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklıÄında bırakır. » Enam, 125
Yukarı doÄru çıkıldıkça basınç azalmaktadır; böylece kiÅinin içindeki kan basıncı damarlarını ve yüreÄini sıkıntılı bir duruma sokmaktadır; öyle ki çok yüksek daÄlarda soluk alabilmek olanaksızdır... Burada Allah kiÅinin davranıÅına göre onun yönünü belirlemektedir; örneÄin İslam'ı bilmek isteyen kiÅiye ve içten olanlara kolaylık saÄlandıÄı gibi, sürekli gerçeklere gözlerini kapayanların da gerçeÄe ulaÅmaları doÄal olarak engellenmektedir...
* Gökyüzünün (Atmosferin) KoruyuculuÄu
« GöÄü korunmuÅ bir tavan kıldık; oysa onlar bundaki delillerden yüz çeviriyorlar. » Enbiya, 32
Evet, gökyüzü bizim için koruyucu bir tabakadır; zararlı güneŠıÅınlarından, ve göktaÅı yaÄmurlarından bizi korumaktadır... EÄer gökyüzü olmasaydı yaÅamdan sözedilemezdi... Gökyüzündeki ozon tabakası da ayrı bir kanıttır; bütün maddelerin tersine güçlü ıÅıÄı deÄil, güçsüz ıÅıÄı geçirerek güneÅin zararlı ıÅınlarından korumaktadır...
Gökyüzünün bir diÄer özelliÄi de döndürücü olmasıdır; örneÄin buharlaÅan su yaÄmur olarak yeryüzüne dönmektedir... Uçucu gazları tutarak uzaya daÄılmalarını önlemektedir... Bundan baÅka çeÅitli dalgaların ulaÅımını da saÄlamaktadır...
* Ay'ın SoÄuması
« Gecesini karanlık yapmıÅ, gündüzünü aydınlatmıÅtır. » Naziat, 29
« Gece ve gündüzü varlıÄımıza birer delil kıldık. Bir delil olan geceyi kaldırıp yine bir delil olan gündüzü Rabbiniz'in bol nimetini aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aydınlık kıldık. Her Åeyi uzun uzadıya açıkladık. » İsra, 12
Bu ayetlerde Ay'ın soÄuması anlatılmaktadır... BilindiÄi üzere Ay da baÅlangıçta bir ateÅ topuydu ve GüneÅ gibi ıÅık kaynaÄı olduÄu için gece kavramından sözedilemezdi... Sonradan Ayın soÄumasıyla birlikte ıÅık kaynaÄı olarak yalnız GüneÅ kalmıÅ, gece ve gündüz ortaya çıkmıÅ, Ay yansıtıcı durumuna gelmiÅtir ve yılın aylarını belirleyebilmek için kullanılagelmiÅtir...
* GüneÅ ile Ay Arasındaki Fark
« GüneÅi ıÅıklı ve ayı nurlu yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, aya konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeÄe göre yaratmıÅtır; bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. » Yunus, 5
BilindiÄi üzere yıldızlar ıÅık kaynaÄı iken gezegenler ve uydular yansıtıcı durumundadırlar... Dolayısı ile GüneÅ bir ıÅık kaynaÄı iken Ay ondan aldıÄı ıÅıÄı yansıtmaktadır, kendisi ıÅık kaynaÄı deÄildir... Bundan dolayı Kuran, GüneÅ ve Ay'dan sözederken farklı kavramları kullanmıÅtır... (Bakınız; Nuh, 16)
* Çift Yaratma (Varlıkların Çift OluÅu)
« Yerin yetiÅtirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir. » Yasin, 36
Artık evrende âçiftâliÄin egemen olduÄu bilinmektedir... Bütün varlıklar çift olarak yaratılmıÅtır; artı-eksi, kız-erkek, madde-antimadde, yer-gök, daÄ-ova, yaÅam-ölüm, aydınlık-karanlık gibi... Ayrıca burada bitkilerin de erkekli diÅili olduÄu bildirilerek bir baÅka gerçek dile getirilmektedir... (Bakınız: Zariyat, 49)
* Rüzgarların AÅılayıcılıÄı
« Rüzgarları aÅılayıcı olarak gönderdik; yukarıdan su indirdik de sizi onunla suladık. Yoksa siz onu toplayamazdınız. » Hicr, 22
BilindiÄi üzere rüzgarlar birer çift olan bitkilerin çiçek tozlarını taÅıyarak aÅılayıcılık yapmaktadırlar; evet, bitkilerin erkekli-diÅili olduÄu ortaya çıktıktan sonra rüzgarların da aÅılayıcılık yaptıÄı anlaÅılmıÅtır...
* Atomdan Daha Küçük
« Ne yerde, ne gökte zerre aÄırlıÄınca hiçbir Åey Rabbinden gizli kalamaz. Bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir Åey yoktur ki, açıkça bir kitapta yazılı olmasın. » Yunus, 61
« İnkar edenler: âKıyamet bize gelmeyecektirâ dediler. De ki: âHayır, öyle deÄil; görülmeyeni bilen Rabbim'e and olsun ki, o saat size muhakkak gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile O'nun ilminin dıÅında deÄildir. Bundan daha küçüÄü ve daha büyüÄü de Åüphesiz apaçık Kitap'tadırâ » Sebe, 3
Bu ayetlerle Kuran atomdan (zerreden) daha küçük parçaların bulunduÄunu belirttiÄi gibi, atomun aÄırlıÄından da sözetmektedir... Bundan yüzyıllar önce Cabir bin Hayyan adlı Türk bilgini atomun parçalanabileceÄini ve çok güçlü bir enerjinin ortaya çıkacaÄını belirtmiÅtir... (MüslümanlıÄın ilme karÅı olmadıÄını ve müslümanların ilim konusundaki baÅarılarını âMüslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisiâ (Åaban DöÄen, Yeni Asya) adlı çalıÅmadan okumanızı öneririm...)
* İnsan topraktan
« O'nun delillerinden birisi de sizi topraktan yaratmasıdır. » Rum, 20
« âBiz kemik ve ufalanmıŠtoprak olduÄumuz zaman, yeniden mutlaka dirilecek miyiz?â derler. De ki: âİster taÅ veya demir ya da kalbinizde büyüttüÄünüz baÅka bir yaratık olun, yine de dirileceksinizâ » İsra, 49-51
İnsanın bedeninin toprak unsurlarından (karbon, oksijen, hidrojen, fosfor, kükürt, azot, kalsiyum, magnezyum, bakır, iyot, flor, kobalt, çinko, silisyum, alüminyum...) oluÅtuÄu günümüzde kanıtlanmıÅtır... Kanımızın kırmızı rengi de demirden ileri gelmektedir... Bu arada insanın geliÅim evreleri de Kuran'da kusursuz bir biçimde anlatılmaktadır...
* Erkeklik ve DiÅilik Etkeni
« İnsanoÄlu kendisinin baÅıboÅ bırakılacaÄını mı sanır? O, katılan bir meni damlası deÄil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuÅ, sonra Allah onu yaratıp Åekil vermiÅti. Ondan, erkek, diÅi iki cins yaratmıÅtı. Bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Elbette yeter. » Kıyamet, 36-40
Bu ayetler erkeklik ve diÅiliÄi belirleyen etkenlerin erkek dölünde bulunduÄunu belirtmektedir... Bu da ancak yakın geçmiÅte ortaya çıkarılabilmiÅ bir gerçek olarak Kuran'ın mucizeviliÄini kanıtlamaktadır... (Ayrıca kadınların ve özellikle kız çocuklarının çok küçümsendiÄi ve hor görüldüÄü bir ortamda cinsiyeti belirleyen etkenin erkek dölü olduÄunun belirtilmesi ne kadar güzeldir...)
* Ana Karnında Üç Karanlık
« Sizi bir tek nefisten yaratmıÅ, sonra ondan eÅini varetmiÅtir; sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirmiÅtir; sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde, yaratılıÅtan yaratılıÅa geçirerek yaratmıÅtır; iÅte bu Rabbiniz olan Allah'tır. Hükümranlık O'nundur, O'ndan baÅka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl olur da O'nu bırakıp baÅkasına yönelirsiniz? » Zümer, 6
Ayette belirtilen üç karanlık; su, ıÅık ve ısı geçirmeyen muhbar, amnion ve corion zarlarıdır... Bu bilgi de günümüzün buluÅlarından birisidir...
* Parmak İzleri
« İnsan, kemiklerini bir araya toplayamayız mı sanıyor? Evet, Biz onu, parmak uçlarına varıncaya kadar bütün incelikleriyle yeniden yapmaya gücü yeteniz. » Kıyamet, 3-4
Parmak uçlarımızın niteliÄi artık herkesçe bilinir olmuÅtur; evet, hepimizin parmak izi birbirinden farklıdır ve bunun ayırıcı bir özelliÄi vardır; özellikle suçluların belirlenmesinde kullanılmaktadır...
* DaÄların Hareketi, Dünyanın DönüÅü ve Yuvarlak OluÅu
« DaÄları yerinde donmuÅ gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu her Åeyi saÄlam tutan Allah'ın iÅidir. DoÄrusu O, yaptıklarınızdan haberdardır. » Neml, 88
DaÄların ve yerin maÄma üzerinde hareket ettiÄi artık bilinmektedir, ayrıca daÄların geçip gitmesi için dünyanın dönüyor olması gerekmektedir; bu gerçek yüzyıllar öncesinden Kuran-ı Kerimâle bizlere bildirilmektedir... Evet, artık gözlerimizi açabilecek miyiz?..
« Ey cin ve insan topluluÄu, göklerin ve yerin çaplarından geçmeye gücünüz yetiyorsa geçiniz. » Rahman, 33
BilindiÄi üzere âçapâ, yuvarlak, küre, elips gibi cisimlerde olur; demek ki dünya da yuvarlak bir cisimdir... Bu ve benzeri ayetlere dayanarak müslüman bilginler, Batıâdan yüzyıllar önce dünyanın döndüÄünü dile getirmiÅlerdir...
« Geceyi gündüzün üstüne sarıp doluyor, gündüzü de gecenin üstüne dolayıp sarıyor. » Zümer, 5
* Örümcek Yuvası
« Allah'tan baÅka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceÄin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise kuÅkusuz örümceÄin yuvasıdır. EÄer bilmiÅ olsalardı. » Ankebut, 41
Bu ayet, hem yuvayı yapanın diÅi örümcek olduÄunu bildirmek, hem âaileâ anlamına gelen âbeytâ sözcüÄünü kullanarak örümcek ailesinin birbirine baÄlı olmamasını dile getirmek, hem örümcek ipinin deÄil, örümcek yuvasının çürüklüÄünü belirtmek, hem âeÄer bilmiÅ olsalardıâ diyerek bu gerçeklerin ileride öÄrenileceÄini duyurmak, hem de müÅriklerin Hz.Muhammed'i âsavâ öldürmek isteyip de bir örümceÄe yenileceklerini bildirmek açısından mucizedir... Evet, örümcek kadar da becerimiz yok mu?
Bunun gibi örnekler çoktur ancak bu çalıÅmanın amacı Kuran mucizelerini bütünüyle sunmak olmadıÄı için onları geçiyorum... Ayrıca Kuran'da geçmiÅ ve gelecekle ilgili verilen bütün bilgiler de doÄrudur; gün geçtikçe bu gerçek gün yüzüne çıkmaktadır... Åu apaçık bir gerçektir ki, bütün bunları Hz.Muhammed'in kendiliÄinden bilmesi olanaksızdır...
« Onun (Kuranâın) hak olduÄu meydana çıkıncaya kadar varlıÄımızın belgelerini onlara hem dıŠdünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceÄiz. Rabbinin her Åeye Åahit olması yetmez mi? » Fussilet, 53
« Bu Kuran, ancak dünyalar için bir öÄüttür. Onun verdiÄi haberin doÄruluÄunu bir zaman sonra öÄreneceksiniz. » Sad, 87-88
Åimdi, bu anlatılanlar karÅısında kim âKuran Allah katından deÄildirâ diyebilir? Bunu diyen çıksa bile kimi kandırabilir? Evet, böyle bir görüÅü savunan kiÅi söylediÄini kanıtlamak durumundadır, bunun da olanaksız olduÄunu herkes bilmelidir... Bu noktada bireylere düÅen görev, Kuran'ın üstünlüÄünü ve öncülüÄünü onaylayarak ondan öÄüt almak ve doÄruya yönelmektir... (Ayrıca bakınız: Kuran Mucizeleri)
Evet; âgörenedir görene; köre nedir, köre ne?â
Öte yandan, müslüman ilim adamları özellikle bu ayetlere dayanarak ve dinin bilime teÅvik edici tutumundan etkilenerek yüzyıllar öncesinden birçok buluÅa imza atmıÅlardır, ne yazık ki sonradan bu buluÅlar batılılara maledilmiÅtir; oysa ortaçaÄ yalnızca Batı için karanlıktır, o dönemde İslam ülkelerinde bilime ve bilimadamlarına çok büyük bir deÄer verilmekteydi... âOrtaçaÄ, bazıları için ne kadar karanlık ise, bizim için de o kadar aydınlık bir çaÄdırâ Ahmed Yüksel Özemre
Yeryüzünü DolaÅmak
âYeryüzünü gezip dolaÅın!â Amerikan Jeoloji DerneÄinden Allison R. Palmer, Kuranâdaki bu emri yerine getirenler arasında. MesleÄi, yeryüzünü gezip dolaÅmak... TebliÄine, âEvet, bütün jeologlar yeryüzünü dolaÅıp durmaktaâ diye baÅladı Palmer! Niye? Cevaben, baÅtaki ayetin devamını okudu; âta ki Allah ilk baÅtan nasıl yaratmıŠbir görünâ (Ankebut, 20)
Allison Palmer, hemen ardı sıra, jeologların son iki asır boyunca gezip gördüÄünü sıraladı. Mesela, volkan gazlarından söz açtı. âBilindiÄi gibi volkan gazları, içlerinde büyük miktarlarda su buharı ve karbondioksit taÅırlar. Dünyanın ilk zamanlarında da volkanların birbiri peÅisıra patladıklarını biliyoruzâ dedi.
Akabinde, son yıllarda jeologların buradan yola çıkarak okyanuslar ile atmosferin volkanlarla kurulduÄuna kanaat getirdiklerini söyledi. Okyanuslar ve atmosfer, adeta volkanlardan fıÅkırmıÅtı. Nitekim, âKuranâda « Ve yerden sular çıkardı. » (Naziat, 31) buyururâ diyordu Palmer.
Aynı ayetin hemen ardından, söz daÄa getiriliyordu. Ki bu ayet, daÄlara alıÅılmadık bir bakıŠaçısı sunmaktaydı: â..Ve O daÄları sıkıca çaktıâ Allison Palmer, ayeti okuduktan sonra âdaÄlarâ dedi, âsanıldıÄı gibi, yalnızca yüksekçe bir toprak yıÄını deÄil. Artık daÄların birer âkökâleri olduÄunu biliyoruz. DaÄların gerçek yüceliÄi altlarında gizlidir.
Her biri, yerkabuÄunun derinliklerine doÄru görünür yüksekliklerden çok daha derin bir kök salarlar. Bu kökler, ince yerkabuÄunu da aÅarak, onu bir raptiye gibi, bir kazık gibi yerkürenin merkezine baÄlarâ Zaten, Palmerâin iÅaretlediÄi gibi, Nebe Suresinde Allah soruyor: « Biz daÄları birer kazık yapmadık mı? » (Nebe, 7)
Bir diÄer ABDâli ilim adamının, Stanford Ü.âden Prof.Robert Colemanâın dikkatini ise, bir baÅka ayet çekmiÅ: « O Rab ki, yeri sizin için döÅek yaptı » (Bakara, 22) Niye âdöÅekâ diyordu ayet?
Coleman ve arkadaÅları bundan Åu sonucu çıkartmıÅlar: âYerkabuÄunun hemen altında tıpkı döÅeklerde olduÄu gibi, yumuÅatıcı elastik bir madde olmalı. Ki bu, sıvı durumdaki maÄma tabakasına iÅaret eder. Arabalardaki yaylı amortisörler gibi, bu elastik tabaka yeryüzünü ani sarsıntılardan alıkoyuyor olmalıdırâ Ayetin tasvirine göre, kıtalar sanki birer gemi gibi, sıvı bir tabaka üzerinde yüzüyordu. Keza bu tasvir, bir baÅka ayette de çizilmiÅti: « O yeri döÅedi... »
Colemanâa göre, bu, halihazır kıtaların oluÅma teorisinin aynısı! Bu teoriye göre de, önce yekpare olan kıtalar zamanla birbirinden yüzerek ayrılmıŠve yerküre üzerine âdöÅenmiÅâti. Peki, aynı sıvı tabaka hala var olduÄuna göre, kıtalar nasıl olup da Åimdi yerlerinde duruyorlar?
Aynı ayetin devamında âBuna cevap varâ diyor Coleman. « DaÄları oturaklı kılan da Oâdur » Colemanâın belirttiÄi üzere, aslında kıtalar hala hareket ediyor; oturdukları bir sıvı zemin üzerinde milim milim kayıyorlar. Ama daÄlarla oturaklı kılınmıÅlar: âNasıl gemilerin tabanındaki aÄırlıklar gemiyi suya daha derinlemesine gömüp tehlikeli yalpalanmaları ve sallantıları önlüyorsa, daÄlar da kıtaları elastik sıvı (magma) içinde oturtuyor, sabitleÅtiriyorâ
âKuran ve ilimâi ele alan bir baÅka gayrimüslim konuÅmacı ise, dinleyicileri okyanusların dipsiz derinliklerine doÄru götürdü. Colorado Üniversitesiânden W. W. Hayâe göre, Kuran bizi okyanusun esrarlı kıpırtılarını dinlemeye çaÄırıyor ve Åöyle diyor; â(Öyle bir okyanus ki) dalga üstüne dalga sarmalıyor; üstünde de bulut.. birbiri üstüne sarılı karanlıklar...â (Nur, 40)
Hayâe göre, bu ayette âen son gözlem tekniklerimizin geliÅmesine kadar hepimize gizli kalmıŠbir alemin tasviri var. Okyanus diplerinde devamlı kıpırdanıÅlar, iç dalgalanmalar vardır. En alttaki dalgalanmaların üzerinde bir baÅka su tabakası baÅka bir dalgalanma gösterir. Onun üzerinde bir baÅkası... Böylece, okyanusun yüzeyine ve alıÅık olduÄumuz dalgalara kadar çıkarız. Bütün bu tabakalar, üzerlerindeki bulutlarla beraber, aÅaÄılara indikçe koyulaÅan içiçe karanlık tabakalarını oluÅtururlarâ Kısacası, bir baÅka konuÅmacının ifadesiyle, âKuranâda okyanuslar vahyedilmiÅâ
Kuranâda neler vahyedilmemiÅ ki? Konferansa katılan tebliÄlerin baÅlıkları fikir vermeye yeterli. Kuran, mesela denizlerin ve nehir sularının birbirine karıÅmamasından; aÄır elementlerin yıldızlarda piÅiriliÅine kadar bütün fiziki ilimleri kavrıyor. Oradan suyun bulutlardan indiriliÅ Åekline, gezegenlerin düzenleniÅ tarzına, tohumların topraktan baÅlarını uzatmalarına kadar uzanıyor. Ve Kanadaâlı embriyolog Keith Mooreâun tebliÄinde ortaya koyduÄu gibi, hücrenin en ince ayrıntılarına kadar giriyor; yavruların ana rahminde nasıl büyüdüklerini dakika dakika anlatıyor...
Çünkü Kuran, kainatı yaratan Rabbin kelamı... (Senai Demirci)
***
âGöklerde ve yerde nice ayetler vardır ki bakıp geçerlerâ Yusuf, 12/105
***
âHiçbir peygamber yoktur ki, insanlıÄın iman etmesine yetecek delil ve mucize verilmiÅ olmasın. Bana verilen de Allahâın bana vahyettiÄi Kuranâdırâ Hz.Muhammed âsavâ
Kitap Farkı
HerÅey Hira Nur DaÄında baÅladı. Bir anda, en zengin gönüle, en son İlahi hitap indi ve herÅey deÄiÅti. OrtaçaÄ karanlıÄı delindi. KurumuÅ topraÄın suya hasreti gibi, insanlıÄa, ahlaka, fazilete susamıŠgönüller, nicedir beklenen rahmete erdi...
Bu gelen Kuran'dı. Yaratıcıânın en üstün yaratılmıÅa sunduÄu kurtuluÅ rehberiydi. Bir muazzam ve muhteÅem medeniyetin tohumu idi. Kainat kitabını harf harf okuyan, sırlarını aydınlatan, insanı insana tanıtan hitapti...
Kitapâtı. Fakat hiçbir kitaba benzemezdi. Arabcaydı. Ancak öylesine farklıydı ki, o Rabcadır denildi.
Åiire benziyordu. Fakat devrin en eriÅilmez Åairlerini gölgelemiÅ, kendi elleriyle Kabe duvarlarından Åiirlerini indirtecek bir güzellik sergilemiÅti.
Oânu nesir olarak kabullenenler, söz sanatındaki ulaÅılmaz yerini idrak edince önünde secdeye vardılar.
Oysa ki ne Åiirdi, ne de nesir... Söz sanatında kendine has bir çıÄır açmıÅtı. İnsan sözü olmadıÄını gururlu ustalara isbatlamak için meydan okumuÅtu. Hem de herkese, bütün çaÄlara, akıllara, ilimlere... Oânun bir suresine bile benzer yapamayanlar, hırs ve hınçlarını yenemeyerek kaba kuvvete baÅvurmuÅlar, ilim ve edebiyat yarıÅını bırakmıÅlardı... Bu sebeple Kuran, tarih boyunca, karÅısında hep kılıç, top, tüfek, yalan, hile ve entrika bulmuÅtu.
İnsanı insana tanıtan, insanı içinde yaÅadıÄı çevrenin bütün unsurlarına dost eden ve insana Rabbiyle haberleÅme kurduran bir Kitap...
Sözü mucize... Her devre ayrı bir mana, baÅka bir ilim sunuyor.
Sesi mucize... Gönüllere huzur iklimlerinin tatlı meltemlerini estiriyor. En çok sevdiÄi kiÅinin sesini bile duymak istemeyen en aÄır hastalar bile onun sesini duymakla rahatlıyorlar.
Yazısı mucize... Göz zevkini emsalsiz doruklara ulaÅtiran bir kaligrafi harikası...
Muhtevası mucize... âYaÅ ve kuru ne varsa, hepsiniâ onda bulmak mümkün...
Ve Kuranâın adaleti, herÅeye hakkını vermek... Olaylar, insanlar ve eÅya, cirmi, cismi ve önemi kadar yer buluyor onda...
İnsanlıÄın hayrına ve faydasına ne varsa hepsi de en mükemmel biçimde onda bulmuÅ izahını... Medeniyet adına yapılanlara o ıÅık tutmuÅ ilk defa.
Evet, Kuran, anlaÅılması için aklı devreye sokuyor, düÅünmeye çaÄırıyor, ilmi teÅvik ediyor...
Åimdilerde, batının zeka tarlası olan çocukları Kuranâa daha dikkatle ve objektif yaklaÅmakta, Ona sempati duymakta, zaman zaman da tasdik bahtına ermektedirler...
İnsanlıÄın Kuran ÇaÄıânı yaÅamasına az kaldı. Yeni çaÄın çaÄrısına kulak verelim. Yeniden ve bir daha hep birlikte Kuranâa dönelim... Vakit Kuran vaktidir... (Vehbi VakkasoÄlu, Zafer Dergisi)
ÇaÄdaÅ Ebu Cehil(ler)!
« Yoksa âOnu uydurduâ mu diyorlar? De ki: âOnun surelerine benzer bir sure meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allahâtan baÅka çaÄırabileceklerinizi de çaÄırın!â » Yunus, 10/38
Hayatını İslamâla savaÅmaya adamıŠbir zavallı oturup da bir kitap yazmıÅ, adı da âÅeriatâtan Kıssalarâ!.. En baÅta bu ad yanlıÅtır!.. İkincisi, Åeriat tanımı yanlıÅtır, Åöyle diyor; masallar ve hikayeler yıÄını!.. Bilmiyor ki bu sözüyle ancak kendi kitabının tanımını yapmıÅ!.. İÅin aslına gelirsek; Åeriat hukuktur, anlattıÄı kıssalar ise Kuranâda yer alan kıssalardır ve dikkat edilsin âkıssaâ deniyor, kıssa ise gerçek ve yaÅanmıŠolaylar için kullanılır, dolayısı ile bir olay hem kıssa hem de uydurma, masal ve hikaye olamaz!.. Ve ne yazıktır ki bazı insanlar o kıssalardan gereken hisseleri çıkarmak yerine onları eleÅtirmekle meÅguller; hadi kendilerine yazık ediyorlar, baÅkalarının da Åeytanı olmaya ne lüzum vardır?!..
Artık böyle cahillerin hezeyanlarla dolu kitaplarını çürütmeye -ki zaten hepsi çüpçürüktür!- ne gerek vardır? Hem, Mevlanaânın dediÄi gibi âköpeÄin dili deÄdi diye deniz kirlenmezâ ki!.. Benzer biçimde âDin Buâ diyerek birilerinin aktarımlarını, uydurmalarını veya yorumlarını âdinâ olarak niteleyemezsiniz!.. En güzelini Bediüzzaman söylemiÅ; âİslamiyet güneÅ gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yaparâ
DüÅünce Pınarı
âÖnce kulum. Çünkü ilk görevim varlıÄımın borcunu ödemek. Sonra bireyim. Allahâtan baÅka kimseye boyun eÄmemek içinâ Mustafa Güçlü
âÅükür nimeti deÄil, nimeti vereni görmektirâ İmam Åibli
âHiç bekletilmemesi gereken birÅey varsa, o da Allahâa olan kulluk borcumuzdurâ Andre Gide
âHerkes seçtiÄi yolda yürür; kendi sonuna ya da kendi sonsuzluÄuna doÄru...â Sedat Turan
âÅükür, Allahâın nimetlerini ona karÅ1 günah iÅlemeye sarfetmemektirâ Cüneyd-i BaÄdadi
âSeni unutmayanı unutmaâ Abdülkadir Geylani
âRabbinin sana ihsanı nerede, senin ona ettiÄin kulluk nerede?â Ataullah İskenderi
âAllahâı sevmek Oânun emirlerini tutmakla olur...â Emine ÅenlikoÄlu
âİnanıyorumâ diyoruz. Acaba, günümüzün ne kadarını âinandıÄımızı yaÅayarakâ geçiriyoruz?.. Ali Suad
âİbadetâ diyorum, âsonraâ diyorsun, ey nefsim, yarınla randevun mu var?.. Ömer Sevinçgül
âÅükretmek surat ekÅitmekse sirkeden çok Åükreden yok!â Mevlana
âYa Rabbi, sana hamdedebildiÄim için de hamdederim..â Necib Fazıl
âAmaçsız bir yaÅamın, anlamsız bir sözcükten ne farkı var?â Ali Suad
âİnanca hayat veren eylemdirâ Osman Bayraktar
âKabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmıŠgibidirâ Hz.Ebubekir
âYaÅamı yitirmekten daha acı birÅey vardır; yaÅamın anlamını yitirmek!â Burhan Toprak
âHayatını yaÅayanâ hayat hakkını kullanmıÅtır!.. Ali Suad
âSonsuz da olsa Oânsuz hayat hiçtirâ Akif Cemil
âİslamiyeti öyle diri yaÅa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin!â Sezai Karakoç
âMuhtaç olduÄun kadar ibadet et; YaÅayacaÄın kadar rızık topla; Azabına katlanacaÄın kadar günah iÅle!..â Åakik Belhi
âEn büyük dua İslamâı yaÅamaktırâ Vehbi KarakaÅ
âYürüdüÄüm yolun bedeli âhayatımâ olmalı!â AyÅenur MenekÅe
âKuran okuyanını bırakmaz, okuyan Kuranâı bırakmadıkçaâ Ahmed Åahin
âÖlçüleri yanlıŠolanların bütün ölçümleri yanlıÅtır...â Selahaddin ÅimÅek
âHakikate ulaÅmak isteyenlere, bu dünyada yeterince iÅaretler vardırâ Ali Suad
âAkıl bir anahtardır, ama her kapıyı açmaz!..â Ömer Sevinçgül
âYeniler vardır ki saÄlam, eskiler vardır ki çürük deÄildir...â S. ÅimÅek
âİnsanlıÄın Åerefi aklıyla, asaleti diniyle, Åahsiyeti ahlakıyladırâ Hz.Ömer
âİki cihanın güneÅi olmasaydı; insanları aydınlatmaya yıldızlar yetmezdiâ Ali Suad
âHer izm bir mezardırâ S. ÅimÅek
âFilozof öyle bir pilottur ki, cennete götürmek isterken cehenneme sürüklerâ Bernard Shaw
âAklı baÅında bir insan dinsiz yaÅayamazâ Tolstoy
âİslamiyet, insaniyetin miracıdırâ Ergun Göze
âYenilerden daha yeni, yeniliÄinden hiçbir Åey yitirmeyenlerdirâ Ali Suad
âAkılsız, aklın içinde kalandır!..â Necib Fazıl
âAllahâın davetinden uzak kalan kimse sultan da olsa, açgözlüdürâ Hz.Mevlana
âKötü bir iÅin en güçlü Åahidi, vicdanımızdırâ Hz.Ömer
âBatıânın hürriyet anlayıÅında Åöyle bir illet var: insanı önce nefsine köle eder, sonra hürriyetini verir!..â Ahmed Selim
âHakikatler asla eskimez!â S. ÅimÅek
âGerçek deÄiÅmez, zaten deÄiÅene gerçek denmezâ Alaaddin BaÅar
âKulun aklı, rızkına dahildirâ Hz.Ali
âElinde bir kitapla ortaya çıkıp âBunu Allah gönderdiâ diyen kimse ya mahlukatın en yüksek derecesindedir, ya da en altındaâ Ümit ÅimÅek
âYol kesenler, Kuranâı okuyup öÄrenince yol gösterici oldular!â M. İkbal
âNe dersek diyelim, vicdanımız Oânun öÄrettiÄini söylüyor...â Ali Suad
âKapanmayan tek yara vicdan yarasıdırâ Publilius Cyrus
âHakiki demokrasinin ideali İslamâdır. İslamiyet madde ile ruhu; ahlakla ilmi birleÅtiren tek dindir. Avrupalıların aradıÄı din, Muhammedâin (sav) dinidirâ Bernard Shaw
âGöklere giden yolu bulmak isteyenler, Allahâın elçisinin yerdeki ayak izlerini takip etsin...â S. ÅimÅek
âDeliye mantık dersi verilmezâ Ali Suad
Din ÖzgürlüÄü
« Ey inananlar! Siz kendinize bakın; doÄru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez. » Maide, 105
İslamâdan ayrılan kiÅinin (mürtedin) öldürülmesini gerektiren bir buyruk Kuran-ı Kerimâde yer almaz... Tersine Kuran böyle bir davranıÅın yaptırımının ahirette, öldükten sonra dirilince verileceÄini belirtir... Dinden ayrılan kiÅi ancak müslümanlarla savaÅması durumunda öldürülebilir, açıkçası öldürülme nedeni dinden çıkması deÄil, müslümanlarla savaÅmasıdır... Yoksa dinde ve dinin uygulamasında zorlama kesinlikle yoktur (Bakınız; Bakara, 256)
Hz.Ebu Bekirâin mürtedlerle savaÅmasının nedeni ise dinden dönmeleri deÄil, ülke ve toplum birliÄini parçalamaya ve düzenlerini bozmaya yönelmeleri idi... DoÄaldır ki, böyle bir durumda hiç kimse kayıtsız kalamazdı...
DiÄer yandan bu konuda kanıt olarak gösterilen âDinini deÄiÅtireni öldürünüzâ aktarımı (eÄer doÄruysa!) o dönemin koÅullarıyla ve Kuran ayetleri hiçe sayılmadan deÄerlendirilirse Åu sonuç ortaya çıkar;
Böyle bir uygulama o dönem için gerekliydi; çünkü dinden çıkan kiÅiler müslümanlarla savaÅma koÅulunu saÄlamıŠoluyorlardı... Evet, dininden dönen kiÅiler doÄrudan müslümanlarla savaÅ durumuna geçiyorlardı; açıkçası yalnızca dinden dönmekle kalmıyorlardı...
Burada Hz.Ömerâin durumunu deÄerlendirirsek çok daha gerçekçi düÅünebiliriz; kendisi müslüman olmadan önce Hz.Muhammedâi öldürmeye karar vermiÅti, müslüman olduktan sonra ise gözünü kırpmadan Onun yolunda ölüme atılabilecek birisi durumuna geldi... DiÄerleri de böyle idi... Açıkçası, taraf deÄiÅtiren düÅman konumuna geçiyordu... Bu tür savaÅ durumlarının dıÅında ve çatıÅmaya girmedikçe dinden çıkan kiÅiye dokunulmaz...
Bu buyruÄun çok önemli gerekçelerinden birisi de dönemin yahudileridir; bunların bir bölümü insanların müslüman olmalarını engellemek için önce müslüman olduklarını söylüyor, bir süre sonra da dinden çıkıyorlardı... Böylece İslam Diniâni kötülüyor ve arayıŠiçindeki insanların yanlıŠdüÅünmelerine yol açıyorlardı...
« Kitab ehlinden bir takımı Åöyle dedi: âİnananlara indirilene günün baÅında inanın, sonunda inkar edin ki, belki dönerlerâ » Ali İmran, 72
Sözü edilen buyruk bu iki olumsuz durumu da ortadan kaldırmaya yönelik bir uygulamadır ve çok yerinde bir davranıÅtır... Konu üzerinde deÄerlendirme yapanlar Åu belgeleri göz önünde bulundurmalıdırlar; baÅkalarına tanınan özgürlüklerin müslümanlardan esirgenmesi düÅünülemez...
« Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın? » Yunus, 99
« De ki; âGerçek Rabbinizdendirâ Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. » Kehf, 29
« Sen öÄüt ver! Esasen sen sadece bir öÄütçüsün. Sen, onlara zor kullanacak deÄilsin. » GaÅiye, 21-22
« Bu (Kuran) yalnızca bir öÄüttür; dileyen Rabbine giden yolu tutar. » İnsan, 29
« De ki: âEy insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiÅtir. DoÄru yola giren ancak kendisi için girmiÅ ve sapıtan da kendi zararına olarak sapıtmıÅtır. Ben sizin bekçiniz deÄilimâ » Yunus, 108
« Ey inananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki, Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da Oânu severler... » Maide, 54
Sözünü Etmek Gereksiz Miydi?
GerçeÄe karÅı gönlü kapalı olanlar Tebbet Suresiânin Kuran-ı Kerimâde yer almasını bir türlü anlayamazlar veya anlamak istemezler... Oysa yalnız bu ikisini düÅünmemek gerekir; bunlar birer simgedir!.. Ebu Leheb bir künyedir; âateÅ babasıâ demek, ona gerçek adıyla seslenilmeyerek bütün çaÄların Ebu Lehebleri ayetin kapsamına alınmıÅtır... Peki kimdi Ebu Leheb ve eÅi?..
Hakkın temsilcisi Hz.Muhammedâe, amcası olmasına karÅın en büyük düÅmanlıÄı yapan, Allah ve Elçisiyle savaÅan, karısıyla birlikte (yenge!) yoluna dikenler seren, düÅmanlarıyla birlik eden, her türlü hakareti Ona reva gören; evet, ne ararsanız bu ikilide var... Bunlar hakkın karÅısındaki batılın temsilcileridir, bütün kötü ikililer; nefs-Åeytan, Firavun-Karun, kapitalizm-komünizm vb. gibi... Elbette sonları da Ebu Leheb ile eÅinin sonu gibi olacaktır!.. Hakka karÅı çıkanın sonu hüsrandır...
Gelelim konunun diÄer boyutuna; Kuran, Hz.İbrahim ile babasından, Hz.Nuh ile eÅi ve oÄlundan, Hz.Lut ile eÅinden vb. sözederek elçilerin en yakınlarından bile düÅmanlık görebildiklerini anlatır, insanlara bu konuda ders vererek dikkatli olmaları gerektiÄini söyler; karÅı çıkan kim olursa olsun hak yolundan dönmemek gerekir, batılın savunucuları önünde-sonunda yaptıklarının karÅılıÄını alacaklardır...
Nasıl ki, Kuran-ı Kerimâde Hz.Musa ile Firavun arasında geçen olaylardan sözediliyorsa, Hz.Muhammed ile Onun karÅıtları arasında geçen olaylardan da sözedilmesi çok doÄald1r... Ayrıca bu sure Ebu Lehebâin sonunu, önceden bildirmesi bakımından da bir mucize olarak deÄerlendirilebilir...
Yine bazı düÅüncesizler de Hz.Muhammedâe indirilen ve dolayısıyla öncelikle Onun, sonra da bütün insanlıÄın yaÅamını düzenleyecek olan Kuran-ı Kerimâin neden Hz.Muhammedâin yaÅamıyla ilgili buyruklar içerdiÄini sormaktadırlar; bundan daha doÄal ne olabilir?! Mesela, âen güzel örnekâ olan birisinin âev yaÅamıândan ne diye sözedilmesin?!.. Åu unutulmamalıdır ki Kuran Hz.Muhammedâe indirilen vahiydir ve öncelikle Onun hayatını, sonra Onun örnekliÄiyle bütün insanlıÄın hayatını en güzel bir biçimde düzeltmek ve olgunlaÅtırmak içindir...
Allah Yemin veya Beddua Eder Mi?
Kimileri de Kuran-ı Kerimâdeki yerme (beddua) veya yemin etme ifadelerini anlayamazlar; oysa azıcık dil mantıÄını bilen birisi bunların çok derin anlamları bulunduÄunu hemen kavrar... Yemin, birÅeyin doÄruluÄunu, önemini, büyüklüÄünü vb. dile getirmek için, beddua ise tersine kötülüÄünü, alçaklıÄını, düÅüklüÄünü, hakettiÄi karÅılıÄı vb. dile getirmek içindir; hele ki bunları yüceler yücesi olan Allah, hem de sınırlı bir sayıda kullanıyorsa!.. HerÅey, baÅlı baÅına büyük birÅeydir; dolayısıyla yüce Allah, bütün yaratıkları üzerine yemin edebilir; « Yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize!.. Ki O, Åerefli bir elçinin getirdiÄi sözdür... » Hakka, 38-40
Cihad Ne Demektir?
Cihad, zulme baÅkaldırmak demektir, her türlü haksızlıÄa elden geldiÄince karÅı koymak; beden, mal veya söz ile!.. Yoksa kuru bir âdin uÄruna savaÅâ deÄildir; dinde zorlama yoktur ki din uÄruna savaÅ olabilsin!.. Evet, "dinde zorlama yoktur" (Bakara, 2/256) denmiÅtir; artık bundan sonra kim âcihad, İslamâı yaymak için yapılan savaÅtırâ diyebilir?! SavaÅ en son seçenek olup haksızlıÄı önlemek içindir... KiÅinin, nefsinin aÅırı isteklerine karÅı koyması bir cihaddır, hem de Hz.Muhammedâin deyimiyle "en büyük cihad", öyle ki savaÅmaktan daha büyük!..
Temel amaç barıŠolmakla birlikte zulmü önlemek için savaÅ gündeme gelirse bunda da müslümanlar bütünüyle insan haklarına saygılı bir davranıŠsergilerler; ancak kendileriyle savaÅanlarla çarpıÅırlar, yakıp yıkmak, kadın-çocuk-yaÅlı kiÅilere (savaÅçı olmamaları durumunda) dokunmak, tapınaklara ve ibadet edenlere saldırmak, hayvan ve bitkileri telef etmek, düÅmana iÅkence vb yasaktır, aman dileyene aman, barıŠisteÄine olumlu yanıt vermek gerekir; günümüzdeki korkunç uygulamalar nerede, bu ve benzeri eÅsiz kurallar nerede?..
AnlaÅılacaÄı üzere, amaç İslamâı yaymak deÄil zulme engel olmaktır; bir anlamda barıÅı saÄlamak için savaÅa mecbur kalmaktır ki, savaÅmaya izin veren ayet-i kerimeler (Hacc, 22/39-40) okunursa bu konudaki eleÅtirilerin ne kadar cahilce ve gerçekdıÅı olduÄu görülecektir... Zulme engel olmak yalnız savaÅmakla yapılmaz; yüce Allah, Furkan suresinde Elçisiâne Kuran ile cihad etmesini buyurmaktadır, demek ki cihad âsavaÅâ olarak açıklanamaz, böyle bir yaklaÅım son derece yanlıÅtır, savaÅ cihadın yalnızca bir çeÅidi olup en son seçenektir...
Bunun tersini, hem de bunca gerçeÄe karÅın savunabilenler, haksızlıÄı müslümanların yapması durumunda onlarla savaÅmayı emreden ayeti (Hucurat, 49/9) nasıl açıklayabilirler?! Evet, cihadın karÅılıÄı kuru bir âsavaÅâ sözcüÄü deÄil, zulme, haksızlıÄa, sömürüye vb. tavır almaktır (örneÄin, bizim KurtuluÅ SavaÅıâmız da bir cihaddı); ne mutlu gerçek cihad erlerine, o güzel mücahitlere!..
âHerÅeyi öÄrenmeden önce ve öÄrendikten sonra birer cihad vardır. Birincisi, ilmi aramak, bulmak ve elde etmek için çalıÅmak cihaddır. İkincisi, ilmi elde ettikten sonra yerinde kullanabilmek için yapılan cihaddırâ İmam-ı Rabbani
Kuran Yorumunda Öncelikler
* Kuran Åifa, rahmet, hidayet, nur, furkan, ruh gibi nitelikleri taÅımaktadır; yorumlar da bu özellikler gözönüne alınarak yapılmalıdır... Açıkçası, ondan günümüz sorunlarına çözümler, doÄru ile yanlıÅı ayıracak ölçüler, yaÅama yaÅam katacak bilgiler, karanlıkları aydınlatacak ıÅıklar vb alınarak insanlıÄa ulaÅtırılmalıdır...
* Tefsir bilgi edebiyatı deÄildir, gereksiz bilgilerden kaçınmalıdır... Ayrıca, kesinliÄi belli olmayan bilgilerle tefsirleri doldurmak yanlıÅtır; özellikle ilk müfessirler âbiz önümüzdeki malzemeyi sonrakilere aktaralım, ayırımı onlar yaparlarâ anlayıÅı ile birçok yanlıÅı, özellikle de İsrailiyyat kaynaklı uydurmaları tefsirlerine almıÅlardır... Bu da din düÅmanlarının bu alıntıları âdinâ diye göstererek dini baltalamaları için bir neden olmuÅtur, dolayısı ile âkaÅ yapayım derken göz çıkarmamakâ gerek!..
* Kuran kendisini açıklayan bir kitaptır; dolayısı ile manası zor anlaÅılan veya kapalı yerleri olan ayetlerin açıklamasını Kuranâın bütününde aramak gerekir... Bir konuda yorum yapmadan önce o konuyla ilgili bütün ayetleri gözden geçirmek gerekir çünkü, ayetlerin birbirini sınırlaması, açıklaması vb. sözkonusudur... Yani, tefsirde öncelikle Kuranâa danıÅılmalıdır...
* Kuranâın belli bir amacı olduÄu gibi yapısını biçimlendirdiÄi ve en kötü örnekken en güzel örnek yaptıÄı bir topluluk vardır; dolayısı ile ayetler deÄerlendirilirken bu toplumun yapısı ve onlara iletilmek istenenler iyice düÅünülmeli, günümüzle de baÄlantı kurulmalıdır...
* Hz.Muhammed âYaÅayan Kuranâ olarak en güzel örnek olduÄundan Onun anlayıÅı ve uygulamaları hiç kuÅkusuz ki bizim için yol gösterici olacaktır, bunlardan yararlanmak gerekir fakat Kuran ile YaÅayan Kuranâın çeliÅemeyeceÄi bilinerek gerçekdıÅı söylemlere deÄer verilmemelidir... Aynı durum Hz.Muhammedâin ashabı, o yıldız kullar ve örnek yaÅamlar için de geçerlidir...
* Kuranâın dili Arapça olduÄundan ve o Arapçaânın bütün inceliklerini taÅıyıp bir benzeri getirilemeyecek kadar üstünlük taÅıdıÄından bu konuda da yeterince bilgili olmak, en azından konuyla ilgili açıklamalardan yararlanmak gerekir...
* Bilgi düzeyi ne kadar yükselirse Kuran-ı Kerimâden anlaÅılanlar da o kadar geniÅler, dolayısı ile her konuda bilgilenerek ayetlere farklı açılardan bakabilme alıÅkanlıÄı kazanılmalıdır... Kuranâı eskimez bir ansiklopedi, varlıÄın bir özeti olarak düÅünürsek; herkes ondan kendi bilgisi ölçüsünde yararlanabilir ve onun bu özelliÄi eÅsizdir...
* Kuran sorunları çözmek içindir; kendi yetersiz düÅüncelerimizi ilgisi olmadıÄı halde yorumun içine katarak tartıÅmaları Kuranâda varmıŠgibi bir duruma sokmak çok yanlıŠbir davranıÅtır ve bundan kaçınmak gerekir...
* Çeviriler özenle yapılmalıdır; asıl metne sadık kalınarak parantez içi ve dıÅı yorumlardan kaçınmalıdır, okuyucular da bu konuda son derece titiz davranarak gerektiÄinde farklı çevirilerden yararlanmalıdırlar...
* Kuran önyargılardan uzak ve anlamak için okunmalıdır; kendi görüÅümüzün bir dayanaÄını bulmak için deÄil!.. Böyle bir davranıŠKuranâı yorumlamak deÄil, kendi görüÅümüzü Kuranâa yorumlatmak demektir ki, bu da son derece çirkin bir davranıÅtır... Yüce Allah, bizleri, Kuranâın aydınlıÄından uzak bırakmasın... (Amin)
İslami Terör Olur Mu?
İslam barıÅ, esenlik, hoÅgörü, düzen, adalet demek... Terör ise; Åiddet, zorlama, baskı, zulüm, korkutma... AnlaÅılacaÄı üzere terörün İslamisi olamaz!.. âİslami terörâ demek; akımsı kara, dirimsi ölü, yeÅilimsi kırmızı, uçan kedi, yumurtlayan horoz vb demek kadar saçmadır!.. Evet, âharamâ olana âhelalâ demek gibi bir cehalet, cehalet deÄilse en büyük bir iftira!.. Adı âBarıÅâ (İslam) olan bir dini, bunun tersi ne kadar kavram varsa onunla nitelemek, gerçekdıÅı ve son derece gülünç bir söylem olup kandırmacadan baÅka birÅey deÄildir!.. Bu yolda terör, kötülük, baÄnazlık, azgınlık, sömürü, cinayet, baskı, zorlama, küçümseme.. yoktur; tersini hiç kimse savunamaz, yalnızca kendi önyargılarını dile getirebilir!.. Kitle iletiÅim araçları bu yönde kullanılarak çeÅitli sömürü düzenleri sürdürülmeye çalıÅılmaktadır, bunun çözümünün İslam olduÄu çok iyi bilindiÄinden onun doÄru bilinmesi, yayılması ve ya_anması engellenmeye çalıÅılmaktadır!.. Günahın İslamisi olur mu hiç?..
Kutuplarda Namaz ve Oruç
âYeryüzünü uçlarından eksiltmekteyizâ ayeti kutupları da kapsamaktadır; dolayısı ile, kimi iftiracıların yaptıÄı gibi âKuranâın Tanrıâsı ve Elçisi kutupları bilmiyormuÅâ demek, bütünüyle önyargıların sonucu ortaya konabilecek bilgisizce bir yaklaÅım olabilir!.. Kutuplarda namaz ve oruç ibadetinin vakitleri ise Åöylece belirlenebilir;
* Günümüzde en kolay yöntem âsaatâ kullanmaktır, en yakın 24 saatlik bölgeye göre namaz ve oruç vakitleri ayarlanacaktır... Saatin bulunuÅu bin yıllar öncesine dayanmaktadır, dolayısı ile bu konunun en basit çözümü kendiliÄinden bellidir...
* Orada yaÅayanlar nasıl yeme, içme ve yatma vakitlerini belli bir düzene baÄlamıÅlarsa namaz ve oruç vakitlerini de böylece düzene koyabilirler; aklı baÅında bulunan hiçbir insan, onların yemek yemek veya uyumak için altı ay beklediklerini düÅünmüyor olsa gerek!..
* Kutuplarda altı ay boyunca gündüz, altı ay boyunca gece yaÅansa bile güneÅin hareketleri takip edilebilmektedir... İslam bilginleri güneÅin hareketine göre (örneÄin gölgenin alacaÄı duruma göre) namaz vakitlerini belirlemiÅlerdir, bu yöntem orada da kullanılabilir...
* Bütün bu seçenekler bulunmasaydı bile âkiÅiler ancak güçlerinin yetebileceÄi iÅlerden sorumlu tutulmuÅlardırâ; dolayısı ile onlar örneÄin oruç tutmak yerine Kuran-ı Kerimâde bildirilen âyoksulları doyurmaâ seçeneÄini yerine getirebilirlerdi... Kaldı ki, Hz.Muhammedâin konumuza ıÅık tutabilecek bir hadisinde böyle çok uzun günlerde takdir ile ibadetlerin yerine getirilebileceÄi söylenmektedir...
Aynı durum uzaya gidenler için de geçerlidir... AnlaÅılacaÄı üzere, düÅünmesini ve araÅtırmasını bilen herkes için çözümü bulmak hiç de zor olmayacaktır; evet, İslam bütün soruların yanıtını barındırır... Hiç, gece ile gündüzü ve diÄer bütün varlıkları yaratan, yarattıÄını bilmez mi?..
« Allah, gece ile gündüzü döndürüp duruyor... DoÄrusu, görebilenler için bunda bir ders vardır » Nur, 44
İslam Nedir?
İslam; dünya ile ahireti, toplum ile bireyi, madde ile ruhu birleÅtiren tek düzen olduÄundan bütün çaÄlar için kaçınılmaz çözüm yoludur, bundan baÅkasının sonu hüsrandır!.. Böylece o tam bir yaÅam biçimidir, bölünüp parçalanamaz; ya bütünü alınmalı veya bütünü terkedilmelidir, kitabın bir bölümüne inanıp diÄer bölümüne inanmamak olmaz... BaÅkalarının yaptıÄı yanlıÅlar yüzünden anlamsız savlar ileri sürmek, dayanaksız kuÅkular ortaya atmak, gerçekdıÅı söylemlerde bulunmak ve karalamaya çalıÅmak; âçamur at izi kalsınâ uygulamasından, gerçekleri ters-yüz etmekten baÅka bir davranıŠolmayıp bu kuruntuların da hak/gerçek karÅısında hiçbir deÄeri yoktur, aldanmamalı!..
Cennet ve Cehennem Üzerine
Yüce Allah önce bizlere sımsıcacık iki güzel adı ile, Rahman (Esirgeyen) ve Rahim (BaÄıÅlayan) adları ile sesleniyor...
Ardından kendisini bizlere tanıtıyor; ululuÄunu, üstünlüÄünü, gücünü, bilgisini ve diÄer bütün niteliklerini örnekleriyle birlikte bizlere açıklıyor...
Hemen sonrasında bizi bize tanıtıyor... Kim olduÄumuzu, nereden gelip nereye gideceÄimizi, bizden ne istendiÄini açıkça ve ayrıntılarıyla birlikte bizlere anlatıyor...
Sonra bize doÄru ile yanlıÅı gösteriyor, seçim özgürlüÄü tanıyor, doÄruya yönelmemizi, yanlıÅtan uzak durmamızı öÄütlüyor...
Bizden önce geçenlerin örnek yaÅamlarını bizlere aktararak gerçeÄe yönelmemizde yardımcı oluyor...
YanlıŠyapmamız durumunda da doÄruya yönelmemezi, tevbe ederek kendisine, doÄru yoluna dönmemizi istiyor... Bu yönde sürekli öÄüt veriyor, teÅvik ediyor, uyarıyor...
ÖrneÄin ilk önce bize; âelinizi sobaya uzatmayınâ diyor, ardından âbunu yaparsanız eliniz yanarâ buyuruyor ve sonrasında özgür bırakarak kendi yolumuzu seçmemizi istiyor... DoÄruya yönelene cennetini, yanlıÅa yönelene ise cehennemini vaadediyor...
Bu noktada cehennemin varlıÄı da bizim için doÄruya yönelmede bir etken olarak ânimetâ niteliÄini taÅımaktadır... KuÅkusuz inanan birey öncelikle Allah öyle buyurduÄu için kulluk yapmalıdır; belli bir ödüle ulaÅmak için deÄil, bu yüzden hiçbir zaman içtenlikten ayrılmayalım...
Evet, Allah bizden zor bir Åey istemiyor, yalnızca doÄru yoluna çaÄırıyor, büyüklenerek baÅ kaldıranı ise cezalandırıyor... Kimileri bunu kanıksayabilir oysa doÄru düÅünmek gerekiyor; evreni bizim hizmetimize veren Allah bunun karÅılıÄında bizden kulluk yapmamızı istemiÅ ve bizim nankörlük yapmamız için hiçbir neden yok...
Suçun boyutuna deÄil, kime karÅı çıkıldıÄına bakmak gerekiyor; Allahâın bunca buyruÄuna göz kapayan, Oâna baÅ kaldıran, evreni hiçe sayan kiÅi en büyük yaptırımı hakediyordur, bu da cehennem olarak belirlenmiÅtir... Bunu kanıksamak çok anlamsızdır... Unutmayalım ki, uçurumun kıyısındaki bir kiÅi küçük bir adımla kendi sonunu hazırlayabilir...
Öyle Mi Sanıyorsunuz?
« Ey insanlar! Rabbinize karÅı gelmekten sakının. Babanın oÄlu, oÄulun da babası için birÅey ödeyemeyeceÄi günden korkun. Allahâın verdiÄi söz Åüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allahâın affına güvendirerek Åeytan sizi ayartmasın. » Lokman, 31/33
Evet, kimileri âAllah bizi yakmazâ diyerek Åeytanın oyuncaÄı olmayı yeÄlerler ve sorumsuzca davranırlar!.. Bunların bir bölümü inanmadıÄından ölüm sonrasını yalanlayan kiÅilerdir, dolayısı ile önce inanmalıdırlar, inanmadan bu konuda onlarla konuÅmak anlamsız bir uÄraÅtır...
İkinciler ise inanırlar fakat Allahâın baÄıÅlayıcılıÄına güvenip adaletini unuturlar; yargıca güvenip de suç iÅlemek gibi!.. KuÅkusuz Allah baÄıÅlayıcıdır ama; af, adaleti aÅamaz!.. Böylelerine anlatmak gerekir ki yüce Allah koyduÄu kurallara uymayanları elbette yakabilir...
Kanıt mı istiyorsunuz; sokun elinizi ateÅe!.. Bakın nasıl yanacaksınız!.. Demek ki âelini ateÅe uzatmamaâ kuralına uymayanın sonu burada ateÅ olduÄu gibi orada da ateÅ olabilir; bu gerçeÄi, kim ve nasıl inkar edebilir? Gerçi yanmanın nasıl olduÄunu bilemiyoruz ama olabileceÄi kesin!..
Öyleyse kendimizi kandırmaya hiç gerek yok; Allah Rahman olduÄu kadar Rahimâdir de, herkese layıÄını verir... Yazarın biri, yeryüzünde bozgunculuk yapıp da insanları öldüren bir yönetici için âöldürdü, öldürdü ve öldü; ateÅi bol olsunâ diyordu; evet, bunca iÅler karÅılıksız kalmamalı!.. Bediüzzamanâın dediÄi gibi; âcennet ucuz deÄil, cehennem dahi lüzumsuz deÄilâ!..
Bu Kısa YaÅama KarÅı Bu Ödül Veya Bu Yaptırım Çok DeÄil mi?
* Niyet yönünden olaya baktıÄımızda hiç de Cennet veya Cehennemâin çok olmadıÄını, ancak gereÄi kadar olduÄunu görürüz... İnanmıŠkiÅi sonsuz yıl yaÅasa da inancında kararlı olacaÄı gibi, inançsız kiÅi de kendisine sonsuz bir ömür verilse yine inkar etmeyi sürdürecektir...
« Hayır; daha önce gizledikleri (ahiret günü) onlara göründü. EÄer (dünyaya) geri döndürülseler yine kendilerine yasak edilen Åeylere dönerler. DoÄrusu onlar (inkarcılar) yalancıdırlar. » Enâam, 28
* Günahın küçüklüÄüne deÄil, kime karÅı gelindiÄine bakılmalıdır; burada yüce Allahâa baÅkaldırıŠvardır ki, bu da en büyük yaptırımı hak etmek demektir... İnançsız kiÅi, bir deÄil birçok buyruÄuna karÅı gelmektedir... İnanan kiÅiye verilen ödül ise ödülü verene yaraÅır biçimde olacaktır hiç kuÅkusuz...
* Yaptırım suçun gerçekleÅtiÄi zamana göre belirlenmez; örneÄin birisini anında öldürebilirsiniz fakat suçunuzun bedeli ömür boyu tutuklu kalmak olabilir... EÄer sonsuz yaÅayacak olsanız sonsuz olarak tutuklu kalmanız gerekecekti... İman etmeyen kiÅi ise hem Yüce Allahâı, hem Hz.Muhammedâi, hem Kuranâı, hem de bütün evreni ve varlıkları yalanlamaktadır ve hepsine zulmetmektedir ki bu da baÄıÅlanabilir bir suç deÄildir... Yine bir düÄmeye bir anlık basmak ile bütün bir ülke aydınlatılabilir veya karartılabilir, kocaman bir gemi küçük bir delik açılarak batırılabilir...
* KiÅinin üstlendiÄi göreve göre alacaÄı karÅılık, görevi verenle doÄrudan ilgilidir; bize sorumluluk veren Allahâtır... Kendimize, ana-babamıza ve ülkemize karÅı olan görevlerimiz gibi Allahâa karÅı da görevlerimiz bulunmaktadır... Bunu yerine getiren ya da getirmeyen gereÄince yanıt almalıdır... KuÅkusuz bir camı kıran çocukla, ülkesine ihanet eden birisi arasında fark vardır ve bu farka göre yaptırımla karÅılaÅırlar... Evet, insan kendisine verilen akıl, vicdan, bilinç, istenç, düÅünce gibi özelliklerini doÄru kullanmak durumundadır...
Kimileri Allahâın esirgeyiciliÄini ileri sürerek âO kullarını yakmazâ derler ki, bu büyük bir aldatmacadır... Evet, Allah sonsuz baÄıÅlayıcıdır ancak âaf, adaleti aÅamazâ!.. Herkes yaptıÄının karÅılıÄını doÄal olarak alacaktır; bunun esirgemek ya da baÄıÅlamakla hiçbir ilgisi yoktur...
« Ey insanlar! Allah'ın verdiÄi söz Åüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah'ın affina güvendirerek Åeytan sizi ayartmasın. » Fatır Suresi, 5.Ayet
DüÅünelim; yemeyen aç kalıyor, soÄuÄa aldırmayan üÅütüyor, elini ateÅe uzatan yanıyor, bıçak ekmek yerine adam da kesiyor, yüzme bilmeden denize giren boÄuluyor; evet, Allah bunların gerçekleÅmesine izin veriyor... Suç ya da kötü olan yakmak deÄil, yakılacak kadar alçalmaktır...
Öte yandan kimileri de âAllah yaratmasaydıâ der; bu da elini sobaya uzatıp yakan çocuÄun âNe yapayım, beni annem doÄurdu, doÄurmasaydı!â demesine benzer bir kaçıÅtır... Yine âNeden insan küfre yatkın yaratıldı?â diyenler bulunmaktadır; bu durum da hırsızlık yapan kiÅinin âBöyle de kazanılıyor!â demesine benzemektedir...
Bütün bunlara karÅın inanan bireyin amacı cennet ya da cehennem deÄil, doÄrudan yüce Allahâın rızası olmalıdır... Bir karÅılık için yapılan iÅin deÄeri ne kadar olabilir? Evet, Allahâın rızasına erebilmek; ne büyük mutluluk!.. « Hayır; doÄrusu onlar (inançsızlar), o gün (ahiret günü) Rablerinden yoksun kalacaklardır. » Mutaffifin, 15
DüÅünce Pınarı
âBirÅey kazanmanın pazarlıÄında deÄildir inananlar!... Öyle olsa, âihlasâ denen cevher elden düÅer, parça parça olur. Hem, ne sermayesi var ki pazarlık etsin?..â Selahaddin ÅimÅek
âİnanmamak ahirete gitmeye deÄil, cennete girmeye engel!..â Alaaddin BaÅar
âCennet ve cehennemle ilgili ileri-geri sözler söylemek istemem, çünkü ikisinde de dostlarım varâ Mark Twain
âAllah insanlara cehenneme gitme özgürlüÄü de vermistir!â Ali Suad
âEvet Rabbimizi, rahmetiyle severken, celalinden, azabından ve adaletinden de korkarız, kulluk edebi bunu gerektirir...â F. Gülen
âCehennemden kaçan, cennete koÅarâ Alaaddin BaÅar
âZalimler için yaÅasın Cehennem!â Bediüzzaman
âBizim unuttuklarımız bile kaydediliyor!..â Ali Suad
âMidesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin de hakkını vermeliâ F. Gülen
âVermeyecek olsaydı, istetir miydi?â HekimoÄlu İsmail
âKötülüklerin ilki ve en büyüÄü, haksızların cezasız kalmasıdırâ Platon
âİnsan âneyse o olmayıâ reddeden tek yaratıktırâ Albert Camus
âÖldükten sonra yaÅamak isterseniz, ölmez bir eser bırakınızâ Hz.Ali
âKuranâda her Åeye ait ilim indirilmiÅ ve her Åey beyan edilmiÅse de, bizim ilmimiz ondaki her Åeyi anlamaya yetmezâ İbni Mes'ud
âCehennemden kaçan, cennete koÅarâ Alaaddin BaÅar
âBize deÄer kazandıran Åeyler yaptıÄımız iÅlerdirâ Bancroft
âKabul edilen bir yanlıÅlık, kazanılmıŠbir zaferdirâ Gascoigne
âBir amaca baÄlanmıyan ruh, yolunu kaybeder; çünkü her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktırâ Martialis
âBaÅkalarını bilen kimse bilgili, kendini bilen kimse akıllıdırâ Lao Tsze
âÖlümün bizi nerede beklediÄi belli deÄil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelimâ Montaigne
âAllah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hiçtirâ Mevlana
âİnsanlık, dini doktrinden tamamen müstakil bir ahlak sistemi kurmaya muvaffak olamadıâ Socrates
âHerkes seçtiÄi yolda yürür; kendi sonuna ya da kendi sonsuzluÄuna doÄru...â Sedat Turan
âGünahın küçüklüÄüne bakma, kime karÅı asi olduÄuna bakâ Bilal Bin Sa'd
âDün öldü, bugün can çekiÅiyor, yarın doÄmadı. Öyle ise Åu anı deÄerlendirmek için amele sarılâ BiÅr-i Hafi
âHayatına, ileride sana acı çektirebilecek hiçbir Åey katmaâ Emile Zola
âHer binanın bir temeli vardır. İslam binasının temeli de güzel ahlaktırâ İbni Abbas
âİnsana sıÄabilene kainat, kainata sıÄamayana insan denirâ Muhammed İkbal
âNedir hürriyet? DoÄru anlaÅılırsa, iyi olmak için verilmiÅ bir evrensel ehliyetâ Coleridge
âKulun Allahâa Åükretmesi, Oânun kuluna verdiÄi nimetlerle, Oâna isyan etmemesidir. Çünkü kulun bütün uzuvları Allahâın ona lütuf ve nimetleridirâ Sehl B. Abdullah Tüsteri
âEski baÅka, eskimiÅ baÅkadır. Nice eskiler vardır ki, hiç eskimezâ P. Safa
âKaderin aÄı yoktur, kucaÄı vardırâ Akif Cemil
âEn iyi nasihat güzel örnek olmaktırâ Malcolm-X
âÅayet insanlar Allahü Tealaânın büyüklüÄünü düÅünselerdi, Oâna isyan etmezlerdiâ BiÅr-i Hafi
âBüyük ve üstün insan yalnız doÄruluÄu; küçük insan ise yalnız faydayı düÅünürâ Konfiçyus
âGönül susuzluÄu su damlasıyla giderilmez!â Sadi
âKaza geliyorum demez, sözü kaderin bilinemeyeceÄini ne güzel ispat ediyor...â Akif Cemil
âKabir gibi daracık kozasından, kelebek olarak çıkan ipek böceÄi, kabirden sonraki hayatın müjdesini verir. Onun ipek kanatlarında âölümünâ son olmadıÄı yazılıdırâ S. ÅimÅek
âDünyada emanete riayet etmeyen, ahirette de emniyette olamaz...â
âİslamiyet devlet yıkan deÄil; devlet kuran bir dindirâ HekimoÄlu İsmail
âDemiri çürüten kendi pasıdır, insanı cehennemlik eden de kendi günahları...â Atasözü
Yeniden DiriliÅ Üzerine
« İÅte onlara bir delil; ölü yeri diriltir, ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler. » Yasin, 33
Kimileri bu apaçık gerçeÄi onaylamaz, karÅı çıkar... Oysa Kuran bu konuda sayısız örnek vermektedir... Hiç örnek vermese bile Allahâın gücü neye yetmez ki bizi diriltemesin? Bütün bu varlıÄı âyokâtan âvarâeden O deÄil midir? Evet, toprak gözümüzün önünde yeÅerirken, topraktan gelen bizlerin yeÅeremeyeceÄimizi düÅünmek olası mıdır?..
« âBiz kemik ve ufalanmıŠtoprak olduÄumuz zaman, yeniden mutlaka dirilecek miyiz?â derler. De ki: âİster taÅ veya demir ya da gönlünüzde büyüttüÄünüz baÅka bir yaratık olun, yine de dirileceksinizâ. âBizi yeniden kim diriltir?â derler; De ki: âSizi ilk kez yaratanâ Sana baÅlarını sallayarak: âNe zamandır bu?â derler. âUmulur ki yakındırâ de. » İsra, 49-51
Evet, bizi ilk kez yaratan yeniden yaratmaya, daha doÄrusu diriltmeye güç yetiremez mi?.. « De ki: âOnları (çürümüÅ kemikleri) ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendirâ » Yasin, 79
Bedenimizde sayısız hücre ölüyor, sayısız hücre diriliyor... Ortalama altı ayda bir bedenimiz deÄiÅiyor; peki yiyeceklerimiz yaÅamdan yoksun olmalarına karÅın, hücrelerimizdeki dirilik özelliÄi nereden geliyor? Ölüden dirinin, diriden ölünün çıkmasını inkar edenleri kendi bedenleri bile yalanlarken baÅka kanıta ne gerek vardır?..
KuÅkusuz bir gün gelecek hepimiz öleceÄiz ve diriltileceÄiz; unutmayalım ki her son yeni bir baÅlangıçtır... Evrenin ölümlü olduÄu bilimsel verilerle ortaya konmuÅtur; demek ki bir gün gelecek kıyamet, kaçınılmaz son gerçekleÅecektir... Kuran-ı Kerim bunun olacaÄını bildirdiÄi gibi, nasıl olacaÄını da bildirmiÅtir...
DiÄer yıldızlar gibi güneÅin de belli bir ömrü vardır ve bu ömür bitmeye yüz tuttuÄunda kıyamet kaçınılmaz olarak gerçekleÅecektir... Bu veri, bilimin ortaya koyabildiÄi kıyamet olasılıklarından yalnızca birisidir ve Kuran-ı Kerimâdeki ayetlerle de bütünüyle uyum içerisindedir... Peki sonra? İÅte o sonrası, yaptıklarımızdan sorguya çekilip sonsuzluÄa ulaÅacaÄımız zaman... Gelin hep birlikte ahireti gerektiren baÅlıca nedenleri okuyalım;
1. Biz boÅuna yaratılmadık; içimizdeki sonsuzluk isteÄi bize baÅka bir evrenin varlıÄını kanıtlamaktadır... Bizi bunca özellikle donatan Yüce Allah yokluÄa atacak deÄildir... « Bizim sizi boÅ yere, bir oyun ve eÄlence olarak yarattıÄımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceÄinizi mi sandınız? »
2. Yaptıklarımızın karÅılıÄını görmeliyiz; yalnızca bu neden bile tek baÅına yeniden diriliÅ için yeterlidir, evet, ilahi adalet!.. « Kıyamet günü adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık yapılmaz. »
3. âVermek istemeseydi, istemek vermezdiâ; yüce Allah bizlere bu evrende gerekebilecek bütün varlıkları vermiÅ, yoksun bırakmamıÅ... Bizim gereksinim duyduÄumuz bir istek daha var; sonsuzluk!.. Onu da ancak sonsuzluÄun bulunduÄu yere ulaÅarak elde edebiliriz... EÄer bunu bize vermeyecek olsaydı, böylesine çok istemek duygusunu da bizlere vermezdi... Sonsuzluk duygusunu bize sınırlı ve sonlu olan bu evren vermiÅ olamaz; kuÅkusuz sonsuzluÄun olduÄu bir yer bizi bekliyor...
4. Ölüm sonrası olmasaydı yaÅam bir hiç ve çekilmez olurdu; sürekli iÅleyen zaman ve sona yaklaÅıyorsunuz... Ölüm bir son olsa buna kim dayanabilir... SonsuzluÄun peÅindeki bireyi böyle bir durum yaÅarken öldürür... Oysa diriliÅ inancıdır ki, kiÅiyi dayanıklı kılar... Duygularına çıkıŠyolu saÄlar...
5. Kuran, Hz.Muhammed âsavâ ve gelmiÅ geçmiÅ bunca birey; hepsi ortak bir noktada birleÅiyorlar; öldükten sonra diriliÅ var!.. Bu durumda Kuranâın Allah Sözü, Hz.Muhammedâin Allahâın Elçisi olduÄunu kanıtlayan bütün deliller, aynı zamanda ahireti de kanıtlar...
Bir BaÅka DoÄuÅ
MuhteÅem güzellikler ile süslenmiÅ bir kelebeÄin ölmesine üzülüyor ve onun yok olduÄunu sanıyorsanız, iyi bilin ki yanılıyorsunuz. Çünkü o, bir süre sonra topraÄın hayat dolu sinesinden bir gül goncası olarak fıÅkıracak ve çürüyen kanadındaki desenler, moleküllerin deÄiÅmesiyle pembe bir gülün kadife tenine iÅlenecektir ve böylelikle kelebeÄin kanadındaki ilahi zikir, kaldıÄı yerden gül kokusuyla, sonsuzluÄa açılacaktır. İnsandaki ölüm olayını, iÅte bu tefekkür tarzı içinde ele almaya çalıÅacaÄız.
Åuna inanmalısınız ki, evrende herÅey, insanın ölümsüzlüÄü üzerine kurulmuÅtur. Bir elma veya bir buÄday tanesi, insanın ölümsüzlüÄünü adeta bilmekte ve bu yüzden insana eriÅebilmek ve insan hücrelerine dönüÅmek için can atmaktadır.
Ölüm anı, çok deÄiÅik ve özel bir andır. Ben bu anı, hastalarımda çok ayrıntılı olarak inceledim. KurtuluÅ ümidi olmayan bir hastalıkla, son ana kadar gelen hastalarda neler olur?
EÄer ölüm kesin bir son olsaydı, bu hastalar yavaÅ yavaÅ sönecek ve önce zihni yetenekler kaybedilerek sıra ile bütün sistemler duracaktı. Halbuki bugün tıp, âölüm iyiliÄiâni kesinlikle kabul ediyor.
Ölüm anında, önce zihinde akılalmaz bir geliÅme olur. Kulaklar daha uzakları duyarken, gözler öteleri seyreder ve gözbebekleri, yeni bir gerçeÄin seyrini ilan edercesine büyür. İnsan hafızası ise, olaÄanüstü bir netlikle, hayatın adeta hızlı bir band Åeridini sunar. Ve iman sahipleri ölürlerken, o andaki bütün acılardan kurtulurlar. En güçlü ilaçlarla durduramadıÄımız acılar diner ve yüzler, bambaÅka bir mutluluk havasıyla tebessüm eder.
Oysa insan sadece maddeden ibaret olsaydı, zihinler son anda tam manası ile iflas edecekti. Ölüm anındaki en hayret verici olaylardan biri de, aÄır hastalarda dayanılmaz kokuların, birdenbire kaybolmasıdır. Bir hastam, yemek borusu kanserine yakalanmıŠve daha sonra akciÄerlerine yayılan kanserin kokusu, dayanılmaz hale gelmiÅti.
Bu hastanın kokusu, ölümüne bir saat kala tamamen kayboldu. Bu deÄiÅikliÄi hastanın yakınları ile birlikte ilmi bir zabıt halinde tesbit ettim. En önemli tesbitlerimden biri de, kemik kanserine yakalanan bir hastamla ilgilidir. Bu hastam aynı zamanda akciÄer metastazları sebebiyle devamlı olarak oksijen almak zorunda olduÄundan, içinde bulunduÄu zor Åartlardan ötürü, ölürken Kelimei Åahadet getirememe endiÅesi içindeydi. Bu hastam, ölümünden bir saat önce oksijen cihazını attı ve hiçbir nefes zorluÄu çekmediÄini söyledi. Ve daha sonra akılalmaz bir Åekilde doÄrularak ayaÄa kalktı. Ölümün yeni bir doÄuÅ olduÄunu açıkça dile getiren bu rahmetli hastamın durumunu da, ilmi bir zabıtla tesbit ettim.
Ölüm anında, acaba zihinler neden yeni bir sefere çıkma zevki içinde netleÅerek açılmakta ve bedene neden yeni bir hayat tarzı gelmektedir? Bunun izahı, beyinde hücre faaliyetleri sona erer ve maddi hayat biterken, zihin dediÄimiz bilgisayar programlarının, matematik bir gerçek olarak ruhun emrine girmesidir.
Ölümün insanlar için ebedi saadete açılan bir kapı olduunu gösteren milyonlarca iman sahiplerinden birisi de, Ulubatlı Hasan deÄil miydi? GördüÄünde Fatih'i aÄlatan o mübarek Åehidin yüzü, kızgın yaÄlarla haÅlanmıŠbedenine saplanan oklara karÅın, acaba neden tebessüm ediyordu? Ve eÄer insan sadece maddeden ibaretse, Ulubatlıânın yüzü neden ızdırap ile buruÅmamıÅtı? Ulubatlıânın ve milyonlarca iman sahibinin ölüm anındaki o zarif tebessümleri, bambaÅka ve nurlu bir aleme geçiÅin bizlere verilmiÅ olan mesajından baÅka birÅey deÄildir. Siz, hiç kafesi açılan bir kuÅun aÄladıÄını gördünüz mü? Ölüm, iÅte o kafesin açılıÅıdır (Haluk Nurbaki, Zafer Dergisi)
Yeniden DoÄma - Reenkarnasyon - Tenasüh
Bu görüÅ temel olarak insan ruhunun olgunlaÅana kadar canlılar arasında dolaÅtıÄını, birden çok doÄum ve ölüm olaylarını yaÅadıÄını varsayan ve kökeni eski Mısırâa kadar dayanan ilkel bir inançtır... Yeniden doÄuÅ görüÅü; suç-yaptırım, alınyazısı-sorumluluk, diriliÅ-sorgulanma, sınama-deneme, esirgeme-baÄıÅlama, insan deÄer ve onuru, dünya ile ahiret dengesi gibi konular düÅünüldüÄünde İslam Dini ile açıkça çeliÅmektedir... Yeniden doÄuÅ düÅüncesi baÅlıca Åu açılardan hem İslamâla, hem de bilimle çeliÅen mantıksız bir varsayımdır;
1. Bütün bireyler kendi yaÅamlarından sorumlu olduklarına göre, birçok bedene girip çıkmıŠruh hangi kimliÄiyle diriltilecek ve hangi yaÅantısına göre iyilikleri ve kötülükleri deÄerlendirilecektir?..
2. İyilik ve kötülüklerimizin karÅılıÄını yeniden dirilince göreceÄimize göre, ruhlar acı üzerine kurulu bir beden deÄiÅtirme yaÅıyorsa, birey yaptıÄı iyiliklerin karÅılıÄını ne zaman, nerede ve nasıl alacaktır?..
3. Yüce Allah bütün suçları baÄıÅlayıp silebileceÄine göre, baÄıÅlanabilmek için bunca acıya ve yolculuÄa ne gerek vardır?..
4. GeçmiÅte kendisini kötülüklerden arıtıp iyiliklerle donatan onca birey yaÅadıÄına ve bu olaylar yinelenebileceÄine göre, olgunlaÅmak ya da cennete ulaÅmak için ruhun gelip gitmesine ne gerek vardır?..
5. EÄer ruhlar gelip giderek ve geliÅerek olgunluÄa eriÅeceklerse, cehennem kimler için olacaktır ve iÅlevi nedir?..
6. İlk baÅta belli sayıda ruh varsa ve bunlar olgunlaÅıyorlarsa, insan sayısının artması deÄil azalması gerekirdi; oysa sayımız sürekli artıyor!.. Yoksa ruhlar öldükçe çoÄalıyorlar mı?!
7. Yeniden doÄuÅçuların kanıt olarak gösterdikleri kiÅilerin davranıÅları ve sözleri neden bütün bireyler için geçerli deÄildir?.. Bu noktada cinlerin etkisi neden gündeme getirilmemektedir?..
8. Kullanılan kiÅiler çeÅitli hastalıkları bulunan ya da dıÅarıdan etkiye kapılmaya çok açık bireylerdir... KiÅinin uyutulup bilincinin ele geçirilmesi durumunda kendisine öÄretilmiÅ sözleri söylemesi olası olduÄuna göre, üzerinde sayısız kuÅku bulunan ve geneli kapsamayan bu gösteriler bilimsel midir?..
9. Benzer yöntemleri sayısız bilim adamı kullandıÄına göre, bu bilim adamlarının ortak bir noktada buluÅmaları gerekmez mi? Oysa bilim adamlarının benzer durumlarla karÅılaÅmadıkları açıktır...
10. Yeniden doÄuÅçular hiç düÅündüler mi bilemiyorum ancak bana oldukça gülünç gelen bir soru sorayım; geçmiÅine döndüÄü söylenilen ya da gösterilen kiÅiler neden geçmi_lerinde hep âinsanâ olarak karÅımıza çıkıyorlar? EÄer baÅka varlıklara dönüÅmeleri olası ise neden bu konuda tek bir örnek yok?..
İÅin gülünç olduÄu kadar aÅaÄılık olarak nitelendirilebilecek bir diÄer yanı da Kuranâın bütünüyle karÅı olduÄu bu görüÅe Kuranâdan kanıtlar (!) getirilmeye çalıÅılmasıdır... Bu noktada kullanılan ayetler genel olarak ölüm ve ahiretten sözederler ancak hiçbir biçimde yeniden doÄuÅa kanıt olarak sunulamazlar. Yapılmak istenen bütünüyle aldatmacadır ki, Müminun Suresiânin 99. ve 100. ayetleri bu görüÅü bütünüyle ortadan kaldırıcı niteliktedir;
« Onlardan birine ölüm gelince: âRabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktıÄımı tamamlar, iyi iÅ iÅlerimâ der. Hayır; bu söylediÄi sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır. »
İlgili ayetlerden yanlıŠanlaÅılabilmesi olası olan ve yeniden doÄuÅçular tarafından sıkça kullanılan yalnızca Bakara Suresiânin 28. ayetidir; « Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek sonra tekrar diriltecek ve sonunda Oâna döneceksiniz; öyleyken Allahâı nasıl inkar edersiniz? »
Buradaki ilk âölüâ sözcüÄü insanın insan olmadan önceki cansız durumunu dile getirmektedir... ÖrneÄin günümüzden yüzyıllar sonra yaÅayacak olan insanlar diri deÄil, ölüdürler... Benzer biçimde hepimiz ölüler idik ve diriltildik... Yeniden ölecek, diriltilecek ve Yaradanâımıza döneceÄiz...
« İnsan: âBen öldüÄümde mi diriltileceÄim?â der. Bir insan kendisi önceden bir Åey deÄilken onu yaratmıŠolduÄumuzu hatırlamaz mı? » Meryem, 66-67
Açıkça anlaÅılacaÄı üzere Yüce Allah insanın yaratılmadan önceki durumunu âölüâ olarak nitelemektedir... Benzer biçimde yaÄmur ile yeÅertilmemiÅ toprak da âölü yerâ olarak nitelendirilmektedir ve bu örnek ahiretin varlıÄı için getirilen çok güzel bir kanıttır ANCAK; « Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, (insanların birçoÄu) yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler » Yusuf, 105
Öte yandan, Bakara 28. ayet öldükten sonra diriliÅe bir kanıt olmak üzere indirilmiÅtir; ayette âcansızlardınızâ deÄil, âölülerdinizâ buyurulmaktadır; amaç öldükten sonra diriliÅe bir kanıt sunmaktır... DüÅünebilenler için ne güzel bir kanıt!..
Son olarak olayın ârüya/düÅâ boyutuna deÄinmek istiyorum; bazı kiÅilerin hiç gitmedikleri yerleri sonradan gördüklerinde tanımaları da yeniden doÄuÅa kanıt olarak öne sürülmektedir... Oysa bu durumun nedeni kiÅinin önceden gördüÄü rüyalardır...
Hepimiz çok sayıda rüya görürüz ancak bunların çounu unuturuz... Rüyamızda gördüklerimizle gerçek yaÅamda karÅılaÅtıÄımızda ise onları anımsadıÄımız zaman daha önce gördüÄümüzü sanıyoruz... Evet, bu durum, unutulan rüyaların anımsanması olayıdır...
KiÅiler uyuduklarında ruhları bedenlerinden çıkabilir; birçok yerleri gezip görebilirler... Bunların bir bölümü rüya olarak görülür; sonradan rüyasında gördüÄü yerlere giden kiÅi âBen bu yerleri gördüm ama ne zaman?â diye sorabilmektedir... Bunun da yeniden doÄuÅ ile hiçbir ilgisi yoktur... Öte yandan alt beynimizde atalarımızla ilgili bilgiler bulunmaktadır, kiÅinin bunları söylüyor olması da olasıdır... Dahası, bu olayda özellikle cinlerin de payı bulunmaktadır...
Ahiretin VarlıÄı
* Hikmetsiz, amaçsız, gereksiz hiçbir varlık yoktur... KiÅinin içinde ise sonsuzluk duygusu ve arzusu vardır... Bu duygunun varlık hikmeti ancak ahiretin varlıÄıyla bir anlam kazanabilir...
* İçimizdeki duyguların mutlaka bir kaynaÄı vardır; sonsuzluk duygusu da sonsuzluÄun bulunduÄu bir yerin varlıÄını gösterir, susamak duygusunun suyun varlıÄına, acıkmak duygusunun yemeÄin varlıÄına tanıklık etmesi gibi...
* İnsan varlıÄıyla evrenin özeti gibidir, bu üstün niteliklerinin boÅa atılması, ona verilenlerin hesabının sorulmaması düÅünülemez...
* Hiçbir neden olmasa bile kiÅilerin yaptıklarının gerçek karÅılıÄını alabilmeleri için ahiret mutlaka gereklidir... Kötüler kötülüklerinin, iyiler iyiliklerinin; kısacası herkes, her yaptıÄının karÅılıÄını alacaktır; adalet bunu gerektirir... İyilerle kötüleri bir tutmak adalete nasıl yakıÅabilir?..
* Ölüm ve ruh birer varlık olduÄuna göre, ölen kiÅi nasıl yokluÄa gidebilir?!
* SonsuzluÄun karÅısındaki bir yokluk yerine cehennem ateÅi bile bir rahmettir...
* Kaldı ki Allah Kerim bir yaratıcıdır, hazinesinden yarattıklarına vermesi neden yadırgansın?..
* âVermek istemeseydi, istemek vermezdiâ demiÅler; yüce Allah bize sonsuzluÄu verecek ki sonsuzluk duygusunu vermiÅ!.. Evet, o Rahim, o _efkatli Yaratıcı, bizi sonsuzluÄa ulaÅtıracaktır...
* TopraÄın birçok kez yeniden diriliÅi bize öldükten sonra dirilmenin eÅsiz bir örneÄini sergilemektedir...
* âHer son yeni bir baÅlangıçtırâ; doÄumdan gençliÄe, kıÅtan bahara, yazdan kıÅa, öldükten sonra da diriliÅe; âkarla kaplı yollar bahara giderâ
* Yüce Allah, Elçisi, Kitabı, diÄer elçiler ve kitaplar hep bunu haber veriyor...
Bireyde Sonsuzluk Özlemi
Bilim adamları tarafından da doÄrulanan ve bütün insanlarda yaratılıÅtan varolan sonsuzluk arzusu, sonsuz alemlerin varlıÄını bildiren güçlü bir ruhsal delil olarak kabul edilmektedir. Tıpkı açlık ve susuzluk gibi... İnsanın susaması, suya tanıklık eder ve onun varlıÄını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve içten bir baÄdır...
Bunun gibi, insanın ahiret aleminin varlıÄını sezmesi de, onun varlıÄına en büyük delildir. Veya en azından böyle bir alemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir. Madem yapan ve yaratan bilerek yapıyor ve o kudret, zerrelerle güneÅleri aynı kolaylıkla idare ediyor, niye endiÅe edelim?
Bir karıncayı bile kusursuz bir biçimde besleyen ve ona istediÄini veren Rabbimiz, bütün zerrelerimizle istediÄimiz ahireti, elbette bizlere verecektir...
Zaten ahireti vermek istemeseydi, onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün insanlıÄı etki alanına alan ve herkesin vicdanında duyduÄu bu gerçeÄin boÅ ve kuru bir sav olmadıÄı açıktır. Bu fikri ve arzuyu insanlıÄın kalbine koyan kim ise, onu verecek olan da baÅkası deÄildir elbette... (Zafer Dergisi)
Müzik, Resim, Åiir, Heykel vb Üzerine
Bunlara, içeriklerine göre âuygundurâ veya âuygun deÄildirâ denebilir; açıkçası, mutlak bir hüküm yoktur; olumlu sonuç doÄuranlar helal, olumsuz sonuç doÄuranlar haramdır... Kuran-ı Kerimâde bozguncu Åairler yerilirken, yapıcı Åairler övülmüÅtür, unutulmamalıdır ki İslam orta yoldur; ne kiÅileri güzelliklerden alıkoyar, ne de kötülüklerin bataÄına saplar... HerÅey ölçüsünde olmalıdır mutlak iyilik veya mutlak kötülük olmayan davranıÅlar açısından; demek ki ölçüyü kaçırmamak ve taÅkınlıÄa neden olmamak gerek...
Kaldı ki doÄa bu sanatların özüyle doludur, asıl kaynaÄıdır; kiÅiyi doÄallıÄından ayırmadıktan, nefsinin tutsaÄı haline getirmedikten, isyana ve günah iÅlemeye teÅvik etmedikten, sorumluluklarından uzaklaÅtırmadıktan sonra neden olmasın?.. Evet, önemli olan bunların gönül ve düÅünce dünyamızda bıraktıÄı etkiler ile oluÅturduÄu duygulardır...
EÄer bunlar olgunluk, güzellik, cesaret, haksızlıklarla mücadele, mutluluk, huzur, sevgi gibi yüce duygular uyandırıyorlarsa bir sakıncası olamaz... Fakat aÅaÄılık duygular; ümitsizlik, baÅıboÅluk, isteklerin peÅinde koÅturmak, boÅ hayaller, yılgınlık, isyan, olumsuzluk, günah iÅleme, amaçsızlık gibi duygular uyandırıyorlarsa bunlardan sakınmak gerekir ki, bu yaklaÅımdan daha doÄal ne olabilir?..
Kainat, Ezeli ve Ebedi DeÄildir
Gökyüzü geceleyin karanlık olduÄuna göre yıldızların sayısı sonsuz deÄildir, dolayısı ile evren de sonsuz olmayıp sınırlıdır; benzer biçimde yıldızların belli bir ömrü olduÄu gibi evren de böyledir... Evrenin geniÅliyor olduÄu artık kanıtlanmıŠbir gerçektir; geriye doÄru gidilirse bu geniÅlemenin baÅlangıcına, dolayısı ile evrenin yaratılıÅına ulaÅılacaktır... Demek ki evren ve madde ezeli olmayıp Allah tarafından yaratılmıÅtır; açıkçası inkarcı yaklaÅımların hiçbir deÄeri yoktur...
Müslümanların Günümüzdeki Durumu
Bu konuda ayrıntılı olarak açıklamaya gitmeye hiç gerek yok, unutmayalım ki, çalıÅan kazanır... Müslümanlar yapmaları gerekenleri yapmadıkları için yeryüzündeki etkinliklerini yitirmektedirler... Bu durum karÅıt görüÅlüler tarafından kullanılsa da baÅlı baÅına bizim için bir kanıttır; evet, müslümanlar Allahâın yasalarına uydukça ilerlemiÅ, bu yasalardan uzaklaÅtıkça gerilemiÅlerdir, günümüzde de sorun budur, bir hanım yazarın dediÄi gibi;
âGünümüz Müslümanları, doÄru yolun eÄri yolcularıdır... Yolcular eÄrilmiÅ ise yolun suçu ne?â
EÄer müslümanlar eskiden olduÄu gibi bilime ve dine önem verselerdi geri kalmaları için hiçbir neden yoktu... Günümüzde de bu iki güce yeterli düzeyde sarılmadıkça ilerleyebilmeleri mümkün deÄildir... Evet, Allah bize çalıÅmamızı buyuruyor, herkes çalıÅtıÄının karÅılıÄını alacaktır...
Müslümanların günümüzdeki durumunu dinlerine baÄlayan yanıltıcı bakıŠaçısı bütün bireyleri etkileyecek olmasaydı yüce Allah müslüman olmayanlara çok daha büyük nimetler verirdi;
« EÄer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmiyecek olsaydı, Rahman olan Allahâı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları koltukları gümüÅten yapar ve altın bezeklerle iÅlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliÄidir. Ahiret, Rabbinin katında Oâna karÅı gelmekten sakınanlaradır. » Zühruf, 33-35
Biz çeÅmeden oldukça uzak duruyoruz ve aÄzımızı açıp suyun gelmesini bekliyoruz... Oysa her iÅin bir yöntemi vardır, çalıÅmayan ekmek kazanamaz ki, ekmek bile yutkunmadan boÄazdan geçmez... Öyleyse çalıÅacaÄız ve geçeceÄiz, bunun baÅka yolu yok. (bir zamanlar onların yaptıÄı gibi!) Suçu kendimizden savmaya çalıÅmamız da bizi temize çıkarmaz...
« Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz. » Fatiha, 5
Günümüz müslümanları bu bilinci kazandıkları gün üstünlüÄü yeniden ele geçireceklerdir... Evet, yalnız Allahâa kul olmak ve birlikten ayrılmamak; iÅte gerçek çözüm!..
« Toptan Allahâın ipine sarılın, ayrılmayın... Sizden, iyiye çaÄıran, doÄruluÄu emreden ve kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İÅte baÅarıya eriÅenler yalnız onlardır... Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılan ve ayrılıÄa düÅenler gibi olmayın. » Ali İmran, 103-105
Ne yazık ki, müslüman geçinen ülkelerin hiçbiri bu güzel buyrukları deÄerlendirmiyor...
« Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur; eÄer sizi yardımsız bırakıverirse, Oândan baÅka size yardım edecek kimdir? İnananlar yalnız Allahâa güvensinler. » Ali İmran, 160
Durumumuz ortada olduÄuna göre yüceler yücesi olan Allah bizleri yardımsız bırakmıÅ, nedenini birlikte okuyalım; « Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduÄun gibi dosdoÄru ol. AÅırı gitmeyin, doÄrusu Allah yaptıklarınızı görür. Haksızlık yapanlara yönelmeyin, yoksa ateÅ size de dokunur. Sizin Allahâtan baÅka dostunuz yoktur; sonra, yardım da göremezsiniz. » Tevbe, 112-113
Åunu da belirtmeliyim ki, biz önce kendimizi düzeltmeliyiz, iyi yönetilmeye deÄer olmadıkça iyi yöneticiler beklemek boÅlukta yürümeye çalıÅmak kadar anlamsızdır...
« Bu, bir topluluk iyi gidiÅini deÄiÅtirmedikçe Allahâın da verdiÄi nimeti deÄiÅtirmeyeceÄinden ve Allahâın iÅiten, bilen olmasındandır. » Enfal, 53
« Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu deÄiÅtirmez. » Rad, 13
Evet, biz kendimizi bozduÄumuz için geriye düÅtük, düzelmediÄimiz sürece ilerleyebilmemiz olanaksızdır... DoÄru yol önümüzde iken biz hep yanlıÅı seçiyorsak, suçlu yalnız bizizdir, artık uyanalım... Hekimin verdiÄi reçete, uygulanmadıkça derman olamaz!..
â6 Günâ Ne Demektir?
« And olsun ki, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık ve Biz bir yorgunluk da duymadık. » Kaf, 38
Kimileri bu konuda anlamsız eleÅtirilere gitse de aslında gerçekten uzak bir ÅaÅkınlık içindedirler, çünkü onlar bir konuda karar verirken sürekli genellemeci bir mantık taÅımakta, olguları kendi gerçekliÄiyle kavramayı ne düÅünmekte ne de baÅarabilmektedirler... Onlara âKuranâda gün kavramını açıklayınâ deseniz aynı noktaya geleceklerdir fakat Kuranâın kendine özgü sistemini bilmediklerinden veya bilmek istemediklerinden gerçeÄe uzak yargılara varırlar...
Kuranâda yer ile göklerin âaltı günâde yaratıldıÄı belirtilir; peki bu altı gün bildiÄimiz dünya günü müdür? KuÅkusuz bu sorunun yanıtı âhayırâdır... âGünâ sözcüÄü, âçaÄâ veya âdevirâ anlamında kullanılmıÅtır; buna göre gökler ve yeryüzü altı devrede yaratılmıÅtır, zaten, yeryüzünün yaratılmadıÄı bir dönemde dünya gününden sözediliyor olamaz... Kaldı ki, dini metinlerin simgesel anlamlar içerdiÄi bilinen bir durumdur...
Kuran-ı Kerimâde âgünâ deyimi bildiÄimiz 24 saatlik dünya gününü belirtmek için kullanıldıÄı gibi, belirli bir zaman dilimini ya da çaÄı belirtmek için de kullanılmıÅtır... ÖrneÄin 300 yıllık, 1000 yıllık, 50000 yıllık gün, kıyamet âgünâü, ahiret âgünâü gibi, ve hatta âbir anâlık zaman dilimi için bile!..
« O, Din Günüânün sahibidir. » (Fatiha, 4); buradaki âDin Günüâ kıyamet anlamına gelmektedir...
« İnkar edenlere, dünya hayatı güzel görünür, onlar, inananlarla alay ederler, oysa Allahâa karÅı gelmekten sakınanlar âkıyamet günâü onların üstünde olacaklardır. » Bakara, 212
« Göklerin ve yerin yaratılıÅında, gece ile âgündüzâün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiblerine Åüphesiz deliller vardır. » Ali İmran, 190
« Mallarını insanlara gösteriÅ için harcayıp, Allahâa ve âahiret günüâne inanmayanları da Allah sevmez. Åeytanın arkadaÅ olduÄu kimsenin ne fena arkadaÅı vardır!.. » Nisa, 38
« Rabbinin katında âbir günâ sizin saydıklarınızdan âbin yılâ gibidir. » Hacc,47
« Gökten yere kadar, olan bütün iÅleri Allah düzenler, sonra, iÅler sizin sayınıza göre âbin yılâ kadar tutan âbir günâde Ona yükselir. » Secde, 5
« Ona melekler ve Ruh (Cebrail) âelli bin yılâ tutarında âbir günâde çıkarlar. » Mearic, 4
Burada hemen belirtmek gerekir ki Kuran zamanın göreceli olduÄunu yüzyıllar öncesinden haber vermekle birlikte kimi inançsızlar sanki bir çeliÅki varmıŠgibi âbir gün bin yıl mı elli bin yıl mı?â gibi düÅüncesizce sorular sorarlar, oysa bu ayetlerde farklı oluÅumlardan sözedilmektedir ve bunların özne olan varlıklar açısından bir günlük deÄeri insanlara göre çok daha farklıdır... ÖrneÄin bir bilimadamı âx gezegeninin bir günü 24 saat, y gezegeninin bir günü 48 saattirâ dediÄinde âbilimadamlarına göre bir gün 24 saat mi, 48 saat mi?â diye sormak anlamsızdır...
« De ki: âSöyleyin: EÄer Allah âgündüzâü üzerinize kıyamete kadar uzatsa, Allahâtan baÅka hangi tanrı, içinde dinleneceÄiniz geceyi size getirebilir? Görmez misiniz?â » Kasas, 72
« Esenlikle girin oraya. Bu âsonsuzluk günüâdür. » Kaf, 34
« O âher günâ (her an) bir iÅtedir. » Rahman, 29
Evet, gün söylemi kullanıldıÄı yere göre deÄiÅik anlamlara gelmektedir, açıkçası göreceli bir kavramdır; Kuran birçok kavrama kendisi yeniden tanımlama getirir ve buna göre onları kullanır, gün kavramı da böyledir ve bizatihi Kuran onun farklı anlamlarla kullanıldıÄına açıkça deÄinmektedir... Yine onun bu özelliÄi araÅtıranlar için çok güzel bir yön göstermedir çünkü zamanın göreli oluÅu artık bilinen bir gerçektir; böylece Kuranâın her çaÄın bireyine seslenme özelliÄi gözler önüne serilmektedir, sapan ya da saptıranların iddialarının tersine!...
Allah ve âBizâ Kavramı Üzerine
Yüce Allah Kuran-ı Kerimâde bazan çoÄul konuÅmaktadır; bunun nedeni birden çok Tanrıânın bulunması deÄildir, kuÅkusuz Allah tektir... Yalnızca konunun içeriÄine göre sesleniÅ biçimini de deÄiÅtirmektedir; ne hep âBenâ biçimini kullanmaktadır, ne de hep âBizâ biçimini...
Aradaki fark ise Åudur; Allah tekil olarak konuÅtuÄu bölümlerde aracısız olarak kendisinden sözetmektedir, âBenâ diye seslendiÄi ayetler hep kendi zatıyla ilgilidir ve tevhid/birlik dersi verir... ÖrneÄin;
« Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, Åüphesiz onlara yakınım. » Bakara, 186 (Ayrıca bakınız: Taha, 14)
âBizâ diye seslenilen ayetlerde ise, genellikle arada baÅka varlıklar da bulunmaktadır. Allah o varlıkları onurlandırmak ya da tanıklıklarını dile getirmek için onları da belirterek âBizâ biçimini kullanır... ÖrneÄin Kuranâın indirilmesinde melek aracı olduÄu için âBiz indirdikâ buyurulur...
« İÅte bunlar Allahâın ayetleridir. Biz onları sana doÄru olarak okuyoruz. Åüphesiz sen elçilerden birisin. » Bakara, 252
Ayrıca böyle çoÄul bir kullanım âyüceltmeâ anlamını taÅır... En güzel adlar kendisinin olan yüce Allahâın bunların hepsini birden Biz biçiminde dile getirmesi oldukça güzeldir... Öte yandan bazan biz de böyle çoÄul konuÅabiliriz; âbiz yaptık, geliyoruz iÅteâ gibi... Evet, karÅımızdaki kiÅiye bir saygı belirtisi olarak âsizâ dediÄimiz gibi, kendimizden de âbizâ diye sözedebiliriz...
Konunun diÄer bir boyutu da Allahâın her Åeyin sahibi ve mutlak hakimi olmasına karÅın âBizâ diye seslenerek hepimizi alçakgönüllü olmaya ve bencillikten kurtulmaya çaÄırmasıdır... Evet, müslüman âbencilâ deÄil, âbizcilâ olmalıdır; bu yüzdendir ki Fatiha Suresi âYalnız sana kulluk ederimâ biçiminde deÄil, âYalnız sana kulluk ederizâ biçiminde düzenlenmiÅtir, bu sözdeki özgürlük ve kardeÅliÄi ise, ancak bir müslüman anlayabilir!..
Gerçek Kaynak Ne?
Her toplumda varolan bir-iki benzer inanç yüzünden genellemeci bir mantıkla vahyin Sümer medeniyetine dayandıÄını söylüyorlar; neden Sümer medeniyeti vahye dayanmasın? GeçmiÅ tanıktır ki, dinsel geliÅim, yeni medeniyetlerin kaynaÄı olmuÅtur... Gerçekten de Sümercenin ve hatta Sümerlerin bilinmediÄi bir ortamda onların inançlarının alınabilmesi de olanaksızdır; bu durumda benzerlikler birbirinden alındıÄını deÄil ortak bir kaynaktan (vahiy) geldiklerini gösterir, tartıÅmasız olarak bu yaklaÅım en mantıklısıdır... Kaldı ki, benzerlikler bir-iki konuyla sınırlı olup, âyaratılıÅâ ve âtufanâ gerçekleri bütün toplumlar tarafından bilinmektedir; demek ki bazı gerçekler deÄiÅikliÄe uÄramakla birlikte kuÅaktan kuÅaÄa aktarılmıÅtır... Benzer biçimde, birçok noktada aralarında farklılık bulunmakla birlikte Kitabı Mukaddes ile Kuran-ı Kerimâin benzerlikler taÅıması Kuranâın, Kitabı Mukaddes kaynaklı olduÄunu göstermez; o dönemde hiçbir kutsal kitabın Arapça çevirisi bulunmuyordu... Kaldı ki, bu kitapların ortak kaynaÄı vahiy olduÄundan aralarında benzerliklerin bulunması çok doÄaldır...
Bir okuldan, aynı öÄretmenden eÄitim almıŠkiÅilerin benzer bilgileri dile getirmeleri birbirlerinden kopya çektiklerini deÄil, bilgi kaynaklarının tekliÄini gösterir ve ne yazık ki birileri bu gerçeÄi çarpıtmaya kalkıÅmaktadır!.. Zaten, aralarında benzerlikler bulunmasaydı; âbunlar aynı kaynaktan gelmiÅse neden hiç uyuÅmuyorlar?â denecekti, amaç inanmak veya gerçeÄe ulaÅmak olmadıktan sonra herÅeye bir kılıf geçirilebilir!.. Öte yandan, Kuran diÄerlerinden alınmıŠolsaydı aralarında çeliÅkiler bulunmaması gerekirdi; oysa Kuran ne onların çeliÅkilerini barındırır, ne bütün söylediklerini doÄrular, ne de yanlıÅlarını benimser... Tersine bilimle çatıÅmaz, çeliÅki barındırmaz ve de yanlıÅlarını düzeltir...
Gerçekten de Kuran ve Hz.Muhammed gerçeÄe öylesine baÄlıdır ki örneÄin hıristiyanların temel akidelerinden olan Hz.İsaânın çarmıha gerilerek öldürülüÅü inancını İslam açıkça reddeder, halbuki bunun aksine inanan veya böyle birÅeyi iddia eden tek bir hıristiyan yoktur... EÄer kaynak onların kitapları olsa veya amaç uydurmalarla onları kendine çekmek olsa böyle bir yöntemin seçilmesi asla düÅünülemezdi... Tersine onların bu konuda yanıldıkları ve kesin bir bilgiyle konuÅmayıp zannın ardından gittikleri dile getirilmektedir, yapılan araÅtırmalar da Kuranâı doÄrulamaktadır çünkü onların bu konudaki inançları kesin bir bilgiye deÄil birbiriyle çeliÅkili ve Åüphe uyandırıcı rivayetlere dayanmaktadır...
Evet Kuran, onların da inandıkları bazı elçilerin hayatından kendi gayesi gereÄi sözeder fakat bu anlatılanlar hiçbir biçimde onların anlatım veya inançları ile paralel deÄildir... Kaldı ki, Kuranâın diÄer bölümü, büyük bir kısmı, hiçbir kaynakta geçmeyen doÄruları ne oluyor? ÖrneÄin, evrenin geniÅlediÄi Hubbleâdan mı öÄrenildi?! Her temiz akıl ve vicdan sahibinin anlayacaÄı üzere bunlar boÅ ve saçma iddialardır...
Dinin KaynaÄı
BaÅlangıçta doÄal varlıklar tanrılaÅtırılmıŠdeÄil, benzetmeler yoluyla Tanrı doÄal varlıklarla özdeÅleÅtirilmiÅtir... Dinsiz araÅtırmacılar bu gerçeÄin tersini savunurlar; böyle olunca da, daha önceden varolması gereken bir âTanrıâ kavramının bulunması çeliÅkisini çözemezler!..
Evet, bir varlıÄı tanrılaÅtırabilmek için âTanrıâ kavramını bilmek gerekir... Sonuçta Dekartâın Åu sözünü ister istemez onaylamak durumunda kalırlar; âTanrı kavramı ruhumuzda olan bir kavramdır. Biz almıŠdeÄiliz, fakat bize verilmiÅtirâ
İnsan âniçinâ sorusuna hep bir yanıt aramıÅtır, bilim de bu soruyla karÅı karÅıya gelmek durumunda kalmıÅtır; yaÅamak için gerekli kuralları ve niçinin yanıtını en iyi din verebilir... Dinlerinse yozlaÅtıÄı bilinen bir gerçektir; demek ki çoktanrıcılıktan tektanrıcılıÄa deÄil, tektanrıcılıktan çoktanrıcılıÄa geçiÅ ve çeÅitli varlıkların kutsallaÅtırılması sözkonusudur...
İbadet bir yaltaklanma deÄildir; kiÅinin ruh ve beden dünyasını düzenleyen ve yücelten davranıÅlar bütünüdür... Din, kurallarının varlıÄı nedeniyle çeÅitli kurumların oluÅturulmasında önemli bir etken olmuÅtur, böylece uygarlıÄın geliÅimini saÄlamıÅtır... Bütün yeniliklerin temelinde dinsel düÅüncenin geliÅimi yatar...
YaÅayan veya ölmüÅ kiÅilerin yüceltilmesi, cin veya meleklerin tanrılaÅtırılması, düzenin ve oluÅun ay, yıldız, güneÅ gibi çeÅitli varlıklara baÄlanması, baÅkalarının tanrılarının benimsenmesi, özde varolan Allah sevgisi veya korkusunun diÄer varlıklara kaydırılması, simgelerin gerçekle karıÅtırılması, varlıklarının kiÅileÅtirilerek tanrılaÅtırılması gibi nedenlerle Tevhid inancı bozulmuÅtur...
Çoktanrılı dinlerde baskın bir tek tanrının varlıÄı bilinmektedir, demek ki diÄerleri sonradan uydurulmuÅtur; en büyük tanrı ise gerçek Tanrıânın simgeleÅmiÅ biçimidir... MüÅrikler putlara âAllahâa yaklaÅmakta bir aracıâ olarak tapıyorlardı; demek ki özde bir âAllahâ kavramı bulunmakla birlikte sonradan putlar türetilmiÅtir...
Günümüz ilkel toplumlarına bakılırsa onlarda da bir âaÅkın varlıkâ kavramının bulunduÄu görülecektir... Putlar, simgelerin gerçeÄin yerini almasıyla oluÅmuÅtur; sevilen kiÅiler veya Tanrıânın sıfatları yanlıŠdeÄerlendirilerek putlaÅtırılmıÅtır... Dahası, özde hep bir en büyük (tek) Tanrı inancı vardır; Hititlerin birçok tanrısı vardı ancak bunun nedeni baÅka milletlerin tanrılarını, dolayısıyla da putlarını almalarıydı, hatta onlara ait metinlerden anlaÅıldıÄı kadarıyla bunu kendileri de bilmekteydi... Aslında Tanrı tektir; adı, sıfatları, simgeleri ve dolayısıyla da varsa putları farklıdır...
Yahudilikte Tanrı, doÄu dinlerine göre daha az aÅkındır fakat tektir, doÄu dinlerinde ise Tanrı aÅkındır fakat ortakları türetilmiÅtir ancak, kutsal metinleri bunların gerçek tanrı deÄil de ilahi kuvvetler olduÄunu, özde bir ilk ve tek tanrı inancının bulunduÄunu göstermektedir... Öte yandan, baÅlangıçta âTevhidâ inancına dayanan hristiyanlıÄın sonradan âüç tanrılıâ bir inanca dönüÅtürülmesi de dinlerin nasıl yozlaÅtırıldıÄına çok güzel bir örnek ve kanıttır...
Kulluk korku nedeniyle bir yaltaklanma olarak deÄil, varlık borcunu ödeme veya Yaratıcıyla baÄlantı kurma gibi amaçlarla ortaya çıkabilir... Evet, kiÅiler içyüzünü bilmedikleri veya korktukları çeÅitli varlıkları tanrılaÅtırmıŠolabilirler ancak bu tür davranıÅlar genelleÅtirilemez... Kaldı ki, önceden bir âTanrıâ kavramının bulunması gerektiÄi belirtilmiÅti... İnsanlar korktukları için kulluk yapabilirler fakat asla ve asla korktukları için bir Tanrıâya inanmazlar, dolayısı ile inancın nedeni korkuya dayandırılamaz, belki korkunun nedeni inanca baÄlanabilir!..
Her yerde karÅımıza çıkabilen tabiatperestler sizce doÄadan korktukları için mi doÄaya tanrısal nitelikleri veriyorlar?.. Evet, bunun bilgisizlik veya düÅüncesizlik sonucu olduÄu bir gerçek fakat bilgili olan da Allahâa ulaÅıyor... Demek ki ne korku, ne de bilgisizlik Allahâa inanma sebebi deÄildir, O var olduÄu için Oâna inanılır... Tabiatçılık ilkel ve sapkın bir inançtır...
İnsanlıÄın atasının bir âadamâ olarak algılanıÅı ve bu yönde bir arayıÅa giriÅilmesi materyalist yaklaÅımların altında bile gizli bir inancın bulunduÄunu göstermektedir; benzer biçimde, çoktanrılı dinler de tektanrılı inancın yozlaÅmasıyla ortaya çıkmıÅtır... Günümüzün geliÅmiÅliÄine karÅın dinden vazgeçilmiÅ deÄildir, bundan sonra da böyle olacaktır... Dinsiz bir toplum ise görülmüÅ deÄildir, demek ki din insanlık kadar eskidir, insanla birlikte baÅlamıÅtır ve de insanlık içindir...
Sonuçta bütün örnekler dinin çoktanrılılıktan tek tanrılılıÄa doÄru bir evrim deÄil, tektanrı inancından çoktanrı inancına, yani tevhidden Åirke doÄru yozlaÅtıÄını göstermektedir...
***
Dün olduÄu gibi bugün de insanların büyük çoÄunluÄunun en azından hayatlarının belli bir döneminden sonra dine yönelmeleri, devasa bir teknolojinin hakim olduÄu batılı ülkelerde her geçen gün âÅeytana tapma, soÄana tapma...â gibi yeni yeni iptidai dinlerin ortaya çıkması, insanların akın akın telepati, ruh çaÄırma, büyü, falcılık ve kehanet gibi hurafelerde doyum araması ve bütün bunların yanısıra, insanlıÄın sigorta, sendika, güçlü yönetim, holding, ortak savunma ve iktisadi iÅbirliÄi paktlarında güven ve gelecek garantisi peÅinde koÅması;
a) Dinin iptidai insanın zayıflıÄının bir mahsulü olduÄu;
b) İptidai ve çok-tanrıcı dinlerin tarihin ilk dönemlerinde yaÅamıŠiptidai insanlara ait olup, dinin de temelde insanla birlikte tekamül geçirdiÄi;
c) Dinin, yangın ve hayat sigortalarımızla, demiryollarımız ve buhar gemilerimizle resim ve heykel galerilerimizle zıtlık içerisinde olup, artık dine ihtiyaç kalmadıÄı iddialarını çürütmekte ve Batıâdaki dinler tarihi çalıÅmalarının dayanak noktalarını da geçersiz kılmaktadır... (Ubeydullah Akyüz)
DüÅünce Pınarı
âKaranlık kabirde bir gün yalnız kalacaÄın hiç aklına gelmez mi?â Yunus Emre
âGeçiyor bulut, geçen ömürdür...â Cahit ZarifoÄlu
âİçin daraldıÄı zaman ölümü hatırla, geniÅlersin!..â Ömer Bin Abdülaziz
âHer insan ölecek yaÅtadır!â Cüneyd Suavi
âMezardakilerin piÅman oldukları Åeyler için dünyadakiler birbirini kırıp geçirmektedirâ İmam Gazali
âKimse duymak istemeyenler kadar saÄır olamazâ Maurice Henri
âEÄer bir insan, onun için yaÅamını feda edebileceÄi bir Åey bulamamıÅsa yaÅamaya hak kazanmamıÅtırâ M.L. King
âDiriliÅ olmasaydı yaÅamak upuzun bir ölümdü!..â Cihad Zafer
âYaÅamak, her an yeniden yaratılmaktır...â Ali Suad
âMadem ki bu zenginlik senin, neden ahirete götürmüyorsun?â Franklin
âİyi hazırlan! Ölüm gelince sensiz dönmeyecektir...â Åakik-i Belhi
âNamaz, zamanın zekatıdırâ Akif Cemil
âHastalıklar, ölümü unutturmayan hakiki dostlardırâ Mustafa RamazanoÄlu
âBütün bilgiler içinde en faydalısı; bize nefsimiz hakkında en doÄru fikirleri veren ve kendi kendimizi idare etmeyi öÄreten bilgidirâ Saint Ambroise
âBilgi, önceden görme ve harekete geçme olanaÄını saÄlarâ İbni Haldun
âHey gidi yükselenler hey, çukurlar sizi bekliyorâ HekimoÄlu İsmail
âÖlümü yokluk görmek, ruhun ufkuna duvar örmektirâ Ali Suad
âZamana kusur buluruz, oysa zaman konuÅacak olsa utanırızâ İmam Åafii
âAmel ve ibadetleri boÅ vakit bulmaya baÄlayıp tehir etmek nefsin aldatmasıdırâ Hikem-i Atai
âTertemiz olmaya çalıÅın; çünkü dünyaya bakacak pencere kendinizsinizâ Bernard Shaw
âAllahâım, senden baÅka hiçbir Åeyi olmayan ben, senden baÅka herÅeyi olanlara acırımâ Confucius
âGününü gün edenler, sadece gününü dün ederlerâ Akif Cemil
âÖlüm bazan ceza, bazan bir armaÄan, çoÄu zaman da bir lütufturâ Seneca
âKundak bir gün öleceklerin sarıldıÄı kefen; kefen, bir gün doÄacakların sarıldıÄı kundaktır. Karla kaplı yollar bahara giderâ Selahaddin ÅimÅek
â(Bu Kuran) Sakınanları doÄru yola götürücüdürâ (2/3)
Neden sakınanlar için? Çünkü önyargılı yaklaÅımlar kiÅiyi gerçekten uzak kılar... Kuran anlaÅılmak için okunmalıdır, eksiklik bulmak için deÄil!.. Yoksa Kuran kendisini bize açmaz; biz kendi düÅüncemizi okuruz ve gerçekten uzak kalırız... Din de zorlama yoktur; seçimini doÄru yapan doÄru yola götürülür... Bu nedenle Kuran herkes için doÄru yolun rehberi olmakla birlikte ancak sakınanları doÄru yola ulaÅtırır... Demek ki sonuç kiÅilerin iradesine baÄlıdır, determinizm vb sözkonusu deÄildir, bu noktayı iyi kavramak gerekmektedir... Öte yandan bu özelliÄi ile sakınmasını bilen veya sakınan herkes mutlaka doÄru yola ulaÅabilecektir... Merhum Selahaddin ÅimÅekâin dediÄi gibi âHidayet, ona doÄru yürüyenlere koÅar, yaÄmurdan kaçanların kuraktan yakınmaya hakları yokturâ Evet, o sakınanlar ki yüzeysel düÅünmezler, öze inerler, yaratılıÅlarındaki bu farklılık ve üstünlüÄü ortaya çıkarırlar...
Kendinizi Bile Kandırmayın!
« İnsanlardan, inanmadıkları halde, âAllahâa ve ahiret gününe inandıkâ diyenler vardır. Bunlar Allahâı ve inananları aldatmaya çalıÅırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında deÄildirler » Bakara, 2/8-9
Evet, bu ayetler münafıklar hakkında inmiÅtir fakat davranıÅlarıyla münafıklardan hiçbir farkı kalmayan insanların bundan hiç mi payı yoktur?.. Öyleyse sormak gerek; yüce Allah neden Kuran-ı Kerimâde iman edenlere de âiman edinizâ buyuruyor? Bu demektir ki; imanınızın gereÄini yapın, hakkıyla iman edin!.. Bir yandan faiz ile milletin parasını toplarken diÄer yandan hayır kurumu yaptırmanın hiçbir önemi yoktur; siz Allahâı kandırabileceÄinizi mi sanıyorsunuz?! Yüz çiçeÄi yolup da onunu sulamak iyilik midir, kötülük mü?!
Neden olduÄunuz Åer kurumlarının sayısı gün geçtikçe artarken yaptıÄınız hayırların önemi kalır mı? Elinizdeki güç size haksızlık yapın diye verilmedi, siz emanetçisiniz, elinizdekinde fakirin, yoksulun, kimsesizin.. hakkı vardır; unutmayın ki kefenin cebi yok!.. En güzel örneÄimiz olan Hz.Muhammed âsavâ buyuruyor ki; âbenim sizden esirgeyebileceÄim hiçbir iyilik yokturâ... Peki siz ne durumdasınız?..
Yine bu konuda Hz.Mevlanaânın çok güzel bir sözü vardır; âNe kadar zengin olursan ol ancak yiyebileceÄin kadar bir miktar para yersin. Denize testiyi daldırsan bir testi kadar su alır, gerisi kalırâ Evet, bu halinizle ânereye gidiyorsunuz?â Karunâun sonunu örnek alın; o belki doÄrudan yerin dibine batırıldı ama siz de elbet birgün oraya gireceksiniz!.. İnsanlar kardeÅtirler, kardeÅlerinize ihanet etmeyin!.. Bu, ayetin sadece bir bölümü... Peki, ya âçok Åükür biz de müslümanızâ deyip de dine-imana saldırmaktan geri kalmayanlar? Müslümanın müslümanca yaÅamasına engel olanlar? Çıkar uÄruna dinlerini satıÅa çıkaranlar? Din üzerinden geçim saÄlamaya çalıÅanlar?.. Evet, âo insan çok cahil ve zalimdirâ!.. Açgözlü olmasak dünya hepimize yetecek!..
Dicleânin kıyısındaki koyunu bile düÅünen yöneticiler nerede, bizimkiler nerede!.. Siz yöneticiliÄi çocuk oyuncaÄı mı sanıyorsunuz? Bütün yükü omuzlarınıza alma sorumluluÄunu taÅıyamıyorsanız o konumu düÅünmeyin bile!.. Yöneticilerin yönetilmesi gereken bir ortamda, baÅıboÅluk alıp baÅını gider!.. âBen sizi kul, köle edinen bir hükümdar deÄilim. Ben de sizin gibi Allahâın kuluyum. Aramızdaki fark, benim bir de yönetim yükünü taÅıyor olmaklıÄımdırâ Hz.Ömer
Bakıp Da Göremediklerimiz
Bu sayfalardaki resimlerin gerçeÄinin olduÄu daÄlara, ırmaklara, deniz kıyılarına, ormanlara, göllere vb. gidin, gidin ve düÅünün; bunları kim yaptı, kendiliÄinden mi oldu, bu güzellikler neden gözlerimizin önüne serildi? Evet, düÅünün ve o güzel Yaratıcıya ulaÅın!.. Oânun sizi boÅuna deÄil belli bir amaç için yarattıÄını kavrayın ve yaÅamınızı buna göre düzenleyin... Bilin ki siz yalnızca para peÅinde koÅturmak, içki, sigara, uyuÅturucu gibi alıÅkanlıklarla ömür tüketmek için yaratılmadınız!..
KabuÄunuzu kırın, tutsaklıklarınızdan kurtulun ve yaÅamı Oânun istediÄi gibi yaÅayın, sıradan bir canlı gibi deÄil!.. Farkınızı farkedin ve yaÅamınızı da farklı kılın, Oânun yolunda sonsuz bir farklılıÄa ulaÅın... DüÅünmekten korkmayın, bilin ki dürüst düÅünmek, sizi gerçeÄe ulaÅtıracaktır; önünüzdeki tek engel sizsiniz, bakmasını bilene herÅey Oânu gösterir, herÅey kendi diliyle Oânu anlatır... Evet düÅünün, bu resimler kendiliÄinden çekilip buraya oturmadı, peki bunların aslı?!
Kuran Müslümanı
Kuran kültürünü hazm eden kiÅi, en gerçekçi ve en kuvvetli bir imana sahip olur... Kurani düÅünceye sahip olan kiÅi, hem hür düÅünebilir, hem de baÅkalarının hür düÅünmesine tahammül edebilir... Her türlü taassuptan uzak olur. Dünya iÅlerinde de, din iÅlerinde de daima gerçekçi olur... Hurafelere, batıl düÅüncelere, nifaki düÅüncelere, fasıki hareketlere, küfri inanıÅlara, taÄuti düÅüncelere temelde karÅı çıkar. Saçma inançlardan kesinlikle uzak olur...
Asla kendi benliÄinden uzaklaÅmaz, kendi toplumuna yabancılaÅmaz, baÅkalarının düÅünce ve davranıÅlarını taklit etmez... Kendisi için düÅünür, yine kendisi için uygular. BaÅkalarının uydusu olmaz... İnsan ve cin Åeytanlarına kapılmaz, kolay kolay yanılmaz ve aldanmaz... Sadece kendisi için deÄil, toplumu için yaÅar... Her Åeyi Allah rızası için düÅünür ve yapar... Din ile dünyayı bir bütün olarak kabullenir ve bir bütün olarak yaÅar, yaÅamaya çalıÅır, din-dünya ayrımı yapmaz...
Müsamahakar olur. BaÅkalarının düÅünce ve davranıÅlarına karÅı toleranslı olur... İnançlara baskı yapmaz. Sadece İslamâı tanıtır. Kimseyi kendi çizgisine gelmeye zorlamaz... Kendisine güvenir. Moral gücü daima yüksek olur... GeniÅ bir hayal gücüne sahip olur... Hakkı batıldan, doÄruyu eÄriden, günahı sevaptan, kolaylıkla ayırabilir. Kolay kolay batıla saplanmaz... Daima doÄru yolda bulunur... Devamlı Allahâı zikir halinde olur ve zikrin gerçeÄine ulaÅır... (Yunus Vehbi Yavuz)
Kolaysa Dene, Olabiliyorsa Yap!..
Yüceler yücesi olan Allahâın bizler için gönderdiÄi kelamı olan Kuran-ı Kerimâi Hz.Muhammedâin kendiliÄinden ortaya koymuÅ olduÄunu savunabilen her türlü düÅüncesize, ben de doÄrudan Kuran-ı Kerimâden alarak ilhamımı meydan okuyorum, eÄer sözünde âsamimiâ isen;
Sen de uydur, sen de düÅün, sen de bilgi topla, sen de bilinmeyen geçmiÅ ve gelecekten sözet, sen de gizli olanı ortaya dök, sen de maÄaraya git, sen de araÅtır, sen de kendi kendinin bilgi kaynaÄı ol, sen de hastalan, sen de düÅlerini dile getir, sen de atıver, sen de benzersiz bir söz söyle, sen de alıÅveriÅ yaptıÄın kiÅilerden esinlen, sen de uzmanların uzmanı ol, sen de çaÄlara ıÅık tut, sen de kapkara bir toplumu aklaÅtır, sen de bütün kötü alıÅkanlıkları ortadan kaldır!..
Sen de gelmiÅ geçmiÅ en güvenilir kiÅi ol, sen de söylediklerini en güzel bir biçimde yaÅa, sen de sana sorulan bütün sorulara bir yanıt getir, sen de mucize göster, sen de eskimez görüÅlerle ortaya çık, sen de geliÅini çok önceden bildiren kanıtlar bulundur, sen de bütün bireyleri koruma altına alıp özgürce ve inandıkları gibi yaÅamalarını saÄla, sen de bütünüyle sana karÅıt olan kiÅilerin arasında söylemlerini savun, sen de hiçbir ödün verme, sen de doÄru bildiÄin yoldan ÅaÅma!..
Sen de âen güzel örnekâ ve en olgun bir kiÅilik özelliklerini taÅıyıp hiç deÄiÅme, sen de söylediklerini kanıtlayabil, sen de kendini ve diÄerlerini kandır, sen de yalan ve dolana baÅvur, sen de kendi çıkar ve isteklerinin peÅinden koÅtur, sen de ölümle burun buruna yaÅa, sen de ömrünün son deminde hiç kimsenin ulaÅamayacaÄı bir baÅarı elde et!..
Bu üstünlüÄün, bu eÅsizliÄin, bu benzersizliÄin kaynaÄını neye dayandırıyorsan onu dene, açıkça meydan okunuyor sana, nasıl yaparsan yap, kimden yardım alırsan al da bir benzerini getir, eÄer yapamıyorsan - ki yapamayacaksın, hiç kimse de yapamadı! - doÄruluÄunu kabul et, anla ki bu kitap âbeÅerüstüâ bir kitap, o Allahâın kelamı ve Hz.Muhammed de Allahâın Resulü!.. Yok bile bile inkar etmeyi sürdüreceksen Åunu da çok iyi bil ki; kendi düÅen aÄlamaz!..
***
« Senin için âOnu uydurduâ diyorlar, öyle mi? De ki: âÖyleyse onun surelerine benzer uydurma on sure meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allahâtan baÅka çaÄırabileceklerinizi de çaÄırınâ
SöylediÄinizi yapamazlarsa, bilin ki o, ancak Allahâın ilmiyle indirilmiÅtir ve Oândan baÅka tanrı yoktur, artık müslümansınız deÄil mi? » Hud, 13-14
***
âÅeytan hiç kimseye, Kuranâın beÅer sözü olduÄunu ispat ederek onu inkar ettirmiÅ deÄildir. Onun bütün yaptıÄı, Kuranâı hak kitap olarak kabul etmekten âalıkoymaktırâ. Bunun için de herkes için degiÅik sebepleri kullanırâ Ümit ÅimÅek
DüÅünce Pınarı
âİsyanınız nefsinize, itaatiniz Rabbinize olsunâ Abdülkadir Geylani
âSevgide inanmak ve inanmakta görmek varâ Necib Fazıl
âAkıl maddeyi, kalb manayı fetih içindirâ Muhammed İkbal
âYeryüzünde en ilgi çekici olay; bunca kavga ve düÅünce karmaÅasına raÄmen Kuranâın hala tazeliÄini korumasıdırâ Bernard Shaw
âAllahâın nuru ancak Oânu arayanların kalbine doÄarâ Cecil Hamar
âOlgunluk günahtan sakınmaktırâ İsmail Çetin
âHer ayet, bir formül, bir kanun, bir denklemdir. Nasıl ki bir fizik formülü ile yüzlerce problem çözülürse, ayetlerin manası da, uygulama sahası da öylesine geniÅtirâ HekimoÄlu İsmail
âMadem ki bu zenginlik senin, neden ahirete götürmüyorsun?â Franklin
âHangi sofraya oturduysam rızkı veren Allah idiâ Hafız-ı Åirazi
âAllahâın gözünde insanların en iyisi ol, kendi gözünde en kötüsü ol, insanların gözünde onlardan biri gibi olâ Hz.Ali
âKiÅi insanlar arasında kendisinden daha kötü kimse bulunduÄuna inandıkça, gururlu demektirâ Bayezid-i Bistami
âRabbini bilen, haddini bilirâ Ali Suad
âServet çoklarını yoksullaÅtırmıÅtır. En acınacak fakir, kalbini kasasına kitleyen zengindirâ Selahaddin ÅimÅek
âBilim, yeryüzünde hayatın kökeni sorusuna dair tatminkar bir cevaba sahip deÄildir. Belki de hayat bir mucizedirâ Robert Jastrou
âYalancı, Allahâa karÅı kafa tutan, fakat insanlardan korkan bir serseridirâ Francis Bacon
âBana filozofların deÄil, elçilerin haber verdiÄi Allah gerekâ Pascal
âÅunu iddia ediyorum ki, Allahâı arama yolunda ilmin, dinin disiplini altında sunduÄu imkanlar en güvenilir olanıdırâ Paul Davies
âAncak Allahâa inandıÄım zaman, yaÅadıÄımı anladımâ Tolstoy
âİlim olsa olsa materyalizm ile çatıÅabilir, ama dinle deÄilâ Roger Sperry
âDin yüzünden gerilemedik, tersine gerilediÄimiz için dinden ayrıldıkâ Peyami Safa
âİslam akıl ve mantık dinidir ancak akıl ve mantıktan doÄmamıÅtırâ E.ÅenlikoÄlu
âDünya için bir tek din seçmek gerekirse, bu muhakkak İslam dini olacaktırâ Bernard Shaw
Kuran-ı Kerim KorunmuÅtur
Bu eÅsiz kitap doÄrudan Allahâın koruması altında bize ulaÅmıŠbulunmakla birlikte kimileri bu konuda çeÅitli Åüpheler ortaya atarak hem kendilerini, hem de baÅkalarını kandırmaya çalıÅmaktadırlar... Öyleyse bu konuya bir açıklama getirmek yerinde olacaktır; Hz.Muhammed kendisine indirilen vahiyleri, bu iÅ için özel olarak görevlendirilmiÅ âvahiy katipleriâne yazdırıyordu, ayrıca indirilen ayetlerin ezberlenmesini de saÄlıyordu...
Böylece Ona bildirilenler yazılı ve sözlü olarak koruma altına alınıyordu, dahası bütün topluma yayılıyordu... Hz.Ömerâin müslüman oluÅu hatırlanırsa, daha ilk dönemlerden baÅlayan yazılı bir geleneÄin bulunduÄu görülecektir... Evet, en baÅtan beri Kuranâın hem yazılı, hem de ezber olarak saklanması geleneÄi vardı...
* Kuran-ı Kerimâi deÄiÅtirmeye kalkan kiÅi Kuranâa inanmıyor demektir... Bu konudaki Kuran ayetleri de son derece Åiddetlidir, deÄil yapmak bir müslüman bunu düÅünemez bile... Kaldı ki, Kuran için herÅeylerini feda eden insanlardan böyle bir davranıŠbeklemek ÅaÅkınlıktır... Dolayısı ile bu tür bir sav hem âsaçmaâlık, hem âgerçekdıÅıâlık, hem de âiftiraâ niteliklerini taÅımaktan öteye gidemez...
* Kuran deÄiÅtirilemez; bunu Kuranâı inceleyen herkes anlayabilir ve geçmiÅ bu gerçeÄin tanıklıÄıyla doludur; demek ki o kiÅiler de isteseler bile Kuranâı deÄiÅtiremezlerdi... Kaldı ki bu müÅriklerce denenip de baÅarılamamıŠbir olaydır... Hz.Muhammedâin sözleri bile Kuran düzeyinin çok çok altındadır, ona ulaÅabilecek hiçbir söz bulunmamaktadır...
* Kuran bütün dönemler için yazılı ve sözlu tevatürle bize ulaÅmıŠolup, âtevatürâ yalan söylemelerine olanak bulunmayan son derece güvenilir ve çok sayıda kiÅinin aynı gerçeÄi dile getirmeleri demektir... İman, yaÅanandır... İnançsızlar bunu anlayamazlar fakat biz müslümanların, imanı dolu dolu yaÅayıp da her çaÄa örnek olan o yüce insanlardan kuÅku duymamız olacak iÅ deÄildir...
* Aslında hiçbir konuya girmeyip yalnızca edebi açıdan Kuranâı incelemek bile bunun böyle olduÄunu kanıtlamaya yeter... Tek harfinin veya kelimesinin deÄiÅmesi bile anlamın deÄiÅmesi ve bunun derhal farkedilmesi demektir (düz yoldaki çukurlar gibi!) Kendi içmusikisi bulunan ve böylece okunan tek nesirdir, baÅtan sona böyledir... Gerçekten de onun benzerini getirmek mümkün deÄildir ve azıcık dilden anlayıp da inadını bir tarafa bırakan herkes bu gerçeÄi teslim eder...
* Kuran öÄrenimine ve öÄretimine teÅvik eden sayısız hadis bulunmaktadır; Ashabâın Hz.Muhammedâin isteklerine kayıtsız kalması düÅünülemez... Zaten, Araplar sözün güzelini ezberleyen insanlardı; bu bir gelenek olarak vardı... Kuran-ı Kerimâi ezberlemek ise çok kolay olduÄu gibi, onu ezberde tutmak da böyledir...
* Eskilerden günümüze destan, masal, efsane, Åiir, atasözü, mani, özdeyiÅ gibi sayısız belge ulaÅmıÅtır ve Arap Åairlerinin Åiirleri de bunların içindedir... Böyle bir durum karÅısında Kuran gibi benzersiz bir kitabın ulaÅamayacaÄını kim ve nasıl savunabilir? Her açıdan diÄerlerinden üstün olduÄundan bu konuda Åüpheye düÅmek yersizdir...
* Asr-ı Saadetâte yazılmıŠolan mushaflar elimizde bulunduÄu gibi, bunların aralarında da hiçbir farklılık yoktur... Yeryüzündeki bütün Kuran yazmalarının aynı olması ortak bir ilk yazmadan geldiklerini açıkça kanıtlamaktadır... Zaten, son derece ölçülü ve benzersiz bir kitabın deÄiÅtirilebilmesi olanaksızdır; kaldı ki, böyle bir iÅ olacak da hiç kimse ses çıkarmayacak, mümkün mü?.. Ayrıca, böyle bir olayın bırakın gerçekten olmasını, düÅünülmesini bile gerektirebilecek hiçbir neden yoktur!..
* Bütün bu kanıtları bir tarafa koyarak soruyorum; siz olsanız böyle bir iÅe kalkıÅır mıydınız? KalkıÅsanız bile bunu baÅarabilir miydiniz? ÖrneÄin, İstiklal MarÅıânı düÅünün; kim onu deÄiÅtirmek ister veya bunu düÅünür? Bu iÅi Mehmed Akifâin en yakın arkadaÅları yapar mı, mümkün mü? Diyelim ki birisi bunu yaptı, hemencecik farkedilmez mi? Evet, mantıklı olmak gerek!..
* Yukarıdaki soruya iki türlü yanıt verilebilir; âhayırâ denilerek inananların, kendilerini Kuran için feda eden insanların böyle bir olayı düÅünemeyeceÄi bile onaylanıyorsa olay bitmiÅtir, birileri istedikleri kadar kendi bataklıklarında çırpınıp dursunlar!.. âEvetâ deniyorsa tartıÅmasız olarak yalan söyleniyordur veya o yüce insanların da kendileri gibi sahtekar olduÄu sanılıyordur; artık böyleleriyle tartıÅmak gereksizdir, hiçbir anlamı yoktur... « âAllahâ de. Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar! » (Enâam, 91)
* Gelelim o dönemden günümüze kadar ulaÅan geleneklere ki, bu konuda hiçbir kuÅkunun yeri olmadıÄı iyice anlaÅılsın... Evet, günümüze kadar ulaÅan geleneklerden birisi, önemli bir sünnet olan teravih namazıdır; Hz.Muhammed bu namazda bütün Kuranâı baÅtan sona okurdu, günümüzde de bu sünnet devam ettirilmektedir... Özetlemek gerekirse, Kuran-ı Kerimâin bizlere ulaÅmasını saÄlayan belli baÅlı gelenekleri Åöylece sıralayabiliriz; hafızlık (Ashab-ı Suffa ile baÅlayan Kuran öÄrenimi ve öÄretimi), ezberleme, namazlarda okuma, her ramazanda yapılan âmukabeleâ ve kılınan teravih namazı, icazetname, hatim indirme... AnlaÅılacaÄı üzere; Kuran-ı Kerim bizlere hem yazılı, hem sözlü, hem de fiili olarak ulaÅtırılmıÅtır, bu konuda hiçbir kuÅkuya yer yoktur...
« DoÄrusu o zikri (Kuranâı) Biz indirdik, ve hiç kuÅkusuz ki onun koruyucusu da Biziz » Hicr, 9
Åüphe Uyandırmaya ÇalıÅıp Ancak Kendilerini Kandıran Zavallılar
Vahyi inkar eden çoktur. Fakat âKuran, Hz.Muhammedâin tebliÄ ettiÄi kitap deÄildirâ diyen çıkmamıÅtır. Çünkü böyle bir iddiaya akıl manidir, objektif deliller manidir. Nedir bu derginin iddiası? Åudur: Hz.Ebubekir zamanında tedvin edilen mushaf, sonradan yok edildi ve tahrifat yapıldı!
Vermek istediÄi görüntü, derginin kapaÄıyla, takdimiyle böyledir. Fakat naklettiÄi yetersiz bilgiler dahi, kendi iddiasını cerhetmeye kafidir! Bilmiyor ki, kullanmaya çalıÅtıÄı bilgilerin mahiyetini! Öylesine zavallı, öylesine nasipsiz... Bazı bilgiler ise tamamen çarpıtma ve uydurma. Önce hakikati özetleyelim;
Peygamberimiz, vahyolunan her ayeti vahiy katiplerine yazdırmıÅtır. Tek nüsha halinde de yazdırmamıÅtır. Berrak ve sabit yazılıÅı tahakkuk ettirene kadar yazdırmıÅtır... Sonra, yazdırdıÄını okutmuÅ, kontrol etmiÅtir. Ayetler hurma dalı, taÅ, kemik, aÄaç kabuÄu üzerine yazılır; halin Åartlarına göre yazı malzemesi iyi cinsten olmamıÅsa, ilk fırsatta yeniden yazılırdı...
DiÄer mahfuziyet müessesesi, âezberlemeâ idi. Ayetler birçok sahabi tarafından ezberleniyordu... Peygamberimiz ayetlerin tertibiyle bizzat ve muntazaman meÅgul oluyordu. ÖldüÄünde ise durum Åuydu;
Her ayet muntazaman ve mükerrem yazılmıÅ. Yazanlar saÄ... Ayetler, tertib tarzı iÅaretlenmiÅ. Vahiy katipleri ve ashab-ı kiram biliyor. Hepsi saÄ... Ayetler yüzlerce, binlerce sahabi tarafından ezberlenmiÅ. Bütün ayetleri birden ezberlemiÅ olanlar da mevcut. Hepsi saÄ...
Sonra, Hz.Ebubekir zamanında toplama (tedvin) kararı veriliyor. Hz.Zeyd ile bir heyet vazifeleniyor. Peygamberin huzurunda yazılmıŠolan sayfalar bir araya getiriliyor. Dikkat edilsin; bilinmeyeni topluyor deÄiller, bilinenlerin yazılısını topluyorlar. Hem de en yüksek itinayla ve hassasiyetle... Ve âmushafâ meydana gelmiÅ oluyor. Yazanların, yazılı metinlerin, ezberleyenlerin tam tesbit, teyid ve ittifakıyla. Bu mushaf, önce Hz.Ebubekirâin, sonra Hz.Ömerâin, sonra Hz.Hafsaânın yanında bulunuyor.
Yine dikkatinizi çekiyorum: o mushaf, o zaman maddeten yok edilse ne olacaktı? Hiçbir Åey. Aynen bir daha tedvin edilirdi. Peygamberimiz, bıraktıÄını öyle bırakmıÅ; öylesine bir tesbit, usul ve talimiyle bırakmıÅ.
Sonra Hz.Osman, çeÅitli diyarlardaki kıraat farklılıkları kendisine anlatılınca; asli ve mahfuz mevcudiyetin, mushafları çoÄaltarak bu kıraat farklarını da ortadan kaldırıcı bir sıhhatle yayılması lüzumuna inanıyor.
Hz.Zeyd, vazifeliler arasında... Hemen Hz.Hafsaâdaki âmushafâ isteniyor deÄil... Yukarıda belirttim; mahfuziyet Åartları zengin ve güçlü. Hz.Zeyd baÅkanlıÄındaki heyet çalıÅmalarını bitiriyor ve âmushafâ tamamlanıyor. Hz.Zeyd diyor ki; âdefalarca tetkik ettim, eksik yoktuâ
Buna raÄmen Hz.Osman, bir de Hz.Hafsaâdaki mushafın gösterilmesini ve karÅılaÅtırılmasını istiyor. Hz.Hafsaâdaki mushaf emaneten alınıyor ve karÅılaÅtırma yapılınca tam bir ayniyetin varlıÄı müÅahede ediliyor, Hz.Osman pek memnun bir halde Hz.Hafsaânın mushafını geri veriyor. Böylece tedvin edilmiÅ mushaf çoÄaltılıyor ve birer nüshası çeÅitli merkezlere gönderiliyor.
Bu Hakikat Tablosu karÅısında ne dayanır? O derginin zihniyetine sahip olanlar; deÄil öyle zavallıca davranarak, Åeytani kurnazlıÄın en uzmancasını sergileyebilen heyetler teÅkil ederek dahi, bir tek istismar zerresi bulamazlar... Çaresizlikten çırpınıyorlar, çırpındıkça batacaklar. İslamâı tahrip etmek isteyen, harap olmaktan kurtulamaz... (Dünya İslamâa Muhtaç, Ahmed Selim, TimaÅ)
Kötüyü yaratmak kötü mü?
İslama göre hayrı, iyiyi, güzeli yaratan da Allah'tır, Åerri, kötüyü, çirkini yaratan da. âAllah kötüyü nasıl yaratır?â diyenler var. Güya bunlar, Åerri yaratma fiilini Rabbimize yakıÅtıramıyorlar.
âÅerri Allah yaratmıyorâ diyenlere hemen soralım: Allah yaratmıyorsa, kim yaratıyor?
Bu soruya verilecek her cevapta Åirk kokusu var. Yaratmak, Allah'a mahsustur ve O'nun eÅi, benzeri, yardımcısı, ortaÄı yoktur. Bu, meselenin bir yüzü.
Bir de konunun imtihan yönü var. EÄer Allah, sadece hayrı yaratsaydı, Åer hiç olmazdı. O zaman imtihanın da bir manası kalmazdı. Harama girmek, günah iÅlemek, inkar etmek mümkün olmazdı. Herkes mecburen melek gibi olurdu.
Oysa Rabbimizin muradı bu deÄil. O, kulun kendi isteÄiyle hayra yönelmesini arzu ediyor. Bu sebeple, kul iradesiyle neyi tercih ederse onu yaratıyor.
Mesela, ayaklarla camiye de gidilir, meyhaneye de. Birincisi hayır, ikincisi Åerdir. Allah, kulun dileÄine göre yaratır. Meyhaneye yönelen ayaklar taÅ kesilseydi, harama meyleden gözler kör olsaydı, ibadet etmeyenler belli bir hastalıÄa yakalansaydı kulun iradesi kalmazdı.
Åu halde, iyilerle kötüleri ayırmak için, hayrın yanında Åerri de yaratmak hikmetin ta kendisidir...
âAllah Åerri yaratmazâ sözü Allah'ın Åanını tenzih deÄil, tenzildir. Çünkü, Allah'ın, hayrın yanında Åerri de yaratması azametinin gereÄidir. Nasıl ki, bir ressam, güzel cisimlerin resmini gayet iyi yapsa, ama çirkin suretleri yapamasaydı, bir noksanlık olurdu.
Kötülükleri yaratma konusuna da bu misalle bakılabilir... Kaldı ki, Åerri yaratmak deÄil, iÅlemek Åerdir.
Zulüm mü?
Bazı insanlar zengin, güzel ve sıhhatli doÄarlar, bazıları da fakir, çirkin ve sakat. Bunlar âızdıdari kaderâin konusudur. Bu farkı bahane ederek zulümden söz edenler duyarız. Halbuki, zulüm bir hakkın çiÄnenmesidir. Kulun ise, Allah'ta hiçbir hakkı yoktur. O, ne vermiÅse sırf lütfundan dolayıdır.
Bize düÅen, verilmeyen nimetleri düÅünüp isyana yeltenmek deÄil, verileni hatırlayıp Åükretmektir. Eksiklikler, kulun denenmesi içindir. Dünyayı bir imtihan salonuna benzetirsek, hoÅa gitmeyen durumlar birer imtihan sorusudur. Kul isyan mı edecek, yoksa verilen nimetlere Åükür, mahrum kaldıÄına sabır ile mi karÅılık verecek?
Zengin bir tüccar düÅünelim. Dükkanına gelen iki fakire, sırf merhametinden dolayı iyilik etmek istiyor. Birine gömlek ve pantolon giydirdi, diÄerine ise, bunlara ilaveten ceket ile palto hediye etti. Sadece gömlek ve pantolon alan adam, âTüccar bana zulmetti, öbür adama fazla verdiâ diyebilir mi? Derse, bu sözü edepsizlik olmaz mı?
Biz insanlar da bu fakirlere benziyoruz. Allah, sonsuz merhameti sebebiyle, tükenmez hazinesinden nimetler veriyor. Vücudumuzu, aklımızı, hayalimizi, soluduÄumuz havayı, içtiÄimiz suyu, yediÄimiz gıdayı yaratan O. ÇalıÅmadık, kazanmadık, hak etmedik. O, sırf lütfundan dolayı ikram ediyor. Eksik alan sabrederse ebedi nimetler kazanacak.
Dünya hayatı kısa bir imtihandan ibaret... Az nimetlenen kul, birinci adam gibi asi olur, âzulümâ derse, edepsizlik eder. Vazifesi verilene Åükretmektir. Aksi halde azaba davetiye çıkarır.
Allah, her iÅinde adildir, asla zulmetmez. Musibetlere de bu açıdan bakmak gerekir. Belalar ya iÅlediÄimiz bir hatanın sonucudur veya imtihanın ürünüdür.
Evi yanan kiÅi, kadere dil uzatmadan önce, bildiÄi bir sebep yoksa bile, yine suçu kendisinde arasın. Belki bir insanın kalbini kırmıÅtır! Ev yakan suç iÅler, ama kader adalet eder!
Kader Güzeldir
Çirkin isteklerimizle karıÅtırmasak, bozmasak, yıkmasak kaderin her Åeyi ne kadar güzel! DıÅtan çirkin gibi görünenler var, ama onların da sonuçları güzel. KıÅın soÄuÄu, kar fırtınası olmasa, baharın çiçeÄini, yapraÄını, kelebeÄini görebilir miydik?
Dünyaya gelmeden önceki halimizi düÅünelim bir an. Ana rahminde her fiili kabul eden bir et parçasıydık. Dünyayı tanımıyor, nelere ihtiyacımız olduÄunu bilmiyorduk. Kendimizden bile haberimiz yoktu.
EÄer söz anlayacak bir kabiliyete sahip olsaydık da, bize, âKendine lazım olan uzuvları seç ve yaÅayacaÄın alemin nasıl olmasını istiyorsan söyleâ denseydi ne yapardık?
Sanıyorum, her Åeyden önce el, ayak, burun, kulak gibi zaruri organlarımızı almazdık. Çünkü, anne karnındayken bunlara hiç ihtiyacımız yoktu. Gözü lüzumsuz iki delik, saçı gereksiz bir kalabalık, bacaÄı, rahatsız edici bir uzantı zanneder, kabul etmezdik
KuracaÄımız dünyada ne suya, ne topraÄa, ne güneÅe, ne havaya, ne bitkilere, ne de hayvanlara yer verirdik. Bunlar da bizim için bazı manasız kelimelerden ibaretti.
Fakat kaderimizi takdir eden Allah, sonsuz merhameti sebebiyle, bizi kendi halimize bırakmadı. Sınırsız ilmiyle, hayatımız için gerekli Åeyleri planladı ve yarattı. Kainat bize uygun, biz de kainata.
Åimdi dünyadayız. Bir süre sonra ahirete gidecek, orada yaÅayacaÄız. O alemde bize gerekenler buradan alınacak. Gül veya ateÅ, elmas veya kömür, ibadet veya isyan... Seçme iÅi bize bırakılmıÅ. İsteyen istediÄini alabilir.
İman ve ibadetin bu dünyada maddi bir karÅılıÄı yok, nitekim organlarımızın da ana rahminde ne iÅe yaradıÄı belli deÄildi. İman ve ibadetin faydalarını asıl öbür dünyada anlayacaÄız. İkinci hayatta mükemmel olmanın yolu, bu dünyadaki amellerimize baÄlı.
Kader, güzeldir. Perde arkasını görebildiÄimiz oranda anlıyoruz bunu. Madem ilahi takdirin sırlarını anlamaktan aciziz, Åu halde Allah'a teslim olalım.
O, âneylerse güzel eylerâ; baÅımıza zahiren çirkin bir hal gelirse, bilelim ki, ya bizim hayatımızdan dolayıdır veya imtihan içindir.
Çirkinlik bize, güzellik kadere ait (KulluÄum SultanlıÄımdır, Ömer Sevinçgül)
Kader ve Kaza
Kader; yüce Allahâın olacakları önceden bilip yazmasına, kaza ise bu yazılanların gerçekleÅmesine denir... Ancak alınyazısı olarak nitelenen kader bizim elimizi kolumuzu baÄlamıŠdeÄildir... KuÅkusuz Allahâın bilgisi dıÅında hiçbir Åey yoktur, bundan dolayı Oânun (bizim için bir boyut olan) geleceÄi de bilip yazması kanıksanacak bir durum deÄildir...
Allah bildiÄini yaratmasaydı, hiçbirÅey yaratmaması gerekirdi... Demek ki âbilmek yaratmaya engel deÄildirâ; tıpkı bizim, sonucunu bile bile birçok davranıÅta bulunmamız gibi... Burada önemsenmesi gereken ayrıntı Åudur; alınyazımız ve bütün diÄer olaylar Allah bildiÄi için gerçekleÅmez, gerçekleÅeceÄi için Allah bilir...
ÖrneÄin bilim adamlarının ayın tutulacaÄını bilip yazmaları ya da bizim yarın güneÅin doÄacaÄını bilmemiz ayın tutulmasını veya güneÅin doÄmasını gerektirmez, bu olaylar gerçekleÅeceÄi için biz biliyoruz, bildiÄimiz için gerçekleÅmiyorlar; malum ilme deÄil, ilim maluma tabidir...
Evet, önceden bilinmeleri onları etkilemiyor; aynı biçimde Yaratıcımız sonsuz bilgisi ile bizim ne yapacaÄımızı bilip yazmıÅ... Biz de kendi baÅımıza yeryüzü uzayında iyilikler ve kötülükler arasında dönüp duruyoruz... Ne zaman kötülüÄe, ne zaman iyiliÄe tutulacaÄımız bizce bilinmez ama elimizde olan bir durum... Bu noktada kiÅisel istencimize (cüz'i irade) deÄinmek istiyorum;
Evet, hepimizin belli bir yapabilirlik gücü var ancak bu sınırsız deÄil... Aklımız bütün konuları algılayamadıÄı gibi istencimiz ve gücümüz de bütün istediklerimizi yapabilmemize yetmiyor... Bu yetersizlik nedeniyle aklımızı yok sayamayacaÄımız gibi, istencimizi de yok sayamayız... KiÅisel istencimizin varlıÄını gösteren kanıtlara geçmeden önce tersini savunabilecek olanlara Åu konuları anımsatmak isterim;
EÄer kiÅiler (soluk alma, acıkmak, uyumak gibi istekdıÅı durumların ötesinde) yaptıklarını kendi istekleri dıÅında yapıyor olsalardı, suç iÅleyenler cezalandırılmazdı... Dini inanca göre de insanlara cennet ile cehennem seçenekleri sunulmaz, en kötüsü iyi ile kötüyü ayırabilen AKIL verilmezdi...
EÄer yaptıklarımız zorlama ile, doÄrudan Yaratıcıânın etkisiyle olsaydı (ki, Oânun iradesi bizim üstümüzdedir ve bize belli ölçüde özgürlük tanımıÅtır) aramızda fark kalmazdı, gelmiÅ geçmiÅ bunca bireyin övülmesi ya da yerilmesi anlamsız olurdu ki, bunun mantıklı bir tarafı yoktur...
KiÅinin usu (akıl), istenci (irade) ve düÅünebilme yeteneÄi vardır; siz elinizi ateÅe sokup sokmamanın doÄruluÄuna karar verebilirsiniz. KiÅi, bu karar verebilme gücü olduÄu için yaptıklarından sorumludur... KiÅiye gücünün yettiÄinden fazlası da yüklenmiÅ deÄildir...
Evet, Allahâın bilip yazmasıyla kader, bizim dilememiz ve Allahâın kendi dilediÄine göre yaratmasıyla da kaza oluÅur... Bu noktada gördüÄümüz düÅlerin de alınyazısının kanıtlarından birisi olduÄunu belirtmek istiyorum... Gelecekle ilgili gördüÄümüz düÅlerin (rüya) bazan bütünü bazan da belli bir bölümü (rüyanın doÄruluÄuna göre) gerçekleÅir, bu da alınyazımızın önceden bilinip yazıldıÄını çok açık bir biçimde göstermektedir... Kuranâın ve Hz.Muhammedâin bizlere bildirdiÄi gelecekle ilgili bilgilerin olduÄu gibi çıkması da kaderin varlıÄını kanıtlamaktadır; eÄer kader olmasaydı, bunlar nereden bilinecekti? Åimdi de konunun diÄer boyutuna gelelim, iÅte cüzâi irademizin varlıÄını kanıtlayan birkaç gerçek;
KiÅisel İstencin (Cüzâi İradenin) VarlıÄını Kanıtlayan Olaylar
1. Hepimiz davranıÅlarımızda özgürüz, yaptıklarımızı istencimizle yaparız... ÖrneÄin yemek yemek ya da yememek, kitap okumak ya da okumamak, yürümek ya da oturmak gibi davranıÅları istediÄimiz anda yapabilmemiz, alınyazısıyla baÄlı olmadıÄımızı açıkça göstermektedir. Evet, istediÄimiz gibi elimizi, kolumuzu, ayaÄımızı hareket ettirebiliyoruz, zincirlerle baÄlanmıŠdeÄiliz...
2. YaptıÄımız yanlıÅlardan üzüntü duymamız, ya da yanlıÅtan geri dönebilmemiz de kiÅisel istencimizin varlıÄını kanıtlamaktadır... EÄer zorla yapıyorsak, ne diye üzülelim ki? Yani piÅmanlık duygusu insanın irade sahibi bir varlık olduÄunun kanıtıdır...
3. Birisi bizi bir yere çaÄırdıÄında gidip gitmemeye kendimiz karar veririz... DoÄamız gereÄi de iyi yerlere gitmeyi yeÄleriz... Peki bu seçimi bizden baÅkası mı yapıyor?..
4. Suç iÅleyen kiÅilere âsen bu iÅi kendi isteÄinle yapmadın, zorla yaptırıldınâ denilebilir mi? Ya da suç iÅlediÄimizde âne yapayım, kaderimde varmıÅ" diyebilir miyiz?.. Evet, herkesin doÄru ile yanlıÅı seçme özgürlüÄü ve dolayısıyla da sorumluluÄu vardır...
5. Dinimize göre akıllı kiÅiler sorumludurlar, delilerse sorumsuzdur; peki bizi onlardan ayıran, akıllılıÄın gereÄi olan nedir? Seçim olanaÄı saÄlaması deÄil mi? Evet, düÅünce ve aklın, istek ve iradenin varlıÄına karÅı çıkmak hiç de akıllıca bir davranıŠolmayacaktır ki, bu karÅı çıkma olasılıÄı bile özgür irademizin bulunduÄunu gösterir...
Evet, ânasılsa acıkacaÄım öyleyse yemeyeyimâ görüÅü gibi, ânasılsa ne yapacaÄım biliniyor, öyleyse oturayımâ denemez... Böyle diyen kiÅi, kendi aklını ve yapabilme gücünü inkar ediyor demektir... Ayrıca bu açıdan bakarsak her Åeyi bilen Allahâın hiçbirÅeyi yaratmaması gerekirdi ki, bu da olacak iÅ deÄildir...
âBildiÄini yapmaya ne gerek var?â diyen kiÅinin kendisi bile sonucunu bildiÄi nice iÅleri belki de onlarca, yüzlerce kez tekrarlarken, âAllah sonunu biliyorsa neden yaratıyor?â diyebilmektedir!.. Oysa varlık nedenimiz yalnızca sınanmak deÄildir, sınav ise insanın yeteneklerinin ortaya çıkması ve hayatının olgunlaÅtırılması içindir...
Son olarak Åunu belirteyim; seçici biz olmamıza karÅın yaratan Allah'tır... Bu noktada dilerse yaratmaya da bilir... Bu yüzden O'nun istenci ve dilemesi kuÅkusuz bizim üzerimizdedir ancak bizi hiçbir zaman zorunlu kılmamıÅtır... Yoksa hiç kuÅkusuz yaÅamamızın da sınanmamızın da bir anlamı olamazdı...
DüÅünce Pınarı
âKadere iman eden, kederden emin olurâ Hadis
âKaza geliyorum demezâ sözü, kaderin bilinemeyeceÄini ne güzel ispat ediyor... Akif Cemil
âMümin, kader-i ilahinin tecelliyatında zulüm olmadıÄını, zahiri sebeplerin birer bahane olduÄunu bilir. Kusurlarından tevbe ve istiÄfar ederâ Hulusi Yahyagil
âBizim ölçümüz maziye kader, istikbale irade açısından bakmaktırâ Fethullah Gülen
âTesadüf, inançsızların kadere taktıÄı isimdir...â Ali Suad
âDertli ne aÄlayıp gezersin burda, AÄlatırsa Mevla'm yine güldürür; Nice dertli kondu göçtü burada, AÄlatırsa Mevla'm yine güldürürâ Yunus Emre
âİhtiyat, tevekküle mani deÄildirâ Kenan Rifai
âÇareyi tedbirde sanmak ne gaflet! Deveni hem baÄla, hem tevekkül et!â Necip Fazıl
âBirÅey kazanmanın pazarlıÄında deÄildir inananlar!... Öyle olsa, âihlasâ denen cevher elden düÅer, parça parça olur. Hem, ne sermayesi var ki pazarlık etsin?..â Selahaddin ÅimÅek
âZaman gösterdi ki; Cennet ucuz deÄil, Cehennem dahi lüzumsuz deÄilâ Bediüzzaman
âFilozof öyle bir pilottur ki, cennete götürmek isterken cehenneme sürüklerâ Bernard Shaw
âİnanmamak ahirete gitmeye deÄil, cennete girmeye engel!..â Alaaddin BaÅar
âDikkat et âhayatımâ, kayarsın!..â Selim Gündüzalp
âCennet ve cehennemle ilgili ileri-geri sözler söylemek istemem, çünkü ikisinde de dostlarım varâ Mark Twain
âAllah insanlara cehenneme gitme özgürlüÄü de vermistir!â Ali Suad
âEvet Rabbimizi, rahmetiyle severken, celalinden, azabından ve adaletinden de korkarız, kulluk edebi bunu gerektirir...â F. Gülen
âCehennemden kaçan, cennete koÅarâ Alaaddin BaÅar
âZalimler için yaÅasın Cehennem!â Bediüzzaman
âBizim unuttuklarımız bile kaydediliyor!..â Ali Suad
âMidesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin de hakkını vermeliâ F. Gülen
Küfür ve Kafir Kavramları
a. Küfür
« İnsanlar bir tek ümmettiler, sonra ayrılıÄa düÅtüler. » Yunus, 19
« İnsanlar bir tek ümmetti. Allah âccâ peygamberleri mujdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; insanların ayrılıÄa düÅecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak Kitablar indirdi. Ancak Kitab verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılıÄa düÅtüler. Allah, inananları, ayrılıÄa düÅtükleri gerçeÄe kendi izniyle eriÅtirdi. Allah dilediÄini doÄru yola eriÅtirir. » Bakara, 213
Bu ayetlerden de anlaÅılıyor ki, insanlar adalet ve hak karÅısında iki topluluÄa ayrılmaktadırlar. Bir bölümü azgınlık ve kıskançlık eÄilimlerini kullanıp, adaletsizlik ve haksızlık üzerine kurulu bir dünya görüÅünü (ideolojiyi) benimserler. Açıkçası tarihin çeÅitli devirlerindeki ekonomik ve sosyal yapıya baÄlı olarak, insanları köle yaparlar (feodalite), emeÄi sömürürler (kapitalizm), hak-hukuk tanımadan sömürgeci bir dünya sistemini kurmak isterler (emperyalizm) Buna karÅın bazı insanlar Allah'ın onlara verdiÄi maddi-manevi yetenekleri insanların hizmetinde kullanırlar; âİnsanların en hayırlısı, insanlara faydası dokunandırâ
Sosyal adalet prensiplerine uygun bir biçimde, emeÄi temel alarak kazanır ve israf etmeden, maddeyi (malı) insan mutluluÄunun amacı deÄil, aracı görerek (90/17-20) ilahi tekamül yolunda ilerler.
Kuran müÅrik tipini de varlık bünyesinde birliÄi, ahenk ve huzuru parçalayan çirkin ve negatif bir kuvvet olarak görür, çirkinliÄine (manevi pislik) dikkati çeker. (Tevbe, 28)
b. Küfr (Kafir) ne demektir?
SanıldıÄı gibi küfür basit bir inkar deÄildir... Bu kavramın içinde düÅünsel ve eylemsel bir olumsuzluk bulunmaktadır. İmanın iyi anlaÅılması için onun tersi olan ve ondan önce gelen âküfrâ kavramının iyi bilinmesi ve iyi tahlil edilmesi gereklidir.
Küfr, âKe-Fe-Raâ eylem kökünden mastar olup, sözlükte âbir Åeyi örtmekâ demektir. Bu açıdan düÅünüldüÄünde kafir yüce deÄerlerin özünü, özündeki güzelliÄi ve mükemmelliÄi örten anlamını taÅır... Bazı ibadetler ve tevbe, birtakım günahları örttüÄünden bunlara âkeffaretâ denilmiÅtir.
Küfrün nitelikleri ve oluÅumları nasıldır?
İnsan benliÄin olumsuz yanından dolayı unutkan ve haksızlıÄa eÄilimli, aynı zamanda iyilikleri kendinden, kötülükleri baÅkasından bilen bir niteliÄe sahip olduÄundan iki durumda da sahip olduÄu nimetlerin ve musibetlerin Allah'tan olduÄu gerçeÄini gizlemeye kalkıÅır.
Bu iki durumdan biri ve en çok görüleni âaÅırı nimetler, zenginlik, mal, evlat ve refah içinde yüzmeâ, diÄeri ise âdarlık ve sıkıntı içinde bunalmaâdır.
Bunlardan birincisi Åükretmenin en önemli nedenidir. Bu yüzdendir ki, zenginler daha çok kafirlerdir. Bir baÅka deyiÅle; kafirler daha çok zenginler içinden çıkar; çünkü onlar zenginliklerinin ve içinde bulundukları refah durumunun sona ermeyeceÄi, bunun kendi kazançları olup, akıl ve becerilerinden kaynaklandıÄını sanırlar (43/33-5).
İnsan bazan darlık ve sıkıntı anında da küfürde bulunabilir (Åura 48) İÅte, gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah anında tiksindirici bir istiÄna (kendini kendine yeterli görme) ve Åımarıklıkla ya da umutsuzlukla insan, Allah'a karÅı kafir kesilir; demek ki, küfrün temelinde aynı Åirkte olduÄu gibi bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiÄna vardır. Küfr âAllah'ı hakkıyla tanımamak, O'nun verdiÄi nimetlerin O'ndan olduÄu gerçeÄini sözle, davranıÅla ve kalben örtmek, gizlemektirâ
İnsan fiziki yapısını beÄenir ve Åükredeyim diye âAllah beni güzel yarattıâ demez de âne kadar güzelimâ der ve insanlar karÅısında güzelliÄiyle övünür. Sahip olduÄu yetenek ve becerilerinin bütünüyle Allah'tan olduÄunu unutur; insanların içine çıkıp âÅunu Åöyle yaptım, Åu kadar yetenekliyimâ der. Fakat âAllah bana bu beceri ve yetenekleri vermiÅ, o halde bunları verene teÅekküren Oânun yolunda kullanayımâ diye düÅünmez.
Çok mala sahiptir, güzel bir evde oturmaktadır, güzel giysiler içindedir. Hz.Süleyman gibi « Bu Rabbimin fazlındandır, Åükür mü edeceÄim, yoksa küfür mü diye beni denemek için, kim Åükrederse kendisi için Åükreder; kim de küfrederse muhakkak Rabbim müstaÄnidir, çok kerem sahibidir » (Neml, 40) demesi ve bunun bilinciyle hareket etmesi gerekirken, Karun gibi âBu bana bilgimden dolayı verildiâ der.
Hele bir güç ve kuvveti varsa insanlar üzerinde azgınlık eder ve tam bir taÄut kesilir. İnsanın bu Åekildeki küfrüne haset, hırs, kibir gibi olumsuz nitelikler de eklenince artık Allah düÅüncesini zihninden atmaya, O'nu adeta evrenden de silmeye ve yok saymaya kadar gider. Bazılarıysa kendilerine daha önceden apaçık delillerle bildirilen Allah'ın ayetlerinden bazılarını örtmeye giriÅir, kitaplarını ya da gönderdiÄi elçileri, ahireti, melekleri, kaderi, elçilerin getirdiÄi esaslardan birini ya da birkaçını kabul etmemeye yönelir...
Allah'ı, ayetlerini ya da hükümlerini örten, daha çok da Allah'ı evrenden silmeye çalıÅan, nedenleri görüp ötesini göremeyen, duyularının ulaÅamadıÄı Åeyleri âyokâ sayan, evrenin yaratılıÅını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi birtakım hayali etkenlere baÄlayan, bilmeden her zerreyi ilahlaÅtıran veya Allah'ın ayetlerinin birini, birkaçını ya da tamamını bu Åekilde tanımamaya yönelenlerin artık, kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları iÅlemez (muhakemeleri saÄlıksızdır), dilleri hakkı söylemez duruma gelir (Araf 101,179).
Görülüyor ki, küfür düÅünsel ve eylemsel bir negatifliktir. Buna karÅılık iman varlık ve oluÅ noktasında olumluluÄu, pozitifliÄi içinde barındırır, yani iman; pozitif kutuptaki düÅünsel ve fiili bir kategoridir!..
c. Kafir - Hayvan
Hayvanların yaÅamı yeme-içme, üreme, uyuma, beslenme, büyüme ve ölme üzerine kurulmuÅ olup düÅünme, hissetme, eÅyanın iç anlamını kavrama kaygıları ve çabaları yoktur. Onlar için her Åey maddidir. Hayat maddi zevkleri tatmin etmekten ibarettir. Yani tabir caizse felsefeleri âYe, iç, yat. Ölüm yokluktur, toprak olup gidiyoruzâ anlayıÅı üzerine kuruludur. Kafir de ruhundaki ilahi özü örttüÄünden dolayı her Åeyi maddede görür ve bu felsefi anlamda hayvan ile ortak bir çizgide buluÅur. (İlginç Sorular, İsmail Acarkan, Vural Yayınları)
Evet, bireyin bir ottan ya da bir itten farkı olsa gerektir... İnançsız kimse ise kendisini bitki ya da hayvan yerine koymaya kalkıÅmakta; taÅıdıÄı sorumluluktan, omuzlaması gereken yükümlülükten kaçmak istemekte, koÅulsuz ve sınırsız bir özgürlük peÅinde hayvanlar gibi baÅıboÅ olmaya çalıÅmaktadır... Oysa evrendeki bütün varlıklar bireyin hizmetine verilmiÅ, bunun karÅılıÄında da ondan kulluk yapması istenmiÅtir, dolayısı ile sorumludur ve bu sorumluluÄun bilincinde olmak durumundadır... Bitki ve hayvanlardan yaratılıÅı gereÄi en temel farkı sorumlu olmasıdır; bu sorumluluktan kaçan kiÅi ise kendini alçaltmıŠolmaktadır...
Günümüzde âsınırsız özgürlükâ peÅinde ne iÄrençliklerin yapıldıÄı ortadadır, birey bu durumu ile gerçekten hayvanlardan bile aÅaÄı düzeylere inmekte, o güzel yaratılıÅını tersine çevirmektedir... Bu da olmaması gereken bir durumdur... Evet, bireye düÅen alçalmaya deÄil, yükselmeye çalıÅmaktır ve bu noktada da en güzel örneÄimiz Hz.Muhammed'tir; ne mutlu örnek alabilene!..
İslam Hukukunda Kadına Tanınan Haklar
Kadınlar, layık oldukları mevki ve deÄeri İslam dini ile kazanmıÅlardır. Tarih boyunca özledikleri huzur ve saadete ulaÅmıÅlardır. İslam hukuku kadın ve erkek münasebetinde ifrat ve tefrit uygulamaları kaldırmıÅ, iki cins arasında tam bir denge ve ahenk kurmuÅtur.
İslam'a göre Allah'ın kulu olmaları bakımından kadınla erkek tamamen eÅittir. Hz.Peygamberin ifadesiyle: âKadın-erkek bütün insanlar, bir taraÄın diÅleri gibi birbirlerine eÅittirlerâ. Kadın-erkek bir bütünün iki parçasıdır. Birbirini tamamlarlar. Åu ayet bunu çok güzel ifade etmektedir;
« Kadınlar sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz »
Bu ayeti iki Åekilde anlamak mümkündür: İki açıdan sizler birbirinizin elbisesi mesabesindesiniz, bir taraftan elbise gibi yekdiÄerine sarmalaÅırsınız, diÄer cihetten de elbisenin ayıpları örtmesi, soÄuk ve sıcaktan koruması gibi herbiriniz diÄerinin ayıplarını örter, eksikleri tamamlar, biri birisiz olmaz.
O halde erkek mi üstün kadın mı üstün münakaÅası bile İslam'a göre yersizdir. Yine Kuran'ın açıklamasına göre, erkeÄin kadında bulunmayan birtakım yaratılıÅtan meziyet ve üstünlükleri bulunduÄu gibi, aynı zamanda kadının da erkekte bulunmayan yaratılıÅtan bazı meziyet ve üstünlükleri mevcuttur. Bu sebeple her ikisi de ayrı ayrı yönlerden birbirine muhtaçtırlar ve bu Åekilde erkekle kadın yaratılıŠitibariyle birbirinden farklı ve karÅılıklı üstünlüklere sahiptirler. Aynı noktalarda mukayeseye kalkıÅmak yanlıŠsonuçlara götürür.
Yapılacak iÅ Kuran'ın Åu düsturunu dinlemektir; özellikle erkeklerle kadınlar arasında yekdiÄerinizin makamına göz dikerek kıskançlık ve kötü arzular beslemeyiniz, rekabet edip üstünlük taslamayınız. Allah'ın bazısına diÄerinden fazla olarak bahÅettiÄi üstünlükleri temenniye de kalkıÅmayınız. Erkekler çalıÅma ve emeklerinin karÅılıÄını alacaklar, kadınlar da çalıÅma ve emeklerinin karÅılıÄını göreceklerdir...
1. İslam'ın kadın lehine ortadan kaldırdıÄı bazı adetler
Yahudi ve hristiyanların inancı olan kadının lanetli olduÄu görüÅünü İslamiyet reddetmiÅtir. Cahiliye adetlerinden biri olan kız çocuklarının diri diri gömülmesini Åiddetle yasaklamıÅtır. Hz.Peygamber; âHiçbir Åeyde uÄursuzluk yokturâ buyurarak kadını uÄursuz sayma inancını yok etmiÅtir.
Erkeklere, kadınlara karÅı büyük bir Åefkat, sevgi ve ihtimam göstermelerini emretmiÅtir. Hatta kadınlar ile ilgili Kuran'da baÅlıbaÅına sure mevcuttur. Günümüzde de mevcut olan kız çocuklara karÅı duyulan nefret hissini yermiÅ ve Hz.Peygamber âHediyede çocuklarınızın arasını eÅit tutun; eÄer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardımâ buyurarak, kız çocuklarını övmüÅtür. Kimin daha fazla hürmete layık olduÄunu soran bir sahabiye de üç defa âAnnenâ cevabını verdikten sonra dördüncüde âBabanâ demiÅtir.
2. Kadına Tanınan Haklar
Åunu hemen belirtelim ki, hak ile görev ayrılmaz iki kardeÅtirler. Hak varsa görev de bulunacaktır. Kadının hak ve hürriyetlerini baÅından beri kabul eden ve onun aÅaÄı görülmesini Åiddetle kınayan İslam Hukuku, kadına bazı haklar tanıdıÄı gibi bazı görevler de yüklemiÅtir. Biz bunları zikretmeden bu meselenin özünü teÅkil eden ve Hz.Peygamberin 130.000 kiÅi huzurunda Veda Haccı'nda irad ettiÄi hutbesinde yer alan kadınlarla ilgili Åu temel kaideyi hatırlatacaÄız:
âEy insanlar ve ey ashabım, size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyyet ederim. Onlar sizin hayat ortaÄınızdır. Allah'ın size bir emaneti olan bu kadınlarla aile yuvası kuruyorsunuz. Onların sizin üzerinizde hakları ve sizin de onların üzerinde haklarınız mevcuttur, bunlarla iyi geçinmek en önemli borcunuzdurâ Yine bir hadisinde de: âKadınların haklarını yerine getirme hususunda Allah'dan korkunuz. Onların hak ve hürriyetlerine tecavüz etmekten sakınınız. Zira siz onları, Allah'ın emaneti olarak aldınızâ
Åimdi bu genellemeden sonra İslam Hukukunda kadına tanınan hakları kısaca gözden geçirelim:
Nafaka Hakkı: Koca, karısının ve karısından doÄmuÅ çocukların nafakasını temin etmekle mükelleftir. Yani kadın kocasından nafakasını talep edebilir. İslam Hukukunda koca, karısının yiyecek, giyecek, mesken ve hizmetçi masraflarını temin etmek zorundadır.
Kadın Evin Masraflarına Katılmaya Zorlanamaz: Kadın ve çocukların infak iaÅesi kocaya aittir. Serveti ne olursa olsun kadın evin masraflarına katılmak zorunda deÄildir.
Kadının Fiil Ehliyeti: İslam Hukukunda kadın tam fiil ehliyetine sahiptir. Kendi Åahsi malları üzerinde mutlak tasarruf hakkı mevcuttur. Her çeÅit medeni hakları iltizam ve iktisap edebilir. Ayrıca çocuÄun erkek ise yedi yaÅına kadar, kız ise evleninceye kadar terbiye velayeti de kadına verilmiÅtir.
Kadının Kocasından İsteyebileceÄi DiÄer Hakları: Kadın kocasından mehir isteyebilir. Ayrıca kocası kadınla iyi geçinmek mecburiyetindedir. Ayrıca kadın istediÄi zaman, kocasına haber vererek ailesini ziyaret edebilir. Kocanın kadınıyla eÄlenmesi, neÅelenmesi, meÅru eÄlencelere müsaade etmesi gerekir. Koca haksız ve sebepsiz yere kadına sert davranamaz. Koca, karısının gerek cinsi hayata, gerekse baÅka meselelere dair sırlarını ifÅa edemez.
Miras Hakkı: İslam'ın doÄuÅ devrindeki bütün Hukuk sistemlerinin (Roma Hukuku müstesna) ve örf-teamül hukukunun tersine İslam Hukuku kadına miras hakkı tanımıÅtır. Bu, sadece erkek ve kız kardeÅler arasındaki ikili birli paylaÅma dıÅında, eÅitlik esasına dayandırılmıÅtır. İkili birli kaidesinin ise mantıki ve ilmi gerekçeleri, hem Kuran, hem de hadislerde açıklanmıŠbulunmaktadır. Kadının mirasta erkeÄe nisbeten az pay alması mutlak deÄildir...
Kadının EÄitim ve ÖÄretim Hakkı: İslam toplumunda eÄitim ve öÄretimin çok önemli bir yeri vardır. Kadın en mükemmel terbiyecidir. Çocukları asıl yetiÅtiren ve terbiye eden kadındır. Terbiyecinin eÄitim ve öÄretimden mahrum kalması elbette düÅünülemez. Hz.Peygamber, kadınların okuma ve yazma öÄrenmelerini daima teÅvik ve emretmiÅtir. İslam tarihinde nice kadın hadisçilerin, edebiyatçıların ve en önemlisi de büyük kadın hukukçuların yetiÅtiÄini zikretmeden geçemeyeceÄiz.
ÇalıÅma Hakkı: Kadın kanuni bir iÅi veya ticareti herhangi bir sınırlama olmadan yapabilir. Belediye hizmetlerinde çalıÅabilir. Çiftçilik yapması serbesttir. Kendine uygun, meÅru olan ve ahlaka zıt olmayan her çeÅit mesleÄi yapabilir.
Bütün bunlardan sonra Åunu belirtelim ki, kadın bu haklara sahip olmasına raÄmen, evin reisi (yani temel sorumlusu, gözetip kollayıcısı) İslam Hukukuna göre de yine kocadır. Zaten bugünkü klasik hukuk sistemlerinde de benimsenen ilke budur. Bunun böyle kabul edilmesi, bazı hukukçuların iddia ettiÄi gibi kadın ile erkek arasında fark olduÄunun kabulü demek deÄildir. Kocanın aile reisi olduÄunu ifade eden Kuran ayetinin ifadesi de bu iddiayı reddetmektedir. (Ahmet Akgündüz)
DüÅünce Pınarı
âErkeÄin en hayırlısı, kadına en iyi davranandırâ Hz.Muhammed
âKadını kafesten kurtaracaÄız, diyenler, onu sokak ortasında kafeslemek isteyenlerdirâ Bekir TopaloÄlu
âHangi güzel yüz ki toprak olmadı, hangi tatlı göz ki yere akmadı?â
âBizim kadınımız yalnızca kocasını cezbedebilir. BaÅka erkeklere çekici görünmek istemez...â Emine ÅenlikoÄlu
âKadınlar zayıftır, ama anneler kuvvetlidirâ Victor Hugo
âKadınlar hakkında birbirinize iyiliÄi öÄütleyinizâ Hz.Muhammed
âEvlenme-boÅanma iÅi sırf kadınların elinde olsaydı, bir tek nikah saÄlam kalmazdıâ Dostoyevski
âGurur; bizim olmayanla yaptıÄımız gösteriÅâ Ali Suad
âKadınlar güller gibidir, bir kez açıldılar mı, yaprakları hemen dökülmeye baÅlarâ Shakespeare
âKadın sendelerse, cemiyet yüzüstü düÅer!..â İ. Erdinç
âKadınların en yanıldıkları nokta, erkeklere benzemek istemeleridirâ De Maistre
âKimde bir güzellik varsa, bilsin ki ödünçtürâ Hz.Mevlana
âBir erkeÄi terbiye ediniz, bir insanı terbiye etmiÅ olursunuz. Bir kadını terbiye ediniz, bir aileyi terbiye etmiÅ olursunuzâ Fannie Hurst
âEÅit davranarak deÄil, hakkını vererek âAdilâ olunur...â Ali Suad
âİffet, güzelliÄin zekatıdırâ Hz.Ali
âÖzgürüm, diyenler zevklerinin kölesi olmuÅ...â HekimoÄlu İsmail
Kölelik Üzerine
BaÅta Åunu bilmek gerekir ki; kaynak açısından kölelik İslama dayanmadıÄı gibi varlıÄı da İslamla devam ettirilmemiÅtir. Kölelik geçmiÅte ve bugün İslamdıÅı emperyalist, feodal vs. ideolojilerin eseri olmuÅ ve bunlarla varlıÄını devam ettirmiÅtir. Åimdi Peygamberimiz devrinde toplumsal yapının kölelik boyutuna bakalım. O devirde Arabistan'da ve genel olarak dünyada iki çeÅit kölelik vardı;
a) Hür insanları bazı ülkelerden zorla toplayıp köle olarak satmak Åeklinde oluÅan kölelik,
b) SavaÅlarda esir düÅenleri köle statüsüne sokarak oluÅturulan kölelik...
İlk Åekli Allah ve Peygamber tarafından bize aktarılan Åu sözle kesin olarak yasaklanmıÅtır;
âAllah Åöyle buyurdu: Üç topluluk vardır ki ben kıyamet günü onların karÅısındayım, onların düÅmanıyım. Benim düÅman olduÄum kimsenin durumu ise periÅandır. Birincisi benim adıma söz verip sonra sözünden dönen, ikincisi HÜR BİR İNSANI KÖLE YAPAN, üçüncüsü, çalıÅtırdıÄı iÅçinin ücretini vermeyenâ Hz.Muhammed âsavâ (Buhari)
Böylece İslam hür insanın köle edilemeyeceÄini açıkça ifade etmiÅ, köleliÄin tarihsel temelini yıkmıÅtır. Bu konuda İslam kaynaklarında Åunları görüyoruz; « Hepiniz birbirinizdensiniz. » Nisa, 25
âSiz AdemoÄullarısınız, Adem de topraktandırâ
âBiliniz ki hiçbir Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayan kimsenin de bir Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza üstünlüÄü yoktur. Üstünlük ancak Allah'a yakınlık, mükemmellik ve arınma iledirâ Hz.Muhammed (Taberi)
Bu ayet ve hadisler gösteriyor ki, İslam ırk, renk, soy üstünlüÄünü kesinlikle reddetmiÅtir. İkinci Åekildeki kölelik hakkında ise İslamın hükmü Åöyledir;
Müslümanlarla savaÅan emperyalist ve zalim milletler savaÅta ellerine geçen tutsakları karÅılıklı olarak salıvermeye yanaÅmadıkları takdirde savaÅ esirlerinin köle yapılmasına izin vardır. (Fakat buradaki köle kavramı tarihteki kölelik kavramından farklıdır; İslam'da köle almak köle olmak gibidir.)
Åimdi konuyu biraz irdeleyelim. Diyelim ki İslam devleti ile emperyalist bir ülke savaÅtılar ve her iki tarafta da savaÅ esirleri var. İslam devleti bu durumda esirlerin karÅılıklı salıverilmesini teklif eder. KarÅı taraf bu teklifi kabul etmezse İslam Åu ihtimalleri ortaya koyar;
a) Salıverilmeleri İslam devleti için zararlı deÄilse, serbest bırakılırlar. SavaÅ esirlerini iyilik ve ihsan ile salıvermek hayırlı iÅlerdendir (Muhammed, 4).
b) Esirleri Müslüman ailelerin evlerine yerleÅtirmek. Burada Åunu belirtelim ki;
Batı dünyası, savaÅ esirleri sorununa toplama kamplarıyla çözüm aramıÅtır. Buralarda savaÅ esirleri bütün insani haklardan yoksun bir Åekilde karÅılıksız çalıÅmaya zorlanarak ömür boyu hapishane hayatına mahkum edilmektedirler. Buna karÅın İslamın getirdiÄi çözüm yolu, bu esirleri Müslümanlar arasında fert fert daÄıtmaktır. Müslümanların hukuki sorumluluÄuna verilen bu savaÅ esirlerinin kanuni statüleri vardır.
Esirlerle Müslümanlar arasında İlahi sevgi ve adalete dayalı olarak kurulan bu iliÅki, onların toplumda insanca yaÅamalarını ve İslamı her yönüyle tanımalarını saÄlamaktadır. Kısacası Åunu diyebiliriz ki; İslamdaki kölelikten kasıt savaÅ esirliÄidir. Bunun dıÅında bir kölelik sözkonusu deÄildir.
Köleden kasıt, kesinlikle üzerinde sınırsız yetkiye sahip olunan kiÅi demek deÄildir...İslam esirlerle ilgili olarak Åu sorumlulukları getirmiÅtir;
1) Elinizin altında bulunan kölelere iyilik ve güzellikle davranın...
2) Köleleriniz kardeÅlerinizdir. Kimin kardeÅi elinin altında (yani hukuki sorumluluÄunda) bulunursa ona yediÄinden yedirsin, giydiÄinden giydirsin. Onlara yapamayacakları iÅi yüklemesin, zor iÅlerde onlara yardım edin (Buhari).
3) Kölelerin duygularına saygı ve onun haysiyetini koruma konusunda Hz.Muhammed âsavâ Åöyle demiÅtir; âSizden hiçbiriniz, bu benim kölemdir, bu benim cariyemdir, demesin. Ancak kızım, oÄlum veya kardeÅim, desinâ (Buhari)
4) Onlarla serbest kalmak üzere anlaÅma yapılır. Yani belirlenecek bir ücret karÅılıÄında her esir serbest kalma anlaÅması yapar. Kuran'ın bu konudaki açıklamasından, kölenin bu konuda getireceÄi teklifi kabul etmenin zorunlu olduÄu anlaÅılır (Nur, 33). Ve onlara yaptıkları iÅ karÅılıÄında ücret ödenmesi gerekir.
5) KarÅılıksız olarak serbest bırakılabilirler. Bu konuda bizzat Peygamberimiz 63 köle azat ederek örnek olmuÅtur. Hz.AiÅe 67, Hz.Abbas 70, Hz.Abdullah bin Ömer 100, Hz.Abdurrahman bin Avf 3000 köle azat ederek İslamın bu konudaki anlayıÅını, uygulamalarıyla gözler önüne sermiÅtir.
Åu da bilinmelidir ki, Müslümanlar baÅkalarının kölelerini de satın alıp azat etmiÅlerdir. Sonuçta Dört Halife devri sona ermeden İslam öncesi köle olanların hepsi hürriyetlerini elde etmiÅ bulunuyorlardı. Bu sayede tarihten miras alınan kölelik pratikte kaldırılmıŠoldu.
İslam hür insanların kaçırılıp köle yapılması anlayıÅını reddederek köleliÄin kaynaÄını kurutmuÅ, savaÅ esirliÄi dıÅındaki köleliÄi ortadan kaldırmıÅtır. Bütün bunlar gösteriyor ki, İslamda kölelik yok, savaÅ esirliÄi vardır.
Åöyle bir soru sorulabilir; âİslam niçin ilk anda toplumda bulunan köleleri hemen hürriyetlerine kavuÅturma yoluna gitmedi?â
İslam toplum eÄitiminde kiÅisel ve toplumsal yasaları hesaba katarak çözüm yoluna gider. O devirdeki köleler yüzyıllardır kölelik kurumuna sahip bir toplumda yaÅıyorlardı.
Bu durum kölelerin üzerinde öyle bir etki yapmıÅtı ki; tek baÅlarına karar veremiyor, bir Åey yapabilmek için baÅkasından gelecek emirleri bekliyorlardı. Her zaman emir almaya ve bu emirlerle iÅ yapmaya alıÅmıÅlardı. Tam bir kiÅisel özgürlük içinde kendi baÅlarına yaÅamaları çok zordu. Hepsi bir konu üzerinde özelleÅmiÅlerdi. Yani kimisi yalnız ekin biçerdi, kimisi yalnız ev temizlerdi, kimisi de yalnız hayvan bakımından anlardı. Bu durumdaki köleler toplumsal hayatın diÄer üniteleriyle tam bir temasta olmadıkları için serbest bırakıldıklarında tek baÅlarına hayatlarını düzenleyemiyorlardı.
Bu insanların hayatın her yönünü bilen ve toplumsal yaÅamın her ünitesiyle temasta bulunan birinin gözetiminde eitilmeye ihtiyacı vardı. Yani bu insanların özgürlük bilincine ve kiÅisel yeterliliÄe ihtiyacı vardı. İÅte İslam köleye benlik bilinci, insanlık onuru ve özgürlük bilinci kazandırmakla iÅe baÅlamıÅ, yüzyıllar süren esirlik kültürünün etkilerini ortadan kaldırarak kaÄıt üzerinde deÄil insanların ruhlarında devrim yapmıÅ, böylece köleliÄi kaldırmıÅtır. Yani onlara sözde hürriyeti deÄil gerçek hürriyeti vermiÅtir.
Aynı toplumsal yapı günümüzde de sözkonusudur. Bugün toplumumuzda faiz, kumar, içki, fuhuÅ gibi neredeyse kurumsallaÅmıŠbu yapıları bir günde ortadan kaldırmak mümkün deÄildir. Evet belki bir kararla resmi olarak kaldırılabilir. Ama buna karÅın gayrı resmi bir Åekilde sosyal hastalıklar toplumu kemirmeye devam eder. Yani görünüÅte ortadan kalkarlar, gerçekte tüm boyutlarıyla devam ederler... (Amerikan İç SavaÅı düÅünülürse İslamâın bu konuda uyguladıÄı yöntemin ne denli doÄru ve ileri görüÅlü olduÄu açıkça görülür; orada köleler özgürlüklerine kavuÅturulmuÅsa da buna hazır olmayan ve gidecek yeri bulunmayan kölelerin çoÄu eski efendilerinin yanına dönmüÅtür, dolayısı ile çözümler hayatın gerçekleriyle ve hedeflerle uyumlu olmalıdır.)
Cariye Konusuna Gelince;
Kadın savaÅ esirleri konusunda Åunları söyleyebiliriz; SavaÅta ele geçen kadın esirler düÅman elindeki Müslüman esirlerle deÄiÅtirilir. DüÅman buna yanaÅmazsa kad1n esirler İslam toplumunda Müslümanlara daÄıtılır.
Kadın esir (cariye) eÄer isterse kanuni olarak kendisine baÄlı bulunduÄu erkekle iliÅki kurabilir. Kadın esir kesinlikle baÅka erkeklerle iliÅki kuramaz ve hiç kimse onu fuhÅa zorlayamaz. Kendisiyle evlenmek isteyen bir kimse olursa (ve uygunsa) evlendirilir. (İlginç Sorular)
Nuh Tufanı
Kuran, bu olayı tek bir anlatım ile sunmaz; oldukça ayrıntılı ve tamam sayılabilecek bölüm Hud Suresi'nin 25-49. ayetleridir (Ayrıca bakınız; Nuh Suresi ve Åuara, 105-115) Yine Kuran, Tufanı, Allah'ın buyruklarına bütünüyle ve ısrarlı bir biçimde karÅı çıkan suç iÅlemiÅ toplumlara yöneltilen cezalandırmalardan oluÅan genel bir içerik ile bizlere aktarır (Furkan, 35-39; Araf, 59-93) Ayrıca, Tufanı bütünüyle Nuh toplumuna özgü bir felaket olarak dile getirir...
Kuran'da kavimlerin helakı anlatılırken hiçbir zaman için bir kavim yüzünden bütün insanlıÄın yokediliÅinden sözedilmez; bu durumda ya Tufan yalnızca Nuh kavmini kapsamıÅtır ki, Ankebut Suresiânin 40. ayeti ve Araf Suresiânin 64. ayeti de bunu doÄrular, ya da o dönemde insanlık sadece Nuh kavminden oluÅuyordu ve haksızlıkları karÅısında azaba uÄratılmıÅlardır...
Tufanâın bütün yeryüzünü kapladıÄını söyleyebileceklerin -ki, Kuranâdan çıkan genel sonuç Tufanâın bölgesel olduÄudur, açıkçası Kuran böyle söylemez- iki dayanaÄı olabilir; birincisi Hz.Nuhâa âHer hayvandan bir çift yükleâ emrinin verilmesi, ikincisi de Hz.Nuhâun, âYeryüzünde kafir bırakmaâ diye dua etmesi...
Seyyid Kutub, tefsirinde; âHz.Nuh'a âHer hayvandan bir çift yükleâ Åeklinde emir verilirken, onun alabileceÄi kadar her canlıdan birer çift gemiye bindirerek yanına alması kastedilmektedir... Bundan fazlası, mesnetsiz olarak körü körüne yapılan yorumlardan baÅka birÅey deÄildirâ demektedir (Hud, 40) AlıÅveriÅ yapan birisine âHer Åeyden birer tane alâ denildiÄinde kiÅi ancak taÅıyabileceÄi veya mali gücünün yettiÄi kadarını alır... Yine bir öÄretmenin sınıf baÅkanına âBütün öÄrencileri dıÅarı çıkarâ derken amacı bütün okulun boÅaltılması deÄil, sınıfın boÅaltılmasıdır... Evet, bu emirden kasıt âne kadar varsa alâ deÄil, âne kadar alabilirsen o kadar alâ demektir ve bunların evcil olması gerekir ki onları alabilsin... En azından Åu apaçık bir gerçektir ki, Yüce Allah bu emriyle Hz.Nuh'tan gidip kutuplardan ayıları, çöllerden yılanları vb toplamasını istememiÅtir... Ondan istenen Tufan'dan sonra kendisine ve beraberindeki müminlere yarar saÄlayacak, ihtiyaçlarını giderebilecek hayvan çiftlerini almasıdır...
Yeryüzü anlamına da gelen âArdâ sözcüÄü ise Kuranâda toprak parçası, belli bir bölge anlamında da kullanılır... Dahası, bu söz en iyimser bir olasılıkla Tufan'ın yeryüzünde kafirlerin bulunduÄu yerlerle sınırlı olduÄunu gösterir... Elmalılı en güzelini söylemiÅ; âÅurası kesindir ki, Hz.Nuh'un peygamber olarak gönderildiÄi kendi kavminin bulunduÄu yerde tufanın umumiliÄi kesin, bunun ötesi zan ve tahmindir. Buna göre tufanın yerküre üzerindeki alanı o devirde insan ile meskun olan kısımlardırâ Sonuç olarak bu iki veri de Tufan'ın bütün dünyayı kapsadıÄını göstermez...
Hz.Lut'un bir sözünden de âalemlerâ ile kastedilenin insan toplulukları, diÄer kavimler olduÄu açıkça ortaya çıkmaktadır (7/80-81) EÄer insanlık bu gemiye binenlerden üremiÅ ise, Hz.Nuh'un kavmi bütün insanlıÄı oluÅturuyordu ve Tufan bütün yeryüzünü deÄil bu kavmin yayıldıÄı bölgeleri kapsamıÅtır... Böylece âyeryüzünde kafir bırakmaâ sözü de yerine gelmiÅ olur... Ayrıca gemiden inenler ve çoÄalanlar bu olayı kendi soylarına anlattıklarından tufan olayı bütün dünyaya yayılmıŠve de destanlaÅmıÅtır...
Bana göre Tufan, Hz.Nuh'un toplumunu kapsamıÅtır; o ve gemisi alemlere ibret kılındıÄına göre (eÄer varsa!) diÄer toplumlar (alemler!) tufana yakalanmamıÅtır; bu ibretin neticesinde her toplumda bir tufan destanı ortaya çıkmıŠve yaygınlaÅmıÅtır... Çok uzak bölgelerde bile bu tufan olayının bilinmesi tufanın yaÅandıÄı dönemde insanların belli bir bölgede yaygın olarak bulunduklarını gösterir; sonradan kendileriyle birlikte bu ibretli öyküyü de dünyanın deÄiÅik bölgelerine taÅımıÅlardır...
DiÄer bir bakıŠaçısıyla; Hz.Nuh ile Hz.Adem arasında fazla zaman farkı yoktur, demek ki onun kavmi bütün insanları kapsıyordu ve fazla yayılmıŠolamazlar, bu durumda Tufan bölgesel olmalıdır... Putperestlik Hz.Nuh'un kavmiyle birlikte baÅlamıÅtır ve o bu kavme gönderildiÄine göre yeryüzünde bu dönemde kafir olarak yalnız onlar vardı... Öte yandan Hz.Musa ve Firavun döneminde Mısır'a gönderilen felaketlerden birisi de Tufan'dır; bu yüzden Tufanâın belli bir bölgeyi kapsadıÄı açıktır, bütün yeryüzünü deÄil!.. DiÄer taraftan; Mezopotamya bölgesinde yaÅanmıŠbir su baskınının varlıÄı -aÅaÄıda da ayrıntılı bir biçimde ele alınacaÄı üzere- artık iyice bilinmektedir...
Sonuç olarak, Tufan'ın yerel olduÄu görüÅünü destekleyen kanıtları Åöylece dile getirebiliriz; Dicle ve Fırat dolaylarında büyük bir tufanın olduÄu yolunda tarihsel geleneklerin, arkeolojik buluntuların ve jeolojik kanıtların doÄruladıÄı kesin belgeler sözkonusudur; buna karÅılık, yeryüzünün diÄer bölgelerinde Tufan'ın dünya çapında olduÄunu kanıtlayacak herhangi bir delil bulunmamıÅtır...
Birbirlerinden çok uzak kıtalarda bulunan toplumların bile geleneklerinde bir zamanlar yeryüzünde büyük bir tufanın koptuÄu yolunda söylentiler vardır. Bu da bize, atalarımızın bir zamanlar dünyanın belli bir bölgesinde yaÅadıklarını gösterir. Bu olaydan sonra yeryüzünün çesitli yerlerine daÄılmıÅlar ve tufan olayını da birlikte götürerek sonraki kuÅaklara aktarmıÅlardır...
Bu konuda Seyyid Kutub son söz olarak Åunları söylüyor; âAcaba tufan olayı bütün yeryüzünü mü kaplamıÅtır, yoksa sadece Hz.Nuhâun peygamber olarak gönderildiÄi bölgeyle mi sınırlı kalmıÅtır? Bu bölgenin eski dünyadaki ve yeni dünyadaki yeri neresidir? Bu soruların cevabı gerçekleri yansıtmayan tahminlere dayanır. Bunların kaynaÄı, saÄlıklı bir delile dayanmayan İsrailiyattan baÅka bir Åey deÄildir. Dolayısıyla Kuranâdaki kıssaların hedeflerini açıklamak açısından bu cevapların az veya çok hiçbir deÄeri yoktur
Ancak buna raÄmen Åunu diyebiliriz ki, Kuran ayetlerinin görünür anlamından o zamanda yaÅayan tüm insanların, Hz.Nuhâun kavminden ibaret olduÄunu, onların bulundukları bölgenin o zamanda yeryüzünün tek mamur bölgesi olduÄunu, tufanın bütün bu bölgeyi kapsadıÄını ve gemiye binip kurtulanların dıÅında bütün canlıları yok ettiÄini ifade etmektedir...â
Bir Öykü: 3 KuÄu
Uydurmalarla uyutulmuÅluÄun sonucunda ortaya atılan yalanlar demeti, bunu kullanan yalancılar ve sonuç: Åeytan Ayetleri masalı!.. Evet, olay Åu;
âSözdeâ Hz.Muhammed (sav);
« Söyleyin bana Lat ile Uzza'yı! DiÄer üçüncüsü Menat'ı! Erkek sizin de, diÅi onun öyle mi? » Necm, 19-21
biçiminde Necm Suresini okurken Åeytan araya âBunlar yüce kuÄulardır, yardımları umulurâ sözünü eklemiÅmiÅ de, sonradan Allah âccâ Hz.Muhammed'i âsavâ uyararak (bu konuda Hacc 52-53'ü çarpıtarak kaynak olarak gösteriyorlar) durumu düzeltmiÅmiÅ! Åimdi öne sürülen metni de ekleyip yeniden okuyalım;
53/19. Söyleyin bana Lat ile Uzza'yı!
53/20. DiÄer üçüncüsü Menat'ı!
âBunlar yüce kuÄulardır, Åefaatleri/yardımları umulurâ
53/21. Erkek sizin de, diÅi onun öyle mi?
GörüldüÄü üzere, bu durumda ayetlerde hem anlatım bozukluÄu, hem de anlamsızlık ortaya çıkıyor... İkinci olarak; 21. ayet tekil iken uydurma metin çoÄuldur ki, bundan dolayı da bu savın doÄru olması olanaksızdır... Üçüncü olarak; âsöyleyin banaâ giriÅinden sonra böyle bir cümle asla gelemez; mantık olarak bir soru cümlesi, bir eleÅtirel söz gelmelidir... Dördüncü olarak; âDiÄer üçüncüsüâ söylemi öylesine küçümseyici bir içerik taÅımaktadır ki, ardından övücü bir sözün söylenmesi düÅünülemez...
En önemlisi de; Kuran'ın diÄer ayetleri ve vahiy kavramının içeriÄi buna izin vermez. ÖrneÄin konumuz olan Necm Suresiânin ilk ayetlerine bir bakalım;
« O, kendiliÄinden konuÅmamaktadır. », « Onun konuÅması ancak, bildirilen bir vahy iledir. » Necm, 3-4
Demek ki, Hz.Muhammed âsavâ yalnızca kendisine indirilen vahyi okur, Åurdan-burdan telkin edilen sözleri deÄil!.. Bu durumda bir baÅkasının araya söz sokuÅturması olanaksızdır... Böyle bir olay kesinlikle gerçekleÅmemiÅtir... Surenin sonunda secde ayeti bulunduÄu için belki müÅrikler de Hz.Muhammed ile birlikte secde ettikleri için böyle bir uydurma ortaya atılmıÅtır...
« Åimdi siz bu sözden mi ÅaÅkınlıÄa düÅüyorsunuz? Gülüyorsunuz ve aÄlamıyorsunuz. Ve bilinçsizce baÅkaldırıyorsunuz. Hemen, Allah'a SECDE EDİN ve O'na kulluk edin. » Necm, 59-62
Olayın diÄer bir boyutu; inançsızlar Kuran'ın okunmasını engellemek için ellerinden geleni yaparlardı, ayetlerde putlarının kötülendiÄini duymaları üzerine onları övücü sözler söylemeleri olasıdır;
« GerçeÄi yalanlayanlar: âBu Kuran'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınızâ dediler. » Fussilet, 26
Evet, inançsızların yukarıda geçen sözleri söylemeleri çok doÄaldır ancak böyle bir söz ile Hz.Muhammed arasında ilgi kurmak bilinçsizlikten kaynaklanan bir davranıÅtır... Gelelim Hacc Suresi'ne;
« Senden önce hiçbir elçi gelmedi ki o bir Åey dilediginde Åeytan onun dileÄine (tasarısına, dilek ve temenni ettiklerine) bir Åey karıÅtırmıŠolmasın. Allah, Åeytanın karıÅtırdıÄını siler, ortadan kaldırır, sonra belgelerini pekiÅtirir. Allah her Åeyi bilendir, hikmet sahibidir. Ki Åeytanın karıÅtırdıÄı Åeyler, gönlünde hastalık olanlar ve katı yürekliler için sınav nedeni olsun. KuÅkusuz zalimler (Allah'a inanmayanlar, ortak koÅanlar) uzak bir sapıklık içindedirler. Ayrıca kendisine ilim verilenler hakkın Rabb'inden olduÄunu bilsinler, iman etsinler de gönülleri O'na yatıÅsın. Allah kuÅkusuz iman edenleri doÄru yola iletir. İman etmeyip inkar ve reddedenlere gelince onlara ansızın kıyamet veya çetin bir günün azabı gelinceye kadar Ona karÅı Åüpheler uyandırırlar, bundan vazgeçmezler. » Hacc, 52-55
Ayette elçilere gelen vahye deÄil, onların kendi istek ve dileklerine Åeytanın karıÅtıÄı belirtilmektedir... Bu, elçilerin iÅlerine engeller çıkarmak istemesi, elçiyi ümitsizliÄe düÅürmek için vesvese vermesi... gibi durumlardır... Benzer biçimde inananlara da vesvese verir, inançsız ve münafık/ikiyüzlü olanları etkiler ancak Allah bu durumdan elçilerini korur...
Sıradan insanları bile zorlayamayan Åeytanın elçilerin üzerinde etkin olması olanaksızdır Ki, Åu ayetler onun davranıÅının niteliÄini açıkça gözler önüne sermektedir;
« Allah (Åeytana) Åöyle dedi: âBenim gerekli kıldıÄım dosdoÄru yol budur; kullarımın üzerinde senin bir etkin olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dıÅındadırâ » Hicr, 41-42
« Ayetlerimizi çekiÅmeye dalanları görünce, baÅka bir söze geçmelerine kadar onlardan yüz çevir. Åeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma. » Enam, 68
« Kuran okuyacaÄın zaman, kovulmuÅ Åeytandan Allah'a sıÄın. » Nahl, 98
« Sen af yolunu tut, baÄıÅla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırıŠetme. Åeytan seni dürtecek olursa Allah'a sıÄın, doÄrusu O iÅitir ve bilir. Allah'a karÅı gelmekten sakınanlar, Åeytan tarafından bir vesveseye ugrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeÄi görürler. » Araf, 199-201
« Allah kendi katından bir güven iÅareti olarak sizi hafif bir uykuya daldırmıÅtı. Sizi arıtmak, sizden Åeytan vesvesesini gidermek, kalblerinizi pekiÅtirmek ve sebatınızı artırmak için gökten size su indirmiÅti. » Enfal, 11
GörüleceÄi üzere; o büyük aldatıcının yaptıÄı, elçileri ve inananları yılgınlıÄa düÅürmeye çalıÅmak, onları iyiliklerden alıkoymak için uÄraÅmak ve gerçeÄi görmelerini engellemeye çabalamaktır...
Ruh Var Mı? - Ben Diyen Kim?
Ruhu inkar etmek mümkün deÄildir. İnkara yeltenenler ne sebep gösterecekler? Göz ile görünüp el ile tutulmamasını mı? Bunlar maddenin özellikleridir, oysa ruh manevidir. Görmemek ise, olmamaya delil deÄildir.
Aslına bakılırsa, görmeden inandıÄımız, ama mahiyetini bilemediÄimiz varlıklar, görerek kabul ettiklerimizden hiç de az deÄildir.
Bakterileri, virüsleri, röntgen ıÅınlarını bir grup mütehassısın dıÅında hiç kimse görmüyor, ama varlıÄından da Åüphe etmiyoruz. Onların sözleri bize kanaat veriyor. Manevi sahaların da mütehassısları vardır. Yüzbinlerce peygamber ve milyonlarca evliya (ermiÅ), aynı noktaya parmak basıyor, ruh vardır, diyorlar.
Sevgi, korku, Åefkat gibi duyguların varlıÄından Åüphe etmiyoruz, ama bunları asla görmedik. Mahiyetlerini bilmiyoruz. Aklımızı bile göremiyor, ancak eserlerinden anlıyor, fakat inkar da etmiyoruz.
Röntgen ıÅınlarından bir varlık yaratılsaydı, göz ile göremeyecektik, ama o yine var olmaya devam edecekti.
İnsanda sahip olma duygusu vardır. Benim elim, benim ayaÄım, benim yüreÄim der, herÅeye sahip olmak ister. Peki, âbenâ diyen kimdir? Atomlar mı, hücreler mi, et mi, kemik mi? Hiçbirinde bu özellik yoktur... âBenimâ diyen ruhtan baÅkası olamaz.
Bu noktada, âBazan benim ruhum, diyoruz, buna ne dersin?â diye bir itiraz olabilir. Deriz ki, eÄer âbenim ruhumâ sözüyle gerçekten ruhu kastediyorsak, o bize delildir.
Yok eÄer, âbenim ruhumâ derken, ruh kelimesiyle baÅka bir varlıÄı, mesela maddi bir uzvu kastediyorsak, o uzuv ruh deÄildir. Ruh, âbenimâ diye sahip çıkandır. Her iki halde de, bu söz ruhun varlıÄını gösterir. Akıl aldanır, ama vicdan aldanmaz. Vicdan1n hükmü kesindir. O, adil bir hakime benzer. İnsan, bir mana ile meÅgulken diÄer varlıkları unutur. Bedenini de unutabilir, ama kendi varlıÄının Åuurundadır, onu asla unutmaz.
İÅte bu hakikatı gören vicdan, ruhun varlıÄını tereddütsüz kabul eder. Gözlerini kapatıp kendini dinleyen bir insan, maddi varlıÄının dıÅında, baÅka bir özelliÄinin de bulunduÄunu, âinsanâ sözüyle kastedilenin Åu et ve kemik yıÄını olmadıÄını onaylar.
İnsanda çesit çesit duygular vardır. Bunların dereceleri, tonları ve Åiddetleri de farklıdır. Korku, ümit, endiÅe, sevgi, Åefkat, merhamet, hırs, nefret, kin, inat bunlardan sadece bazılarıdır. Bu duygular ise, ne maddeye, ne de maddeden oluÅturulmuÅ insan bedenine verilemez.
Beynim korkuyor, kulaklarım endiÅe ediyor, burnum merhametli, ayaklarım aÅık, ellerim inatçı, kemiklerim Åefkatli... diyemeyiz, dersek gülünç oluruz. Ruh kabul edilmezse, bu duygulara kim sahip çıkacak?
İnsan iç dünyasını dinlese, sayısız emellerin, arzuların, özlemlerin, dileklerin çıÄlıklarını iÅitir. Bu bitmez tükenmez emeller, hasretler, dilekler, sonsuza kadar uzanan arzular nasıl olur da maddeye verilir?
ÇiçeÄi sevmek, baharı beklemek, dostu özlemek, ebediyeti istemek nerede!.. Et, kemik ve kan nerede? (Zafer Dergisi)
Nostradamus ve Daniken Üzerine
Nostradamus'a, 16. yüzyılda yaÅamıŠbir astrolog kahin, müneccim ya da falcı diyebiliriz. Savunucularından Charles Ward'ın deyimiyle âgelecek kötülüklerdenâ haber veriyor.
Tarihte birçok kimsenin gelecekle ilgili açıklamada bulunduÄu görülür. Bunları iki sınıfa ayırabiliriz: Elçiler, bir mucize olarak gelecekten haber vermiÅlerdir ve söyledikleri aynen doÄru çıkmıÅtır. Kaynakları vahiy, yani ilahi ilimdir. Zamanı yaratan Allah, gönderdiÄi elçilerini tasdik etmek için, onlara gelecekle ilgili bazı olayları bildirmiÅtir.
Kahinler ise, bu iÅi meslek edinmiÅlerdir. Vahye dayanmayan kiÅilerin geleceÄi bilmelerine imkan yoktu. Bu apaçık bir gerçekken, bazı kimseler insanların zaafından yararlanıp, Åöhret ve para sahibi olabilmiÅlerdir. Kehaneti bir kazanç vasıtası olarak kullananların sözlerine ne derece inanılabilir?
âAstroloji; hem geçmiÅte, hem de günümüzde batıl inançların en derin köke sahip olanıdırâ
Bu konuda ciddi araÅtırmaları ile tanınan Eric Russel, bir kehanetten bahseder ki Åöyle: Avrupalı astrologlar, müstakbel bir su baskınından haber verirler ve âGezegenler balık burcunda biraraya geldiÄi zaman su dünyayı istila edecekâ derler. Herkes korkmaya baÅlar. Bazı kimseler, güya baskından kurtulmak için kayıklar satın alırlar. Belirtilen zaman gelir ama baskın falan olmaz fakat ne yazık ki, zaman süngeri bu aÅikar yalanı da siler ve unutturur. Daha sonra, astronomi alimleri bu konuyu ele alıp incelerler; âgezegenlerin balık burcunda biraraya geleceÄiâ sözünün ilmen mümkün olmadıÄı kararına varırlar.
Nostradamus gibilerin en iyi dostu, yalanlarını unutturan zamandır... ÖrneÄin, falan tarihte filan adam öldürülecek, derler. Adam gerçekten öldürülürse, bu iyi bir reklam olur. Olay gerçekleÅmediÄi takdirde, bu yalan kısa sürede unutulur, gider.
Nostradamus'un 946 kehanetinden ancak 70 tanesi bir bakıma gerçekleÅmiÅ durumdadır ve buradaki baÅarı oranı yüzde 7'dir. Bunların da büyük bir çoÄunluÄu hemen herkesin yapabileceÄi, gerçekleÅmesi olası tahminlerdir. Nostradamus, kehanetlerinde âmukaddes yazıları rehber tutup, astronomik hesaplarla sonuca gittiÄiniâ itiraf etmektedir. Konuyu araÅtırdıÄımız zaman ise, onun, âMuhyiddin-i Arabi'nin eserlerinden de bazı haberleri aÅırdıÄını görüyoruzâ O büyük velinin, geleceÄe iliÅkin çeÅitli iÅaretlerini kendi kafasına göre yorumlayarak düzmeceler ortaya çıkarmıÅtır.
Charles Ward onun hakkında Åöyle der: âBilmecelerle konuÅan biridir. Sathi bir hristiyan, samimi bir putperesttir. Önceden yanacaÄını haber verdiÄi Pouzin Åehrini kendisi yakmıÅtır!â
Nostradamus belirsiz, çift manalı ve her yoruma açık sözler söylemekte ustadır. İÅte Bernard Capp'ın tespiti: âO, sözlerini dramatik bir belirsizliÄe büründürmekte mahirdi. Bu yüzden de kehanetleri çaÄımıza kadar canlı (!) kaldıâ
MeÅhur araÅtırmacılardan James Laver'in ifadeleri çok daha ilginçtir: âYazıları, Åiir ve edebiyat kaidelerine uymaz; düzensiz, uydurulmuÅ kelimelerle dolu birer laf yıÄınıdır. Åiirlerinden doÄru dürüst bir mana çıkarmak mümkün deÄildirâ
Kısacası; Nostradamus, bazı çevrelerce kasıtlı olarak ÅiÅirilmiÅ bir Åarlatandır... İÅin garip tarafı, Allah, ahiret ve kader gibi belirgin gerçeklere inanmakta güçlük çeken maddeci kafaların, bu fırsatçıların saçma sapan sözlerine ilgi duymaları, hatta inanmalarıdır... Konumuzu Peygamberimizin bir hadis-i Åerifiyle noktalayalım: âBütün müneccimler yalancıdırâ
Bir Soytarının Ardından
Daniken'in âTanrıların Arabalarıâ adını taÅıyan ve bol miktarda reklam edilerek beyinleri bulandıran kitabını duymuÅsunuzdur.
Aslen Alman olan Daniken'in İsviçre'de bar iÅletirken yazmıŠolduÄu kitapta, geçmiÅ çaÄlara iliÅkin önemli sanat eserlerinin, uzaydan gelenler tarafından yapılmıŠolduÄu ileri sürülmektedir. Daniken'in birçok kiÅiyi yanıltan bu savları, BBC Televizyonuna ait ekipler tarafından yerinde incelenmiÅ ve Daniken, daha sonra televizyonda açık oturum Åeklindeki bir toplantıya davet edilmiÅtir.
AraÅtırmayı yürüten muhabir ve arkeologlar, ilk önce, kitaptaki âfüze yöneten adamâ savı üzerinde durmuÅlar ve Daniken'in füze dediÄi Åeyin, o devrin kralına ait arma olduÄunu; oksijen tüpü dediÄi Åeyin ise, bir elbiseden ibaret bulunduÄunu belgelerle ispatlamıÅlardır.
Bu ispat karÅısında, Daniken'in bir çok televizyon seyircisini güldüren yanıtı Åöyle olmuÅtur: âSiz inanmayın. Elli sene sonra elbette inanan çıkarâ
Daniken'in Büyük Sahra'daki düz ve eski yolların uzaydan gelen füzelerle açıldıÄı yolundaki savı ise, 80'e yakın arkeolog tarafından incelenmiÅ ve bunların mevsimlere göre güneÅin hareketini gösteren Åeritler olduÄu kesinlikle anlaÅılmıÅtır.
Daniken'i çok gülünç bir duruma düÅüren bu açıklamalardan sonra, Mısır'daki piramidlerin yapılıÅında, Daniken'in dediÄi gibi hiçbir insanüstü kuvvetin rol oynamadıÄı ve bu durumun daha sonraki piramidlerin yapılıÅında açıkça görüldüÄü belirtildi. Ayrıca, bugün hala geçerli olan taÅ yarma ve taÅıma yöntemleri, yerinde çekilen filmlerle gözler önüne serildi. Daniken bunun üzerine, âBen piramidleri uzaydan gelen insanların yaptıÄını söylemedim. Onların bıraktıÄı eserlerle dedelerimizin yaptıÄını belirttimâ demiÅ; ancak duvar resimlerinden o çaÄın son derece basit taÅ aletleri ve kaldıraç sistemleri gösterilince, kızaran yüzünü kameralardan saklamak sorunda kalmıÅtır.
Daniken'in Güney Amerikalı Dr.Kabrera'nın müzesinde bulunan resimli taÅların uzay adamlarından kaldıÄını iddia etmesi ve bu uzaylıların kalb nakli bile yaptıÄını söylemesi üzerine araÅtırmaya koyulan muhabirler, taÅları bu Åekilde yontup Kabrera'ya satan taÅ ustası Bazrola'yı, atölyesinde suç üstü yakalamıÅlardır. Bazrola, uzay resimlerini taÅ üzerine para karÅılıÄında iÅlediÄini itiraf etmiÅtir.
BBC televizyonunun bu durumu Daniken'e aktarması üzerine, yazarın verdiÄi yanıt, tam anlamıyla bir soytarılıktır. Yanıt, aynen Åöyledir; âBen okuyucu toplayıp para kazanmak için bu iÅleri yaptım. Zaten ilmi keÅifler, ilk yapıldıÄı zaman genellikle kabul edilmezâ (Zafer Dergisi)
DüÅünce Pınarı
âKaranlık kabirde bir gün yalnız kalacaÄın hiç aklına gelmez mi?â Yunus Emre
âGeçiyor bulut, geçen ömürdür...â Cahit ZarifoÄlu
âİçin daraldıÄı zaman ölümü hatırla, geniÅlersin!..â Ömer Bin Abdülaziz
âHer insan ölecek yaÅtadır!â Cüneyd Suavi
âDün öldü, bugün can çekiÅiyor, yarın doÄmadı. Öyle ise Åu anı deÄerlendirmek için amele sarılâ BiÅr-i Hafi
âKabri kendine deÄil, kendini kabre hazırlaâ Hz. Ebu Bekir
âMezardakilerin piÅman oldukları Åeyler için dünyadakiler birbirini kırıp geçirmektedirâ İmam Gazali
âDiriliÅ olmasaydı yaÅamak upuzun bir ölümdü!..â Cihad Zafer
âÖlümün bizi nerede beklediÄi belli deÄil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelimâ Montaigne
âKabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmıŠgibidirâ Hz.Ebubekir
âYaÅamak, her an yeniden yaratılmaktır...â Ali Suad
âMadem ki bu zenginlik senin, neden ahirete götürmüyorsun?â Franklin
âİyi hazırlan! Ölüm gelince sensiz dönmeyecektir...â Åakik-i Belhi
âNamaz, zamanın zekatıdır...â Akif Cemil
âHastalıklar, ölümü unutturmayan hakiki dostlardırâ Mustafa RamazanoÄlu
âBir ömür ki bana yetmez, Åeytanla paylaÅamam!..â Sedat Turan
âHey gidi yükselenler hey, çukurlar sizi bekliyorâ HekimoÄlu İsmail
âÖlümü yokluk görmek, ruhun ufkuna duvar örmektirâ Ali Suad
âZamana kusur buluruz, oysa zaman konuÅacak olsa utanırızâ İmam Åafii
âGününü gün edenler, sadece gününü dün ederlerâ Akif Cemil
âKundak bir gün öleceklerin sarıldıÄı kefen; kefen, bir gün doÄacakların sarıldıÄı kundaktır. Karla kaplı yollar bahara giderâ Selahaddin ÅimÅek
Ruh (Benlik), Melek, Åeytan (Aldatıcı) ve Cinni Üzerine
Bu yaratıkların varlıÄı Kuran ve Hz.Muhammed'in "sav" bildirmesi ile kesindir; dolayısı ile Kuran'ın ve Hz.Muhammed'in doÄruluÄunu kanıtlayan belgeler bu yaratıkların varlıÄını da kanıtlayıcı nitelik taÅırlar... Varlıkları bizim varlıÄımız kadar gerçek ve Kuran'ın doÄruluÄu kadar kesindir...
İnkar yolunu seçenler ne kanıt gösterecekler?.. Bilimin, dinin ve vicdanın ortak görüÅüne kim karÅı çıkabilir? Evet, bilimsel verilerle ruhun varlıÄı kesindir ki, ruhbilim adında apayrı bir bilim dalı bulunmaktadır...
İnsanların içine doÄan iyi ya da kötü düÅüncelerin kaynaÄı yalnızca kendisi midir? Ruh çaÄırma olaylarında gelen ruh mudur, yoksa cin midir? Küçük evren olan bireyde benlik, büyük evrende melektir... VarlıÄın nedeni yaÅam ve bilinç olduÄuna göre evrenin bilinçli ve yaÅam dolu varlıklarla kaplı olmasının neresi yadırganabilir?
Evet, varlıÄın ıÅıÄı yaÅam, yaÅamın ıÅıÄı bilinçtir... Renklerin görünmesi için ıÅık gerektiÄi gibi varlıÄın görülüp bilinmesi için de yaÅam ve bilinç gerekmektedir... VarlıÄın ıÅıÄı yaÅam ise varlıÄın bulunduÄu her yerde yaÅam da bulunacaktır; dolayısı ile evrende meleklerin bulunması yadırganamaz... Onlar baÅta kulluk görevi olmak üzere bütün görevlerini yerine getirirler, bundan büyüklük de taslamazlar, örnek alabiliyorsak ne mutlu bize!.. Deniz balıklarla dolu olduÄu gibi evren de meleklerle doludur...
Tanımlarsak; ruh kiÅinin canlılık kaynaÄıdır... Melekler Allah'a kulluk eden ve onun buyruÄunun dıÅına çıkmayan nurani varlıklardır... Cinni, insan gibi sorumlu olan ancak insan kadar üstün olmayan bir tür bilinçli enerjidir... Bunların baÅına Åeytan, kötülerine Åeytanlar denir...
Hz.Adem Bilinçli Madde olan insanın atası olduÄu gibi, Åeytan da Bilinçli Enerji olan cinninin atasıdır... İki topluluk da sorumlu kılınmıÅtır, cinnilerden (çoÄulu cindir, dilimizde yanlıŠolarak çoÄul biçimi kullanılır) de inananlar olduÄu gibi inanmayanlar da vardır ve bunlar diÄerlerine göre daha çokturlar ve âÅeytanlarâ olarak adlandırılırlar...
Bunları güvenlik güçlerinin eÄitim alanlarındaki engellere benzetebiliriz, görünüÅte kötü olmalarına karÅın kiÅilerin geliÅmesine yol açarlar... KuÅkusuz bu durum inanan insanlar için geçerlidir... Åeytan'ın bize düÅman oluÅu Allah'a yönelmemiz içindir...
Bu arada onun vesveselerinden de olabildiÄince kendimizi arındırmalıyız ancak gücümüzün zorlandıÄı durumlarda onun oyununa gelmeyelim;
Bazan öyle düÅünmek yerine yok olmayı bile yeÄleyebileceÄimiz düÅünceler bize dadanır, eÄer bu düÅünceler bizi tedirgin ediyorsa imanımızın gücünü gösterir... Euzü besmele çekerek, dualar okuyarak ya da oyalayıcı uÄraÅlara yönelerek bu vesveselerden kurtulabiliriz...
Bütün evren, yaÅam ve bilinçli varlıklar için yaratıldıÄına göre; Åu küçücük dünyada yaÅam olur da koskoca evrende nasıl olmaz? Allah boÅ iÅ ve savurganlık yapmayacaÄına göre, meyvesi yaÅam olan maddenin bulunduÄu her yerde ruhanilerin de bulunması gerekmektedir...
Böylece hem Allah'ın sanatı herkesçe görülecek, hem de her yerde O'na kulluk eden varlıklar bulunacaktır...
Evet, Yüce Allah âvarlıkları bilinmek için yarattımâ diyor; demek ki, onun yarattıklarının bilincine varan canlılar bulunmaktadır... Dolayısı ile evrenin meleklerle dolu olması yadırganamaz... Bütün bu güzellikleri, bu eÅsiz düzeni görecek, bilecek ve beÄenecek varlıklar olmadıktan sonra ne iÅe yarar?
Güzellikler sevene sunulduÄu gibi, yiyecekler de aç olanlara verilir... Göklerdeki bunca güzellik bilinçli varlıkları gerektirmez mi? Büyük Patlama ile evrenin çekirdeÄi tohum verdi, filizlendi ve kocaman bir aÄaç oldu; yaÅam ise onun en güzel meyvesi, yokluÄu evreni bütünüyle anlamsız kılar...
Evet, aÄacın meyvesi vardır ancak canlı olan, iÅe yarayan tek yeri de meyvesi deÄildir; bütün gövdesi, kökleri, dalları, yaprakları birer canlıdır... Yoksa tek baÅına meyvenin ortaya çıkması düÅünülemez...
« Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu (Allah'ı) tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir Åey yoktur; fakat siz onlarin tesbihlerini anlamazsınız. DoÄrusu O Halim olandır, BaÄıÅlayan'dır. »
Hem, görmemenin yokluÄu kanıtlayamayacaÄı önceden açıklanmıÅtı; bu varlıklar da bizim görgü, bilgi ve gözlem boyutlarımızın dıÅındadırlar... Bu durumda onları göremediÄimiz için inkar etmemiz mantıklı bir davranıŠolabilir mi?
Ruh konusuna gelirsek; bir olayı gerçekleÅmeden önce algılama, düÅünce okuma, kiÅinin kendisiyle konuÅması, rüya görme gibi olaylar hep ruhun varlıÄını kanıtlamaktadır... Evet, gözümüz kapalıyken gören nedir?
Benzer biçimde ruh çaÄırma adı altında cinlerle iletiÅime geçmek de cinlerin varlıÄını, bunların genelde yalan-yanlıŠsözleri de onların inanan ve inanmayan olmak üzere ikiye ayrıldıklarını gösterir...
Yine hücrelerimiz sürekli deÄiÅirken özümüzün hiç deÄiÅmemesi ruhun varlıÄının en açık belgelerinden birisidir... Evet, bütün bedenimiz ortalama 6 ayda bir deÄiÅir ancak düÅüncelerimiz, alıÅkanlıklarımız, yeteneklerimiz, duygularımız, bildiklerimiz, iÅimiz ve niteliklerimiz deÄiÅmemektedir...
EÄer bunlar yalnız maddeye baÄlı olsaydı, deÄiÅen maddemizle birlikte deÄiÅmesi, hatta yok olması gerekmez miydi? Bu durum ayrıca ruhun sürekliliÄini kanıtlamaktadır; dolayısı ile âAllah ölüleri nasıl diriltir?â biçimindeki bir soru çok anlamsızdır...
Hücrelerimizin ve beyin iÅlevlerimizin yapısı benzer olmasına karÅın hepimizin aklı, düÅüncesi ve dileÄi farklıdır... Bunu benzer ve deÄiÅken hücrelere verebilir miyiz? Evet, insanların nitelikleri, zekaları, bilinçleri, yetenekleri birbirinden farklıdır; bunun kaynaÄı da ancak ve ancak ruh olabilir...
BilindiÄi üzere belli bir düzende çalıÅan dizgelerde belirli ürünler ortaya çıkar; örneÄin bir bilgisayarın ekmek üretmesi düÅünülemez... Oysa madde bazında benzer yapıdaki insanların farklılıÄı ortada, bunu sürekli deÄiÅen hücrelere baÄlayabilir miyiz? Beynin de ötesinde bir gücün varlıÄı kesin deÄil midir?
İÅte bu yüzdendir ki, beynimiz ve aklımız ruhu bütünüyle kavrayamaz; hiçbir yapıt ustasını kavrayamaz çünkü...
Beyni yönetenin ruh olması gibi evreni ve evrendeki kuralları yönetenler de meleklerdir... Böylesine eÅsiz bir düzeni belirli yasalara baÄlamak körlükten baÅka nedir? Evet, beyin belirli etkileÅimlerle çalıÅıyor ancak onu çalıÅmaya iten nedir?
Daha önce de açıklandıÄı üzere insandaki sonsuzluk duygusu ancak sonsuzluÄun peÅindeki ruhtan kaynaklanabilir, yoksa sınırlı ve ölümlü hücrelerimizden deÄil!.. Evet, hepimizin isteÄi sonsuzluk deÄil mi? Peki hangi sonsuzluÄu seçeceÄiz, anlatılanların doÄruluk oranı kesinlikle yüzde 0'ın üstünde (%100!) olduÄuna göre olasılıÄı bulunmayan düÅüncelerin peÅinde koÅturmak ne kadar mantıklı?
Yine suç iÅleyen kiÅilere neden yaptırım uygulanır? EÄer suçlu deÄiÅen hücreler ise neden yeni hücrelere kavuÅan kiÅi sorumlu tutulmaktadır? BaÅka bir deyiÅle sorumlu tutulan beden midir, ruh mudur? EÄer ruh yoksa o kiÅinin neyi cezalandırılmaktadır?
Evet, suçlu ne suçu iÅleyen el, ayak, kol gibi organlarımız ne de bunların iÅlevini saÄlayan hücrelerimiz, ne de beynimizdir... Ruh kabul edilmezse bu durum nasıl açıklanabilir? Ana-baba-çocuk ya da ikiz kardeÅlerin iliÅkisi deÄiÅip duran hücrelerle açıklanabilir mi?
Evet, kızan, gülen, seven, üzülen, beÄenen organlarımız ve hücrelerimiz midir, yoksa ruhumuz mudur? Günümüzde insanın bir ikinci bedeninin, enerji bedenin varlıÄı da kanıtlanmıÅtır...
Yine gördüÄümüz rüyalar ve ruhumuzun yaptıÄı yolculuklar da hep onun varlıÄının belgelerindendir...
Evrende yaÅam, maddeye baÄlı deÄildir; eÄer hayat maddeye baÄlı olsaydı, büyük canlıların küçüklere göre daha atak ve geliÅmiÅ olmaları gerekirdi; oysa madde edilgen iken, yaÅam ve ruh etkindir... Bu durumda da temel olan görünen deÄil, görünmeyendir...
ÖrneÄin bu yazı belirli simgelerden oluÅmaktadır ancak onun temel özelliÄi anlamıdır; belli bir anlamı olmadıktan sonra hiçbir önemi yoktur... Peki bu yazdıklarımın anlamı elle tutulur, gözle görünür müdür?
Bunun gibi büyük ve anlamlı bir kitap olan evrende nice manalar ve bunları Åakıyan bülbül nitelikli melekler yeralmaktadır... Evet, bizim yanımızda da melekler var; yaptıklarımızı yazıyorlar, bunu hiç unutmayalım; bir gün gelecek yaptıklarımızdan sorguya çekileceÄiz...
Åeytan Niçin Yaratıldı?
BilindiÄi gibi Allah, evreni âgörmek ve görünmekâ için yarattı. Akıl sahiplerinden iman ve ibadet istedi. Bilinçlilerin içindeyse, insanın apayrı bir yeri var. Hayvanlar için ne iyilikten, ne de kötülükten söz edilemez. Melekler ise, sırf hayır için yaratıldılar. Åeytanların da, hayra yetenekleri kalmadı. İnsanlara en çok cinler benzer. Onların da bedenleri yoktur. YükseliÅ ve alçalıÅları sınırlıdır.
İnsanlar, diÄer bütün varlıklardan farklı yaratılmıÅtır. Onda madde ile ruh birleÅmiÅtir. İyilik ve kötülük yeteneÄi yanyanadır. Hz.Adem, her yönüyle harikadır. Ona eÅyanın isimleri öÄretilmiÅtir. FarklılıÄı gösteren ve melekleri acze düÅüren bu olay, oldukça ilginçdir... âEÅyanın isimleriâ deyimiyle anlatılmak istenen, âbütün ilimlerin özüâdür. İlk insana âvahÅiâ diyenlerin Åeytandan ders aldıkları kesin.
İnsan akıl ve irade nimetleriyle ÅereflendirilmiÅtir. Yeryüzünün sultanıdır. İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırabilecek bir yeteneÄi vardır. Bu özelliÄini kötüye kullanarak hayvandan aÅaÄı da düÅebilir. İlahi emirleri dinleyerek meleklerin üstüne de çıkabilir.
İnsandaki bu yeteneklerin açılıp, geliÅmesi ise, bir savaÅ ile olur. Dereceleri belirleyen yarıÅmalardır. Dünya bir deneme ve sınav yeridir. Bu nedenle iyi ile kötü, çirkin ile güzel iç içedir. Zıtların kaynaÅtıÄı bir evrende yaÅıyoruz.
Kötülükler yaratılmasa ne olurdu? O zaman bir sınavdan söz edilemezdi. Çünkü herkes, ister istemez iyiyi seçmek zorunda kalırdı. Altın ile bakırın farkı anlaÅılmazdı. Hayırlılarla Åerlileri birbirinden ayırmak mümkün olmazdı. Bir seçme özgürlüÄünden söz edilemezdi.
Kötülükler, iyiliÄin derecesini belirlemek için bir karÅılaÅtırma unsurudur. KötülüÄün oranıyla iyiliÄin düzeyi ortaya çıkar. Güzelin güzelliÄi çirkinlikle bilinir.
Åeytan, baÅtanbaÅa Åerdir. O, insanı sürekli günaha teÅvik eder. Görevi, nefsi coÅturup kötülüÄe yönlendirmektir. Nefis (özben) her zaman Åeytanı dinler...
Åeytanlar yaratılmasa ne olurdu? O zaman insanın yetenekleri geliÅmezdi. Makamı aynı düzeyde kalırdı. İnsaniyet Åeması yıldızlarla parlamazdı. Manevi savaÅ baÅlamaz, imtihan meydanı açılmaz, cennet sahiplerini beklemezdi. İnsanın varlıÄına bile gerek kalmazdı. Çünkü mekanı sabit varlıklar çoktur.
Åeytan kötüdür, ama nice iyiliklere basamak olmuÅtur. İblis'e her boyun eÄiÅ alçalıÅ, her baÅ kaldırıŠyükseliÅtir. Ondan kaçan, Rabbe koÅmaktadır. (Zafer Dergisi)
Evet, kötü olan Åeytanın yaratılması deÄil, Åeytana aldanmaktır... Bıçakla adam doÄrayan birisi yüzünden bıçaÄın ustası suçlanamayacaÄı gibi, kendimiz için güzel olan varlıkları çirkin durumuna getirip de onları yaratanı suçlayamayız...
ÖrneÄin yaÄmur, ateÅ, elektrik, su hep bizim yararımızadır ancak kullanmasını bilmezsek ya da yanlıŠkullanırsak zararımıza da olabilirler...
Ayrıca bir olaydaki genel kazanç önemlidir; örneÄin bedenimizi kurtarabilmek uÄruna ayaÄımızın ya da parmaÄımızın kesilmesine razı olabiliriz...
Bunun gibi Åeytanın götürdükleri Elçilerin kazandırdıkları yanında bir hiç hükmündedir... Bin hurma çekirdeÄinden 10'u filizlense bile kardayız demektir... DiÄer çekirdeklerin önemi yoktur...
Yine bir okulda sınava katılan 100 kiÅiden 10âunun baÅarılı olduÄunu düÅünürsek, 90 kiÅinin baÅarısız olmasına bakarak âokullar kapatılsınâ diyemeyiz; toplum okumuÅ olan 10 insan kazanmıÅtır...
Nefs ve Ruh
Batılı bazı psikologlar, nefisle ruhu birbirine karıÅtırmak gibi affedilmez bir hataya düÅüyorlar. Pek tabii, bizdeki taklitçiler de aynı hatayı tekrar ediyorlar. Sonuç, nefsin isteklerini, sanki ruhun arzularıymıŠgibi kabul etmek ve psikolojik izahları bu yanlıŠkabule dayandırmak oluyor.
İÅte tavsiyeleri: âHiçbir arzunuzu bastırmayın, içinize atmayın, bir an önce tatmin edinâ Bu fikirler kabul de görüyor. Günahlar, ilmi kisvelere bürünerek meÅrulaÅıyor. Böylece, azgın ihtiraslarına sınır koymayan âbilimsel sapıklarâ ve âaydın zalimlerâ çoÄalıyor. Zayıflar eziliyor, masumlar lekeleniyor, kuzular kurtlara peÅkeÅ çekiliyor.
Halbuki, ruh ayrı, nefis ayrı mahluklardır. İkisi aynı kiÅide bulunmakla birlikte, mizaçları taban tabana zıttır. Birinin zevk aldıÄından, diÄeri tiksinir. Nefis, kötülüklere meftundur. Lugatinde âdoymakâ kelimesine yer yoktur. Hep daha fazlasını ister. Åımarıktır, isyankardır, yüzsüzdür. Aldıkça daha çok kuvvetlenir.
Nihayet öyle bir raddeye gelir ki, insana, âhayatın gayesi zevktirâ hükmünü verdirir. Mesuliyetten kaçar. Kaideler, yasaklar ve kanunlar, onun en sevmediÄi kavramlardır. Dini ve ahlakı da bunun için sevmez. Çünkü bunlar, insana, baÅıboÅ olmadıÄını, hayvan gibi istediÄi yerde otlayamayacaÄını, ibadet için yaratıldıÄını hatırlatır. Ona, Allahâa isyanın nankörlük olduÄunu söyler.
Ruhun da kendine has gıdaları vardır. O, hakiki ilimle olgunlaÅır, ibadetle teneffüs eder ve tefekkürle yücelere erer. Yaratıklardaki harika sanatları görerek Rabbini düÅünmek, muhatap olduÄu nimetler için minnet duyarak Åükretmek, en mühim gayesidir. Bu yolla, geçmiÅin elemlerinden ve geleceÄin endiÅelerinden kurtulur. Teslimiyet ve tevekkülle huzura kavuÅur.
Organlar, yaptıkları iÅe göre kıymet alırlar. Bu sebeple, sadece maddi zevkler için kullanılan kabiliyetler, deÄerlerini kaybederler. Ruh, bu gerçeÄin farkındadır. Aklını ve diÄer manevi cihazlarını midesine ve cinsi isteklerine hizmet ettirenlerin mutlu olmaları kabil midir?
Efendilerin uÅaklara köle olduÄu yerde, saadetten bahsedilebilir mi hiç! Bundan dolayı zevk ve saadet isteyenlere söylenecek söz Åudur:
âHayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza edinizâ (Ömer Sevinçgül)
DüÅünce Pınarı
âSen nefsini hak birÅeyle meÅgul etmezsen nefsin seni batıl bir Åeyle meÅgul ederâ İmam Åafi
âNamaz, eÅyanın esaret isteÄine karÅı hürriyet ilanıdırâ Hüseyin Ece
âNefistir seni yolda koyan, yolda kalır nefse uyanâ Yunus
âBatı'nın hürriyet anlayıÅında Åöyle bir illet var: insanı önce nefsine köle eder, sonra hürriyetini verir!..â Ahmed Selim
âNefsinin tekmesi altında kalana vay!..â Hz.Mevlana
âHiç kimsenin nefsini, sayma kendi nefsine hamal, Attan yere düÅerse kamçın, in de kendin alâ Necip Fazıl Kısakürek
âHevesler doyuncaya kadar caziptirâ Ali Suad
âMutlu olmak istiyorsak, hayatın cisimde deÄil, ruhta olduÄuna inanmalıyızâ Tolstoy
âNefsin ilacı, isteklerine muhalefet etmektirâ Cüneyd-i BaÄdadi
âEn büyük suçlar, zorunlu olanı deÄil, fazla olanı elde etmek için iÅlenirâ Aristoteles
âİlahi, âmüslümanâ der misin nefse uyana?â Yunus
âBütün bilgiler içinde en faydalısı; bize nefsimiz hakkında en doÄru fikirleri veren ve kendi kendimizi idare etmeyi öÄreten bilgidirâ Saint Ambroise
âÅeytan uyuyana ninni söylemezâ Ali Suad
âNefsinden feragat etmeyen, gerçek hürriyete kavuÅamazâ AJ Cronin
âAncak insanların enerjisini, bilgisini ve faziletini çoÄaltan bir hürriyete malik olursak o zaman öÄünebilirizâ Choning
âDünyaya esir olan, azad olmazâ Hariri
âHakiki demokrasinin ideali İslamiyettir. İslamiyet madde ile ruhu; ahlakla ilmi birleÅtiren tek dindir. Avrupalıların aradıÄı din, Muhammed'in (sav) dinidir..â Bernard Shaw
âRuhun da vücut gibi ihtiyaçları vardırâ Rousseau
âKalktıÄını iddia ettiÄimiz kapitülasyonlar ruh dünyamızda yaÅıyorâ Cemil Meriç
âRuhsuz bakana görünmez sonsuz...â Ali Suad
âÅeytan hiç kimseye, Kuran'ın beÅer sözü olduÄunu ispat ederek onu inkar ettirmiÅ deÄildir. Onun bütün yaptıÄı, Kuran'ı hak kitap olarak kabul etmekten âalıkoymaktırâ Bunun için de herkes için deÄiÅik sebepleri kullanırâ Ümit ÅimÅek
Cin Üzerine
Cinler Kuran'da cin kelimesiyle ifade edilen halk arasında peri, hayalet vs. spiritualistlerin yani ruhçuların ise iliÅki kuran ve bedensiz varlık diye adlandırdıkları veya geçmiÅte yaÅayan insanların ruhu zannettikleri varlıklardır. Cinler kendileri isterlerse insanlar tarafından görülür hale gelebilirler. YaÅam süreleri bizim zaman birimimize göre 1000-1500 yıl arasındadır.
Yapıları çok geliÅmiÅ olmakla birlikte düÅünce ve duygu kapasitesi açısından genel olarak insanlardan geridirler. En büyük özellikleri ve eÄlenceleri insanların zayıflıklarından yararlanarak kendi özelliklerini kullanıp insanları kendilerine tabi kılıp istediklerini yaptırmaktadır.
Cinler yapıları ve ömürlerinin uzunluÄu dolayısıyla geçmiÅi bilirler. İstikbale ait bilgileri tahminden öteye gitmez. Çok hızlı hareket edebildikleri için bize göre gelecek zaman olan an onlar için geçmiÅ zaman olabilmektedir (Zaman harekete baÄlıdır).
Perisperi: Yapısı birtakım ıÅınlardan (mikrodalgalardan) oluÅur...
Cinler diledikleri taktirde maddemsi bir görüntü oluÅturabilirler. Bizim zaman ve mekan kayıtlarımızla baÄlı deÄillerdir. Yani çok hızlı Åekilde yer deÄiÅtirir, maddelerin içinden geçebilirler. İstedikleri anda dünyanın veya uzayın herhangi bir yerinde olabilecek kabiliyete sahiptirler...
« Ben insanları ve cinleri sadece bana yönelip kendilerini olgunlaÅtırmaları için yarattım. » 51/56
« Ey cin ve insan topluluÄu, kendi içinizden size ayetlerimi anlatan ve ahiret günüyle karÅılaÅacaÄınızı haber verip sizi uyaran elçiler gelmedi mi? » Enâam, 130
« O da onun ordusu da (cinlerden olan Åeytan ve cinler) sizin onu göremeyeceÄiniz yerden sizi görür. » 7/27
« İnsanlardan bazıları cinlerin bazılarına sıÄınıyorlar. Bunlar onların azgınlıklarını arttırıyorlar. » 72/6
Bu ayetlerden (ayrıca bakınız; 55/15, 15/27, 72/2, 55/33, 72/14-5, 18/50, 6/112, 114/6, 2/275, 72/9) Åu sonuçları çıkartabiliriz;
Cinler göremediÄimiz varlıklardır. Onlar bizi görebilirler. Maddeden geçebilen dumansız ateÅten (bizim alıŠmekanizmamızın dıÅındaki ıÅınlardan) yaratılmıÅtır. Erkek ve diÅileri vardır. ÇoÄalırlar. Bir yerden bir yere çok hızlı gidebilirler. Akıl ve Åuur sahibidirler. Peygamberlerin ilahi mesajlarına muhatap olmuÅlardır. Müslüman olanları ve olmayanları vardır. Åeytan da bir cindir. Cinler insanlara direkt ve dolaylı yollarla kötülük yapmak isterler.
Ruh (Cin) ÇaÄırma
Halk arasında ruh çaÄırma olarak bilinen olay aslında cin çaÄırma olayından baÅka bir Åey deÄildir. Gerek fincan ve benzeri yöntemlerle, gerekse medyumluk vasıtasıyla iliÅki kurulan varlıklar cinlerdir.
Fakat cinler kendilerini baÅka varlıklar olarak tanıtırlar. Kendilerini çeÅitli adlarla adlandırırlar. Bazan doÄru, bazan yanlıŠbilgiler verirler. GeçmiÅten doÄru olarak haber verebilir. Ancak gelecek hakkında sadece tahminde bulunabilirler. Yani geleceÄi bilemezler.
Cinlerin İnsanları Aldatma Yolları
Cinler yapılarının getirdiÄi avantajlardan dolayı çeÅitli yollardan insanlarla baÄlantı kurabilmektedirler. Bunun sonucu onları kendilerine tabi kılar ve kullanırlar. Cinler, insanları iki yoldan kendilerine tabi kılarlar; 1- Kendilerini o kiÅiye bildirerek, 2- Kendilerini o kiÅiye bildirmeden ve farkettirmeden.
Cinler kendisiyle temas kurdukları kiÅilere iki farklı Åekilde muhatap olurlar; a) İslami gayeler görüntüsü altında; b) İslam dıÅı gaye ve yollar Åeklinde...
Cinlerin İnsanlarla İliÅkilerinin OluÅum Tarzı
Cin-insan iliÅkisi genellikle cinlerin insanları zorla kendi emirleri altına alması Åeklinde olur. KiÅi bu duruma ancak inancı ve duygularıyla karÅı koyabilir.
Özellikle sinirli karaktere sahip kadınlar ile doÄum olayının hemen arkasında ve ateÅli hastalıklar sırasında bu baÄ kurulmaktadır. Bu durumun nedeni beynin o anda bedenin çeÅitli yerlerindeki aÅırı faaliyetinden dolayı insanın beyin üzerindeki hakimiyetinin tam olmamasıdır. İÅte insanın beyin üzerinde hakimiyetinin az olduÄu anlarda cin, o kiÅinin beynindeki ilgili merkezde hakimiyet kurmakta, ona istediÄi gibi görünmekte ve bazan ona istediÄini yaptırmakta, düÅünmek istemediÄi halde düÅündürmektedir.
Zorla istediÄini yaptırma iÅini beynin ilgili merkezlerini uyararak ona acı veya korku hissettirerek saÄlamaya çalıÅırlar. Medyumların transa geçirilmesi anında da bu durum aynen oluÅmaktadır. Medyumdan önce kendini serbest bırakması istenmektedir ki bundan amaç kısmen beynin üstündeki kontrolün azalması ve temas edecek cinin hakimiyetinin kolaylaÅtırılmasıdır.
Cinlerin insanları kolaylıkla kandırıp hükmedebilmeleri için özellikle tercih ettikleri yol onların İslam kaynaklarından gelen bilgilerle baÄlantılarını koparmak veya bu bilgilere zıt gelen fikirleri vermektir. Çünkü cinler hakkında en geniÅ bilgi İslam kaynaklarında vardır.
İnsan bilmediÄi tehlikeye karÅı tedbir alamaz. Cinler de iÅte bu yüzden insanların kendilerini bilmelerini istemez.
Cinlerin İslam dıÅı gaye ve yollar görüntüsü altında insanları etkileri altına almaları da iki yolla olur;
A) İslamı istismar edip yozlaÅtırıp deÄiÅtirmek Åeklinde; B) İnsancıl gayelere bürünme Åeklinde...
Cinlerin insanlarla olan bu tür iliÅkilerinde ya kendi varlıklarını hiç bildirmezler ya da varlıklarını baÅka bir yapı ve ad altında bildirirler.
Cin eÄer kendini iliÅki kurduÄu insana bildirmezse o insan kendisinde meydana gelen bazı durumları kendi üstünlüÄünün sonucu zanneder. Bazan içinden bir Åeyin olmasını Åiddetle arzu eder. İsteÄi yerine gelince o bu durumu ne kadar üstün bir insan olduÄu Åeklinde yorumlar.
Geçen zaman süresince yavaÅ yavaÅ içine bir Åeyler doÄmaya baÅlar. Yakın gelecekte olacak bazı küçük olaylar içine doÄar. Önceleri bunları his diye adlandırır. Birisinin iÅi için dua eder. Derhal o iÅin yapılması cinin etkisiyle olur. Ve o da büyük bir insan olduÄuna iyice inanmaya baÅlar. İÅte insan ihlas, samimiyet, yalnız Allah'ın rızasını ve sevgisini istemek yerine dünyevi istek, mevki, popülerlik eÄilimleriyle hareket ederse onların oyuncaÄı olur.
« İnsanlardan ve cinlerden sana sıÄınırız. » Nas Suresi
Cinlerin Yapısına Ek;
Kuran'da cinlerin yapısı anlatılırken kullanılan kelimeler Åunlardır; Min maricin min nar (dumansız, ateÅten); Min nar is semun (çok ince gözeneklere girebilen, onu zehirleyici nitelikteki ateÅ).
Bu tariflerden anlaÅıldıÄına göre cin adı verilen yaratıkların yapısı maddeden geçebilen, dumansız, dalga özelliÄi taÅıyan bir çeÅit ateÅten (yakıcı bir yapıdan) yani bugünkü ifadesiyle mikrokozmik Åuurlu ıÅınlardan meydana gelmiÅtir.
Algılamanın Varolmayla İliÅkisi
Bazı insanlar beÅ duyu organıyla algılayamadıkları varlıkları yok kabul eder, bunlara inanmazlar. Halbuki beÅ duyu organımız hem yetersizdir hem de eksiktir, en önemli duyu organımız olan gözlerden yola çıkarak olaya bakalım;
Gözlerimiz morötesi ve kızılötesi ıÅınları algılayamaz. Dolayısıyla bu alandaki VARLIKLARI GÖREMEZ. Ayrıca gözle algılama olayı varlıkların boyutuyla ve uzaklıÄıyla ilgilidir. ÖrneÄin mikroskop olmadan mikroskobik varlıkları görmek veya teleskop olmadan uzak yıldızları görebilmek mümkün deÄildir. Bir diÄer ifadeyle söylersek, mikroskop icad edilmeden önce mikroplar, teleskop yapılmadan evvel bir kısım yıldızlar gerçekte VAR OLMALARINA raÄmen bizim algımıza göre yoktu.
ÖrneÄin; mikroplar keÅfedilmeden önce birçok insanı ve hayvanı çok küçük hayvancıkların öldürdüÄü bize söylense herhalde inanmayacaktık. Ve buna karÅı âbir insanı ufacık varlıkların öldürmesi nasıl olabilirâ gibi çok MANTIKLI itirazlar öne sürecektik. Onların VAROLMASINI bizim ALGILIYAMIYOR oluÅumuz etkilemez.
Bir diÄer örnek; Åu anda bulunduÄunuz yerde radyo dalgaları vardır. Ama bu dalgaları hiçbir duyu organıyla algılayamazsınız. Ama bu radyo dalgaları siz algılamasanız da vardır. Dolayısıyla göremediÄimiz, dokunamadıÄımız, tadamadıÄımız, duyamadıÄımız ve koklayamadıÄımız varlıklar vardır.
Bu örneklerden Åu sonucu çıkarabiliriz; Åu anda algılayamadıÄımız VARLIKLAR VAR OLABİLİRLER. Yoktur demek aptalca bir cesaret olur. AlgılayamadıÄımız için yoktur demek, akıllı insanların yapacaÄı Åey deÄildir.
Duyu organlarımızın EKSİKLİÄİNE GELİNCE; biliyoruz ki insanın beÅ duyu organı vardır. Bu beÅ duyu organının her birinin algı alanı vardır. Bu duyu organlarından birisi eksik olursa bu organın algı alanındaki VARLIKLAR bize YOK gibi gelecektir. ÖrneÄin; dilimiz olmasaydı hiçbir Åeyi tadamayacaktık. TAD diye bir kavramdan haberimiz olmayacaktı. Veya kulaÄımız olmasaydı sesleri duyamayacak, bize göre SES YOK diyecektik.
Ama ses varolmaya devam edecekti (DoÄuÅtan saÄır olan kimselere sesi kavratmak mümkün deÄildir. Sesi ne gözlerine göstermek, ne dillerine tattırmak mümkün deÄildir. SaÄırlara sesi anlatmak için yapılan tüm çalıÅmalar baÅarısızlıkla sonuçlanmıÅtır).
DoÄuÅtan saÄır olan kimseye sesleri, doÄuÅtan kör olan kimseye renkleri kavratmak, algılamasını saÄlamak mümkün deÄildir. DüÅünün ki tüm insanlar kör ve saÄır olsaydı bizim için ses ve renk kavramı olmayacaktı. O zaman bize ses ve renk anlatılsa SES ve RENK YOKTUR diyecektik. Buna raÄmen sesler ve renkler yine VAR olacaktı.
Åimdi diyelim ki dünyada bütün insanlar doÄuÅtan kör ve saÄır olsun, bir kiÅi dıÅında!.. Bu durumda gören ve duyan o tek kiÅi insanlara renklerden ve seslerden sözedecek, insanlar da ona inanan ve inanmayan olarak ikiye ayrılacaktır.
Açıkçası bir bölümü görmesem de, duymasam da renk ve ses vardır diyecek, diÄer bölümüyse o kiÅiyi yalancılıkla suçlayıp ben algılayamadıÄım Åeye inanmam diyecektir.
İNSANLARLA ELÇİLERİN DURUMU İÅTE BUNUN GİBİDİR.
Hiç kimse evrendeki bütün varlıkların beÅ duyu organının alıŠalanına girdiÄini savunamaz. İnsanların altıncı, yedinci, sekizinci... duyu organı olsa idi baÅka varlıkları da görebilirdi. Åimdi düÅünelim; Elçiler bizim algılayamadıÄımız varlıklardan (cin, melek...) bizi haberdar etmektedirler. Elçilerin ulaÅtırdıÄı bu mesaj karÅısında insanlar, ikiye ayrılırlar: inananlar ve inanmayanlar olarak... (İlginç Sorular, Vural Yayınları)
Destanlarla İlmi AraÅtırmalar İç İçe (Tufan GerçeÄi)
Muhtelif kıtalarda yaÅayan insanlar ve yerli kabileler arasında büyük bir afeti anlatan destan mahiyetinde hikayeler mevcuttur. Bu durum eski GılgamıŠDestanı'nda dahi göze çarpar. Bu ilahi afet unutulamamıÅ, belki bir ibret için nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar intikal etmiÅtir. İnsanlıÄa ibret olması için İlahi Kitaplarda anlatılan bu dehÅetli hadise, birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki bölgelerde yaÅayan yerli kabileler arasında dahi destanlaÅarak mukaddes kitapları desteklemiÅ ve günümüze gelip ulaÅmıÅtır.
1872 Kuyuncik'te yapılan kazılarda Ninova (Asurluların baÅÅehri) Kraliyet Kütüphanesi'nin harabeleri bulundu. Bunlar arasında çivi yazısı ile yazılmıŠve Åark tarihine âGılgamıŠDestanıâ olarak geçiÅ bir Babil Destanı da vardı. Merkezi resim Uruk Kralı, kahraman GılgamıŠidi. Destanda belirtildiÄine göre GılgamıŠbir defasında Åahidi olduÄu büyük tufandan haber veren büyükbabası âUta-NapiÅtimâe gitmek istemiÅti.
Uta-NapiÅtim, bazı alametlerle ikaz edilmiÅ, kendisi ve inananlar için sular çekilinceye kadar içinde barınacaÄı bir gemi inÅa etmiÅtir. O da bir güvercin, bir kırlangıç ve bir karga salmıÅ, karga geri gelmeyince ümmeti ile birlikte gemiyi terk etmiÅtir.
Eski Åarkta, bundan birkaç bin yıl önce gerçekten bir tufan vuku bulduÄu Åüphe götürmez. Asurlularda da, Babillilerdekine çok benzeyen bir tufan destanı mevcuttur. Kahraman GılgamıŠyerine burada İzdubar, atası Uta-NapiÅtim yerine de Hasis-Adra veya Xisuthros vardır. Babil-Hilla ile BaÄdat arasındaki yolun ortasında bugünkü Abu-Habba tepesindeki eski Åuruppak Åehrinin yokolması Åeklinde zuhur etmiÅtir... Babil metinlerinden anlaÅıldıÄına göre geminin kalıntıları, Ararat daÄının güney tarafındadır. AraÅtırmacılar tarafından zikredilen yerde geminin karaya çıkıŠyerine iÅaret edebilecek olan üç kalas parçası bulunmuÅtur.
Dünya üzerinde birçok memlekette herÅeyi mahveden bir tufandan bahseden destanlar yaygın vaziyettedir. Asya'da 13, Avrupa'da 4, Afrika'da 5, Avustralya ve Güney Denizi adalarında 9, (Kuzey, Güney ve Orta) Amerika'da 37 adet tufan destanı vardır.
Aztekler'in bildirdiÄine göre Tufan'ın müddeti 5 gün ile 52 yıl arasındadır. Sebeb olarak muazzam miktardaki yaÄıÅlar dıÅında kar fırtınaları da gösterilmektedir. Ayrıca buzul erimesi (Edda), yaÄmurlu fırtına, zelzele, girdablı tayfun fırtınası ve deniz baskınları da bu arada zikredilebilir. Çinliler sebeb olarak kötü ruh Kung-kung'un gazabı esnasında gökyüzünü taÅıyan direklerden birini, bir kafa darbesiyle devirmesini gösterirler. Böylece gökkubbe dünyanın üzerine çökmüÅ ve muazzam yaÄmurlar her yeri sular altında bırakmıÅtır. Ayrıca Güney Amerika'daki Tiahuanaco bölgesinde de bir tufandan bahsedilmektedir.
Sümerler, büyük tufan realitesinde en ufak bir Åübheye dahi yer vermeden krallarının listesinde Mezopotamya hakimlerini, tufandan önceki ve sonraki krallar diye ikiye ayırmaktadırlar. Bunların vakayı-namelerinde (kroniklerinde) daima: âVe sonra büyük tufan oldu ve tufandan sonra gökten tekrar krallar indiâ diye geçer.
1922'den 1929'a kadar İngiliz arkeolog Wooley tarafından yapılan Ur'daki kazılarda, ancak muazzam bir afatın geride bırakabileceÄi muhakkak olan 2,5 metre kalınlıkta bir kil tabakasına rastlandı. Bunun birikebilmesi için, muazzam yükseklikte bir suyun bu bölgede uzun zaman bulunması gerekli idi. Bunun manası; âIrak çöllerinden Elaam tepelerine, eski Babil'den İran körfezine kadar bütün memleketin su altında kalmasıâ demekti.
Hatta denizden çok uzakta olan Amerika'nın güneybatısında yaÅayan Hopi Kızılderililerinin bile, ülkelerini kaplayan, daÄların tepelerine kadar yükselen ve yeryüzünde neredeyse bütün hayatı silip süpüren muazzam bir tufana ait destanları vardır.
İlim çevrelerince Tufan gerçeÄini dile getiren apayrı iki araÅtırma dikkatleri kendine çekmektedir. Bunların birisi, 11600 sene önce yaÅamıŠküçük bir deniz mahlukunun kabuklarının jeologlarca incelenmesi; ikincisi ise 8000 yıl kadar önce bir adamın elinden çıkan yazıların arkeologlar tarafından okunup anlaÅılmasıdır. Yukarıda da sözünü ettiÄimiz gibi Asurluların baÅÅehri Ninova harabelerinde 1850 yılında amatör bir ingiliz arkeoloÄu olan Sir Henry Layard bozulmamıŠbinlerce kil tableti bulmaya muvaffak oldu.
Tabletler Londra'daki British Museum'a gönderildi. Hayatlarını bu iÅe adayan ilim adamları, günümüze kadar gelebilen bu garip kama Åeklinde kile basılmıŠçivi yazılarının Åifrelerini çözmeye baÅladı. Bunlardan George Smith, bir gece, tam o gün temizlenmiÅ olan bir tablet parçasını eline aldı ve gittikçe artan bir ÅaÅkınlık içinde Asuri dilinde su baskınının bir haberini okumaya baÅladı. Smith'in okuduÄu parça âGılgamıŠDestanıânda anlatılan tufanın Babilce tercümesi idi. O, Uta-NapiÅtim adında bir kiÅiden söz ediyor ve onun bir gemi yaptıÄını ve cihanÅümul tufandan kurtulanlardan olduÄunu anlatıyordu. Nuh'un (as) kıssası ile bunun benzerliÄi hayret vericiydi ve bunun tesadüf olmasına pek ihtimal yoktu...
1877âde Pennsylvania Üniversitesi (ABD) Mezapotamyaâda yapılacak bir kazı için para ayırmaya karar verdi. Sümerlilerin eski Nippur Åehrindeki kazıdan 50.000 tablet çıkarıldı ki, bunlar halen incelenmektedir. Bunların arasında 3700 yıllık bir tablet parçasında GılgamıŠDestanıânda kaydedilmiÅ olan Tufanâın baÅka bir haberine rastlandı.
Daha sonra 1922âde bir İngiliz arkeoloÄu Sir Leonard Wooley, BaÄdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında kazılara baÅladı. Burada bulunan muhteÅem bir tapınaÄın kırık kulesi, bir zamanlar Sümerlilerin baÅlıca Åehirlerinden olan Urâun yerini iÅaret ediyordu. Wooleyâin adamları kumda derine gittikçe büyük bir keÅif yaparak, Urâun krallar mezarlıÄını meydana çıkardılar. Sümer kralları ve asillerinin gömülmüÅ olduÄu bu mezarlıkta birçok sanat eserlerine rastlandı. MiÄferler, kılıçlar, müzik aletleri, o zamanın modasına göre ÅekillenmiÅ altından, gümüÅten ve kıymetli taÅlardan yapılmıŠdaha baÅka sanat eserleri... Hatta bunlardan baÅka kil tabletlere hayret verici bir ustalık ve maharetle ve yüksek bir teknikle pres edilmiÅ tarihi kayıtlar...
Wooley, henüz kazısına baÅlamadan evvel ilim alemince Sümer krallarının isim listesi ve kısa tarihleri bilinmekteydi. AraÅtırmacı, Urâda kral listelerindeki aynı adları taÅıyan yazılar bulmuÅ ve hatta bunların arasında Urâun ilk krallık ailesini kuranın dahi adına rastlamıÅtı. Kralların listesine göre ilk hanedanlık, tufandan sonra baÅlamıÅtı. Wooley, mezarlıÄın ilk Ur hanedanlıÄından önce baÅladıÄı neticesine vardı ve aynı zamanda yüksek derecede geliÅmiÅ bir medeniyetin ilk hanedandan önce mevcut olduÄuna inanıyordu.
Bunların iyice incelenmesinden sonra Wooley daha derinlere ve mezarların altına doÄru kazıyı ilerletmeye karar verdi. İÅçiler çamur olmuÅ tuÄlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri kırmaya baÅladılar. Ama Wooley'in ifadesiyle; âSonra birdenbire herÅey durdu. Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiÄi temiz çamurâ
Kazıya devam edildi; iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek daha derinlere dalındı ve sonra birdenbire iÅçiler son taÅ devri kültüründeki insanlar tarafından yapılmıŠzımpara taÅından aletler ve çanak, çömlek parçalarına rastgeldiler.
Wooley bizzat çukura indi, kilden duvarları inceledi, bazı notlar aldı ve ekibinden iki kiÅi çaÄırarak onlara bunu açıklayıp açıklayamayacaklarını sordu. Onlar söyleyecek birÅey bulamadılar. Hanımına da aynı soruyu sordu, o birdenbire yerinde döndü ve âtabii bu tufandırâ dedi. Ve Wooley de bunu âdoÄru cevapâ olarak kabul etti.
Mikroskopik analiz, temiz kilden kalın bir tabakanın, eski Sümer medeniyetini yok edecek kadar geniÅ ölçüde bir tufan tarafından meydana getirildiÄini ortaya koyuyordu. Burada büyük su baskınının, tarih kitaplarındaki anane ile tıpatıp uygun ve tartıÅılamayacak kadar gerçek jeolojik delili ortaya çıkıyordu. İlim adamlarına göre İlahi Kitapâta (Kuran) yazılı olan Tufan artık tamamiyle gün ıÅıÄına çıkıyordu. GılgamıŠDestanı ile Nuh'un (as) kıssası Mezopotamya Çölü'nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleÅmiÅ oluyordu.
Öbür taraftan 1960âların sonu ve 1970'lerin baÅında iki Amerikalı, Meksika Körfezi'nin dibinden ince uzun silindir Åeklinde kaplarla tortuları yukarı çektiler. Bunların içinde mini mini bir hücreli foraminifer adı verilen planktonik organizmalar vardı. Satıhta yaÅarken bu organizmalar kabukları içinde suyun sıcaklık ve tuzluluÄunun kimyevi âkayıtlarınıâ tutmuÅlardı.
Üreme zamanında kabuklar çıkarılıyor ve denizin dibine düÅüyorlardı. Bu durum, zemindeki tortuyu meydana getiriyordu. Bir kesiti 100 milyon yıldan fazla eskiye giden iklimlerin kaydını tutuyordu. Her inçlik bir tortu silindiri yeryüzü geçmiÅinin 1000 yıl kadarını sergiliyebiliyordu .
Bu çökeltiler, Miami Üniversitesiânden Cesare Emiliani ile Rohde Island Üniversitesiânden James Kennett ve Cambridge Üniversitesiânden Nicholas Chackeltonâdan kurulu iki ayrı ekip tarafından incelendi. Her iki ekip, tuzlulukta dramatik bir deÄiÅim tesbit ettiler. Bu da Meksika Körfezi'ne muazzam bir tatlı su baskını olduÄunu isbatlıyordu. Radyoaktif metodu kullanarak jeokimyacı Jerry Sipp bu su baskınının aÅaÄı yukarı 11600 sene önce olduÄunu tesbit etti.
Emiliani, tartıÅmaya dahi yer vermeden, muazzam miktardaki suların Meksika Körfeziâne akmıŠolduÄunu ifade ediyor. âBiz bunu biliyoruzâ diyor. Çünkü foraminifer kabuklarının oksijen izotop nisbetleri Meksika Körfezi'nin suyunun tuzluluÄunda geçici bir azalmanın meydana geldiÄini göstermektedir. Bu açıkça belirtmektedir ki, 12000 ile 11600 yılları su baskınının, yani tufanın esas dönemine rastlamaktadır. Böylece hiç Åüphe ve tereddüde mahal bırakmadan tufan hakikati ilim alemince de tesbit edilmiÅtir.
Emillianiânin bu tesbitleri jeolog Kennett ve Chackelton tarafından kuvvetlendirilmektedir. Çünkü onlar da Missisipi nehri ve kolları vasıtasıyla Meksika Körfezi'ne muazzam suların aktıÄı neticesine varmıÅlardır. Bu suyun maksimum akıŠzamanında, satıhtaki tuzluluk katâi olarak takriben %10 azalmıÅtır.
Kadim Kitapâta (Kuran) Tufanâın tarihi hakkında bir malumat verilmemiÅtir. O, yalnız Tufanâın vuku bulduÄunu anlatır. Åimdi çoktan ölmüÅ o ufak mahlukların kabukları, insanoÄlunun piÅirilmiÅ kil parçacıkları üzerinde bıraktıÄı o eski kayıtlar ve ilmi araÅtırmalar, bir vakitler dünyanın gerçekten cihanÅümul bir Tufanâa uÄradıÄını katâi olarak isbatlamıŠbulunmaktadır. (DüÅünce Hevenkleri, Zafer Ayvaz, T.Ö.V. Yayınları)
Sorulara Cevaplar Mı, Cevaplara Sorular Mı?
Åöyle bir hayatımıza baksak birçok telkin örneÄini kolaylıkla buluruz. Zihnimizde sorulardan çok hazır cevaplar vardır. "Kalbi temizlik"ten "pozitivizm"e, "çaÄdaÅlık"tan "istediÄim gibi yaÅarım"a kadar bir yıÄın cevabın sorusu asla sorulmamıÅtır. Söz gelimi, Rabbinin emrine zıt bir hayatı "çaÄdaÅlık" sloganıyla yücelten, "çaÄdaÅ olmak lazım" diyen insanlara sorun; "ÇaÄdaÅ olmak nedir?" AlacaÄınız cevap çoÄunlukla Åu olacaktır; "Åeyy, çaÄdaÅlık Åeydir" Aynı Åekilde, "hayatımı istediÄim gibi yaÅarım" diyenlere sorun; "Hayat nedir?" Cevap, çoÄu kez "hayat hayattır", "hayat yaÅamaktır" gibi mantıksız totolojilerin bir milimetre ötesine geçmeyecektir...
"Kalbim temiz" hazır cevabına, iki küçük soru; "Kalbi temiz olmak nedir? Birini hem çok sevip, hem de istediklerinin tersini yapmak mı?"
"Benim hayatım bu, istediÄim gibi yaÅarım!" sözünün, çok basit bir-iki soru ne kadar kof ve sÄ±Ä olduÄunu gösterir; "Senin olan bu hayatı nasıl edindin? Sokaktan mı buldun? Asıl sahibi gerçekten sen isen, neden ölümle son bulmasına engel olamıyorsun?"
Åu kainatta herÅey herÅeyle baÄlıdır. Tek bir çiçeÄin varlıÄı için suya, buluta, topraÄa, güneÅe, samanyoluna.. kısacası tüm kainata ihtiyaç vardır. O yüzden, bir tek çiçeÄi var edebilmek için, tüm kainata sözü geçen sonsuz bir kudret, sonsuz bir ilim, sonsuz bir irade gerektirir. Fakat materyalist bilim adamları bu baÄlantıyı baÅtan keserler. Bizi "normal Åartlar altında" ve "diÄer Åartları sabit sayarak" düÅündürürler. Ve hep birÅeyleri "baz" alırlar. Oysa baz alınacak sabit ve ezeli hiçbir madde yoktur... Ve bilim anlayıÅına onların hakim olduÄu bir çaÄda, kainata bakıp Allah'ı tanımanın ilk Åartı, onların hazır cevabını sorgulamaktır. Sözgelimi, "DiÄer Åartları sabit sayalım" mı diyorlar. İÅte bu cevaba bir soru; "Sabit olmayan Åartları sabit sayarak, daha baÅtan asılsız bir varsayıma dayanarak mı gerçeÄe ulaÅacaksınız?"
Örnekler böylece uzayıp gider. Yüzlerce, binlerce hazır cevap, bizi her yanımızdan kuÅatır. Hepsi bir olur, aklımızı doÄruya giden yolda kör, topal, saÄır ve dilsiz bırakır. Ama hele bir cevaplara soru soralım, bizi doÄrudan alıkoyan o karton kuleler, bir örümcek yuvasından bile kolaylıkla daÄılır gider. Yeter ki, hazırlanan tuzaÄın farkına varalım. Yeter ki, kulaÄımıza üflenmiÅ hazır cevaplara sorularla yaklaÅalım... (Zafer Dergisi)
Bu çalıÅmanın açıkça kanıtladıÄı üzere her sorunun bir cevabı vardır, sorularınızın yanıtını bulabilmek için araÅtırınız ve "okuyunuz";
-Kuran-ı Kerim, Alemlerin Rabbi olan Allahu Teala
-âGerçeÄe DoÄruâ Ciltleri, Zafer Dergisi (Bütün Sayılar), Zafer Yayınları
-Turan Dursun ve Din (Din Bu 1, 2 ve 3âe Cevap), Bahaettin SaÄlam-İsmail Acarkan, Kavram Yayınları
-Ateizm ve EleÅtirisi, Aydın TopaloÄlu, Diyanet İÅleri BaÅkanlıÄı Yayınları
-İlahi Hikmetâde Kadın, Hüseyin Hatemi, İÅaret Yayınları
-İnancın Gölgesinde 1-2, M.Fethullah Gülen, Nil Yayınları
-KulluÄum SultanlıÄımdır, Ömer Sevinçgül, Zafer Yayınları
-Kuranâda Edebi Veche, Safvet Senih, Nil Yayınları
-GençliÄin İmanını Sorularla Çaldılar, Emine ÅenlikoÄlu, Mektup Yayınları
-Ateizmâden İnanca, Emin Arık, Marifet Yayınları
-Reenkarnasyon, Arif Arslan, Adese Yayınları
-Ölüm Yokluk Mudur?, HekimoÄlu İsmail, TimaÅ Yayınları
-Merak Ettiklerimiz 1-4, Cihan Yayınları
-İlginç Sorular, İsmail Acarkan, Vural Yayınları
-Kitabı Mukaddes Kuran ve Bilim, Maurice Bucaille, T.Ö.V. Yayınları
-Åüpheler Üzerine, Safvet Senih, T.Ö.V. Yayınları
-Kuran ve Hz.Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, Abdülaziz Hatip, Nesil Basım Yayın
-Gerçek Din Bu 1-2, Süleyman AteÅ, Yeni Ufuklar NeÅriyat
-Özellikle Evrimle İlgili Yapıtlar, Vural Yayınları
-İnternetâteki ÇeÅitli Bilgi Kaynakları
GerçeÄi arayanlar için... (sürçü lisan etmiÅsek affola)
GiriÅ ve SunuÅ
En içten sevgi ve esenlik dileklerimle,
İnsan çevresinden baÄımsız bir varlık deÄildir; o, algılayabildiÄi bütün nesnelerin içyüzünü öÄrenmek ister, bu durum onun sürekli bir geliÅim içerisinde olmasını saÄlar, ayrıca bu, insanın kendi varlıÄının anlamını kavramasına yol açan çok önemli bir etkendir... Evet, insan kendi varlıÄının farkında olduÄu gibi, aynı zamanda kendi kendini varetmediÄinin de farkındadır... Çevresindeki güzelliklerin, büyüleyici dengelerin, parıltılı yıldızların etkisinden kurtulabilmesi olanaksızdır...
Bu noktada daha bebeklik çaÄından kendini hissettiren ânedensellikâ duygusunu kullanarak baÅta kendi varlıÄı olmak üzere genel olarak bütün varlıÄın anlamını kavramaya çalıÅacaktır, bu sorunu çözemezse huzursuz olacaktır... İÅte, bu çalıÅma da, insanoÄluna bu çabasında yardımcı olabilmek, en azından bu konuya ilgi çekerek etkili adımların atılmasını saÄlayabilmek amacıyla yazılmıÅtır...
Açık bir gerçektir ki, evrende hiçbir varlık boÅ yere yaratılmıŠdeÄildir, her birinin deÄiÅik görevleri vardır... Yine hiçbir varlık kendisi için var deÄildir; örneÄin bir kedi, kedi olsun diye deÄil, doÄanın dengesindeki görevini yerine getirmek gibi çok deÄiÅik hikmetler nedeniyle vardır... Benzer biçimde insan da boÅuna yaratılmıŠdeÄildir, onun da yaratılıŠhikmetleri vardır; insan kendisi için deÄil, Allahâa kulluk etmek (O'nun verdiklerini O'nun yolunda kullanmak ve yücelmek, en azından O'na karÅı kullanmamak; yani Åükür) için yaratılmıÅtır ve bu konumunun bilincinde olarak davranıÅlarını yönlendirmesi gerekmektedir...
Yalnızca yiyip-içip uyuyan, çiftleÅen, düÅünmeyen, düÅünmekten kaçan bir insanı, hayvanlardan daha üstün/farklı yapan nedir? Hatta böyle bir insan görevini yapmadıÄı için kendini çok daha aÅaÄı durumlara düÅürebilmektedir... Evet, insanın yaÅamak için yemek, yemek için yaÅamaktan öte, uçsuz bucaksız istekleri ve sonsuzluk arzusu vardır... Bütün bunların bir çözüme kavuÅturulması gerekmektedir; bunun yolu da ona istediÄinin, aradıÄının verilmesidir, kuÅkusuz burada dinlerin etkisi inkar edilemez, insan inanmak durumunda olduÄundan kendi benliÄinden kaçamaz (aslında inançsızlık da bir inanç ve dinsizlik de bir dindir)... Onun hayatından daha anlamlı bir amacı yoksa hayatının da bir anlamı yoktur, çünkü evrendeki tek canlı kendisi deÄildir... Bu durumda nedir insanı farklı kılacak olan?..
Evet, gerçek sorun ânedenâ (niçin) varolduÄumuzdur; bu konu nasıl varolduÄumuzdan çok daha önemlidir, çünkü varlık nedenimiz bilinmeden nasıl varolduÄumuzun hiçbir önemi yoktur... Bir gözün bile boÅuna kırpılmadıÄı Åu evrende, evrenin gözbebeÄi olan insanın boÅuna yaratıldıÄı düÅünülemez... İnsan, bilincinin gereÄini yerine getirmek için vardır; bakmak, görmek ve Åükretmek, kısacası kendine verilenleri yerli yerince kullanmak... Peki bunu nasıl yapacaktır?..
Tarihi geçmiÅ insanlıÄın dinsiz yapamadıÄını göstermiÅtir; Åöyle ya da böyle her toplum belli bir dine sahip olmuÅtur... Peki din nedir? Neden vardır? Vahiy-Elçi-Kitap kavramlarının anlamı nedir? Varlıkları gerekli midir? Dine getirilen eleÅtiriler ve bunların içeriÄi nedir? DindıÅı yaklaÅımlar bir deÄer taÅır mı?..
İÅte bu çalıÅmanın amacı, bu tür sorulara bir yanıt verebilmektir... Evet, bu çalıÅma arayıŠiçindeki herkese yol göstermek ve kendi alanında bir baÅvuru kaynaÄı oluÅturmak amacıyla yazılmıÅtır... Yararlı olacaÄı, en azından bu konuya ilgi çekebileceÄi ümidiyle, son olarak Åunu da belirtmeliyim ki; her yanlıŠbenim, her doÄru İslamâındır... âHatasız kul olmazâ derler, eÄer gözden kaçmıŠbir yanlıÅım olmuÅsa hoÅ görülmesini diliyorum...
Birey / İnsan
YaratılmıŠbir üstün varlık, küçük evren ya da evrenin özeti! DüÅünen, konuÅan, araÅtıran, inanan, sonsuzluÄu arayan, özünde kötülüÄe karÅı olan... En çok düÅündüÄü konular; âNereden geldim, nereye gidiyorum ve neden varım? YaÅamın anlamı ne? YaÅamın kendisi nedir? Bu düzen nasıl oluÅtu? Niçin var? Kim yaptı?..â
Evet, insan hep bu sorularına bir yanıt aradı, gerçek yanıtı ise dinlerin dıÅında bulamadı... Felsefe insana yetmiyor, yanıt veremiyor... Din de gerçek din deÄilse insana uzak... (evet din; karÅıtını da içerebilecek denli kapsamı geniÅ bir kavram)
İnsan yalnız bir et ve kemik yıÄını deÄil, onun özü çok daha sınırsız, sonsuzluÄun ve mutluluÄun peÅinde... Duygular kaynaÄı... Peki bu sonsuzluk özlemi, bu duygular, bu yapı nereden geliyor? Bu et ve kemiÄe bu sonsuzluÄu sıÄdıran kim? DoÄa mı? İnsanın kendisi mi? Yoksa bambaÅka bir varlık mı?..
Yeri gelmiÅken; insanın da bir parçası olduÄu doÄa (tabiat) nedir? DoÄa, diÄer adıyla evren, bildiÄimiz 4 boyutlu (en, boy, derinlik, zaman) ortamın bütünü; daÄlar, taÅlar, aÄaçlar, denizler, karalar, hayvanlar, gezegenler, bitkiler, yıldızlar... DoÄanın ve maddenin yapıtaÅını ise atomlar oluÅturuyor... Peki, atom nedir?
Maddenin YapıtaÅı
Atom, maddenin (elementlerin) bütün özelliklerini yansıtabilen en küçük birimi, yapıtaÅıdır... Temel olarak, proton ve nötronların (artı yüklü ve yüksüz parçacıkların) oluÅturduÄu bir çekirdek ve bunun etrafında dönen elektronların (eksi yüklü parçacıkların) oluÅturduÄu bir bütündür... Elementlerin türüne göre sayısı deÄiÅen bu parçacıkların her biri gerek kendi çevrelerinde, gerekse çekirdek içinde ve dıÅında çok hızlı bir biçimde dönerek dairesel bir hareket sergilerler... Bu yapı aynı anda sayısız iÅi baÅarabilmektedir, çok büyük bir güç kaynaÄıdır, evrenin küçültülmüÅ bir modelidir...
Evet, atom çok yönlü bir varlıktır, nereye giderse gitsin oraya uyum saÄlayabilir; kan olur akar, mide olur sindirim yapar, beyin olur düÅünür, toprak olur savrulur, göz olur görür, kulak olur iÅitir, dil olur tadar... Nereye giderse gitsin hepsinde de görevini kusursuz olarak yerine getirir, düzenin bozulmasına da neden olmaz...
Oysa atom bilgiden yoksundur, varlıkları tanımaz... Nereye, niçin ve nasıl gittiÄini bilemez... Peki onun bu durumu kendisiyle açıklanabilir mi? Bütün bunları kendi gücüyle mi yapıyor? KuÅkusuz hayır; tersini düÅünebilmek akıl ve vicdan sahibi insanlar için olanaksızdır...
Evet, bir Yaratıcı kabul edilmezse atomun bu özellikleri neyle açıklanabilir? Yoksa kör, bilinçsiz, güçsüz rastlantılarla mı? Bakıp da görmesini bilen her insan için en küçük bir varlıktan en büyük bir varlıÄa kadar herÅey yaratıcısına tanıklık etmektedir...
DüÅünelim; varlıkların en küçük parçası olan atomlar nasıl bir araya gelerek bunca iÅi baÅarabiliyorlar? Bunu yapan kendileri mi, yoksa onları kurulu bir düzene baÄımlı kılan birisi mi var? Evet, Åu düzeni atomlara veya rastlantıya baÄlayabilmek için onların sonsuz bir bilgi, güç, irade, zeka ve bilinç taÅıdıklarını kabul etmemiz gerekir ki, bu da hiç kuÅkusuz saçmalık olur...
Çok sanatlı ve düzgün yerle_miÅ tuÄlalardan oluÅmuÅ bir yapı düÅünelim; açıktır ki ne bu yapı kendiliÄinden oluÅmuÅtur, ne de bu tuÄlalar kendi baÅlarına bir araya gelmiÅlerdir, onları düzenli bir biçimde yerleÅtirip bu binayı oluÅturan bir usta vardır... Evet, madde binasının tuÄlaları da atomlardır ve atomlar kendiliklerinden maddeyi oluÅturmuÅ deÄillerdir... Maddeyi oluÅturmadıkları gibi, kendi kendilerini de oluÅturmuÅ deÄillerdir; onlar belirli kanunlara baÄlı olarak görevlerini yerine getiren elemanlardır...
Bilim çevrelerinde âçekim yasası, ısı yasası, üreme yasasıâ gibi sayısız yasa dilden dile dolaÅır; ortada yasa varsa -ki var, hem de pek çok- bir de âyasa koyucuâ olması gerekmektedir, iÅte o yasa koyucu da yüceler yücesi olan Allahâtır... Ve Oânun atoma verdiÄi eÅsiz bir özellik, rastlantı görüÅünü kökünden altüst ederek âAllah vardırâ diye haykırmaktadır; Åöyle ki, atom çekirdeÄinde bulunan protonlar aynı yükü (+) taÅırlar, bu nedenle âaynı kutuplar birbirini iter, farklı kutuplar birbirini çekerâ ilkesine göre protonların birbirini itmesi gerekmektedir... Oysa bunun tam tersine protonlar sıkı sıkıya birbirine baÄlıdır; dolayısı ile atoma bu özelliÄi veren birisi vardır, eÄer bu durum rastlantıya baÄlanırsa hiçbir biçimde açıklanamaz...
Yukarıdaki örneÄe dönersek; tuÄlaları bir arada tutan onların aralarına konan harçtır ve bu harç da kendiliÄinden oluÅmuÅ deÄildir... Atomu ve bileÅenlerini ayakta tutan ise çekim kuvveti, zayıf kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve nükleer kuvvet adı verilen dört temel kuvvettir... Bu dört temel kuvvette de o Yüce Sanatkarâın, o eÅsiz sanatı açıkça kendini göstermektedir;
Bu kuvvetlerin en zayıfı çekim kuvveti, en güçlüsü ise nükleer kuvvettir; buna karÅın çekim kuvvetinin etki alanı diÄerlerinden çok daha geniÅtir ve varlıkları bir arada tutan da onun bu özelliÄidir... Atomun çekirdeÄini oluÅturan parçacıkların bir arada tutunmasını saÄlayan ise nükleer kuvvettir ve bu kuvvetin etki alanı çekirdekle sınırlandırılmıÅtır, çekirdeÄin dıÅ1na taÅamaz; elektromanyetik kuvvetten daha güçlü olduÄu için aynı yükü taÅıyan protonların birbirlerini itip de ayrılmalarını önleyerek çekirdeÄi bir bütün olarak korur...
Her kuvvet kendisine verilen görevi yerine getirdikten sonra belli bir sınırda durmaktadır; bunlardan birinin yokluÄu veya dengesizliÄi kainatın yapısını bütünüyle altüst ederdi, açıkçası kainat olamazdı... Varlıkların bir arada bulunabilmesi için elektromanyetik kuvvet, aynı elektromanyetik kuvveti taÅıyan protonların birbirini itmemesi için nükleer kuvvet görevlendirilmiÅtir; ancak elektromanyetik kuvvetten çok daha güçlü olan nükleer kuvvetin etki alanı çekirdeÄin dıÅına taÅırılmamıÅtır...
Öte yandan çekim kuvvetinden çok daha güçlü olan elektromanyetik kuvvet artı ve eksi kutuplar halinde dengelenerek vazifesinin dıÅına taÅması önlenmiÅ ve atom bileÅenlerinin de bir arada tutunması saÄlanmıÅtır... GörüleceÄi üzere evrenin yapıtaÅını oluÅturan bu en küçük varlıklarda bile rastlantıya rastlayabilme olanaÄımız yoktur; bu ÅaÅmaz ve son derece hassas yapıyı atomun kendisine veya bileÅenlerine verebilmek olanaksızdır...
Evet, bir masayı ayakta tutan çiviler kendiliklerinden çakılmıŠolamayacakları gibi, bir binayı ayakta tutan tuÄlalar ve onların aralarına konulan harç da kendiliÄinden yerleÅmiÅ olamaz... Åu ince sanatı, bu eÅsiz dengeyi yetkin bir Sanatkar olmadan düÅünebilmek ne mümkün? Böyle bir Sanatkarâın karÅısında, nasıl saygıyla eÄilinmez?..
Öte yandan protonların varlıÄından dolayı artı nitelik taÅıyan çekirdek, eksi yüklü elektronları çekim alanında tutar ancak elektronların belli yörüngelerde çok hızlı bir biçimde dönmeleri yapıÅık olmalarını engeller; eÄer böyle olmasaydı dünya ancak çok küçük bir ada kadar olabilirdi, gerçekten de atomun büyük bir bölümü boÅluktan oluÅmaktadır... Dahası, çok hızlı bir biçimde dönen elektronların ıÅık yayımlayarak bozunması ve yine çekirdeÄin üzerine düÅmeleri gerektiÄi halde hiç de böyle olmamaktadır; evet burada da elektronlara genel kurallardan farklı bir özellik verilerek dengesizlik önlenmiÅ ve eÅsiz bir ölçü konulmuÅtur...
Allahâın en küçük birimlere varıncaya dek koyduÄu bu ÅaÅmaz ölçüdür ki, bizleri ve evreni ayakta tutmaktadır... Evet, her varlıkta gözlenebilen bu ince ölçü, denge ve sanat o yüce Sanatkarâa tanıklık eder, elbette bakıp da görmesini bilene; yoksa görmek istemeyenlerden daha kör kim olabilir?..
Atomun baÅlangıcına deÄinmek gerekirse; atomdaki hareket kendiliÄinden baÅlamıŠolamaz, demek ki atom kendi dıÅındaki ve kendinden önceki bir varlıÄa baÄımlıdır, öyleyse atom ezeli olmayıp yaratılmıÅtır... KuÅkusuz yazıyı yazan yazı, masayı yapan masa olamaz; yine bir yazı yazarsız, bir kitap katipsiz, bir resim ressamsız, bir bina ustasız olamaz; atom da bir yaratıktır ve hiç kuÅkusuz her yaratıÄın bir de Yaratıcısı vardır...
Eski düÅünürlerin bir bölümü varlıÄı atomlara baÄlamıŠve onları tanrılaÅtırmıÅlardır; bu yanlıŠgörüÅü günümüzde de -bilerek veya bilmeyerek- savunanlar olmakla birlikte bu davranıŠve anlayıŠatomun ne denli özellikler taÅıdıÄını açıkça göstermektedir...
Gerçek olan ise atoma bu özellikleri veren bir Yaratıcının bulunduÄudur... Evet, düzgün iÅleyen bir saatin özelliklerini saatin kendisine baÄlamak yanlıŠolduÄu gibi, atomun özellikleri de atoma baÄlanamaz; hiç kuÅkusuz her saati yapan bir saatçi vardır...
Bütün varlıklarda birlik ile çokluk içiçedir; örneÄin atom ve onun bileÅenleri gibi... Evet, evrende bir bütün, bir de parça kavramı vardır; parça olmadan bütün, bütün olmadan parça olmaz, dolayısı ile bu ikisini de bir yaratan vardır; manzara resmini çizenle o resimdeki aÄacı çizen aynı kiÅi deÄil midir? Atom, bütünü oluÅturan parçalardan birisidir; bütünü yaratan da, parçayı yaratan da Allahâtır ve hiç kuÅkusuz ki, ya atomlar birer mühendistir ya da onları yapan bir mühendis vardır!..
âÖÄrendiÄimiz her yeni Åey, bizi yeni baÅtan cehalete gömmektedirâ diyor Feynmann; ne kadar doÄru!.. Åu apaçık bir gerçektir ki, bilim adına Allahâı inkar edebilmek mümkün deÄildir, tersine bilime dayanarak Allahâın varlıÄını kanıtlamak her zaman için olasıdır...âDoÄadaki herhangi bir sistemin modelinin yapılması ve iÅletilmesi ne kadar zeka gerektiriyorsa, bu sistemin aslını yapmak ve iÅletmek için ondan daha fazla zekaya ihtiyaç vardırâ derler; sizce doÄa zeki midir?..
Madde Ezeli midir?
KuÅkusuz yaratılmıŠbütün varlıklar gibi maddenin de bir baÅlangıcı vardır; bu gerçeÄi bize hem maddenin temel bileÅenlerinin özellikleri, hem de yapılan araÅtırmalar açıkça bildirmektedir... Evrenin yaÅının belirlenmesi ve yokluÄa doÄru gitmesi, bir baÅlangıç noktasının bulunduÄunu açıkça göstermektedir...
BilindiÄi üzere maddenin belirli özellikleri, nitelikleri vardır; bunlar yok olabilmektedirler; renk, koku, tat, boyut, durum gibi... Dolayısı ile madde de yok olabilir... Benzer biçimde maddeye dönüÅebilen enerji de yok olabilir... Açıkçası; deÄiÅim içindeki ve yok olabilen varlıklar ezeli (baÅlangıçsız) olamazlar...
Konuyu biraz daha açalım; deÄiÅen bir varlıktaki deÄiÅimin gerçekleÅebilmesi için bir dıŠetki gerekir, bunun sonucunda da bir tepki oluÅur, bu duruma âolayâ adı verilir... Maddenin deÄiÅimi de bir olaydır; dolayısı ile bir dıŠetkinin varlıÄını gerektirir... ÖrneÄin bir odunun yanabilmesi için ısısının tutuÅma sıcaklıÄına kadar yükselmesi gerekir; odun kendi kendine yanmayacaÄına göre onu yakan baÅka bir varlıÄın olduÄu gerçeÄiyle karÅılaÅırız... âAteÅ olmayan yerden duman çıkmazâ derler; evet, duman varsa, onu oluÅturan bir ateÅin varlıÄı bilinir...
Bunun gibi, madde deÄiÅiyorsa, bu deÄiÅime neden olan etkiler bulunuyordur; bu etkileri peÅpeÅe sıralarsak bir ilk etkide karar kılmak durumundayız; eÄer sonsuz öncelere bu iÅi götürebilseydik varlıÄın ortaya çıkması olanaksız olurdu... Evet, kendisi baÅlangıçsız, deÄiÅmeyen ve güçlü bir varlıÄın gerektiÄi ortadadır; O da hiç kuÅkusuz ki Allahâtır...
Yukarıda ayrıca âyokolabilen varlıklar ezeli olamazlarâ demiÅtim; âyokolmakâ da bir âolayâ olduÄu için bu olaya neden olan baÅka bir etkinin varlıÄı açıktır; bu durumda yine etkilerle, sebeplerle, nedenlerle karÅılaÅıyoruz... Bunların sonsuz öncelere gidemeyeceÄi artık bilindiÄine göre; demek ki, nitelikleri ve kendisi yokolabilen madde ezeli deÄildir, yaratılmıÅtır, dolayısı ile bir Yaratıcısı vardır...
Bu apaçık gerçekler karÅısında maddeye tapanların, açıkçası materyalistlerin ne kadar acınacak bir durumda oldukları düÅünülmelidir... Sonuç olarak Åu yargıyı yeniden belirtmek istiyorum; madde ezeli, ebedi ve yaratıcı deÄildir, tersine yaratılmıÅtır, dolayısı ile yaratıcı bir varlıÄa tanıklık etmektedir... Görebilene ne mutlu!..
Yoktan varolmak, Vardan yokolmak
Birçok kiÅi âevrende vardan yok olmaz, yoktan da var olmazâ görüÅüne inanmaktadır... Oysa bilimin ilerlemesi bize birçok görüÅ gibi bu görüÅün de doÄru olmadıÄını göstermiÅtir... Açıkçası; varlıklar yoktan var olabilecekleri gibi, vardan da yokolabilirler... KuÅkusuz bu olay bir dıŠetki sonucunda gerçekleÅir...
DüÅünelim; baharda açan çiçekler, onların o güzelim desenleri ve kokuları sonbaharda yok olmuyorlar mı? Peki sonbaharda yok olan bu güzellikler ilkbahar geldiÄinde yeniden ortaya çıkmıyorlar mı?..
Bir odunun yanıÅını düÅünelim; aÄırlıÄı, biçimi, kokusu, rengi hep yok oluyor... Bunun karÅılıÄında ısı, kül, duman gibi varlıklar ortaya çıkıyor... Burada bir deÄiÅimin olduÄu savunulabilir ancak odunun âyokâ olan özelliklerini geri getirmek mümkün deÄildir...
Bunun gibi, evren ve içindeki bütün varlıklar sürekli deÄiÅim içindedirler; demek ki, bazı özellikleri âyokâ olurken, diÄer bazı özellikleri âvarâ olmaktadır... Dolayısı ile bütün nesnelerde âvarlıkâ ile âyoklukâ içiçedir...
UzaÄa bakmamıza da gerek yok, kendimize bir bakalım; cansız olarak nitelenen besinlerimiz nasıl bedenimizde canlanıyorlar? Nasıl ölüden diri yaratılıyor? Evet o besinin bir canı âyokâtu, bedenimizde bir hücreye dönüÅtü ve onda belli bir canlılık âvarâ oldu... Bedenimizde böylesine güzel ve sayıca çok örnekler varken âyoktan var olmazâ demek utanılacak bir durumdur... Tersini düÅünürsek; yaÅam dolu bir hücre öldüÄünde onda âvarâ olan yaÅam/canlılık âyokâ olmaktadır...
Bu örneklerden de açıkça anlaÅılacaÄı üzere bir dıŠetkinin varlıÄı durumunda, nesneler vardan yok, yoktan da var olabilir... Konunun bilimsel boyutuna özet olarak deÄinmek gerekirse; kuantum fiziÄi, varlıÄın, var-yok arası dalgalanmalardan oluÅtuÄunu açıkça ortaya koymaktadır... Evet, bilim artık bize göstermiÅtir ki bütün varlık, var-yok arası dalgalanmalardan oluÅmaktadır; açıkçası, yaratılıŠsürekli olarak yinelenmektedir...
Evren, Yüce Allahâın denetimi, gözetimi ve koruması altındadır (Kayyum bir Yaratıcı), Tanrı evreni yaratıp da kendi köÅesine çekilmiÅ deÄildir!.. Ünlü fizikçi Paul Daviesâin dediÄi gibi; âzamanı yaratan bir Allah kavramı, Oânun kainatı her an elinde tutarak yarattıÄını göstermektedirâ
Madde Üzerine
Madde, âuzayda yer kaplayan varlıkâ demek. âVarâ olabilmesi bazı özellikleriyle mümkün. Koku, renk, tat, boyut, konum ve suret gibi. Bunlara, felsefe dilinde âarazâ deniyor. Maddenin, arazlardan soyutlanmıŠözü ise, âcevherâ
Arazların varlıÄı cevherlere baÄlı. Mesela, kendi baÅına bir boyuttan ve suretten söz edilemiyor. Arazlar olmadan madde var olamıyor. Eni, boyu, derinliÄi, biçimi, konumu, tadı ve kokusu bulunmayan bir madde, yok demek.
Madde ezeli olabilir mi? Bu konuyu önce tarifler yaparak incelemeliyiz;
âEzeliâ ile âkadimâ aynı manaya geliyor. Kadim, âvarlıÄına yokluÄun iliÅemediÄi Åeyâ; hadis ise, âsonradan olmaâ demek.
Maddeye âkadimâ diyenler, onun, varlıÄından önce yokluÄunu kabul etmeyenler.
Madde ancak arazlarla var olabilir, demiÅtik. Arazlar ise, devamlı deÄiÅir ve baÅkalaÅır. Mesela, duran bir cisim hareket edebilir veya hareketli bir cisim durabilir. Hareket baÅlayınca âdurgunlukâ, cisim durduÄu zaman da âhareketâ yok olur. Var, yok olmakta, yok da var olmaktadır. Åu halde hareket ve durgunluk hadis, yani sonradan olmadır.
Aynı Åekilde suretler de deÄiÅir. TomurcuÄun gül Åeklini aldıÄını, yumurtanın kuÅ suretini giydiÄini her zaman görebiliyoruz. Gül sureti gelince tomurcuk sureti yok olur. Yine, kuÅ biçimi, yumurta Åeklini varlıktan siler.
Koku, tad ve boyut gibi ikinci dereceden arazların her zaman deÄiÅtiÄini hep müÅahede ediyoruz. Her deÄiÅme, mevcut arazların yok oluÅu, yeni arazların var oluÅu demek.
Bu tesbitler ıÅıÄında, hiç tereddüte düÅmeden Åu hükmü verebiliriz: Madde ezeli deÄildir. Çünkü, varlıÄı arazlara baÄlıdır. Arazlar hadis ise, ki öyle olduÄu belli, madde de hadistir, yani sonradan olmadır.
Maddeciler, tutunacak dal bulamayıp, bu defa da, âenerji ezelidirâ derlerse, cevabımız aynı olacaktır. Enerji, maddeye dönüÅebilmektedir, o halde ezeli deÄildir, hadistir.
Hadis olan, kadim birine muhtaçtır. BaÅka türlü var olamaz. Hadis olmayan, ezeli bir sebep gerekir. O da ancak Allah olabilir. Allah, madde cinsinden deÄildir. Ne arazdır, ne cevher, yarattıklarına hiç bir yönden benzemeyendir.
Ne gariptir ki, Allah'ın ezeliyetini akıldan uzak gören maddeciler, her bir atomun ezeliyetini kabulden geri kalmıyorlar!
Müzisyeni inkar edebilmek için, havaya yayılan her notaya müzisyen diyen bir adamın durumuna düÅüyorlar.
Çevrelerindeki harika sanat eserlerini görüyorlar da, ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz bir Sanatkarı tanımak istemiyorlar. (KulluÄum SultanlıÄımdır, Ömer Sevinçgül, Zafer Yayınları)
DüÅünce Pınarı
âSen ki Allahâın âbakâ diye hitab ettiÄi varlıksın. Niçin bu yoldan körler gibi yürüyüp geçiyorsun? Bahar rüzgarı gibi güllerin üzerinden geçip gitme, gülistanın manasına dalâ Muhammed İkbal
âHayret etmesini bilmeyen kimse, ardında göz bulunmayan bir gözlükten farksızdırâ Thomas Carlyle
âAllahâın varlıÄının akılla çeliÅmesi düÅünülemez. Aksine yokluÄunu düÅünme anında çeliÅki baÅlarâ Kant
âBir atoma giremeyen âtesadüfâ, hayatımıza girebilir mi hiç?.. İnkar, düÅünmeyenlerin iÅi!â Ali Suad
âHangi sahada olursa olsun, ilim ile ciddi Åekilde meÅgul olan herkes, ilim mabedinin kapısındaki Åu yazıyı okuyacaktır: âİman et...â İman, ilim adamının vazgeçemeyeceÄi bir vasıftırâ Max Planck
âMaddeye tapanlar deniz suyu içene benzerler; içtikçe hararetleri biraz daha artarâ Muhyiddin-i Arabi
âHerkesin giderek bencilleÅtiÄi ve o ölçüde de mutluluktan uzaklaÅtıÄı bir çaÄda, iman, insanı kurtarabilecek tek Åansâ Eugene Ionesca
âHerkes düÅüncelerinde yanılabilir; fakat aptallar bir türlü düÅüncelerinden ayrılamazlarâÇiçero
âDüÅünen bir zihine olaÄan Åeyler bile hayret konusu olurâ George Santayana
âHerkesin bakmadıÄı yönden bak cihanaâ Hz.Mevlana
âNe insan doÄaya, ne de doÄa insana hakimdir. DoÄa da, insan da aynı Yaratıcının eseridir. DoÄanın payına düÅen, tefekkür konusu olmak; insana düÅen de tefekkür etmekâ Alaaddin BaÅar
âİmansız ilim ve ilimsiz iman; tek aÄızlı makas!â Peyami Safa
âBilime göre hareket etmeyen bilgin, elinde meÅale tutan bir köre benzer, baÅkasının yolunu aydınlatır; ama kendi yolunu göremezâ Sadi
âGörmek istemeyenlerden daha kör kiÅi olur mu?â M. Gandi
âİmandır o cevher ki İlahi ne büyüktür, imansız olan paslı yürek, sinede yüktürâ Mehmed Akif
âEvrende rastlantıya rastlanamaz...â Sokrat
âİnanmamak, yeni ufuklara açılmaya karÅı en büyük engeldirâ G. Santayana
âYarın, utanarak baÅının göÄsüne düÅmemesi için, bugün baÅını gaflet yakasından dıÅarı çıkarâ Sadi
âGerçek çoÄu zaman karartılır; fakat hiç bir zaman sönmezâ Livius
âKainatı düÅünmek, Allahâın varlıÄını kabule zorlarâ Schiller
YaÅamın Kökeni (Evrim Varsayımı ve Gerçek)
Åimdi de âyaÅamâ konusuna deÄinelim; yaÅam, varlıkları birbirinden ayıran en önemli özelliklerin baÅında geliyor... KuÅkusuz o da kendi kendine ortaya çıkmadı... Bu konuda en yaygın görüÅlerden birisi olan evrim düÅüncesi temelden yanlıÅtır... Yüce Allah insanı ve diÄer canlıları evrimsel bir biçimde de yaratabilirdi ancak evrim bir yasa deÄildir, ortaya atıldıÄından beri varsayım olarak kalmıÅtır ve kesinlikle âyaratılıÅ/bilinçli tasarımâ varsayımından -deney yöntemleriyle incelenemediÄi ve gözlenemediÄi, üstelik hiçbir delile dayanmadıÄı için- daha âbilimselâ deÄildir... Hatta tarihin en büyük kandırmacalarından birisi olduÄu da söylenebilir... Öyleyse evrimi savunanların ileri sürdükleri görüÅleri ve kendilerince bu konuda getirdikleri kanıtları (!) hep birlikte inceleyelim...
En baÅta rastlantı geliyor; ileride de ele alacaÄımız üzere rastlantıların bir sonuç ortaya koymaları olanaksızdır... Bundan dolayı ayrıntılı olarak deÄinmeye gerek yok... âDiyelimâ rastlantı sonucu evren, gezegenler, yeryüzü, denizler ve benzeri varlıklar oluÅtu... Peki sonra? Evrimciler bu noktada; âyaÅam bundan Åu kadar yıl önce suda ortaya çıktı, önce tek hücreli ilkel canlılar oluÅtu, sonra bunlar biraz geliÅtiler, sonunda sudan karaya ve daha sonra da karadan havaya geçiÅ gerçekleÅti!â diyorlar... Peki bu söyledikleri doÄru mu? DoÄru ise ânasılâ oldu? Bunun ânasılâını evrimciler bir türlü açıklayamadıkları gibi (ki, evrim görüÅü üzerinden çok uzun bir zaman geçmesine karÅın hala bir âvarsayımâdır, üstelik geçerliliÄini her gün yitiren!) söyledikleri de doÄru deÄildir...
En eski çaÄda tek hücreli canlılara rastlandıÄı gibi çok hücreli canlılara da rastlanmıÅtır... Demek ki, bu varlıklar aynı anda ortaya çıkmıÅlardır; dönüÅüm yoktur... âGeliÅtilerâ denirken, bunun dünyanın geliÅimi ile birlikte olduÄu hiç düÅünülmekte midir? ÖrneÄin fokur fokur kaynayan bir ortamda günümüzdeki canlılar oluÅabilir miydi? KuÅkusuz oluÅamazdı... Canlıların geliÅebilmesi için türden türe geçiÅ olmalıdır; oysa bu konuda bir kanıt yoktur, türlerin kendi içinde deÄiÅiklikler gözlenmekle birlikte türden türe dönüÅüm günümüzün geliÅmiÅ olanaklarına karÅın baÅarılamamaktadır; deÄil ki, bu olay bilinçsiz rastlantılar sonucu oluÅabilsin!..
GeliÅim evreleri olarak ortaya konulanlar da hatalıdır, bu nedenle kanıt niteliÄini taÅıyamazlar... Dahası, evrimin yanlıÅlıÄını ortaya koyan çeÅitli buluntular hiç gündeme getirilmeden sürekli olarak gözden uzakta tutulmaya çalıÅılmaktadır... Yapılan araÅtırmalar türlerin kusursuz olarak, doÄaya uyumlu bir biçimde yaratıldıklarını ve gerektiÄinde ortadan kaldırıldıklarını göstermektedir...
âSudan karaya geçiÅ olduâ denirken; ne diye oldu? Canlıları böyle bir davranıÅa iten nedir? Uyumlu bir biçimde bedenleri nasıl deÄiÅti? Bir balıÄın o günkü son derece uygun ortamda karaya geçmesine ne gerek vardır? Karaya çıksa yaÅayabilir mi? Bedensel özelliklerini kendisi belirlemediÄine göre nasıl uyum saÄladı? Bunun mantıklı bir yanı var mıdır? KuÅkusuz bu savunulanlar gerçeklerden uzak varsayımlardır...
âKaraya geçiÅten sonra ne oldu?â dediÄimizde verilen yanıt Åu; âDoÄal ayıklanma ve bozunmalarla türden türe geçiÅ, en sonunda da memelilere varıŠgerçekleÅtiâ... Öyleyse öncelikle doÄal ayıklanma (natural selection) görüÅüne bir bakalım... Türler doÄal etkenlerle deÄiÅiyormuÅ, bu da hep ileriye doÄru oluyormuÅ! Oysa günümüzde çevrenin, açıkçası doÄanın türler üzerinde belirleyici bir etkisinin olmadıÄı ortaya çıkmıÅtır... Diyelim ki; doÄa deÄiÅmedi, bu durumda türün deÄiÅmesi için de bir neden yoktur; âetkisiz tepki olmazâ görüÅünü anımsayalım...
EÄer doÄa deÄiÅmiÅ ise türlerin de buna ayak uydurmaları gerekir, tersi durumunda yaÅamları sona erer... Peki türler deÄiÅen ortama uyum saÄlayabilirler mi? Evrime göre onlar uyum saÄlamıyor, doÄa onları uyumlu duruma getiriyor! Bu görüÅün mantıklı hiçbir yanı yoktur; doÄa neyin doÄru olduÄunu nereden biliyor? Canlı kendi kendini çevreye uyumlu duruma getirmediÄine göre türlerin geliÅmesi olası mıdır? KuÅkusuz hayır... EÄer canlının ortamdaki deÄiÅimlere uyum gösterebilecek bir niteliÄi varsa yaÅayabilir ancak dayanma sınırının sonuna gelindiÄinde o tür artık yoktur...
Ayrıca doÄal ayıklanma ortadaki varlıkları ayıklayabilir, olmayan varlıklar ayıklanamaz!.. Bu durumda yaÅamın kaynaÄını evrimin açıklayabilmesi olanaksızdır... Bir diÄer konu da Åudur; doÄal seçicilik bir tür içerisindeki en güçlü bireyleri ayıklayarak yaÅatabilir ancak bu, yeni türlerin oluÅmasına neden olmaz, olamaz... ÖrneÄin bir savaÅta güçlü olanlar ayakta kalabilir ama bu kiÅiler hiçbir zaman için uçabilen insanlara dönüÅmezler... Benzer biçimde çevre koÅullarına dayanıklı olan balıklar kendi türlerini sürdürebilseler bile asla ve asla kurbaÄalara, sürüngenlere veya kuÅlara dönüÅemezler...
Evet, evrim görüÅü yaÅamın ve türlerin kökenini bile açıklayamazken, türlerin geliÅimi, birbirine dönüÅmesi, ortaya çıkıÅı gibi çok daha geniÅ ve derin konuları açıklamaya kalkmaktadır... Sayı saymasını bilmeyen çocuÄun dört iÅlem yapmaya kalkması gibi anlamsız bir durum... Bozunma (mutasyon) görüÅüne gelirsek;
Buna göre türün deÄiÅimine yol açabilecek tek neden olan niteliklerini belirleyen dizinin deÄiÅmesi rastlantı ile olmaktadır, hem de hep baÅarılı olmuÅtur!.. Oysa mutasyon sık rastlanmadıÄı gibi genelde zararlı olan bir durumdur... Ayrıca yapılan sayısız denemenin hiçbirinde baÅarı saÄlanamamıÅtır... Peki bilinçli insanın tüm olanaklarına karÅın yapamadıÄını bilinçsiz doÄa, hem de rastlantılarla nasıl yapabilir? GörüldüÄü üzere evrim görüÅünün tutar bir tarafı bulunmamaktadır; bu durumda evrim de yoktur!.. Yalnız bu durumda mı? Hayır, bakın evrim neden yoktur;
Öncelikle sayısal sonuçlar böyle bir duruma izin vermez... Rastlantı görüÅü savunulurken yeryüzünün koca evrende yaÅama elveriÅli olarak konumlanması olasılıÄının sonsuzda bir, açıkçası sıfır olduÄu neden düÅünülmemektedir? (Büyük Patlama sonrası evrenin günümüzdeki durumunu alabilmesi için varolan tek seçenek seçilmiÅtir, bu da sonsuzda bir olasılıktır; ne evrenin çekirdeÄinde ne de dallanıp budaklanmıŠgünümüz yapısında rastlantının yeri yoktur.)
Diyelim ki böyle bir olay oldu, canlılıÄın en küçük yapıtaÅı olan atom, aminoasit, protein, nükleikasit, hücre gibi varlıkların rastlantı ile bir araya gelebilmesi için ne evrenin yaÅı yeterlidir, ne de bol sıfırlı rakamları bizim okuyabilmemiz mümkündür... Bir hücrenin veya bakterinin bile rastgele oluÅma olasılıÄı yokken bunlardan sayısız bireyin hem de yalnızca yeryüzünde kusursuz bir biçimde ortaya çıkmaları rastlantı ile açıklanabilir mi? Böyle bir olaya rastlantı denir mi? KuÅkusuz evrende eÅsiz bir düzen vardır, bu düzenin bir kurucusu da olmalıdır; âÅu inceliÄe bakınız ki, evrimi onaylayabilmek için bile âAllah'a inanmakâ gerekiyor...â (Haluk Nurbaki)
Darwin, âBir kapı menteÅesinin insan tarafından yapıldıÄını savunduÄumuz gibi, bir midye kabuÄundaki olaÄanüstü mafsalın bilinçli bir varlık tarafından yapılmıŠolduÄunu savunamayız.â (The Autobiography of Charles Darwin and Selected Letters, s63) diyor... Bu söz kendi savını çürütmekten baÅka nedir ki? âBir radar kendiliÄinden oluÅamaz ama bir yarasa olaÅabilir!â demekle, âKumdan kaleler kendiliklerinden oluÅamazlar ama Selimiye oluÅabilir!â demek arasında ne fark vardır? Bu sözü saÄlam bir düÅünce yapısıyla deÄerlendiren kiÅi nasıl söyleyebilir? SöylediÄini düÅünelim; böyle bir saçmalıÄa nasıl inanılabilir?..
Evet, âAllahâ dememek için ne kadar yol üretilse de hepsi çıkmaz sokaktır; rastlantı, âAllahâ demekten korkanların kaçıŠsözcüÄüdür!.. Oysa, âyanlıŠyolda kaçmanın faydası yoktur!â
Sormak gerek; böylesine sÄ±Ä bir mantık taÅıyan kiÅilerin doÄru sonuca ulaÅmaları mümkün müdür? Rastlantı ile hiçbir güzelliÄin kendiliÄinden ortaya çıkması düÅünülemezken ve bir usta aranırken neden evren, yaÅam, canlılar gibi kusursuz oluÅumlar için bir usta aranmaz, neden gerçeklerden kaçılır? Gökdelenin ustasını beÄenenler, göÄün ustasını hiç mi düÅünmez? Gözümüzün önündeki bunca güzelliÄin kendiliÄinden oluÅtuÄunu düÅünüp Allah'ı yalanlamanın tutar bir yanı var mıdır? Bir yapıt hiç ustasız olur mu?..
âGözün doÄal seçicilik ile oluÅtuÄunu düÅünmek, açıkça kabul edip itiraf ediyorum ki, son derece ihtimal dıÅı ve ahmaklıktırâ, âTavus kuÅunun kuyruÄundaki renk armonisini her ne zaman görsem, hasta olurumâ diyor Darwin; manası yeterince açık olan bu sözleri yorumsuz olarak aktarıyorum...
Bu apaçık gerçeklere karÅın -bile bile- Allah'ı ve yaratılıÅı inkar edenlerin durumu ise Kuran-ı Kerim'de çok güzel anlatılmaktadır; « EÄer biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuÅsa ve her Åeyi karÅılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat onların çoÄu bunu bilmiyorlar. » En'am Suresi, 111. Ayet
Evet, canlıların yaratılmıÅlıÄı karÅısında insana düÅen görev Yaratıcısına yönelmektir; her an sayısız nimetini bizlere sunan bu yüce varlıÄı görememek, ve sorumluluÄunun bilincinde olamamak hiçbir insana yakıÅmaz... Bu apaçık bir gerçek olmakla birlikte, kendileri Yaratıcılarına yönelmeyen ve baÅkalarını da Oândan alıkoyanlar vardır; bunlar insanların bir inanç sahibi olmaları durumunda yaÅayıÅlarını bu inanca göre düzenleyeceklerini çok iyi bildiklerinden kendi yanlıŠdüÅüncelerini ve düzenlerini egemen kılabilmek için çeÅitli yollara baÅvurmaktadırlar...
Yaratıcısını Allah bilenin Oâna yönelmesinden daha doÄal bir davranıŠolamaz... Bunu yapan kiÅi yalnızca Allahâa karÅı sorumlu olduÄunun bilincine varacaÄından dindıÅı güçlerin kendi düzenlerini yutturma çabalarına kanmayacaktır... Gerçekten de eÄer insan burada aklını baÅına almazsa ahirette en büyük düÅman olarak göreceÄi bu kiÅileri Åöyle suçlayacaktır; « Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara: âHayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah'ı inkar etmemizi, O'na ortaklar koÅmamızı emrediyordunuzâ derler. » Sebe, 33
ÇaÄdaÅ Bir Öykü; Evrim!..
"Tesadüfen" suda ilkel canlılar oluÅmuÅ, "zamanla" bu canlılar balıklara dönüÅmüÅ, balıklar karada yürümeye baÅlamıÅ; solungaçlar akciÄerlere, yüzgeçler ise ayaklara dönüÅmüÅ, neticede karaya çıkan bu varlıklar kanatlanarak uçmaya baÅlamıÅlar; ne öykü ama!.. ÇaÄdaÅ mitoloji!.. Çocukların bile gülecekleri bu masalları âbilimâ diye yutturmaya kalkan kimi nasipsizleri gerçek bir bilimadamı ne güzel tanımlıyor; "Biyoloji deÄil biyomitoloji; hayata dair efsaneler bilimi. Bu insanlar biyolog deÄil, biyomitolog"!.. Evet, öyle kimseler ki âmucizeâ deseniz âolamazâ derler ama doÄanın mucizelerine (!) inanmaktan da geri duramazlar!..
Varlıkla İlgili Üç Olasılık
Evet doÄa; daÄlar, taÅlar, aÄaçlar, denizler, karalar, hayvanlar, gezegenler, bitkiler, yıldızlar... Peki bu varlıklar nereden çıktı, nasıl oluÅtu? İÅte gerçeÄe ulaÅmada anahtar görevini üstlenen bir soru... Bu konuda ortaya atılan üç varsayım bulunuyor; 1. Kendi kendine, rastlantılar sonucu oluÅtu... 2. Nedenlerin (sebeplerin) birleÅmesiyle oluÅtu... 3. Evrenin (doÄanın) bir Yaratıcısı var, O yarattı... Åunu hemen belirtmeliyim ki, kimileri dördüncü bir seçenek olarak âdoÄa yarattıâ derler ancak konumuz doÄayı kimin yarattıÄıdır, bu nedenle doÄanın yaratıcı olup olamayacaÄı ilk bölümde ele alınacaktır; bilindiÄi üzere doÄa evrenin kendisidir... Evet, günümüze kadar ileri sürülen varsayımlar temelde bunlar, öyleyse bu varsayımları teker teker ele almamız gerekiyor...
Varlıkların kendiliÄinden oluÅtuÄunu savunanlar, bir yazının yazarsız, bir kitabın katipsiz, bir binanın ustasız olamayacaÄını çok iyi bildikleri halde, Åu koca, eÅsiz ve büyüleyici kainatın kendi kendine oluÅtuÄunu kabul edebilmektedirler... Gerçekten böyle bir görüÅü savunabilen kiÅi ya hiç düÅünmüyordur ya da hiç düÅünmüyordur!.. Akıl ve mantık böyle bir görüÅü asla kabul edemez... Varlık yokluktan gelemez, evren (madde) ezeli veya ebedi deÄildir...
Nedenlerin birleÅmesiyle bu düzenin ortaya çıktıÄını savunanlar da o nedenlere sonsuz bir bilgi, güç ve uyum sıfatını yakıÅtırmaktadırlar ki, bu da akıl ve mantık dıÅ1 bir yaklaÅımdır... GüneÅin ıÅıÄını yansıtan parıltıların her birini bir güneÅ varsaymak kadar gerçekten uzak bir düÅüncedir bu... Akılsız bir yaratıktan akıllıca, güçsüz bir yaratıktan güç gerektiren davranıÅlar beklenemez... İnsan bile bunca üstünlüÄüne karÅın bu kadar acizken nedenlerin iÅ yapabileceÄi nasıl düÅünülebilir?.. Ayrıca nedenler zinciri sonsuz öncelere gidemez, dolayısı ile bir ilk nedenin yani nedensellik yasasını yaratan bir Tanrıânın varlıÄı apaçık bir gerçektir...
VarlıÄın kendi kendini yarattıÄını söyleyenler üretim ile üreticinin, resim ile ressamın, yazı ile yazarın, kitap ile katibin aynı varlık olduÄunu savunanlardır ki, bu yaklaÅım da bütünüyle akıl ve mantık dıÅıdır... Evet, doÄa bir yaratıktır, yaratıcı olamaz; bir sanattır, sanatkar olamaz; bir düzendir, düzenleyici olamaz; bir kitaptır, katip olamaz; bir eserdir, usta olamaz; bir sonuçtur, neden olamaz; deÄiÅendir, deÄiÅtirici olamaz; sonludur, sonsuz olamaz; hikmetlidir, hakim olamaz; yasalar bütünüdür, yasa koyucu olamaz; fiildir, fail olamaz; mülktür, Malikâül-Mülk olamaz; muhtaçtır, Samed olamaz; ilimdir, Alim olamaz!..
Geriye kalıyor varlıÄı Allahâın yaratmıŠolduÄu gerçeÄi; evet, varlık hiç kuÅkusuz ki Oânun eseridir... Oânu bir yaratıcı olarak kabul etmeyenler, varlıÄı oluÅturan her bir parçayı Oânun nitelikleriyle özdeÅleÅtirerek tanrılaÅtırmaktadırlar ki, bu da akıl ve mantık dıÅı bir yaklaÅım olmaktan öteye gidemez...
Güzel bir resmin ressamını, güzel bir binanın ustasını beÄeniyle karÅılayan ve hayranlık duyan insanın, doÄadaki eÅsiz güzellikler karÅısında vurdumduymazlık sergilemesi gerçekten de ona hiç yakıÅmayan bir davranıÅtır... Her varlık kendi diliyle yaratıcısına tanıklık etmekte ve âAllah vardırâ diye haykırmaktadır... İnsanın bu sesi duyamaması için hiçbir neden yoktur ve olamaz; ne mutlu bu sesi duyup da gereÄini yapabilenlere!..
âEvren kendiliÄinden oluÅmuÅturâ görüÅünün incelenmesi
Biz biliyoruz ki, evrende bir olayın gerçekleÅmesi için bir etki, bu etkiye karÅı da bir tepkinin varolması gerekir... Dolayısı ile evrenin kendi kendine oluÅması olanaksızdır... BildiÄimiz bir diÄer konu da evrenin ortalama 15 milyar yıllık bir geçmiÅinin bulunmasıdır, öncesinde evren yoktu; demek ki evren yoktan var olmuÅtur, açıkçası yaratılmıÅtır...
Ayrıca evrenin eÅsiz durumu rastlantı savını bütünüyle ortadan kaldırmaktadır; böylesine olaÄanüstü bir düzenin bilinçsiz rastlantılar sonucu oluÅması olanaksızdır... Hepimiz biliriz ki, durup dururken çekiç, çivi, tahta, kum gibi varlıklar biraraya gelerek güzel bir yapı oluÅturamazlar, onları kullanan bir usta olmadıkça kendi baÅlarına bir anlam taÅımazlar...
Hiçbiriniz elinizdeki bu çalıÅmanın kendi kendine ortaya çıktıÄını düÅünemezsiniz; peki Åu koca, eÅsiz ve olaÄanüstü güzellikteki evren nasıl kendiliÄinden oluÅabilir? VarlıÄı bile olmayan rastlantının yasalar ortaya koyması, hem de bunların hep doÄru ve baÅarılı olması düÅünülemez!.. Bu eÅsiz düzeni bilinçsiz, düÅüncesiz, akılsız ve iradesiz rastlantıların varedebileceÄini sanmak mantıklı bir yaklaÅım mıdır? Hem, hep 12'den vurana hiç rastlantı denir mi?..
« Allah'tan baÅka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceÄin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise kuÅkusuz örümceÄin yuvasıdır; keÅke bilseler. » Ankebut Suresi, 41. ayet
Evet, hiç düÅünmeden evrenin bu güzelliÄini Allah'tan baÅkasına baÄlayanları düÅünmeye çaÄırıyorum; oturduÄunuz evi bir düÅünün; o evin kendi kendine ortaya çıkması olası mıdır? TuÄlaları, kumu, demiri yeller, seller ve depremler mi bir araya getirip belirli oranlarda birleÅtirerek ve sıralayarak evinizi oluÅturdu?..
Åimdi de hepimizin evi olan yeryüzünü düÅünelim; sizin eviniz mi üstündür, yoksa yeryüzü mü? KuÅkusuz düÅünebileceÄiniz her açıdan yeryüzü daha üstündür... Sizin evinizin bir ustası olur da Åu yeryüzünün ve bunun gibi sayamadıÄımız onca evlerin, hiç ustası olmaz mı?..
Ben size âelinizdeki bu çalıÅma kendiliinden oluÅtuâ desem inanabilir misiniz? Peki Kainat Kitabı'nın yanında bu çalıÅmanın nokta kadar deÄeri olabilir mi, var mı? Evet, düÅünen insanın gerçeÄi bulması zor olmayacaktır kuÅkusuz... Bütün gözlere karÅı açılmıŠolan Kainat Kitabı'nı okuyamamak, onu yazanı görememek için hiçbir neden yoktur ve olamaz...
âNedenler yarattıâ görüÅünün incelenmesi
KuÅkusuz evrende etkisiz tepki olmadıÄından her olay bir etkinin/nedenin sonucunda oluÅmaktadır... Peki bu etkileri oluÅturan nedir? ÖrneÄin yaÄmurun yaÄması için birçok neden gerekmektedir, peki bu nedenler tek baÅına yeterli midir? YaÄmuru deney ortamında elde etmek için gerekli koÅulları saÄladıÄımızı düÅünelim; biz etkilemeden yaÄmur yaÄması olası mıdır? Evreni de bunun gibi büyük bir deneylik olarak düÅünürsek nedenlerin varlıÄının tek baÅına yeterli olmadıÄını kolayca görürüz... Hem hepsi de yaratık olan nedenlerin yaratıcı olabileceÄi nasıl düÅünülebilir?
« Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar yoksa yaratıcılar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır; onlar kesin bir bilgiyle inanmıyorlar. » Tur Suresi, 35-36
Bilinçsiz, akılsız, iradesiz nedenlerin rastgele biraraya gelerek ortaya bilinç gerektiren oluÅumlar sermeleri olanaksızdır... Hem bir ilk neden olmadan varlıÄın gerçekleÅmesi de olanaksızdır, iÅte bu ilk neden de Allah'tır ve O'nun varlıÄı kendindendir...
DüÅünelim; okuyabilmeniz için okumayı bilmeniz gerekiyor, okuyacaÄınız bir nesne gerekiyor, o nesneyi algılayabilmeniz için çeÅitli organlarla donatılmıŠolmanız gerekiyor, boÅlukta okuyamazsınız; üzerinde duracaÄınız bir yer gerekiyor, yaÅayabilmeniz için hava, su, toprak, güneÅ, ısı, ıÅık gerekiyor... Kısacası sizin varolabilmeniz için koca evrenin varolması ve belli bir düzeninin bulunması gerekiyor...
Bu düzenin kendiliÄinden oluÅmadıÄı ve oluÅamayacaÄı yukarıda açıklanmıÅtı; dolayısı ile evren dolusu sebepler bir araya gelseler bir usta olmadıkça hiçbir iÅe yaramazlar... O usta da ancak yüce Allah olabilir... Hem, nedenler varlıktan ayrı olarak düÅünülemezler; varlık olmadan nedenler de olamaz, bundan dolayı varlıÄın kökenini nedenlere baÄlamak ve nedenleri yaratıcı olarak görmek tam anlamıyla saçmalıktır... Evet, maddeyi ve hareketleri oluÅturan nedenler deÄildir, tersine nedenler var olan maddeden ve onun hareketinden doÄarlar... âEli görmeyen kiÅi, yazıyı kalem yazdı sanırâ diyen Mevlana ne güzel söylemiÅ; evet, sebepler sadece birer aracıdırlar...
« Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler. » Yusuf Suresi, 105. Ayet
âEvren yaratılmıÅtırâ görüÅünün incelenmesi
GörüldüÄü üzere evrenin oluÅumuyla ilgili ortaya konan bu üç varsayımdan ilk ikisi mantık ve gerçekçilikten uzak düÅüncelerdir... Bu durumda karÅımıza üçüncü seçenek çıkmaktadır... Öyleyse âyaratıcı bir varlıkâ görüÅünü ayrıntılı olarak ele alalım;
âEtkisiz tepki olmazâ demiÅtik; günümüzde evrenin eÅsiz düzeni ortada, bunu bir yapan olmalı... EÄer nedenleri peÅpeÅe sıralarsak bir ilk nedende karar kılmak durumundayız, yoksa sonsuz bir döngünün içine gireriz ki, bu da günümüz koÅulları düÅünüldüÄünde anlamsız bir kaçıÅtır; evet, eÄer böyle bir döngü olsaydı evrenin olmaması gerekirdi... (çünkü baÅlangıcı olmayanın sonu da olmaz; Åu an bizim (ve evrenin) varolabilmesi için bir baÅlangıcının bulunması gerekir)
Burada bir diÄer konu bu ilk nedenin varlıÄının kendinden olmasının ve baÅlangıcının bulunmamasının gerektiÄidir... Evet, bu ilk neden Allah'tır ve O'nun varlıÄı kendindendir... BaÅlangıcı olmadıÄı gibi sonu da yoktur... Açıkçası ezeli ve ebedidir... Varlık yokluktan gelemez, dolayısı ile onu yaratan bir varlık bulunmaktadır, yani yüce Allah, âmutlak varlıkâtır...
Hiç yaÅamın, evrenin ve varlıÄın kökenini rastlantılara baÄlayan kiÅi ile Allah'a baÄlayan kiÅi düÅüncede eÅit olabilir mi? KuÅkusuz evren ve nedenler yaratılmıÅtır, yaratıcı deÄillerdir... DüÅünsenize; kim kendisinde olmayanı bir baÅkasına verebilir? Yalnızca kendi özelliklerimize Åöyle bir gözatsak bunların hiçbirinin ne doÄanın, ne rastlantıların, ne de çeÅitli sebeplerin sonucu oluÅamayacaÄını kolayca anlarız... Gözsüz, kulaksız, duygusuz, bilinçsiz, iradesiz, güçsüz ve bütünüyle sınırlı olan bu varlıklar bize bu özellikleri nasıl verebilir? Yoksa onlar da yoktan var edebiliyorlar mı, bu mümkün mü?..
Gerçekten de çevresini gözleyen, düÅünen, araÅtıran, bilgi sahibi olan, aklını kullanan ve vicdanının sesine kulak veren bir insanın bunca belge karÅısında kayıtsız kalması düÅünülemez... Bu nedenle inkar olayı anlaÅılması güç ve yetersiz bir düÅüncenin ürünü olarak nitelendirilebilecek bir durumdur...
Allahâın VarlıÄı
Öncelikle belirtmem gereken Åudur ki çaÄımızın güncel aracı olan ve çeÅitli saptırmalara alet edilebilen bilim yoluyla Allahâı yalanlayabilmek mümkün deÄilken Allahâın varlıÄını kanıtlamak her zaman için olasıdır... Bilimin konusu Tanrı kavramı olmamakla birlikte, bu konuda bize son derece gerçekçi kanıtlar sunmaktadır... Bu nedenle; din, bilim ve düÅünce açısından Allahâın varlıÄıyla ilgili belli baÅlı kanıtları ortaya koymak istiyorum...
* Varlık deÄiÅkendir, deÄiÅimin ise bir deÄiÅtiricisi olmalıdır... Evet, varlık sürekli deÄiÅiyor, deÄiÅim içindeki herÅey ise sonradan oluÅmuÅtur; demek ki madde ezeli deÄildir, öyleyse bir deÄiÅtiricisi, baÅka bir deyiÅle Yaratıcısı vardır...
* KiÅide yetkinlik, sonsuzluk, kusursuzluk gibi duygular vardır; bunlar ise ona bu özellikleri taÅımayan kendisinden veya çevresinden gelemez, bu duyguların kaynaÄı ancak yüce Allah olabilir... Evet, insanda öyle duygular vardır ki bu duyguların kaynaÄı kendisi veya çevresi olamaz...
* Evren sonradan varolmuÅtur, sonradan olanların ise bir nedeni vardır, bu zincir âsonsuz öncelereâ asla götürülemez (çünkü baÅlangıcı olmayanın sonu da olamaz); öyleyse ânedenlerin nedeniâ olan bir Allah bulunmaktadır... Vücud (varlık, var bulunmak) yetkinliÄin gerektirdiÄi niteliklerden birisidir; demek ki yüce Allah vardır...
* Evren, âolabilirâler türündendir; olabilirdi de, olamayabilirdi de, Åöyle de olabilirdi, böyle de olabilirdi... Olabilirler ise kendileri dıÅındaki bir varlıÄa baÄımlıdırlar; öyleyse evreni yokluktan varlıÄa çıkaran, onun bu durumunu seçen yüce Allahâtır...
* KiÅi kendi varlıÄından ve çevresinden kuÅku duyabilir, bu kuÅku da onun var olduÄunu kanıtlar; evet, düÅünüp kuÅku duyabilmesi için var olması gerekir... Yine bunun için onda gerçeÄin bir ölçüsü bulunmalıdır, bu ölçünün kaynaÄı ise kuÅku alanı olan çevresi deÄil Allahâtır; kuÅkuyla bile kendisini gözler önüne seren o yüce yaratıcı!..
* Evrendeki âdüzenâ ve âçeÅitlilikâ de Oânu kanıtlar; düzen olan bir yerde düzenleyicinin de olacaÄı açık bir gerçek olduÄu gibi, çeÅitliliÄin bulunması rastlantı görüÅünü ortadan kaldırmaktadır, eÄer rastlantı söz konusu olsaydı bütün varlıkların aynı olması ve hiçbir farklılıÄın bulunmaması gerekirdi...
* En küçüÄünden en büyüÄüne kadar varlıÄın bütün birimlerinde eÅsiz bir sanat, denge, uyum vb gözlenmektedir; böyle bir düzenin kendiliÄinden oluÅamayacaÄı açıktır, demek ki bu üstün Sanatkar ancak yüce Allahâtır...
* âKendiliÄinden oluÅâ bütünüyle gerçekdıÅı bir yaklaÅımdır; hepimiz biliriz ki kendiliÄinden ne masa, ne sıra, ne kitap, ne bina vb oluÅamaz; öyleyse çok daha sanatlı olan evren de kendiliÄinden oluÅmuÅ deÄildir...
* Evrendeki sıcaklık giderek azaldıÄı gibi, sıcak cisimlerden soÄuk cisimlere doÄru bir ısı akıÅı vardır, bunun tersi ise olanaksızdır; ısı yasası olarak adlandırılan bu durum evrenin baÅlangıçsız olmayıp sonradan yaratıldıÄını açıkça kanıtlamaktadır, eÄer evren baÅlangıçsız olsaydı, Åimdiye çoktan sıcaklıÄını yitirmesi gerekirdi...
* Varlıkta amaçsızlık, anlamsızlık, gereksizlik vb yoktur; demek ki, yaptıÄını bilen, gücü yapabilmeye yeten ve inceliklere egemen bir âYaratıcıâ bulunmaktadır...
* ÇeÅitli canlılardaki içgüdüler de (Sevk-i İlahi=Tanrısal Yönlendirme) Allahâın varlıÄını kanıtlamaktadır; hiç öÄrenmedikleri halde birçok iÅlerini sanki çok iyi biliyormuÅ gibi baÅarabilen bu varlıklara doÄaldır ki bu bilgiler bir baÅkasınca öÄretilmiÅtir; o da ancak Allah olabilir...
* Kuran-ı Kerim, Kitabullah olduÄundan, onun doÄruluÄunu kanıtlayan her belge baÅta yüce Allahâın varlıÄı olmak üzere bütün iman hakikatlerini de kanıtlar ve bu konuda elimizde pek çok kanıt bulunmaktadır...
* YaratılıÅımızdan gelen âyüce bir varlık arayıÅıâ da o yüce varlıÄın tanıÄıdır... Benzer biçimde, sıkıntılı durumlarda yöneliÅimizin Oâna doÄru olması, en ümitsiz bir anımızda bile içimizde bir ümit ıÅıÄının bulunması hep yüce Allahâın varlıÄının belgelerindendir...
* Evrenin yaratılmıŠolduÄunu gösteren bütün deliller, aynı zamanda onun bir yaratıcısının bulunduÄunu da kanıtlamaktadırlar...
* Evrende hareketlilik bulunmaktadır; hareket ise belli bir zamanda ve mekanda baÅlar... Demek ki, bu hareketin baÅlangıç noktası bize zaman ve mekanın, dolayısı ile varlıkların yaratılıŠanını gösterecektir...
* Hepimiz biliyoruz ki, Oânun varlıÄı çaÄlar boyunca sayısız belgelerle ortaya konmuÅken, yokluÄunu kanıtlayabilen -ki bu olası deÄildir- tek bir belge yoktur, öyleyse boÅu boÅuna inançsızlıkta diretmenin hiçbir gerekçesi olamaz!..
* KarÅıtlıklar kendiliklerinden biraraya gelemezler, birinin olduÄu yerde diÄerine yer yoktur... Oysa ki evrenin dengesi karÅıtlıklar üzerine kurulmuÅtur; yaÅam-ölüm, aydınlık-karanlık, soÄuk-sıcak.. gibi... Demek ki bunları biraraya getiren Alim ve Kadir bir yüce varlık (Allahü Teala) bulunmaktadır...
*İnsan Belgesi: İnsan akıllı ve bilinçli bir varlıktır, bu özellikleri ise ancak ondan daha üstün bir varlık ona verebilir, yine hiçbir felsefi görüÅ Allah'tan baÅka böyle bir varlıÄı ortaya koyamamıÅtır, dolayısı ile Allah vardır...
*"İnsan gibi zeki bir varlık, bilinçli bir varlık, ancak kendisinden daha zeki ve daha bilinçli bir varlık tarafından yaratılabilir. Hiçbir felsefe veya dünya görüÅü, insandan daha zeki ve bilinçli bir varlık olarak Allah'tan baÅka bir yaratıcı olduÄunu iddia edememiÅtir. Öyleyse Allah vardır.."
Evet, her varlık, kendi diliyle Oânu anlatmaktadır, duyabilene ne mutlu!..
Yaratıcı, Allah
Yukarıda anlatılanlardan sonra varlıÄı yaratan bir gücün, bir ilk nedenin varlıÄının gerekliliÄini ve bu ilk nedenin varlıÄının kendisinden olması gerektiÄini ortaya koymuÅtuk; iÅte bu varlık Allah'tır... Allah bütün varlıÄı yoktan vareden Yaratıcıâdır, bütün eksikliklerden uzak olduÄu gibi bütün yönlerden yarattıklarından üstündür... Kimileri; âAllah yarattıâ demek kaçıÅtır, der... Oysa en büyük kaçıŠâAllah yokturâ demektir... âYokâ diyen kiÅinin düÅünmesine de gerek âyokâtur!.. O, bir tek yaratıcıya inanmak yerine bütün varlıÄı yaratıcı konumuna yükselterek Allahâı inkar etme saçmalıÄını benimsemekte ve tüm sorumluluklarından kurtulmaya çalıÅmaktadır...
Yeterince veya doÄru düÅünmediÄi de ortadadır; âAllah yokturâ diyebilmek için varlıÄı, bilimi, dini ve kendini yok saymak gerekir... Bu da ilgili birey için utanılacak bir durumdur... Önyargıların kuÅattıÄı beyni doÄru düÅünmesine engel olarak kendi sonsuzluÄuna deÄil, kendi sonuna doÄru gitmesine neden olmaktadır...
Bir yaratıcı varsa, Oânun varlıÄı kendinden olmalıdır; tersi durumunda sonsuz bir döngünün içinde varlıÄın ortaya çıkması olanaksız olurdu... Bunun böyle olması gerektiÄini yukarıdaki açıklamalar da doÄrulamaktadır, gelelim bu konudaki diÄer örneklere; vagonlar birbirlerini çekmektedirler, peki vagonları çeken lokomotifi kendisinden baÅka bir varlık mı çekmektedir? Sonsuz sayıda sıfırın bir ilk sayı olmadan deÄeri var mıdır? Gezegenler ve uydular ıÅıklarını güneÅten almaktadırlar, peki güneŠıÅıÄını nereden almaktadır?..
« Nasıl oluyor da Allahâı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir, sonra Oâna döndürüleceksiniz. » Bakara, 2/28
Allahâın VarlıÄıyla İlgili Anlamsız Sorular
Bu konuda son olarak âbütün varlıÄı Allah yarattı, peki O'nu kim yarattı?â biçimindeki bir sorunun yanıtını verelim; Allah kendisi Yaratan'dır ve yaratılmamıÅtır; yaratılmıŠolsa Yaratan olamazdı... Dolayısı ile O yaratılmıŠdeÄildir ki, âO'nu kim yarattı?â diye sorulabilsin!.. YaratılmıŠolan hiç Yaratıcı olabilir mi?.. Zaten bu tür yaratıcılar zinciri de bir ilk yaratıcıda karar kılmadıkça anlam taÅımaz; görüleceÄi üzere evreni yaratan ve fakat kendisi yaratılmamıŠolan bir Allah inancı apaçık bir gerçektir...
« Sizin tanrınız Allah'tır ki, O'ndan baÅka tanrı yoktur. O, ilim bakımından her Åeyi kuÅatmıÅtır. » Taha, 98
Allah belli bir ortamda durmaktan, zamana baÄımlı olmaktan, boyutlarla sınırlı bulunmaktan uzaktır... Bundan dolayı âAllah varlıÄı yaratmadan önce ne yapıyordu?â ya da âAllah nerededir?â biçimindeki sorular anlamsızdır... Allah tarafından yaratılmıŠolan zaman, boyut, mekan gibi varlıkların O'nu baÄımlı tutması düÅünülemez...
Bunun gibi Allah'ın belirli bir biçimi olmadıÄı için bu yöndeki soruların da hiçbir anlamı yoktur... Siz yeryüzünde bir ustanın kendi yapıtına baÄımlı kaldıÄını gördünüz mü? BaÄımlı olan hiç Yaratıcı, Sonsuz Güçlü, En Üstün Varlık olabilir mi?.. Akıl ve mantık bize açıkça deÄiÅim içindeki evrenin yaratıldıÄını ve bir nedenler zincirinin sonucu olduÄunu göstermektedir, bu nedensellik yasasını yaratan ise bu yasadan baÄımsız olan yüce Allahâtır... Dolayısı ile inançsızların yaptıÄı gibi âbu ilk nedenin nedeni nedir?â gibi sorular anlamsızdır...
Allah Yaratıcıâdır, YaratılmıŠDeÄil!
« Yaratan, yaratmayan gibi midir; bu ikisi birbirine benzer mi? Hiç düÅünmüyor musunuz? » Nahl, 17
Odada bir kiÅi ve masanın üzerinde bir silgi bulunsun; siz dıÅarı çıkıp da sonradan içeri girdiÄinizde bu silgiyi farklı bir yerde bulursanız, bu duruma o kiÅinin neden olduÄunu bilirsiniz... Benzer biçimde odada sizden baÅka birisi varsa ve geri döndüÄünüzde o kiÅi yer deÄiÅtirmiÅse âBunun yerini kim deÄiÅtirdi?â diye düÅünmezsiniz; bilirsiniz ki o kendi kendine yerini deÄiÅtirebilir... İÅte Allahâın kendisi de bir yaratık deÄildir ki, yaratılmıŠolsun, Oânu bir yaratan bulunsun!.. Yaratıcı ile yarattıklarını karÅılaÅtırmak yanıltıcı bir yaklaÅımdır; sizin ürettiÄiniz bir motorun çalıÅması için benzin gerekiyor diye siz de benzin mi içmelisiniz?.. Maalesef inkarcı yaklaÅımlar diÄer konuları olduÄu gibi, bu son derece basit gerçeÄi de anlamamakta veya anlamak istememektedirler...
Görmek ve İnanmak
Kimileri âBen görmediÄime inanmamâ der; oysa görmek ile inanmak birbirinden farklı kavramlardır, görmek büyük oranda bilmek demektir, iman ise yine büyük oranda görülmeyenedir! âGörmediÄime inanmamâ görüÅü eskiden oldukça yaygındı, oysa günümüzde gözümüzün görme sınırının oldukça düÅük olduÄu ve göremediÄimiz sayısız varlıÄın bulunduÄu ortaya çıkmıÅtır... Temelde bu görüÅ oldukça mantıksızdır; örneÄin okuyucunun kör olması bu çalıÅmanın yokolmasını gerektirmez...
Hem, insanı temelde diÄer varlıklardan ayıran özelliÄi görmeden inanmasıdır; örneÄin, bir sinek görmediÄi cam engelini aÅabilmek için çabalayıp durur... Bizim o sinekten farklı olmamız gerekmez mi? Görünen bilinir, iman ise görülmeyenedir... Evet, âgörmediÄime inanmamâ diyen kiÅi bir sinekten de aÅaÄı durumda olsa gerek; âgörmediÄime inanmam, demekle, âben gözlerimle düÅünürümâ demek arasında bir fark yok. Bu durumda akıl ne iÅe yarayacak?..â
Biz göremiyoruz diye sayısız yıldızlar, karadelikler, çok çok küçük varlıklar, duygularımız, aklımız, vicdanımız, ruhumuz vb. yok mu? Sözünü ettiÄim gerçeklerin bir bölümü somut varlıklar olduÄu için çeÅitli yöntemlerle gözlenebilmektedir, peki soyut varlıklar?..
DiÄer yandan somut varlıkların gözlenebilir olması da önemli deÄildir; örneÄin doÄuÅtan görmeyen birisine renkleri ya da varlıkları anlatamazsınız!.. Demek ki, görmemek inanmaya engel olamaz...
Benzer biçimde tek baÅına görmek de yeterli deÄildir; örneÄin güneÅ küçük bir top kadar gözükse de yeryüzünden çok daha büyüktür... Açıkçası göz bütünüyle güvenilir deÄildir, yanıltıcı olabilmektedir ve önemli olan gönül gözünün açılabilmesidir; unutmayalım ki, gözümüz kendisini bile doÄrudan görememektedir...
Görmedikleri için Yaratıcıâya inanmayanların, görmedikleri ancak varlıÄını bildikleri doÄadaki yasalara inanmaları, kendilerini yalanlamaları demektir, yasaya inanıp âyasa koyucuâya inanmamaları da ayrı bir ÅaÅkınlık!..
Natüralizm / DoÄacılık
Allahâtan kaçanlar âtabiatâa sıÄındılar. PadiÅaha isyan edip, cellattan yardım uman suçlunun mantıÄı. Tabiat da, yaratılanların toplamından ibaret büyük bir eser. Ustayı inkar için, esere usta demek izahın deÄil, kaçıÅın ifadesi.
GüneÅe, suya ve topraÄa tapanlara âilkelâ diyenler, varlıkların yaratılıÅını güneÅe, suya ve topraÄa vermekle aynı inancı paylaÅmıyorlar mı? Natüralizm, putperestliÄin yeni adıdır.
İnkar cephesinde yeni bir Åey yok. İsimler deÄiÅti, ama mantık çizgisi aynı kaldı. Ne iniÅ var, ne çıkıÅ. YükseliÅi yok ki, alçalıÅı da olsun. İddiasının dayanaÄı tek kelimeden ibaret: Yok! Yokâlarla bina kurulmaz. Bin tane yok, bir varı tartamaz. âYokâ kelimesi inançsızın kimliÄidir, kendi boÅluÄunu belgeler.
Reklam, en çok güvendikleri araç. âBilim adınaâ sürekli tekrarlanan yalan, zamanla doÄrunun yerini alabilir. EÄer o yer, gerçeklerle doldurulmamıÅsa. MantıÄın temel kanunları ıÅıÄında düÅünen akıl diyor ki, her eserin bir ustası vardır. Hiçbir eser kendi kendini yapamaz. Kitap yazarını, masa marangozunu, resim de ressamını gösterir. Ustayı eserin içinde aramak ise, boÅuna gayret.
Bir yazı okuduÄumuzda, âBu harfler mürekkeple yazılmıÅ. Mürekkebin tabiatında ise, yazı olmak özelliÄi varâ diyerek, yazarı inkar edebilir miyiz? Tablodaki resme hayran olup, âResim olmak boyaların tabiatındandır. Bu eserin ressamı yokâ diyebilir miyiz?
âApartman, kumun, çakılın, demirin ve tahtanın tabiatı gereÄi var olmuÅtur. Mimarı yokturâ dersek bize kim inanır? Yahut, o apartmanın projesini görüp, âİÅte mimar budurâ diyerek kimi aldatabiliriz?
Kainat ve içindeki her eser de bir binaya, bir resime veya bir kitaba benzer. âBunların yaratılması eÅyan1n tabiatı gereÄidirâ diyen adam, cahilliÄini ilan etmiÅ olur. Binanın yapılması için nasıl projeyi çizen ve yapıyı kuran bir mimar gerekiyorsa, kainattaki eserlerin de bir ölçü ve kanun ile yaratılması için bir Yaradana ihtiyaç vardır.
Kainattaki her varlık da sanatlı bir eser. İnsan takatini aÅan bir ilim, irade ve kudretle yaratılmıÅ. Ölçü, düzen ve güzellik diliyle sanatkarını ilan ediyor. Bu sesi kim susturabilir?
Kainat, yaratılanların bütünü. Demek kendisi de yaratılmıÅ. Tabiat ise kainattakilerin toplamı. Daha net bir anlatımla, tabiat, bir bakıma, kainatın ikinci adı. Åu halde, âkainatı ve içindekileri tabiat yarattıâ demekle, âkainat kendi kendini yarattıâ demek arasında ne fark var?
...
Tabiattaki kanunlar itibaridir. Hariçte vücutları yoktur. Varlıkları, maddenin varlıÄıyla devam eder. Kendi baÅına varlıÄını devam ettiremeyen bu mücerret mefhumlardan ne beklenebilir?
Canlılar yokken âüreme kanunuâ da yoktu. Åu halde, üreme kanununun canlıları yarattıÄını söylemek mümkün deÄil. Canlıları ilim ve hikmetle yaratan kim ise, hayat kanunlarını koyan da Oâdur.
Bu kanunlar, düÅünen insanı, inkara deÄil, imana götürür. Çünkü, kanun varsa, o kanunu koyan bir de hakim vardır. Hiçbir kanun kendi kendine ortaya çıkamaz.
...
Tabiat fikrini kabul edenlerin, konuyu derinliÄine düÅündüÄünü sanmıyorum. SÄ±Ä bir düÅünce, imkansızı mümkün gösterebilir. Yoksa, meseleyi akıl terazisiyle tartan herkes, tabiatın yaratıcı deÄil, eser olduÄunu bilir.
Allahâın sanatlı bir eseri olan tabiatı yaratıcı sanmak, tek kelimeyle ilkelliktir. Böylelerinin kendilerine âilericiâ ve âçaÄdaÅâ demeleri gerçeÄi deÄiÅtirmez. âKaraâ olana âakâ denmekle ne deÄiÅir!? (Ömer Sevinçgül)
Vahdet-i Vücud / Panteizm
Tanrıânın varlıkla birleÅmiÅ olduÄunu, eÅyanın Oânun deÄiÅik görüntülerinden oluÅup özde bir birliÄin bulunduÄunu savunan görüÅtür; Allahâın yarattıÄı bütün nesnelere Oânun kendisi, parçası, gölgesi, yansıması vb diyerek yaratıklar ile Yaratıcıyı karıÅtırmakta ve bir bütün saymaktadırlar... Evet, her varlıkta Oânun mührü bulunmaktadır, Oânu bize tanıtır ancak Oânun kendisi deÄildir; herÅey Oândandır ama herÅey O deÄildir!..
Nasıl bir yazının yazarı, bir resmin ressamı, bir evin ustası kendi eserinin içinde aranmazsa yüce Allah da yarattıklarının içinde aranmaz, aranmamalıdır... Allah baÅlangıçsız olup kendisinde deÄiÅiklik bulunmayan bir varlıktır; oysa evren (yaratıklar) sürekli olarak deÄiÅip durmaktadır... Ayrıca Kuran-ı Kerimâde herÅeyin yok olacaÄı söylenir, demek ki Oândan ayrı bir oluÅumdur bu varlık alemi; Oânun eseridir ancak kesinlikle O deÄildir...
Yöntemi ne olursa olsun bunun tersini savunan kiÅilerin görüÅleri hem geçersiz, hem de dayanaksızdır; evet, yüceler yücesi olan Allah aÅkındır, içkin deÄil!.. O zamanla, mekanla, yönle, boyutla vb sınırlı deÄildir; Kuranâda gözlerin Oânu göremeyeceÄi, herÅeyin yoktan yaratıldıÄı ve yokolacaÄı, Oânun benzeri hiçbirÅeyin bulunmadıÄı açıkça dile getirilir; bütün bunlardan sonra yaratıklar ile Yaratıcıyı özdeÅleÅtirmek olacak iÅ deÄildir!.. Daha önce de açıklandıÄı üzere evren yaratılmıŠolup yaratıcısı Allahâtır; Allah hep vardır ve hep var olacaktır...
Özetlemek gerekirse; Tanrı sevgisini çıÄırından çıkararak bütün varlıÄı Oânunla özdeÅleÅtirmek, diÄer bir deyiÅle Oâna sayısız ortaklar koÅmak (Åirk) son derece yanlıŠve gereksiz bir davranıÅtır; eser ile ustayı, yazı ile yazarı, kitap ile katibi, fiil ile faili karıÅtırmaktır... Tanrı, algı organlarımızla kavranamaz bir varlıktır; sınırlı olan bizlerin sonsuz olanı algılamamız nasıl düÅünülebilir?.. Evet, yazar yazının içinde aranmaz...
« Rabbimiz! EÄer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma... » ***
âMaddeden yapılmıŠolan, his organlarının esiri bulunan bir kimse, maddesiz olandan ve his organları ile anlaÅılamıyandan ne söyleyebilir? Yok iken sonradan yaratılmıŠolan bir kimse, hiç yok olmayandan ne anlayabilir? Maddeli, zamanlı ve mekanlı olan, maddesiz, zamansız ve mekansız olana nasıl bir yol bulabilir?.. Mahluklara hiç benzemiyeni mahlukların dıÅında aramak lazımdır. Yeri olmıyanı, madde ve mekanın dıÅında aramalıdır. İnsanın dıÅında ve kendisinde görülen hiçbirÅey O deÄildir; Oânun alametleridir... Görülen, iÅitilen ve bilinen herÅey, O deÄildir. Bunları, la ilahe derken yok etmelidir...â Mektubat
Tanrı SözcüÄü
âAllahâ yüce Yaratıcıânın bütün sıfatlarını (Esmaü'l-Hüsna; Rahman, Rahim, Aziz, Kerim, Vedud, Rabb, Nur gibi) bildiren âözel adıâdır; Türkçeye âTanrıâ biçiminde çevrilemez, Tanrı âilahâ sözcüÄünün karÅılıÄıdır... Bununla birlikte Allahâı belirtmek üzere âTanrı, Yaratan, Yaratıcıâ vb denebilir; Kuran-ı Kerimâde Oânun sıfatları kullanıldıÄı gibi, yine Oânu belirtmek üzere âilah/tanrıâ sözcüÄü de kullanılmıÅtır...
« Tanrıânız bir tek Tanrıâdır. O merhamet eden, merhametli olandan baÅka Tanrı yoktur » Bakara, 2/163
Tesadüf ve Kelebek
Mükemmel bir sarayın ustasını inkar edip, âbu bina taÅların tesadüfen bir araya gelmesiyle yapıldıâ diyen birine güleriz. Bir Åiirin Åairini tanımayıp, âbu Åiir, sözcüklerin tesadüfen toplanmasıyla yazıldıâ diyeni ciddiye almayız. Peki, biri çıkıp, canlıların, mesela bir kelebeÄin tesadüfen var olduÄunu söylerse ne der, ne ederiz?
Herkes atomların Åuursuz olduÄunu bilir. Yaratıkların yapı taÅı olan atomlar, ilim, irade ve hayattan mahrumdurlar. DeÄil dünyadaki harika eserleri, kendilerini bile tanımazlar; bir Sanatkar tarafından kullanılmadıkça âeserâ olabilirler mi?
Her eser, güzellik ve ahenginin diliyle sanatkarını ilan eder. KelebeÄin resmini tuvale aktaran ressamı takdir edip, aslını tesadüfe havale etmek akla uygun mu? Birbirine benzemeyen, ama hepsi de mükemmel olan suretler bile harika yaradılıÅlarıyla tesadüfün beÅ para etmediÄini göstermeye kafi.
Varlıkların suretleri gibi büyüklükleri de birbirinden farklı. Kelebekle kartalı, göz ile kanadı yanyana koyarsak bu gerçeÄi açıkça görürüz. Hemen soralım, kelebek neden kartal kadar büyümüyor? Kanat neden metrelerce uzamıyor? Atomları belli sınır çizgilerinde durduran ne?
Bu suallere âtesadüfâ deyip geçemeyeceÄini anlayan tesadüfçünün âgenlerâ diye fısıldadıÄını duyar gibiyim. Oysa gen, benim delilimdir. Çünkü, her gen bir plan örneÄidir ve ilim sahibi bir planlayıcıyı gösterir.
Biz, o ilahi programa âkaderâ diyoruz. Atomlar mutlak manada âemir kuluâ olduklarından kaderde yazılana aynen uyarlar.
Aynı Åekilde, her plan bir âtatbik edici ustaânın Åahididir. Planın bina yaptıÄı nerde görülmüÅ?
Her varlık belli kanunlarla meydana gelir. Canlılar, belirli kanunlar dahilinde hayatiyetlerini sürdürüler. Kanun ise, bir ilim ve Åuur iÅidir. Åu halde, kanunun olduÄu yerde tesadüfe yer yoktur. Çünkü tesadüf, cehalet ve ÅuursuzluÄun ifadesidir.
Bir uçak tasavvur edelim ki, yakıtını kendisi temin ediyor, her yıl kendine benzer binlerce uçak üretiyor, pilotsuz uçuyor, konup kalkmak için özel havaalanı istemiyor, üstelik de avucumuza sıÄacak kadar küçük.
Bir mühendis çıksa da böyle bir uçak yapsa, bütün dünyanın takdirini toplar. O mühendisi inkar eden, uçaÄın tesadüfen yapıldıÄını söyleyen bir kimsenin ise, herkesin alay konusu olacaÄından Åüphe yok.
Misali hakikate tatbik edersek, her kelebeÄin, yukarıda hayal etmeye çalıÅtıÄımız uçaktan daha mükemmel olduÄunu görürüz; üstelik kelebeÄimiz canlıdır.
DiÄer canlıların da kelebekten sanatça geri olmadıÄı malum. Bir bahar mevsiminde milyarlarcası yaratılan bu Åaheserleri âtesadüfâ kelimesiyle izah etmek mümkün mü?
Yedi harften mürekkep âtesadüfâ kelimesinin bile tesadüfen yazılması imkansızken, milyarlarca atom harfinden meydana gelen varlıkların tesadüfen var olduÄunu nasıl kabul edebiliriz?
Evet, yazı vardır harflerle yazılır. Yazı vardır nakıÅlarla yazılır. Yazı vardır ilimden harflerle, kanundan harflerle, sesten, nefesten, histen harflerle yazılır. Yazılar çeÅit çeÅittir, türlü türlüdür.
Her yazıyı herkes okuyamaz. Çünkü yazı vardır gözle okunur. Yazı vardır kulakla, vicdanla, akılla, kalble okunur. Bazı yazılar da vardır ki, ancak imanla okunur.
Kainat her nevi yazılarla dolu. Gülün kokusunda, kelebeÄin kanadında, bülbülün sesinde, topraÄın diriliÅinde yazılar vardır. Suyun harelerle akıÅı, ayın ıÅıl ıÅıl parlayıÅı, koyunun Åefkatle meleyiÅi, rüzgarın heyecanla esiÅi, insanın düÅünüÅü, seviÅi, aÄlayıÅı, gülüÅü hep birer yazı örneÄidir.
Kainat, çeÅit çeÅit yazılardan mürekkep harika bir kitaptır. Varlıklar ise, birer ibret levhası, mana sembolü ve hakikat habercisidir. (Ömer Sevinçgül)
DüÅünce Pınarı
âAhlaklı bir düÅünüÅ, kiÅiyi Allahâın varlıÄını kabul etmeye götürecektirâ Emmanuel Kant
âEÄer gerçekten Tanrı olmasaydı, benliÄimde bir Tanrı düÅüncesi taÅımam olanaksız olurduâ Descartes
âAllahâtan uzaklaÅan, Allahâı aramayan insan, ne kendisinde, ne de kendi dıÅında hakikati ve saadeti bulamazâ Pascal
âSade insanlar, Allahâı, güneÅin harareti ve bir çiçeÄin kokusu kadar doÄal olarak hissederlerâ Alexis Carrel
âMateryalist, kalemi yazar, fırçayı ressam, çiviyi marangoz zannediyor. Hareketlerin ve kuvvetlerin arkasındaki ilim ve iradeyi görmek istemiyor...â
âEser ustasını aÅamaz. Halbuki materyalist mükemmeli noksanla izaha çalıÅıyorâ Ömer Sevinçgül
âBir çocuk nasıl mama aramak ihtiyacında ise, insan da Allahâı aramak ihtiyacındadırâ Henri Bergson
âİslam, Allahâa inanması için insanı, hurafeye inanmaya mecbur etmediÄi gibi; ilmin hakikatlerine inanmak için de Allahâı inkar etmeye mecbur etmezâ Muhammed Kutub
âYol odur ki Hakkâa vara, göz odur ki Hakkâı göreâ Yunus Emre
âİÅlenmiÅ bir eser fiilsiz olmadıÄı gibi, fiil dahi failsiz olmazâ Bediüzzaman
âBir tabiat kanununu ifade eden her formül Allahâı öven bir ilahidirâ Maria Mitchell
âHikmetten anlayana manalı bir söz kafidir. Manen saÄır olanlar, zaten hakkı duymazlarâ Hz.Osman
âİnanmak istemeyeni hiç bir mantık inandıramazâ Cenab Åehabeddin
âHidayet, ona doÄru yürüyenlere koÅar... YaÄmurdan kaçanların kuraktan yakınmaya hakları yokturâ Selahaddin ÅimÅek
âİlim öÄrenip de amel etmeyen kimse, çift sürüp de tohum ekmeyene benzerâ Sadi Åirazi
âCehalet maddi ve dünyevi bilgileri bilmemek deÄildir. Cehalet hakkı ve hakikati görmemektirâ Atasoy MüftüoÄlu
âİnanmıyorum, diyorsun; inanmadıÄına inanmıyorum, biliyorsun!..â Ali Suad
âGördüklerim, görmediÄim yaratıcının varlıÄına inanmaya beni mecbur ediyor...â Emerson
âDinsiz vardır ki, inkarının esasları bir mabed teÅkil eder...â Cenab Åehabeddin
âMal sahibi, mülk sahibi! Hani bunun ilk sahibi?â Yunus Emre
âHakikatler, yapraklarını hiçbir sonbaharın dökemediÄi asırlık aÄaçlardırâ Selahaddin ÅimÅek
Din Bir Gereksinimdir
Kimileri âdine gereksinim (ihtiyaç) yok, en azından gelecekte olmayacak!â diyorlar; ne kadar saçma bir yaklaÅım!.. Böyleleri gerçeklerin içyüzüne inemeyen, cevizin kabuÄuna takılıp kalan düÅünce yoksunu kiÅilerdir... Dinin ne olduÄunun ortaya konması onların bu görüÅlerinin ne kadar gerçekdıÅı ve geçersiz olduÄunu açıkça gözler önüne serecektir...
Din, âniçin?â sorusuna bir yanıt verir; evet, nereden geldik, nereye gidiyoruz, ölüm, ölüm sonrası, yaÅam, iyilik-kötülük, varlık nedenimiz gibi sonu gelmez sorulara bir yanıt getirir, kiÅiye yaÅamının amacını öÄretip mutluluk yolunu gösterir; böyle bir araca kim âgereksizâ diyebilir? Bu sorunlar evrensel sorunlar olup din dıÅında bunlara yanıt verilemez... Bilim nasılı araÅtırır, düÅünce varlıklar arasında ilgi kurar, akıl-göz-kulak gibi bütün duyu ve algı organlarımız ise sınırlı olup bu tür sorulara mutlak gerçek olan bir yanıt getiremezler...
İnsan düÅünen bir varlıktır, varolduÄu sürece de öncelikle bu soruları düÅünecektir, öyleyse din tartıÅmasız olarak ve yeri doldurulamaz bir gerekliliktir... Bunun böyle olduÄuna geçmiÅ bütün açıklıÄıyla tanıktır; bilimsiz, felsefesiz, sanatsız toplumlar görülmüÅtür ama dinsiz bir toplum görülmemiÅtir... Evet, din insan içindir ve bir gereksinimdir...
Sorun dinin varlıÄı deÄil kiÅilerin elinde yozlaÅtırılmasıdır, iÅte tavır alınması gereken de budur, yoksa dinin kendisi deÄil... Sorarım size; kiÅinin düÅünce boyutunu sonsuza ulaÅtıran bir din mi uyuÅturucudur, yoksa kiÅileri bu düÅüncelerden alıkoyan, gerçekten soyutlayan dindıÅı yaklaÅımlar mı? Bu sorunun yanıtı çok açık olsa gerek!..
İÅte gerçekte âgereksizâ olan onların bu tür saçma yaklaÅımlarıdır; sonuçsuz, acı getirici, özden uzaklaÅtırıcı yaklaÅımları!.. Dine karÅı çıkanlar, dinin her söylemine karÅıt bir söylem getirirler, getirmelidirler... Demek ki inkar edilen din yerine yeni bir din! ortaya konmaktadır; hiç kuÅkusuz ki bizim tercihimiz beÅeri dinler deÄil ilahi (hak) din olacaktır, olmalıdır...
Günümüzde gücün ve paranın egemen olduÄu haksız bir düzen sözkonusu, sömürü alabildiÄine yaygın, ahlaksızlık dizboyu, ölçü ve tartıda haksızlık, rüÅvet, faiz, kumar, adam öldürme, kayırıcılık, din ve bilim adamlarının gerçeÄi gizlemesi, puta-maddeye-akla-kadına-bilime, açıkçası Tanrı dıÅındaki varlıklara tapma, Åirk, yolsuzluk, manevi boÅluk.. gibi ne ararsanız var; dolayısı ile din hala bir gereksinim ve dünya hala İslamâa muhtaç, gerisi felsefe, hikaye...
Sonuç olarak, kiÅilere sorumluluklarının hatırlatılması ve öÄretilmesi gerek; dahası, yaratılıÅından gelen din ve iman duygusunun doÄru olarak karÅılanması gerek, öyleyse insan var olduÄu sürece din de var olacaktır...
***
Din duygusu doÄuÅtan var olan bir duygudur; evet, kiÅinin içinde Tanrıâyı arayıŠduygusu yerleÅtirilmiÅ bulunmaktadır... Çocuk büyüdükçe kendiliÄinden nedensellik kavramını öÄrenerek varlıkla ilgili sorular sormakta, kendisini Tanrıâya ulaÅtıracak konularla karÅı karÅıya gelmektedir... Bu konulara ancak dinin bir yanıt verebileceÄi belirtilmiÅti; demek ki din (hava, su ve ıÅık gibi) doÄuÅtan varolan bir gereksinim olup, diÄer gereksinimlerimiz gibi bu da bize gönderilmiÅtir; ondan yüz çevirmek özümüzden uzaklaÅmaktır; sorunun çözümünü elimizin tersiyle itmektir...
« Hakka yönelerek, kendini Allahâın insanlara yaratılıÅta verdiÄi dine ver. Zira Allahâın yaratıÅında deÄiÅme yoktur; iÅte dosdoÄru din budur, fakat insanların çoÄu bilmezler. » Rum, 30/30
KiÅideki bu arayıŠona kendi konumunu da gösteren bir iyiliktir, böylece o büyüklenmemesi gerektiÄini öÄrenmektedir, buna karÅın büyüklenenler, kendileriyle de çatıÅan, öz deÄerlerinden kopuk kiÅilerdir... İçindeki arayıŠve yöneliÅe engel olmaya çalıÅan kiÅi, çıkmaz bir yoldadır; akıldıÅı ve mantıksız bir davranıŠsergilemektedir, bu haliyle baÅkalarını eleÅtirmesi de ayrı bir zavallılık!..
Evet, dine karÅı çıkanlara sormak gerek; âhiç neden, niçin demiyor musun?â Diyorsun; öyleyse din âgerekliâ!..
***
İnanç yaratılıÅın gerektirdiÄi bir zorunluluk olduÄu gibi, akıl ve mantık da bunu gerektirir; hiç kimse bir iÅin failsiz, bir eserin ustasız olabileceÄini savunamaz... Evet, gerçekler böylesine ortada iken kimileri Åu veya bu yöntemle, Åu veya bu yaklaÅımla inançsızlık etmekte, üstüne üstlük bu tutumunu savunarak baÅkalarını suçlayabilmektedir!..
âYazar olmadan yazı, ressam olmadan resim olurâ diyememekte fakat yüce Allahâı inkar edebilmektedirler... Bu yüzden inançsızların düÅünce boyutu bana son derece kısır gelir, onları anlayabilmem oldukça güçtür ve düÅünmesini bilenler için Åu ayetler yeterince açıktır;
« Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, Allahâa kesin olarak inanmıyorlar. » Tur, 52/35-36
Varlık, var edicisinden ayrı olarak düÅünülemez, düÅünülürse gerçeÄe ulaÅılamaz; iÅte Kuran yüce Allahâı bize bütün yönleriyle tanıtır, bu konudaki bütün yanlıŠanlayıÅlara bir son verir... Kuran Oânun adıyla baÅladıÄı gibi Oâna sıÄınmayla son bulmaktadır, ne güzel bir uyum; varlıÄın baÅlangıcında da, devamında da, sonucunda da yüce Allah vardır...
Oânu varlıktan soyutlamak, sözcükleri manalarından ayrı düÅünmeye benzer, Oânsuz her açıklama boÅ ve eksiktir... Varlık Emrullah, varlık yasaları Sünnetullah, insan Abdullah, Kuran Kitabullah ve Hz.Muhammed âsavâ Resulullah... Bu bütünlükten birini eksik bırakmak yanlıÅa sapmak demektir...
Evren bize Allahâı hatırlatır, Oânun sayısız belgeleri ile doludur... VarlıÄımız Allahâın kudret elindedir... Biz Oâna muhtacız, muhtaç olan ise ihtiyaçlarını yüzçevirerek deÄil yönelerek elde edebilir... Öyleyse yöneliÅimiz, her zaman için Rabbimize olmalıdır...
Din Üzerine
Din, insanlara doÄruyu gösteren kurallar bütünüdür... Allah'ın elçileri aracılıÄıyla insanlara ulaÅtırdıÄı Tanrısal Yasalar'dır... Sözcük olarak karÅılıÄı ise; yol, yasa, düzen, inanç, boyun eÄme gibi anlamlardır...
Din kuÅkusuz gereklidir; insanlar akılları ile Allah'ın varlıÄını bulabilseler bile, O'nun temel niteliklerini, kendi sorumluluklarını, nasıl kulluk edebileceklerini, ölüm sonrasını vb. kavrayamazlar...
İÅte bu gibi konuları insanlara bildirecek olan dinler ve dinlerin öÄreticisi konumunda olan elçilerle kitapların varlıÄı gereklidir... Onlar iki dünya saadetinin yolunu, insanların birbirleriyle iliÅkilerinin biçimini, görgü kurallarını anlatacaklardır ki, insanlık ilerleyebilsin, yaratılıŠamacına uygun bir yola girebilsin...
DiÄer canlılarda ve hatta cansızlarda bile önderi olmayan varlık yokken insanlar nasıl baÅıboÅ bırakılabilir? Evet, Allah insanlara din göndermiÅtir ve bu dinlerin sonuncusu da İslam Dini'dir... İslam Dini'nin kurallarını koyan Yüce Allah, uygulayıcılıÄı ile örnek olan ve açıklayan Hz.Muhammed'dir. Dinin kaynakları ise Kuran-ı Kerim, Sünnet (Hadisi Åerifler), İcma (GörüÅ BirliÄi) ve Kıyas (Usa vurma) olarak belirlenmiÅtir...
Bunların hepsi yukarıya doÄru birbirine uymak durumundadır... ÖrneÄin ne kadar âgüvenilirâ denilse de Kuran'la çeliÅen sözlerin dinen bir anlamı olamaz... DoÄrudan Kuran bu konuda bizlere kanıttır;
« Kuran'a uymayı sana farz kılan Allah, seni döneceÄin yere döndürecektir. De ki: âRabbim kimin doÄrulukla geldiÄini, kimin apaçık sapıklıkta bulunduÄunu en iyi bilendirâ » Kasas, 85
Bu ayetten açıkça anlaÅılacaÄı üzere bütün müslümanlar gibi Hz.Muhammed de Kuran'a uymakla yükümlüdür, yaÅayan Kuran olan birisinin Kuran'a aykır1 davranıÅlar içerisine girmesi ya da Kuran'a aykırı sözler söylemesi düÅünülemez... Bu nedenle Kuran'la çeliÅen sözlere ve rivayetlere deÄer verilmemesi gerekmektedir... Evet, kaynak aynı ise, ki öyle; âMuhammed'ül Eminâ deÄil, âSahih/Güvenilirâ denen çalıÅmalar sorgulanmalıdır...
Din öncelikle insanları Tek Allah inancına çaÄırır... Bundan sonra diÄer inanç konuları, kulluk görevleri, kiÅisel ve toplumsal iliÅkiler, ahlak esasları gelir... Dini ortaya koyan ve bu konuda yetkili olan tek kiÅi Yüce Allah'dır... Elçiler melek (Cebrail) aracılıÄıyla aldıkları bilgileri olduÄu gibi toplumlarına ulaÅtırmakla görevlidirler; Allah'ın buyruklarına kendilerinin ekleme yapması ya da bu buyruklardan eksiltmede bulunmaları söz konusu olamaz...
Belirlenen bu buyruklar insanı yaratanca insanlar için konulmuÅtur; dolayısı ile insana uygun, akıl ve mantıÄa yatkın ve en güzel kurallardır; evet, bu kurallar kiÅileri iyiye ve güzele ulaÅtırır... Amacı insana kendisini tanıtmak, sorumluluÄunu bildirmek ve iki dünya mutluluÄuna ulaÅmasını saÄlamaktır...
KiÅiler din seçiminde özgür oldukları gibi kulluk görevlerini yapıp yapmamakta da özgürdürler... Bu tür sorumluluklarının karÅılıÄını bütünü ile ölüp dirildikten sonra alacaklardır... Hiç kimse dinini deÄiÅtirmeye ya da kulluk yapmaya zorlanamaz...
Åunu da belirtmek gerekir ki, insanın ruhsal yönü ve toplumsal yapı bir dine gereksinim duyulduÄunu açıkça gösterir... Günümüze kadar dinsiz ya da inançsız bir toplum görülmemiÅtir... Nitelikleri farklı olmakla birlikte insanlar çeÅitli varlıklara tapmıÅlar, çeÅitli dinlerin peÅinden gitmiÅlerdir... Demek ki, insanın doÄasında var olan inanma ve din duygusunun karÅılanması gerekmektedir... Bu noktada da görev elçilerin ve kitaplarındır... Onlar insanlara en doÄru yolu gösterirler, böylece insanlar akıl, irade ve bilinçlerini kullanarak Allah'ı ve O'nun buyruklarını, kulluk sorumluluklarını kavrarlar...
Evet, insan kendini bilip düÅünmeye baÅladıÄında âniçin?â demiÅtir; nereden geldim, nereye gidiyorum türünde sayısız sorulara yanıt bulmaya çalıÅmıÅtır... Bu da gereklidir; ölümü yokluk olarak algılarsak yaÅamın ne anlamı kalır? Sonrası düÅünülmedikten sonra buna kim dayanabilir? DüÅünsenize yokluÄa gidiyorsunuz; böyle bir yaÅam çekilir mi? GittiÄiniz yollar altından olsa bile uçuruma doÄru gidiyorsanız hiç içiniz rahat ve mutlu olabilir misiniz? Evet, mutluluÄun anahtarı inanmaktır...
Birey, beden ve benlik (ruh) olmak üzere iki parçadan oluÅur... Bedenin gereksinimleri olduÄu gibi ruhun da gereksinimleri vardır ve bedenin de üzerinde bir etkinlik gösterir... Bedenimizin yeme, içme, barınma, saÄlık gibi gereksinimleri karÅılanmazsa hasta olur... Benzer biçimde ruhun gereksinim duyduÄu inanma ve sonsuzluk duygusu yanıtlanmadıkça kiÅinin ruh saÄlıÄını bulması çok zor olacaktır... DüÅünsenize kendini bir ot gibi gören insan, insanlıÄının farkına nasıl varabilir?..
KiÅilerin taÅıdıkları din duygusu imanla karÅılanmazsa mutsuz olurlar; diÄer düÅüncelerin onları doyurabilmesi olanaksızdır... Evet, insanın Allah, yaratılıÅ, kulluk, ölüm, ölüm sonrası gibi arayıÅlarının yanıtlanması kuÅkusuz büyük bir gereksinimdir... Bu tür soruların yanıtı da ancak din ile verilebilir... Din kiÅiye yaÅamının anlamını öÄretir; gerçekten amaçsız bir biçimde yaÅayan kiÅinin varlıÄı bir hiç deÄerindedir...
İslam Dini'ne gelirsek; İslam en son ve olgun dindir... Bütün insanlıÄı kapsar; açıkçası evrenseldir... Bu dinin Elçisi olan Hz.Muhammed de son elçidir... Bundan dolayı Kuran ve İslam kıyamete kadar görevlerini yerine getireceklerdir ki, güneÅ gibi bütün çaÄlara seslenebilecek niteliktedirler...
Kelime-i Åahadet: âEÅhedü en lailahe illallah, ve eÅhedü enne Muhammeden abduhü ve rasuluhüâ (âBen tanıklık ederim ki, Allah'tan baÅka tanrı yoktur... Ve yine tanıklık ederim ki (Hz.) Muhammed O'nun kulu ve elçisidirâ) Evet, bu sözler İslam'ın temelidir... Bu sözleri inanarak söyleyen kiÅi müslüman olur... İslam inancının temeli Allah'a, meleklere, kitaplara, elçilere, kaza ve kadere, hayır ve Åerrin Allah'tan olduÄuna, öldükten sonra diriliÅe ve ahiret gününe inanmak oluÅturur... Bu inançların kiÅinin yaÅamına getirdiÄi olumlu etkiler sayılamayacak kadar çoktur...
Din ve İslam Dini
İslam Bilginleri Kuran'ın verilerine dayanarak din için Åu tanımlamaları yapmıÅlardır: 1. Allah'a teslimiyet; 2. Allah âın insanlıÄa yönelik hükümler halinde kanunlaÅtırdıÄı buyrukların tümü; 3. Tanrısal buyruklar toplamıdır ki, akıl sahiplerini kendi serbest seçenekleriyle, doÄrudan doÄruya hayra iletir; 4. Akıl sahiplerini kabule çaÄıran tanrısal mesajlar toplamı
Kuran, çok açık bir biçimde insanlar ve cinler dıÅındaki tüm varlıkların Allah'ın iradesine (kanunlarına) uyduklarını belirtir. Bu yüzden insan elinin ulaÅamadıÄı her yerde tam bir denge, barıŠve adalet hakimdir. İnsan ise kendisine verilen irade ve bilgi ile bu denge ve barıŠortamına ve kanunlarına uyup uymamakta özgürdür...
İnsanın bu iki yönlü yapısı sayesinde çeÅit çeÅit eÄilimler, arzular ve duygular içindedir. İnsana, yer yüzünde yaÅamını sürdürebilmesi için üç temel kuvvet/güç verilmiÅtir:
a) Kuvve-i Åeheviye (yeme, içme, üreme... dürtüleri);
b) Kuvve-i gadabiyye (savunma ve korunma için gerekli tepki gösterme, mücadele, savunma... dürtüleri);
c) Kuvve-i akliyye (düÅünme, muhakeme, zeka... dürtüleri)
Bu kuvvetler yaratıcı tarafından sınırlandırılmamıŠolup insanın bu konularda iradesini kullanması istenmiÅtir. EÄer insan sahip olduÄu bu kuvvetleri bireysel ve toplumsal hayatının barıŠiçinde düzenli olması için gerekli biçimde sınırlandırmazsa bu iç güçler âiffetsizlik, hak adalet tanımama, hakka tecavüz; önü alınmaz ve gereksiz öfke, yanlıÅı doÄru, doÄruyu yanlıŠgösterme; demogojiâ gibi uç noktalara kayar ve bunun sonucunda bireysel ve toplumsal yaÅamda her türlü olumsuzluk baÅ gösterir.
İnsan, gerek bu olumsuzlukları, haksızlıkları ve sömürüyü önlemek, gerekse bu nitelikleri kendisine ve topluma yararlı, mükemmellik boyutuna ulaÅtırmak için, kapsamlı bir bilgiye (akla, adalete) muhtaçtır.
İÅte, kiÅiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barıŠiçinde geçirebileceÄi mükemmelliÄe ulaÅtırabilecek ve toplumda barıŠve adalete dayalı bir yapı oluÅturabilecek mükemmel bilgi (tümel akıl) Allah tarafından gönderilmiÅ Hak (doÄruya, adalete dayalı) DİNDİR.
Bu noktada elçi, dinin uygulanmasını saÄlayan, onu pratik hayata en mükemmel Åekilde aktaran kiÅidir. Dini pratikler demek olan ibadet ise dinin hakikatlerinin insanı aydınlatmasını, onun kalbine yerleÅmesini saÄlayan İlahi yasalardır...
Din âgerçek dinâ Olmazsa Ne Olur?
İnsan gerek bireysel gerekse toplumsal yaÅamda kurallara uymakla ancak barıŠve adalete kavuÅabilir. Bu kurallar eÄer İlahi Adalete ve barıÅa dayalı (İlahi kanunlar) deÄilse, onların yerini insanların veya insanlar adına bir kiÅi veya grubun koyduÄu kurallar alacaktır. Bu durumda insan ürünü düÅünce ve ideoloji sistemleri (beÅeri dinler) ortaya çıkar.
Bu dinlerin tanrıları, onları ortaya koÅanların nefis ve arzularıdır, heves ve tutkularıdır. Bu dinlerinde inanılıp kabul edilmesi gereken bir takım kuralları vardır. Allah'ın (zülüm ve sömürüye neden olduÄu için) asla razı olmadıÄı bu dinlerde pek çok putlar bulunur. Genelde bu dinlerin toplumsal hayattaki dayanak noktası kuvvettir. Güçlü olan haklıdır ilkesi). Hayat prensipleri kavgadır, mücadeledir. Toplumsal baÄları, ırkçılık ve milli çıkarlardır. Hedefi insanın mutluluÄunu saÄlayamayan hevesleri tatmin ve ihtiyaçları sun'i olarak arttırmaktır.
Hak dinin esası ise; İlahi adalet ve barıŠyasalarına uymaktır (kulluk). Hak dinin toplum hayatındaki dayanak noktası, haktır (Haklı olan güçlüdür) Gayesi, manevi tekamül (mükemmellik) ile Allah'ın isimlerini (O'nun keremini, adaletini, sevgisini) yansıtmaktır (Allah'ın razı olması budur) Hayat prensibi, mücadele deÄil yardımlaÅmadır. Toplum fertleri arasındaki baÄ, çıkar baÄı deÄil; düÅünce, hedef, ideal baÄıdır. Sonuç ve hedefi insanı olgunlaÅtırmak, gerçek mutluluk ve barıÅa ulaÅtırmaktır.
Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine insanlıÄın ilk dini animizm veya totemizm gibi "ilkel" dinler deÄil, Kuran'ın deyimiyle İslam'dır. İnsan, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taÅıdıÄından Allah'ın insanlar için gönderdiÄi din, temelde (özde) aynı ve tek olmuÅtur. Hz.Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin getirip duyurduÄu, nebilerin de uyup tatbik ettiÄi din her zaman aynı olmuÅtur. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu dinden uzaklaÅan insanlar yine temelde aynı Åekilde deÄiÅen dinler üretmiÅlerdir.
Böylece âilkel, batıl, Åirk dinleriâ ortaya çıkmıÅtır. Nitekim Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman filozofu Schelling Åöyle demiÅtir;
âBütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya inanıyordu. Sanki en eski din (yani el-İslam) yıldız yıldız parçalanmıÅ...â Kaldı ki günümüzde ilkel dediÄimiz totem ve tabuların çaÄdaÅ kılıklara büründüÄünü görmemek mümkün deÄildir.
Batıda Dine BakıÅ
Toplumumuzda geleneksel anlayıÅ, dini çok dar anlamda ele almaktadır. Din denilince sadece Allah'a inanmak, ibadet gibi kavramları hemen çaÄrıÅtıran inanç sistemleri akla gelmektedir.
Oysa inanmak ve ibadet kavramlarını en geniÅ anlamlarıyla ele aldıÄımızda herkesin bir Åeylere inandıÄı, bir Åeylere yöneldiÄi (ibadet ettiÄi) görülür. ÖrneÄin: Kimi insanların bilimin her Åeyi çözeceÄine imanı vardır. Kimilerinin gelecekte proleterya (iÅçi) diktatörlüÄü kurulacaÄına imanı vardır...
Batılı ruhbilimcilerden Erich Fromm'un Åu tanımı ilgi çekicidir; âBir topluluÄun bireylerince paylaÅılan ve o bireylere belli bir yöneliÅ, belli bir baÄlanma amacı kazandıran herhangi bir düÅünce ve eylem sistemidir. Gerçekten benim benimsediÄim bu geniÅ anlamda din olgusuna sahip olmamıŠhiçbir kültür yoktur. Ve öyle görünüyor ki, gelecekte de olmayacaktırâ (Psikanaliz ve Din, s31)
Erich Fromm yine doÄru bir tespit olarak bugünkü Batı ideolojilerini de yapıları bakımından ilkel birer din olarak görüyor ki, biz de bunu doÄruluyoruz:
âKültürümüzde totemcilikle karÅılaÅıyor muyuz? Evet hem de yaygın olarak; ama bu soruna sahip olan insanlar çoÄunlukla ruhsal yardıma gereksinmeleri olduÄu kanısını taÅıyorlar. Kendisini bütünüyle devlete baÄlı sayan ya da partinin çıkarını biricik deÄer ve doÄruluk ölçütü sayan, yaÅadıÄı topluluÄun simgesi olan bayraÄı kutsal bir nesne olarak gören bir kiÅi, tutumu kendisine tamamen akılcı gibi gelse de klan dinine ve totem tapımına sahip bir kiÅidir. FaÅizm ya da Stalincilik gibi sistemlerin milyonlarca insanı bütün kiÅilik ve mantıklarını âdoÄru da olsa yanlıŠda olsa benim ülkemâ ilkesine kurban etmeye nasıl yöneltildiÄini anlamak istiyorsak bu yöneliÅin totemci, dinsel niteliÄini dikkate almamız gerekirâ
âİnsan hayvanlara, aÄaçlara, altından ya da taÅtan yapılmıŠputlara, görünmez bir Tanrıya, ermiÅ bir kiÅiye ya da Åeytanca özellikleri olanlara tapınabilir. Atalarına, ulusuna, sınıfına ya da partisine, para veya baÅarıya tapınabilir. SarıldıÄı din, yıkıcılıÄın ya da sevginin, baskının ya da kardeÅliÄin geliÅmesine elveriÅli olabilir, insanın akıl yeteneÄini geliÅtirebilir ya da köreltebilir. İnsan baÄlandıÄı sistemin laik dünyadaki sistemlerden farklı olan dinsel bir sistem olduÄunun ayırdında olabilir. Ya da hiçbir dine baÄlı olmadıÄını düÅünebilir ve güç, para ya da baÅarı gibi birtakım sözde din dıÅı amaçlara baÄlanmasını kendi çıkarının bir gereÄi gibi yorumlayabilir. Bu noktada DİN Mİ, DİN DEÄİL Mİ? sorusu önem taÅımamaktadır, önem yaÅıyan ne tür din sorusudur. BaÄlanılan din, insan geliÅimini yalnızca insana özgü olan yeteneklerin açılıp serpilmesini saÄlamakta mıdır, yoksa bunları kösteklemek midir?â (s36)
İslam'ın bu açıdan niteliÄine baktıÄımızda Åunu görüyoruz: Allah insanın özüne hiçbiri istisna edilmeyerek İlahi sevgi cevherini koymuÅtur. İnsan bu özünü imanın ıÅıÄı ile, İslam'ın topraÄında geliÅtirerek mükemmelleÅtirecektir.
Açıkçası İslam, insanı ahlaki sorumluluk ve seçme yeteneÄine sahip, gönlünün özünde İlahi sevgi olan bir varlık olarak nitelendirir; âO'ndan geldiniz, O'na gidiyorsunuzâ (Bakara, 156), âOnlar (inananlar) Allah'ı sever, Allah da onları severâ (Maide, 54). Åimdi de insanı mükemmelliÄe ulaÅtırmayı amaçlayan İslam (Allah'a yönelme ve teslim olma) dininin özelliklerine bakalım;
Gerçek Dinin Özellikleri
1. Din İlahi Bir Konumdur
İslam dini insan doÄasının (fıtratının) dinidir. İslam dini mutlak mükemmelliÄi, yüceliÄi ve güzelliÄi temsil eden Yaratıcıya baÄlanarak yönelme iÅidir. Bu noktada İslam dini tüm yaratılanları, mükemmelliÄi temsil eden Allah'a baÄlar. İnsanı ezeli ve ebedi olan Allah'a baÄlayarak ona ebediliÄin kapısını açar. Onu İlahi rahmetin, keremin, sevginin yeryüzündeki aynası olarak tanımlar; âEn sevdiÄiniz Åeyi vermedikçe imana ulaÅamazsınızâ (Ali İmran, 92)
İnsanı gerçeÄe ulaÅtıran dinin koyucusu Allah'tır. Hiçbir elçi duyurduÄu dinin kurucusu deÄildir. Bu yüzden din, kendisini anlatan elçinin adına izafe edilemez...
2. Din Akıl Sahiplerine Seslenir
İslamın muhatabı akıl sahibi varlıklardır. Bu noktada akılcı olmak ile akıllı olmayı birbirine karıÅtırmamak gerekir. Akıl sınırlı, sonlu, zamana baÄımlı olarak olayları ve kavramları algılar; sınırsız, sonsuz ve zamana baÄlı olmayan olay ve kavramlar aklın kavrayıŠsınırlarının ötesindedir. Dinin bir kısım gerçekleri, aklın kavrayıŠsınırları içindeyken bir kısmı dıÅında kalır. Bunlar insanın baÅka bir kavrama yeteneÄini içerek kalp/gönül (sezgisel kavrayıŠyeteneÄi) tarafından algılanır.
Akıl üstü olmakla, aklı merkezi bir rol sahibi görmek nasıl baÄdaÅır? Yanıt açıktır; bir gücün sınırlarını belirlemek ve o gücü bu sınırlar içinde tutmak onu inkar etmek deÄil, evrensel iÅlevini daha iyi yapmaya itmektir. Çünkü bir Åeyin gücünü inkar kadar ona taÅıyamayacaÄı yükler yüklemek de olumsuz sonuç doÄurur. Bu evrensel bir yasadır. Kuran'ın deyimiyle; âAllah hiçbir kiÅiye taÅıyamayacaÄı yükü yüklemezâ (Bakara, 286)
İslam bir din olarak akıl sahiplerini muhatap alarak akla en büyük deÄeri verirken, ona kavrayamayacaÄı Åeyi yüklemez. KaynaÄı bakımından vahye dayalı olan İslam bu nedenle akıl ile asla çeliÅme ve çatıÅmaya girmez. Zaten aklın da dinin de sahibi tek ve aynı kudrettir. O kudretin elindeki iki varlık arasında asla çeliÅki yoktur; âRahman olan Allah'ın yaratıÅında ve yarattıklarında çeliÅme ve uyuÅmazlık göremezsinâ (Mülk Suresi, 3)
Akıl ile vahyin çeliÅir gibi görünmesine insanın inadı ve aceleciliÄi sebep olur. Yani bu noktada sebep, insanın sabırsızlıÄıdır. Bizler öznel dürtülerle yanlıŠdeÄerlendirmelerle acele ederek vahyin ortaya koyduÄu kuralları hemen anlamak istiyoruz. Çünkü aklın anlamak, peÅinde olduÄu Åeyi derhal açıklamak ve sebeplere baÄlanmak gibi temel bir tavrı vardır. İlahi vahiy bazı noktalarda öyle Åeylere deÄinir ki, bunlar ancak zamanla anlaÅılabilir. Akıl iÅte bu bakımdan en büyük maharetini; vahye teslim olması gereken yerde durmakla gösterecektir.
Aklın vahiy önündeki teslimiyetinin aksiyona dönüÅmesine ibadet diyoruz. Bu kabul ve teslimiyet aklın mahkumiyeti deÄil, sınırları içinde ve acele etmeden iÅ görmesidir. Kuran, aklın iÅ görmesini yüceltmekle kalmaz ayrıca emreder. Bunun yanında Kuran, ilk ayetlerden itibaren gaybe inanmayı gerekli görür.
Gayb ne demektir? Gayb, vahiy tarafından tespit edilen ve duyu organlarıyla algılanamayan sırlardır. Bu sırlar, insanoÄlunun önüne vahiy ile açılıyor ve insan bunlara inanmaya çaÄrılıyor. Zaten duyu organlarımızın sınırlılıÄı bize gaybın olduÄunu açıkça göstermektedir. Bu noktada bir insanın gaybe inanmaması ve bunları akılla çeliÅir görmesi âbenim duyu organlarım her Åeyi algılıyorâ demek kadar yanlıÅtır...
Buradan Åunu anlıyoruz ki, zamana baÄlılık kaydını dikkate almadan vahyin verilerini anında kavramak ve onlara akıldan onay çıkarmak endiÅesi bizi çıkmazlara sokmaktadır. İnsanoÄlunun bu hatası bir kenara bırakıldıÄında akıl ile vahyin çatıÅma ve çeliÅmesi sözkonusu olmaz.
3. Dinde Serbest Seçim (İnanç ÖzgürlüÄü) Esastır
Allah ile insan arasında hayatın tümünü dolduracak geniÅlikte ve süreklilikte olan din iliÅkisi, hürriyeti gerekli kılmaktadır. İnanç hürriyetinin olmadıÄı yerde dinden söz edilemez. Burada kastettiÄimiz hürriyet hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın kulun davranıÅlarını içten bir istekle sergilemesi anlamında bir serbest seçim ve karar vermedir.
Dinin gönderiliÅinde maksat Åatibi'nin ifadesiyle âİnsanı zorunlu kulluktan serbest seçime dayalı kulluÄa yükseltmektirâ Bunun dayandıÄı yaratılıŠyasası Kuran'da Åöyle belirtilmiÅtir; âDinde zorlama yokturâ (Bakara, 256)
4. Din İnsanı Mutlak GüzelliÄe, BarıÅa ve Hayra İletir
Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzenin de çeÅitli yasaları vardır. Bize göre bu yaradılıŠdüzenine uymak, insanı mutlak güzelliÄe, mükemmelliÄe iletir.
İslam dini mutlak hayra, güzelliÄe, mükemmelliÄe çaÄırma ve iletme konusunda insanların farklı görüÅlerine deÄil, genel ve deÄiÅmez fıtrat (insan ve evrenin yaradılıÅ) yasalarına öncelik tanır.
İnsanın, iletildiÄi mutlak hayrı her zaman kendi aklıyla açıklıÄa kavuÅturmasını beklemek, insanın geliÅimini aksatan ve sonuçta bizzat insanın baÅına bela olan bir tutumdur. Tarih boyunca nice felsefe ve ideolojilerin insanları ne hale getirdiÄii açıktır.
Unutmamak gerekir ki din sadece hayra çaÄıran bir kurum deÄil aynı zamanda ileten bir kurumdur. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam bilginleri bu korumayı beÅ bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma...
Din Afyon Mudur?
"Din afyon mudur?â sorusuna verilecek doÄru yanıt âEvet afyondurâ ya da âHayır afyon deÄildirâ demek olamaz. Bu soruya önce âsiz hangi dinden sözediyorsunuz?â diyerek ilk âyanıtıâ vermek gerekir. Marksâın dediÄi gibi evet bazı dinler afyondur. Ama hangileri? İÅte Marksâın soramadıÄı bu soru onun çeliÅkisidir.
Kuran birçok ayette dini; çıkarları hesabına kullanan, deÄiÅtiren, ekleme ve çıkarma yapanlara dikkatimizi çekmektedir. Kuranâda hak dine karÅı çıkanlar üç sınıfa ayrılmıÅtır:
a) Kendilerini Allahâın yerine koyarak hüküm koyan veya onları saptıran din bilginleri...
b) Hak dinden dolayı çıkarlarını kaybeden, sömürü çarkları bozulan sermaye sahipleri (Marksâın kulakları çınlasın)...
c) Hak dinin geliÅiyle iktidarları yıkılan (veya yıkılacak olan) iktidar sahipleri...
Åimdi insafla soralım;
İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar saÄlayanları uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din (İslam) afyon olabilir mi?
Böyle bir dine afyon diyenin ya aklı ve vicdanı yoktur ya da afyonla uyuÅmuÅtur... Yahut kendi yaptıÄı yeni bir din ile insanları uyuÅturmak istemiÅtir.
Evet soruyoruz:
İnsanları köleleÅtiren Mekke aristokrasisine baÅkaldırmayı emreden din mi afyondur? Köle olan Bilalâe efendisine! baÅkaldırma bilinci veren din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, âBir elime ayı, bir elime güneÅi verseniz de ben bu dinden vazgeçmemâ diyen Peygamberâin getirdiÄi din mi afyondur?
Kızını öldüren müÅrik Ömerâden, adaletin zamanlar üstü örneÄi olan Hz.Ömerâi çıkaran din mi afyondur?
Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlıÄını feda eden, kadınlık timsali Hz.Haticeâyi Åekillendiren din mi afyondur?
15-20 yılda İranâı, Bizansâı, Afrikaâyı sarsan ve fetheden insanları yetiÅtiren din mi afyondur?
Okuma-yazma öÄretmeleri karÅılıÄında savaÅ esirlerini serbest bırakan bir din mi afyondur?...(Din Bu 1, 2 ve 3âe Cevap, Bahaettin SaÄlam-İsmail Acarkan, Kavram Yayınları)
Kötülük İçin Kullanılan Kötü Müdür?
KiÅilerin kötülük aracı olarak kullanamayacaÄı hiçbir varlık yoktur; dolayısı ile düz bir mantıkla âÅu kötüye kullanılıyor, öyleyse kötüdür, ortadan kaldırılmalıdırâ demek son derece yanlıÅtır, böyle bir anlayıÅla bütün varlıÄı yoketmemiz gerekir!.. Bir örnekle konuyu açalım; bıçak, ekmek kesmek yerine adam kesmek için kullanılırsa suç o bıçakta mı olur?..
Din de böyledir; o, insanlar için, insanların iyiliÄi içindir ve suç onu kötüye kullananlardadır!.. Bu farkı farketmeyenler veya farketmek istemeyenler akıllarını kötüye kullananlardır, öyleyse bu mantıkla - ki inançsızların sıkça yaptıÄı üzere mantık da kötüye kullanılabilir! - akıllarını da bir tarafa atsınlar, artık ona ihtiyaç yok!.. Gerçek Åudur ki; din güneÅine tavır almak, ıÅık ve aydınlıkla savaÅmak, karanlıÄa gömülmek demektir!..
İnanç YaratılıÅtandır
Beynimizin saÄ yarım küresinde inanç merkezimiz vardır, demek ki beynimiz inanmaya ayarlanmıÅtır, ne mutlu saÄduyulu olanlara!.. Göz görmek için, kulak duymak için, deri dokunmak için, dil tatmak için, burun koklamak için, gönül sezmek için, beyin düÅünmek için olduÄu gibi inanç merkezi de inanmak içindir!.. Önemli olan bakıp da görmek misali doÄru inancı yakalayabilmektir!.. Ve bu yüzdendir ki ilk insandan beri inanç hep varolagelmiÅtir, bundan sonra da böyle olacaktır... Bütün bu gerçeklere karÅın din eÄitimini engellemeye çalıÅan düÅünce yoksunu kiÅiler bulunmaktadır; ne kadar yanlıŠbir tutum, yazık, çok yazık!..
Evet, yaratılıÅı ve yaratılmıÅlıÄı karÅısında insana düÅen görev Yaratıcısına yönelmektir; her an sayısız nimetlerini bizlere sunan bu yüce varlıÄı görememek, ve sorumluluÄunun bilincinde olamamak hiçbir insana yakıÅmaz... Bu durum apaçık bir gerçek olmakla birlikte, kendileri Yaratıcılarına yönelmeyen ve baÅkalarını da Oâna yönelmekten alıkoyanlar vardır...
Bunlar, insanların bir inanç sahibi olmaları durumunda yaÅayıÅlarını bu inanca göre düzenleyeceklerini çok iyi bildiklerinden kendi yanlıŠdüÅüncelerini ve düzenlerini egemen kılabilmek için deÄiÅik yollara baÅvurmaktadırlar... Yaratıcısını Allah bilenin Oâna yönelmesinden daha doÄal bir davranıŠolamaz; bunu yapan kiÅi yalnızca Allahâa karÅı sorumlu olduÄunun bilincine varacaÄından dindıÅı güçlerin kendi düzenlerini yutturma çabalarına kanmayacaktır...
Gerçekten de eÄer insan burada aklını baÅına almazsa ahirette en büyük düÅman olarak göreceÄi bu kiÅileri Åöyle suçlayacaktır; «Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara: âHayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allahâı inkar etmemizi, Oâna ortaklar koÅmamızı emrediyordunuzâ derler.» Sebe, 34/33
VarlıÄın Dili
Varlık binbir diliyle sana sesleniyor; beni bir Yaratan var... Ben nasıl belli bir yörüngede düzenli ve uyumlu bir biçimde dönüyorsam sen de bir elçinin önderliÄinde, diÄerleriyle birlik olarak yürü, içindeki sonsuzluÄa kavuÅ!.. TopraÄın diriliÅini görerek, öldükten sonra diriliÅten kuÅku duyma!.. Varlıktaki düzene, uyuma, güzelliÄe, sevgiye.. bakarak Yaratıcını tanı; çiçeklerin güneÅe, ırmakların denize yönelmesi gibi sen de Oâna yönelerek mutluluÄa ulaÅ!.. DüÅünürsen bunun zor olmadıÄını kavrarsın, sorun sende!..
Kuran-ı Kerim Oânun sözlü/yazılı belgesidir, varlıÄın bir özetidir; oysa sözsüz/yazısız belgeleri herkese açıktır... Sorun, bakıp da göremeyenlerde, iÅitip de duyamayanlarda; evet, eksiklik yalnızca onlarda!.. Her varlık bir çaÄrıdır, önemli olan bu eÅsiz çaÄrıya uyabilmektir... DüÅünmesini biliyorsan; âherÅey bana seni hatırlatıyorâ diyebilirsin, yeter ki bir insan olarak düÅünebilmeyi öÄren!.. Pencereye bakmak ile pencereden bakmak çok farklı; sen dıÅarıyı da gör, varlıÄın arkasındaki o büyük gerçeÄe ulaÅ...
âKuranâı Hz.Muhammed YazmıÅtırâ Diyorlar?
EÄer Kuran-ı Kerimâi Hz.Muhammedâin kendisi yazmıÅsa dünyanın gelmiÅ, geçmiÅ ve gelecek en büyük bilimadamı, düÅünürü, tarihçisi, edebiyatçısı, sosyologu, sualtı araÅtırmacısı, gezgini, hakimi, öÄretmeni, askeri, yazarı.. ve astronomudur... Bütün bu özelliklerin - hem de bilgiden uzak bir toplumda yaÅayıp, eÄitim almamıŠve de okuma-yazma bilmeyen - bir insanda toplanması düÅünülemez, böyle bir durum olanaksızdır, dolayısı ile Kuran-ı Kerimâin yazarı Muhammed'ül Emin deÄil, Onun da açık bir biçimde bildirdiÄi üzere yüceler yücesi olan Allahâtır; bu apaçık gerçeÄe karÅı çıkanların ise geçerli hiçbir nedenleri yoktur ve olamaz... âCahiliyye devrinde, yetimdeki edeb ve ümmideki ilim, mucize olarak sana kafidirâ sözü gerçeÄi arayanlar için ne güzel bir ölçüdür...
Gerçek Afyon Nedir?
Din, âtutulan yolâ demektir; bu anlamda bütün düzenler birer dindir... Marksâın kastı Tanrısal olduÄu söylenen dinlerdi ancak bunlar da ikiye ayrılır; birincisi Hak Din olan İslam, ikincisi bozulmuÅ, deÄiÅtirilmiÅ, özünden koparılmıÅ, kuruntulara dönüÅtürülmüÅ diÄer kalıntılar; Marks ve yoldaÅları iÅte bu farkı ayırt edemiyorlar!..
Bir de kiÅilerin kendi uydurdukları ideolojiler vardır ki bunlar da din kavramına dahil olup moda gibi sürekli deÄiÅirler!.. Temelde kula (yaratılmıÅa) kulluÄa dayandıklarından sömürüyü önleyemezler, ancak biçimini deÄiÅtirebilirler, dolayısı ile gerçekte uyuÅturucu olan bunlardır... Hak Din olan İslamâa gelince;
Acaba sömürüye baÅkaldırmayı emreden, düÅünce ufkunu sonsuza ulaÅtıran, adaletin gerçekleÅtirilmesinden yana olan, insanın bütün maddi ve manevi zincirlerinden kurtulmasını isteyen, maneviyatı yok saymayan, görünmeyeni düÅünce dünyamıza sokan, sınırlı algılarımızın ötesini gösteren bir din nasıl afyon olabilir?..
Demek ki dinlerin âuyuÅturucuâ olarak nitelendirilebilmeleri âHakâ olup olmamalarına baÄlıdır, Marks âTanrıâya kinim var, bütün dinler afyondurâ demekle hem kendini, hem de izleyicilerini uyuÅturmuÅtur!..
Gerçek deÄiÅmez ve onun aydınlıÄı hiç kimseyi uyuÅturmaz!.. âSu uyuÅturucudur, onun yerine içki içinâ diyen yanlıŠyapmaktadır; hiç, tatlı su ile deniz suyu bir olabilir mi?! Evet, kiÅiyi özünden koparan yaklaÅımlardan daha büyük uyuÅturucu bulunabilir mi?..
Bireyi ve toplumu bütün yönleriyle tanımadan onların yaÅamını belirlemeye kalkmak olacak iÅ deÄildir!.. Kim yaratıkları, Yaratıcıâdan daha iyi bildiÄini savunabilir? Böyle birisi -ki var böyleleri!- kendi tanrılıÄını ilan ediyor demektir, dini de kendi ideolojisi!.
Sosyalizm Hakkında Neler DüÅünüyorsunuz?
İnsan kendi kendisini yaratmıŠdeÄildir; o hem bir sermayedir, hem de bir üretim aracı... EÄer bu ikisinin bir araya gelmesi olumsuz bir sonuç ortaya koyuyorsa sosyalizm ve benzeri düzenlerin varlıÄı anlamsızdır; çünkü, bu doÄal durumu deÄiÅtiremez, insana savaÅ açamaz... Yok olumlu bir sonuç ortaya koyuyorsa, yine varlıkları anlamsızdır; çünkü, bu durumu deÄiÅtirmeye ve bozmaya çalıÅmakla gerçeklerle çatıÅmaktadırlar...
Yapılması gereken insanı doÄru deÄerlendirerek ona göre çözümler üretmektir; çözüm hastalanan organı kesmek deÄil tedavi etmektedir, evrende hiçbir Åey gereksiz deÄildir... Ayrıca sermayenin sahibine hakkının verilmesi aklın ve insanlıÄın gereÄidir; dolayısı ile insan kulluk borcunu yerine getirmelidir... Ayrıca o âBenim elim, benim ayaÄım, benim malım...â der; demek ki mülkiyet, sahiplenme duygusu doÄasında vardır...
Burada da yapılması gereken insana savaÅ açmak deÄil onu güzele, doÄruya iletmek ve yanlıÅtan uzak tutmaktır ki, din de bunu yapar... Sermaye ve sermaye sahibi yok edilmek yerine olumlu duruma getirilmeli, varsa olumsuz yönleri ortadan kaldırılmalıdır! Öte yandan kapitalizm bireyi ve sermayeyi tanrılaÅtırarak baÅkalarını olabildiÄince sömürme taraftarı olduÄundan apayrı bir zulüm düzenidir... GörüleceÄi üzere sosyalizm gibi düzenler insanın en temel özelliklerini ve niteliklerini bile göz önünde bulunduramayarak insana savaÅ açmaktadırlar...
Bunu ise âinsanın mutluluÄu, dünya cennetiâ adına yapmaktadırlar, bu açıdan gerçek âafyonâ olan hiç kuÅkusuz ki onlardır!.. Kimileri kendi kısır ve gerçeklerden uzak öÄretilerine -diÄerlerini ütopik (hayalci) olmakla suçlayarak- bilimsel sosyalizm deseler de hepsi ütopik!.. Kaldı ki, maneviyatı yadsıyan hiçbir öÄreti insanlıÄın sorunlarına çözüm getiremez...
Sömürü Sömürüdür!
âSömürülen deÄerler ortadan kaldırılırsa sömürü de ortadan kalkarâ düÅüncesini taÅıyanlar, hastalıÄa çözüm bulmak yerine hastayı öldürmeyi yeÄleyenlerdir!.. Oysa sorun kiÅilerde deÄil hastalıktadır; benzer biçimde, deÄerlerde deÄil, deÄerleri yanlıŠkullananlardadır!.. Kaldı ki sömürülemeyecek hiçbir varlıÄın bulunmadıÄı yukarıda belirtildi... Sömürüyü önlemek adına yeni bir sömürü düzeni kurmak, acıdan baÅka ne getirir ki?..
Evet, böylesi uyuÅturucunun yeni bir türü, bir baÅka put!.. Cemil Meriçâin deyiÅiyle; âputları kırılan göçmen çocuÄu yeni bir put bulmuÅtur; sosyalizmâ!.. İlkinde (kapitalizm) birileri diÄerlerini sömürüyor, ikincisinde (komünizm) diÄerleri birilerini; fark yok!.. Oysa âbütün karanlıklar aynı siyahtan dokunmuÅturâ ve İslam dini, putların gölgesinde ezilen bireyleri kurtuluÅa, aydınlıÄa, barıÅa götüren ıÅık olma özelliÄini sürdürmektedir...
ÇatıÅma; gerçeÄin savunucuları ile gerçekdıÅı kuruntuların yandaÅları arasında süregelmiÅtir, elçiler kiÅileri bütün kısıtlayıcı baÄlardan kurtararak gerçek özgürlük olan bir tek Allahâa kulluÄa çaÄırmıÅlardır... İnançsızların iÅi gücü yeni yeni putlar ortaya koymakken, elçilerin iÅi bu putları kırmak olmuÅtur... KiÅileri alçaklıktan kurtarıp yücelttikleri gibi, bütün dönemler için bunun yolunu da göstermiÅlerdir... Allahâa ortak koÅan, o ortak koÅtuÄuna kul olur, sonuçta kulluktan kaçıŠdüÅünülemez...
Gerçek özgürlük, gerçek Tanrıâya, kulluk edilmeye deÄer olana kulluk etmekle elde edilebilir; bir yolun kurallarına uymamak özgürlük deÄil, tersine özgürlüÄünü kısıtlamaktır, kendini uçurumdan atarak âuçuyorumâ demek gibi!.. Ne yazık ki birçok kimse bu gerçeÄi anlamak istemiyor... İslam Dini; kula kulluÄa baÅkaldırıÅın yoludur, oysa diÄer düzenler temelde kula kulluÄa dayanıyor; insanlıÄı öldüren, özünden koparan da budur...
Özgürlük Ne Demektir?
Özgürlük kavramı yanlıŠbiliniyor, özgürlük bütünüyle kayıtsızlık deÄil, uyulması gereken kurallara uyarak kendi sınırlarını aÅmamak demektir; yoldan çıkıp da uçuruma yuvarlanan bir arabanın özgürlüÄünden sözedilemez!.. Öyleyse bireyin kendi özgürlüÄü için sınırlarını bilmesi ve bunlara uyması gerekir; bu sınırları ise hiç kuÅkusuz ki en iyi bireyi yaratan bilir... Sınırsız özgürlük var mıdır veya olası mıdır? Hayır, yoksa herkes her istediÄini yapabilirdi...
(İnsan aciz bir varlıktır, bu onu küçümsemek deÄil, gerçeÄi dile getirmektir; dolayısı ile hiçbir insanın kendini büyük görmeye ve diÄerlerini küçümsemeye hakkı yoktur, insan en baÅta diÄer insanlara muhtaçtır, yaÅamındaki birçok olguda diÄer insanların emeÄi sözkonusudur, dolayısı ile onlara da saygı göstermek gerekir, yine insan aciz/muhtaç deÄilse neden yiyor, içiyor, tuvalete gidiyor? vs. İÅte bu apaçık gerçekleri gözardı etmemek gerek...)
Oysa insanın da -belirli esneklikler olmakla birlikte- doÄa yasalarına baÄımlı olduÄunu görüyoruz, kendi bedeni üzerinde bile mutlak hakimiyeti yok, birçok davranıÅını istemdıÅı yapıyor; istekli yaptıÄı davranıÅlarının itici gücü ise bilinci ve iradesi... Peki bunlar ona neden verildi? KuÅkusuz sorumluluÄunun bilincinde olması ve bunun gereÄini yapabilmesi için, yoksa taÅkınlık etmesi için deÄil!..
Sınırsız özgürlüÄün yokluÄu ve olanaksızlıÄı bilindiÄine göre, bizim özgürlük sınırlarımızı kim veya ne belirleyecek? Biz mi, bizi yaratan mı? Bu soruya âbizâ diye yanıt verenler âbiziâ bütünüyle tanıdıklarını söyleyebilmelidirler, yoksa özgürlük adına kiÅileri esarete sürüklemeleri çok büyük bir olasılıktır ki, yaÅanan da budur...
İnsanı, insanın kendisi de içinde, Tanrıâdan daha iyi tanıyan olamaz, dolayısı ile onun sınırlarını da en iyi Tanrı bilir ve belirler, koyduÄu sınırlar insanın özgürlüÄü ve yaratılıŠamacını gerçekleÅtirmesi içindir... Oânun belirlediÄi yolun dıÅına çıkan, özgürlüÄünden ödün veriyor demektir; evet, yörüngesinden ayrılan dünya ölüdür!..
Yazı yazarken belirli kurallara baÄımlı kalırız, neden? Güzeli elde etmek için... Demek ki kuralsızlık çirkinlik doÄuruyor... Bu durum birey ve toplum için de geçerlidir, kendi baÅına bir insan gerçeÄe ulaÅamayacaÄı gibi -çünkü algıları sınırlıdır ve sorularının yanıtını verebilecek yeterlilikte deÄildir- toplum olarak da böyledir; kimse kendi baÅına buyruk olamaz, böyle bir durum karmaÅa ve çatıÅma doÄurur... Demek ki bireyin tek baÅına yaÅayabilmesi için belirli kurallara uyması gerektiÄi gibi toplumsal yaÅamda da yine belirli kurallara uyulmalıdır...
Bu kurallar ise tarafsız, adalete uygun, tutarlı, sonuç getirici, düzeni saÄlayıcı olmalıdırlar, bunu ise göreceli insan aklı ve vicdanı ortaya koyamaz; tarih bu gerçeÄin tanıklıÄıyla doludur... Öyleyse yöneliÅ insanlık için olan dinlere doÄru olmalıdır, maddeci kör felsefelere deÄil!..
Evet, çok farklı dinler bulunmakla birlikte bunların birçok ortak noktası vardır... Din insanın çözüm aradıÄı hayat, varlık, gelecek, ölüm gibi sorulara çözüm getirdiÄi gibi, kiÅinin Yaratıcısı ve diÄer insanlarla olan iliÅkilerini de düzenler, böylece ona iki dünyada da mutluluk yolunu gösterir...
Dini inkar etmek insanlıÄı inkar etmektir; hiçbir toplum yoktur ki dinsiz bulunabilsin!.. Hatta dine ve Tanrıâya inanmayan kiÅilerin bile bambaÅka âinançâları bulunmaktadır, demek ki inanç yaratılıÅtandır ve bu yöneliÅin de doÄru olarak karÅılanması gerekir... Kaldı ki bütün düzenler âdinâ kavramının içinde deÄerlendirilebilir... HaksızlıÄa baÅ kaldırmayı emreden bir dinden ise haksızlık yapması beklenemez...
Çözüm ne dini ortadan kaldırmak, ne de vicdanlara hapsetmektir; tersine ondan en geniÅ ölçüde yararlanılmalıdır, çünkü gönderiliÅ amacı budur... Din ise, Hak Din olmalıdır yoksa diÄer dinlerin; bozulmuÅ, deÄiÅtirilmiÅ, uydurulmuÅ dinlerin çözüm sunabilmesi ve baÅarıya ulaÅtırabilmesi mümkün deÄildir, mutlaka bazı noktalarda eksiklikler taÅıyacaktır... Hak Dinâdir ki bütün sorunlara çözüm bulur ve baÅarıya ulaÅtırır; bu yüzdendir ki sömürü düzenini sürdürmek isteyenler genelde dine deÄil (ki bu onların kendi inanç dizgesi, yaÅam biçimi veya ideolojileri olabilir) Hak Dinâe karÅıdırlar çünkü Hak Din sömürüyü yoketmek içindir, insanların birbirleriyle ve diÄer varlıklarla olan iliÅkisini adalete oturtarak zulmü önlemek içindir... Evet, Firavun ve Ebu Cehil gibiler dine deÄil Hak Dinâe (İslam) karÅıydılar, tıpkı günümüzdekiler gibi!..
Dinin bazı sınırlamalar getirmesi -ki bunlar her düzende vardır!- kiÅiyi devre dıÅı bırakmak için deÄil, yaÅamına güzellik katmak, sonsuz mutluluÄa ulaÅtırmak, düÅebileceÄi sıkıntı ve bunalımlardan kurtarmak içindir... AnlaÅılacaÄı üzere din insan içindir, insan olduÄu için din vardır... Din böyleyken, din adına kötülükler sergileniyorsa burada sorun dinden kaynaklanmıyordur veya gerçek din özünden uzaklaÅtırılmıÅtır...
DiÄer varlıklar ne yapacaklarını çok iyi bilirler; onlara öÄretilmiÅtir... Oysa biz bunları sonradan öÄreniriz, kendi baÅımıza doÄruyu bulamayız; bakıÅaçılarımız, yaklaÅımlarımız, algılarımız, düÅüncelerimiz, ölçülerimiz sınırlıdır, üstelik iÅimize gelene uymak, hoÅumuza gideni yapmak isteriz... Demek ki bize doÄrunun ölçüsü gerekmektedir, varlıÄımızın anlamı, yaÅamımızın düzeni, geleceÄimiz bildirilmelidir ki bir deÄerimiz olsun... Bu konuda bir ölçünün gerekliliÄini hiç kimse yadsıyamaz, öyleyse böyle bir ölçüden yüz çevirmek veya anlamsız bulmak neden? Bence gerçekte anlamsız olan, böyle bir davranıÅtır; açıkçası, insanla birlikte var olan dini yadsımak!.. HayvanlaÅtıran, ilkelleÅtiren, basitleÅtiren bir hürriyetin -isteklerine köle olma!- ne önemi vardır? İnsana özgürlük alçalsın diye deÄil yücelsin diye verilmiÅtir!..
Meyvesi çamura düÅtü diye aÄaca kızılmaz!
Kimi inananların yanlıÅlarına ve yaptıkları kötülüklere bakılarak onların inançlarını karalama gülünçlüÄü sergilenmektedir, oysa yanlıŠolan kiÅilerin inancı deÄil, inancına aykırı davranıÅlarıdır; dolayısı ile bunlara dayanılarak İslam Dini suçlanamaz!.. Bunca trafik kazasına raÄmen trafiÄi veya trafik kurallarını suçlayan tek bir kiÅi var mıdır acaba?!
Bir müslümanın içki içmesi, kumar oynaması, faiz alması vb onun bu yaptıklarının İslamâda bulunduÄunu mu gösterir? Tersine bunlar birer günahtır; günahkar bir kiÅinin yaptıkları nasıl o kiÅinin dinine yüklenebilir? ÇocuÄuna âçiçeÄi sulaâ diyen birisinin çocuÄu, gidip de o çiçeÄi yolarsa suç o kiÅide mi olur? Bundan daha büyük beyinsizlik olabilir mi?..
âSözde müslümanâ adam öldürüyormuÅ, öldürmemeli, zulmediyormuÅ, etmemeli, yalan söylüyormuÅ, söylememeli, dolandırıcılık yapıyormuÅ, yapmamalı; bu böyle uzar gider!.. Evet, bu farkın çok iyi bilinerek, kavranarak ve de anlaÅılarak günahkarların günahlarının dinlerine yüklenmesi saçmalıÄına derhal bir son verilmelidir; anlayıÅsız olanlarla veya anlamak istemeyenlerle ise hiçbir iÅimiz yok!..
Din, yanlıÅlıklar için bunları yapın mı diyor, yapmayın mı diyor? Hiç kuÅkusuz ki âyapmayınâ dediÄine göre, dinin kendisi nasıl suçlanabilir? Evet, bir düzen yanlıÅı öÄütlemedikçe o düzen baÄlılarının yanlıÅlarından uzaktır; bundan daha açık bir gerçek olabilir mi?..
Öyleyse gerçekçi düÅünerek hiç kimsenin aldatmacasına kanmamak gerekiyor; bu durum ortada iken kimileri inanılmaz çarpıtmalara yer vermekte, yüzsüzlüÄün en son örneklerini sergileyebilmektedir, bunlara karÅı uyanık olmak gerek!.. Ak olana kara diyebilecek kadar aymaz yaratıklar bunlar!..
Sonuç olarak Åunu söylemeliyim; bütün müslümanlar dünyayı yakıp yıksalar bile, evet, her türlü yanlıÅı yapsalar bile, bu, onların inançlarını baÄlamaz!.. İyi okuyunuz; baÄ-la-maz!.. Suç suçu iÅleyendedir... Kurallara uymayan, hem kendine hem de baÅkalarına zarar veriyor diye hiç o kurallara kızılır mı?! Din kuralları da yanlıÅları önlemek içindir, yanlıÅlara neden olmak için deÄil...
Kaldı ki İslamâın yaÅanmadıÄı, kurallarının uygulanmadıÄı bir ülkeye âİslam Ülkesiâ denemez; ya hepsini alacaksın ve uygulayacaksın ya da hiçbirini!..âKitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?â ayetinin kapsamına girmemek gerek!..
DüÅünce Pınarı
âHerkesin istediÄini yapabileceÄi bir yerde, hiç kimse istediÄini yapamazâ Roosevelt
âEn büyük bilgelik, kendine egemen olabilmektirâ Euripides
âBatıl inançlar zayıf kafaların dinidirâ Burke
âNefistir seni yolda koyan, yolda kalır nefse uyanâ Yunus
âMühim olan kainatın nasıl deÄil, niçin yaratıldıÄıdırâ Hüseyin Demirkan
âİnsanı tanımak bütün baÅarıların temelidirâ Chaplin
âSiz insan aklına kızıyorsunuz; çünkü o, ipliÄinizi pazara çıkarıyor!â Victor Hugo
âİnsanı hayata hazırlamayan ve iÅe yaramayan bilgi, sahibini altında ezen bir yük gibidirâ Devery
âİki türlü hürriyet vardır: yalancı hürriyet, bir insan istediÄi herÅeyi yapabilir; ve gerçek hürriyet, bir insan ancak yapması gerekeni yaparâ Kingsley
âİnsan ne için yaÅıyorsa onun büyüklüÄü ve önemi kadar yükselirâ Walpoole
âDin, Tanrıâyla insanlara karÅı duyulan sevgiden baÅka birÅey deÄildirâ W. Penn
âİman insana, kendinden baÅkasını da sevmeyi öÄretirâ Ali Suad
âMutlu olmak istiyorsak, hayatın cisimde deÄil, ruhta olduÄuna inanmalıyızâ Tolstoy
âNefsinden feragat etmeyen, gerçek hürriyete kavuÅamazâ A.J. Cronin
âAncak insanların enerjisini, bilgisini ve faziletini çoÄaltan bir hürriyete malik olursak o zaman öÄünebilirizâ Choning
âHür olmadıkları halde, kendilerini hür sananlar kadar hiç kimse esir olamazâ Goethe
âHepsi de Avrupaâlı olan izmâler idrakimize giydirilen deli gömlekleridirâ Cemil Meriç
âİslamâa davet hayattan uzaklaÅmaya deÄil, hayatı yaÅanır hale getirme davetidirâ Ahmed Selim
âDoÄru yoldan gidenler ÅaÅırmazlarâ Goethe
âYalanın dostu, gerçeÄin de düÅmanı çokturâ Emile De Girardin
âGerçekler bize deÄil, biz onlara uymalıyızâ İsmail Habib Sevük
âHakikatin ömrü sonsuzdurâ F.Herczeg
âHiçbir Åey insan kadar yükselemez ve onun kadar alçalamazâ Hölderlin
âKendi kendinin hakimi olmayan bir kimse hür deÄildirâ A. Calaudius
âDini reddeden maddeciler mutlaka bir baÅka Åeyi dinleÅtirmiÅlerdir. âTabiatâ dini, âtoplumâ dini, âinsanlıkâ dini, âakılâ dini, âilimâ dini, âteknolojiâ dini, âsanayileÅmeâ dini, âpozitivizmâ dini, âmarksizmâ dini... Saymakla bitmez. O boÅluk dolacak! Hakikisi ile dolduramamıÅsan sahtesiyle dolduracaksın!..â Ahmed Selim
âÅehvetini yenen kimse, meleklerden daha hayırlıdır çünkü; meleklerin aklı var, Åehveti yoktur... Åehvetine maÄlup olan kimse ise, hayvanlardan daha kötüdür çünkü; hayvanlarda Åehvet var, akıl yokturâ Vahb Bin Verd
âAllah'ın sınavı bizi bilmek için deÄil, bizi bize bildirmek içindir!â Tahir-ül Mevlevi
âMuhakkak ki felsefesiz, fensiz ve ilimsiz insan toplulukları bulunur fakat asla dinsiz bir toplum bulunmazâ Henri Bergson
âTek kelime ile İslam baÄımsızlıktır. Yine İslam, yeryüzünde beÅeriyetin gidiÅini kayıtlayan, iyilik yolunda devamlı ilerlemeden alıkoyan her türlü kayıtlardan kurtulmaktırâ Seyyid Kutub
âİslamiyeti gönderen Allah; aynı zamanda insanlardaki akılları yaratandır. Nasıl olur da Allah'ın yarattıÄı birÅey, Yaratan'dan daha mükemmelini ortaya koyabilir?â HekimoÄlu İsmail
âAllah'ın safındaki bir kiÅi çoÄunluk demektir...â W. Phillips
âİslamiyeti öyle diri yaÅa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin!â Sezai Karakoç
âYol kesenler, Kuran'ı okuyup öÄrenince yol gösterici oldular!..â Muhammed İkbal
âElçilere neden gerek duyuldu? Biz kendi yolumuzu bulabilirdik!â diyorsun; Ne diye vapura biniyorsun? Yüzerek geçsene karÅıya!.. NFK
âEn büyük dua İslam'ı yaÅamaktırâ Vehbi KarakaÅ
âYürüdüÄüm yolun bedeli âhayatımâ olmalı!â AyÅenur MenekÅe
âGençliÄin hedonist/ateist olmasına üzülmüyorlar da terörist olmayıÅına seviniyorlar! Yalnız patlayıcılar öldürmez; gürültüsüz anarÅinin öldürdüÄü ruhlar, bombaların yokettiÄi bedenlerden çoktur!..â S. ÅimÅek
âKuran okuyanını bırakmaz, okuyan Kuran'ı bırakmadıkçaâ Ahmed Åahin
âİki cihanın güneÅi olmasaydı; insanları aydınlatmaya yıldızlar yetmezdiâ Ali Suad
âİnanmak, dolu dolu yaÅamaktırâ Gürbüz Azak
âBen iyi ve güzel ahlakı tamamlamak için gönderildimâ Hz.Muhammed âsavâ
âÖmrün kısa ise; ebedi bir ömrün var merak etme, Fikrin sönük ise; Kuran'ın güneÅi altına gir...â Bediüzzaman
âHiçbir çaÄda insan bugün olduÄu kadar isteklerinin kölesi haline getirilmemiÅtirâ A.Özdenören
âKusur, müslümanlıkta deÄil, bizim müslümanlıÄımızdadırâ Muhammed İkbal
âHak'la olmak, emrine uymak demektirâ Abdülkadir Geylani
âDoÄan çocuklar, Tanrı'nın hala insanlardan umudunu kesmediÄini gösterirâ Tagore
Akıl ve Vicdan Üzerine
Akıl; bizim en deÄerli varlıÄımız, doÄruyu bulmadaki ölçümüz... Evet, akıl gerçeÄi bulmakta çok önemli bir etken; peki tek baÅına yeterli mi? Aklı gerçeÄi bulmada yeterli görenler her zaman için yanılmıÅlardır; bu da felsefenin bir çıkmazıdır... Aklı, aklı yaratanın önüne geçirdiÄimiz zaman gerçeÄi yitirmiÅ oluruz... Unutmayalım ki akıl kullanan deÄil kullanılandır, yani bir araçtır...
Evet, akıl, doÄru ile yanlıŠarasında seçim yapmamızı, neyin doÄru, neyin yanlıŠolduÄuna karar vermemizi, karÅılaÅtıÄımız sorunları çözmemizi saÄlayan yetimiz... Onsuz deÄerimiz oldukça düÅerdi... Aklın niteliÄini ve gerekliliÄini daha fazla açıklamaya gerek yok; bizim için önemli olan aklın tek baÅına yeterli olup olmamasıdır ki, konu içinde aklın özellikleri de ele alınacaktır...
Günümüzde deÄiÅik akılların ortaya koymuÅ olduÄu deÄiÅik görüÅler, deÄiÅik yöntemler, deÄiÅik düzenler vardır... Bunların bir bölümü diÄerini yalanlamakta, bir bölümü duygusal yaklaÅımlar nedeniyle gerçekten uzak kalmaktadır... Birisinin aklının âolumluâ dediÄine bir diÄeri âolumsuzâ diyebilmekte, birisine âakıllıcaâ gelen bir davranıÅ, diÄeri için âsaçmaâ olabilmektedir... Açıkçası akıl göreceli bir kavram olduu gibi, sunduÄu görüÅler de görecelidir...
Oysa doÄrunun, en iyinin peÅindeki birey kuÅkudan uzak olan, akıl, mantık, vicdan ve duyguya uygun deÄiÅmez doÄrunun, açıkçası kusursuzun, yetkin olanın peÅindedir... Bu noktada akıl bize kusursuza ulaÅmakta yol gösterici olabilir ancak o kusursuzu kendiliÄinden ortaya koyamaz... ÖrneÄin kendi alanını aÅan sorunlara çözüm getiremez...
Bu da bize, aklı tek belirleyici etken olarak düÅünmenin doÄru olmadıÄını gösterir... Bize gereken aklın da kabul edebileceÄi akılüstü bir düzendir; bu da ancak aklı yaratanca önümüze serilebilir, tersini düÅünenler ise aklı, aklı yaratanın önüne geçirmeye kalkarak yanlıŠyollara sapmaktadırlar...
Bir akıl, düÅünce iÅi olan ve insanın doÄruyu bulma çabası olarak nitelenen felsefe günümüze kadar çok deÄiÅik görüÅleri barındırmıÅtır, onlarca deÄiÅik görüÅ birbiriyle çatıÅıp durmuÅtur, varılan sonuçlar duygusallıktan uzak olmadıÄı ve yaÅamın gerçekleri bütünüyle kavranamadıÄı için baÅarıya ulaÅılamamıÅtır, kuÅkusuz ulaÅılamaz da... Ortaya atılan onca görüÅ zamanın ilerlemesiyle birlikte yokolmaya mahkum olmuÅtur...
Akıl gerçeÄi bulmada mantık, karÅılaÅtırma, düÅünme, olasılıkları deÄerlendirme, baÄıntılar kurma gibi yöntemleri kullanır... Bu kullanım sırasında yanlıŠyapması olasıdır... EÄer akıl bize hep gerçeÄi gösterseydi, Åimdiye dek ortaya âyetkinâ denebilecek onlarca düzenin konması gerekirdi... Oysa akıl, insanlıÄı, yetkin ve olgun bir düzene ulaÅtırabilmiÅ deÄildir; tersine o, yetkin olanı bozmakla meÅgul!..
âAklı olmayanın dini yokturâ buyurulmuÅtur; dinen kiÅinin sorumlu olabilmesi için aklının yeterli olması gerekmektedir; demek ki akıllılık sorumluluk nedenidir... Akıl bir baÄdır; nesneler arasında baÄlantı/iliÅki kurar... Kimileri onun bu niteliÄini kınayarak kendilerince akıllılık yaptıklarını sanırlar!.. Oysa bizim Türkçemizde de âuslu çocukâ derken usluluÄun ölçülü davranıŠsergilemek olduÄunu belirtiriz; demek ki akıllı olmak ölçülü olmayı gerektiriyor, belirli kurallara baÄımlı kılıyor...
Kimileri de dinin akla hiç önem vermediÄi gibi inanılmaz bir iftira ortaya atarlar; oysa din akla önem vermez deÄil, olsa olsa aklı vahyin önüne geçirmez... Bütün algılarımız gibi aklımız da sınırlıdır, dolayısı ile ondan sonsuzluk beklemek yanlıÅtır... Evet, akıl bize verilmiÅ önemli bir ölçüdür ama o da belli bir ölçüye vurulmak durumundadır ki, bu ölçü de vahiydir...
Dinin akıl sahiplerine seslendiÄini belirtmiÅtim; Kuranâda düÅünmeye, araÅtırmaya, akletmeye yönelik pek çok ayet vardır, öyle ki düÅünme ve akletmenin bütün biçimleri dile getirilmiÅtir... Böylesine apaçık bir gerçek ortada iken, dinin akla önem vermediÄini savunmak olabilecek en saçma yaklaÅımdır...
Dinin varlıÄı aklın önünü kesmez, tersine onun önünü açar; kendi alanında özgürce dolaÅmasını saÄlar, çözüm getiremeyeceÄi sorunlarla boÄuÅmaktan kurtarır, zaten aklı çözemeyeceÄi sorunlarla boÄuÅturmak, kendi alanının dıÅında kullanmak akıllılık deÄildir ki!.. Akıl bir oltadır; denizden alabileceÄi ise ancak birkaç balıktır, o da ne gelirse!..
Bize verilmiÅ olan bir diÄer önemli ölçü de vicdanımızdır; Allahâın varlıÄının dört temel kanıtından birisi olarak nitelenen bu özellik oldukça önemli... Aklın da üzerinde bir güç... Ancak o da akıl gibi tek baÅına yeterli deÄil... Bize göre vicdanlı olan bir davranıŠbir baÅkasına göre bütünüyle vicdansız olarak nitelenebilir... Demek ki, vicdan da göreceli bir kavramdır, biz ise yetkin olanın peÅindeyiz... Bununla birlikte; vicdan, bir iÅin doÄruluÄuna karar vermekte çok belirgin bir görev üstlenir, bu noktada aklın da önündedir...
ÖrneÄin akıl herhangi bir haksızlıÄı çeÅitli gerekçelerle mantıklı gösterse de vicdan bunu kabul etmez... Peki akıl ile vicdanın bazı durumlarda çatıÅmasının sebebi nedir? Yoksa onlar kullanan deÄil kullanılan olduklarından mı kullanana göre farklılık gösteriyorlar?.. Evet, vicdan doÄruyu seçmekte çok önemli ve belirleyici bir etkendir ancak tek baÅına yeterli deÄildir; tek baÅına aklı veya vicdanı yeterli görenler, akıllarını da, vicdanlarını da yeterince kullanamamakta, önyargılı ve duygusal davranmaktadırlar...
Akıl ve vicdan ıÅık deÄil gözdür; göz ise ne herÅeyi görebilir, ne de doÄru algılayabilir; vahiy ise bir ıÅıktır ve ıÅık herÅeyi aydınlatabilir... Özetlersek; âbütünüyle göreceli olan akıl ve vicdan tek baÅına gerçeÄi bize sunabilir miâ sorusunun yanıtı hiç kuÅkusuz ki âhayırâ olacaktır... Evet, denizin ortasında kalmıŠbirisi gördüÄü karaltıya doÄru yüzer; eÄer bir karaltı yoksa akıl doÄru yönü bulmakta tek baÅına yeterli olamaz... Aklın yetersiz kaldıÄı noktalarda ise aklı yaratanın gösterdiÄi yol kiÅileri doÄruya ulaÅtırır... Demek ki, akıl da felsefe de en doÄruyu, kusursuzu, deÄiÅmez gerçeÄi bize sunmakta tek baÅına yeterli deÄil...
Akıl Yeterli Mi?
Felsefe âinsan aklının gerçeÄi bulma çabasıâ olarak bilinir. Peki insan aklının gerçeÄin ölçüsü olduÄunu nereden biliyoruz? Eskilerin deyimi ile akıl, âkerameti kendinden menkulâ öyle bir Åeyh ki, hiçbir Åeye muhtaç olmadan gerçeÄi bulabileceÄi, bizzat kendi savından baÅka birÅey deÄildir. O ki, bu tür savlara mutlaka bir dayanak arar...
Åu halde, bütün akıl sahipleri aynı konuda birleÅseler verdikleri hükmün doÄruluÄu yine mutlak çerçeveye ulaÅamayacak, izafi planda=akıl planında kalmaya mahkum olacaktır. BirleÅmede eÄer böyle olursa, ya çeliÅkiye ne demeli? Binlerce filozof gelip geçmiÅ; hepsi de birbirinin yanlıÅını bulmakla övünmekte...
Hz.Ali'ye sormuÅlar: Akıl insanın neresinde? Verilen yanıt müthiÅ; âakıl insanın kalbindedirâ Açıkçası, insanda gerçeÄi bulmak için beyin yeterli deÄil, gönüle ıÅık düÅmeli. IÅık olmazsa göz neye yarar?
Vahyin ıÅıÄıdır ki, karanlıkları daÄıtır, akla yol gösterir ve yolunu gören aklın verdiÄi hüküm de, yalnız kendine oranla deÄil, mutlak çerçevede doÄru olur. Yola çıkacak kiÅi bütün hazırlıklarını bitirmeden çıkmazken, gerçeÄi arayan insan, niçin yanına yalnızca aklını alır?
Görmeyenler birbirine destek olamaz; herbirinin görmesine baÅka bir engel vardır. Vahyin ıÅıÄını alan elçilerin hep birbirini doÄrulaması, gururlu filozofların ise inkarda bile çatıÅma içinde olmalarına ne demeli?
Sözün güzelini Mevlana söylemiÅ: âGönül güneÅinin yanında, kuru aklın kibrit alevi kadar deÄeri yokturâ
Akıl Ne İçindir?
Çok Åikayetler dinledim, ama âmidem bana yetmiyorâ diyen görmedim. El, ayak, göz, kulak ve diÄer uzuvlarımız için de aynı durum söz konusu... Bir hastalık olmadıkça bize bahÅedilen organlarımız ihtiyaca yeterli! Akıl da kendinden bekleneni yapabilecek düzeyde. Herkesin kendi aklını beÄenmesi de gösteriyor ki, akıllar ruhlara uygun. Böyle olması bir nimettir kuÅkusuz. Aksi halde huzursuz olurduk
Cihazlarımızın bir özelliÄi daha var; yapabilecekleri vazife sınırlı... ÖrneÄin göz belli bir uzaklıktaki cisimleri net olarak görebilir; kulak sınırlı bazı sesleri duyabilir; kolun kaldırabileceÄi yük sınırlıdır...
Maddi uzuvlarımızdaki acizlik, akıl için de geçerli. Duygularımız birer terazidir. Tartabilecekleri aÄırlık çizgisi aÅıldı mı hata ederler...
Akıl da bir terazi, onunla manaları tartar, gerçekleri görmeye çalıÅırız. Manalar kapasiteyi aÅıyorsa, akıl ya hiç görev yapamaz veya yanılır...
Gerçekler uzak ve yüksek ise, akıl gözü görmez olur. Bozulması, dengesini yitirmesi de mümkün...
İÅte aklın yetersizliÄe düÅtüÄü durumlarda ânakilâ devreye girer. Vahiy nurudur ki, karanlık mana dünyasını aydınlatır. Ve uzaÄı yakın eder... Göz için ıÅık ne ise akıl için de vahiy odur. (Zafer Dergisi)
Vicdan Nedir? Neye Yarar?
Vicdan; insan ruhunun en seçkin kiÅiliÄi, en ileri bilgi kaynaÄı... O, birÅeye âevetâ dedi mi; onu ne akıl yalanlayabilir, ne de duyu organları...
Vicdan, akıl ve beÅ duyu... Hepsi de insana birÅeyler sunarlar; ayrı ayrı gerçeklere kapı açarlar. Ama, üstünlük hep vicdandadır; onu akıl izler, beÅ duyu ise, en sonda gelir.
Gerçek akıl bir hakikatı buldu mu, onun duyu organlarına ters düÅmesi hiç bir anlam taÅımaz... Bunun en güzel örneÄi, dünyanın döndüÄünü aklın emretmesine karÅılık hissin reddetmesidir. Neticede akıl üstün gelmiÅ, karar ona göre verilmiÅtir.
Hissin akıl karÅısındaki durumu ne ise, aklın vicdan karÅısındaki durumu da odur. Vicdana ters düÅen bir akılla iÅ yapılmaz. Bir gerçeÄi vicdanen biliyorsak, onun olmadıÄına iliÅkin getirilen bütün akli (!) deliller boÅuna atıÅmaktan ileri gitmez. ÖrneÄin, yaptıÄımız bir haksızlık için vicdanımız bizi suçluyorsa, aklın ileri süreceÄi hiçbir özür, derdimize deva olmaz.
İnsan birçok gerçeÄi vicdanen bilir. Görme, iÅitmeden ne kadar farklı ise, vicdanen bilme de aklen kavramadan o kadar ayrıdır. Vicdanda kıyas, mantık, fikir yürütme, baÄıntılar kurma yoktur. O bütün bunlara muht`ç olmaksızın gerçekleri doÄrudan bilir.
Maviyi yeÅilden gözümüzle ayırdettiÄimiz halde, âÅefkatin sevgidenâ yahut âkorkunun endiÅedenâ farkını vicdanen biliriz. İnsan kendi varlıÄını da vicdanen bilir. Bunun için düÅünüp taÅınmasına, âacaba ben var mıyım, yok muyum?â diye bir soru ortaya atmasına ve sonunda âdüÅünüyorum, öyleyse varımâ gibi anlamsız deliller getirmesine gerek yoktur. İnsan kendi varlıÄı gibi, kendi niteliklerini de vicdanen bilir. Hayatta olduÄunu, ilmi, iradesi bulunduÄunu, görmeye-iÅitmeye sahip olduÄunu hep vicdanen bilir. Bunlardan Åüphe ettiÄi olmaz.
İnsan gözüne inanmayabilir; âacaba yanlıŠmı görüyorum?â diye gözlerini ovuÅturup yeniden bakabilir. Yine, aklına da inanmayabilir; âyanlıŠmı anladım?â diye yeniden okuyabilir. Ama vicdanı konusunda, onun bildirdikleri hakkında böyle bir çekinceye düÅtüÄü olmaz. âİnsan kendi varlıÄını vicdanen bilirâ dedik; aynı Åekilde yine vicdanen bilir ki, âben kendi bedenimi kendim yapmadım; organlarımı yerli yerine kendi isteÄimle ve gücümle takmadımâ
Bu konuda öyle kesin bir inanca sahiptir ki, asırlarca yaÅasa, bunun aksi bir fikir hatırından, hayalinden geçmez. Zira, vicdanın biliÅi, ilimden öte, hissetmeden öte, bizzat yaÅamaya dayanır.
Kendi bedenini kendisinin yapmadıÄını âvicdanenâ bilen insan, diÄer bütün canlıların da kendilerine sahip olmadıklarını âaklenâ bilir. Cansızların kendilerine sahip olamayacaklarından zaten Åüphesi yoktur.
Böylece vicdanda baÅlayan bir iman hareketi, akıldan ve duyu organlarından da yardım alarak geliÅir. Ve insanı bütün eÅyanın tek sahibine, Allahâa imana götürür.
Sözün özü: Her vicdan diyor ki, âAllah varâ...
Ne insan baÅıboÅ bir divane... Ne Åu alem sahipsiz bir fabrika... İnsanı bu tezgahta dokuyan biri var... Ve insan her Åeyiyle Oânun... Vicdanın vazifesi de Oânu bildirmek. (Alaaddin BaÅar, Zafer Dergisi)
İslam Nedir?
İslam imkansızı mümkün yapan, bütünüyle baÅıboÅ ve bozguncu bir milleti, benzersiz bir devrimle örnek kiÅilikler haline getiren eÅsiz bir yoldur; bu bile tek baÅına onun doÄruluÄuna kanıt olarak yeter... Hiç kimse böyle bir geliÅim ve deÄiÅimi Åu veya bu yorumla açıklayamaz; Hz.Muhammed Allahâın Elçisiâdir, bu da Onun eÅsiz bir mucizesi...
İslam özünden uzaklaÅtırılmıŠve çıÄırından çıkarılmıŠinançları yerine oturtan, azgınlık ve taÅkınlıklara, sapkınlık ve kuruntulara son veren bir dindir... GeçmiÅ elçilerin örnek yaÅamlarını dile getirerek onlara atılan iftiraları cevaplayan, Allahâı kullarına tanıtan, iki dünya saadetinin yolunu gösteren, kula kulluÄa baÅkaldırmaya çaÄıran, yalnız ve haklı olarak bir tek Allahâa kulluÄa davet eden, zincirleri kopartıp atan, insanı insan gibi ele alıp yücelten, yaÅamı düzenleyen, iliÅkileri yerine koyan, geliÅimi saÄlayan, çaÄlara ıÅık tutan, uydurma kutsallıkları ve tutsaklıkları gözler önüne serip bunlara tavır alan, kiÅileri gerçek konumuna oturtan bir dindir...
Evet, böyle bir dinin gereksizliÄini kim savunabilir? İslam bütünüyle aydınlıktır, sokuÅturulmaya çalıÅılan çirkeflerden beri olan Allahâın Diniâdir, bizim için seçtiÄi yoldur; ümidin çaÄlayanı, sabrın kaynaÄı, iyiliklerin öÄütleyicisi, kötülüklerin yasaklayıcısı... Onun bu güzel kurallarını beÄenmeyenler tanrılıÄa soyunan düÅüncesizlerdir, öze inemeyen, gerçeÄi bütün boyutlarıyla deÄerlendiremeyen, önyargılı kiÅilerdir...
âAllahâtan baÅkasına kulluk hiçtir; hiç ile olmak deliliktirâ İmam-ı Rabbani
Kuran bu dinin kitabı, o yüce elçinin en büyük mucizesi; söyledikleri gerçekleÅen çaÄlarüstü bir ıÅık kaynaÄı, meydan okumasına yanıt verilemeyerek doÄruluÄu onaylanan belge, benzersiz, eÅsiz, olaÄanüstü, beÅeri ölçülerin dıÅında, Allah katından gönderilmiÅ, çeliÅkisiz, hakkı batıldan ayıran, yegane baÅvuru kaynaÄı olan bir kitap...
İslam; sapkınlıktan, azgınlıktan, taÅkınlıktan, alçalmaktan, ırkçılıktan, putçuluktan, bilgisizlikten, körü körüne baÄlılıktan, düÅüncesizlikten, yıkıcılıktan, bozgunculuktan, ümitsizlikten, yalandan-dolandan, düÅmanlıktan, alaydan, ayrılıktan, düzensizlikten, sevgisizlikten, yalnızlıktan.. koruyan bir din...
Yeniden soruyorum; böyle bir yola âgereksiz, uyuÅturucu, kötüâ diyen birisi ÅaÅkınlıktan baÅka ne yapmıŠolabilir? Yeri gelmiÅken, kimlerin gerçeklerden yüzçevireceÄini de belirteyim; kibirliler, inatçılar, cahiller, taklitçiler, önyargılılar, heva ve heveslerine uyanlar, yalancılar, baÄnazlar, düÅüncesizler, düÅünmek istemeyenler.. ve zalimler!.. Böylelerinin zan, Åüphe ve kuruntularının ise gerçekler karÅısında hiçbir deÄeri yoktur, nasıl olabilir ki?..
Üç Önemli Soru; Necisin, Nereden Geliyorsun, Nereye Gidiyorsun?
Akıl ve vicdan insanın baÅını Åu üç soruyla aralıksız döver durur: âNecisin, nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun?â. İnsanların bu sorular karÅısındaki düÅünce ve davranıÅları ise birbirine pek uymaz.
Bir kısmı bu sorulara kiÅisel yorumlar getirirler. Ya da yanlıŠbir yorumcunun peÅine takılır, yineleyip dururlar. Ama bu düÅünceler, onların vicdanlarını doyurmaz. Kendilerini, yine bu evren çöllerinde kimsesiz bir zavallı gibi görmeyi sürdürürler.
Bazıları da, bu sorularla hiç ilgilenmez; aklın ve vicdanın zorlamalarına hiç aldırmazlar. Onlar ne derlerse desinler bunlar bildiklerini okurlar. Zevk ve eÄlencelerle, günlük dedikodularla, sonuçsuz tartıÅmalarla ömür tüketirler.
Bunlar kendilerince, doymanın yolunu açlıÄı düÅünmemekte bulmuÅlardır. Ama bu geçici ve geçersiz önlem, ruhu hiç mi hiç tatmin etmez.
Böyleleri, ufak bir sıkıntıda hemen sarsılır, az bir sıkıntıdan hemen ezilirler. Alınyazısından sınav yollu gelen bir bela karÅısında hemen baÅkaldırı çıÄlıklarını basarlar. Aslında bu insanlar, düÅünmekten korkmaktadırlar. Öyle ki biraz kafa yorsalar; Åu hayatı, bu dünyayı, ölümü ve ötesini biraz merak etseler, bütün huzurları kaybolacak!..
Kendilerini aldatmaya can atan bu insanlar, biraraya geldiklerinde adeta bir ekol teÅkil ederler. Aldırma derler, adam sende derler, sıkma canını derler. Saatteki hızı yüz bin kilometreyi aÅan bu dünya üzerinde, nereye gittiklerini düÅünmeden yaÅar ve bunu bir felsefe, bir inanç olarak benimserler. Bu hayat felsefelerini birisi eleÅtirmeye görsün;
âSen bu çaÄın adamı deÄil misin? Hangi devirde yaÅıyorsun?â yollu sözlerle, onu yaylım ateÅine tutarlar. Alaylı sözlerle gerçeÄi bastırmaya çalıÅır, kendilerini böylece oyalayıp dururlar.
Üçüncü bir topluluk insan da vardır ki, bunlar sözünü ettiÄimiz soruları yanıtlamaya koyulurlar
Okur, düÅünür, sorar, öÄrenir ve sonunda anlarlar ki: Ne insanlar baÅıboÅ, ne bu alem sahipsiz. Her varlık bir yazgının doÄrultusunda ve bir gücün yaratmasıyla oluÅuyor.
GüneÅin doÄuÅu ve batıÅı gibi, her canlının dünyaya geliÅi ve göçüÅü de, kusursuz bir düzen ve sonsuz bir ilim ile oluyor.
GüneÅ de bir güce esir, ay da, yıldızlar da... İnsan da bir düzene mahkum, bülbüller de, güller de...
Bütün gelenleri getiren ve bütün gidenleri götüren birisi var. Yıldızları durduran, gezegenleri döndüren, insanları gezdiren, balıkları yüzdüren hep o ilim ve kudret, hep o irade ve hikmet sahibi...
İÅte bunlar, Allah'ın kulu oldukların1 bilen, ruhlar aleminden bu dünyaya ârıza ve cennetâ sınavını kazanmak üzere gönderildiklerinin bilincine varan ve ömürlerini doÄru yolda geçirip Mutluluk Yurduna doÄru yol alan gözü aydın konuklardır. (Zafer Dergisi)
DüÅünce Pınarı
âFelsefeyi vahye tercih edenler, aklı, aklı yaratana tercih etmiÅ oluyorlar...â Nail Papatya
âAkılsız, aklın içinde kalandır!..â N.F.Kısakürek
âÖlçülere tutsak akıllar, âölçülemeyeniâ nasıl anlar? Akıl bir anahtardır, ama her kapıyı açmaz!..â Ömer Sevinçgül
âDinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadırâ Nureddin Pala
âHiçbir akıl ahiret bilgilerini doÄru olarak bulamaz, çözemez; vahiy gerekirâ HekimoÄlu İsmail
âFelsefe; bulmanın deÄil, boyuna aramanın yolu!..â Necip Fazıl
âSöndü cılız ıÅıÄı onların... GüneÅ, yine güneÅ olarak kaldı...â Selahaddin ÅimÅek
âİslam, akıl ve mantık dinidir ancak, akıl ve mantıktan doÄmamıÅtır...â Emine ÅenlikoÄlu
âAklımız görebildiÄimiz eÅyanın arkasında göremediÄimiz gizli bir ilah bulunduÄunu, ona inanmamız gerektiÄini normal sayar. Allah'ın varlıÄının akılla çeliÅmesi düÅünülemez. Aksine yokluÄunu düÅünme anında çeliÅki baÅlarâ Kant
âHakikate eriÅ akıllıların iÅidir, ama akıl iÅi deÄildir; sürat bacaklarda olsaydı, en hızlı koÅanlar kırkayaklar olurdu...â S. ÅimÅek
âVicdana ters düÅen bir akılla amel edilmezâ Alaaddin BaÅar
âAkıl, nimetlerin en büyüÄü, dünya ve ahiret Åereflerinin en yücesidirâ Hz.Ali
âAkıl maddeyi, kalp manayı fetih içindirâ Muhammed İkbal
âAkıllı olmak da bir Åey deÄil; önemli olan o aklı yerinde kullanabilmektirâ Descartes
âAkıl, insanı helak edici yerlerden uzak tutan Åeydirâ Cafer-i Huldi
âZulme, ancak paslı vicdanlar razı olurâ, âİnsan, vicdanı yaÅadıkça insanca yaÅarâ Ali Suad
âKötü bir iÅin en güçlü Åahidi, vicdanımızdırâ Hz.Ömer
âVicdan aklın nabzıdırâ Atasözü
âNamusluluk, insanın vicdanı ile baÅbaÅa kaldıÄı zaman ona verecek utandırıcı bir hesabı olmaması demektirâ Ali Fuat BaÅgil
âHiçbir insanın kalbindeki vicdan kadar korkunç bir tanık ya da onu bu kadar dehÅetle itham eden bir yargıç yokturâ Polybios
Hz.Muhammed, Bütün Yönleriyle Allah'ın Elçisi OlduÄunu Kanıtlamaktadır
* İlk kez vahiy geldiÄinde eÅi Hz.Hatice Onu Åöyle teselli ediyordu; âAllah seni kesinlikle utandırmaz. Çünkü sen akraba hakkını gözetirsin. Çaresizlerin yardımına koÅarsın. Yoksulun ve mazlumun elinden tutarsın. Misafirlere ikram eder, baÅı dertte olanların imdadına koÅarsın.â O hep haksızlıÄın karÅısında, doÄrunun ve haklının yanında olmuÅtur... Elçilik görevini yüklenmeden önce haksızlıkları önlemek amacıyla kurulan Hilful Füdul derneÄinin üyeleri arasında idi...
* Çevresindeki olaÄanüstü bozuk ortama karÅın kendisinde hiçbir dengesizlik gözlenmemiÅtir; bütün davranıÅlarında büyük bir ölçü vardı... Ortalama 15 yaÅında evlenilen bir bölgede 25 yaÅına kadar iffetli bir biçimde yaÅamıÅ, bu çaÄında da kendisinden 15 yaÅ büyük olan dul bir hanımla evlenmiÅtir... Bu gerçeÄi hiç kimse yalanlayamamakta ve Ona dil uzatamamaktadır...
* O, Elçilik görevini yüklenmeden önce bile âMuhammed'ül Emin = Güvenilir Muhammedâ idi.. Yalanı-dolanı olmayan, sözünden dönmeyen, buluÅma yerinde söz verdiÄi kiÅiyi üç gün bekleyen Güvenilir Muhammed âsavâ... Onun bu eÅsiz niteliÄini hiçbir kimse yalanlayamamıÅtır ve yalanlayamayacaktır da... Öyle ki, Ona inanmayan kiÅiler bile deÄerli varlıklarını Onun korumasına vermekten çekinmiyorlardı; çünkü Onu tanıyorlardı, güvenilir olduÄunu biliyorlardı, hiçbir dengesizliÄini görmemiÅlerdi... Bütün bunlara karÅın, ne yazık ki düÅünme yetenekleri gerçeÄe ulaÅabilecek düzeyde deÄildi, çıkarları gerçeÄe yönelmelerini engelliyordu...
* ElçiliÄinin öncesinde ve sonrasında hiç kimseden bilgi almayan birisinin bütün alanlarda örnek olabilmesi de hiç kuÅkusuz Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır; evet O, okuma yazma öÄrenmemiÅti, savaÅın inceliklerini bilmiyordu, hiç kitap okumamıÅtı, bilim dallarıyla ilgilenmiÅ deÄildi... Dinlenmek, düÅünmek, kulluk etmek için gittiÄi bir maÄarada bütün bunları öÄrenebileceÄini sanmak ne büyük yanlıÅtır!..
* Bütün yönlerden çevresindekilerden üstün birisinin birdenbire deÄiÅmesi düÅünülebilir mi? O elçilik görevini düÅünerek ortaya çıkmıŠbirisi deÄildi, böyle bir beklentisi kesinlikle yoktu, ilk vahiy geldiÄinde çok korkmuÅ, ÅaÅırmıŠve evine koÅarak üstünün örtülmesini istemiÅti... Hiç yeni bir dinle ortaya çıkmayı tasarlayan birisi böyle davranır mı?..
* Evet, karÅılaÅtıÄı bu durum Onu sevindirmemiÅ, tersine korkutmuÅtu... Vahyin tekrarlanması ile kendisine büyük bir görev yüklendiÄini anlamıŠve tek baÅına yola çıkmıÅtı... Bu durumun ise ona hiçbir artı getirisi olmamıÅtır, sayısız düÅman edinmiÅtir... Demek ki, Onun böyle bir düÅüncesi yoktu, yetiÅtiÄi ve bulunduÄu ortam da böyle bir durum için elveriÅli deÄildi...
* KarÅıtları bile Onun doÄruluÄuna tanıktırlar; evet, Onu yalanlayanlar bile ne yapacaklarını ÅaÅırmıÅlardı; kırk yıl aralarında yaÅayan bu Yüce Elçiyi tanıyorlardı, ona karÅı takındıkları tavır ise kendileriyle çeliÅmekten baÅka bir anlam taÅımıyordu... Ebu Cehil bile âBiz sana yalancı demiyoruz ancak getirdiÄine de inanmıyoruzâ diyordu; bu bile baÅlı baÅına Onun elçiliÄini kanıtlayabilecek bir belgedir... Evet, yalancı olmadıÄını biliyordu, yalanlıyamıyordu ama söyledikleri de iÅine gelmiyordu, bu nedenle yüz çevirmeyi yeÄliyordu... Onun görevi, kendisine bildirileni iletmekti... KarÅısındakilerin düzeysizlikleri Onu hiç etkilemedi, O hep gerçeÄi söyleyip onları doÄru yola çaÄırdı... Bu da baÅlı baÅına Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır...
* Kimileri de Onun doÄru söylediÄini onaylıyor fakat âneden elçilik bu yetime verildi de Åu kentten Åu kiÅiye verilmedi?â gibi saçma sapan sözlerin arkasına saklanarak imana gelmiyordu...
* Söz söyleme alanında çok üstün bir konuma gelmiÅ olan toplumu Onun getirdiÄi Kuranâa karÅı çıkamadıÄı, bir benzerini ortaya koyamadıÄı için kılıca sarılmıÅtır; evet, onlar okuma-yazma bilmeyen birisine karÅı koyamıyorlardı... Bu durum da baÅlı baÅ1na Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır... En kolay yol (sözlü karÅılık verme) dururken en çetin yolu (savaÅmayı) seçmeleri Kuranâın üstünlüÄünü ve mucizeviliÄini açıkça ortaya koymaktadır...
* O her açıdan üstün birisi olduÄu için karÅıtları Onu kötüleyebilecek tek bir nokta bile bulamıyorlardı, eÄer böyle bir nokta olsaydı hiç kuÅkusuz ki bunu kullanacaklardı... Aslında bunu yapma olasılıkları da vardı, yüce Allah Kuran-ı Kerimâde Elçisine gelecekle ilgili bilgiler veriyor ve bu bilgiler olduÄu gibi çıkıyordu... Oysa kendileri üzerine konuÅulan kiÅiler Kuranâı yalanlamak düÅüncesi ile farklı davranabilirlerdi, ancak onlar bunu ne düÅündüler, ne de yaptılar; evet, Kuran böylesine görünür bir mucize...
* En büyük düÅmanlarını bile baÄıÅlaması da Onun elçiliÄinin belgelerindendir... Bu durum hem Onun doÄruluÄunu karÅıtları açısından, hem de kendisi açısından gözler önüne sermektedir; eÄer doÄru sözlü birisi olmasaydı, onları hoÅ görmesi düÅünülemezdi...
* Yine doÄrucu olmasaydı taÅ gibi katı yürekli kiÅiler imana gelemezdi... Örnek mi; kendisini öldürmeye kalkan Hz.Ömer, Safvan ve Umer, en büyük düÅmanlarından Ebu Süfyan, Halid bin Velid, Ebu Cehilâin oÄlu İkrime, amcası Hz.Hamzaâyı Åehid eden Hind ve VahÅi gibi önceleri ona düÅman olan kiÅiler ve daha birçokları hem Ona inanmıÅ, hem de Onun yolunun en büyük savunucuları olmuÅlardır...
* Mekkeânin alınmasından sonra amcasını Åehit eden VahÅi çekinerek ve utanarak, baÄıÅlanmak üzere yanına gelmiÅti... Hz.Muhammed âsavâ onu görünce çok duygulandı, gözlerinin önüne kanlar içindeki amcasının o yürek yakıcı durumu geldi. Gözlerinden yaÅlar boÅanmaya baÅladı. Olup bitenleri düÅündü ancak bütün bunlara karÅın VahÅiâyi baÄıÅladı ve ona; âNe olur benim gözüme bir daha görünme, seni görünce amcamı ve onun Åehid düÅmesini hatırlıyorum; içim yanıyorâ diyerek bir istekte bulundu... Evet, ancak Onun kadar doÄrucu ve emin birisi böyle bir davranıŠiçine girebilirdi...
* Hepimiz duygu ve düÅüncelerimizi baÅkalarıyla paylaÅmak isteriz... EÄer düÅünce boyutumuz çok geniÅse bunu yaymaya ve taraftar toplamaya çalıÅırız... Hz.Muhammed bir elçi olmasaydı, hiç davasını yaymak için 40 yıl bekler miydi? Onun davası bu kadar önemsiz bir dava mıydı? O, davasını ilk üç yıl gizlice duyurmuÅ ve buna kendisini en iyi tanıyan yakınlarından baÅlamıÅtır... Onu gerçekten tanıyan ve doÄru düÅünebilen herkes çaÄrısına uymuÅtur... Bu noktada olmadık sıkıntılara Onunla birlikte katlanmıÅlardır...
Siz olsanız bir yalan uÄruna Åunlara katlanabilir misiniz? KarÅınızdakiler;
Yanınızdan geçerken yüzünüze tükürük atsalar,
Siz secdedeyken baÅınıza iÅkembe koysalar,
Tartaklasalar,
Yollarınıza dikenler koyup taÅlar dökseler,
KöÅe baÅlarında ellerinde kılıçlarla sizi bekleseler, öldürmek için fırsat kollasalar, taÅlasalar,
Herkesin içinde sizinle alay etseler, küçük düÅürseler, hakaretlerde bulunsalar,
EÅinize en büyük iftirayı atsalar,
En sevdiklerinizi, en yakınlarınızı paramparça doÄrasalar, ciÄerlerini çiÄneseler,
Üzerinize asker gönderip arkadaÅlarınızı öldürseler, çeÅitli yerlerinizden yaralasalar,
Sizi yurdunuzdan çıkarsalar... ne yaparsınız? Hiç çekinmeden yolunuza devam edebilir misiniz?..
* Yüz, tavır ve kiÅilik, bilen kimseler için gerçeÄin aynasıdırlar; O bütün özellikleriyle âBen Allahâın Resulüâyümâ diyordu... Bu yüzdendir ki dönemin en büyük bilginlerinden birisi olan Abdullah bin Selam (Allah ondan razı olsun) Hz.Muhammedâi ilk kez gördüÄünde âBu yüzde yalan yokturâ diyerek iman etmiÅti...
* ÖzgürlüÄüne kavuÅturduÄu Hz.Zeyd ile birlikte Taiflileri İslamâa çaÄırmak için gittiÄinde taÅlamaya varacak kadar aÄır hakaretlerle karÅılaÅtılar... Üzgün ve bitkin bir durumda o bölgede bulunan bir baÄın kenarına oturdu; Onu gören baÄ sahiplerinin acıma duyguları harekete geçti ve köleleri ile ona üzüm gönderdiler... Addas adlı köle daha önce Hz.İsaâya inanmıŠbirisiydi...
Hz.Muhammedâin üzümü besmele ile yemesi üzerine çok ÅaÅırarak âYıllardır buralardayım, kimseden böyle bir söz duymadımâ dedi. Resulullah âSen neredensin?â diye sordu. O âNineveliyimâ (Musul dolaylarında bir yer) dedi. Resulullah âYunusâun ülkesinden imiÅsinâ buyurdu. Addas bu söze de ÅaÅırarak âSen Yunusâu nerden tanıyorsun? Onu buralarda kimse bilmezâ dedi. Bunun üzerine Hz.Muhammed âO benim kardeÅimdir. O da benim gibi elçi idiâ buyurdu. Addas bu durum karÅısında apaçık gerçeÄi dile getirerek müslüman oldu; âBu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olamaz. Ben inandım ki, sen Allahâın Resulüsünâ
* Küçük bir yalanı küçük bir toplulukta söylemek bile kiÅiler için çok zor bir durumdur; buna karÅılık, Hz.Muhammedâin davası uÄruna, kendine bütünüyle düÅman bir ortamda, doÄru bildiklerini hiç tedirgin olmadan söyleyebilmesi getirdiklerinin yalan olmadıÄını ve davasının hak olduÄunu açıkça göstermektedir... Bunun tersi hiç düÅünülebilir mi?..
Evet O, tek baÅına, bütün düÅmanlarına, ölüm tehditlerine, hakaretlerine, mevki, makam, mal ve kadın gibi tekliflerine karÅın davasından dönmediÄi gibi, ümitsizliÄe de hiç kapılmadı... Bütün bu durumlar Onun elçiliÄini kanıtlayan unsurlardır...
O, bütün karÅıtlarının kendisini yoketmek için toplandıÄı bir ortamda, hendek kazarken yanındakilere İran, Yemen ve Bizans gibi yerlerin elegeçirileceÄini bildiriyordu, bunu gören ikiyüzlüler ise âbu durumda nasıl böyle söyleyebiliyor?â diye alay ediyorlardı... Oysa söyledikleri sonradan birer birer gerçekleÅmiÅtir... Onun davası hak olmasaydı, her yerde doÄruları olduÄu gibi söylemekten çekinmez miydi? Evet, böylesi açıklamalar ancak Allah Resulüânden gelebilir... Bu konuda Ondan daha güzel bir örnek bulabilmek mümkün deÄildir...
* Bir düÅünün; okuma yazma bilmeyen birisi olarak uzay araÅtırmaları yapan sayılı bilimadamlarıyla boy ölçüÅmeye kalkabilir misiniz? Oysa Onun getirdiÄi Kuran bütün varlıÄa sesleniyordu, âbir benzerini getirin getirebilirsenizâ diyordu... Hiç kimse boy ölçüÅemedi ve hem Onun, hem de Kuranâın doÄruluÄu ortaya çıktı; bu durum Onun elçiliÄini kanıtlamaz da neyi kanıtlar?..
* O getirdiklerini aynı zamanda en güzel uygulayan birisi idi, her açıdan insanlara örnekti... Hepimiz rahat yaÅamayı isteriz, kim istemez ki? Oysa O elçilik sonrasında nice çilelerle karÅılaÅtı, sonuç getirip getirmeyeceÄi belli olmayan bir yolda yürüdü, ölümle yanyana yaÅadı... Kim bütün bunları uydurma bir dava için yapabilir? Bunu hangi akıl kabul edebilir?..
Evet O, insanlardan ne istemiÅse, onlara neleri duyurmuÅsa en güzelini yapmıŠve örnek olmuÅtur... Bu nedenle âYaÅayan Kuranâ olarak nitelendirilmiÅtir... İnsanlardan ilk önce Allahâa inanmalarını ve Oâna kulluk etmelerini istiyordu... Kendisi ise Allahâın sevgisiyle dolup taÅan birisiydi... Her an Allahâı anan birisiydi... Namazda, oruçta, zekatta, cömertlikte herkesten önde idi...
* Bireyler yirmi yaÅına kadar geliÅimlerini tamamlarlar, hele kırk yaÅına kadar artık bütün huyları belirginleÅir ve deÄiÅmemek üzere kesinleÅmiÅ bir nitelik taÅır; bu durumda kırkına gelmiÅ birisinin huylarının birden bire deÄiÅmesi düÅünülemez...
Hz.Muhammed, kırk yaÅından önce de Emin idi, kırk yaÅından sonra da; bu durumda davası nasıl yalan olabilir? Evet, kırk yaÅına kadar hiç yalan söylemeyen birisinin, kırk yaÅında birdenbire, hem de bir hiç uÄruna yalan söylemeye baÅlaması düÅünülebilir mi?..
* DiÄer yandan, doÄrucu olmayan birisi kendisine arkadaÅ bulabilir mi? Bırakın baÅkalarını eÅini bile inandırması olanaksızdır... Oysa Hz.Hatice âSen ancak doÄruyu söylersinâ derken, Hz.Ebu Bekir âO ne dediyse doÄrudurâ diyordu... Çevresindekiler hep doÄrulukta birer önder olan kiÅilerdi... O dönemde ve sonrasında Onun yolundan giden sayısız kiÅi ne diye bunu yapıyorlar?..
* Onun gösterdiÄi bine yakın mucize ve en büyük mucizesi olan Kuran-ı Kerim de Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır... Evet, iman bir bütündür ve Kuranâı doÄrulayan bütün bilgiler Onun elçiliÄini de doÄrulamak durumundadırlar...
ElçiliÄini kanıtlayan mucizelerin varlıÄını düÅmanları bile kabul etmek zorunda kalmıÅtır; Kuranâın bize aktardıÄı olaylara baktıÄımızda bu gerçek açıkça ortaya çıkmaktadır... Onların Hz.Muhammedâe âkahin, Åair, büyücüâ gibi sözleri söylemeleri ve bu tür nitelemelerde bir türlü karar kılamamaları Hz.Muhammedâin mucizeler gösteren bir elçi olduÄunu kanıtlamaktadır...
* Bütün varlıÄa meydan okuyup baÅarılı olan ve hiçbir yalanı görülmemiÅ birisi hiç Allahâa karÅı yalan uydurabilir mi? Ki, buna ne gerek vardır? Bir tek ayet bile o eÅsiz özellikleri ve güzellikleriyle Onu bulunduÄu bölgede önder yapabilirdi... Ayrıca kendi sözleri ile Kuran arasındaki fark da ortadadır; evet, hiçbir insanın sözü -Hz.Muhammed âsavâ söylemiÅ olsa bile- Allah Kelamı ile boy ölçüÅemez; bundan daha büyük kanıt olur mu?..
* EÅsiz ahlakı da Onun elçiliÄini kanıtlamaktadır; evet, ona bu ahlakı veren kimdir? YetiÅtiÄi ortam herkesin malumu... Babası diyemeyiz; O doÄmadan ölmüÅtü... Annesi diyemeyiz; altı yaÅında onu da yitirdi... Dedesi ya da amcaları da diyemeyiz; içinde bulundukları toplumda Ona böyle bir ahlak kazandırmaları olanaksızdı... Kuran-ı Kerim ile bu konuyu özetleyelim; « Åüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir » Kalem, 4
* Evet, o yetiÅtiÄi olumsuz ortama karÅın bütün herkesten daha ahlaklı birisi idi; hem de her açıdan böyleydi... Oysa diÄer insanlar böyle deÄildir; örneÄin birisi cömert ancak merhametsiz, cesur ama cimri olabilir... O bütün yönlerden en güzel örnek idi... âBeni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye ettiâ Hz.Muhammed
* Bütün elçiler gibi Hz.Muhammed de elçiliÄin temel özelliklerini (doÄruluk, güven, masumiyet, zeka gibi) üzerinde taÅıyordu, hem de hepsinden daha üstün olarak... Bu durum da Onun Resulullah olduÄunu kanıtlayan belgelerden birisidir...
Kendisine elçilikten vazgeçmesi için olmadık tekliflerde bulunanların tekliflerini geri çevirmekte hiç tereddüt göstermemiÅtir... Evet, Ona; âSana ne istersen verelimâ diyenlere, âBir elime ayı, diÄer elime güneÅi koysanız davamdan dönmemâ kar_ılıÄını vermiÅtir... Bu durum Onun kararlılıÄının ve imanının saÄlamlıÄının en belirgin kanıtıdır; O Allahâa bütün varlıÄıyla inanıyordu ve davasının hak olduÄunu bilerek yalnızca Allahâa güveniyordu...
* Hiç kimse bütün alanlarda uzman olamaz... Bu, günümüzün geliÅmiÅ ortamında bile olanaksız bir durumdur... Oysa Hz.Muhammedâin getirdiÄi Kuran her asırda herkesle boy ölçüÅebilecek üstünlüktedir... Benzer biçimde Hz.Muhammed de her açıdan uzman birisidir; eÄitim, terbiye, askerlik, bilim, tıb gibi...
Åunu da unutmayalım ki, bu kiÅi hem okuma-yazma bilmiyordu, hem de (Allahâtan baÅka) hiç kimseden bilgi almamıÅtı... Evet, 23 yılda son derece bozuk bir topluluÄu her açıdan üstün bir konuma getirebilmek ancak Resulullahâın iÅi olabilir...
* Kuranâla birlikte Arapça çok büyük bir geliÅim göstermiÅtir, bunun da baÅka hiçbir örneÄi yoktur... Böyle bir durumu saÄlamaları yüzlerce dil bilgininden bile beklenemezken, okuma-yazma bilmeyen birisinden hiç beklenebilir mi?..
* Yukarıda anlatmaya çalıÅtıÄım fakat bunu becerebilmem olanaksız olan bu üstün özelliklerle donatılmıŠbirisi hiç yalan söyler mi, yalana-dolana baÅvurur mu, bunlara tenezzül eder mi? Onun eÅsiz kiÅiliÄidir ki, adı durmaksızın yeryüzünde anılan tek kiÅi olmasını saÄlamıÅtır...
Evet, bütün yeryüzünde Allahâla birlikte Onun adının anılmadıÄı zaman yoktur... Gerek namazlarda gerekse ezan okunurken, zaman farkı nedeniyle her an yeryüzünde Onun adı anılmaktadır; bu konuda da tek örnek Odur... « Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allahâa ve ahiret gününe kavuÅmayı umanlar ve Allahâı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir » Ahzab, 21
Örnek Elçiâden ÇaÄlarüstü Mesajlar
(Hz.Muhammedâin Hadislerinden Bir Derleme)
âMümin, kötülüÄünden emin olunan kimsedirâ
âAllahâın nimetlerine hamd etmek, insanı o nimetin yokluÄundan emin kılarâ
âMümin eliyle, diliyle kimseye zarar vermeyen kimse demektir. Muhacir ise; Hak Tealaânın haram kıldıÄ1nı terk edene denirâ
âÖlen herkes piÅman olacak. Kötülük yapanlar, kötülüklerinden dolayı, iyilik yapanlar da daha fazla yapmadıkları içinâ
âKadere iman eden, kederden emin olurâ
âHalıka isyan olan iÅte, mahluka itaat olmazâ
âKötülüÄü terketmek sadakadırâ
âHayra yol açan, yapan gibidirâ
âSahibini fenalıktan alıkoymayan namaz, Allahâtan uzak olmaktan baÅka birÅeyi arttırmazâ
âSeni fenalıktan menettiÄi müddetçe Kuranâı oku; kötülükten alıkoymuyorsa Kuran okumuÅ sayılmazsınâ
âMüminin niyeti amelinden hayırlıdırâ
âHer haslet müminde bulunabilir. Yalnız hıyanet ve yalan bulunamazâ
âBizimle alakası olmayan bir iÅ yapıldıÄında, bu iÅ failine reddedilirâ
âAllah Åüphelerin geliÅi anında ileri görüÅlü gözü, Åehvetin aÄır bastıÄı zamanda da aklı severâ
âİlmi beÅikten mezara kadar tahsil edinizâ
âİlim tahsil ederken ölen Åehid olurâ
âİmanlarınızı 'La ilahe illallah' ile yenileyinizâ
âBildiÄin herÅeyi baÅkasına da öÄretâ
âKafirlerin iktidarı bile eÄer adil ise sürebilir. Ama müminlerin iktidarı eÄer adaletsiz ise mutlaka yok olurâ
âÖdeme niyeti olmadan borçlanan kiÅi hırsızdırâ
âİki günü bir olan, her gün ilerlemeyen, yeni bir Åey öÄrenmeyen aldandı, ziyan ettiâ
âSana gelmeyene sen git, sana vermeyene sen ver, sana zulmedeni sen affetâ
âMakamları talip olanlara deÄil, layık olanlara verinizâ
âBütün müslümanlara selam söyleyiniz. Kıyamete kadar müslüman olacak herkese benden selam söyleyinizâ
âHer iyi olan Åey sadakadırâ
âİnsanların en iyisi baÅkalarına iyilik yapandırâ
âAllah kulu üzerinde ona verdiÄi nimetlerin eserini görmek isterâ
âArkanızda, yakın akrabalarınızı dilenmeye muhtaç bırakmaktansa zengin bırakmanız daha iyidirâ
âOrta yol iÅlerin en iyisidirâ
âİlim hazinedir; anahtarı ise sorup öÄrenmektirâ
âBir kötülük yaptıÄında hemen iyilik yapâ
âDosdoÄru ol, ahlakın güzelleÅsinâ
âBüyüklerimize saygı duymayan, küçüklerimizi sevmeyen bizden deÄildirâ
âBaÅkalarının kendisinden öÄüt aldıÄı kimse mutludurâ
âİnsanlara acımayana Allah da acımazâ
âYiyip içmekten sakınmak, asıl oruç deÄildir. Oruç, ancak kötü sözlerden, fena ve nefsani arzulardan vazgeçmektirâ
âEn üstün miras; babanın evladına verdiÄi terbiye ve edeptirâ
âSizden biri, kendi için sevdiÄini kardeÅi için sevmedikçe gerçek imana eremezâ
âAldatan bizden deÄildirâ
âDin, güzel ahlaktırâ
âYapacaÄın iÅin sonunu düÅün, iyiyse yap, zararlıysa terketâ
âİnsanların en üstünü, dinlerini iyice anlayıp bilerek yaÅayanlardırâ
âMüminin konuÅması zikir, susması fikir, bakı_ı ibrettirâ
Elçiler Neden Gönderildi?
Dinin gerekliliÄini dile getirmiÅtik; iÅte elçiler bu dinin getiricisi olan örnek kiÅiliklerdir... İnsanlara elçi gönderilmesi sonsuz bir rahmet örneÄidir... Yüce Allah insanları baÅıboÅ bırakmamıÅ, suç iÅledikleri anlarda bile onlara yardımını göndermiÅ ve doÄru yolunu göstermiÅtir... KuÅkusuz, âÅöyle Åöyle olunâ demekle âbakın, bu kiÅiyi örnek alınâ demek birbirinden çok farklı olup elçilerin gerekliliÄini gösterir...
Elçiler gerçeÄi bizlere ulaÅtıran hak erleridir; kiÅilere sonsuz mutluluÄun yolunu bildiren, davranıÅlarıyla en güzel örnek olan, en doÄru hükümleri getiren, hikmeti öÄreten, zincirlerden kurtaran, sömürüye tavır alan, ahlakı, fazileti, doÄruluk ve dürüstlüÄü, güvenilirliÄi, yöneticiliÄi, eÄitmenliÄi; kısacası gerçek insanlıÄı öÄreten yüce kullardır...
Böyle örnek insanların olmamasını kim isteyebilir, hangi akıl sahibi? KiÅilerin geliÅiminde baÅarılı örneklerin ne kadar etkili olabileceÄi açık bir gerçektir; biz bütün sıfatlarımızdan öte öncelikle insanız ve insan-ı kamil olmayı da onlardan öÄreneceÄiz; onlar birer insan olmaları yönüyle bizim için eksiksiz birer örnektirler, ne büyük bir hikmet!.. GeliÅimin teÅvik edici örnekleri olan mucizeleri de onların hak belgeleri!..
Nasıl bir kitabın okutulup öÄretilmesi için öÄretmenlerin varlıÄı gerekliyse kutsal kitapların ve kainat kitabının okutulması için de elçiler gerekmektedir... Onlar özellikle maneviyat sahasının öÄretmenleridir... Duygusallıktan uzak nesnel bir akıl ve vicdan Allahâın varlıÄına kuÅkusuz inanacaktır... Evet, topraÄa atılan tohum gerekli koÅullar saÄlandıÄında her zaman yeÅerdiÄi gibi, nesnel düÅünen insan da Allahâın varlıÄını kavrayacaktır...
Daha önce akıl ve vicdanın tek baÅına gerçeÄe ulaÅmakta ve onu kavramakta yeterli olmadıÄını, bu konuda yol göstericilere gereksinim duyulduÄunu görmüÅtük... Evet, Allah, yarattıÄı bireyi baÅıboÅ bırakmamıÅ, onu kendisine gereken bütün özelliklerle donatmıÅ, ayrıca en doÄruyu ve güzeli de göstermiÅtir...
Bunun karÅılıÄında bireye düÅen ise doÄruya yönelmek ve sorumluluÄunun bilincinde davranmaktır... Evreni ayaÄımızın altına seren yüce Allah bizden doÄru yoluna uymamızı istemektedir... Bu doÄru yolunu ise gönderdiÄi Elçilerle ve Kitaplarla bizlere göstermektedir... Yetkinlik vermediÄi hiç kimseyi de sorumlu tutmamaktadır...
DüÅünelim; evrende baÅıboÅ bir varlık bulunuyor mu? Evrenin kendisi, yeryüzü, güneÅ, ay, yıldızlar.. hep kendileri için belirlenmiÅ bir yolda ve yönde davranıŠsergiliyorlar... Peki evrenin gözbebeÄi olan insana neden doÄru yol gösterilmemiÅ olsun? KuÅkusuz bütün bireyler belli bir amaç için yaratılmıÅlardır...
Allah evreni ve insanı neden yarattı? Neden insana bu kadar deÄer verdi? Neden onu sorumlu tuttu? Neden Elçiler gönderip doÄru yolunu gösterdi ve onlara uymamızı istedi?.. Åimdi de bu tür sorularımıza bir yanıt arayalım...
Allahâın evreni yaratma nedeni temelde sevgidir... Evet, varlıÄın nedeni kutsal sevgidir... Her sanatkar kendi sanatının görülmesini istediÄi gibi yüce Allah da eÅsiz sanatını gizlilikten çıkarıp canlıların önüne sermiÅtir... Bize düÅen ise önümüze serilen bu güzelliklerin ardındaki Sanatkarâa ulaÅabilmektir...
Allahâın bilgisi sonsuzdur... Bu bilginin kapsadıÄı kavramların bir bölümünü belirli bir düzen içinde ortaya koymuÅtur... Resim çizen ya da beste yapan kiÅinin sevdiÄi için üretimde bulunması gibi Allah da sonsuz bilgisinin barındırdıÄı varlıkları sevdiÄi için yaratmıÅtır...
Åu Hadisi Kudsi bu noktada bize yön göstermektedir: âBen bir gizli hazineydim, bilinmeyi diledim, onun için varlıkları yarattım...â Evet, yüce Allah bilinmeyi dilemiÅ, bilecek ve bilinmesini saÄlayacak varlıkları yaratmıÅtır...
KuÅkusuz Allahâın evreni yaratması bir gereksinimden dolayı deÄildir; Oânun gereksinim duyması düÅünülemez... Oânun adlarından birisi de Samedâdir; açıkçası hiçbir Åeye ihtiyacı olmayan ancak her ihtiyaç sahibinin kendisinden istediÄi yüce varlık...
Bu nedenle Allah ile yaratıklarını karÅılaÅtırmaya kalkmak büyük bir yanlıŠolur ve kiÅiyi yanlıŠsonuçlara götürür... Allahâın nitelikleri sonsuz olduÄu için evrenin varlıÄı ya da yokluÄu Oânun için önemli deÄildir, niteliklerinde deÄiÅme olması düÅünülemez...
Sonuç olarak Åunu söyleyebiliriz; evren, içindeki varlıklarla birlikte Allahâın sonsuz niteliklerinin sergilenmesi ve bilinmesi amacıyla yaratılmıÅtır... Evren yaratılmadan önce, yukarıda belirtildiÄi üzere bütün bunlar gizli birer hazineydiler, evrenin yaratılmasıyla birlikte hepsi görünür bir biçimde ortaya çıktılar... Sonrasında Allah bütün bu özelliklerini göstermek ve bildirmek için bilinçli ve akıllı varlıkları yarattı... Gözlerinin önüne serdiÄi bunca güzelliÄi deÄerlendirerek kendisini tanımalarını istedi... Bu varlıkların içinde de en çok insana deÄer verdi...
Her varlık bir mucize niteliÄinde olduÄu için Allahâı bilmek kolaydır... Peki Allahâı bilecek olan varlıklar kimlerdir? İÅte bunlar bilinçli ve sorumlu olan varlıklardır ki, bunların da en üstünü kuÅkusuz insandır... Evet, insan evrenin özetidir... Nitelikleri evren kadar eÅsizdir... Sayısız özelliklerle donatılmıÅ, tüm evren hizmetine sunulmuÅtur... TaÅıdıÄı özellikler, hep yüce Allahâı tanımak için birer araçtırlar... Bütün bunlardan dolayı da sorumlu kılınmıÅtır...
Bu noktada insana sorumluluklarını bildirecek, doÄruyu ve yanlıÅı gösterecek varlıklara gereksinim duyulmaktadır... İnsana sonsuzluÄun yolu, ânereden geldim, nereye gidiyorum?â gibi bitmek bilmeyen sorularının yanıtı bildirilmelidir... Bu da ancak her Åeyi bilen yüce Allahâın gönderdiÄi Elçiler ve Kitaplar aracılıÄıyla olabilir... Evet, Allah insanlara Elçiler ve Kitaplar göndermiÅtir... Gözü aÄrıyan birisi göz uzmanına baÅvurduÄu gibi, insanlar da manevi sorunlarına bu konuda uzman olan elçiler aracılıÄıyla çözüm bulacaklardır...
Elçilerin Konumu Üzerine
Allah var, kitaplarında da emirlerini anlatmıÅ; bu durumda elçilere ne gerek var? Onların gönderilmesinin nedeni nedir?
Madem okullarda kitaplar var. Bütün ilimler o kitaplarda yazılıdır. O halde öÄretmenlere ne gerek var?
ÖÄretmenler olmasa öÄrenciler kitapları nasıl anlayacaklar? Matematik öÄretmeni olmadan matematik öÄrenilir mi? Fizik hocası olmadan fizik anlaÅılır mı? Okula ilk giden öÄrencinin okumayı öÄrenmesi için de bir öÄretmene ihtiyacı yok mu? Evet, elçilerin gönderilmesindeki hikmete bu açıdan bakınca gerekli görülüyor...
Elçiler gerekli. Çünkü madem ki öÄretmensiz bir ders öÄrenilmiyor. Bir kitabın sırları çözülmüyor. Öyleyse elçi denilen öÄretmen olmadan da kutsal kitapların sırrı çözülemez. Elçiler insanları dünyada baÅıboÅ yaÅamaktan kurtaran ve onlara gerçek hayatı anlatan en büyük öÄreticiler, örnek önderlerdir.
Åu konuya dikkatinizi çekmek isterim: Yüce Allah her Åeyi bilerek yapıyor. Her mevcudu görerek idare ediyor. Ne bir sinek Oânun nazarından kaçar. Ne de bir böcek Oânun rahmetinden uzak kalır. Her varlıÄı, insanlıÄın faydası için yaratır. Her iÅin sonundaki iyiliÄi bilerek yapar.
Madem ki yapan bilir; elbette bilen konuÅur. Madem konuÅacak elbette varlıklar içinde en bilinçli ve en mükemmel olan insan türü ile konuÅacak ve insan içinde en yetenekli ve ahlakı en yüksek zatlarla konuÅacak. Bunlar da elbette elçiler olacaktır.
IÅıksız güneÅ olmadıÄı gibi, Allah da kendini akıllara gösterecek açık iÅaretler göndermeksizin olmaz. Oânun varlıÄını gösterecek en açık delil ise kuÅkusuz elçilerdir.
Nasıl ki her saltanat sahibi saltanatını gösterip ilan edecek bir memur tayin eder. Ta ki o saltanattaki güzellikler halka teÅhir edilsin. Saltanat sahibinin güzelliÄi ve zenginliÄi herkes tarafından takdir edilsin.
İÅte Yüce Allah, saltanatının büyüklüÄünü ve zenginliÄini insanlara anlatacak elçiler tayin etmiÅtir. Her güzel, hem güzelliÄini görmek hem göstermek ister. O güzelliÄi gösterecek ve güzelliÄini tarif edeceklerin olmasını arzu eder. Elçiler de kulluklarıyla o güzelliÄe ayna olmuÅ, elçilikleriyle de Allahâın güzelliÄini ve istediklerini halka tebliÄ etmiÅlerdir.
Bir sarayın içindeki gizli sırlar, antika nakıÅlar kendi kendini anlatmaz. Mutlaka o sırları anlatan, tercüme eden birine ihtiyaç vardır.
Åu kainat kitabının sırlarını da bize elçiler anlatmaktadırlar. âAnlaÅılmaz bir kitap, muallimsiz olsa anlaÅılmaz. Manasız bir kaÄıttan ibaret kalırâ Åu kainat kitabının muallimi olan elçiler olmazsa kainat kitabı anlaÅılmaz ve manasız olurdu.
İnsan nereden gelip nereye gittiÄini, dünyaya niçin gönderildiÄini, mahiyetinin ne olduÄunu idrak edemez. Dünyanın, ölümün ve ölüm ötesinin ne olduÄunu nereden bilecek? Sırrı anlaÅılmadan yaÅanılan bir hayatın ne önemi kalır?
Öyleyse insan niçin yaratıldıÄını bilecek. Bunu da pek doÄaldır ki, Allahâın elçisi olan peygamberler anlatacaktır. (Gülay Atasoy)
Elçiler ve Kitaplar Neden Gönderildiler?
Öncelikle Åu soruyu düÅünelim; neden gönderilmesinler? Evet, insana doÄru yolun gösterilmemesi için hiçbir neden yok; bu noktada yolgöstericilerin gerekliliÄini de hiç kimse yadsıyamaz... Daha önce anlatılanlar ile akıl ve vicdanın insanın bütün sorularına yanıt vermede tek baÅına yeterli olmadıÄı ortaya konulmuÅtu...
Yukarıdaki soru âBizim ders kitaplarımız her yerde satılırken okula, derslere, öÄretmenlere ne gerek var?â demeye benziyor... KuÅkusuz, insan aklının belli bir kavrayıŠyeteneÄi bulunuyor ancak bu yetenek her Åeye yetmiyor... İnsanın maddi ve manevi bütün sorunlar1nın çözümünde öncüler Elçiler ve Kitaplar olmuÅtur, bundan sonra da böyle olacaktır... Kitaplar birer yol gösterici ve öÄüt, elçiler ise birer örnektirler; bize düÅen ise onları örnek alarak doÄruya yönelmektir... Bir ilkokul öÄrencisinin, yüksekokul öÄrencisinin derslerine uzak kalması gibi akıl da Elçilerin ve Kitapların getirdiÄi vahye bazan uzak kalabilmektedir; bu durum vahyin yanlıÅlıÄından deÄil aklın yetersizliÄindendir...
Allah bizi kulluk edelim, kendisini bilelim ve sonsuzluÄa ulaÅalım diye yarattı... Evet, insandan istenen kulluk etmesidir ve bu noktada ona en doÄru yol gösterilmiÅtir... İnsanın kulluk etmemesi için hiçbir neden yoktur; donatıldıÄı bunca özellik nedeniyle Yaratanâına Åükretmesi gerekmez mi? Akıl imana, iman Åükre, Åükür ise ibadete götürür; evet, akıl imanı, iman Åükrü, Åükür de ibadeti gerektirir... Ve hiç kuÅkusuz ki ibadet edilecek tek varlık Allahâtır... Bu nokta Kuran-ı Kerimâde çok güzel anlatılmaktadır;
« İÅte Rabbiniz, Allah budur. O'ndan baÅka tanrı yoktur, her Åeyin yaratanıdır. Öyleyse O'na kulluk edin; O herÅeye de vekildir. » Enam, 102
« Geceyle gündüz, güneÅ ile ay Allah'ın varlıÄının belgelerindendir. GüneÅe ve aya secde etmeyin; eÄer Allah'a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin. » Fussilet, 37
Evet, insan Allahâın yarattıklarına deÄil, onları yaratana kulluk etmelidir... GüneÅ, Ay, yıldızlar, akıl, vicdan, madde, put, hayvanlar, doÄa, insan; bunlar hep Allahâın yarattıÄı varlıklardır... Evrende sorumlu tutulmuÅ olan bilinçli madde insan ve bilinçli enerji de diyebileceÄimiz cin dıÅında Allahâa kulluk etmekten çekinen, Oânun buyruÄuna karÅı gelen varlık yoktur... Ki, karnımız yemek istediÄi gibi, ruhumuz da kulluk yapmak ister; ruhun gıdası ise iman ve kulluktur...
Kimi insanlar Allahâa kul olmayı kendilerine yediremeyip büyüklük taslarlar, oysa böyle bir davranıŠbütünüyle nankörlüktür, utanılacak bir durumdur... İnsan kendisini yaratan varlıÄın kendisini yaratıŠnedenine baÄlı olarak sorumluluÄunun bilincinde davranmayacak da nankörlük edecek, sonra da bu davranıÅıyla övünecek! Böyle birisi gerçekten acınacak bir yapıdadır... Evet, « Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? » (Yasin, 22)
Unutmayalım ki, hepimiz birer kuluz... Bireyi yaratan Allah olduÄuna göre birey Allahâın kulu olacaktır... Kimileri âTanrıâya bile kul olmaâ diyerek en azından kendi yetersiz aklına kul olmaktadır... Bunun ister farkında olsun isterse olmasın herkes birer kuldur; bu yüzden kime kulluk edeceÄimizi doÄru seçmeliyiz... Peki kulluk yapmamız gerekiyor mu?
Evet, gerekiyor... Bizi bütünüyle özel olarak yaratan yüce Allahâa yönelmemek en büyük düÅüncesizliktir... Herkesin sesi, yüzü ve parmak izi birbirinden farklıdır, dolayısı ile özeldir... Bireye bu özelliÄi veren ise ancak yüce Allahâtır... Allah bize deÄer verip özel tutar da biz ne diye Oânun yoluna uymayız? Bunun için geçerli bir neden olabilir mi? Allah bizden gücümüzün yetmeyeceÄini mi istiyor? Bize kötüyü, yanlıÅı, çirkini, yaratılıÅımıza uygun olmayanı mı gösteriyor, yoksa iyiyi, güzeli, doÄruyu ve yaratılıÅımıza uygun olanı mı? Öyleyse ne diye Oâna kulluk etmeyelim?..
Hemen belirtmek gerekir ki kulluk, Allahâın buyruklarına uymak ve Oânun yasakladıklarından sakınmak olup bizler Allahâın en çok deÄer verdiÄi varlıklarız... Öyle ki yüce Allah âkul hakkıâ denen bir kavramı bizlere sunmuÅtur... Herkes bir kul olduÄu için kul olarak hakkı vardır ve bu hak en kutsal hakların baÅında gelir... Böyle bir düzende kul olan birey nasıl küçümsenmiÅ olur? Hangi düzen böyle bir hak kavramıyla ortaya çıkmıÅtır ya da çıkabilecektir? İslamâda kulun hakkını ancak kul baÄıÅlayabilir...
Evet, Allahâın baÄıÅlamasını kula bıraktıÄı ve böylece kullarına verdiÄi deÄerin büyüklüÄünü gösteren bir hak kul hakkı... Bu durum kul hakkını hiçe sayanların Allahâın mülküne saldırdıÄını belleklere kazıyarak onları sorumluluklarının bilincinde olmaya iter... YaptıÄının kesinlikle yanına kalmayacaÄını belirtir...
Bireye bir baÅkasının zarar vermesi gibi kendisinin zarar vermesi de yasaklanmıÅtır, bir kiÅiyi öldürmek bütün insanları öldürmek gibi sayılmıÅtır; bu da Allahâın kullarına verdiÄi deÄeri açıkça göstermektedir... Özgürlük diye diye hayvanlaÅmaya doÄru gidenlerin âözgürlükâ ve âbireyâ anlayıÅı nerede, bu eÅsiz uygulama nerede?! İnsanı basitleÅtiren, küçülten, amacından alıkoyan, konumundan alaÅaÄı eden davranıÅlar özgürlük müdür?..
Allah kullarına böylesine deÄer verirken onların Allahâa yönelmemeleri kendileri için üzünülmesi gereken bir durumdur... Bireye kul olduÄunu söyleyip gücünün yettiÄini ondan istemenin neresi yanlıÅtır? Akılsız oldukları halde bedenimizdeki organlar sorumluluklarını, daha doÄrusu görevlerini eksiksiz bir biçimde, ÅaÅırmadan yerine getiriyorlar...
Biz akıllı olduÄumuz halde onlar kadar baÅarılı ve seçici deÄiliz... Bedenimize de bu kusursuz yapıyı baÄıÅlayan yüce Allahâtır... Evet, bedenimiz Allahâın yasalarına baÄlı olarak görevini yerine getiriyor; bir de düÅüncesizliÄimiz olmasa!..
âBen kul olmamâ diyeni kendi bedeni yalanlarken biz ne diye kulluk görevimizden, bu yüce sorumluluÄumuzdan, yaratılıŠamacımızdan kaçalım? Çok güvendiÄimiz aklımız ve vicdanımız, duygusallıktan uzak, nesnel bir yaklaÅımla olaya baktıÄında böyle bir davranıÅı onaylar mı? YaratılıÅımızdan gelen inanç olgusuna nasıl çözüm getireceÄiz? Gerçeklerden kaçarak mı, onları yalanlayarak mı, yoksa onlara yönelerek mi?.. Evet, herkes sorumluluÄunun bilincinde olmalıdır, gerçeÄe ulaÅmanın tek yolu budur...
Son olarak Åunu belirteyim; Allah bizleri bu dünyaya temiz olarak gönderdi, ona temiz olarak dönelim!.. Hem kendimizi bozup kirleterek, hem de bilgiçlik taslayarak kimseyi kandıramayız... Unutmayalım ki, Allah güzeldir ve güzel olanı sever... Bizler için seçtiÄi en güzel yol İslam olduÄu gibi en güzel davranıŠbiçimi de kulluktur; kulluk ise inançsızların saptırdıÄı gibi belirli kalıplarla ibadet etmek yani bir yatıp kalkmak iÅi deÄil Allahâın buyruklarına uymak ve Oânun yasakladıklarından uzak durmaktır; yani nimete karÅı Åükretmektir, bize verilenleri yerli yerince, gereÄince kullanmaktır...
KulluÄa Kimin Gereksinimi Var?
En güzel Åey karÅılıksız kerem ve ihsanda bulunmaktır. Bunu anlayamayan kimseler, bazı gerçekleri kendi bozuk terazilerinde tartmakta ve gerçeÄe ters sonuçlar çıkarmaktadırlar. Bunlardan bir kısmı âAllah'ın (haÅa) ne ihtiyacı var ki, -kendisini tanıttırmak ve sevdirmek için- bu evreni yaratsın ve bize kulluÄu emretsin?â Åeklinde soru sormaktadırlar.
Bu kimseler bu soruyu sorarken, zahmet edip çevrelerinde bulunan yaratıklara bir baksalar, sorularının yanıtını alacaklardır. ÖrneÄin, güneÅ insanlara ıÅık vermekle beraber, insanlardan karÅılık olarak ne beklemektedir? Yer küresi insanları sırtında gezdirmekle onlardan nasıl bir yardım ümit etmektedir? Veya limon aÄacı, kendisinin hiç ihtiyacı olmadıÄı halde C vitaminiyle yüklü limonları verirken, bu iyiliÄin karÅılıÄında insanlardan neyi istemektedir? Örnekler çoÄaltılabilir...
İÅte, insanların emrinde bulunan yaratıklar bile insanın hiç bir Åeyine muhtaç deÄilken, tersine insan onlara muhtaç iken, bir insan hangi akılla herÅeyi yaratan Allah hakkında o soruyu sorabiliyor?
Bir doktor, lütuf ve merhametiyle fakir kimseleri bedava tedavi etse, âBu doktorun ne ihtiyacı var ki böyle yapıyor?â denilmez; denilse divanece bir soru olur. Zira, doktor zaten ihtiyacı olmadıÄı için bu iyiliÄi yapıyor. Veya bir doktorun verdiÄi ilacı içen bir adam âDoktorun ne ihtiyacı var ki, bu ilacı bana içiriyor?â Åeklinde bir soru soramaz.
İÅte Allahü Teala da bu evreni lütfuyla bize hizmetkar yaptıÄı gibi, ibadeti de yine lütfuyla bizlere emrediyor, ta ki onlarla sonsuz mutluluÄa kavuÅalım.
ÖrneÄin; ana karnındaki bir çocuÄu bilinçli varsayınız. O çocuk, gözüyle o alemde bir Åey göremediÄi için, âYahu Åu gözler bana niçin takılmıÅ?â diye itirazda bulunacaktır.
Ona, âBu gözler sana baÅka bir dünyada gerekecek. Oraya gittiÄin zaman bu gözlerle yer ve gökteki harika sanatları gözleyeceksinâ denilse, âben görmediÄim Åeye inanmamâ diye bu gerçeÄin karÅısına çıkacaktır. Daha sonra itirazlarına devamla, burnunun neye yaradıÄını ve ne için yüzünde kalabalık ettiÄini soracak ve kendisine bu aletle baÅka bir alemde güzel kokular alacaÄı söylendiÄinde bu gerçeÄi de inkara gidecektir. Aynı Åekilde kollarının kalabalık ettiÄinden, ayaklarının gereksizliÄinden bahisle sadece göbeÄinden beslenmesine bakarak, aÄzını bile gereksiz bulacaktır.
İÅte, Yüce Allah, ana rahminde rahmetiyle bizim elimizden tutmuÅ, bizi kendi fikrimizle baÅbaÅa bırakmamıŠve bu dünyada gerekecek bütün organları takarak bizleri bu dünyaya göndermiÅtir... O bu dünyada bizi bir sınamaya tutmuÅ ve bu alemden sonra gideceÄimiz ahiret aleminden hakkıyla yararlanabilmek için nasıl hareket etmemiz gerektiÄini Hz.Muhammed âsavâ ve Kuran-ı Kerim'iyle bizlere bildirmiÅtir.
Bu sınavda, anasının karnındaki çocuÄun düÅtüÄü aptallıÄa düÅmeyip; namaza, oruca, zekata ve benzeri emir-yasaklara uyduÄumuzda, ahirette bu ibadetlerimizden sonsuza kadar yararlanacaÄız. Tersi durumunda, bu dünyaya gözsüz, elsiz, ayaksız, aÄızsız, kulaksız... gelen bir çocuk gibi ahirete gittiÄimizde, Cennette bize hayat hakkı tanınmayacaÄı açıktır...
Bu durumda akıllı bir insanın yapacaÄı iÅ, buraya kadar olan yolculuÄunu Allah'ın baÄıÅıyla sürdürdüÄünü göze alıp, ölümden sonraki yolculuÄunda da baÄıÅlarıyla karÅılaÅmak için O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından titizlikle kaçınmak olacaktır. (Zafer Dergisi)
Kul Hakkı Nedir?
Günümüzde insan haklarından çokça söz edilir. Ama bu sözler her nedense uygulamaya bir türlü konulamaz. Sadece beyannamelerde, bildirilerde, makalelerde mahpus kalır.
âİnsan haklarıâ tabiri aslında caydırıcı bir ifade deÄil. Hak ve hukukun korunması sadece insanoÄlunun insafına ve vicdanına bırakılmıÅ. Belli bir müeyyidesi yok. En kötü ihtimalle bir âkınamaâ cezası alıyorsunuz ve yaptıÄınız yanınıza kar kalıyor.
Ama, âkul hakkıâ ifadesi böyle deÄil. Bu ifadeyle insanın baÅıboÅ bir varlık olmadıÄı, Allah'ın kulu, O'nun mülkü, O'nun mahluku olduÄu zihinlerde iyice tesbit edilir ve nefisler, 'kul hakkına tecavüzün kesinlikle cezasız kalmayacaÄı' tehdidiyle karÅı karÅıya kalır.
Gel gör ki, bugünün madde, menfaat ve gaflet karıÅımı kavga ikliminde, kul olduÄunu unutanlar, haliyle kul hakkını da hatırlamaz oldular. Kul hakkının bu ilk basamaÄında tökezleyenler insaf, merhamet, adalet duygularını da kaybettiler.
âBen kulumâ diyen insan, bunun gereÄini yerine getirecektir. âBen falan devletin raiyetiyim (vatandaÅıyım)â dediniz mi, sizden o beldenin bütün kanunlarına harfiyen uymanız istenir...
Allah'ın kul üzerindeki en büyük hukuku: İman...
Kul, kendisini yoktan vareden Rabbine imanla mükellef (sorumlu). Bunu âtevhidâ takib ediyor. Allah'ı bir bilmek de kul üzerinde İlahi bir hak. Nitekim, Allah'a Åirk (ortak) koÅmak affa girmiyor (Bakınız: Nisa Suresi, 48.Ayet).
Hukukullahın üç mühim Åubesi: Tesbih, hamd ve tekbir. Yani, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih (uzak tutma), bütün medih ve senanın (övgülerin) ancak O'na layık olduÄunu ilan ve O'nun sonsuz kemalinin, kulun idrak sahasına girmekten münezzeh olduÄunu itiraf etmek.
İlahi san'at ve hikmetleri tefekkür etmek (düÅünmek), nimetleri Åükürle karÅılamak da hukukullah cümlesinden.
Salih Amelin Ölçüsü
İmanı salih amel takib ediyor. Salih amel, kulun kendi iradesiyle tercih edip iÅlediÄi bütün güzellikler.
YaptıÄımız ticaret dürüst ise salihtir. EttiÄimiz ibadet ihlaslı (içten) ise salihtir. GördüÄümüz eÅyayı, İlahi birer eser olarak tefekkür edebiliyorsak bakıÅımız salihtir. DinlediÄimiz sözler, düÅündüÄümüz fikirler, kurduÄumuz hayaller, sevdiÄimiz mahbuplar (sevgililer) meÅru (yasal) ise, helal dairesi içinde ve rıza çizgisinde ise salihtir.
Bunlar içerisinde, âmaddi ve manevi hukuk-u ibada tecavüz etmemekâ çok önemli olmalı ki, salih amelin tarif cümlesine dahil olmuÅ.
Hukuk-u ibad, yani âkul hakkıâ geniÅ bir mefhum (kavram) Kulun bedenine ve malına yapılan tecavüzler maddi hukuk, kalb ve ruhuna verilen zararlar ise manevi hukuk olarak deÄerlendirilmeli...
Hakkın BüyüÄü KüçüÄü Olur Mu?
Allah'ın sonsuz kudretine nazaran bir insan yaratmakla bütün insanları yaratmak arasında fark olmadıÄı gibi, O'nun sonsuz rahmet ve adaleti noktasında da bir insanın katli (öldürülmesi) ile, bütün insanların katli arasında fark yoktur. (Bakınız: Maide, 32)
İnsanoÄlu her nasılsa, baÅkalarının hakkını çiÄnerken o insanların Allah'ın kulu olduklarını unutuyor. âBen Allah'ın bir kuluna zulmedersem O'nun kahrına hedef olurumâ diye düÅünemiyor.
Aslında bu hakikat, âherkesçe kolay anlaÅılabilmeliâ diye geliyor insanın aklına. Çünkü kime sorsak kendisini de diÄer insanları da Allah'ın yarattıÄını söyleyecektir. Ama iÅ münakaÅaya (tartıÅmaya) döküldü de nefis kalbe, hissiyat akla hakim oldu mu, artık kulluk unutuluyor, adalet unutuluyor, ahiret unutuluyor. İÅte bu unutmanın kula pahalıya mal olması için İlahi ikazlar geliyor.
ÇiÄnenen Haklar Nasıl Ödenecek?
Bu Rahmani ikazlara tercüman olma sadedinde Allah Resulü (a.s.m) de ümmetini defalarca ve deÄiÅik Åekillerde uyarmıÅtır...
Allah yolunda canını veren bir mü'min bunun büyük mükafatını görmekle birlikte, kullara olan borçlarından kurtulamıyor. Zira kul hakkının affını Cenab-ı Hak kula bırakmıÅ.
Aynı Åekilde, samimi tövbe eden bir mü'minin de geçmiÅ günahları affolunuyor, ama kul hakkı bu affa da girmiyor.
Mesela, gıybet eden (kiÅileri çekiÅtiren, arkadan konuÅan) bir insan gıybet ettiÄi kimseden helallik almadıkça bu cürmün aÄır cezasından kendini kurtaramaz.
Kulun Hakkını Allah Koruyor
Kuran-ı Hakim'de, ilk bakıÅta kul hakkı gibi görünen ve kullar arasındaki adalet esaslarını tespit eden birçok ayetlerden sonra, âiÅte bu Allah'ın hudududur (koyduÄu sınırdır), ona tecavüz etmeyin (onu aÅmayın)â mealindeki (anlamındaki) İlahi ikazlar gelir. Demek ki, kul hakkını çiÄnemek, Allah'ın hududuna tecavüz olarak kabul ediliyor. Artık böyle bir cinayeti iÅleyen insan kime iltica edecek (sıÄınacak), kimden yardım dileyecektir.
İnsan, Allah'ın kulu olduÄundan onun hukukuna riayetsizlik de İlahi azabı netice veriyor ve bu noktada hukuklar birleÅiyor.
Kendi parmaÄımızı niçin kesemez, hayatımıza niye kasdedemeyiz? Çünkü, ne beden bizim, ne de ruh. Haneyi harab etmeye de hakkımız yok, misafiri oradan çıkarmaya da. Yaparsak ne olur? Allah'ın mahlukatında O'nun rızası dıÅında tasarrufa kalkmıŠoluruz. Bu ise hem hukukullaha karÅı bir isyan, hem de kul hakkını ihlal. Demek ki aynı fiil (eylem) ile iki hukuka birden tecavüz ediliyor.
Allah bütün mülkün maliki. Her varlıÄına müstakil (özel) bir Åahsiyet lutfetmiÅ. Bir insana zarar vermek, onun nefsine baktıÄı cihetle kul hakkına tecavüz, Allah'ın eseri olması cihetiyle de hukukullaha riayetsizlik.
Bir kalbi kırmak, yahut bir dalı koparmak da öyle.
Allah'a kulluk yapmayan bir insan kendi nefsini cehenneme atması sebebiyle kul hakkına da en büyük bir tecavüzü yapmıŠoluyor.
Cenab-ı Hakk'ın, asi insanları birçok ayet-i kerimesinde âzalimâ olarak vasıflandırmasındaki ince sırrı yakalamak mümkün.
Kul hakkı içerisinde en büyük pay bizzat insanın nefsine düÅüyor. Çünkü her hareketi, her sözü, her hali o nefse ya fayda yahut zarar veriyor. Dolayısıyle, zulmün en büyüÄünü, asi insan bizzat kendi nefsine yapmıŠoluyor.
Bazılarıyla karÅılaÅırsınız; âBenim Allah'ın hiçbir kuluna bir zararım dokunmamıÅtırâ diye övünür ve ilave eder; âGünah iÅliyorsam onun sorumluluÄu bana aitâ
Bu zavallılar kendilerinin de Allah'ın kulu olduklarından gafildirler...
Kuran-ı Kerim'den ibretli bir iÅaretle bahse son verelim:
En'am Suresiânde, âölü etininâ, âdökülen kanınâ, âhınzır (domuz) etininâ ve âAllah'tan gayrısının (baÅkasının) ismiyle kesilen hayvan etininâ haram olduÄu zikredildikten sonra âbunlarda da her kim muzdar olursa ve diÄer bir muzdara tecavüz etmediÄi ve zaruret miktarını aÅmadıÄı takdirde hiç Åüphe yok ki, Allah Gafur ve Rahim'dirâ buyurulur.
Müfessirlerimiz ayetteki bir inceliÄe dikkatimizi çekerler; zaruret halinde bulunan, ölüm tehlikesiyle karÅı karÅıya kalan bir insanın, sözü edilen murdar gıdalardan ölmeyecek kadar yemesine müsade edilirken, enteresan bir Åart daha ileri sürüyor: DiÄer bir muzdara tecavüz etmemek; onun o murdar gıdadan faydalanmasına engel olmamak.
Bu Åart, Cenab-ı Hakk'ın kul hakkına verdiÄi azim (büyük) ehemmiyetin en berrak bir göstergesidir. (Prof.Dr.Alaaddin BaÅar)
DüÅünce Pınarı
âÖnce kulum, çünkü ilk görevim varlıÄımın borcunu ödemek. Sonra bireyim, Allah'tan baÅka kimseye boyun eÄmemek içinâ Mustafa Güçlü
âÅükür nimeti deÄil, nimeti vereni görmektirâ İmam Åibli
âHiç bekletilmemesi gereken birÅey varsa, o da Allah'a olan kulluk borcumuzdurâ Andre Gide
âHerkes seçtiÄi yolda yürür; kendi sonuna ya da kendi sonsuzluÄuna doÄru...â Sedat Turan
âÅükür, Allah'ın nimetlerini ona karÅı günah iÅlemeye sarfetmemektirâ Cüneyd-i BaÄdadi
âSeni unutmayanı unutmaâ Abdülkadir Geylani
âRabbinin sana ihsanı nerede, senin ona ettiÄin kulluk nerede?â Ataullah İskenderi
âAllah'ı sevmek O'nun emirlerini tutmakla olur...â Emine ÅenlikoÄlu
âİnanıyorumâ diyoruz. Acaba, günümüzün ne kadarını âinandıÄımızı yaÅayarakâ geçiriyoruz?.. Ali Suad
âİbadetâ diyorum, âsonraâ diyorsun, ey nefsim, yarınla randevun mu var?.. Ömer Sevinçgül
âÅükretmek surat ekÅitmekse, sirkeden çok Åükreden yokâ Mevlana
âYa Rabbi, sana hamdedebildiÄim için de hamdederim..â Necip Fazıl Kısakürek
âAmaçsız bir yaÅamın, anlamsız bir sözcükten ne farkı var?â Ali Suad
âİnsan ne için yaÅıyorsa onun büyüklüÄü ve önemi kadar yükselirâ Walpoole
âİnanca hayat veren eylemdirâ Osman Bayraktar
âKabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmıŠgibidirâ Hz.Ebubekir
âYaÅamı yitirmekten daha acı birÅey vardır; yaÅamın anlamını yitirmek!â Burhan Toprak
âHayatını yaÅayanâ hayat hakkını kullanmıÅtır!.. Ali Suad
âSonsuz da olsa O'nsuz hayat hiçtirâ Akif Cemil
âİslam'a davet hayattan uzaklaÅmaya deÄil, hayatı yaÅanır hale getirme davetidirâ Ahmed Selim
âİki türlü hürriyet vardır: yalancı hürriyet, bir insan istediÄi herÅeyi yapabilir; ve gerçek hürriyet, bir insan ancak yapması gerekeni yaparâ Kinsley
âRuhun da vücut gibi ihtiyaçları vardırâ Rousseau
âİman bir hükümdür, inkar ise hükümden kaçınmaktır. İman edenler delile dayanır, inkar edenler ise delillere karÅı gözünü kaparâ Ümit ÅimÅek
âİlimler Allahâın yaratıÅının ifadeleridirâ Prof.Abdüsselam
âYarasa güneÅten hoÅlanmadı diye, güneÅ kıymetini kaybetmezâ Sadi
âDerin düÅündüÄünüzde, ilimler sizi Allahâın varlıÄını kabule mecbur edecektirâ Lord Cliffen
âİman insanı insan eder, belki insanı sultan eder... İman hem nurdur, hem kuvvettir; hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilirâ Bediüzzaman
âÖzgürüm, diyenler zevklerinin kölesi olmuÅ...â HekimoÄlu İsmail
âDinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadırâ Nureddin Pala
âSuç müslümanlıkta deÄil, bizim müslümanlıÄımızdadırâ M. İkbal
âİleriyi görme yarıÅında inanan hep öndedir...â Ali Suad
âTek kelime ile İslam baÄımsızlıktır. Yine İslam, yeryüzünde beÅeriyetin gidiÅini kayıtlayan, iyilik yolunda devamlı ilerlemeden alıkoyan her türlü kayıtlardan kurtulmaktırâ Seyyid Kutub
âFikir ona derler ki, bir yol açsın; Yol ona derler ki, bir gerçeÄe ulaÅsınâ Hz.Mevlana
âİki cihanın güneÅi olmasaydı; insanları aydınlatmaya yıldızlar yetmezdiâ Ali Suad
Elçilerin Temel Özellikleri ve Görevleri
Elçiler insanın yaratılıÅtan gelen dini duygularına çözüm bulmasında aracılık eden insanlardır... Bütün davranıÅlarıyla insanlar için en güzel örnektirler... İnsanlara neden yaratıldıkları, nereden gelip nereye gidecekleri, neyin doÄru neyin yanlıŠolduÄu gibi karÅılaÅabileceÄi bütün sorunların çözümünü sunarlar... EÄer onlar olmasaydı insanlar doÄru yolu tek baÅına bulamazlar, bugünkü geliÅmiÅlik düzeyine de ulaÅamaz, büyük olasılıklı oldukları yerde sayarlardı...
Elçilerin gönderilme nedeni insanlara doÄru yolu göstermeleri ve bu konuda örnek olmalarıdır... Bir toplum kendisini bozmadıkça, açıkçası bir Elçiye gereksinim olmadıkça Allah toplumlara Elçi göndermemiÅtir... Toplumların doÄru yoldan sapmaları üzerine ise ortaya çıkan gereksinimi karÅılamak üzere Elçileri göndermiÅ ve insanları sorumlu tutmuÅtur...
Biz de Elçilerin ve Kitapların varlıÄını iÅiten bireyler olduÄumuz için sorumlu durumdayız; aklımızı kullanıp en doÄruya ulaÅma sorumluluÄumuz vardır... Gerçeklerden kaçmak ise hiçbir zaman çözüm deÄildir...
Elçiler yol göstericilik görevini üstlendikleri için her noktada diÄer insanlardan ileri ve meleklerle iletiÅim kurabilecek kadar saf olmalıdırlar... Bunun dıÅında en belirgin özellikleri ise Åunlardır; Elçiler bütün sözlerinde ve iÅlerinde doÄru ve dürüst kiÅilerdir. Hiçbir zaman yalan söylemezler, ne söylemiÅlerse doÄrudur... Onlar Elçi olmadan önce de, sonra da her açıdan güvenilir kimselerdir, büyük ya da küçük hiç günah iÅlemezler... Kısacası onlar, her yönden örnek ve önder insanlardır...
Elçiler Allah'tan aldıklarını olduÄu gibi diÄer insanlara iletirler; kendilerinin bunlara ekleme yapması veya çıkarımda bulunması söz konusu olamaz... Elçileri seçen Allah'tır ve kuÅkusuz bu seçim doÄru olacaktır... Bundan dolayı onların görevden alınması düÅünülemez... Yine elçilik çalıÅmakla kazanılan bir nitelik deÄildir... DoÄrudan Allah'ın seçmesi ile olur ve bu görev ona en layık olan kiÅiye verilir...
Kitapların Temel Özellikleri ve İÅlevleri
Kitaplar da Elçiler gibi insanlara doÄru yolu gösterirler... İslam inancında Elçilere toplam 100 sahife (kitapçık) ve 4 kitap gönderildiÄi görüÅü yaygındır... Elçilerin bir bölümü yeni bir kitap ve Åeriat ile görevlendirildiÄi gibi, bir bölümü de önceki kitaba ve yasalara göre davranmakla yükümlü tutulmuÅtur...
Kitaplar doÄrudan Allah kelamı oldukları için bütün çaÄlara seslenirler ve insanlar için yol göstericilik görevlerini sürdürürler... Dört kitap ve gönderildikleri elçiler Åunlardır; Tevrat Hz.Musa'ya, Zebur Hz.Davud'a, İncil Hz.İsa'ya, Kuran Hz.Muhammed'e âsavâ indirilmiÅtir...
Bunlardan Kuran dıÅındakiler bozulmaya uÄradıkları için güvenilir deÄillerdir ve yol göstericilik özelliÄini yitirmiÅlerdir... Bunun nedeni ise onlara insan elinin bulaÅmasıdır... Allah önceki kitapları gönderildiÄi toplumun bilginlerine emanet etmiÅ, onlar emanete sadık kaldıkları sürece de kitap iÅlevini yerine getirmiÅtir...
Çok üzücüdür ki adı geçen bilginler bu konuda yeterince titiz davranmamıŠve tahrifat gerçekleÅmiÅtir... Kuran ise bütün insanlıÄa seslendiÄi ve son kitap olduÄu için doÄrudan Allah'ın koruması altındadır;
« DoÄrusu Kuran'ı Biz indirdik. KuÅkusuz, onun koruyucusu da Biziz. » Hicr, 9
Kuran'a geçmeden önce Tevrat, Zebur ve İncil hakkında birkaç açıklama yapmak istiyorum, böylece okuyucu söylenenlerin yerli yerinde olduÄunu görecek ve adı geçen kitapların Kuran'la kıyaslanamayacaÄını kavrayabilecektir...
Günümüzdeki Kitabı Mukaddes katıksız Allah kelamı deÄildir; yüzyılların birikimi sonucunda birçok deÄiÅikliklere uÄramıÅtır... BarındırdıÄı kitapların tarihsel geliÅimi üzerinde durmak bence gereksizdir... Allah kelamı çeliÅki barındıramayacaÄına göre deÄiÅikliÄe uÄramıŠbu kitaplarda yer alan tek bir çeliÅkiyi göstermek bile gerçeÄe ulaÅmak için yeterlidir... Ben bu noktada yaklaÅık 25 tutarsızlıÄı yazmak istiyorum, ancak çeliÅkilerin bunlarla sınırlı olduÄu sanılmamalıdır... Bununla birlikte bu kitaplar vahiy barındırdıkları için saygısızca davranıÅlara da yönelinilmemelidir...
Unutulmaması gereken Åudur ki yanlıŠveya çeliÅkili olan Hz.Musa, İsa, Davud veya diÄer elçilerin getirdiÄi çaÄrı deÄil bu çaÄrıyı sonradan yozlaÅtıranların ortaya koyduÄu Åeylerdir, yoksa bütün elçiler aynı dini yani hak din olan İslamâı uygulamadaki küçük farklılıklar dıÅında kendi toplumlarına tebliÄ etmiÅlerdir... Yani biz müslümanlar Hz.Muhammedâe ve Kuranâa inandıÄımız gibi diÄer elçilere ve kitaplara da hak biçimiyle inanırız ve bu inanç bizim iman esaslarımızdan birisidir...
Maalesef diÄer din sahipleri ortak paydada buluÅmak yerine, hiçbir biçimde yalanlayamayacakları, kendi elçilerinde olup da Hz.Muhammedâde olmayan bir elçilik özelliÄi gösteremedikleri halde sürekli inancımızın elçisine ve kitabına hakaret edegelmiÅlerdir; oysa müslümanların diÄer dinlere olan eleÅtirilerinin en hafifinde bile ne Hz.İsaâya, ne Hz.Musaâya, ne kutsal kitaplarına vb. hakaret edilmiÅ deÄil, tersine büyük bir saygı gösterilmiÅtir...
Yine bunun en açık bir kanıtı olarak müslümanlar diÄer elçilere doÄrudan adlarıyla deÄil onları yücelten âHazretiâ, âaleyhisselam=selam üzerine olsunâ gibi sıfatlarla seslenirler... Yani hiçbir müslüman onların sandıÄı gibi -onlar açısından- kafir deÄildir; her müslüman önceki elçilere ve kitaplara inanır ancak son elçi olarak Hz.Muhammed ve vahiy olarak da Kuran-ı Kerimâe de inanırlar ki en doÄrusu da budur...
Son olarak Åunu da belirtmek gerekir ki Kiliseânin aslında hıristiyanlıÄın özüne de aykırı yanlıŠtutumu nedeniyle batıda dine karÅı yoÄun bir saldırı olmuÅtur ve bu durum ifrat noktasına vardırılarak bütün dinler birbirinin aynı gibi deÄerlendirilmiÅ ve bu baÄlamda İslamâa da din olması nedeniyle diÄer dinler gibi muamele edilip aynı kategoriye sokulmuÅtur, oysa gerçekte İslam hak din olduÄundan her tür eksiklikten uzaktır ve hiçbir baÅka inanca eÅit deÄildir...
Kitabı Mukaddes'teki Tutarsızlıklardan âBirkaçâ Örnek
1. âVe Rab yeryüzünde adamı yaptıÄına nadim oldu, ve yüreÄinde acı duyduâ (Tekvin, 6:6) Oysa O'nun piÅman olmayacaÄı aynı kitapta yazılıdır (I. Samuel, 15:11, 29)
2. âVe İbrahim o yerin adını Yehova-yire (Rab tedarik edecek) koydu;...â (Tekvin, 22:14) Oysa Hz.Musa'ya, daha önce kendisini âYehovaâ olarak tanıtmadıÄını söylediÄi yazılıdır (ÇıkıÅ, 6:2-3)
3. â... ve yedinci günde rahat etti, ve dinlendiâ (Çıkı_, 31:17) Bu Yüce Allah'a büyük bir iftiradır... KuÅkusuz O yorulmaz ve dinlenme gereÄi duymaz, Kuran-ı Kerim de onların bu tür bütün yanlıŠinanç ve iftiralarını düzeltmiÅtir...
4. Tekvin 32:28 ve HoÅea 12:3'de (haÅa) Hz.Yakub'un Allah'la güreÅip O'nu yendiÄi yazmaktadır...
5. İncillerde Oniki Havari'nin adları bile farklı farklı yazılmıÅtır (Bak; Matta 10, Luka 6, Markos 3, Yuhanna 21)
6. Matta İncili'ne göre Hz.İsa Mısır'a gitmiÅken, Luka İncili'ne göre böyle bir yolculuk kesinlikle olmamıÅtır (Bak; Matta 2:14; Luka 2:39)
7. Tekvin 1:11 ve sonrasında, bitkilerin insandan önce yaratıldıÄı söylenirken, 2:5-9'da önce insanın yaratıldıgı, o zaman yeryüzünde hiçbir bitkinin bulunmadıÄı, bitkilerin sonradan yaratıldıÄı yazılıdır; diÄer anlatılanlar da kesinlikle bilimsel deÄildir...
8. İkinci Tarihler 36:5'de âYehoyakim melik olduÄu zaman 25 yaÅında idi ve YeruÅalim'de on bir sene meliklik ettiâ diye yazılıdır; oysa, İkinci Melikler 24:8'de âYehoyakin melik olduÄu zaman 18 yaÅında idiâ biçiminde aktarılmaktadır...
9. Eldeki Tevrat'a göre Hz.Musa babasının ölümünden âen azâ 80 yıl sonra doÄmuÅtur; buna kim inanır? ( 430 yıl # 350 (133+137+80) yıl, bakınız; ÇıkıÅ, 6:18-20, 7:7, 12:40 )
10. Matta 1:17'ye göre Hz.İbrahim'den Yusuf'a kadar Hz.İsa'nın dedelerinin sayısı 42 batındır. Oysa yazılı adları saydıÄımızda toplam 40 kiÅi çıkmaktadır...
11. âVe Pedayanın oÄulları: Zerubbabel, ve Åimeiâ (I.Tarihler, 3:19) Haggay 2:23'e göre (ki, Matta ile Luka da aynı görüÅtedir) Zerubbabel Åealtiel'in oÄludur...
12. â...Yeremyanın sözleri buraya kadardırâ (Yeremya, 51:64) Demek ki, (Son bölüm olan) 52. bölüm sonradan eklenmiÅtir, bu da Yeremya'nın tahrif edildiÄini (Yeremya, 36:32) doÄrulamaktadır...
13. âZerubbabel Abiudun babası idiâ (Matta, 1:13); âZerubbabel oÄlu Risaâ (Luka, 3:27) Oysa I.Tarihler 3:19'a göre onun bu adları taÅıyan oÄlu yoktur; âVe Zerubbabelin oÄulları: MeÅullam ve Hananyaâ
14. I.Kırallar, 16:5; âVe BaaÅanın iÅlerinin geri kalanı, ve yaptıÄı Åeyleri ve onun gücü, İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
KuÅkusuz bu ayet ve ileriki ayetlerden anlaÅılacaÄı üzere daha önce bunlar yazılıydı ancak sonradan deÄiÅikliÄe uÄramıÅtır; benzer biçimde Hz.Muhammed'i anlatan ayetlerin de büyük oranda ortadan kaldırıldıÄı düÅünülebilir...
15. I.Kırallar, 16:4; âVe Elanın iÅlerinin geri kalanı ve yaptıÄı her Åey İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
16. I.Kırallar, 16:20; âVe Zimrinin iÅlerinin geri kalanı, ve ettiÄi hainlik, İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
17. I.Kırallar, 16:27; âVe Omrinin yaptıÄı iÅlerin geri kalanı, ve gösterdiÄi gücü İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
18. I.Kırallar, 22:39; âVe Ahabın iÅlerinin geri kalanı, ve yaptıÄı her Åey, ve fil diÅi evi, ve yaptıÄı bütün Åehirler, bunlar İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil midir?â DeÄildir...
19. II.Kırallar, 10:34; âVe Yehunun iÅlerinin geri kalanı, ve yaptıÄı her Åeyi, bütün gücü,onlar İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılı deÄil mi?â DeÄil...
20. âVe Zekeryanın iÅlerinin geri kalanı, iÅte, onlar İsrail kırallarının Tarihler kitabında yazılıdırâ (15:11) Hayır, yazılı deÄildir...
21. âVe Yeremya YoÅiya için mersiye okudu; ...ve iÅte, onlar Mersiyelerde yazılıdırâ (II.Tarihler, 35:25) Hayır, yazılı deÄildir...
22. Matta, 20:30; âVe iÅte, yol kenarında oturan iki kör, İsanIn geçtiÄini iÅitince: Ya Rab, bize merhamet eyle, sen, ey Davud oÄlu! diye baÄırdılarâ Markos 10:46-52'ye göre orada iki deÄil tek kör varmıÅ...
23. Markos, 8:12; âO da ruhunda derin ah edip dedi: Niçin bu nesil bir alamet istiyor? DoÄrusu size derim: Bu nesle bir alamet verilmeyecektiâ
Oysa Matta 16:4'e göre onlara Yunus'un alameti verilecektir ki, bu da Hz.İsa'nın öldükten 3 gün sonra dirilmesidir ve inciller bu konuda da kendi içlerinde olduÄu gibi, birbirleriyle de çeliÅirler...
24. Ezra 2 ile Nehemya 7 arasında tam 55 (elli beÅ) farklılık bulunmaktadır... Yakın dönemlerde yazılan bu kitapların böylesine büyük bir deÄiÅime uÄramıŠolması; hem güvenilirlikleri konusunda, hem de geçirdikleri deÄiÅiklikler konusunda örnek olması açısından oldukça önemlidir...
25. Luka'nın yazdıÄına inanılan Luka İncili'ne göre Hz.İsa âasâ, diriliÅinden (!) â1 günâ sonra göÄe yükselmiÅken, Resullerin İÅleri kitabında bu olayın â40 günâ sonra gerçekleÅtiÄi yazılıdır (Bakınız; Resullerin İÅleri, 1:3; Luka, 24:51)
Hz.Muhammed âsavâ İle İlgili Bir Önbildirim
Bunca deÄiÅikliÄe uÄramıŠolmasına karÅın Kitabı Mukaddesâte Hz.Muhammedâe iliÅkin verilere rastlanabilmektedir... Ben bunlardan yalnızca birisi üzerinde kısaca duracaÄım, eÄer Kitabı Mukaddes baÄlıları inançlarında samimi iseler Hz.Muhammedâin elçiliÄine inanacaklardır... Yok içten deÄillerse bu onların sorunudur... KiÅilerin, benimsedikleri inançlardan, yanlıŠolsalar bile ayrılmaları oldukça güçtür; bu yüzden, onların, yazdıklarımı iyice gözden geçirerek doÄruya yönelmelerini diliyorum...
* Hz.Musa âasâ ile Hz.Muhammed âsavâ *
âOnlar için kardeÅleri arasından senin gibi bir elçi çıkaracaÄım; ve sözlerimi onun aÄzına koyacaÄım, ve emredeceÄim her Åeyi onlara söyliyecekâ (Tesniye, 18:18)
* Hz.Muhammed, Hz.Musa âasâ gibi yeni bir Åeriat ile gelmiÅtir...
* Hz.Muhammed, kendi sözlerini karıÅtırmadan âAllah Kelamıâ olan Kuran-ı Kerimâi insanlara ulaÅtırmıÅtır...
* Hz.Muhammed, İsrailoÄullarının âkardeÅleri olanâ İsmailoÄullarıândandır ve İsmailoÄulları içinde elçilik söyleminde bulunan, dahası bunu ispatlayan tek kiÅidir...
* Sözü edilen kiÅi Hz.İsa âasâ deÄildir; kendisinin özellikleri ile adı geçen elçinin özellikleri bütünüyle farklıdır...
Burada karÅı çıkılabilecek tek konu âkardeÅleriâ sözcüÄü ile İsmailoÄullarıândan sözedildiÄi savıdır... Bakalım bu doÄru mu?
â...KardeÅlerine efendi ol, ...â Tekvin, 27:29
â...Esava dedi: İÅte, onu sana efendi ettim, ve bütün kardeÅlerini ona kul olarak verdimâ Tekvin, 27:37
âSeirde oturan kardeÅleriniz Esav oÄullarının sınırını geçeceksinizâ Tesniye, 2:4
AnlaÅılacaÄı üzere; Hz.Yakubâun (İsrail) oÄulları ile Esav oÄulları birbirinin kardeÅleri sayılmaktadır...
Benzer biçimde İbraniler ile İsrail oÄulları da kardeÅtirler; âEÄer kardeÅin, İbrani bir erkek, yahut ibrani bir kadın...â Tesniye, 15:12
Daha da önemlisi Hz.İbrahim ile Hz.Lut arasında kurulan baÄdır... Hz.İbrahim, Hz.Lutâun amcasıdır fakat Tevrat onlardan âkardeÅâ olarak sözetmektedir;
â...Terah Abramın (Hz.İbrahimâin), Nahorun ve Haranın babası oldu; ve Haran Lutâun babası olduâ Tekvin, 11:27
âAbram Luta dedi: Rica ederim, benimle senin aranda ve benim çobanlarımla senin çobanların arasında çekiÅme olmasın; ÇÜNKÜ BİZ KARDEÅİZâ Tekvin, 13:8
Hz.İsmail de Hz.Yakubâun amcasıdır ve böylece kardeÅ sayılmaktadırlar; bu durumda Hz.Yakubâun soyundan olan Hz.Musa ile Hz.İsmailâin soyundan olan Hz.Muhammed kardeÅ toplulukların bireyleridirler ve Hz.Musa, Hz.Muhammedâin geleceÄini kendi toplumuna bildirmiÅtir...
Hz.Muhammedâin de diÄer elçilerden âkardeÅimâ biçiminde sözettiÄi bilinen bir gerçektir... Öte yandan, Yuhanna İnciliânin I. bölümünde, 21. ve 24. ayetlerde âO Elçiâ biçiminde adı geçen kiÅi de Hz.Muhammedâdir... (KardeÅ sözcüÄü için ayrıca bakınız: Tekvin, 25:18)
Kuran Hakkında
Åimdi de gönderilen son kitap olan Kuran-ı Kerimâi ve neden Allah kelamı (sözü) olarak nitelendirildiÄini bir inceleyelim, eÄer bu söylenen doÄru ise Allahâın Kitabıâna uymamak için hiçbir neden öne sürülemez... Daha önce Allah'ın varlıÄı, Elçi gönderip göndermeyeceÄi gibi konular incelenerek sonuca baÄlanmıÅtı... Kuranâın gerçekliÄinin kanıtlanması hem İslam inancını, hem Hz.Muhammedâin elçiliÄini, hem de Allahâın varlıÄını kanıtlar...
Kuran; varlıÄın özeti... EÅsiz, kusursuz, yüce, deÄiÅmez, çaÄlarüstü bir kitap... O Allahâın Kelamı, bizim için seçtiÄi yol gösterici, gerçeÄin ÅaÅmaz ölçüsü... Kuran için âvarlıÄın özetiâ dedim, evet bu çok doÄru, varlıÄın özeti olan Kuran-ı Kerim konusunda ne kadar söz söylense az olduÄu gibi âyaÅayan Kuranâ olan Hz.Muhammedâi bütün yönleriyle anlatabilmek de o kadar güçtür...
Benim de karÅılaÅtıÄım öyle kimseler vardır ki, âson derece inkarcı olmalarına karÅınâ Hz.Muhammedâin samimiyetine inanırlar; onlara göre Hz.Muhammed kendi kendini olmayan bir gerçeÄe inandırmıÅtı, bir baÅka deyiÅle kendi kendine vahiy indirmiÅti!.. KuÅkusuz o yüce elçi böyle bir eksiklikten uzaktır, Kuran-ı Kerim apaçık bir gerçektir fakat bu durum biz inananlara Onun doÄruluÄunu deÄiÅik bir boyutuyla gösterdiÄi gibi, inançsızların düÅünce, daha doÄrusu düÅüncesizlik boyutunu da açıkça göstermektedir...
âTarihçi bir İngiliz, Kainatın Efendisi hakkında âsamimilikte, olduÄu gibi olmakta, bir eÅi gelmemiÅ insanâ der de âAllah Resulüâ diyemez. Allahâın Resulü, memuriyetine öyle inanmıÅtı ki, bu inanıÅa öyle olmaktan baÅka çare yoktu. Öyle olmak ve öyle olduÄuna inanmıŠbulunmak, birarada...â Necib Fazıl
Evet, hiç kuÅkusuz ki o bir elçidir; bizden istenen ise Onun peÅinden gitmemiz ve Allahâın doÄru yoluna girmemizdir... Ne diye girmeyelim? Daha iyisini kim sunabilmiÅ ya da sunabilecektir? Sakın kim olduÄunuzu unutup büyüklük taslayarak gerçeklerden kaçma yanlıÅına düÅmeyiniz... Kuranâın mucize oluÅunu ve ayrıca barındırdıÄı mucizelerden birkaçını sunmadan önce âmucizeâ kavramına bir açıklık getirmek yerinde olacaktır;
Mucize Nedir?
Elçiler, doÄruluklarını gönderildikleri toplumlara anlatabilmek için, bir kanıt olmak üzere mucizelerle, görünür belgelerle donatılmıÅlardır, gösterdikleri mucizeler ile Allahâın Elçisi olduklarını kanıtlamaktadırlar... Allah, onları doÄrulamak için doÄa yasalarını istediÄi biçimde deÄiÅikliÄe uÄratmakta ve insanlara gerçeÄi göstermektedir...
Mucize doÄaüstü bir olay olduÄundan bunları doÄa yasalarıyla açıklamaya kalkmak gereksiz bir davranıÅtır... Sonuçları, sonucu ortaya koyabilme yeteneÄi bulunmayan çeÅitli nedenler aracılıÄıyla yaratan yüce Allah, bu nedenler olmadan da yaratabilir...
Mucizeleri kavram olarak iç ve dıŠolmak üzere ikiye ayırabiliriz... İç mucizeler, elçilerin doÄruluk, dürüstlük, güvenilirlik, yalan söylememek, üstün zeka gibi özellikleridir... Bu noktada herkesten üstündürler... Ve aklı olan herkes bu nitelikleri taÅıyan kiÅilerin yalan söylemeyeceklerini bilerek onlara iman eder... İnanmak için ayrıca mucize aramazlar... ÖrneÄin Hz. Ebu Bekir gibi birçok kiÅi, Hz.Muhammedâin bu tür üstün niteliklerine bakarak hiç kuÅku duymadan iman etmiÅlerdir...
DıŠmucizeler ise, önlerindeki apaçık gerçeÄi çeÅitli nedenlerle kabul etmeyenleri doÄruya yönlendirmek için gösterilen doÄaüstü olaylardır; kiÅiler bu olaylara bakarak seçim haklarını kullanır ve müslüman olurlar... Kuran karÅısında dönemin en büyük söz sanatkarlarının boyun eÄmesi, Firavunâun büyücülerinin Hz.Musaânın elçiliÄini kabul etmeleri gibi...
Elçilerle ilgili mucizelerin Kuranâda anlatılmasının nedeni ise, hem Allahâın gücünü göstermek, hem insanların ibret almalarını saÄlamak, hem de insanlara örnek göstererek onları ilerlemeye teÅvik etmektir... ÖrneÄin Hz.İbrahimâin ateÅte yanmaması, ateÅte yanmayan giysilerin araÅtırılması için bir teÅviktir ki, günümüzde bu tür maddeler bulunmuÅtur...
Evet, elçiler yalnız manevi alanda deÄil, maddi alanlarda da insanların öncüleridirler... Bu noktada mucizeler yalnızca onların elçiliÄini kanıtlamakla kalmaz, insanlara maddi geliÅimin son noktalarını da gösterirler; Hz.Davudâun demiri istediÄi gibi kullanabilmesi, Hz.Süleymanâın rüzgara söz geçirmesi, hayvanlarla konuÅması, çok uzaklardaki bir tahtı göz açıp kapayıncaya kadar getirtmesi, Hz.Musaânın deÄneÄi ile su çıkarması, Hz.İsaânın ölüleri diriltmesi ve hastalıkları iyileÅtirmesi hep insanlar için birer örnektirler...
Günümüzde demirin kullanılmadıÄı alan kalmamıÅtır, çok çeÅitli hava araçlarıyla yolculuklar yapılabilmektedir, yerin derinliklerinden su ya da petrol gibi sıvılar çıkarılabilmektedir, yapay organlar ya da organ deÄiÅtirme ile yaÅama olanakları artırılmaktadır, ses ya da görüntü aktarımı yapılabilmektedir... Evet, Kuranâda yer alan bütün bilgilerin, öÄüt ve buyrukların belli bir amacı vardır, boÅu boÅuna içine konmuÅ deÄildir... Peki biz ders alabiliyor muyuz? İÅte gerçek sorun budur... Yeniden Kuran'a dönersek, doÄrudan Kuran'ın da bildirdiÄi üzere Hz.Muhammed'in en büyük mucizesi Kuran-ı Kerim'dir;
« âOna Rabbinden mucizeler indirilmesi gerekmez miydi?â derler. De ki: âMucizeler ancak Rabbimin katındadır. DoÄrusu ben, sadece apaçık bir uyarıcıyımâ »
« Kendilerine okunan bir Kitap'ı sana indirmiÅ olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan topluluk için rahmet ve ibret vardır. » Ankebut, 50-51
HerÅey Kuran'da Var Mı?
Birisi hoca efendiye sorar: Hocam, herÅey Kuran'da var mı? Hoca efendi âEvet, herÅey vardırâ der. Ardından En'am 59'u okur; « YaÅ ve kuru ne varsa herÅey Kitab-ı Mübin'dedir. »
Bunun üzerine adam merakla sorar: Peki hocam, nasıl helva yapılır... O da Kuran'da var mı?
Hoca efendi: âEvet varâ der; « Bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorun. » (16/43) ayeti sorunu halleder, bu ayete göre sen bir helvacıya git, ondan öÄren...
Ayette yer alan âKitab-ı Mübinâ deÄiÅik biçimlerde açıklanmıÅtır. Bunlardan biri âAllah'ın ilmiâ manasıdır. OlmuÅ ve olacak herÅey elbette Allah'ın ilminde mevcuttur.
Bir baÅka manası âKainat kitabıdırâ Çünkü kainat kitabı yaÅ-kuru herÅeyi içine almıÅtır. ÖrneÄin insanlar yerçekiminden habersizken yerçekimi kanunu yine iÅliyordu. Suyun kaldırma kuvvetini bilmezlerken su yine kaldırıyordu. İnsanlar elektriÄi bulmadan önce evrende elektrik vardı. İnsanlar zamanla bunların farkına vardılar ve bu kanunlardan yararlanmaya çalıÅtılar.
Kitab-ı Mübin'in bir baÅka meÅhur manası Kuran-ı Kerim'dir. Evet, Allah'ın ilminden gelen ve kainat kitabının manalarını ders veren Kuran-ı Kerim'de herÅey vard1r. Fakat herkes herÅeyi açık bir biçimde göremez.
ÖrneÄin Neml, 38-40'da anlatılan Hz.Süleyman'ın Yemen'den Belkıs'ın tahtını, göz açıp kapatıncaya kadar kısa bir zamanda getirtmesi olayı bugün bile hala ulaÅılamamıŠbir olaydır. Gerçi insanlar ses ve görüntüyü nakledebilmiÅlerdir. Fakat eÅyanın naklini henüz gerçekleÅtirememiÅlerdir.
Bu konuda Åu noktayı unutmamak gerek; Kuran tarih, coÄrafya ya da fizik kitabı deÄildir. Kuran'da herÅey deÄeri oranında ele alınmıÅtır. Kuran'da insanların dünya ve ahiret mutluluÄu için temel esaslar zikredilmiÅtir. Helva tarifini de Kuran'da aramak Kuran'ın gönderiliÅ hikmetini bilmemektir.
YaÅ - Kuru HerÅey
Nasıl oluyor da bütün Kuran Fatiha Suresinde toplanabiliyor? sorusuna soruyla yanıt verelim: Nasıl oluyor da kocaman bir aÄaç, bir çekirdekte toplanıyor?
Kuran'da ayrıntılarıyla açıklanan konuların Fatiha'da bulunduÄu ortadadır; Kuran Allah'tan sözediyor, adlarını, niteliklerini öÄretiyor ki, Fatiha da öyle.
Gök, yer ve aralarındaki her Åeyden sözediyor; hepsi âaleminâ de dahil!
Ahiretten sözediyor; âYevmiddinâ bunların çekirdeÄi. Kulluktan, duadan sözediyor; bunlar da Fatiha'da.
Allah'ın sevgili kullarından ve onların kıssalarından sözediyor; hepsi âsırat-ı müstakimâde.
Hak yoldan sapanları, küfre düÅenleri anlatıyor; bunlar, âmaÄdub ve dallinâ
Bir baÅka soru: YaÅ-kuru her Åey nasıl oluyor da Kuranâda bulunuyor? Yanıt yine bir soru: Denizler, karalar ve onlardaki herÅey nasıl oluyor da bir dünya haritasına yerleÅebiliyor?
Her meal bir harita, tefsirler büyük ölçekli. İlim arttıkça ölçek büyümekte, ayrıntıya girilmekte, incelikler görülmekte. DeÄil bütün Kuran, bir sure, bir ayet, hatta Cenab-ı Hakk'ın Kuran'da geçen, Rabbüssemavati velard (göklerin ve yerin Rabbi) adında bile bu gerçek rahatlıkla görülmüyor mu? Bu ismin tecelli sahası yaÅ ve kuru herÅeyi içine almıyor mu? (Zafer Dergisi)
Kuran Mucizelerinden âBirkaçâ Kesit
Kuran bizlere çok öncesinden bilimsel verileri ve benzeri gerçekleri sunmak bakımından eÅsiz bir mucizedir... Bu yönüyle hem kendi mucizeliÄini, hem de Hz.Muhammed'in elçiliÄini kanıtlamaktadır; bir deli bile o dönemde Hz.Muhammed'in bu bilgileri kendi baÅına bilmesinin veya bir baÅkasından öÄrenmesinin olanaksız olduÄunu kavrayabilir... Ayetlerin geniÅ açıklamasını yapacak deÄilim, dileyenler bu konuda yazılmıŠonlarca çalıÅmadan yararlanabilirler... Öncelikle kısa bir deÄerlendirmede bulunmak istiyorum;
Kuran varlıkla ilgili bilgiler verirken bunların ayrıntısına girmez; onun amacı kiÅinin okuduklarından ders çıkarması ve ibret almasıdır... O insanlara ıÅık tutarak, belli gerçeklere iÅaret ederek araÅtırma yapmalarını ve düÅünmelerini ister... Onun asıl amacı kiÅileri hidayete erdirmek olduÄundan örneÄin Bediüzzaman'ın dediÄi gibi, âgüneÅten güneÅ için deÄil, belki güneÅi yaratan Zat içinâ sözeder...
Ancak anlatım biçimi o kadar mükemmeldir ki bütün çaÄlara seslenebilmektedir; her çaÄın insanı kendi bilgisine göre Kuran'dan ilham alabilmektedir... Kuran'ın bu bilgilere yer vermesinin bir diÄer nedeni de kendi doÄruluÄunu kanıtlayarak saÄlam düÅünebilen beyinlere Kitabullah olduÄunu hissettirebilmektir...
Kimileri din ile bilimi karÅıt kavramlar olarak göstermeye çalıÅsa da bu doÄru deÄildir; doÄa yasaları olarak adlandırılan kurallar Kuran'da âSünnetullahâ olarak geçer ve bilimin yaptıÄı da Sünnetullah'ı kavramaya çalıÅmaktır... Kuran bu konuda deÄiÅmez gerçeÄi önümüze koyar, bilim ise bu gerçeÄi yakalamaya çalıÅır... Evrene âKainat Kitabıâ adı da verilmektedir; evet o Allah'ın yazılı olmayan kitabıdır, bilimin yaptıÄı da bu kitabı okuyup anlamaya çalıÅmaktır...
Allah'ın yazılı kitabı olan Kuran-ı Kerim ise evrendeki varlıklara ve egemen olan kurallara deÄinir; açıktır ki -aÅaÄıda da örneklerini okuyacaÄınız üzere- Sünnetullah ile Kitabullah birbiriyle çeliÅmez; bilim ilerledikçe Kuran'ın doÄruluÄu ortaya çıkmaktadır, bu da bize âDünya yaÅlandıkça Kuran gençleÅiyorâ sözünün ne kadar doÄru olduÄunu açıkça göstermektedir...
Evet, Kuran için önemli olan varlıkların nasıl yaratıldıkları deÄil âniçinâ yaratıldıklarıdır ancak, nasıl yaratıldıklarına deÄinilmesi, onları yaratan varlıÄı (Allah'ı) bizlere tanıtması amacına dayandıÄı için üzerinde durulması gereken bir konudur... Ayrıca insanları araÅtırmaya teÅvik ederek geliÅimlere açık olmalarını saÄlar... Evet, insanlardan istenen düÅünerek Allah'a ulaÅmalarıdır; nasıl azametine hayran olduÄumuz gökdelenler ustasız olamazsa, Åu göÄün kendisi de, kainatın bütünü de hiç kuÅkusuz ki, bir yaratıcısız olamaz...
Kuran insanlara doÄru yolu göstermek için gelmiÅtir; onun doÄruluÄu bunca kanıtla ortada iken bunu kabul etmeyenler yalnızca kendi tutarsız mantıklarına veya zanlarına dayanarak görüÅ belirtmektedirler ki, bunların da hakkın karÅısında hiçbir önemi yoktur...
« De ki: âKoÅtuÄunuz ortaklardan gerçeÄe eriÅtiren var mıdır?â De ki: âAma Allah gerçeÄe eriÅtirir. GerçeÄe eriÅtiren mi, yoksa, birisi götürmezse gidemeyen mi uyulmaya daha layıktır? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?â
Onların çoÄu zanna uyarlar; gerçekte ise zan, hakikat karÅısında bir Åey ifade etmez. Allah, yaptıklarını Åüphesiz bilir.
Bu Kuran, Allah'tandır, baÅkası tarafından uydurulmuÅ deÄildir. Ancak kendinden öncekini doÄrular ve O Kitap'ı açıklar. Alemlerin Rabbinden geldiÄinden Åüphe yoktur. » Yunus, 35-37
* BaÅlangıçta Yer ile GöÄün BitiÅik Olması
« İnkar edenler, gökler ve yer yapıÅıkken onları ayırdıÄımızı ve bütün canlıları sudan yarattıÄımızı bilmezler mi? İnanmıyorlar mı? » Enbiya, 30
Burada, gökler ile yerin yapıÅıkken ayrıldıkları belirtilmektedir; günümüz bilimi de bunu doÄrulamaktadır... Evren en baÅta tek bir parça olduÄu gibi, dünya da ilk oluÅumunda bir ateÅ topuydu, zamanla soÄuyarak yer ve gök olmak üzere ikiye ayrıldı; bu ikisi arasındaki eÅsiz denge de yaÅamın ortaya çıkmasını saÄladı...
* Kıtaların DöÅenmesi ve DaÄlar
« O, yeryüzünü size bir döÅek ve göÄü de bir bina kıldı. Gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi; artık Allah'a, bile bile eÅ koÅmayın. » Bakara, 22
« Biz yeryüzünü bir beÅik, daÄları da onun için birer direk kılmadık mı? » Nebe, 6-7
« DaÄları yerleÅtirmiÅtir. » Naziat, 32
Evet, yeryüzündeki kıtalar birbirinden ayrılarak döÅendiÄi gibi, maÄma üzerindeki konumları da âdöÅekâ nitelemesiyle çok güzel uyum saÄlıyor... DaÄlar ise yeri saÄlamlaÅtıran bir etken; görünmeyen bölümleri, kökleri ile yeri maÄma üzerinde saÄlam bir biçimde tutuyor...
DaÄlar yalnızca büyük bir toprak yıÄını deÄil, gerçek yücelikleri altlarında gizli ve kökleri ile yerkabuÄunu yeryüzünün merkezine baÄlıyorlar... YanardaÄlar ise maÄma tabakası için bir baÅka denge unsuru...
* Deniz ve Irmak Sularının KarıÅmaması
« Acı ve tatlı sulu iki denizi (su kütlesini) birbirine kavuÅmamak üzere salıvermiÅtir. Aralarında bir engel vardır; birbirinin sınırını aÅamazlar. » Rahman, 19-20
Artık birçok kiÅinin bildiÄi üzere nitelikleri farklı iki sıvı birbirine karıÅmamaktadır... Kuran-ı Kerim bizlere bu konuda çok güzel örnekler veriyor... İÅte bu örneklere uygun yerler ve özellikleri;
İstanbul BoÄazı: Ters yönden akan iki akıntı bulunmaktadır ve tuz durumlarına göre karıÅmadan akıp giderler...
DoÄu Pakistan, Erkan Kenti: Burada bulunan iki ırmak birbirine karıÅmadan yanyana akmaktadır; birisinde tuzlu su, diÄerinde tatlı su bulunmaktadır...
Allah-abad Kenti: Burada da iki ırmaÄın birleÅtiÄi yerde suları birbirine karıÅmamaktadır...
Basra Körfezi: Dicle ve Fırat ırmaklarının Basra Körfezi'ne döküldüÄü yerde ırmaklar deniz içinde suları karıÅmadan akmaktadırlar...
Cebelitarık BoÄazı: Atlas Okyanusu ile Akdeniz'in suları birbirine karıÅmamaktadır, arada sudan bir engel vardır...
Mendeb BoÄazı: Burada da Kızıldeniz ile Hint Okyanusu'nun suları birbirine karıÅmamaktadır. (Ayrıca bakınız; Fatır 12, Neml 61, Furkan 53)
* Gökyüzünün BaÅlangıçta Buhar Durumunda OluÅu
« Sonra, duman halinde bulunan göÄe yöneldi, ona ve yeryüzüne: âİsteyerek veya istemiyerek buyruÄuma gelinâ dedi. İkisi de: âİsteyerek geldikâ dediler. » Fussilet, 11
Yukarıda da açıklandıÄı üzere, yer ile gök baÅlangıçta bitiÅik idi, sonrasında gökyüzü buhar durumuna gelmiÅtir... Belirli dengelerin saÄlanması ile uçuculuÄu önlenmiÅ ve yeryüzüne baÄlı kılınmıÅtır... Bu dengelerde oluÅabilecek en küçük bir deÄiÅiklik durumunda yeryüzünün aydan hiçbir farkı kalmazdı, dolayısı ile yaÅamın ortaya çıkması da söz konusu olamazdı...
* Evrenin GeniÅlemesi
« GöÄü, gücümüzle Biz kurduk; Åüphesiz biz onu geniÅleticiyiz. » Zariyat, 47
Yalnızca bu ayet bile Kuran'ın Allah kelamı olduÄunu kanıtlamaya yeter; evet, evren hem yaratılmıÅtır, hem de geniÅlemektedir... Büyük Patlama öncesinde evren yoktu; âOlâ buyruÄuyla birlikte Åu eÅsiz yapısına kavuÅarak en güzel meyvesi olan yaÅamla tanıÅtı... BilindiÄi üzere evren Büyük Patlama'dan bu yana sürekli geniÅlemektedir; bu durum birçok kanıtla belgelenmiÅtir...
* Kömür
« O, yeÅillikler bitirmiÅtir. Sonra da onları siyah çerçöpe çevirmiÅtir. » Ala, 4-5
Evet, kömür bitkilerin toprak altında baÅkalaÅmasıyla oluÅan bir yakıttır... Bu durum yukarıdaki ayetlerde açıkça belirtilmektedir... Çok eski dönemlerde bitkiler yeryüzünün tabakaları arasına sıkıÅmıŠve baÅkalaÅmaya uÄramıÅtır...
* Yörüngeler
« Geceyi ve gündüzü, güneÅi ve ayı yaratan O'dur. Herbiri bir yörüngede yüzer. » Enbiya, 33
« Yörüngelerle donatılmıŠgöÄe andolsun ki » Zariyat, 7
« GüneÅ de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah'ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceÄi konaklar tayin etmiÅizdir. Aya eriÅmek güneÅe düÅmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yüzerler. » Yasin, 38-40
Bu ayetler açıkça güneÅin, ayın ve dünyanın belli bir yörüngesi olduÄunu belirtmektedir... Evet, uzaydaki gezegenler, uydular, yıldızlar, kuyruklu yıldızlar, gökadalar.. hep bir yörüngede birbirine çarpmadan dönmektedirler... Böylesine eÅsiz bir düzenin rastlantı ile oluÅabileceÄini sanmak ne büyük hatadır!..
* Yükseldikçe Basınç Azalır
« Allah kimi doÄru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göÄe yükseliyormuÅ gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklıÄında bırakır. » Enam, 125
Yukarı doÄru çıkıldıkça basınç azalmaktadır; böylece kiÅinin içindeki kan basıncı damarlarını ve yüreÄini sıkıntılı bir duruma sokmaktadır; öyle ki çok yüksek daÄlarda soluk alabilmek olanaksızdır... Burada Allah kiÅinin davranıÅına göre onun yönünü belirlemektedir; örneÄin İslam'ı bilmek isteyen kiÅiye ve içten olanlara kolaylık saÄlandıÄı gibi, sürekli gerçeklere gözlerini kapayanların da gerçeÄe ulaÅmaları doÄal olarak engellenmektedir...
* Gökyüzünün (Atmosferin) KoruyuculuÄu
« GöÄü korunmuÅ bir tavan kıldık; oysa onlar bundaki delillerden yüz çeviriyorlar. » Enbiya, 32
Evet, gökyüzü bizim için koruyucu bir tabakadır; zararlı güneŠıÅınlarından, ve göktaÅı yaÄmurlarından bizi korumaktadır... EÄer gökyüzü olmasaydı yaÅamdan sözedilemezdi... Gökyüzündeki ozon tabakası da ayrı bir kanıttır; bütün maddelerin tersine güçlü ıÅıÄı deÄil, güçsüz ıÅıÄı geçirerek güneÅin zararlı ıÅınlarından korumaktadır...
Gökyüzünün bir diÄer özelliÄi de döndürücü olmasıdır; örneÄin buharlaÅan su yaÄmur olarak yeryüzüne dönmektedir... Uçucu gazları tutarak uzaya daÄılmalarını önlemektedir... Bundan baÅka çeÅitli dalgaların ulaÅımını da saÄlamaktadır...
* Ay'ın SoÄuması
« Gecesini karanlık yapmıÅ, gündüzünü aydınlatmıÅtır. » Naziat, 29
« Gece ve gündüzü varlıÄımıza birer delil kıldık. Bir delil olan geceyi kaldırıp yine bir delil olan gündüzü Rabbiniz'in bol nimetini aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aydınlık kıldık. Her Åeyi uzun uzadıya açıkladık. » İsra, 12
Bu ayetlerde Ay'ın soÄuması anlatılmaktadır... BilindiÄi üzere Ay da baÅlangıçta bir ateÅ topuydu ve GüneÅ gibi ıÅık kaynaÄı olduÄu için gece kavramından sözedilemezdi... Sonradan Ayın soÄumasıyla birlikte ıÅık kaynaÄı olarak yalnız GüneÅ kalmıÅ, gece ve gündüz ortaya çıkmıÅ, Ay yansıtıcı durumuna gelmiÅtir ve yılın aylarını belirleyebilmek için kullanılagelmiÅtir...
* GüneÅ ile Ay Arasındaki Fark
« GüneÅi ıÅıklı ve ayı nurlu yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, aya konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeÄe göre yaratmıÅtır; bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. » Yunus, 5
BilindiÄi üzere yıldızlar ıÅık kaynaÄı iken gezegenler ve uydular yansıtıcı durumundadırlar... Dolayısı ile GüneÅ bir ıÅık kaynaÄı iken Ay ondan aldıÄı ıÅıÄı yansıtmaktadır, kendisi ıÅık kaynaÄı deÄildir... Bundan dolayı Kuran, GüneÅ ve Ay'dan sözederken farklı kavramları kullanmıÅtır... (Bakınız; Nuh, 16)
* Çift Yaratma (Varlıkların Çift OluÅu)
« Yerin yetiÅtirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir. » Yasin, 36
Artık evrende âçiftâliÄin egemen olduÄu bilinmektedir... Bütün varlıklar çift olarak yaratılmıÅtır; artı-eksi, kız-erkek, madde-antimadde, yer-gök, daÄ-ova, yaÅam-ölüm, aydınlık-karanlık gibi... Ayrıca burada bitkilerin de erkekli diÅili olduÄu bildirilerek bir baÅka gerçek dile getirilmektedir... (Bakınız: Zariyat, 49)
* Rüzgarların AÅılayıcılıÄı
« Rüzgarları aÅılayıcı olarak gönderdik; yukarıdan su indirdik de sizi onunla suladık. Yoksa siz onu toplayamazdınız. » Hicr, 22
BilindiÄi üzere rüzgarlar birer çift olan bitkilerin çiçek tozlarını taÅıyarak aÅılayıcılık yapmaktadırlar; evet, bitkilerin erkekli-diÅili olduÄu ortaya çıktıktan sonra rüzgarların da aÅılayıcılık yaptıÄı anlaÅılmıÅtır...
* Atomdan Daha Küçük
« Ne yerde, ne gökte zerre aÄırlıÄınca hiçbir Åey Rabbinden gizli kalamaz. Bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir Åey yoktur ki, açıkça bir kitapta yazılı olmasın. » Yunus, 61
« İnkar edenler: âKıyamet bize gelmeyecektirâ dediler. De ki: âHayır, öyle deÄil; görülmeyeni bilen Rabbim'e and olsun ki, o saat size muhakkak gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile O'nun ilminin dıÅında deÄildir. Bundan daha küçüÄü ve daha büyüÄü de Åüphesiz apaçık Kitap'tadırâ » Sebe, 3
Bu ayetlerle Kuran atomdan (zerreden) daha küçük parçaların bulunduÄunu belirttiÄi gibi, atomun aÄırlıÄından da sözetmektedir... Bundan yüzyıllar önce Cabir bin Hayyan adlı Türk bilgini atomun parçalanabileceÄini ve çok güçlü bir enerjinin ortaya çıkacaÄını belirtmiÅtir... (MüslümanlıÄın ilme karÅı olmadıÄını ve müslümanların ilim konusundaki baÅarılarını âMüslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisiâ (Åaban DöÄen, Yeni Asya) adlı çalıÅmadan okumanızı öneririm...)
* İnsan topraktan
« O'nun delillerinden birisi de sizi topraktan yaratmasıdır. » Rum, 20
« âBiz kemik ve ufalanmıŠtoprak olduÄumuz zaman, yeniden mutlaka dirilecek miyiz?â derler. De ki: âİster taÅ veya demir ya da kalbinizde büyüttüÄünüz baÅka bir yaratık olun, yine de dirileceksinizâ » İsra, 49-51
İnsanın bedeninin toprak unsurlarından (karbon, oksijen, hidrojen, fosfor, kükürt, azot, kalsiyum, magnezyum, bakır, iyot, flor, kobalt, çinko, silisyum, alüminyum...) oluÅtuÄu günümüzde kanıtlanmıÅtır... Kanımızın kırmızı rengi de demirden ileri gelmektedir... Bu arada insanın geliÅim evreleri de Kuran'da kusursuz bir biçimde anlatılmaktadır...
* Erkeklik ve DiÅilik Etkeni
« İnsanoÄlu kendisinin baÅıboÅ bırakılacaÄını mı sanır? O, katılan bir meni damlası deÄil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuÅ, sonra Allah onu yaratıp Åekil vermiÅti. Ondan, erkek, diÅi iki cins yaratmıÅtı. Bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Elbette yeter. » Kıyamet, 36-40
Bu ayetler erkeklik ve diÅiliÄi belirleyen etkenlerin erkek dölünde bulunduÄunu belirtmektedir... Bu da ancak yakın geçmiÅte ortaya çıkarılabilmiÅ bir gerçek olarak Kuran'ın mucizeviliÄini kanıtlamaktadır... (Ayrıca kadınların ve özellikle kız çocuklarının çok küçümsendiÄi ve hor görüldüÄü bir ortamda cinsiyeti belirleyen etkenin erkek dölü olduÄunun belirtilmesi ne kadar güzeldir...)
* Ana Karnında Üç Karanlık
« Sizi bir tek nefisten yaratmıÅ, sonra ondan eÅini varetmiÅtir; sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirmiÅtir; sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde, yaratılıÅtan yaratılıÅa geçirerek yaratmıÅtır; iÅte bu Rabbiniz olan Allah'tır. Hükümranlık O'nundur, O'ndan baÅka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl olur da O'nu bırakıp baÅkasına yönelirsiniz? » Zümer, 6
Ayette belirtilen üç karanlık; su, ıÅık ve ısı geçirmeyen muhbar, amnion ve corion zarlarıdır... Bu bilgi de günümüzün buluÅlarından birisidir...
* Parmak İzleri
« İnsan, kemiklerini bir araya toplayamayız mı sanıyor? Evet, Biz onu, parmak uçlarına varıncaya kadar bütün incelikleriyle yeniden yapmaya gücü yeteniz. » Kıyamet, 3-4
Parmak uçlarımızın niteliÄi artık herkesçe bilinir olmuÅtur; evet, hepimizin parmak izi birbirinden farklıdır ve bunun ayırıcı bir özelliÄi vardır; özellikle suçluların belirlenmesinde kullanılmaktadır...
* DaÄların Hareketi, Dünyanın DönüÅü ve Yuvarlak OluÅu
« DaÄları yerinde donmuÅ gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu her Åeyi saÄlam tutan Allah'ın iÅidir. DoÄrusu O, yaptıklarınızdan haberdardır. » Neml, 88
DaÄların ve yerin maÄma üzerinde hareket ettiÄi artık bilinmektedir, ayrıca daÄların geçip gitmesi için dünyanın dönüyor olması gerekmektedir; bu gerçek yüzyıllar öncesinden Kuran-ı Kerimâle bizlere bildirilmektedir... Evet, artık gözlerimizi açabilecek miyiz?..
« Ey cin ve insan topluluÄu, göklerin ve yerin çaplarından geçmeye gücünüz yetiyorsa geçiniz. » Rahman, 33
BilindiÄi üzere âçapâ, yuvarlak, küre, elips gibi cisimlerde olur; demek ki dünya da yuvarlak bir cisimdir... Bu ve benzeri ayetlere dayanarak müslüman bilginler, Batıâdan yüzyıllar önce dünyanın döndüÄünü dile getirmiÅlerdir...
« Geceyi gündüzün üstüne sarıp doluyor, gündüzü de gecenin üstüne dolayıp sarıyor. » Zümer, 5
* Örümcek Yuvası
« Allah'tan baÅka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceÄin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise kuÅkusuz örümceÄin yuvasıdır. EÄer bilmiÅ olsalardı. » Ankebut, 41
Bu ayet, hem yuvayı yapanın diÅi örümcek olduÄunu bildirmek, hem âaileâ anlamına gelen âbeytâ sözcüÄünü kullanarak örümcek ailesinin birbirine baÄlı olmamasını dile getirmek, hem örümcek ipinin deÄil, örümcek yuvasının çürüklüÄünü belirtmek, hem âeÄer bilmiÅ olsalardıâ diyerek bu gerçeklerin ileride öÄrenileceÄini duyurmak, hem de müÅriklerin Hz.Muhammed'i âsavâ öldürmek isteyip de bir örümceÄe yenileceklerini bildirmek açısından mucizedir... Evet, örümcek kadar da becerimiz yok mu?
Bunun gibi örnekler çoktur ancak bu çalıÅmanın amacı Kuran mucizelerini bütünüyle sunmak olmadıÄı için onları geçiyorum... Ayrıca Kuran'da geçmiÅ ve gelecekle ilgili verilen bütün bilgiler de doÄrudur; gün geçtikçe bu gerçek gün yüzüne çıkmaktadır... Åu apaçık bir gerçektir ki, bütün bunları Hz.Muhammed'in kendiliÄinden bilmesi olanaksızdır...
« Onun (Kuranâın) hak olduÄu meydana çıkıncaya kadar varlıÄımızın belgelerini onlara hem dıŠdünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceÄiz. Rabbinin her Åeye Åahit olması yetmez mi? » Fussilet, 53
« Bu Kuran, ancak dünyalar için bir öÄüttür. Onun verdiÄi haberin doÄruluÄunu bir zaman sonra öÄreneceksiniz. » Sad, 87-88
Åimdi, bu anlatılanlar karÅısında kim âKuran Allah katından deÄildirâ diyebilir? Bunu diyen çıksa bile kimi kandırabilir? Evet, böyle bir görüÅü savunan kiÅi söylediÄini kanıtlamak durumundadır, bunun da olanaksız olduÄunu herkes bilmelidir... Bu noktada bireylere düÅen görev, Kuran'ın üstünlüÄünü ve öncülüÄünü onaylayarak ondan öÄüt almak ve doÄruya yönelmektir... (Ayrıca bakınız: Kuran Mucizeleri)
Evet; âgörenedir görene; köre nedir, köre ne?â
Öte yandan, müslüman ilim adamları özellikle bu ayetlere dayanarak ve dinin bilime teÅvik edici tutumundan etkilenerek yüzyıllar öncesinden birçok buluÅa imza atmıÅlardır, ne yazık ki sonradan bu buluÅlar batılılara maledilmiÅtir; oysa ortaçaÄ yalnızca Batı için karanlıktır, o dönemde İslam ülkelerinde bilime ve bilimadamlarına çok büyük bir deÄer verilmekteydi... âOrtaçaÄ, bazıları için ne kadar karanlık ise, bizim için de o kadar aydınlık bir çaÄdırâ Ahmed Yüksel Özemre
Yeryüzünü DolaÅmak
âYeryüzünü gezip dolaÅın!â Amerikan Jeoloji DerneÄinden Allison R. Palmer, Kuranâdaki bu emri yerine getirenler arasında. MesleÄi, yeryüzünü gezip dolaÅmak... TebliÄine, âEvet, bütün jeologlar yeryüzünü dolaÅıp durmaktaâ diye baÅladı Palmer! Niye? Cevaben, baÅtaki ayetin devamını okudu; âta ki Allah ilk baÅtan nasıl yaratmıŠbir görünâ (Ankebut, 20)
Allison Palmer, hemen ardı sıra, jeologların son iki asır boyunca gezip gördüÄünü sıraladı. Mesela, volkan gazlarından söz açtı. âBilindiÄi gibi volkan gazları, içlerinde büyük miktarlarda su buharı ve karbondioksit taÅırlar. Dünyanın ilk zamanlarında da volkanların birbiri peÅisıra patladıklarını biliyoruzâ dedi.
Akabinde, son yıllarda jeologların buradan yola çıkarak okyanuslar ile atmosferin volkanlarla kurulduÄuna kanaat getirdiklerini söyledi. Okyanuslar ve atmosfer, adeta volkanlardan fıÅkırmıÅtı. Nitekim, âKuranâda « Ve yerden sular çıkardı. » (Naziat, 31) buyururâ diyordu Palmer.
Aynı ayetin hemen ardından, söz daÄa getiriliyordu. Ki bu ayet, daÄlara alıÅılmadık bir bakıŠaçısı sunmaktaydı: â..Ve O daÄları sıkıca çaktıâ Allison Palmer, ayeti okuduktan sonra âdaÄlarâ dedi, âsanıldıÄı gibi, yalnızca yüksekçe bir toprak yıÄını deÄil. Artık daÄların birer âkökâleri olduÄunu biliyoruz. DaÄların gerçek yüceliÄi altlarında gizlidir.
Her biri, yerkabuÄunun derinliklerine doÄru görünür yüksekliklerden çok daha derin bir kök salarlar. Bu kökler, ince yerkabuÄunu da aÅarak, onu bir raptiye gibi, bir kazık gibi yerkürenin merkezine baÄlarâ Zaten, Palmerâin iÅaretlediÄi gibi, Nebe Suresinde Allah soruyor: « Biz daÄları birer kazık yapmadık mı? » (Nebe, 7)
Bir diÄer ABDâli ilim adamının, Stanford Ü.âden Prof.Robert Colemanâın dikkatini ise, bir baÅka ayet çekmiÅ: « O Rab ki, yeri sizin için döÅek yaptı » (Bakara, 22) Niye âdöÅekâ diyordu ayet?
Coleman ve arkadaÅları bundan Åu sonucu çıkartmıÅlar: âYerkabuÄunun hemen altında tıpkı döÅeklerde olduÄu gibi, yumuÅatıcı elastik bir madde olmalı. Ki bu, sıvı durumdaki maÄma tabakasına iÅaret eder. Arabalardaki yaylı amortisörler gibi, bu elastik tabaka yeryüzünü ani sarsıntılardan alıkoyuyor olmalıdırâ Ayetin tasvirine göre, kıtalar sanki birer gemi gibi, sıvı bir tabaka üzerinde yüzüyordu. Keza bu tasvir, bir baÅka ayette de çizilmiÅti: « O yeri döÅedi... »
Colemanâa göre, bu, halihazır kıtaların oluÅma teorisinin aynısı! Bu teoriye göre de, önce yekpare olan kıtalar zamanla birbirinden yüzerek ayrılmıŠve yerküre üzerine âdöÅenmiÅâti. Peki, aynı sıvı tabaka hala var olduÄuna göre, kıtalar nasıl olup da Åimdi yerlerinde duruyorlar?
Aynı ayetin devamında âBuna cevap varâ diyor Coleman. « DaÄları oturaklı kılan da Oâdur » Colemanâın belirttiÄi üzere, aslında kıtalar hala hareket ediyor; oturdukları bir sıvı zemin üzerinde milim milim kayıyorlar. Ama daÄlarla oturaklı kılınmıÅlar: âNasıl gemilerin tabanındaki aÄırlıklar gemiyi suya daha derinlemesine gömüp tehlikeli yalpalanmaları ve sallantıları önlüyorsa, daÄlar da kıtaları elastik sıvı (magma) içinde oturtuyor, sabitleÅtiriyorâ
âKuran ve ilimâi ele alan bir baÅka gayrimüslim konuÅmacı ise, dinleyicileri okyanusların dipsiz derinliklerine doÄru götürdü. Colorado Üniversitesiânden W. W. Hayâe göre, Kuran bizi okyanusun esrarlı kıpırtılarını dinlemeye çaÄırıyor ve Åöyle diyor; â(Öyle bir okyanus ki) dalga üstüne dalga sarmalıyor; üstünde de bulut.. birbiri üstüne sarılı karanlıklar...â (Nur, 40)
Hayâe göre, bu ayette âen son gözlem tekniklerimizin geliÅmesine kadar hepimize gizli kalmıŠbir alemin tasviri var. Okyanus diplerinde devamlı kıpırdanıÅlar, iç dalgalanmalar vardır. En alttaki dalgalanmaların üzerinde bir baÅka su tabakası baÅka bir dalgalanma gösterir. Onun üzerinde bir baÅkası... Böylece, okyanusun yüzeyine ve alıÅık olduÄumuz dalgalara kadar çıkarız. Bütün bu tabakalar, üzerlerindeki bulutlarla beraber, aÅaÄılara indikçe koyulaÅan içiçe karanlık tabakalarını oluÅtururlarâ Kısacası, bir baÅka konuÅmacının ifadesiyle, âKuranâda okyanuslar vahyedilmiÅâ
Kuranâda neler vahyedilmemiÅ ki? Konferansa katılan tebliÄlerin baÅlıkları fikir vermeye yeterli. Kuran, mesela denizlerin ve nehir sularının birbirine karıÅmamasından; aÄır elementlerin yıldızlarda piÅiriliÅine kadar bütün fiziki ilimleri kavrıyor. Oradan suyun bulutlardan indiriliÅ Åekline, gezegenlerin düzenleniÅ tarzına, tohumların topraktan baÅlarını uzatmalarına kadar uzanıyor. Ve Kanadaâlı embriyolog Keith Mooreâun tebliÄinde ortaya koyduÄu gibi, hücrenin en ince ayrıntılarına kadar giriyor; yavruların ana rahminde nasıl büyüdüklerini dakika dakika anlatıyor...
Çünkü Kuran, kainatı yaratan Rabbin kelamı... (Senai Demirci)
***
âGöklerde ve yerde nice ayetler vardır ki bakıp geçerlerâ Yusuf, 12/105
***
âHiçbir peygamber yoktur ki, insanlıÄın iman etmesine yetecek delil ve mucize verilmiÅ olmasın. Bana verilen de Allahâın bana vahyettiÄi Kuranâdırâ Hz.Muhammed âsavâ
Kitap Farkı
HerÅey Hira Nur DaÄında baÅladı. Bir anda, en zengin gönüle, en son İlahi hitap indi ve herÅey deÄiÅti. OrtaçaÄ karanlıÄı delindi. KurumuÅ topraÄın suya hasreti gibi, insanlıÄa, ahlaka, fazilete susamıŠgönüller, nicedir beklenen rahmete erdi...
Bu gelen Kuran'dı. Yaratıcıânın en üstün yaratılmıÅa sunduÄu kurtuluÅ rehberiydi. Bir muazzam ve muhteÅem medeniyetin tohumu idi. Kainat kitabını harf harf okuyan, sırlarını aydınlatan, insanı insana tanıtan hitapti...
Kitapâtı. Fakat hiçbir kitaba benzemezdi. Arabcaydı. Ancak öylesine farklıydı ki, o Rabcadır denildi.
Åiire benziyordu. Fakat devrin en eriÅilmez Åairlerini gölgelemiÅ, kendi elleriyle Kabe duvarlarından Åiirlerini indirtecek bir güzellik sergilemiÅti.
Oânu nesir olarak kabullenenler, söz sanatındaki ulaÅılmaz yerini idrak edince önünde secdeye vardılar.
Oysa ki ne Åiirdi, ne de nesir... Söz sanatında kendine has bir çıÄır açmıÅtı. İnsan sözü olmadıÄını gururlu ustalara isbatlamak için meydan okumuÅtu. Hem de herkese, bütün çaÄlara, akıllara, ilimlere... Oânun bir suresine bile benzer yapamayanlar, hırs ve hınçlarını yenemeyerek kaba kuvvete baÅvurmuÅlar, ilim ve edebiyat yarıÅını bırakmıÅlardı... Bu sebeple Kuran, tarih boyunca, karÅısında hep kılıç, top, tüfek, yalan, hile ve entrika bulmuÅtu.
İnsanı insana tanıtan, insanı içinde yaÅadıÄı çevrenin bütün unsurlarına dost eden ve insana Rabbiyle haberleÅme kurduran bir Kitap...
Sözü mucize... Her devre ayrı bir mana, baÅka bir ilim sunuyor.
Sesi mucize... Gönüllere huzur iklimlerinin tatlı meltemlerini estiriyor. En çok sevdiÄi kiÅinin sesini bile duymak istemeyen en aÄır hastalar bile onun sesini duymakla rahatlıyorlar.
Yazısı mucize... Göz zevkini emsalsiz doruklara ulaÅtiran bir kaligrafi harikası...
Muhtevası mucize... âYaÅ ve kuru ne varsa, hepsiniâ onda bulmak mümkün...
Ve Kuranâın adaleti, herÅeye hakkını vermek... Olaylar, insanlar ve eÅya, cirmi, cismi ve önemi kadar yer buluyor onda...
İnsanlıÄın hayrına ve faydasına ne varsa hepsi de en mükemmel biçimde onda bulmuÅ izahını... Medeniyet adına yapılanlara o ıÅık tutmuÅ ilk defa.
Evet, Kuran, anlaÅılması için aklı devreye sokuyor, düÅünmeye çaÄırıyor, ilmi teÅvik ediyor...
Åimdilerde, batının zeka tarlası olan çocukları Kuranâa daha dikkatle ve objektif yaklaÅmakta, Ona sempati duymakta, zaman zaman da tasdik bahtına ermektedirler...
İnsanlıÄın Kuran ÇaÄıânı yaÅamasına az kaldı. Yeni çaÄın çaÄrısına kulak verelim. Yeniden ve bir daha hep birlikte Kuranâa dönelim... Vakit Kuran vaktidir... (Vehbi VakkasoÄlu, Zafer Dergisi)
ÇaÄdaÅ Ebu Cehil(ler)!
« Yoksa âOnu uydurduâ mu diyorlar? De ki: âOnun surelerine benzer bir sure meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allahâtan baÅka çaÄırabileceklerinizi de çaÄırın!â » Yunus, 10/38
Hayatını İslamâla savaÅmaya adamıŠbir zavallı oturup da bir kitap yazmıÅ, adı da âÅeriatâtan Kıssalarâ!.. En baÅta bu ad yanlıÅtır!.. İkincisi, Åeriat tanımı yanlıÅtır, Åöyle diyor; masallar ve hikayeler yıÄını!.. Bilmiyor ki bu sözüyle ancak kendi kitabının tanımını yapmıÅ!.. İÅin aslına gelirsek; Åeriat hukuktur, anlattıÄı kıssalar ise Kuranâda yer alan kıssalardır ve dikkat edilsin âkıssaâ deniyor, kıssa ise gerçek ve yaÅanmıŠolaylar için kullanılır, dolayısı ile bir olay hem kıssa hem de uydurma, masal ve hikaye olamaz!.. Ve ne yazıktır ki bazı insanlar o kıssalardan gereken hisseleri çıkarmak yerine onları eleÅtirmekle meÅguller; hadi kendilerine yazık ediyorlar, baÅkalarının da Åeytanı olmaya ne lüzum vardır?!..
Artık böyle cahillerin hezeyanlarla dolu kitaplarını çürütmeye -ki zaten hepsi çüpçürüktür!- ne gerek vardır? Hem, Mevlanaânın dediÄi gibi âköpeÄin dili deÄdi diye deniz kirlenmezâ ki!.. Benzer biçimde âDin Buâ diyerek birilerinin aktarımlarını, uydurmalarını veya yorumlarını âdinâ olarak niteleyemezsiniz!.. En güzelini Bediüzzaman söylemiÅ; âİslamiyet güneÅ gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yaparâ
DüÅünce Pınarı
âÖnce kulum. Çünkü ilk görevim varlıÄımın borcunu ödemek. Sonra bireyim. Allahâtan baÅka kimseye boyun eÄmemek içinâ Mustafa Güçlü
âÅükür nimeti deÄil, nimeti vereni görmektirâ İmam Åibli
âHiç bekletilmemesi gereken birÅey varsa, o da Allahâa olan kulluk borcumuzdurâ Andre Gide
âHerkes seçtiÄi yolda yürür; kendi sonuna ya da kendi sonsuzluÄuna doÄru...â Sedat Turan
âÅükür, Allahâın nimetlerini ona karÅ1 günah iÅlemeye sarfetmemektirâ Cüneyd-i BaÄdadi
âSeni unutmayanı unutmaâ Abdülkadir Geylani
âRabbinin sana ihsanı nerede, senin ona ettiÄin kulluk nerede?â Ataullah İskenderi
âAllahâı sevmek Oânun emirlerini tutmakla olur...â Emine ÅenlikoÄlu
âİnanıyorumâ diyoruz. Acaba, günümüzün ne kadarını âinandıÄımızı yaÅayarakâ geçiriyoruz?.. Ali Suad
âİbadetâ diyorum, âsonraâ diyorsun, ey nefsim, yarınla randevun mu var?.. Ömer Sevinçgül
âÅükretmek surat ekÅitmekse sirkeden çok Åükreden yok!â Mevlana
âYa Rabbi, sana hamdedebildiÄim için de hamdederim..â Necib Fazıl
âAmaçsız bir yaÅamın, anlamsız bir sözcükten ne farkı var?â Ali Suad
âİnanca hayat veren eylemdirâ Osman Bayraktar
âKabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmıŠgibidirâ Hz.Ebubekir
âYaÅamı yitirmekten daha acı birÅey vardır; yaÅamın anlamını yitirmek!â Burhan Toprak
âHayatını yaÅayanâ hayat hakkını kullanmıÅtır!.. Ali Suad
âSonsuz da olsa Oânsuz hayat hiçtirâ Akif Cemil
âİslamiyeti öyle diri yaÅa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin!â Sezai Karakoç
âMuhtaç olduÄun kadar ibadet et; YaÅayacaÄın kadar rızık topla; Azabına katlanacaÄın kadar günah iÅle!..â Åakik Belhi
âEn büyük dua İslamâı yaÅamaktırâ Vehbi KarakaÅ
âYürüdüÄüm yolun bedeli âhayatımâ olmalı!â AyÅenur MenekÅe
âKuran okuyanını bırakmaz, okuyan Kuranâı bırakmadıkçaâ Ahmed Åahin
âÖlçüleri yanlıŠolanların bütün ölçümleri yanlıÅtır...â Selahaddin ÅimÅek
âHakikate ulaÅmak isteyenlere, bu dünyada yeterince iÅaretler vardırâ Ali Suad
âAkıl bir anahtardır, ama her kapıyı açmaz!..â Ömer Sevinçgül
âYeniler vardır ki saÄlam, eskiler vardır ki çürük deÄildir...â S. ÅimÅek
âİnsanlıÄın Åerefi aklıyla, asaleti diniyle, Åahsiyeti ahlakıyladırâ Hz.Ömer
âİki cihanın güneÅi olmasaydı; insanları aydınlatmaya yıldızlar yetmezdiâ Ali Suad
âHer izm bir mezardırâ S. ÅimÅek
âFilozof öyle bir pilottur ki, cennete götürmek isterken cehenneme sürüklerâ Bernard Shaw
âAklı baÅında bir insan dinsiz yaÅayamazâ Tolstoy
âİslamiyet, insaniyetin miracıdırâ Ergun Göze
âYenilerden daha yeni, yeniliÄinden hiçbir Åey yitirmeyenlerdirâ Ali Suad
âAkılsız, aklın içinde kalandır!..â Necib Fazıl
âAllahâın davetinden uzak kalan kimse sultan da olsa, açgözlüdürâ Hz.Mevlana
âKötü bir iÅin en güçlü Åahidi, vicdanımızdırâ Hz.Ömer
âBatıânın hürriyet anlayıÅında Åöyle bir illet var: insanı önce nefsine köle eder, sonra hürriyetini verir!..â Ahmed Selim
âHakikatler asla eskimez!â S. ÅimÅek
âGerçek deÄiÅmez, zaten deÄiÅene gerçek denmezâ Alaaddin BaÅar
âKulun aklı, rızkına dahildirâ Hz.Ali
âElinde bir kitapla ortaya çıkıp âBunu Allah gönderdiâ diyen kimse ya mahlukatın en yüksek derecesindedir, ya da en altındaâ Ümit ÅimÅek
âYol kesenler, Kuranâı okuyup öÄrenince yol gösterici oldular!â M. İkbal
âNe dersek diyelim, vicdanımız Oânun öÄrettiÄini söylüyor...â Ali Suad
âKapanmayan tek yara vicdan yarasıdırâ Publilius Cyrus
âHakiki demokrasinin ideali İslamâdır. İslamiyet madde ile ruhu; ahlakla ilmi birleÅtiren tek dindir. Avrupalıların aradıÄı din, Muhammedâin (sav) dinidirâ Bernard Shaw
âGöklere giden yolu bulmak isteyenler, Allahâın elçisinin yerdeki ayak izlerini takip etsin...â S. ÅimÅek
âDeliye mantık dersi verilmezâ Ali Suad
Din ÖzgürlüÄü
« Ey inananlar! Siz kendinize bakın; doÄru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez. » Maide, 105
İslamâdan ayrılan kiÅinin (mürtedin) öldürülmesini gerektiren bir buyruk Kuran-ı Kerimâde yer almaz... Tersine Kuran böyle bir davranıÅın yaptırımının ahirette, öldükten sonra dirilince verileceÄini belirtir... Dinden ayrılan kiÅi ancak müslümanlarla savaÅması durumunda öldürülebilir, açıkçası öldürülme nedeni dinden çıkması deÄil, müslümanlarla savaÅmasıdır... Yoksa dinde ve dinin uygulamasında zorlama kesinlikle yoktur (Bakınız; Bakara, 256)
Hz.Ebu Bekirâin mürtedlerle savaÅmasının nedeni ise dinden dönmeleri deÄil, ülke ve toplum birliÄini parçalamaya ve düzenlerini bozmaya yönelmeleri idi... DoÄaldır ki, böyle bir durumda hiç kimse kayıtsız kalamazdı...
DiÄer yandan bu konuda kanıt olarak gösterilen âDinini deÄiÅtireni öldürünüzâ aktarımı (eÄer doÄruysa!) o dönemin koÅullarıyla ve Kuran ayetleri hiçe sayılmadan deÄerlendirilirse Åu sonuç ortaya çıkar;
Böyle bir uygulama o dönem için gerekliydi; çünkü dinden çıkan kiÅiler müslümanlarla savaÅma koÅulunu saÄlamıŠoluyorlardı... Evet, dininden dönen kiÅiler doÄrudan müslümanlarla savaÅ durumuna geçiyorlardı; açıkçası yalnızca dinden dönmekle kalmıyorlardı...
Burada Hz.Ömerâin durumunu deÄerlendirirsek çok daha gerçekçi düÅünebiliriz; kendisi müslüman olmadan önce Hz.Muhammedâi öldürmeye karar vermiÅti, müslüman olduktan sonra ise gözünü kırpmadan Onun yolunda ölüme atılabilecek birisi durumuna geldi... DiÄerleri de böyle idi... Açıkçası, taraf deÄiÅtiren düÅman konumuna geçiyordu... Bu tür savaÅ durumlarının dıÅında ve çatıÅmaya girmedikçe dinden çıkan kiÅiye dokunulmaz...
Bu buyruÄun çok önemli gerekçelerinden birisi de dönemin yahudileridir; bunların bir bölümü insanların müslüman olmalarını engellemek için önce müslüman olduklarını söylüyor, bir süre sonra da dinden çıkıyorlardı... Böylece İslam Diniâni kötülüyor ve arayıŠiçindeki insanların yanlıŠdüÅünmelerine yol açıyorlardı...
« Kitab ehlinden bir takımı Åöyle dedi: âİnananlara indirilene günün baÅında inanın, sonunda inkar edin ki, belki dönerlerâ » Ali İmran, 72
Sözü edilen buyruk bu iki olumsuz durumu da ortadan kaldırmaya yönelik bir uygulamadır ve çok yerinde bir davranıÅtır... Konu üzerinde deÄerlendirme yapanlar Åu belgeleri göz önünde bulundurmalıdırlar; baÅkalarına tanınan özgürlüklerin müslümanlardan esirgenmesi düÅünülemez...
« Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın? » Yunus, 99
« De ki; âGerçek Rabbinizdendirâ Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. » Kehf, 29
« Sen öÄüt ver! Esasen sen sadece bir öÄütçüsün. Sen, onlara zor kullanacak deÄilsin. » GaÅiye, 21-22
« Bu (Kuran) yalnızca bir öÄüttür; dileyen Rabbine giden yolu tutar. » İnsan, 29
« De ki: âEy insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiÅtir. DoÄru yola giren ancak kendisi için girmiÅ ve sapıtan da kendi zararına olarak sapıtmıÅtır. Ben sizin bekçiniz deÄilimâ » Yunus, 108
« Ey inananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki, Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da Oânu severler... » Maide, 54
Sözünü Etmek Gereksiz Miydi?
GerçeÄe karÅı gönlü kapalı olanlar Tebbet Suresiânin Kuran-ı Kerimâde yer almasını bir türlü anlayamazlar veya anlamak istemezler... Oysa yalnız bu ikisini düÅünmemek gerekir; bunlar birer simgedir!.. Ebu Leheb bir künyedir; âateÅ babasıâ demek, ona gerçek adıyla seslenilmeyerek bütün çaÄların Ebu Lehebleri ayetin kapsamına alınmıÅtır... Peki kimdi Ebu Leheb ve eÅi?..
Hakkın temsilcisi Hz.Muhammedâe, amcası olmasına karÅın en büyük düÅmanlıÄı yapan, Allah ve Elçisiyle savaÅan, karısıyla birlikte (yenge!) yoluna dikenler seren, düÅmanlarıyla birlik eden, her türlü hakareti Ona reva gören; evet, ne ararsanız bu ikilide var... Bunlar hakkın karÅısındaki batılın temsilcileridir, bütün kötü ikililer; nefs-Åeytan, Firavun-Karun, kapitalizm-komünizm vb. gibi... Elbette sonları da Ebu Leheb ile eÅinin sonu gibi olacaktır!.. Hakka karÅı çıkanın sonu hüsrandır...
Gelelim konunun diÄer boyutuna; Kuran, Hz.İbrahim ile babasından, Hz.Nuh ile eÅi ve oÄlundan, Hz.Lut ile eÅinden vb. sözederek elçilerin en yakınlarından bile düÅmanlık görebildiklerini anlatır, insanlara bu konuda ders vererek dikkatli olmaları gerektiÄini söyler; karÅı çıkan kim olursa olsun hak yolundan dönmemek gerekir, batılın savunucuları önünde-sonunda yaptıklarının karÅılıÄını alacaklardır...
Nasıl ki, Kuran-ı Kerimâde Hz.Musa ile Firavun arasında geçen olaylardan sözediliyorsa, Hz.Muhammed ile Onun karÅıtları arasında geçen olaylardan da sözedilmesi çok doÄald1r... Ayrıca bu sure Ebu Lehebâin sonunu, önceden bildirmesi bakımından da bir mucize olarak deÄerlendirilebilir...
Yine bazı düÅüncesizler de Hz.Muhammedâe indirilen ve dolayısıyla öncelikle Onun, sonra da bütün insanlıÄın yaÅamını düzenleyecek olan Kuran-ı Kerimâin neden Hz.Muhammedâin yaÅamıyla ilgili buyruklar içerdiÄini sormaktadırlar; bundan daha doÄal ne olabilir?! Mesela, âen güzel örnekâ olan birisinin âev yaÅamıândan ne diye sözedilmesin?!.. Åu unutulmamalıdır ki Kuran Hz.Muhammedâe indirilen vahiydir ve öncelikle Onun hayatını, sonra Onun örnekliÄiyle bütün insanlıÄın hayatını en güzel bir biçimde düzeltmek ve olgunlaÅtırmak içindir...
Allah Yemin veya Beddua Eder Mi?
Kimileri de Kuran-ı Kerimâdeki yerme (beddua) veya yemin etme ifadelerini anlayamazlar; oysa azıcık dil mantıÄını bilen birisi bunların çok derin anlamları bulunduÄunu hemen kavrar... Yemin, birÅeyin doÄruluÄunu, önemini, büyüklüÄünü vb. dile getirmek için, beddua ise tersine kötülüÄünü, alçaklıÄını, düÅüklüÄünü, hakettiÄi karÅılıÄı vb. dile getirmek içindir; hele ki bunları yüceler yücesi olan Allah, hem de sınırlı bir sayıda kullanıyorsa!.. HerÅey, baÅlı baÅına büyük birÅeydir; dolayısıyla yüce Allah, bütün yaratıkları üzerine yemin edebilir; « Yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize!.. Ki O, Åerefli bir elçinin getirdiÄi sözdür... » Hakka, 38-40
Cihad Ne Demektir?
Cihad, zulme baÅkaldırmak demektir, her türlü haksızlıÄa elden geldiÄince karÅı koymak; beden, mal veya söz ile!.. Yoksa kuru bir âdin uÄruna savaÅâ deÄildir; dinde zorlama yoktur ki din uÄruna savaÅ olabilsin!.. Evet, "dinde zorlama yoktur" (Bakara, 2/256) denmiÅtir; artık bundan sonra kim âcihad, İslamâı yaymak için yapılan savaÅtırâ diyebilir?! SavaÅ en son seçenek olup haksızlıÄı önlemek içindir... KiÅinin, nefsinin aÅırı isteklerine karÅı koyması bir cihaddır, hem de Hz.Muhammedâin deyimiyle "en büyük cihad", öyle ki savaÅmaktan daha büyük!..
Temel amaç barıŠolmakla birlikte zulmü önlemek için savaÅ gündeme gelirse bunda da müslümanlar bütünüyle insan haklarına saygılı bir davranıŠsergilerler; ancak kendileriyle savaÅanlarla çarpıÅırlar, yakıp yıkmak, kadın-çocuk-yaÅlı kiÅilere (savaÅçı olmamaları durumunda) dokunmak, tapınaklara ve ibadet edenlere saldırmak, hayvan ve bitkileri telef etmek, düÅmana iÅkence vb yasaktır, aman dileyene aman, barıŠisteÄine olumlu yanıt vermek gerekir; günümüzdeki korkunç uygulamalar nerede, bu ve benzeri eÅsiz kurallar nerede?..
AnlaÅılacaÄı üzere, amaç İslamâı yaymak deÄil zulme engel olmaktır; bir anlamda barıÅı saÄlamak için savaÅa mecbur kalmaktır ki, savaÅmaya izin veren ayet-i kerimeler (Hacc, 22/39-40) okunursa bu konudaki eleÅtirilerin ne kadar cahilce ve gerçekdıÅı olduÄu görülecektir... Zulme engel olmak yalnız savaÅmakla yapılmaz; yüce Allah, Furkan suresinde Elçisiâne Kuran ile cihad etmesini buyurmaktadır, demek ki cihad âsavaÅâ olarak açıklanamaz, böyle bir yaklaÅım son derece yanlıÅtır, savaÅ cihadın yalnızca bir çeÅidi olup en son seçenektir...
Bunun tersini, hem de bunca gerçeÄe karÅın savunabilenler, haksızlıÄı müslümanların yapması durumunda onlarla savaÅmayı emreden ayeti (Hucurat, 49/9) nasıl açıklayabilirler?! Evet, cihadın karÅılıÄı kuru bir âsavaÅâ sözcüÄü deÄil, zulme, haksızlıÄa, sömürüye vb. tavır almaktır (örneÄin, bizim KurtuluÅ SavaÅıâmız da bir cihaddı); ne mutlu gerçek cihad erlerine, o güzel mücahitlere!..
âHerÅeyi öÄrenmeden önce ve öÄrendikten sonra birer cihad vardır. Birincisi, ilmi aramak, bulmak ve elde etmek için çalıÅmak cihaddır. İkincisi, ilmi elde ettikten sonra yerinde kullanabilmek için yapılan cihaddırâ İmam-ı Rabbani
Kuran Yorumunda Öncelikler
* Kuran Åifa, rahmet, hidayet, nur, furkan, ruh gibi nitelikleri taÅımaktadır; yorumlar da bu özellikler gözönüne alınarak yapılmalıdır... Açıkçası, ondan günümüz sorunlarına çözümler, doÄru ile yanlıÅı ayıracak ölçüler, yaÅama yaÅam katacak bilgiler, karanlıkları aydınlatacak ıÅıklar vb alınarak insanlıÄa ulaÅtırılmalıdır...
* Tefsir bilgi edebiyatı deÄildir, gereksiz bilgilerden kaçınmalıdır... Ayrıca, kesinliÄi belli olmayan bilgilerle tefsirleri doldurmak yanlıÅtır; özellikle ilk müfessirler âbiz önümüzdeki malzemeyi sonrakilere aktaralım, ayırımı onlar yaparlarâ anlayıÅı ile birçok yanlıÅı, özellikle de İsrailiyyat kaynaklı uydurmaları tefsirlerine almıÅlardır... Bu da din düÅmanlarının bu alıntıları âdinâ diye göstererek dini baltalamaları için bir neden olmuÅtur, dolayısı ile âkaÅ yapayım derken göz çıkarmamakâ gerek!..
* Kuran kendisini açıklayan bir kitaptır; dolayısı ile manası zor anlaÅılan veya kapalı yerleri olan ayetlerin açıklamasını Kuranâın bütününde aramak gerekir... Bir konuda yorum yapmadan önce o konuyla ilgili bütün ayetleri gözden geçirmek gerekir çünkü, ayetlerin birbirini sınırlaması, açıklaması vb. sözkonusudur... Yani, tefsirde öncelikle Kuranâa danıÅılmalıdır...
* Kuranâın belli bir amacı olduÄu gibi yapısını biçimlendirdiÄi ve en kötü örnekken en güzel örnek yaptıÄı bir topluluk vardır; dolayısı ile ayetler deÄerlendirilirken bu toplumun yapısı ve onlara iletilmek istenenler iyice düÅünülmeli, günümüzle de baÄlantı kurulmalıdır...
* Hz.Muhammed âYaÅayan Kuranâ olarak en güzel örnek olduÄundan Onun anlayıÅı ve uygulamaları hiç kuÅkusuz ki bizim için yol gösterici olacaktır, bunlardan yararlanmak gerekir fakat Kuran ile YaÅayan Kuranâın çeliÅemeyeceÄi bilinerek gerçekdıÅı söylemlere deÄer verilmemelidir... Aynı durum Hz.Muhammedâin ashabı, o yıldız kullar ve örnek yaÅamlar için de geçerlidir...
* Kuranâın dili Arapça olduÄundan ve o Arapçaânın bütün inceliklerini taÅıyıp bir benzeri getirilemeyecek kadar üstünlük taÅıdıÄından bu konuda da yeterince bilgili olmak, en azından konuyla ilgili açıklamalardan yararlanmak gerekir...
* Bilgi düzeyi ne kadar yükselirse Kuran-ı Kerimâden anlaÅılanlar da o kadar geniÅler, dolayısı ile her konuda bilgilenerek ayetlere farklı açılardan bakabilme alıÅkanlıÄı kazanılmalıdır... Kuranâı eskimez bir ansiklopedi, varlıÄın bir özeti olarak düÅünürsek; herkes ondan kendi bilgisi ölçüsünde yararlanabilir ve onun bu özelliÄi eÅsizdir...
* Kuran sorunları çözmek içindir; kendi yetersiz düÅüncelerimizi ilgisi olmadıÄı halde yorumun içine katarak tartıÅmaları Kuranâda varmıŠgibi bir duruma sokmak çok yanlıŠbir davranıÅtır ve bundan kaçınmak gerekir...
* Çeviriler özenle yapılmalıdır; asıl metne sadık kalınarak parantez içi ve dıÅı yorumlardan kaçınmalıdır, okuyucular da bu konuda son derece titiz davranarak gerektiÄinde farklı çevirilerden yararlanmalıdırlar...
* Kuran önyargılardan uzak ve anlamak için okunmalıdır; kendi görüÅümüzün bir dayanaÄını bulmak için deÄil!.. Böyle bir davranıŠKuranâı yorumlamak deÄil, kendi görüÅümüzü Kuranâa yorumlatmak demektir ki, bu da son derece çirkin bir davranıÅtır... Yüce Allah, bizleri, Kuranâın aydınlıÄından uzak bırakmasın... (Amin)
İslami Terör Olur Mu?
İslam barıÅ, esenlik, hoÅgörü, düzen, adalet demek... Terör ise; Åiddet, zorlama, baskı, zulüm, korkutma... AnlaÅılacaÄı üzere terörün İslamisi olamaz!.. âİslami terörâ demek; akımsı kara, dirimsi ölü, yeÅilimsi kırmızı, uçan kedi, yumurtlayan horoz vb demek kadar saçmadır!.. Evet, âharamâ olana âhelalâ demek gibi bir cehalet, cehalet deÄilse en büyük bir iftira!.. Adı âBarıÅâ (İslam) olan bir dini, bunun tersi ne kadar kavram varsa onunla nitelemek, gerçekdıÅı ve son derece gülünç bir söylem olup kandırmacadan baÅka birÅey deÄildir!.. Bu yolda terör, kötülük, baÄnazlık, azgınlık, sömürü, cinayet, baskı, zorlama, küçümseme.. yoktur; tersini hiç kimse savunamaz, yalnızca kendi önyargılarını dile getirebilir!.. Kitle iletiÅim araçları bu yönde kullanılarak çeÅitli sömürü düzenleri sürdürülmeye çalıÅılmaktadır, bunun çözümünün İslam olduÄu çok iyi bilindiÄinden onun doÄru bilinmesi, yayılması ve ya_anması engellenmeye çalıÅılmaktadır!.. Günahın İslamisi olur mu hiç?..
Kutuplarda Namaz ve Oruç
âYeryüzünü uçlarından eksiltmekteyizâ ayeti kutupları da kapsamaktadır; dolayısı ile, kimi iftiracıların yaptıÄı gibi âKuranâın Tanrıâsı ve Elçisi kutupları bilmiyormuÅâ demek, bütünüyle önyargıların sonucu ortaya konabilecek bilgisizce bir yaklaÅım olabilir!.. Kutuplarda namaz ve oruç ibadetinin vakitleri ise Åöylece belirlenebilir;
* Günümüzde en kolay yöntem âsaatâ kullanmaktır, en yakın 24 saatlik bölgeye göre namaz ve oruç vakitleri ayarlanacaktır... Saatin bulunuÅu bin yıllar öncesine dayanmaktadır, dolayısı ile bu konunun en basit çözümü kendiliÄinden bellidir...
* Orada yaÅayanlar nasıl yeme, içme ve yatma vakitlerini belli bir düzene baÄlamıÅlarsa namaz ve oruç vakitlerini de böylece düzene koyabilirler; aklı baÅında bulunan hiçbir insan, onların yemek yemek veya uyumak için altı ay beklediklerini düÅünmüyor olsa gerek!..
* Kutuplarda altı ay boyunca gündüz, altı ay boyunca gece yaÅansa bile güneÅin hareketleri takip edilebilmektedir... İslam bilginleri güneÅin hareketine göre (örneÄin gölgenin alacaÄı duruma göre) namaz vakitlerini belirlemiÅlerdir, bu yöntem orada da kullanılabilir...
* Bütün bu seçenekler bulunmasaydı bile âkiÅiler ancak güçlerinin yetebileceÄi iÅlerden sorumlu tutulmuÅlardırâ; dolayısı ile onlar örneÄin oruç tutmak yerine Kuran-ı Kerimâde bildirilen âyoksulları doyurmaâ seçeneÄini yerine getirebilirlerdi... Kaldı ki, Hz.Muhammedâin konumuza ıÅık tutabilecek bir hadisinde böyle çok uzun günlerde takdir ile ibadetlerin yerine getirilebileceÄi söylenmektedir...
Aynı durum uzaya gidenler için de geçerlidir... AnlaÅılacaÄı üzere, düÅünmesini ve araÅtırmasını bilen herkes için çözümü bulmak hiç de zor olmayacaktır; evet, İslam bütün soruların yanıtını barındırır... Hiç, gece ile gündüzü ve diÄer bütün varlıkları yaratan, yarattıÄını bilmez mi?..
« Allah, gece ile gündüzü döndürüp duruyor... DoÄrusu, görebilenler için bunda bir ders vardır » Nur, 44
İslam Nedir?
İslam; dünya ile ahireti, toplum ile bireyi, madde ile ruhu birleÅtiren tek düzen olduÄundan bütün çaÄlar için kaçınılmaz çözüm yoludur, bundan baÅkasının sonu hüsrandır!.. Böylece o tam bir yaÅam biçimidir, bölünüp parçalanamaz; ya bütünü alınmalı veya bütünü terkedilmelidir, kitabın bir bölümüne inanıp diÄer bölümüne inanmamak olmaz... BaÅkalarının yaptıÄı yanlıÅlar yüzünden anlamsız savlar ileri sürmek, dayanaksız kuÅkular ortaya atmak, gerçekdıÅı söylemlerde bulunmak ve karalamaya çalıÅmak; âçamur at izi kalsınâ uygulamasından, gerçekleri ters-yüz etmekten baÅka bir davranıŠolmayıp bu kuruntuların da hak/gerçek karÅısında hiçbir deÄeri yoktur, aldanmamalı!..
Cennet ve Cehennem Üzerine
Yüce Allah önce bizlere sımsıcacık iki güzel adı ile, Rahman (Esirgeyen) ve Rahim (BaÄıÅlayan) adları ile sesleniyor...
Ardından kendisini bizlere tanıtıyor; ululuÄunu, üstünlüÄünü, gücünü, bilgisini ve diÄer bütün niteliklerini örnekleriyle birlikte bizlere açıklıyor...
Hemen sonrasında bizi bize tanıtıyor... Kim olduÄumuzu, nereden gelip nereye gideceÄimizi, bizden ne istendiÄini açıkça ve ayrıntılarıyla birlikte bizlere anlatıyor...
Sonra bize doÄru ile yanlıÅı gösteriyor, seçim özgürlüÄü tanıyor, doÄruya yönelmemizi, yanlıÅtan uzak durmamızı öÄütlüyor...
Bizden önce geçenlerin örnek yaÅamlarını bizlere aktararak gerçeÄe yönelmemizde yardımcı oluyor...
YanlıŠyapmamız durumunda da doÄruya yönelmemezi, tevbe ederek kendisine, doÄru yoluna dönmemizi istiyor... Bu yönde sürekli öÄüt veriyor, teÅvik ediyor, uyarıyor...
ÖrneÄin ilk önce bize; âelinizi sobaya uzatmayınâ diyor, ardından âbunu yaparsanız eliniz yanarâ buyuruyor ve sonrasında özgür bırakarak kendi yolumuzu seçmemizi istiyor... DoÄruya yönelene cennetini, yanlıÅa yönelene ise cehennemini vaadediyor...
Bu noktada cehennemin varlıÄı da bizim için doÄruya yönelmede bir etken olarak ânimetâ niteliÄini taÅımaktadır... KuÅkusuz inanan birey öncelikle Allah öyle buyurduÄu için kulluk yapmalıdır; belli bir ödüle ulaÅmak için deÄil, bu yüzden hiçbir zaman içtenlikten ayrılmayalım...
Evet, Allah bizden zor bir Åey istemiyor, yalnızca doÄru yoluna çaÄırıyor, büyüklenerek baÅ kaldıranı ise cezalandırıyor... Kimileri bunu kanıksayabilir oysa doÄru düÅünmek gerekiyor; evreni bizim hizmetimize veren Allah bunun karÅılıÄında bizden kulluk yapmamızı istemiÅ ve bizim nankörlük yapmamız için hiçbir neden yok...
Suçun boyutuna deÄil, kime karÅı çıkıldıÄına bakmak gerekiyor; Allahâın bunca buyruÄuna göz kapayan, Oâna baÅ kaldıran, evreni hiçe sayan kiÅi en büyük yaptırımı hakediyordur, bu da cehennem olarak belirlenmiÅtir... Bunu kanıksamak çok anlamsızdır... Unutmayalım ki, uçurumun kıyısındaki bir kiÅi küçük bir adımla kendi sonunu hazırlayabilir...
Öyle Mi Sanıyorsunuz?
« Ey insanlar! Rabbinize karÅı gelmekten sakının. Babanın oÄlu, oÄulun da babası için birÅey ödeyemeyeceÄi günden korkun. Allahâın verdiÄi söz Åüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allahâın affına güvendirerek Åeytan sizi ayartmasın. » Lokman, 31/33
Evet, kimileri âAllah bizi yakmazâ diyerek Åeytanın oyuncaÄı olmayı yeÄlerler ve sorumsuzca davranırlar!.. Bunların bir bölümü inanmadıÄından ölüm sonrasını yalanlayan kiÅilerdir, dolayısı ile önce inanmalıdırlar, inanmadan bu konuda onlarla konuÅmak anlamsız bir uÄraÅtır...
İkinciler ise inanırlar fakat Allahâın baÄıÅlayıcılıÄına güvenip adaletini unuturlar; yargıca güvenip de suç iÅlemek gibi!.. KuÅkusuz Allah baÄıÅlayıcıdır ama; af, adaleti aÅamaz!.. Böylelerine anlatmak gerekir ki yüce Allah koyduÄu kurallara uymayanları elbette yakabilir...
Kanıt mı istiyorsunuz; sokun elinizi ateÅe!.. Bakın nasıl yanacaksınız!.. Demek ki âelini ateÅe uzatmamaâ kuralına uymayanın sonu burada ateÅ olduÄu gibi orada da ateÅ olabilir; bu gerçeÄi, kim ve nasıl inkar edebilir? Gerçi yanmanın nasıl olduÄunu bilemiyoruz ama olabileceÄi kesin!..
Öyleyse kendimizi kandırmaya hiç gerek yok; Allah Rahman olduÄu kadar Rahimâdir de, herkese layıÄını verir... Yazarın biri, yeryüzünde bozgunculuk yapıp da insanları öldüren bir yönetici için âöldürdü, öldürdü ve öldü; ateÅi bol olsunâ diyordu; evet, bunca iÅler karÅılıksız kalmamalı!.. Bediüzzamanâın dediÄi gibi; âcennet ucuz deÄil, cehennem dahi lüzumsuz deÄilâ!..
Bu Kısa YaÅama KarÅı Bu Ödül Veya Bu Yaptırım Çok DeÄil mi?
* Niyet yönünden olaya baktıÄımızda hiç de Cennet veya Cehennemâin çok olmadıÄını, ancak gereÄi kadar olduÄunu görürüz... İnanmıŠkiÅi sonsuz yıl yaÅasa da inancında kararlı olacaÄı gibi, inançsız kiÅi de kendisine sonsuz bir ömür verilse yine inkar etmeyi sürdürecektir...
« Hayır; daha önce gizledikleri (ahiret günü) onlara göründü. EÄer (dünyaya) geri döndürülseler yine kendilerine yasak edilen Åeylere dönerler. DoÄrusu onlar (inkarcılar) yalancıdırlar. » Enâam, 28
* Günahın küçüklüÄüne deÄil, kime karÅı gelindiÄine bakılmalıdır; burada yüce Allahâa baÅkaldırıŠvardır ki, bu da en büyük yaptırımı hak etmek demektir... İnançsız kiÅi, bir deÄil birçok buyruÄuna karÅı gelmektedir... İnanan kiÅiye verilen ödül ise ödülü verene yaraÅır biçimde olacaktır hiç kuÅkusuz...
* Yaptırım suçun gerçekleÅtiÄi zamana göre belirlenmez; örneÄin birisini anında öldürebilirsiniz fakat suçunuzun bedeli ömür boyu tutuklu kalmak olabilir... EÄer sonsuz yaÅayacak olsanız sonsuz olarak tutuklu kalmanız gerekecekti... İman etmeyen kiÅi ise hem Yüce Allahâı, hem Hz.Muhammedâi, hem Kuranâı, hem de bütün evreni ve varlıkları yalanlamaktadır ve hepsine zulmetmektedir ki bu da baÄıÅlanabilir bir suç deÄildir... Yine bir düÄmeye bir anlık basmak ile bütün bir ülke aydınlatılabilir veya karartılabilir, kocaman bir gemi küçük bir delik açılarak batırılabilir...
* KiÅinin üstlendiÄi göreve göre alacaÄı karÅılık, görevi verenle doÄrudan ilgilidir; bize sorumluluk veren Allahâtır... Kendimize, ana-babamıza ve ülkemize karÅı olan görevlerimiz gibi Allahâa karÅı da görevlerimiz bulunmaktadır... Bunu yerine getiren ya da getirmeyen gereÄince yanıt almalıdır... KuÅkusuz bir camı kıran çocukla, ülkesine ihanet eden birisi arasında fark vardır ve bu farka göre yaptırımla karÅılaÅırlar... Evet, insan kendisine verilen akıl, vicdan, bilinç, istenç, düÅünce gibi özelliklerini doÄru kullanmak durumundadır...
Kimileri Allahâın esirgeyiciliÄini ileri sürerek âO kullarını yakmazâ derler ki, bu büyük bir aldatmacadır... Evet, Allah sonsuz baÄıÅlayıcıdır ancak âaf, adaleti aÅamazâ!.. Herkes yaptıÄının karÅılıÄını doÄal olarak alacaktır; bunun esirgemek ya da baÄıÅlamakla hiçbir ilgisi yoktur...
« Ey insanlar! Allah'ın verdiÄi söz Åüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah'ın affina güvendirerek Åeytan sizi ayartmasın. » Fatır Suresi, 5.Ayet
DüÅünelim; yemeyen aç kalıyor, soÄuÄa aldırmayan üÅütüyor, elini ateÅe uzatan yanıyor, bıçak ekmek yerine adam da kesiyor, yüzme bilmeden denize giren boÄuluyor; evet, Allah bunların gerçekleÅmesine izin veriyor... Suç ya da kötü olan yakmak deÄil, yakılacak kadar alçalmaktır...
Öte yandan kimileri de âAllah yaratmasaydıâ der; bu da elini sobaya uzatıp yakan çocuÄun âNe yapayım, beni annem doÄurdu, doÄurmasaydı!â demesine benzer bir kaçıÅtır... Yine âNeden insan küfre yatkın yaratıldı?â diyenler bulunmaktadır; bu durum da hırsızlık yapan kiÅinin âBöyle de kazanılıyor!â demesine benzemektedir...
Bütün bunlara karÅın inanan bireyin amacı cennet ya da cehennem deÄil, doÄrudan yüce Allahâın rızası olmalıdır... Bir karÅılık için yapılan iÅin deÄeri ne kadar olabilir? Evet, Allahâın rızasına erebilmek; ne büyük mutluluk!.. « Hayır; doÄrusu onlar (inançsızlar), o gün (ahiret günü) Rablerinden yoksun kalacaklardır. » Mutaffifin, 15
DüÅünce Pınarı
âBirÅey kazanmanın pazarlıÄında deÄildir inananlar!... Öyle olsa, âihlasâ denen cevher elden düÅer, parça parça olur. Hem, ne sermayesi var ki pazarlık etsin?..â Selahaddin ÅimÅek
âİnanmamak ahirete gitmeye deÄil, cennete girmeye engel!..â Alaaddin BaÅar
âCennet ve cehennemle ilgili ileri-geri sözler söylemek istemem, çünkü ikisinde de dostlarım varâ Mark Twain
âAllah insanlara cehenneme gitme özgürlüÄü de vermistir!â Ali Suad
âEvet Rabbimizi, rahmetiyle severken, celalinden, azabından ve adaletinden de korkarız, kulluk edebi bunu gerektirir...â F. Gülen
âCehennemden kaçan, cennete koÅarâ Alaaddin BaÅar
âZalimler için yaÅasın Cehennem!â Bediüzzaman
âBizim unuttuklarımız bile kaydediliyor!..â Ali Suad
âMidesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin de hakkını vermeliâ F. Gülen
âVermeyecek olsaydı, istetir miydi?â HekimoÄlu İsmail
âKötülüklerin ilki ve en büyüÄü, haksızların cezasız kalmasıdırâ Platon
âİnsan âneyse o olmayıâ reddeden tek yaratıktırâ Albert Camus
âÖldükten sonra yaÅamak isterseniz, ölmez bir eser bırakınızâ Hz.Ali
âKuranâda her Åeye ait ilim indirilmiÅ ve her Åey beyan edilmiÅse de, bizim ilmimiz ondaki her Åeyi anlamaya yetmezâ İbni Mes'ud
âCehennemden kaçan, cennete koÅarâ Alaaddin BaÅar
âBize deÄer kazandıran Åeyler yaptıÄımız iÅlerdirâ Bancroft
âKabul edilen bir yanlıÅlık, kazanılmıŠbir zaferdirâ Gascoigne
âBir amaca baÄlanmıyan ruh, yolunu kaybeder; çünkü her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktırâ Martialis
âBaÅkalarını bilen kimse bilgili, kendini bilen kimse akıllıdırâ Lao Tsze
âÖlümün bizi nerede beklediÄi belli deÄil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelimâ Montaigne
âAllah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hiçtirâ Mevlana
âİnsanlık, dini doktrinden tamamen müstakil bir ahlak sistemi kurmaya muvaffak olamadıâ Socrates
âHerkes seçtiÄi yolda yürür; kendi sonuna ya da kendi sonsuzluÄuna doÄru...â Sedat Turan
âGünahın küçüklüÄüne bakma, kime karÅı asi olduÄuna bakâ Bilal Bin Sa'd
âDün öldü, bugün can çekiÅiyor, yarın doÄmadı. Öyle ise Åu anı deÄerlendirmek için amele sarılâ BiÅr-i Hafi
âHayatına, ileride sana acı çektirebilecek hiçbir Åey katmaâ Emile Zola
âHer binanın bir temeli vardır. İslam binasının temeli de güzel ahlaktırâ İbni Abbas
âİnsana sıÄabilene kainat, kainata sıÄamayana insan denirâ Muhammed İkbal
âNedir hürriyet? DoÄru anlaÅılırsa, iyi olmak için verilmiÅ bir evrensel ehliyetâ Coleridge
âKulun Allahâa Åükretmesi, Oânun kuluna verdiÄi nimetlerle, Oâna isyan etmemesidir. Çünkü kulun bütün uzuvları Allahâın ona lütuf ve nimetleridirâ Sehl B. Abdullah Tüsteri
âEski baÅka, eskimiÅ baÅkadır. Nice eskiler vardır ki, hiç eskimezâ P. Safa
âKaderin aÄı yoktur, kucaÄı vardırâ Akif Cemil
âEn iyi nasihat güzel örnek olmaktırâ Malcolm-X
âÅayet insanlar Allahü Tealaânın büyüklüÄünü düÅünselerdi, Oâna isyan etmezlerdiâ BiÅr-i Hafi
âBüyük ve üstün insan yalnız doÄruluÄu; küçük insan ise yalnız faydayı düÅünürâ Konfiçyus
âGönül susuzluÄu su damlasıyla giderilmez!â Sadi
âKaza geliyorum demez, sözü kaderin bilinemeyeceÄini ne güzel ispat ediyor...â Akif Cemil
âKabir gibi daracık kozasından, kelebek olarak çıkan ipek böceÄi, kabirden sonraki hayatın müjdesini verir. Onun ipek kanatlarında âölümünâ son olmadıÄı yazılıdırâ S. ÅimÅek
âDünyada emanete riayet etmeyen, ahirette de emniyette olamaz...â
âİslamiyet devlet yıkan deÄil; devlet kuran bir dindirâ HekimoÄlu İsmail
âDemiri çürüten kendi pasıdır, insanı cehennemlik eden de kendi günahları...â Atasözü
Yeniden DiriliÅ Üzerine
« İÅte onlara bir delil; ölü yeri diriltir, ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler. » Yasin, 33
Kimileri bu apaçık gerçeÄi onaylamaz, karÅı çıkar... Oysa Kuran bu konuda sayısız örnek vermektedir... Hiç örnek vermese bile Allahâın gücü neye yetmez ki bizi diriltemesin? Bütün bu varlıÄı âyokâtan âvarâeden O deÄil midir? Evet, toprak gözümüzün önünde yeÅerirken, topraktan gelen bizlerin yeÅeremeyeceÄimizi düÅünmek olası mıdır?..
« âBiz kemik ve ufalanmıŠtoprak olduÄumuz zaman, yeniden mutlaka dirilecek miyiz?â derler. De ki: âİster taÅ veya demir ya da gönlünüzde büyüttüÄünüz baÅka bir yaratık olun, yine de dirileceksinizâ. âBizi yeniden kim diriltir?â derler; De ki: âSizi ilk kez yaratanâ Sana baÅlarını sallayarak: âNe zamandır bu?â derler. âUmulur ki yakındırâ de. » İsra, 49-51
Evet, bizi ilk kez yaratan yeniden yaratmaya, daha doÄrusu diriltmeye güç yetiremez mi?.. « De ki: âOnları (çürümüÅ kemikleri) ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendirâ » Yasin, 79
Bedenimizde sayısız hücre ölüyor, sayısız hücre diriliyor... Ortalama altı ayda bir bedenimiz deÄiÅiyor; peki yiyeceklerimiz yaÅamdan yoksun olmalarına karÅın, hücrelerimizdeki dirilik özelliÄi nereden geliyor? Ölüden dirinin, diriden ölünün çıkmasını inkar edenleri kendi bedenleri bile yalanlarken baÅka kanıta ne gerek vardır?..
KuÅkusuz bir gün gelecek hepimiz öleceÄiz ve diriltileceÄiz; unutmayalım ki her son yeni bir baÅlangıçtır... Evrenin ölümlü olduÄu bilimsel verilerle ortaya konmuÅtur; demek ki bir gün gelecek kıyamet, kaçınılmaz son gerçekleÅecektir... Kuran-ı Kerim bunun olacaÄını bildirdiÄi gibi, nasıl olacaÄını da bildirmiÅtir...
DiÄer yıldızlar gibi güneÅin de belli bir ömrü vardır ve bu ömür bitmeye yüz tuttuÄunda kıyamet kaçınılmaz olarak gerçekleÅecektir... Bu veri, bilimin ortaya koyabildiÄi kıyamet olasılıklarından yalnızca birisidir ve Kuran-ı Kerimâdeki ayetlerle de bütünüyle uyum içerisindedir... Peki sonra? İÅte o sonrası, yaptıklarımızdan sorguya çekilip sonsuzluÄa ulaÅacaÄımız zaman... Gelin hep birlikte ahireti gerektiren baÅlıca nedenleri okuyalım;
1. Biz boÅuna yaratılmadık; içimizdeki sonsuzluk isteÄi bize baÅka bir evrenin varlıÄını kanıtlamaktadır... Bizi bunca özellikle donatan Yüce Allah yokluÄa atacak deÄildir... « Bizim sizi boÅ yere, bir oyun ve eÄlence olarak yarattıÄımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceÄinizi mi sandınız? »
2. Yaptıklarımızın karÅılıÄını görmeliyiz; yalnızca bu neden bile tek baÅına yeniden diriliÅ için yeterlidir, evet, ilahi adalet!.. « Kıyamet günü adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık yapılmaz. »
3. âVermek istemeseydi, istemek vermezdiâ; yüce Allah bizlere bu evrende gerekebilecek bütün varlıkları vermiÅ, yoksun bırakmamıÅ... Bizim gereksinim duyduÄumuz bir istek daha var; sonsuzluk!.. Onu da ancak sonsuzluÄun bulunduÄu yere ulaÅarak elde edebiliriz... EÄer bunu bize vermeyecek olsaydı, böylesine çok istemek duygusunu da bizlere vermezdi... Sonsuzluk duygusunu bize sınırlı ve sonlu olan bu evren vermiÅ olamaz; kuÅkusuz sonsuzluÄun olduÄu bir yer bizi bekliyor...
4. Ölüm sonrası olmasaydı yaÅam bir hiç ve çekilmez olurdu; sürekli iÅleyen zaman ve sona yaklaÅıyorsunuz... Ölüm bir son olsa buna kim dayanabilir... SonsuzluÄun peÅindeki bireyi böyle bir durum yaÅarken öldürür... Oysa diriliÅ inancıdır ki, kiÅiyi dayanıklı kılar... Duygularına çıkıŠyolu saÄlar...
5. Kuran, Hz.Muhammed âsavâ ve gelmiÅ geçmiÅ bunca birey; hepsi ortak bir noktada birleÅiyorlar; öldükten sonra diriliÅ var!.. Bu durumda Kuranâın Allah Sözü, Hz.Muhammedâin Allahâın Elçisi olduÄunu kanıtlayan bütün deliller, aynı zamanda ahireti de kanıtlar...
Bir BaÅka DoÄuÅ
MuhteÅem güzellikler ile süslenmiÅ bir kelebeÄin ölmesine üzülüyor ve onun yok olduÄunu sanıyorsanız, iyi bilin ki yanılıyorsunuz. Çünkü o, bir süre sonra topraÄın hayat dolu sinesinden bir gül goncası olarak fıÅkıracak ve çürüyen kanadındaki desenler, moleküllerin deÄiÅmesiyle pembe bir gülün kadife tenine iÅlenecektir ve böylelikle kelebeÄin kanadındaki ilahi zikir, kaldıÄı yerden gül kokusuyla, sonsuzluÄa açılacaktır. İnsandaki ölüm olayını, iÅte bu tefekkür tarzı içinde ele almaya çalıÅacaÄız.
Åuna inanmalısınız ki, evrende herÅey, insanın ölümsüzlüÄü üzerine kurulmuÅtur. Bir elma veya bir buÄday tanesi, insanın ölümsüzlüÄünü adeta bilmekte ve bu yüzden insana eriÅebilmek ve insan hücrelerine dönüÅmek için can atmaktadır.
Ölüm anı, çok deÄiÅik ve özel bir andır. Ben bu anı, hastalarımda çok ayrıntılı olarak inceledim. KurtuluÅ ümidi olmayan bir hastalıkla, son ana kadar gelen hastalarda neler olur?
EÄer ölüm kesin bir son olsaydı, bu hastalar yavaÅ yavaÅ sönecek ve önce zihni yetenekler kaybedilerek sıra ile bütün sistemler duracaktı. Halbuki bugün tıp, âölüm iyiliÄiâni kesinlikle kabul ediyor.
Ölüm anında, önce zihinde akılalmaz bir geliÅme olur. Kulaklar daha uzakları duyarken, gözler öteleri seyreder ve gözbebekleri, yeni bir gerçeÄin seyrini ilan edercesine büyür. İnsan hafızası ise, olaÄanüstü bir netlikle, hayatın adeta hızlı bir band Åeridini sunar. Ve iman sahipleri ölürlerken, o andaki bütün acılardan kurtulurlar. En güçlü ilaçlarla durduramadıÄımız acılar diner ve yüzler, bambaÅka bir mutluluk havasıyla tebessüm eder.
Oysa insan sadece maddeden ibaret olsaydı, zihinler son anda tam manası ile iflas edecekti. Ölüm anındaki en hayret verici olaylardan biri de, aÄır hastalarda dayanılmaz kokuların, birdenbire kaybolmasıdır. Bir hastam, yemek borusu kanserine yakalanmıŠve daha sonra akciÄerlerine yayılan kanserin kokusu, dayanılmaz hale gelmiÅti.
Bu hastanın kokusu, ölümüne bir saat kala tamamen kayboldu. Bu deÄiÅikliÄi hastanın yakınları ile birlikte ilmi bir zabıt halinde tesbit ettim. En önemli tesbitlerimden biri de, kemik kanserine yakalanan bir hastamla ilgilidir. Bu hastam aynı zamanda akciÄer metastazları sebebiyle devamlı olarak oksijen almak zorunda olduÄundan, içinde bulunduÄu zor Åartlardan ötürü, ölürken Kelimei Åahadet getirememe endiÅesi içindeydi. Bu hastam, ölümünden bir saat önce oksijen cihazını attı ve hiçbir nefes zorluÄu çekmediÄini söyledi. Ve daha sonra akılalmaz bir Åekilde doÄrularak ayaÄa kalktı. Ölümün yeni bir doÄuÅ olduÄunu açıkça dile getiren bu rahmetli hastamın durumunu da, ilmi bir zabıtla tesbit ettim.
Ölüm anında, acaba zihinler neden yeni bir sefere çıkma zevki içinde netleÅerek açılmakta ve bedene neden yeni bir hayat tarzı gelmektedir? Bunun izahı, beyinde hücre faaliyetleri sona erer ve maddi hayat biterken, zihin dediÄimiz bilgisayar programlarının, matematik bir gerçek olarak ruhun emrine girmesidir.
Ölümün insanlar için ebedi saadete açılan bir kapı olduunu gösteren milyonlarca iman sahiplerinden birisi de, Ulubatlı Hasan deÄil miydi? GördüÄünde Fatih'i aÄlatan o mübarek Åehidin yüzü, kızgın yaÄlarla haÅlanmıŠbedenine saplanan oklara karÅın, acaba neden tebessüm ediyordu? Ve eÄer insan sadece maddeden ibaretse, Ulubatlıânın yüzü neden ızdırap ile buruÅmamıÅtı? Ulubatlıânın ve milyonlarca iman sahibinin ölüm anındaki o zarif tebessümleri, bambaÅka ve nurlu bir aleme geçiÅin bizlere verilmiÅ olan mesajından baÅka birÅey deÄildir. Siz, hiç kafesi açılan bir kuÅun aÄladıÄını gördünüz mü? Ölüm, iÅte o kafesin açılıÅıdır (Haluk Nurbaki, Zafer Dergisi)
Yeniden DoÄma - Reenkarnasyon - Tenasüh
Bu görüÅ temel olarak insan ruhunun olgunlaÅana kadar canlılar arasında dolaÅtıÄını, birden çok doÄum ve ölüm olaylarını yaÅadıÄını varsayan ve kökeni eski Mısırâa kadar dayanan ilkel bir inançtır... Yeniden doÄuÅ görüÅü; suç-yaptırım, alınyazısı-sorumluluk, diriliÅ-sorgulanma, sınama-deneme, esirgeme-baÄıÅlama, insan deÄer ve onuru, dünya ile ahiret dengesi gibi konular düÅünüldüÄünde İslam Dini ile açıkça çeliÅmektedir... Yeniden doÄuÅ düÅüncesi baÅlıca Åu açılardan hem İslamâla, hem de bilimle çeliÅen mantıksız bir varsayımdır;
1. Bütün bireyler kendi yaÅamlarından sorumlu olduklarına göre, birçok bedene girip çıkmıŠruh hangi kimliÄiyle diriltilecek ve hangi yaÅantısına göre iyilikleri ve kötülükleri deÄerlendirilecektir?..
2. İyilik ve kötülüklerimizin karÅılıÄını yeniden dirilince göreceÄimize göre, ruhlar acı üzerine kurulu bir beden deÄiÅtirme yaÅıyorsa, birey yaptıÄı iyiliklerin karÅılıÄını ne zaman, nerede ve nasıl alacaktır?..
3. Yüce Allah bütün suçları baÄıÅlayıp silebileceÄine göre, baÄıÅlanabilmek için bunca acıya ve yolculuÄa ne gerek vardır?..
4. GeçmiÅte kendisini kötülüklerden arıtıp iyiliklerle donatan onca birey yaÅadıÄına ve bu olaylar yinelenebileceÄine göre, olgunlaÅmak ya da cennete ulaÅmak için ruhun gelip gitmesine ne gerek vardır?..
5. EÄer ruhlar gelip giderek ve geliÅerek olgunluÄa eriÅeceklerse, cehennem kimler için olacaktır ve iÅlevi nedir?..
6. İlk baÅta belli sayıda ruh varsa ve bunlar olgunlaÅıyorlarsa, insan sayısının artması deÄil azalması gerekirdi; oysa sayımız sürekli artıyor!.. Yoksa ruhlar öldükçe çoÄalıyorlar mı?!
7. Yeniden doÄuÅçuların kanıt olarak gösterdikleri kiÅilerin davranıÅları ve sözleri neden bütün bireyler için geçerli deÄildir?.. Bu noktada cinlerin etkisi neden gündeme getirilmemektedir?..
8. Kullanılan kiÅiler çeÅitli hastalıkları bulunan ya da dıÅarıdan etkiye kapılmaya çok açık bireylerdir... KiÅinin uyutulup bilincinin ele geçirilmesi durumunda kendisine öÄretilmiÅ sözleri söylemesi olası olduÄuna göre, üzerinde sayısız kuÅku bulunan ve geneli kapsamayan bu gösteriler bilimsel midir?..
9. Benzer yöntemleri sayısız bilim adamı kullandıÄına göre, bu bilim adamlarının ortak bir noktada buluÅmaları gerekmez mi? Oysa bilim adamlarının benzer durumlarla karÅılaÅmadıkları açıktır...
10. Yeniden doÄuÅçular hiç düÅündüler mi bilemiyorum ancak bana oldukça gülünç gelen bir soru sorayım; geçmiÅine döndüÄü söylenilen ya da gösterilen kiÅiler neden geçmi_lerinde hep âinsanâ olarak karÅımıza çıkıyorlar? EÄer baÅka varlıklara dönüÅmeleri olası ise neden bu konuda tek bir örnek yok?..
İÅin gülünç olduÄu kadar aÅaÄılık olarak nitelendirilebilecek bir diÄer yanı da Kuranâın bütünüyle karÅı olduÄu bu görüÅe Kuranâdan kanıtlar (!) getirilmeye çalıÅılmasıdır... Bu noktada kullanılan ayetler genel olarak ölüm ve ahiretten sözederler ancak hiçbir biçimde yeniden doÄuÅa kanıt olarak sunulamazlar. Yapılmak istenen bütünüyle aldatmacadır ki, Müminun Suresiânin 99. ve 100. ayetleri bu görüÅü bütünüyle ortadan kaldırıcı niteliktedir;
« Onlardan birine ölüm gelince: âRabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktıÄımı tamamlar, iyi iÅ iÅlerimâ der. Hayır; bu söylediÄi sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır. »
İlgili ayetlerden yanlıŠanlaÅılabilmesi olası olan ve yeniden doÄuÅçular tarafından sıkça kullanılan yalnızca Bakara Suresiânin 28. ayetidir; « Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek sonra tekrar diriltecek ve sonunda Oâna döneceksiniz; öyleyken Allahâı nasıl inkar edersiniz? »
Buradaki ilk âölüâ sözcüÄü insanın insan olmadan önceki cansız durumunu dile getirmektedir... ÖrneÄin günümüzden yüzyıllar sonra yaÅayacak olan insanlar diri deÄil, ölüdürler... Benzer biçimde hepimiz ölüler idik ve diriltildik... Yeniden ölecek, diriltilecek ve Yaradanâımıza döneceÄiz...
« İnsan: âBen öldüÄümde mi diriltileceÄim?â der. Bir insan kendisi önceden bir Åey deÄilken onu yaratmıŠolduÄumuzu hatırlamaz mı? » Meryem, 66-67
Açıkça anlaÅılacaÄı üzere Yüce Allah insanın yaratılmadan önceki durumunu âölüâ olarak nitelemektedir... Benzer biçimde yaÄmur ile yeÅertilmemiÅ toprak da âölü yerâ olarak nitelendirilmektedir ve bu örnek ahiretin varlıÄı için getirilen çok güzel bir kanıttır ANCAK; « Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, (insanların birçoÄu) yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler » Yusuf, 105
Öte yandan, Bakara 28. ayet öldükten sonra diriliÅe bir kanıt olmak üzere indirilmiÅtir; ayette âcansızlardınızâ deÄil, âölülerdinizâ buyurulmaktadır; amaç öldükten sonra diriliÅe bir kanıt sunmaktır... DüÅünebilenler için ne güzel bir kanıt!..
Son olarak olayın ârüya/düÅâ boyutuna deÄinmek istiyorum; bazı kiÅilerin hiç gitmedikleri yerleri sonradan gördüklerinde tanımaları da yeniden doÄuÅa kanıt olarak öne sürülmektedir... Oysa bu durumun nedeni kiÅinin önceden gördüÄü rüyalardır...
Hepimiz çok sayıda rüya görürüz ancak bunların çounu unuturuz... Rüyamızda gördüklerimizle gerçek yaÅamda karÅılaÅtıÄımızda ise onları anımsadıÄımız zaman daha önce gördüÄümüzü sanıyoruz... Evet, bu durum, unutulan rüyaların anımsanması olayıdır...
KiÅiler uyuduklarında ruhları bedenlerinden çıkabilir; birçok yerleri gezip görebilirler... Bunların bir bölümü rüya olarak görülür; sonradan rüyasında gördüÄü yerlere giden kiÅi âBen bu yerleri gördüm ama ne zaman?â diye sorabilmektedir... Bunun da yeniden doÄuÅ ile hiçbir ilgisi yoktur... Öte yandan alt beynimizde atalarımızla ilgili bilgiler bulunmaktadır, kiÅinin bunları söylüyor olması da olasıdır... Dahası, bu olayda özellikle cinlerin de payı bulunmaktadır...
Ahiretin VarlıÄı
* Hikmetsiz, amaçsız, gereksiz hiçbir varlık yoktur... KiÅinin içinde ise sonsuzluk duygusu ve arzusu vardır... Bu duygunun varlık hikmeti ancak ahiretin varlıÄıyla bir anlam kazanabilir...
* İçimizdeki duyguların mutlaka bir kaynaÄı vardır; sonsuzluk duygusu da sonsuzluÄun bulunduÄu bir yerin varlıÄını gösterir, susamak duygusunun suyun varlıÄına, acıkmak duygusunun yemeÄin varlıÄına tanıklık etmesi gibi...
* İnsan varlıÄıyla evrenin özeti gibidir, bu üstün niteliklerinin boÅa atılması, ona verilenlerin hesabının sorulmaması düÅünülemez...
* Hiçbir neden olmasa bile kiÅilerin yaptıklarının gerçek karÅılıÄını alabilmeleri için ahiret mutlaka gereklidir... Kötüler kötülüklerinin, iyiler iyiliklerinin; kısacası herkes, her yaptıÄının karÅılıÄını alacaktır; adalet bunu gerektirir... İyilerle kötüleri bir tutmak adalete nasıl yakıÅabilir?..
* Ölüm ve ruh birer varlık olduÄuna göre, ölen kiÅi nasıl yokluÄa gidebilir?!
* SonsuzluÄun karÅısındaki bir yokluk yerine cehennem ateÅi bile bir rahmettir...
* Kaldı ki Allah Kerim bir yaratıcıdır, hazinesinden yarattıklarına vermesi neden yadırgansın?..
* âVermek istemeseydi, istemek vermezdiâ demiÅler; yüce Allah bize sonsuzluÄu verecek ki sonsuzluk duygusunu vermiÅ!.. Evet, o Rahim, o _efkatli Yaratıcı, bizi sonsuzluÄa ulaÅtıracaktır...
* TopraÄın birçok kez yeniden diriliÅi bize öldükten sonra dirilmenin eÅsiz bir örneÄini sergilemektedir...
* âHer son yeni bir baÅlangıçtırâ; doÄumdan gençliÄe, kıÅtan bahara, yazdan kıÅa, öldükten sonra da diriliÅe; âkarla kaplı yollar bahara giderâ
* Yüce Allah, Elçisi, Kitabı, diÄer elçiler ve kitaplar hep bunu haber veriyor...
Bireyde Sonsuzluk Özlemi
Bilim adamları tarafından da doÄrulanan ve bütün insanlarda yaratılıÅtan varolan sonsuzluk arzusu, sonsuz alemlerin varlıÄını bildiren güçlü bir ruhsal delil olarak kabul edilmektedir. Tıpkı açlık ve susuzluk gibi... İnsanın susaması, suya tanıklık eder ve onun varlıÄını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve içten bir baÄdır...
Bunun gibi, insanın ahiret aleminin varlıÄını sezmesi de, onun varlıÄına en büyük delildir. Veya en azından böyle bir alemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir. Madem yapan ve yaratan bilerek yapıyor ve o kudret, zerrelerle güneÅleri aynı kolaylıkla idare ediyor, niye endiÅe edelim?
Bir karıncayı bile kusursuz bir biçimde besleyen ve ona istediÄini veren Rabbimiz, bütün zerrelerimizle istediÄimiz ahireti, elbette bizlere verecektir...
Zaten ahireti vermek istemeseydi, onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün insanlıÄı etki alanına alan ve herkesin vicdanında duyduÄu bu gerçeÄin boÅ ve kuru bir sav olmadıÄı açıktır. Bu fikri ve arzuyu insanlıÄın kalbine koyan kim ise, onu verecek olan da baÅkası deÄildir elbette... (Zafer Dergisi)
Müzik, Resim, Åiir, Heykel vb Üzerine
Bunlara, içeriklerine göre âuygundurâ veya âuygun deÄildirâ denebilir; açıkçası, mutlak bir hüküm yoktur; olumlu sonuç doÄuranlar helal, olumsuz sonuç doÄuranlar haramdır... Kuran-ı Kerimâde bozguncu Åairler yerilirken, yapıcı Åairler övülmüÅtür, unutulmamalıdır ki İslam orta yoldur; ne kiÅileri güzelliklerden alıkoyar, ne de kötülüklerin bataÄına saplar... HerÅey ölçüsünde olmalıdır mutlak iyilik veya mutlak kötülük olmayan davranıÅlar açısından; demek ki ölçüyü kaçırmamak ve taÅkınlıÄa neden olmamak gerek...
Kaldı ki doÄa bu sanatların özüyle doludur, asıl kaynaÄıdır; kiÅiyi doÄallıÄından ayırmadıktan, nefsinin tutsaÄı haline getirmedikten, isyana ve günah iÅlemeye teÅvik etmedikten, sorumluluklarından uzaklaÅtırmadıktan sonra neden olmasın?.. Evet, önemli olan bunların gönül ve düÅünce dünyamızda bıraktıÄı etkiler ile oluÅturduÄu duygulardır...
EÄer bunlar olgunluk, güzellik, cesaret, haksızlıklarla mücadele, mutluluk, huzur, sevgi gibi yüce duygular uyandırıyorlarsa bir sakıncası olamaz... Fakat aÅaÄılık duygular; ümitsizlik, baÅıboÅluk, isteklerin peÅinde koÅturmak, boÅ hayaller, yılgınlık, isyan, olumsuzluk, günah iÅleme, amaçsızlık gibi duygular uyandırıyorlarsa bunlardan sakınmak gerekir ki, bu yaklaÅımdan daha doÄal ne olabilir?..
Kainat, Ezeli ve Ebedi DeÄildir
Gökyüzü geceleyin karanlık olduÄuna göre yıldızların sayısı sonsuz deÄildir, dolayısı ile evren de sonsuz olmayıp sınırlıdır; benzer biçimde yıldızların belli bir ömrü olduÄu gibi evren de böyledir... Evrenin geniÅliyor olduÄu artık kanıtlanmıŠbir gerçektir; geriye doÄru gidilirse bu geniÅlemenin baÅlangıcına, dolayısı ile evrenin yaratılıÅına ulaÅılacaktır... Demek ki evren ve madde ezeli olmayıp Allah tarafından yaratılmıÅtır; açıkçası inkarcı yaklaÅımların hiçbir deÄeri yoktur...
Müslümanların Günümüzdeki Durumu
Bu konuda ayrıntılı olarak açıklamaya gitmeye hiç gerek yok, unutmayalım ki, çalıÅan kazanır... Müslümanlar yapmaları gerekenleri yapmadıkları için yeryüzündeki etkinliklerini yitirmektedirler... Bu durum karÅıt görüÅlüler tarafından kullanılsa da baÅlı baÅına bizim için bir kanıttır; evet, müslümanlar Allahâın yasalarına uydukça ilerlemiÅ, bu yasalardan uzaklaÅtıkça gerilemiÅlerdir, günümüzde de sorun budur, bir hanım yazarın dediÄi gibi;
âGünümüz Müslümanları, doÄru yolun eÄri yolcularıdır... Yolcular eÄrilmiÅ ise yolun suçu ne?â
EÄer müslümanlar eskiden olduÄu gibi bilime ve dine önem verselerdi geri kalmaları için hiçbir neden yoktu... Günümüzde de bu iki güce yeterli düzeyde sarılmadıkça ilerleyebilmeleri mümkün deÄildir... Evet, Allah bize çalıÅmamızı buyuruyor, herkes çalıÅtıÄının karÅılıÄını alacaktır...
Müslümanların günümüzdeki durumunu dinlerine baÄlayan yanıltıcı bakıŠaçısı bütün bireyleri etkileyecek olmasaydı yüce Allah müslüman olmayanlara çok daha büyük nimetler verirdi;
« EÄer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmiyecek olsaydı, Rahman olan Allahâı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları koltukları gümüÅten yapar ve altın bezeklerle iÅlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliÄidir. Ahiret, Rabbinin katında Oâna karÅı gelmekten sakınanlaradır. » Zühruf, 33-35
Biz çeÅmeden oldukça uzak duruyoruz ve aÄzımızı açıp suyun gelmesini bekliyoruz... Oysa her iÅin bir yöntemi vardır, çalıÅmayan ekmek kazanamaz ki, ekmek bile yutkunmadan boÄazdan geçmez... Öyleyse çalıÅacaÄız ve geçeceÄiz, bunun baÅka yolu yok. (bir zamanlar onların yaptıÄı gibi!) Suçu kendimizden savmaya çalıÅmamız da bizi temize çıkarmaz...
« Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz. » Fatiha, 5
Günümüz müslümanları bu bilinci kazandıkları gün üstünlüÄü yeniden ele geçireceklerdir... Evet, yalnız Allahâa kul olmak ve birlikten ayrılmamak; iÅte gerçek çözüm!..
« Toptan Allahâın ipine sarılın, ayrılmayın... Sizden, iyiye çaÄıran, doÄruluÄu emreden ve kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İÅte baÅarıya eriÅenler yalnız onlardır... Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılan ve ayrılıÄa düÅenler gibi olmayın. » Ali İmran, 103-105
Ne yazık ki, müslüman geçinen ülkelerin hiçbiri bu güzel buyrukları deÄerlendirmiyor...
« Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur; eÄer sizi yardımsız bırakıverirse, Oândan baÅka size yardım edecek kimdir? İnananlar yalnız Allahâa güvensinler. » Ali İmran, 160
Durumumuz ortada olduÄuna göre yüceler yücesi olan Allah bizleri yardımsız bırakmıÅ, nedenini birlikte okuyalım; « Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduÄun gibi dosdoÄru ol. AÅırı gitmeyin, doÄrusu Allah yaptıklarınızı görür. Haksızlık yapanlara yönelmeyin, yoksa ateÅ size de dokunur. Sizin Allahâtan baÅka dostunuz yoktur; sonra, yardım da göremezsiniz. » Tevbe, 112-113
Åunu da belirtmeliyim ki, biz önce kendimizi düzeltmeliyiz, iyi yönetilmeye deÄer olmadıkça iyi yöneticiler beklemek boÅlukta yürümeye çalıÅmak kadar anlamsızdır...
« Bu, bir topluluk iyi gidiÅini deÄiÅtirmedikçe Allahâın da verdiÄi nimeti deÄiÅtirmeyeceÄinden ve Allahâın iÅiten, bilen olmasındandır. » Enfal, 53
« Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu deÄiÅtirmez. » Rad, 13
Evet, biz kendimizi bozduÄumuz için geriye düÅtük, düzelmediÄimiz sürece ilerleyebilmemiz olanaksızdır... DoÄru yol önümüzde iken biz hep yanlıÅı seçiyorsak, suçlu yalnız bizizdir, artık uyanalım... Hekimin verdiÄi reçete, uygulanmadıkça derman olamaz!..
â6 Günâ Ne Demektir?
« And olsun ki, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık ve Biz bir yorgunluk da duymadık. » Kaf, 38
Kimileri bu konuda anlamsız eleÅtirilere gitse de aslında gerçekten uzak bir ÅaÅkınlık içindedirler, çünkü onlar bir konuda karar verirken sürekli genellemeci bir mantık taÅımakta, olguları kendi gerçekliÄiyle kavramayı ne düÅünmekte ne de baÅarabilmektedirler... Onlara âKuranâda gün kavramını açıklayınâ deseniz aynı noktaya geleceklerdir fakat Kuranâın kendine özgü sistemini bilmediklerinden veya bilmek istemediklerinden gerçeÄe uzak yargılara varırlar...
Kuranâda yer ile göklerin âaltı günâde yaratıldıÄı belirtilir; peki bu altı gün bildiÄimiz dünya günü müdür? KuÅkusuz bu sorunun yanıtı âhayırâdır... âGünâ sözcüÄü, âçaÄâ veya âdevirâ anlamında kullanılmıÅtır; buna göre gökler ve yeryüzü altı devrede yaratılmıÅtır, zaten, yeryüzünün yaratılmadıÄı bir dönemde dünya gününden sözediliyor olamaz... Kaldı ki, dini metinlerin simgesel anlamlar içerdiÄi bilinen bir durumdur...
Kuran-ı Kerimâde âgünâ deyimi bildiÄimiz 24 saatlik dünya gününü belirtmek için kullanıldıÄı gibi, belirli bir zaman dilimini ya da çaÄı belirtmek için de kullanılmıÅtır... ÖrneÄin 300 yıllık, 1000 yıllık, 50000 yıllık gün, kıyamet âgünâü, ahiret âgünâü gibi, ve hatta âbir anâlık zaman dilimi için bile!..
« O, Din Günüânün sahibidir. » (Fatiha, 4); buradaki âDin Günüâ kıyamet anlamına gelmektedir...
« İnkar edenlere, dünya hayatı güzel görünür, onlar, inananlarla alay ederler, oysa Allahâa karÅı gelmekten sakınanlar âkıyamet günâü onların üstünde olacaklardır. » Bakara, 212
« Göklerin ve yerin yaratılıÅında, gece ile âgündüzâün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiblerine Åüphesiz deliller vardır. » Ali İmran, 190
« Mallarını insanlara gösteriÅ için harcayıp, Allahâa ve âahiret günüâne inanmayanları da Allah sevmez. Åeytanın arkadaÅ olduÄu kimsenin ne fena arkadaÅı vardır!.. » Nisa, 38
« Rabbinin katında âbir günâ sizin saydıklarınızdan âbin yılâ gibidir. » Hacc,47
« Gökten yere kadar, olan bütün iÅleri Allah düzenler, sonra, iÅler sizin sayınıza göre âbin yılâ kadar tutan âbir günâde Ona yükselir. » Secde, 5
« Ona melekler ve Ruh (Cebrail) âelli bin yılâ tutarında âbir günâde çıkarlar. » Mearic, 4
Burada hemen belirtmek gerekir ki Kuran zamanın göreceli olduÄunu yüzyıllar öncesinden haber vermekle birlikte kimi inançsızlar sanki bir çeliÅki varmıŠgibi âbir gün bin yıl mı elli bin yıl mı?â gibi düÅüncesizce sorular sorarlar, oysa bu ayetlerde farklı oluÅumlardan sözedilmektedir ve bunların özne olan varlıklar açısından bir günlük deÄeri insanlara göre çok daha farklıdır... ÖrneÄin bir bilimadamı âx gezegeninin bir günü 24 saat, y gezegeninin bir günü 48 saattirâ dediÄinde âbilimadamlarına göre bir gün 24 saat mi, 48 saat mi?â diye sormak anlamsızdır...
« De ki: âSöyleyin: EÄer Allah âgündüzâü üzerinize kıyamete kadar uzatsa, Allahâtan baÅka hangi tanrı, içinde dinleneceÄiniz geceyi size getirebilir? Görmez misiniz?â » Kasas, 72
« Esenlikle girin oraya. Bu âsonsuzluk günüâdür. » Kaf, 34
« O âher günâ (her an) bir iÅtedir. » Rahman, 29
Evet, gün söylemi kullanıldıÄı yere göre deÄiÅik anlamlara gelmektedir, açıkçası göreceli bir kavramdır; Kuran birçok kavrama kendisi yeniden tanımlama getirir ve buna göre onları kullanır, gün kavramı da böyledir ve bizatihi Kuran onun farklı anlamlarla kullanıldıÄına açıkça deÄinmektedir... Yine onun bu özelliÄi araÅtıranlar için çok güzel bir yön göstermedir çünkü zamanın göreli oluÅu artık bilinen bir gerçektir; böylece Kuranâın her çaÄın bireyine seslenme özelliÄi gözler önüne serilmektedir, sapan ya da saptıranların iddialarının tersine!...
Allah ve âBizâ Kavramı Üzerine
Yüce Allah Kuran-ı Kerimâde bazan çoÄul konuÅmaktadır; bunun nedeni birden çok Tanrıânın bulunması deÄildir, kuÅkusuz Allah tektir... Yalnızca konunun içeriÄine göre sesleniÅ biçimini de deÄiÅtirmektedir; ne hep âBenâ biçimini kullanmaktadır, ne de hep âBizâ biçimini...
Aradaki fark ise Åudur; Allah tekil olarak konuÅtuÄu bölümlerde aracısız olarak kendisinden sözetmektedir, âBenâ diye seslendiÄi ayetler hep kendi zatıyla ilgilidir ve tevhid/birlik dersi verir... ÖrneÄin;
« Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, Åüphesiz onlara yakınım. » Bakara, 186 (Ayrıca bakınız: Taha, 14)
âBizâ diye seslenilen ayetlerde ise, genellikle arada baÅka varlıklar da bulunmaktadır. Allah o varlıkları onurlandırmak ya da tanıklıklarını dile getirmek için onları da belirterek âBizâ biçimini kullanır... ÖrneÄin Kuranâın indirilmesinde melek aracı olduÄu için âBiz indirdikâ buyurulur...
« İÅte bunlar Allahâın ayetleridir. Biz onları sana doÄru olarak okuyoruz. Åüphesiz sen elçilerden birisin. » Bakara, 252
Ayrıca böyle çoÄul bir kullanım âyüceltmeâ anlamını taÅır... En güzel adlar kendisinin olan yüce Allahâın bunların hepsini birden Biz biçiminde dile getirmesi oldukça güzeldir... Öte yandan bazan biz de böyle çoÄul konuÅabiliriz; âbiz yaptık, geliyoruz iÅteâ gibi... Evet, karÅımızdaki kiÅiye bir saygı belirtisi olarak âsizâ dediÄimiz gibi, kendimizden de âbizâ diye sözedebiliriz...
Konunun diÄer bir boyutu da Allahâın her Åeyin sahibi ve mutlak hakimi olmasına karÅın âBizâ diye seslenerek hepimizi alçakgönüllü olmaya ve bencillikten kurtulmaya çaÄırmasıdır... Evet, müslüman âbencilâ deÄil, âbizcilâ olmalıdır; bu yüzdendir ki Fatiha Suresi âYalnız sana kulluk ederimâ biçiminde deÄil, âYalnız sana kulluk ederizâ biçiminde düzenlenmiÅtir, bu sözdeki özgürlük ve kardeÅliÄi ise, ancak bir müslüman anlayabilir!..
Gerçek Kaynak Ne?
Her toplumda varolan bir-iki benzer inanç yüzünden genellemeci bir mantıkla vahyin Sümer medeniyetine dayandıÄını söylüyorlar; neden Sümer medeniyeti vahye dayanmasın? GeçmiÅ tanıktır ki, dinsel geliÅim, yeni medeniyetlerin kaynaÄı olmuÅtur... Gerçekten de Sümercenin ve hatta Sümerlerin bilinmediÄi bir ortamda onların inançlarının alınabilmesi de olanaksızdır; bu durumda benzerlikler birbirinden alındıÄını deÄil ortak bir kaynaktan (vahiy) geldiklerini gösterir, tartıÅmasız olarak bu yaklaÅım en mantıklısıdır... Kaldı ki, benzerlikler bir-iki konuyla sınırlı olup, âyaratılıÅâ ve âtufanâ gerçekleri bütün toplumlar tarafından bilinmektedir; demek ki bazı gerçekler deÄiÅikliÄe uÄramakla birlikte kuÅaktan kuÅaÄa aktarılmıÅtır... Benzer biçimde, birçok noktada aralarında farklılık bulunmakla birlikte Kitabı Mukaddes ile Kuran-ı Kerimâin benzerlikler taÅıması Kuranâın, Kitabı Mukaddes kaynaklı olduÄunu göstermez; o dönemde hiçbir kutsal kitabın Arapça çevirisi bulunmuyordu... Kaldı ki, bu kitapların ortak kaynaÄı vahiy olduÄundan aralarında benzerliklerin bulunması çok doÄaldır...
Bir okuldan, aynı öÄretmenden eÄitim almıŠkiÅilerin benzer bilgileri dile getirmeleri birbirlerinden kopya çektiklerini deÄil, bilgi kaynaklarının tekliÄini gösterir ve ne yazık ki birileri bu gerçeÄi çarpıtmaya kalkıÅmaktadır!.. Zaten, aralarında benzerlikler bulunmasaydı; âbunlar aynı kaynaktan gelmiÅse neden hiç uyuÅmuyorlar?â denecekti, amaç inanmak veya gerçeÄe ulaÅmak olmadıktan sonra herÅeye bir kılıf geçirilebilir!.. Öte yandan, Kuran diÄerlerinden alınmıŠolsaydı aralarında çeliÅkiler bulunmaması gerekirdi; oysa Kuran ne onların çeliÅkilerini barındırır, ne bütün söylediklerini doÄrular, ne de yanlıÅlarını benimser... Tersine bilimle çatıÅmaz, çeliÅki barındırmaz ve de yanlıÅlarını düzeltir...
Gerçekten de Kuran ve Hz.Muhammed gerçeÄe öylesine baÄlıdır ki örneÄin hıristiyanların temel akidelerinden olan Hz.İsaânın çarmıha gerilerek öldürülüÅü inancını İslam açıkça reddeder, halbuki bunun aksine inanan veya böyle birÅeyi iddia eden tek bir hıristiyan yoktur... EÄer kaynak onların kitapları olsa veya amaç uydurmalarla onları kendine çekmek olsa böyle bir yöntemin seçilmesi asla düÅünülemezdi... Tersine onların bu konuda yanıldıkları ve kesin bir bilgiyle konuÅmayıp zannın ardından gittikleri dile getirilmektedir, yapılan araÅtırmalar da Kuranâı doÄrulamaktadır çünkü onların bu konudaki inançları kesin bir bilgiye deÄil birbiriyle çeliÅkili ve Åüphe uyandırıcı rivayetlere dayanmaktadır...
Evet Kuran, onların da inandıkları bazı elçilerin hayatından kendi gayesi gereÄi sözeder fakat bu anlatılanlar hiçbir biçimde onların anlatım veya inançları ile paralel deÄildir... Kaldı ki, Kuranâın diÄer bölümü, büyük bir kısmı, hiçbir kaynakta geçmeyen doÄruları ne oluyor? ÖrneÄin, evrenin geniÅlediÄi Hubbleâdan mı öÄrenildi?! Her temiz akıl ve vicdan sahibinin anlayacaÄı üzere bunlar boÅ ve saçma iddialardır...
Dinin KaynaÄı
BaÅlangıçta doÄal varlıklar tanrılaÅtırılmıŠdeÄil, benzetmeler yoluyla Tanrı doÄal varlıklarla özdeÅleÅtirilmiÅtir... Dinsiz araÅtırmacılar bu gerçeÄin tersini savunurlar; böyle olunca da, daha önceden varolması gereken bir âTanrıâ kavramının bulunması çeliÅkisini çözemezler!..
Evet, bir varlıÄı tanrılaÅtırabilmek için âTanrıâ kavramını bilmek gerekir... Sonuçta Dekartâın Åu sözünü ister istemez onaylamak durumunda kalırlar; âTanrı kavramı ruhumuzda olan bir kavramdır. Biz almıŠdeÄiliz, fakat bize verilmiÅtirâ
İnsan âniçinâ sorusuna hep bir yanıt aramıÅtır, bilim de bu soruyla karÅı karÅıya gelmek durumunda kalmıÅtır; yaÅamak için gerekli kuralları ve niçinin yanıtını en iyi din verebilir... Dinlerinse yozlaÅtıÄı bilinen bir gerçektir; demek ki çoktanrıcılıktan tektanrıcılıÄa deÄil, tektanrıcılıktan çoktanrıcılıÄa geçiÅ ve çeÅitli varlıkların kutsallaÅtırılması sözkonusudur...
İbadet bir yaltaklanma deÄildir; kiÅinin ruh ve beden dünyasını düzenleyen ve yücelten davranıÅlar bütünüdür... Din, kurallarının varlıÄı nedeniyle çeÅitli kurumların oluÅturulmasında önemli bir etken olmuÅtur, böylece uygarlıÄın geliÅimini saÄlamıÅtır... Bütün yeniliklerin temelinde dinsel düÅüncenin geliÅimi yatar...
YaÅayan veya ölmüÅ kiÅilerin yüceltilmesi, cin veya meleklerin tanrılaÅtırılması, düzenin ve oluÅun ay, yıldız, güneÅ gibi çeÅitli varlıklara baÄlanması, baÅkalarının tanrılarının benimsenmesi, özde varolan Allah sevgisi veya korkusunun diÄer varlıklara kaydırılması, simgelerin gerçekle karıÅtırılması, varlıklarının kiÅileÅtirilerek tanrılaÅtırılması gibi nedenlerle Tevhid inancı bozulmuÅtur...
Çoktanrılı dinlerde baskın bir tek tanrının varlıÄı bilinmektedir, demek ki diÄerleri sonradan uydurulmuÅtur; en büyük tanrı ise gerçek Tanrıânın simgeleÅmiÅ biçimidir... MüÅrikler putlara âAllahâa yaklaÅmakta bir aracıâ olarak tapıyorlardı; demek ki özde bir âAllahâ kavramı bulunmakla birlikte sonradan putlar türetilmiÅtir...
Günümüz ilkel toplumlarına bakılırsa onlarda da bir âaÅkın varlıkâ kavramının bulunduÄu görülecektir... Putlar, simgelerin gerçeÄin yerini almasıyla oluÅmuÅtur; sevilen kiÅiler veya Tanrıânın sıfatları yanlıŠdeÄerlendirilerek putlaÅtırılmıÅtır... Dahası, özde hep bir en büyük (tek) Tanrı inancı vardır; Hititlerin birçok tanrısı vardı ancak bunun nedeni baÅka milletlerin tanrılarını, dolayısıyla da putlarını almalarıydı, hatta onlara ait metinlerden anlaÅıldıÄı kadarıyla bunu kendileri de bilmekteydi... Aslında Tanrı tektir; adı, sıfatları, simgeleri ve dolayısıyla da varsa putları farklıdır...
Yahudilikte Tanrı, doÄu dinlerine göre daha az aÅkındır fakat tektir, doÄu dinlerinde ise Tanrı aÅkındır fakat ortakları türetilmiÅtir ancak, kutsal metinleri bunların gerçek tanrı deÄil de ilahi kuvvetler olduÄunu, özde bir ilk ve tek tanrı inancının bulunduÄunu göstermektedir... Öte yandan, baÅlangıçta âTevhidâ inancına dayanan hristiyanlıÄın sonradan âüç tanrılıâ bir inanca dönüÅtürülmesi de dinlerin nasıl yozlaÅtırıldıÄına çok güzel bir örnek ve kanıttır...
Kulluk korku nedeniyle bir yaltaklanma olarak deÄil, varlık borcunu ödeme veya Yaratıcıyla baÄlantı kurma gibi amaçlarla ortaya çıkabilir... Evet, kiÅiler içyüzünü bilmedikleri veya korktukları çeÅitli varlıkları tanrılaÅtırmıŠolabilirler ancak bu tür davranıÅlar genelleÅtirilemez... Kaldı ki, önceden bir âTanrıâ kavramının bulunması gerektiÄi belirtilmiÅti... İnsanlar korktukları için kulluk yapabilirler fakat asla ve asla korktukları için bir Tanrıâya inanmazlar, dolayısı ile inancın nedeni korkuya dayandırılamaz, belki korkunun nedeni inanca baÄlanabilir!..
Her yerde karÅımıza çıkabilen tabiatperestler sizce doÄadan korktukları için mi doÄaya tanrısal nitelikleri veriyorlar?.. Evet, bunun bilgisizlik veya düÅüncesizlik sonucu olduÄu bir gerçek fakat bilgili olan da Allahâa ulaÅıyor... Demek ki ne korku, ne de bilgisizlik Allahâa inanma sebebi deÄildir, O var olduÄu için Oâna inanılır... Tabiatçılık ilkel ve sapkın bir inançtır...
İnsanlıÄın atasının bir âadamâ olarak algılanıÅı ve bu yönde bir arayıÅa giriÅilmesi materyalist yaklaÅımların altında bile gizli bir inancın bulunduÄunu göstermektedir; benzer biçimde, çoktanrılı dinler de tektanrılı inancın yozlaÅmasıyla ortaya çıkmıÅtır... Günümüzün geliÅmiÅliÄine karÅın dinden vazgeçilmiÅ deÄildir, bundan sonra da böyle olacaktır... Dinsiz bir toplum ise görülmüÅ deÄildir, demek ki din insanlık kadar eskidir, insanla birlikte baÅlamıÅtır ve de insanlık içindir...
Sonuçta bütün örnekler dinin çoktanrılılıktan tek tanrılılıÄa doÄru bir evrim deÄil, tektanrı inancından çoktanrı inancına, yani tevhidden Åirke doÄru yozlaÅtıÄını göstermektedir...
***
Dün olduÄu gibi bugün de insanların büyük çoÄunluÄunun en azından hayatlarının belli bir döneminden sonra dine yönelmeleri, devasa bir teknolojinin hakim olduÄu batılı ülkelerde her geçen gün âÅeytana tapma, soÄana tapma...â gibi yeni yeni iptidai dinlerin ortaya çıkması, insanların akın akın telepati, ruh çaÄırma, büyü, falcılık ve kehanet gibi hurafelerde doyum araması ve bütün bunların yanısıra, insanlıÄın sigorta, sendika, güçlü yönetim, holding, ortak savunma ve iktisadi iÅbirliÄi paktlarında güven ve gelecek garantisi peÅinde koÅması;
a) Dinin iptidai insanın zayıflıÄının bir mahsulü olduÄu;
b) İptidai ve çok-tanrıcı dinlerin tarihin ilk dönemlerinde yaÅamıŠiptidai insanlara ait olup, dinin de temelde insanla birlikte tekamül geçirdiÄi;
c) Dinin, yangın ve hayat sigortalarımızla, demiryollarımız ve buhar gemilerimizle resim ve heykel galerilerimizle zıtlık içerisinde olup, artık dine ihtiyaç kalmadıÄı iddialarını çürütmekte ve Batıâdaki dinler tarihi çalıÅmalarının dayanak noktalarını da geçersiz kılmaktadır... (Ubeydullah Akyüz)
DüÅünce Pınarı
âKaranlık kabirde bir gün yalnız kalacaÄın hiç aklına gelmez mi?â Yunus Emre
âGeçiyor bulut, geçen ömürdür...â Cahit ZarifoÄlu
âİçin daraldıÄı zaman ölümü hatırla, geniÅlersin!..â Ömer Bin Abdülaziz
âHer insan ölecek yaÅtadır!â Cüneyd Suavi
âMezardakilerin piÅman oldukları Åeyler için dünyadakiler birbirini kırıp geçirmektedirâ İmam Gazali
âKimse duymak istemeyenler kadar saÄır olamazâ Maurice Henri
âEÄer bir insan, onun için yaÅamını feda edebileceÄi bir Åey bulamamıÅsa yaÅamaya hak kazanmamıÅtırâ M.L. King
âDiriliÅ olmasaydı yaÅamak upuzun bir ölümdü!..â Cihad Zafer
âYaÅamak, her an yeniden yaratılmaktır...â Ali Suad
âMadem ki bu zenginlik senin, neden ahirete götürmüyorsun?â Franklin
âİyi hazırlan! Ölüm gelince sensiz dönmeyecektir...â Åakik-i Belhi
âNamaz, zamanın zekatıdırâ Akif Cemil
âHastalıklar, ölümü unutturmayan hakiki dostlardırâ Mustafa RamazanoÄlu
âBütün bilgiler içinde en faydalısı; bize nefsimiz hakkında en doÄru fikirleri veren ve kendi kendimizi idare etmeyi öÄreten bilgidirâ Saint Ambroise
âBilgi, önceden görme ve harekete geçme olanaÄını saÄlarâ İbni Haldun
âHey gidi yükselenler hey, çukurlar sizi bekliyorâ HekimoÄlu İsmail
âÖlümü yokluk görmek, ruhun ufkuna duvar örmektirâ Ali Suad
âZamana kusur buluruz, oysa zaman konuÅacak olsa utanırızâ İmam Åafii
âAmel ve ibadetleri boÅ vakit bulmaya baÄlayıp tehir etmek nefsin aldatmasıdırâ Hikem-i Atai
âTertemiz olmaya çalıÅın; çünkü dünyaya bakacak pencere kendinizsinizâ Bernard Shaw
âAllahâım, senden baÅka hiçbir Åeyi olmayan ben, senden baÅka herÅeyi olanlara acırımâ Confucius
âGününü gün edenler, sadece gününü dün ederlerâ Akif Cemil
âÖlüm bazan ceza, bazan bir armaÄan, çoÄu zaman da bir lütufturâ Seneca
âKundak bir gün öleceklerin sarıldıÄı kefen; kefen, bir gün doÄacakların sarıldıÄı kundaktır. Karla kaplı yollar bahara giderâ Selahaddin ÅimÅek
â(Bu Kuran) Sakınanları doÄru yola götürücüdürâ (2/3)
Neden sakınanlar için? Çünkü önyargılı yaklaÅımlar kiÅiyi gerçekten uzak kılar... Kuran anlaÅılmak için okunmalıdır, eksiklik bulmak için deÄil!.. Yoksa Kuran kendisini bize açmaz; biz kendi düÅüncemizi okuruz ve gerçekten uzak kalırız... Din de zorlama yoktur; seçimini doÄru yapan doÄru yola götürülür... Bu nedenle Kuran herkes için doÄru yolun rehberi olmakla birlikte ancak sakınanları doÄru yola ulaÅtırır... Demek ki sonuç kiÅilerin iradesine baÄlıdır, determinizm vb sözkonusu deÄildir, bu noktayı iyi kavramak gerekmektedir... Öte yandan bu özelliÄi ile sakınmasını bilen veya sakınan herkes mutlaka doÄru yola ulaÅabilecektir... Merhum Selahaddin ÅimÅekâin dediÄi gibi âHidayet, ona doÄru yürüyenlere koÅar, yaÄmurdan kaçanların kuraktan yakınmaya hakları yokturâ Evet, o sakınanlar ki yüzeysel düÅünmezler, öze inerler, yaratılıÅlarındaki bu farklılık ve üstünlüÄü ortaya çıkarırlar...
Kendinizi Bile Kandırmayın!
« İnsanlardan, inanmadıkları halde, âAllahâa ve ahiret gününe inandıkâ diyenler vardır. Bunlar Allahâı ve inananları aldatmaya çalıÅırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında deÄildirler » Bakara, 2/8-9
Evet, bu ayetler münafıklar hakkında inmiÅtir fakat davranıÅlarıyla münafıklardan hiçbir farkı kalmayan insanların bundan hiç mi payı yoktur?.. Öyleyse sormak gerek; yüce Allah neden Kuran-ı Kerimâde iman edenlere de âiman edinizâ buyuruyor? Bu demektir ki; imanınızın gereÄini yapın, hakkıyla iman edin!.. Bir yandan faiz ile milletin parasını toplarken diÄer yandan hayır kurumu yaptırmanın hiçbir önemi yoktur; siz Allahâı kandırabileceÄinizi mi sanıyorsunuz?! Yüz çiçeÄi yolup da onunu sulamak iyilik midir, kötülük mü?!
Neden olduÄunuz Åer kurumlarının sayısı gün geçtikçe artarken yaptıÄınız hayırların önemi kalır mı? Elinizdeki güç size haksızlık yapın diye verilmedi, siz emanetçisiniz, elinizdekinde fakirin, yoksulun, kimsesizin.. hakkı vardır; unutmayın ki kefenin cebi yok!.. En güzel örneÄimiz olan Hz.Muhammed âsavâ buyuruyor ki; âbenim sizden esirgeyebileceÄim hiçbir iyilik yokturâ... Peki siz ne durumdasınız?..
Yine bu konuda Hz.Mevlanaânın çok güzel bir sözü vardır; âNe kadar zengin olursan ol ancak yiyebileceÄin kadar bir miktar para yersin. Denize testiyi daldırsan bir testi kadar su alır, gerisi kalırâ Evet, bu halinizle ânereye gidiyorsunuz?â Karunâun sonunu örnek alın; o belki doÄrudan yerin dibine batırıldı ama siz de elbet birgün oraya gireceksiniz!.. İnsanlar kardeÅtirler, kardeÅlerinize ihanet etmeyin!.. Bu, ayetin sadece bir bölümü... Peki, ya âçok Åükür biz de müslümanızâ deyip de dine-imana saldırmaktan geri kalmayanlar? Müslümanın müslümanca yaÅamasına engel olanlar? Çıkar uÄruna dinlerini satıÅa çıkaranlar? Din üzerinden geçim saÄlamaya çalıÅanlar?.. Evet, âo insan çok cahil ve zalimdirâ!.. Açgözlü olmasak dünya hepimize yetecek!..
Dicleânin kıyısındaki koyunu bile düÅünen yöneticiler nerede, bizimkiler nerede!.. Siz yöneticiliÄi çocuk oyuncaÄı mı sanıyorsunuz? Bütün yükü omuzlarınıza alma sorumluluÄunu taÅıyamıyorsanız o konumu düÅünmeyin bile!.. Yöneticilerin yönetilmesi gereken bir ortamda, baÅıboÅluk alıp baÅını gider!.. âBen sizi kul, köle edinen bir hükümdar deÄilim. Ben de sizin gibi Allahâın kuluyum. Aramızdaki fark, benim bir de yönetim yükünü taÅıyor olmaklıÄımdırâ Hz.Ömer
Bakıp Da Göremediklerimiz
Bu sayfalardaki resimlerin gerçeÄinin olduÄu daÄlara, ırmaklara, deniz kıyılarına, ormanlara, göllere vb. gidin, gidin ve düÅünün; bunları kim yaptı, kendiliÄinden mi oldu, bu güzellikler neden gözlerimizin önüne serildi? Evet, düÅünün ve o güzel Yaratıcıya ulaÅın!.. Oânun sizi boÅuna deÄil belli bir amaç için yarattıÄını kavrayın ve yaÅamınızı buna göre düzenleyin... Bilin ki siz yalnızca para peÅinde koÅturmak, içki, sigara, uyuÅturucu gibi alıÅkanlıklarla ömür tüketmek için yaratılmadınız!..
KabuÄunuzu kırın, tutsaklıklarınızdan kurtulun ve yaÅamı Oânun istediÄi gibi yaÅayın, sıradan bir canlı gibi deÄil!.. Farkınızı farkedin ve yaÅamınızı da farklı kılın, Oânun yolunda sonsuz bir farklılıÄa ulaÅın... DüÅünmekten korkmayın, bilin ki dürüst düÅünmek, sizi gerçeÄe ulaÅtıracaktır; önünüzdeki tek engel sizsiniz, bakmasını bilene herÅey Oânu gösterir, herÅey kendi diliyle Oânu anlatır... Evet düÅünün, bu resimler kendiliÄinden çekilip buraya oturmadı, peki bunların aslı?!
Kuran Müslümanı
Kuran kültürünü hazm eden kiÅi, en gerçekçi ve en kuvvetli bir imana sahip olur... Kurani düÅünceye sahip olan kiÅi, hem hür düÅünebilir, hem de baÅkalarının hür düÅünmesine tahammül edebilir... Her türlü taassuptan uzak olur. Dünya iÅlerinde de, din iÅlerinde de daima gerçekçi olur... Hurafelere, batıl düÅüncelere, nifaki düÅüncelere, fasıki hareketlere, küfri inanıÅlara, taÄuti düÅüncelere temelde karÅı çıkar. Saçma inançlardan kesinlikle uzak olur...
Asla kendi benliÄinden uzaklaÅmaz, kendi toplumuna yabancılaÅmaz, baÅkalarının düÅünce ve davranıÅlarını taklit etmez... Kendisi için düÅünür, yine kendisi için uygular. BaÅkalarının uydusu olmaz... İnsan ve cin Åeytanlarına kapılmaz, kolay kolay yanılmaz ve aldanmaz... Sadece kendisi için deÄil, toplumu için yaÅar... Her Åeyi Allah rızası için düÅünür ve yapar... Din ile dünyayı bir bütün olarak kabullenir ve bir bütün olarak yaÅar, yaÅamaya çalıÅır, din-dünya ayrımı yapmaz...
Müsamahakar olur. BaÅkalarının düÅünce ve davranıÅlarına karÅı toleranslı olur... İnançlara baskı yapmaz. Sadece İslamâı tanıtır. Kimseyi kendi çizgisine gelmeye zorlamaz... Kendisine güvenir. Moral gücü daima yüksek olur... GeniÅ bir hayal gücüne sahip olur... Hakkı batıldan, doÄruyu eÄriden, günahı sevaptan, kolaylıkla ayırabilir. Kolay kolay batıla saplanmaz... Daima doÄru yolda bulunur... Devamlı Allahâı zikir halinde olur ve zikrin gerçeÄine ulaÅır... (Yunus Vehbi Yavuz)
Kolaysa Dene, Olabiliyorsa Yap!..
Yüceler yücesi olan Allahâın bizler için gönderdiÄi kelamı olan Kuran-ı Kerimâi Hz.Muhammedâin kendiliÄinden ortaya koymuÅ olduÄunu savunabilen her türlü düÅüncesize, ben de doÄrudan Kuran-ı Kerimâden alarak ilhamımı meydan okuyorum, eÄer sözünde âsamimiâ isen;
Sen de uydur, sen de düÅün, sen de bilgi topla, sen de bilinmeyen geçmiÅ ve gelecekten sözet, sen de gizli olanı ortaya dök, sen de maÄaraya git, sen de araÅtır, sen de kendi kendinin bilgi kaynaÄı ol, sen de hastalan, sen de düÅlerini dile getir, sen de atıver, sen de benzersiz bir söz söyle, sen de alıÅveriÅ yaptıÄın kiÅilerden esinlen, sen de uzmanların uzmanı ol, sen de çaÄlara ıÅık tut, sen de kapkara bir toplumu aklaÅtır, sen de bütün kötü alıÅkanlıkları ortadan kaldır!..
Sen de gelmiÅ geçmiÅ en güvenilir kiÅi ol, sen de söylediklerini en güzel bir biçimde yaÅa, sen de sana sorulan bütün sorulara bir yanıt getir, sen de mucize göster, sen de eskimez görüÅlerle ortaya çık, sen de geliÅini çok önceden bildiren kanıtlar bulundur, sen de bütün bireyleri koruma altına alıp özgürce ve inandıkları gibi yaÅamalarını saÄla, sen de bütünüyle sana karÅıt olan kiÅilerin arasında söylemlerini savun, sen de hiçbir ödün verme, sen de doÄru bildiÄin yoldan ÅaÅma!..
Sen de âen güzel örnekâ ve en olgun bir kiÅilik özelliklerini taÅıyıp hiç deÄiÅme, sen de söylediklerini kanıtlayabil, sen de kendini ve diÄerlerini kandır, sen de yalan ve dolana baÅvur, sen de kendi çıkar ve isteklerinin peÅinden koÅtur, sen de ölümle burun buruna yaÅa, sen de ömrünün son deminde hiç kimsenin ulaÅamayacaÄı bir baÅarı elde et!..
Bu üstünlüÄün, bu eÅsizliÄin, bu benzersizliÄin kaynaÄını neye dayandırıyorsan onu dene, açıkça meydan okunuyor sana, nasıl yaparsan yap, kimden yardım alırsan al da bir benzerini getir, eÄer yapamıyorsan - ki yapamayacaksın, hiç kimse de yapamadı! - doÄruluÄunu kabul et, anla ki bu kitap âbeÅerüstüâ bir kitap, o Allahâın kelamı ve Hz.Muhammed de Allahâın Resulü!.. Yok bile bile inkar etmeyi sürdüreceksen Åunu da çok iyi bil ki; kendi düÅen aÄlamaz!..
***
« Senin için âOnu uydurduâ diyorlar, öyle mi? De ki: âÖyleyse onun surelerine benzer uydurma on sure meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allahâtan baÅka çaÄırabileceklerinizi de çaÄırınâ
SöylediÄinizi yapamazlarsa, bilin ki o, ancak Allahâın ilmiyle indirilmiÅtir ve Oândan baÅka tanrı yoktur, artık müslümansınız deÄil mi? » Hud, 13-14
***
âÅeytan hiç kimseye, Kuranâın beÅer sözü olduÄunu ispat ederek onu inkar ettirmiÅ deÄildir. Onun bütün yaptıÄı, Kuranâı hak kitap olarak kabul etmekten âalıkoymaktırâ. Bunun için de herkes için degiÅik sebepleri kullanırâ Ümit ÅimÅek
DüÅünce Pınarı
âİsyanınız nefsinize, itaatiniz Rabbinize olsunâ Abdülkadir Geylani
âSevgide inanmak ve inanmakta görmek varâ Necib Fazıl
âAkıl maddeyi, kalb manayı fetih içindirâ Muhammed İkbal
âYeryüzünde en ilgi çekici olay; bunca kavga ve düÅünce karmaÅasına raÄmen Kuranâın hala tazeliÄini korumasıdırâ Bernard Shaw
âAllahâın nuru ancak Oânu arayanların kalbine doÄarâ Cecil Hamar
âOlgunluk günahtan sakınmaktırâ İsmail Çetin
âHer ayet, bir formül, bir kanun, bir denklemdir. Nasıl ki bir fizik formülü ile yüzlerce problem çözülürse, ayetlerin manası da, uygulama sahası da öylesine geniÅtirâ HekimoÄlu İsmail
âMadem ki bu zenginlik senin, neden ahirete götürmüyorsun?â Franklin
âHangi sofraya oturduysam rızkı veren Allah idiâ Hafız-ı Åirazi
âAllahâın gözünde insanların en iyisi ol, kendi gözünde en kötüsü ol, insanların gözünde onlardan biri gibi olâ Hz.Ali
âKiÅi insanlar arasında kendisinden daha kötü kimse bulunduÄuna inandıkça, gururlu demektirâ Bayezid-i Bistami
âRabbini bilen, haddini bilirâ Ali Suad
âServet çoklarını yoksullaÅtırmıÅtır. En acınacak fakir, kalbini kasasına kitleyen zengindirâ Selahaddin ÅimÅek
âBilim, yeryüzünde hayatın kökeni sorusuna dair tatminkar bir cevaba sahip deÄildir. Belki de hayat bir mucizedirâ Robert Jastrou
âYalancı, Allahâa karÅı kafa tutan, fakat insanlardan korkan bir serseridirâ Francis Bacon
âBana filozofların deÄil, elçilerin haber verdiÄi Allah gerekâ Pascal
âÅunu iddia ediyorum ki, Allahâı arama yolunda ilmin, dinin disiplini altında sunduÄu imkanlar en güvenilir olanıdırâ Paul Davies
âAncak Allahâa inandıÄım zaman, yaÅadıÄımı anladımâ Tolstoy
âİlim olsa olsa materyalizm ile çatıÅabilir, ama dinle deÄilâ Roger Sperry
âDin yüzünden gerilemedik, tersine gerilediÄimiz için dinden ayrıldıkâ Peyami Safa
âİslam akıl ve mantık dinidir ancak akıl ve mantıktan doÄmamıÅtırâ E.ÅenlikoÄlu
âDünya için bir tek din seçmek gerekirse, bu muhakkak İslam dini olacaktırâ Bernard Shaw
Kuran-ı Kerim KorunmuÅtur
Bu eÅsiz kitap doÄrudan Allahâın koruması altında bize ulaÅmıŠbulunmakla birlikte kimileri bu konuda çeÅitli Åüpheler ortaya atarak hem kendilerini, hem de baÅkalarını kandırmaya çalıÅmaktadırlar... Öyleyse bu konuya bir açıklama getirmek yerinde olacaktır; Hz.Muhammed kendisine indirilen vahiyleri, bu iÅ için özel olarak görevlendirilmiÅ âvahiy katipleriâne yazdırıyordu, ayrıca indirilen ayetlerin ezberlenmesini de saÄlıyordu...
Böylece Ona bildirilenler yazılı ve sözlü olarak koruma altına alınıyordu, dahası bütün topluma yayılıyordu... Hz.Ömerâin müslüman oluÅu hatırlanırsa, daha ilk dönemlerden baÅlayan yazılı bir geleneÄin bulunduÄu görülecektir... Evet, en baÅtan beri Kuranâın hem yazılı, hem de ezber olarak saklanması geleneÄi vardı...
* Kuran-ı Kerimâi deÄiÅtirmeye kalkan kiÅi Kuranâa inanmıyor demektir... Bu konudaki Kuran ayetleri de son derece Åiddetlidir, deÄil yapmak bir müslüman bunu düÅünemez bile... Kaldı ki, Kuran için herÅeylerini feda eden insanlardan böyle bir davranıŠbeklemek ÅaÅkınlıktır... Dolayısı ile bu tür bir sav hem âsaçmaâlık, hem âgerçekdıÅıâlık, hem de âiftiraâ niteliklerini taÅımaktan öteye gidemez...
* Kuran deÄiÅtirilemez; bunu Kuranâı inceleyen herkes anlayabilir ve geçmiÅ bu gerçeÄin tanıklıÄıyla doludur; demek ki o kiÅiler de isteseler bile Kuranâı deÄiÅtiremezlerdi... Kaldı ki bu müÅriklerce denenip de baÅarılamamıŠbir olaydır... Hz.Muhammedâin sözleri bile Kuran düzeyinin çok çok altındadır, ona ulaÅabilecek hiçbir söz bulunmamaktadır...
* Kuran bütün dönemler için yazılı ve sözlu tevatürle bize ulaÅmıŠolup, âtevatürâ yalan söylemelerine olanak bulunmayan son derece güvenilir ve çok sayıda kiÅinin aynı gerçeÄi dile getirmeleri demektir... İman, yaÅanandır... İnançsızlar bunu anlayamazlar fakat biz müslümanların, imanı dolu dolu yaÅayıp da her çaÄa örnek olan o yüce insanlardan kuÅku duymamız olacak iÅ deÄildir...
* Aslında hiçbir konuya girmeyip yalnızca edebi açıdan Kuranâı incelemek bile bunun böyle olduÄunu kanıtlamaya yeter... Tek harfinin veya kelimesinin deÄiÅmesi bile anlamın deÄiÅmesi ve bunun derhal farkedilmesi demektir (düz yoldaki çukurlar gibi!) Kendi içmusikisi bulunan ve böylece okunan tek nesirdir, baÅtan sona böyledir... Gerçekten de onun benzerini getirmek mümkün deÄildir ve azıcık dilden anlayıp da inadını bir tarafa bırakan herkes bu gerçeÄi teslim eder...
* Kuran öÄrenimine ve öÄretimine teÅvik eden sayısız hadis bulunmaktadır; Ashabâın Hz.Muhammedâin isteklerine kayıtsız kalması düÅünülemez... Zaten, Araplar sözün güzelini ezberleyen insanlardı; bu bir gelenek olarak vardı... Kuran-ı Kerimâi ezberlemek ise çok kolay olduÄu gibi, onu ezberde tutmak da böyledir...
* Eskilerden günümüze destan, masal, efsane, Åiir, atasözü, mani, özdeyiÅ gibi sayısız belge ulaÅmıÅtır ve Arap Åairlerinin Åiirleri de bunların içindedir... Böyle bir durum karÅısında Kuran gibi benzersiz bir kitabın ulaÅamayacaÄını kim ve nasıl savunabilir? Her açıdan diÄerlerinden üstün olduÄundan bu konuda Åüpheye düÅmek yersizdir...
* Asr-ı Saadetâte yazılmıŠolan mushaflar elimizde bulunduÄu gibi, bunların aralarında da hiçbir farklılık yoktur... Yeryüzündeki bütün Kuran yazmalarının aynı olması ortak bir ilk yazmadan geldiklerini açıkça kanıtlamaktadır... Zaten, son derece ölçülü ve benzersiz bir kitabın deÄiÅtirilebilmesi olanaksızdır; kaldı ki, böyle bir iÅ olacak da hiç kimse ses çıkarmayacak, mümkün mü?.. Ayrıca, böyle bir olayın bırakın gerçekten olmasını, düÅünülmesini bile gerektirebilecek hiçbir neden yoktur!..
* Bütün bu kanıtları bir tarafa koyarak soruyorum; siz olsanız böyle bir iÅe kalkıÅır mıydınız? KalkıÅsanız bile bunu baÅarabilir miydiniz? ÖrneÄin, İstiklal MarÅıânı düÅünün; kim onu deÄiÅtirmek ister veya bunu düÅünür? Bu iÅi Mehmed Akifâin en yakın arkadaÅları yapar mı, mümkün mü? Diyelim ki birisi bunu yaptı, hemencecik farkedilmez mi? Evet, mantıklı olmak gerek!..
* Yukarıdaki soruya iki türlü yanıt verilebilir; âhayırâ denilerek inananların, kendilerini Kuran için feda eden insanların böyle bir olayı düÅünemeyeceÄi bile onaylanıyorsa olay bitmiÅtir, birileri istedikleri kadar kendi bataklıklarında çırpınıp dursunlar!.. âEvetâ deniyorsa tartıÅmasız olarak yalan söyleniyordur veya o yüce insanların da kendileri gibi sahtekar olduÄu sanılıyordur; artık böyleleriyle tartıÅmak gereksizdir, hiçbir anlamı yoktur... « âAllahâ de. Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar! » (Enâam, 91)
* Gelelim o dönemden günümüze kadar ulaÅan geleneklere ki, bu konuda hiçbir kuÅkunun yeri olmadıÄı iyice anlaÅılsın... Evet, günümüze kadar ulaÅan geleneklerden birisi, önemli bir sünnet olan teravih namazıdır; Hz.Muhammed bu namazda bütün Kuranâı baÅtan sona okurdu, günümüzde de bu sünnet devam ettirilmektedir... Özetlemek gerekirse, Kuran-ı Kerimâin bizlere ulaÅmasını saÄlayan belli baÅlı gelenekleri Åöylece sıralayabiliriz; hafızlık (Ashab-ı Suffa ile baÅlayan Kuran öÄrenimi ve öÄretimi), ezberleme, namazlarda okuma, her ramazanda yapılan âmukabeleâ ve kılınan teravih namazı, icazetname, hatim indirme... AnlaÅılacaÄı üzere; Kuran-ı Kerim bizlere hem yazılı, hem sözlü, hem de fiili olarak ulaÅtırılmıÅtır, bu konuda hiçbir kuÅkuya yer yoktur...
« DoÄrusu o zikri (Kuranâı) Biz indirdik, ve hiç kuÅkusuz ki onun koruyucusu da Biziz » Hicr, 9
Åüphe Uyandırmaya ÇalıÅıp Ancak Kendilerini Kandıran Zavallılar
Vahyi inkar eden çoktur. Fakat âKuran, Hz.Muhammedâin tebliÄ ettiÄi kitap deÄildirâ diyen çıkmamıÅtır. Çünkü böyle bir iddiaya akıl manidir, objektif deliller manidir. Nedir bu derginin iddiası? Åudur: Hz.Ebubekir zamanında tedvin edilen mushaf, sonradan yok edildi ve tahrifat yapıldı!
Vermek istediÄi görüntü, derginin kapaÄıyla, takdimiyle böyledir. Fakat naklettiÄi yetersiz bilgiler dahi, kendi iddiasını cerhetmeye kafidir! Bilmiyor ki, kullanmaya çalıÅtıÄı bilgilerin mahiyetini! Öylesine zavallı, öylesine nasipsiz... Bazı bilgiler ise tamamen çarpıtma ve uydurma. Önce hakikati özetleyelim;
Peygamberimiz, vahyolunan her ayeti vahiy katiplerine yazdırmıÅtır. Tek nüsha halinde de yazdırmamıÅtır. Berrak ve sabit yazılıÅı tahakkuk ettirene kadar yazdırmıÅtır... Sonra, yazdırdıÄını okutmuÅ, kontrol etmiÅtir. Ayetler hurma dalı, taÅ, kemik, aÄaç kabuÄu üzerine yazılır; halin Åartlarına göre yazı malzemesi iyi cinsten olmamıÅsa, ilk fırsatta yeniden yazılırdı...
DiÄer mahfuziyet müessesesi, âezberlemeâ idi. Ayetler birçok sahabi tarafından ezberleniyordu... Peygamberimiz ayetlerin tertibiyle bizzat ve muntazaman meÅgul oluyordu. ÖldüÄünde ise durum Åuydu;
Her ayet muntazaman ve mükerrem yazılmıÅ. Yazanlar saÄ... Ayetler, tertib tarzı iÅaretlenmiÅ. Vahiy katipleri ve ashab-ı kiram biliyor. Hepsi saÄ... Ayetler yüzlerce, binlerce sahabi tarafından ezberlenmiÅ. Bütün ayetleri birden ezberlemiÅ olanlar da mevcut. Hepsi saÄ...
Sonra, Hz.Ebubekir zamanında toplama (tedvin) kararı veriliyor. Hz.Zeyd ile bir heyet vazifeleniyor. Peygamberin huzurunda yazılmıŠolan sayfalar bir araya getiriliyor. Dikkat edilsin; bilinmeyeni topluyor deÄiller, bilinenlerin yazılısını topluyorlar. Hem de en yüksek itinayla ve hassasiyetle... Ve âmushafâ meydana gelmiÅ oluyor. Yazanların, yazılı metinlerin, ezberleyenlerin tam tesbit, teyid ve ittifakıyla. Bu mushaf, önce Hz.Ebubekirâin, sonra Hz.Ömerâin, sonra Hz.Hafsaânın yanında bulunuyor.
Yine dikkatinizi çekiyorum: o mushaf, o zaman maddeten yok edilse ne olacaktı? Hiçbir Åey. Aynen bir daha tedvin edilirdi. Peygamberimiz, bıraktıÄını öyle bırakmıÅ; öylesine bir tesbit, usul ve talimiyle bırakmıÅ.
Sonra Hz.Osman, çeÅitli diyarlardaki kıraat farklılıkları kendisine anlatılınca; asli ve mahfuz mevcudiyetin, mushafları çoÄaltarak bu kıraat farklarını da ortadan kaldırıcı bir sıhhatle yayılması lüzumuna inanıyor.
Hz.Zeyd, vazifeliler arasında... Hemen Hz.Hafsaâdaki âmushafâ isteniyor deÄil... Yukarıda belirttim; mahfuziyet Åartları zengin ve güçlü. Hz.Zeyd baÅkanlıÄındaki heyet çalıÅmalarını bitiriyor ve âmushafâ tamamlanıyor. Hz.Zeyd diyor ki; âdefalarca tetkik ettim, eksik yoktuâ
Buna raÄmen Hz.Osman, bir de Hz.Hafsaâdaki mushafın gösterilmesini ve karÅılaÅtırılmasını istiyor. Hz.Hafsaâdaki mushaf emaneten alınıyor ve karÅılaÅtırma yapılınca tam bir ayniyetin varlıÄı müÅahede ediliyor, Hz.Osman pek memnun bir halde Hz.Hafsaânın mushafını geri veriyor. Böylece tedvin edilmiÅ mushaf çoÄaltılıyor ve birer nüshası çeÅitli merkezlere gönderiliyor.
Bu Hakikat Tablosu karÅısında ne dayanır? O derginin zihniyetine sahip olanlar; deÄil öyle zavallıca davranarak, Åeytani kurnazlıÄın en uzmancasını sergileyebilen heyetler teÅkil ederek dahi, bir tek istismar zerresi bulamazlar... Çaresizlikten çırpınıyorlar, çırpındıkça batacaklar. İslamâı tahrip etmek isteyen, harap olmaktan kurtulamaz... (Dünya İslamâa Muhtaç, Ahmed Selim, TimaÅ)
Kötüyü yaratmak kötü mü?
İslama göre hayrı, iyiyi, güzeli yaratan da Allah'tır, Åerri, kötüyü, çirkini yaratan da. âAllah kötüyü nasıl yaratır?â diyenler var. Güya bunlar, Åerri yaratma fiilini Rabbimize yakıÅtıramıyorlar.
âÅerri Allah yaratmıyorâ diyenlere hemen soralım: Allah yaratmıyorsa, kim yaratıyor?
Bu soruya verilecek her cevapta Åirk kokusu var. Yaratmak, Allah'a mahsustur ve O'nun eÅi, benzeri, yardımcısı, ortaÄı yoktur. Bu, meselenin bir yüzü.
Bir de konunun imtihan yönü var. EÄer Allah, sadece hayrı yaratsaydı, Åer hiç olmazdı. O zaman imtihanın da bir manası kalmazdı. Harama girmek, günah iÅlemek, inkar etmek mümkün olmazdı. Herkes mecburen melek gibi olurdu.
Oysa Rabbimizin muradı bu deÄil. O, kulun kendi isteÄiyle hayra yönelmesini arzu ediyor. Bu sebeple, kul iradesiyle neyi tercih ederse onu yaratıyor.
Mesela, ayaklarla camiye de gidilir, meyhaneye de. Birincisi hayır, ikincisi Åerdir. Allah, kulun dileÄine göre yaratır. Meyhaneye yönelen ayaklar taÅ kesilseydi, harama meyleden gözler kör olsaydı, ibadet etmeyenler belli bir hastalıÄa yakalansaydı kulun iradesi kalmazdı.
Åu halde, iyilerle kötüleri ayırmak için, hayrın yanında Åerri de yaratmak hikmetin ta kendisidir...
âAllah Åerri yaratmazâ sözü Allah'ın Åanını tenzih deÄil, tenzildir. Çünkü, Allah'ın, hayrın yanında Åerri de yaratması azametinin gereÄidir. Nasıl ki, bir ressam, güzel cisimlerin resmini gayet iyi yapsa, ama çirkin suretleri yapamasaydı, bir noksanlık olurdu.
Kötülükleri yaratma konusuna da bu misalle bakılabilir... Kaldı ki, Åerri yaratmak deÄil, iÅlemek Åerdir.
Zulüm mü?
Bazı insanlar zengin, güzel ve sıhhatli doÄarlar, bazıları da fakir, çirkin ve sakat. Bunlar âızdıdari kaderâin konusudur. Bu farkı bahane ederek zulümden söz edenler duyarız. Halbuki, zulüm bir hakkın çiÄnenmesidir. Kulun ise, Allah'ta hiçbir hakkı yoktur. O, ne vermiÅse sırf lütfundan dolayıdır.
Bize düÅen, verilmeyen nimetleri düÅünüp isyana yeltenmek deÄil, verileni hatırlayıp Åükretmektir. Eksiklikler, kulun denenmesi içindir. Dünyayı bir imtihan salonuna benzetirsek, hoÅa gitmeyen durumlar birer imtihan sorusudur. Kul isyan mı edecek, yoksa verilen nimetlere Åükür, mahrum kaldıÄına sabır ile mi karÅılık verecek?
Zengin bir tüccar düÅünelim. Dükkanına gelen iki fakire, sırf merhametinden dolayı iyilik etmek istiyor. Birine gömlek ve pantolon giydirdi, diÄerine ise, bunlara ilaveten ceket ile palto hediye etti. Sadece gömlek ve pantolon alan adam, âTüccar bana zulmetti, öbür adama fazla verdiâ diyebilir mi? Derse, bu sözü edepsizlik olmaz mı?
Biz insanlar da bu fakirlere benziyoruz. Allah, sonsuz merhameti sebebiyle, tükenmez hazinesinden nimetler veriyor. Vücudumuzu, aklımızı, hayalimizi, soluduÄumuz havayı, içtiÄimiz suyu, yediÄimiz gıdayı yaratan O. ÇalıÅmadık, kazanmadık, hak etmedik. O, sırf lütfundan dolayı ikram ediyor. Eksik alan sabrederse ebedi nimetler kazanacak.
Dünya hayatı kısa bir imtihandan ibaret... Az nimetlenen kul, birinci adam gibi asi olur, âzulümâ derse, edepsizlik eder. Vazifesi verilene Åükretmektir. Aksi halde azaba davetiye çıkarır.
Allah, her iÅinde adildir, asla zulmetmez. Musibetlere de bu açıdan bakmak gerekir. Belalar ya iÅlediÄimiz bir hatanın sonucudur veya imtihanın ürünüdür.
Evi yanan kiÅi, kadere dil uzatmadan önce, bildiÄi bir sebep yoksa bile, yine suçu kendisinde arasın. Belki bir insanın kalbini kırmıÅtır! Ev yakan suç iÅler, ama kader adalet eder!
Kader Güzeldir
Çirkin isteklerimizle karıÅtırmasak, bozmasak, yıkmasak kaderin her Åeyi ne kadar güzel! DıÅtan çirkin gibi görünenler var, ama onların da sonuçları güzel. KıÅın soÄuÄu, kar fırtınası olmasa, baharın çiçeÄini, yapraÄını, kelebeÄini görebilir miydik?
Dünyaya gelmeden önceki halimizi düÅünelim bir an. Ana rahminde her fiili kabul eden bir et parçasıydık. Dünyayı tanımıyor, nelere ihtiyacımız olduÄunu bilmiyorduk. Kendimizden bile haberimiz yoktu.
EÄer söz anlayacak bir kabiliyete sahip olsaydık da, bize, âKendine lazım olan uzuvları seç ve yaÅayacaÄın alemin nasıl olmasını istiyorsan söyleâ denseydi ne yapardık?
Sanıyorum, her Åeyden önce el, ayak, burun, kulak gibi zaruri organlarımızı almazdık. Çünkü, anne karnındayken bunlara hiç ihtiyacımız yoktu. Gözü lüzumsuz iki delik, saçı gereksiz bir kalabalık, bacaÄı, rahatsız edici bir uzantı zanneder, kabul etmezdik
KuracaÄımız dünyada ne suya, ne topraÄa, ne güneÅe, ne havaya, ne bitkilere, ne de hayvanlara yer verirdik. Bunlar da bizim için bazı manasız kelimelerden ibaretti.
Fakat kaderimizi takdir eden Allah, sonsuz merhameti sebebiyle, bizi kendi halimize bırakmadı. Sınırsız ilmiyle, hayatımız için gerekli Åeyleri planladı ve yarattı. Kainat bize uygun, biz de kainata.
Åimdi dünyadayız. Bir süre sonra ahirete gidecek, orada yaÅayacaÄız. O alemde bize gerekenler buradan alınacak. Gül veya ateÅ, elmas veya kömür, ibadet veya isyan... Seçme iÅi bize bırakılmıÅ. İsteyen istediÄini alabilir.
İman ve ibadetin bu dünyada maddi bir karÅılıÄı yok, nitekim organlarımızın da ana rahminde ne iÅe yaradıÄı belli deÄildi. İman ve ibadetin faydalarını asıl öbür dünyada anlayacaÄız. İkinci hayatta mükemmel olmanın yolu, bu dünyadaki amellerimize baÄlı.
Kader, güzeldir. Perde arkasını görebildiÄimiz oranda anlıyoruz bunu. Madem ilahi takdirin sırlarını anlamaktan aciziz, Åu halde Allah'a teslim olalım.
O, âneylerse güzel eylerâ; baÅımıza zahiren çirkin bir hal gelirse, bilelim ki, ya bizim hayatımızdan dolayıdır veya imtihan içindir.
Çirkinlik bize, güzellik kadere ait (KulluÄum SultanlıÄımdır, Ömer Sevinçgül)
Kader ve Kaza
Kader; yüce Allahâın olacakları önceden bilip yazmasına, kaza ise bu yazılanların gerçekleÅmesine denir... Ancak alınyazısı olarak nitelenen kader bizim elimizi kolumuzu baÄlamıŠdeÄildir... KuÅkusuz Allahâın bilgisi dıÅında hiçbir Åey yoktur, bundan dolayı Oânun (bizim için bir boyut olan) geleceÄi de bilip yazması kanıksanacak bir durum deÄildir...
Allah bildiÄini yaratmasaydı, hiçbirÅey yaratmaması gerekirdi... Demek ki âbilmek yaratmaya engel deÄildirâ; tıpkı bizim, sonucunu bile bile birçok davranıÅta bulunmamız gibi... Burada önemsenmesi gereken ayrıntı Åudur; alınyazımız ve bütün diÄer olaylar Allah bildiÄi için gerçekleÅmez, gerçekleÅeceÄi için Allah bilir...
ÖrneÄin bilim adamlarının ayın tutulacaÄını bilip yazmaları ya da bizim yarın güneÅin doÄacaÄını bilmemiz ayın tutulmasını veya güneÅin doÄmasını gerektirmez, bu olaylar gerçekleÅeceÄi için biz biliyoruz, bildiÄimiz için gerçekleÅmiyorlar; malum ilme deÄil, ilim maluma tabidir...
Evet, önceden bilinmeleri onları etkilemiyor; aynı biçimde Yaratıcımız sonsuz bilgisi ile bizim ne yapacaÄımızı bilip yazmıÅ... Biz de kendi baÅımıza yeryüzü uzayında iyilikler ve kötülükler arasında dönüp duruyoruz... Ne zaman kötülüÄe, ne zaman iyiliÄe tutulacaÄımız bizce bilinmez ama elimizde olan bir durum... Bu noktada kiÅisel istencimize (cüz'i irade) deÄinmek istiyorum;
Evet, hepimizin belli bir yapabilirlik gücü var ancak bu sınırsız deÄil... Aklımız bütün konuları algılayamadıÄı gibi istencimiz ve gücümüz de bütün istediklerimizi yapabilmemize yetmiyor... Bu yetersizlik nedeniyle aklımızı yok sayamayacaÄımız gibi, istencimizi de yok sayamayız... KiÅisel istencimizin varlıÄını gösteren kanıtlara geçmeden önce tersini savunabilecek olanlara Åu konuları anımsatmak isterim;
EÄer kiÅiler (soluk alma, acıkmak, uyumak gibi istekdıÅı durumların ötesinde) yaptıklarını kendi istekleri dıÅında yapıyor olsalardı, suç iÅleyenler cezalandırılmazdı... Dini inanca göre de insanlara cennet ile cehennem seçenekleri sunulmaz, en kötüsü iyi ile kötüyü ayırabilen AKIL verilmezdi...
EÄer yaptıklarımız zorlama ile, doÄrudan Yaratıcıânın etkisiyle olsaydı (ki, Oânun iradesi bizim üstümüzdedir ve bize belli ölçüde özgürlük tanımıÅtır) aramızda fark kalmazdı, gelmiÅ geçmiÅ bunca bireyin övülmesi ya da yerilmesi anlamsız olurdu ki, bunun mantıklı bir tarafı yoktur...
KiÅinin usu (akıl), istenci (irade) ve düÅünebilme yeteneÄi vardır; siz elinizi ateÅe sokup sokmamanın doÄruluÄuna karar verebilirsiniz. KiÅi, bu karar verebilme gücü olduÄu için yaptıklarından sorumludur... KiÅiye gücünün yettiÄinden fazlası da yüklenmiÅ deÄildir...
Evet, Allahâın bilip yazmasıyla kader, bizim dilememiz ve Allahâın kendi dilediÄine göre yaratmasıyla da kaza oluÅur... Bu noktada gördüÄümüz düÅlerin de alınyazısının kanıtlarından birisi olduÄunu belirtmek istiyorum... Gelecekle ilgili gördüÄümüz düÅlerin (rüya) bazan bütünü bazan da belli bir bölümü (rüyanın doÄruluÄuna göre) gerçekleÅir, bu da alınyazımızın önceden bilinip yazıldıÄını çok açık bir biçimde göstermektedir... Kuranâın ve Hz.Muhammedâin bizlere bildirdiÄi gelecekle ilgili bilgilerin olduÄu gibi çıkması da kaderin varlıÄını kanıtlamaktadır; eÄer kader olmasaydı, bunlar nereden bilinecekti? Åimdi de konunun diÄer boyutuna gelelim, iÅte cüzâi irademizin varlıÄını kanıtlayan birkaç gerçek;
KiÅisel İstencin (Cüzâi İradenin) VarlıÄını Kanıtlayan Olaylar
1. Hepimiz davranıÅlarımızda özgürüz, yaptıklarımızı istencimizle yaparız... ÖrneÄin yemek yemek ya da yememek, kitap okumak ya da okumamak, yürümek ya da oturmak gibi davranıÅları istediÄimiz anda yapabilmemiz, alınyazısıyla baÄlı olmadıÄımızı açıkça göstermektedir. Evet, istediÄimiz gibi elimizi, kolumuzu, ayaÄımızı hareket ettirebiliyoruz, zincirlerle baÄlanmıŠdeÄiliz...
2. YaptıÄımız yanlıÅlardan üzüntü duymamız, ya da yanlıÅtan geri dönebilmemiz de kiÅisel istencimizin varlıÄını kanıtlamaktadır... EÄer zorla yapıyorsak, ne diye üzülelim ki? Yani piÅmanlık duygusu insanın irade sahibi bir varlık olduÄunun kanıtıdır...
3. Birisi bizi bir yere çaÄırdıÄında gidip gitmemeye kendimiz karar veririz... DoÄamız gereÄi de iyi yerlere gitmeyi yeÄleriz... Peki bu seçimi bizden baÅkası mı yapıyor?..
4. Suç iÅleyen kiÅilere âsen bu iÅi kendi isteÄinle yapmadın, zorla yaptırıldınâ denilebilir mi? Ya da suç iÅlediÄimizde âne yapayım, kaderimde varmıÅ" diyebilir miyiz?.. Evet, herkesin doÄru ile yanlıÅı seçme özgürlüÄü ve dolayısıyla da sorumluluÄu vardır...
5. Dinimize göre akıllı kiÅiler sorumludurlar, delilerse sorumsuzdur; peki bizi onlardan ayıran, akıllılıÄın gereÄi olan nedir? Seçim olanaÄı saÄlaması deÄil mi? Evet, düÅünce ve aklın, istek ve iradenin varlıÄına karÅı çıkmak hiç de akıllıca bir davranıŠolmayacaktır ki, bu karÅı çıkma olasılıÄı bile özgür irademizin bulunduÄunu gösterir...
Evet, ânasılsa acıkacaÄım öyleyse yemeyeyimâ görüÅü gibi, ânasılsa ne yapacaÄım biliniyor, öyleyse oturayımâ denemez... Böyle diyen kiÅi, kendi aklını ve yapabilme gücünü inkar ediyor demektir... Ayrıca bu açıdan bakarsak her Åeyi bilen Allahâın hiçbirÅeyi yaratmaması gerekirdi ki, bu da olacak iÅ deÄildir...
âBildiÄini yapmaya ne gerek var?â diyen kiÅinin kendisi bile sonucunu bildiÄi nice iÅleri belki de onlarca, yüzlerce kez tekrarlarken, âAllah sonunu biliyorsa neden yaratıyor?â diyebilmektedir!.. Oysa varlık nedenimiz yalnızca sınanmak deÄildir, sınav ise insanın yeteneklerinin ortaya çıkması ve hayatının olgunlaÅtırılması içindir...
Son olarak Åunu belirteyim; seçici biz olmamıza karÅın yaratan Allah'tır... Bu noktada dilerse yaratmaya da bilir... Bu yüzden O'nun istenci ve dilemesi kuÅkusuz bizim üzerimizdedir ancak bizi hiçbir zaman zorunlu kılmamıÅtır... Yoksa hiç kuÅkusuz yaÅamamızın da sınanmamızın da bir anlamı olamazdı...
DüÅünce Pınarı
âKadere iman eden, kederden emin olurâ Hadis
âKaza geliyorum demezâ sözü, kaderin bilinemeyeceÄini ne güzel ispat ediyor... Akif Cemil
âMümin, kader-i ilahinin tecelliyatında zulüm olmadıÄını, zahiri sebeplerin birer bahane olduÄunu bilir. Kusurlarından tevbe ve istiÄfar ederâ Hulusi Yahyagil
âBizim ölçümüz maziye kader, istikbale irade açısından bakmaktırâ Fethullah Gülen
âTesadüf, inançsızların kadere taktıÄı isimdir...â Ali Suad
âDertli ne aÄlayıp gezersin burda, AÄlatırsa Mevla'm yine güldürür; Nice dertli kondu göçtü burada, AÄlatırsa Mevla'm yine güldürürâ Yunus Emre
âİhtiyat, tevekküle mani deÄildirâ Kenan Rifai
âÇareyi tedbirde sanmak ne gaflet! Deveni hem baÄla, hem tevekkül et!â Necip Fazıl
âBirÅey kazanmanın pazarlıÄında deÄildir inananlar!... Öyle olsa, âihlasâ denen cevher elden düÅer, parça parça olur. Hem, ne sermayesi var ki pazarlık etsin?..â Selahaddin ÅimÅek
âZaman gösterdi ki; Cennet ucuz deÄil, Cehennem dahi lüzumsuz deÄilâ Bediüzzaman
âFilozof öyle bir pilottur ki, cennete götürmek isterken cehenneme sürüklerâ Bernard Shaw
âİnanmamak ahirete gitmeye deÄil, cennete girmeye engel!..â Alaaddin BaÅar
âDikkat et âhayatımâ, kayarsın!..â Selim Gündüzalp
âCennet ve cehennemle ilgili ileri-geri sözler söylemek istemem, çünkü ikisinde de dostlarım varâ Mark Twain
âAllah insanlara cehenneme gitme özgürlüÄü de vermistir!â Ali Suad
âEvet Rabbimizi, rahmetiyle severken, celalinden, azabından ve adaletinden de korkarız, kulluk edebi bunu gerektirir...â F. Gülen
âCehennemden kaçan, cennete koÅarâ Alaaddin BaÅar
âZalimler için yaÅasın Cehennem!â Bediüzzaman
âBizim unuttuklarımız bile kaydediliyor!..â Ali Suad
âMidesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin de hakkını vermeliâ F. Gülen
Küfür ve Kafir Kavramları
a. Küfür
« İnsanlar bir tek ümmettiler, sonra ayrılıÄa düÅtüler. » Yunus, 19
« İnsanlar bir tek ümmetti. Allah âccâ peygamberleri mujdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; insanların ayrılıÄa düÅecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak Kitablar indirdi. Ancak Kitab verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılıÄa düÅtüler. Allah, inananları, ayrılıÄa düÅtükleri gerçeÄe kendi izniyle eriÅtirdi. Allah dilediÄini doÄru yola eriÅtirir. » Bakara, 213
Bu ayetlerden de anlaÅılıyor ki, insanlar adalet ve hak karÅısında iki topluluÄa ayrılmaktadırlar. Bir bölümü azgınlık ve kıskançlık eÄilimlerini kullanıp, adaletsizlik ve haksızlık üzerine kurulu bir dünya görüÅünü (ideolojiyi) benimserler. Açıkçası tarihin çeÅitli devirlerindeki ekonomik ve sosyal yapıya baÄlı olarak, insanları köle yaparlar (feodalite), emeÄi sömürürler (kapitalizm), hak-hukuk tanımadan sömürgeci bir dünya sistemini kurmak isterler (emperyalizm) Buna karÅın bazı insanlar Allah'ın onlara verdiÄi maddi-manevi yetenekleri insanların hizmetinde kullanırlar; âİnsanların en hayırlısı, insanlara faydası dokunandırâ
Sosyal adalet prensiplerine uygun bir biçimde, emeÄi temel alarak kazanır ve israf etmeden, maddeyi (malı) insan mutluluÄunun amacı deÄil, aracı görerek (90/17-20) ilahi tekamül yolunda ilerler.
Kuran müÅrik tipini de varlık bünyesinde birliÄi, ahenk ve huzuru parçalayan çirkin ve negatif bir kuvvet olarak görür, çirkinliÄine (manevi pislik) dikkati çeker. (Tevbe, 28)
b. Küfr (Kafir) ne demektir?
SanıldıÄı gibi küfür basit bir inkar deÄildir... Bu kavramın içinde düÅünsel ve eylemsel bir olumsuzluk bulunmaktadır. İmanın iyi anlaÅılması için onun tersi olan ve ondan önce gelen âküfrâ kavramının iyi bilinmesi ve iyi tahlil edilmesi gereklidir.
Küfr, âKe-Fe-Raâ eylem kökünden mastar olup, sözlükte âbir Åeyi örtmekâ demektir. Bu açıdan düÅünüldüÄünde kafir yüce deÄerlerin özünü, özündeki güzelliÄi ve mükemmelliÄi örten anlamını taÅır... Bazı ibadetler ve tevbe, birtakım günahları örttüÄünden bunlara âkeffaretâ denilmiÅtir.
Küfrün nitelikleri ve oluÅumları nasıldır?
İnsan benliÄin olumsuz yanından dolayı unutkan ve haksızlıÄa eÄilimli, aynı zamanda iyilikleri kendinden, kötülükleri baÅkasından bilen bir niteliÄe sahip olduÄundan iki durumda da sahip olduÄu nimetlerin ve musibetlerin Allah'tan olduÄu gerçeÄini gizlemeye kalkıÅır.
Bu iki durumdan biri ve en çok görüleni âaÅırı nimetler, zenginlik, mal, evlat ve refah içinde yüzmeâ, diÄeri ise âdarlık ve sıkıntı içinde bunalmaâdır.
Bunlardan birincisi Åükretmenin en önemli nedenidir. Bu yüzdendir ki, zenginler daha çok kafirlerdir. Bir baÅka deyiÅle; kafirler daha çok zenginler içinden çıkar; çünkü onlar zenginliklerinin ve içinde bulundukları refah durumunun sona ermeyeceÄi, bunun kendi kazançları olup, akıl ve becerilerinden kaynaklandıÄını sanırlar (43/33-5).
İnsan bazan darlık ve sıkıntı anında da küfürde bulunabilir (Åura 48) İÅte, gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah anında tiksindirici bir istiÄna (kendini kendine yeterli görme) ve Åımarıklıkla ya da umutsuzlukla insan, Allah'a karÅı kafir kesilir; demek ki, küfrün temelinde aynı Åirkte olduÄu gibi bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiÄna vardır. Küfr âAllah'ı hakkıyla tanımamak, O'nun verdiÄi nimetlerin O'ndan olduÄu gerçeÄini sözle, davranıÅla ve kalben örtmek, gizlemektirâ
İnsan fiziki yapısını beÄenir ve Åükredeyim diye âAllah beni güzel yarattıâ demez de âne kadar güzelimâ der ve insanlar karÅısında güzelliÄiyle övünür. Sahip olduÄu yetenek ve becerilerinin bütünüyle Allah'tan olduÄunu unutur; insanların içine çıkıp âÅunu Åöyle yaptım, Åu kadar yetenekliyimâ der. Fakat âAllah bana bu beceri ve yetenekleri vermiÅ, o halde bunları verene teÅekküren Oânun yolunda kullanayımâ diye düÅünmez.
Çok mala sahiptir, güzel bir evde oturmaktadır, güzel giysiler içindedir. Hz.Süleyman gibi « Bu Rabbimin fazlındandır, Åükür mü edeceÄim, yoksa küfür mü diye beni denemek için, kim Åükrederse kendisi için Åükreder; kim de küfrederse muhakkak Rabbim müstaÄnidir, çok kerem sahibidir » (Neml, 40) demesi ve bunun bilinciyle hareket etmesi gerekirken, Karun gibi âBu bana bilgimden dolayı verildiâ der.
Hele bir güç ve kuvveti varsa insanlar üzerinde azgınlık eder ve tam bir taÄut kesilir. İnsanın bu Åekildeki küfrüne haset, hırs, kibir gibi olumsuz nitelikler de eklenince artık Allah düÅüncesini zihninden atmaya, O'nu adeta evrenden de silmeye ve yok saymaya kadar gider. Bazılarıysa kendilerine daha önceden apaçık delillerle bildirilen Allah'ın ayetlerinden bazılarını örtmeye giriÅir, kitaplarını ya da gönderdiÄi elçileri, ahireti, melekleri, kaderi, elçilerin getirdiÄi esaslardan birini ya da birkaçını kabul etmemeye yönelir...
Allah'ı, ayetlerini ya da hükümlerini örten, daha çok da Allah'ı evrenden silmeye çalıÅan, nedenleri görüp ötesini göremeyen, duyularının ulaÅamadıÄı Åeyleri âyokâ sayan, evrenin yaratılıÅını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi birtakım hayali etkenlere baÄlayan, bilmeden her zerreyi ilahlaÅtıran veya Allah'ın ayetlerinin birini, birkaçını ya da tamamını bu Åekilde tanımamaya yönelenlerin artık, kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları iÅlemez (muhakemeleri saÄlıksızdır), dilleri hakkı söylemez duruma gelir (Araf 101,179).
Görülüyor ki, küfür düÅünsel ve eylemsel bir negatifliktir. Buna karÅılık iman varlık ve oluÅ noktasında olumluluÄu, pozitifliÄi içinde barındırır, yani iman; pozitif kutuptaki düÅünsel ve fiili bir kategoridir!..
c. Kafir - Hayvan
Hayvanların yaÅamı yeme-içme, üreme, uyuma, beslenme, büyüme ve ölme üzerine kurulmuÅ olup düÅünme, hissetme, eÅyanın iç anlamını kavrama kaygıları ve çabaları yoktur. Onlar için her Åey maddidir. Hayat maddi zevkleri tatmin etmekten ibarettir. Yani tabir caizse felsefeleri âYe, iç, yat. Ölüm yokluktur, toprak olup gidiyoruzâ anlayıÅı üzerine kuruludur. Kafir de ruhundaki ilahi özü örttüÄünden dolayı her Åeyi maddede görür ve bu felsefi anlamda hayvan ile ortak bir çizgide buluÅur. (İlginç Sorular, İsmail Acarkan, Vural Yayınları)
Evet, bireyin bir ottan ya da bir itten farkı olsa gerektir... İnançsız kimse ise kendisini bitki ya da hayvan yerine koymaya kalkıÅmakta; taÅıdıÄı sorumluluktan, omuzlaması gereken yükümlülükten kaçmak istemekte, koÅulsuz ve sınırsız bir özgürlük peÅinde hayvanlar gibi baÅıboÅ olmaya çalıÅmaktadır... Oysa evrendeki bütün varlıklar bireyin hizmetine verilmiÅ, bunun karÅılıÄında da ondan kulluk yapması istenmiÅtir, dolayısı ile sorumludur ve bu sorumluluÄun bilincinde olmak durumundadır... Bitki ve hayvanlardan yaratılıÅı gereÄi en temel farkı sorumlu olmasıdır; bu sorumluluktan kaçan kiÅi ise kendini alçaltmıŠolmaktadır...
Günümüzde âsınırsız özgürlükâ peÅinde ne iÄrençliklerin yapıldıÄı ortadadır, birey bu durumu ile gerçekten hayvanlardan bile aÅaÄı düzeylere inmekte, o güzel yaratılıÅını tersine çevirmektedir... Bu da olmaması gereken bir durumdur... Evet, bireye düÅen alçalmaya deÄil, yükselmeye çalıÅmaktır ve bu noktada da en güzel örneÄimiz Hz.Muhammed'tir; ne mutlu örnek alabilene!..
İslam Hukukunda Kadına Tanınan Haklar
Kadınlar, layık oldukları mevki ve deÄeri İslam dini ile kazanmıÅlardır. Tarih boyunca özledikleri huzur ve saadete ulaÅmıÅlardır. İslam hukuku kadın ve erkek münasebetinde ifrat ve tefrit uygulamaları kaldırmıÅ, iki cins arasında tam bir denge ve ahenk kurmuÅtur.
İslam'a göre Allah'ın kulu olmaları bakımından kadınla erkek tamamen eÅittir. Hz.Peygamberin ifadesiyle: âKadın-erkek bütün insanlar, bir taraÄın diÅleri gibi birbirlerine eÅittirlerâ. Kadın-erkek bir bütünün iki parçasıdır. Birbirini tamamlarlar. Åu ayet bunu çok güzel ifade etmektedir;
« Kadınlar sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz »
Bu ayeti iki Åekilde anlamak mümkündür: İki açıdan sizler birbirinizin elbisesi mesabesindesiniz, bir taraftan elbise gibi yekdiÄerine sarmalaÅırsınız, diÄer cihetten de elbisenin ayıpları örtmesi, soÄuk ve sıcaktan koruması gibi herbiriniz diÄerinin ayıplarını örter, eksikleri tamamlar, biri birisiz olmaz.
O halde erkek mi üstün kadın mı üstün münakaÅası bile İslam'a göre yersizdir. Yine Kuran'ın açıklamasına göre, erkeÄin kadında bulunmayan birtakım yaratılıÅtan meziyet ve üstünlükleri bulunduÄu gibi, aynı zamanda kadının da erkekte bulunmayan yaratılıÅtan bazı meziyet ve üstünlükleri mevcuttur. Bu sebeple her ikisi de ayrı ayrı yönlerden birbirine muhtaçtırlar ve bu Åekilde erkekle kadın yaratılıŠitibariyle birbirinden farklı ve karÅılıklı üstünlüklere sahiptirler. Aynı noktalarda mukayeseye kalkıÅmak yanlıŠsonuçlara götürür.
Yapılacak iÅ Kuran'ın Åu düsturunu dinlemektir; özellikle erkeklerle kadınlar arasında yekdiÄerinizin makamına göz dikerek kıskançlık ve kötü arzular beslemeyiniz, rekabet edip üstünlük taslamayınız. Allah'ın bazısına diÄerinden fazla olarak bahÅettiÄi üstünlükleri temenniye de kalkıÅmayınız. Erkekler çalıÅma ve emeklerinin karÅılıÄını alacaklar, kadınlar da çalıÅma ve emeklerinin karÅılıÄını göreceklerdir...
1. İslam'ın kadın lehine ortadan kaldırdıÄı bazı adetler
Yahudi ve hristiyanların inancı olan kadının lanetli olduÄu görüÅünü İslamiyet reddetmiÅtir. Cahiliye adetlerinden biri olan kız çocuklarının diri diri gömülmesini Åiddetle yasaklamıÅtır. Hz.Peygamber; âHiçbir Åeyde uÄursuzluk yokturâ buyurarak kadını uÄursuz sayma inancını yok etmiÅtir.
Erkeklere, kadınlara karÅı büyük bir Åefkat, sevgi ve ihtimam göstermelerini emretmiÅtir. Hatta kadınlar ile ilgili Kuran'da baÅlıbaÅına sure mevcuttur. Günümüzde de mevcut olan kız çocuklara karÅı duyulan nefret hissini yermiÅ ve Hz.Peygamber âHediyede çocuklarınızın arasını eÅit tutun; eÄer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardımâ buyurarak, kız çocuklarını övmüÅtür. Kimin daha fazla hürmete layık olduÄunu soran bir sahabiye de üç defa âAnnenâ cevabını verdikten sonra dördüncüde âBabanâ demiÅtir.
2. Kadına Tanınan Haklar
Åunu hemen belirtelim ki, hak ile görev ayrılmaz iki kardeÅtirler. Hak varsa görev de bulunacaktır. Kadının hak ve hürriyetlerini baÅından beri kabul eden ve onun aÅaÄı görülmesini Åiddetle kınayan İslam Hukuku, kadına bazı haklar tanıdıÄı gibi bazı görevler de yüklemiÅtir. Biz bunları zikretmeden bu meselenin özünü teÅkil eden ve Hz.Peygamberin 130.000 kiÅi huzurunda Veda Haccı'nda irad ettiÄi hutbesinde yer alan kadınlarla ilgili Åu temel kaideyi hatırlatacaÄız:
âEy insanlar ve ey ashabım, size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyyet ederim. Onlar sizin hayat ortaÄınızdır. Allah'ın size bir emaneti olan bu kadınlarla aile yuvası kuruyorsunuz. Onların sizin üzerinizde hakları ve sizin de onların üzerinde haklarınız mevcuttur, bunlarla iyi geçinmek en önemli borcunuzdurâ Yine bir hadisinde de: âKadınların haklarını yerine getirme hususunda Allah'dan korkunuz. Onların hak ve hürriyetlerine tecavüz etmekten sakınınız. Zira siz onları, Allah'ın emaneti olarak aldınızâ
Åimdi bu genellemeden sonra İslam Hukukunda kadına tanınan hakları kısaca gözden geçirelim:
Nafaka Hakkı: Koca, karısının ve karısından doÄmuÅ çocukların nafakasını temin etmekle mükelleftir. Yani kadın kocasından nafakasını talep edebilir. İslam Hukukunda koca, karısının yiyecek, giyecek, mesken ve hizmetçi masraflarını temin etmek zorundadır.
Kadın Evin Masraflarına Katılmaya Zorlanamaz: Kadın ve çocukların infak iaÅesi kocaya aittir. Serveti ne olursa olsun kadın evin masraflarına katılmak zorunda deÄildir.
Kadının Fiil Ehliyeti: İslam Hukukunda kadın tam fiil ehliyetine sahiptir. Kendi Åahsi malları üzerinde mutlak tasarruf hakkı mevcuttur. Her çeÅit medeni hakları iltizam ve iktisap edebilir. Ayrıca çocuÄun erkek ise yedi yaÅına kadar, kız ise evleninceye kadar terbiye velayeti de kadına verilmiÅtir.
Kadının Kocasından İsteyebileceÄi DiÄer Hakları: Kadın kocasından mehir isteyebilir. Ayrıca kocası kadınla iyi geçinmek mecburiyetindedir. Ayrıca kadın istediÄi zaman, kocasına haber vererek ailesini ziyaret edebilir. Kocanın kadınıyla eÄlenmesi, neÅelenmesi, meÅru eÄlencelere müsaade etmesi gerekir. Koca haksız ve sebepsiz yere kadına sert davranamaz. Koca, karısının gerek cinsi hayata, gerekse baÅka meselelere dair sırlarını ifÅa edemez.
Miras Hakkı: İslam'ın doÄuÅ devrindeki bütün Hukuk sistemlerinin (Roma Hukuku müstesna) ve örf-teamül hukukunun tersine İslam Hukuku kadına miras hakkı tanımıÅtır. Bu, sadece erkek ve kız kardeÅler arasındaki ikili birli paylaÅma dıÅında, eÅitlik esasına dayandırılmıÅtır. İkili birli kaidesinin ise mantıki ve ilmi gerekçeleri, hem Kuran, hem de hadislerde açıklanmıŠbulunmaktadır. Kadının mirasta erkeÄe nisbeten az pay alması mutlak deÄildir...
Kadının EÄitim ve ÖÄretim Hakkı: İslam toplumunda eÄitim ve öÄretimin çok önemli bir yeri vardır. Kadın en mükemmel terbiyecidir. Çocukları asıl yetiÅtiren ve terbiye eden kadındır. Terbiyecinin eÄitim ve öÄretimden mahrum kalması elbette düÅünülemez. Hz.Peygamber, kadınların okuma ve yazma öÄrenmelerini daima teÅvik ve emretmiÅtir. İslam tarihinde nice kadın hadisçilerin, edebiyatçıların ve en önemlisi de büyük kadın hukukçuların yetiÅtiÄini zikretmeden geçemeyeceÄiz.
ÇalıÅma Hakkı: Kadın kanuni bir iÅi veya ticareti herhangi bir sınırlama olmadan yapabilir. Belediye hizmetlerinde çalıÅabilir. Çiftçilik yapması serbesttir. Kendine uygun, meÅru olan ve ahlaka zıt olmayan her çeÅit mesleÄi yapabilir.
Bütün bunlardan sonra Åunu belirtelim ki, kadın bu haklara sahip olmasına raÄmen, evin reisi (yani temel sorumlusu, gözetip kollayıcısı) İslam Hukukuna göre de yine kocadır. Zaten bugünkü klasik hukuk sistemlerinde de benimsenen ilke budur. Bunun böyle kabul edilmesi, bazı hukukçuların iddia ettiÄi gibi kadın ile erkek arasında fark olduÄunun kabulü demek deÄildir. Kocanın aile reisi olduÄunu ifade eden Kuran ayetinin ifadesi de bu iddiayı reddetmektedir. (Ahmet Akgündüz)
DüÅünce Pınarı
âErkeÄin en hayırlısı, kadına en iyi davranandırâ Hz.Muhammed
âKadını kafesten kurtaracaÄız, diyenler, onu sokak ortasında kafeslemek isteyenlerdirâ Bekir TopaloÄlu
âHangi güzel yüz ki toprak olmadı, hangi tatlı göz ki yere akmadı?â
âBizim kadınımız yalnızca kocasını cezbedebilir. BaÅka erkeklere çekici görünmek istemez...â Emine ÅenlikoÄlu
âKadınlar zayıftır, ama anneler kuvvetlidirâ Victor Hugo
âKadınlar hakkında birbirinize iyiliÄi öÄütleyinizâ Hz.Muhammed
âEvlenme-boÅanma iÅi sırf kadınların elinde olsaydı, bir tek nikah saÄlam kalmazdıâ Dostoyevski
âGurur; bizim olmayanla yaptıÄımız gösteriÅâ Ali Suad
âKadınlar güller gibidir, bir kez açıldılar mı, yaprakları hemen dökülmeye baÅlarâ Shakespeare
âKadın sendelerse, cemiyet yüzüstü düÅer!..â İ. Erdinç
âKadınların en yanıldıkları nokta, erkeklere benzemek istemeleridirâ De Maistre
âKimde bir güzellik varsa, bilsin ki ödünçtürâ Hz.Mevlana
âBir erkeÄi terbiye ediniz, bir insanı terbiye etmiÅ olursunuz. Bir kadını terbiye ediniz, bir aileyi terbiye etmiÅ olursunuzâ Fannie Hurst
âEÅit davranarak deÄil, hakkını vererek âAdilâ olunur...â Ali Suad
âİffet, güzelliÄin zekatıdırâ Hz.Ali
âÖzgürüm, diyenler zevklerinin kölesi olmuÅ...â HekimoÄlu İsmail
Kölelik Üzerine
BaÅta Åunu bilmek gerekir ki; kaynak açısından kölelik İslama dayanmadıÄı gibi varlıÄı da İslamla devam ettirilmemiÅtir. Kölelik geçmiÅte ve bugün İslamdıÅı emperyalist, feodal vs. ideolojilerin eseri olmuÅ ve bunlarla varlıÄını devam ettirmiÅtir. Åimdi Peygamberimiz devrinde toplumsal yapının kölelik boyutuna bakalım. O devirde Arabistan'da ve genel olarak dünyada iki çeÅit kölelik vardı;
a) Hür insanları bazı ülkelerden zorla toplayıp köle olarak satmak Åeklinde oluÅan kölelik,
b) SavaÅlarda esir düÅenleri köle statüsüne sokarak oluÅturulan kölelik...
İlk Åekli Allah ve Peygamber tarafından bize aktarılan Åu sözle kesin olarak yasaklanmıÅtır;
âAllah Åöyle buyurdu: Üç topluluk vardır ki ben kıyamet günü onların karÅısındayım, onların düÅmanıyım. Benim düÅman olduÄum kimsenin durumu ise periÅandır. Birincisi benim adıma söz verip sonra sözünden dönen, ikincisi HÜR BİR İNSANI KÖLE YAPAN, üçüncüsü, çalıÅtırdıÄı iÅçinin ücretini vermeyenâ Hz.Muhammed âsavâ (Buhari)
Böylece İslam hür insanın köle edilemeyeceÄini açıkça ifade etmiÅ, köleliÄin tarihsel temelini yıkmıÅtır. Bu konuda İslam kaynaklarında Åunları görüyoruz; « Hepiniz birbirinizdensiniz. » Nisa, 25
âSiz AdemoÄullarısınız, Adem de topraktandırâ
âBiliniz ki hiçbir Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayan kimsenin de bir Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza üstünlüÄü yoktur. Üstünlük ancak Allah'a yakınlık, mükemmellik ve arınma iledirâ Hz.Muhammed (Taberi)
Bu ayet ve hadisler gösteriyor ki, İslam ırk, renk, soy üstünlüÄünü kesinlikle reddetmiÅtir. İkinci Åekildeki kölelik hakkında ise İslamın hükmü Åöyledir;
Müslümanlarla savaÅan emperyalist ve zalim milletler savaÅta ellerine geçen tutsakları karÅılıklı olarak salıvermeye yanaÅmadıkları takdirde savaÅ esirlerinin köle yapılmasına izin vardır. (Fakat buradaki köle kavramı tarihteki kölelik kavramından farklıdır; İslam'da köle almak köle olmak gibidir.)
Åimdi konuyu biraz irdeleyelim. Diyelim ki İslam devleti ile emperyalist bir ülke savaÅtılar ve her iki tarafta da savaÅ esirleri var. İslam devleti bu durumda esirlerin karÅılıklı salıverilmesini teklif eder. KarÅı taraf bu teklifi kabul etmezse İslam Åu ihtimalleri ortaya koyar;
a) Salıverilmeleri İslam devleti için zararlı deÄilse, serbest bırakılırlar. SavaÅ esirlerini iyilik ve ihsan ile salıvermek hayırlı iÅlerdendir (Muhammed, 4).
b) Esirleri Müslüman ailelerin evlerine yerleÅtirmek. Burada Åunu belirtelim ki;
Batı dünyası, savaÅ esirleri sorununa toplama kamplarıyla çözüm aramıÅtır. Buralarda savaÅ esirleri bütün insani haklardan yoksun bir Åekilde karÅılıksız çalıÅmaya zorlanarak ömür boyu hapishane hayatına mahkum edilmektedirler. Buna karÅın İslamın getirdiÄi çözüm yolu, bu esirleri Müslümanlar arasında fert fert daÄıtmaktır. Müslümanların hukuki sorumluluÄuna verilen bu savaÅ esirlerinin kanuni statüleri vardır.
Esirlerle Müslümanlar arasında İlahi sevgi ve adalete dayalı olarak kurulan bu iliÅki, onların toplumda insanca yaÅamalarını ve İslamı her yönüyle tanımalarını saÄlamaktadır. Kısacası Åunu diyebiliriz ki; İslamdaki kölelikten kasıt savaÅ esirliÄidir. Bunun dıÅında bir kölelik sözkonusu deÄildir.
Köleden kasıt, kesinlikle üzerinde sınırsız yetkiye sahip olunan kiÅi demek deÄildir...İslam esirlerle ilgili olarak Åu sorumlulukları getirmiÅtir;
1) Elinizin altında bulunan kölelere iyilik ve güzellikle davranın...
2) Köleleriniz kardeÅlerinizdir. Kimin kardeÅi elinin altında (yani hukuki sorumluluÄunda) bulunursa ona yediÄinden yedirsin, giydiÄinden giydirsin. Onlara yapamayacakları iÅi yüklemesin, zor iÅlerde onlara yardım edin (Buhari).
3) Kölelerin duygularına saygı ve onun haysiyetini koruma konusunda Hz.Muhammed âsavâ Åöyle demiÅtir; âSizden hiçbiriniz, bu benim kölemdir, bu benim cariyemdir, demesin. Ancak kızım, oÄlum veya kardeÅim, desinâ (Buhari)
4) Onlarla serbest kalmak üzere anlaÅma yapılır. Yani belirlenecek bir ücret karÅılıÄında her esir serbest kalma anlaÅması yapar. Kuran'ın bu konudaki açıklamasından, kölenin bu konuda getireceÄi teklifi kabul etmenin zorunlu olduÄu anlaÅılır (Nur, 33). Ve onlara yaptıkları iÅ karÅılıÄında ücret ödenmesi gerekir.
5) KarÅılıksız olarak serbest bırakılabilirler. Bu konuda bizzat Peygamberimiz 63 köle azat ederek örnek olmuÅtur. Hz.AiÅe 67, Hz.Abbas 70, Hz.Abdullah bin Ömer 100, Hz.Abdurrahman bin Avf 3000 köle azat ederek İslamın bu konudaki anlayıÅını, uygulamalarıyla gözler önüne sermiÅtir.
Åu da bilinmelidir ki, Müslümanlar baÅkalarının kölelerini de satın alıp azat etmiÅlerdir. Sonuçta Dört Halife devri sona ermeden İslam öncesi köle olanların hepsi hürriyetlerini elde etmiÅ bulunuyorlardı. Bu sayede tarihten miras alınan kölelik pratikte kaldırılmıŠoldu.
İslam hür insanların kaçırılıp köle yapılması anlayıÅını reddederek köleliÄin kaynaÄını kurutmuÅ, savaÅ esirliÄi dıÅındaki köleliÄi ortadan kaldırmıÅtır. Bütün bunlar gösteriyor ki, İslamda kölelik yok, savaÅ esirliÄi vardır.
Åöyle bir soru sorulabilir; âİslam niçin ilk anda toplumda bulunan köleleri hemen hürriyetlerine kavuÅturma yoluna gitmedi?â
İslam toplum eÄitiminde kiÅisel ve toplumsal yasaları hesaba katarak çözüm yoluna gider. O devirdeki köleler yüzyıllardır kölelik kurumuna sahip bir toplumda yaÅıyorlardı.
Bu durum kölelerin üzerinde öyle bir etki yapmıÅtı ki; tek baÅlarına karar veremiyor, bir Åey yapabilmek için baÅkasından gelecek emirleri bekliyorlardı. Her zaman emir almaya ve bu emirlerle iÅ yapmaya alıÅmıÅlardı. Tam bir kiÅisel özgürlük içinde kendi baÅlarına yaÅamaları çok zordu. Hepsi bir konu üzerinde özelleÅmiÅlerdi. Yani kimisi yalnız ekin biçerdi, kimisi yalnız ev temizlerdi, kimisi de yalnız hayvan bakımından anlardı. Bu durumdaki köleler toplumsal hayatın diÄer üniteleriyle tam bir temasta olmadıkları için serbest bırakıldıklarında tek baÅlarına hayatlarını düzenleyemiyorlardı.
Bu insanların hayatın her yönünü bilen ve toplumsal yaÅamın her ünitesiyle temasta bulunan birinin gözetiminde eitilmeye ihtiyacı vardı. Yani bu insanların özgürlük bilincine ve kiÅisel yeterliliÄe ihtiyacı vardı. İÅte İslam köleye benlik bilinci, insanlık onuru ve özgürlük bilinci kazandırmakla iÅe baÅlamıÅ, yüzyıllar süren esirlik kültürünün etkilerini ortadan kaldırarak kaÄıt üzerinde deÄil insanların ruhlarında devrim yapmıÅ, böylece köleliÄi kaldırmıÅtır. Yani onlara sözde hürriyeti deÄil gerçek hürriyeti vermiÅtir.
Aynı toplumsal yapı günümüzde de sözkonusudur. Bugün toplumumuzda faiz, kumar, içki, fuhuÅ gibi neredeyse kurumsallaÅmıŠbu yapıları bir günde ortadan kaldırmak mümkün deÄildir. Evet belki bir kararla resmi olarak kaldırılabilir. Ama buna karÅın gayrı resmi bir Åekilde sosyal hastalıklar toplumu kemirmeye devam eder. Yani görünüÅte ortadan kalkarlar, gerçekte tüm boyutlarıyla devam ederler... (Amerikan İç SavaÅı düÅünülürse İslamâın bu konuda uyguladıÄı yöntemin ne denli doÄru ve ileri görüÅlü olduÄu açıkça görülür; orada köleler özgürlüklerine kavuÅturulmuÅsa da buna hazır olmayan ve gidecek yeri bulunmayan kölelerin çoÄu eski efendilerinin yanına dönmüÅtür, dolayısı ile çözümler hayatın gerçekleriyle ve hedeflerle uyumlu olmalıdır.)
Cariye Konusuna Gelince;
Kadın savaÅ esirleri konusunda Åunları söyleyebiliriz; SavaÅta ele geçen kadın esirler düÅman elindeki Müslüman esirlerle deÄiÅtirilir. DüÅman buna yanaÅmazsa kad1n esirler İslam toplumunda Müslümanlara daÄıtılır.
Kadın esir (cariye) eÄer isterse kanuni olarak kendisine baÄlı bulunduÄu erkekle iliÅki kurabilir. Kadın esir kesinlikle baÅka erkeklerle iliÅki kuramaz ve hiç kimse onu fuhÅa zorlayamaz. Kendisiyle evlenmek isteyen bir kimse olursa (ve uygunsa) evlendirilir. (İlginç Sorular)
Nuh Tufanı
Kuran, bu olayı tek bir anlatım ile sunmaz; oldukça ayrıntılı ve tamam sayılabilecek bölüm Hud Suresi'nin 25-49. ayetleridir (Ayrıca bakınız; Nuh Suresi ve Åuara, 105-115) Yine Kuran, Tufanı, Allah'ın buyruklarına bütünüyle ve ısrarlı bir biçimde karÅı çıkan suç iÅlemiÅ toplumlara yöneltilen cezalandırmalardan oluÅan genel bir içerik ile bizlere aktarır (Furkan, 35-39; Araf, 59-93) Ayrıca, Tufanı bütünüyle Nuh toplumuna özgü bir felaket olarak dile getirir...
Kuran'da kavimlerin helakı anlatılırken hiçbir zaman için bir kavim yüzünden bütün insanlıÄın yokediliÅinden sözedilmez; bu durumda ya Tufan yalnızca Nuh kavmini kapsamıÅtır ki, Ankebut Suresiânin 40. ayeti ve Araf Suresiânin 64. ayeti de bunu doÄrular, ya da o dönemde insanlık sadece Nuh kavminden oluÅuyordu ve haksızlıkları karÅısında azaba uÄratılmıÅlardır...
Tufanâın bütün yeryüzünü kapladıÄını söyleyebileceklerin -ki, Kuranâdan çıkan genel sonuç Tufanâın bölgesel olduÄudur, açıkçası Kuran böyle söylemez- iki dayanaÄı olabilir; birincisi Hz.Nuhâa âHer hayvandan bir çift yükleâ emrinin verilmesi, ikincisi de Hz.Nuhâun, âYeryüzünde kafir bırakmaâ diye dua etmesi...
Seyyid Kutub, tefsirinde; âHz.Nuh'a âHer hayvandan bir çift yükleâ Åeklinde emir verilirken, onun alabileceÄi kadar her canlıdan birer çift gemiye bindirerek yanına alması kastedilmektedir... Bundan fazlası, mesnetsiz olarak körü körüne yapılan yorumlardan baÅka birÅey deÄildirâ demektedir (Hud, 40) AlıÅveriÅ yapan birisine âHer Åeyden birer tane alâ denildiÄinde kiÅi ancak taÅıyabileceÄi veya mali gücünün yettiÄi kadarını alır... Yine bir öÄretmenin sınıf baÅkanına âBütün öÄrencileri dıÅarı çıkarâ derken amacı bütün okulun boÅaltılması deÄil, sınıfın boÅaltılmasıdır... Evet, bu emirden kasıt âne kadar varsa alâ deÄil, âne kadar alabilirsen o kadar alâ demektir ve bunların evcil olması gerekir ki onları alabilsin... En azından Åu apaçık bir gerçektir ki, Yüce Allah bu emriyle Hz.Nuh'tan gidip kutuplardan ayıları, çöllerden yılanları vb toplamasını istememiÅtir... Ondan istenen Tufan'dan sonra kendisine ve beraberindeki müminlere yarar saÄlayacak, ihtiyaçlarını giderebilecek hayvan çiftlerini almasıdır...
Yeryüzü anlamına da gelen âArdâ sözcüÄü ise Kuranâda toprak parçası, belli bir bölge anlamında da kullanılır... Dahası, bu söz en iyimser bir olasılıkla Tufan'ın yeryüzünde kafirlerin bulunduÄu yerlerle sınırlı olduÄunu gösterir... Elmalılı en güzelini söylemiÅ; âÅurası kesindir ki, Hz.Nuh'un peygamber olarak gönderildiÄi kendi kavminin bulunduÄu yerde tufanın umumiliÄi kesin, bunun ötesi zan ve tahmindir. Buna göre tufanın yerküre üzerindeki alanı o devirde insan ile meskun olan kısımlardırâ Sonuç olarak bu iki veri de Tufan'ın bütün dünyayı kapsadıÄını göstermez...
Hz.Lut'un bir sözünden de âalemlerâ ile kastedilenin insan toplulukları, diÄer kavimler olduÄu açıkça ortaya çıkmaktadır (7/80-81) EÄer insanlık bu gemiye binenlerden üremiÅ ise, Hz.Nuh'un kavmi bütün insanlıÄı oluÅturuyordu ve Tufan bütün yeryüzünü deÄil bu kavmin yayıldıÄı bölgeleri kapsamıÅtır... Böylece âyeryüzünde kafir bırakmaâ sözü de yerine gelmiÅ olur... Ayrıca gemiden inenler ve çoÄalanlar bu olayı kendi soylarına anlattıklarından tufan olayı bütün dünyaya yayılmıŠve de destanlaÅmıÅtır...
Bana göre Tufan, Hz.Nuh'un toplumunu kapsamıÅtır; o ve gemisi alemlere ibret kılındıÄına göre (eÄer varsa!) diÄer toplumlar (alemler!) tufana yakalanmamıÅtır; bu ibretin neticesinde her toplumda bir tufan destanı ortaya çıkmıŠve yaygınlaÅmıÅtır... Çok uzak bölgelerde bile bu tufan olayının bilinmesi tufanın yaÅandıÄı dönemde insanların belli bir bölgede yaygın olarak bulunduklarını gösterir; sonradan kendileriyle birlikte bu ibretli öyküyü de dünyanın deÄiÅik bölgelerine taÅımıÅlardır...
DiÄer bir bakıŠaçısıyla; Hz.Nuh ile Hz.Adem arasında fazla zaman farkı yoktur, demek ki onun kavmi bütün insanları kapsıyordu ve fazla yayılmıŠolamazlar, bu durumda Tufan bölgesel olmalıdır... Putperestlik Hz.Nuh'un kavmiyle birlikte baÅlamıÅtır ve o bu kavme gönderildiÄine göre yeryüzünde bu dönemde kafir olarak yalnız onlar vardı... Öte yandan Hz.Musa ve Firavun döneminde Mısır'a gönderilen felaketlerden birisi de Tufan'dır; bu yüzden Tufanâın belli bir bölgeyi kapsadıÄı açıktır, bütün yeryüzünü deÄil!.. DiÄer taraftan; Mezopotamya bölgesinde yaÅanmıŠbir su baskınının varlıÄı -aÅaÄıda da ayrıntılı bir biçimde ele alınacaÄı üzere- artık iyice bilinmektedir...
Sonuç olarak, Tufan'ın yerel olduÄu görüÅünü destekleyen kanıtları Åöylece dile getirebiliriz; Dicle ve Fırat dolaylarında büyük bir tufanın olduÄu yolunda tarihsel geleneklerin, arkeolojik buluntuların ve jeolojik kanıtların doÄruladıÄı kesin belgeler sözkonusudur; buna karÅılık, yeryüzünün diÄer bölgelerinde Tufan'ın dünya çapında olduÄunu kanıtlayacak herhangi bir delil bulunmamıÅtır...
Birbirlerinden çok uzak kıtalarda bulunan toplumların bile geleneklerinde bir zamanlar yeryüzünde büyük bir tufanın koptuÄu yolunda söylentiler vardır. Bu da bize, atalarımızın bir zamanlar dünyanın belli bir bölgesinde yaÅadıklarını gösterir. Bu olaydan sonra yeryüzünün çesitli yerlerine daÄılmıÅlar ve tufan olayını da birlikte götürerek sonraki kuÅaklara aktarmıÅlardır...
Bu konuda Seyyid Kutub son söz olarak Åunları söylüyor; âAcaba tufan olayı bütün yeryüzünü mü kaplamıÅtır, yoksa sadece Hz.Nuhâun peygamber olarak gönderildiÄi bölgeyle mi sınırlı kalmıÅtır? Bu bölgenin eski dünyadaki ve yeni dünyadaki yeri neresidir? Bu soruların cevabı gerçekleri yansıtmayan tahminlere dayanır. Bunların kaynaÄı, saÄlıklı bir delile dayanmayan İsrailiyattan baÅka bir Åey deÄildir. Dolayısıyla Kuranâdaki kıssaların hedeflerini açıklamak açısından bu cevapların az veya çok hiçbir deÄeri yoktur
Ancak buna raÄmen Åunu diyebiliriz ki, Kuran ayetlerinin görünür anlamından o zamanda yaÅayan tüm insanların, Hz.Nuhâun kavminden ibaret olduÄunu, onların bulundukları bölgenin o zamanda yeryüzünün tek mamur bölgesi olduÄunu, tufanın bütün bu bölgeyi kapsadıÄını ve gemiye binip kurtulanların dıÅında bütün canlıları yok ettiÄini ifade etmektedir...â
Bir Öykü: 3 KuÄu
Uydurmalarla uyutulmuÅluÄun sonucunda ortaya atılan yalanlar demeti, bunu kullanan yalancılar ve sonuç: Åeytan Ayetleri masalı!.. Evet, olay Åu;
âSözdeâ Hz.Muhammed (sav);
« Söyleyin bana Lat ile Uzza'yı! DiÄer üçüncüsü Menat'ı! Erkek sizin de, diÅi onun öyle mi? » Necm, 19-21
biçiminde Necm Suresini okurken Åeytan araya âBunlar yüce kuÄulardır, yardımları umulurâ sözünü eklemiÅmiÅ de, sonradan Allah âccâ Hz.Muhammed'i âsavâ uyararak (bu konuda Hacc 52-53'ü çarpıtarak kaynak olarak gösteriyorlar) durumu düzeltmiÅmiÅ! Åimdi öne sürülen metni de ekleyip yeniden okuyalım;
53/19. Söyleyin bana Lat ile Uzza'yı!
53/20. DiÄer üçüncüsü Menat'ı!
âBunlar yüce kuÄulardır, Åefaatleri/yardımları umulurâ
53/21. Erkek sizin de, diÅi onun öyle mi?
GörüldüÄü üzere, bu durumda ayetlerde hem anlatım bozukluÄu, hem de anlamsızlık ortaya çıkıyor... İkinci olarak; 21. ayet tekil iken uydurma metin çoÄuldur ki, bundan dolayı da bu savın doÄru olması olanaksızdır... Üçüncü olarak; âsöyleyin banaâ giriÅinden sonra böyle bir cümle asla gelemez; mantık olarak bir soru cümlesi, bir eleÅtirel söz gelmelidir... Dördüncü olarak; âDiÄer üçüncüsüâ söylemi öylesine küçümseyici bir içerik taÅımaktadır ki, ardından övücü bir sözün söylenmesi düÅünülemez...
En önemlisi de; Kuran'ın diÄer ayetleri ve vahiy kavramının içeriÄi buna izin vermez. ÖrneÄin konumuz olan Necm Suresiânin ilk ayetlerine bir bakalım;
« O, kendiliÄinden konuÅmamaktadır. », « Onun konuÅması ancak, bildirilen bir vahy iledir. » Necm, 3-4
Demek ki, Hz.Muhammed âsavâ yalnızca kendisine indirilen vahyi okur, Åurdan-burdan telkin edilen sözleri deÄil!.. Bu durumda bir baÅkasının araya söz sokuÅturması olanaksızdır... Böyle bir olay kesinlikle gerçekleÅmemiÅtir... Surenin sonunda secde ayeti bulunduÄu için belki müÅrikler de Hz.Muhammed ile birlikte secde ettikleri için böyle bir uydurma ortaya atılmıÅtır...
« Åimdi siz bu sözden mi ÅaÅkınlıÄa düÅüyorsunuz? Gülüyorsunuz ve aÄlamıyorsunuz. Ve bilinçsizce baÅkaldırıyorsunuz. Hemen, Allah'a SECDE EDİN ve O'na kulluk edin. » Necm, 59-62
Olayın diÄer bir boyutu; inançsızlar Kuran'ın okunmasını engellemek için ellerinden geleni yaparlardı, ayetlerde putlarının kötülendiÄini duymaları üzerine onları övücü sözler söylemeleri olasıdır;
« GerçeÄi yalanlayanlar: âBu Kuran'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınızâ dediler. » Fussilet, 26
Evet, inançsızların yukarıda geçen sözleri söylemeleri çok doÄaldır ancak böyle bir söz ile Hz.Muhammed arasında ilgi kurmak bilinçsizlikten kaynaklanan bir davranıÅtır... Gelelim Hacc Suresi'ne;
« Senden önce hiçbir elçi gelmedi ki o bir Åey dilediginde Åeytan onun dileÄine (tasarısına, dilek ve temenni ettiklerine) bir Åey karıÅtırmıŠolmasın. Allah, Åeytanın karıÅtırdıÄını siler, ortadan kaldırır, sonra belgelerini pekiÅtirir. Allah her Åeyi bilendir, hikmet sahibidir. Ki Åeytanın karıÅtırdıÄı Åeyler, gönlünde hastalık olanlar ve katı yürekliler için sınav nedeni olsun. KuÅkusuz zalimler (Allah'a inanmayanlar, ortak koÅanlar) uzak bir sapıklık içindedirler. Ayrıca kendisine ilim verilenler hakkın Rabb'inden olduÄunu bilsinler, iman etsinler de gönülleri O'na yatıÅsın. Allah kuÅkusuz iman edenleri doÄru yola iletir. İman etmeyip inkar ve reddedenlere gelince onlara ansızın kıyamet veya çetin bir günün azabı gelinceye kadar Ona karÅı Åüpheler uyandırırlar, bundan vazgeçmezler. » Hacc, 52-55
Ayette elçilere gelen vahye deÄil, onların kendi istek ve dileklerine Åeytanın karıÅtıÄı belirtilmektedir... Bu, elçilerin iÅlerine engeller çıkarmak istemesi, elçiyi ümitsizliÄe düÅürmek için vesvese vermesi... gibi durumlardır... Benzer biçimde inananlara da vesvese verir, inançsız ve münafık/ikiyüzlü olanları etkiler ancak Allah bu durumdan elçilerini korur...
Sıradan insanları bile zorlayamayan Åeytanın elçilerin üzerinde etkin olması olanaksızdır Ki, Åu ayetler onun davranıÅının niteliÄini açıkça gözler önüne sermektedir;
« Allah (Åeytana) Åöyle dedi: âBenim gerekli kıldıÄım dosdoÄru yol budur; kullarımın üzerinde senin bir etkin olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dıÅındadırâ » Hicr, 41-42
« Ayetlerimizi çekiÅmeye dalanları görünce, baÅka bir söze geçmelerine kadar onlardan yüz çevir. Åeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma. » Enam, 68
« Kuran okuyacaÄın zaman, kovulmuÅ Åeytandan Allah'a sıÄın. » Nahl, 98
« Sen af yolunu tut, baÄıÅla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırıŠetme. Åeytan seni dürtecek olursa Allah'a sıÄın, doÄrusu O iÅitir ve bilir. Allah'a karÅı gelmekten sakınanlar, Åeytan tarafından bir vesveseye ugrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeÄi görürler. » Araf, 199-201
« Allah kendi katından bir güven iÅareti olarak sizi hafif bir uykuya daldırmıÅtı. Sizi arıtmak, sizden Åeytan vesvesesini gidermek, kalblerinizi pekiÅtirmek ve sebatınızı artırmak için gökten size su indirmiÅti. » Enfal, 11
GörüleceÄi üzere; o büyük aldatıcının yaptıÄı, elçileri ve inananları yılgınlıÄa düÅürmeye çalıÅmak, onları iyiliklerden alıkoymak için uÄraÅmak ve gerçeÄi görmelerini engellemeye çabalamaktır...
Ruh Var Mı? - Ben Diyen Kim?
Ruhu inkar etmek mümkün deÄildir. İnkara yeltenenler ne sebep gösterecekler? Göz ile görünüp el ile tutulmamasını mı? Bunlar maddenin özellikleridir, oysa ruh manevidir. Görmemek ise, olmamaya delil deÄildir.
Aslına bakılırsa, görmeden inandıÄımız, ama mahiyetini bilemediÄimiz varlıklar, görerek kabul ettiklerimizden hiç de az deÄildir.
Bakterileri, virüsleri, röntgen ıÅınlarını bir grup mütehassısın dıÅında hiç kimse görmüyor, ama varlıÄından da Åüphe etmiyoruz. Onların sözleri bize kanaat veriyor. Manevi sahaların da mütehassısları vardır. Yüzbinlerce peygamber ve milyonlarca evliya (ermiÅ), aynı noktaya parmak basıyor, ruh vardır, diyorlar.
Sevgi, korku, Åefkat gibi duyguların varlıÄından Åüphe etmiyoruz, ama bunları asla görmedik. Mahiyetlerini bilmiyoruz. Aklımızı bile göremiyor, ancak eserlerinden anlıyor, fakat inkar da etmiyoruz.
Röntgen ıÅınlarından bir varlık yaratılsaydı, göz ile göremeyecektik, ama o yine var olmaya devam edecekti.
İnsanda sahip olma duygusu vardır. Benim elim, benim ayaÄım, benim yüreÄim der, herÅeye sahip olmak ister. Peki, âbenâ diyen kimdir? Atomlar mı, hücreler mi, et mi, kemik mi? Hiçbirinde bu özellik yoktur... âBenimâ diyen ruhtan baÅkası olamaz.
Bu noktada, âBazan benim ruhum, diyoruz, buna ne dersin?â diye bir itiraz olabilir. Deriz ki, eÄer âbenim ruhumâ sözüyle gerçekten ruhu kastediyorsak, o bize delildir.
Yok eÄer, âbenim ruhumâ derken, ruh kelimesiyle baÅka bir varlıÄı, mesela maddi bir uzvu kastediyorsak, o uzuv ruh deÄildir. Ruh, âbenimâ diye sahip çıkandır. Her iki halde de, bu söz ruhun varlıÄını gösterir. Akıl aldanır, ama vicdan aldanmaz. Vicdan1n hükmü kesindir. O, adil bir hakime benzer. İnsan, bir mana ile meÅgulken diÄer varlıkları unutur. Bedenini de unutabilir, ama kendi varlıÄının Åuurundadır, onu asla unutmaz.
İÅte bu hakikatı gören vicdan, ruhun varlıÄını tereddütsüz kabul eder. Gözlerini kapatıp kendini dinleyen bir insan, maddi varlıÄının dıÅında, baÅka bir özelliÄinin de bulunduÄunu, âinsanâ sözüyle kastedilenin Åu et ve kemik yıÄını olmadıÄını onaylar.
İnsanda çesit çesit duygular vardır. Bunların dereceleri, tonları ve Åiddetleri de farklıdır. Korku, ümit, endiÅe, sevgi, Åefkat, merhamet, hırs, nefret, kin, inat bunlardan sadece bazılarıdır. Bu duygular ise, ne maddeye, ne de maddeden oluÅturulmuÅ insan bedenine verilemez.
Beynim korkuyor, kulaklarım endiÅe ediyor, burnum merhametli, ayaklarım aÅık, ellerim inatçı, kemiklerim Åefkatli... diyemeyiz, dersek gülünç oluruz. Ruh kabul edilmezse, bu duygulara kim sahip çıkacak?
İnsan iç dünyasını dinlese, sayısız emellerin, arzuların, özlemlerin, dileklerin çıÄlıklarını iÅitir. Bu bitmez tükenmez emeller, hasretler, dilekler, sonsuza kadar uzanan arzular nasıl olur da maddeye verilir?
ÇiçeÄi sevmek, baharı beklemek, dostu özlemek, ebediyeti istemek nerede!.. Et, kemik ve kan nerede? (Zafer Dergisi)
Nostradamus ve Daniken Üzerine
Nostradamus'a, 16. yüzyılda yaÅamıŠbir astrolog kahin, müneccim ya da falcı diyebiliriz. Savunucularından Charles Ward'ın deyimiyle âgelecek kötülüklerdenâ haber veriyor.
Tarihte birçok kimsenin gelecekle ilgili açıklamada bulunduÄu görülür. Bunları iki sınıfa ayırabiliriz: Elçiler, bir mucize olarak gelecekten haber vermiÅlerdir ve söyledikleri aynen doÄru çıkmıÅtır. Kaynakları vahiy, yani ilahi ilimdir. Zamanı yaratan Allah, gönderdiÄi elçilerini tasdik etmek için, onlara gelecekle ilgili bazı olayları bildirmiÅtir.
Kahinler ise, bu iÅi meslek edinmiÅlerdir. Vahye dayanmayan kiÅilerin geleceÄi bilmelerine imkan yoktu. Bu apaçık bir gerçekken, bazı kimseler insanların zaafından yararlanıp, Åöhret ve para sahibi olabilmiÅlerdir. Kehaneti bir kazanç vasıtası olarak kullananların sözlerine ne derece inanılabilir?
âAstroloji; hem geçmiÅte, hem de günümüzde batıl inançların en derin köke sahip olanıdırâ
Bu konuda ciddi araÅtırmaları ile tanınan Eric Russel, bir kehanetten bahseder ki Åöyle: Avrupalı astrologlar, müstakbel bir su baskınından haber verirler ve âGezegenler balık burcunda biraraya geldiÄi zaman su dünyayı istila edecekâ derler. Herkes korkmaya baÅlar. Bazı kimseler, güya baskından kurtulmak için kayıklar satın alırlar. Belirtilen zaman gelir ama baskın falan olmaz fakat ne yazık ki, zaman süngeri bu aÅikar yalanı da siler ve unutturur. Daha sonra, astronomi alimleri bu konuyu ele alıp incelerler; âgezegenlerin balık burcunda biraraya geleceÄiâ sözünün ilmen mümkün olmadıÄı kararına varırlar.
Nostradamus gibilerin en iyi dostu, yalanlarını unutturan zamandır... ÖrneÄin, falan tarihte filan adam öldürülecek, derler. Adam gerçekten öldürülürse, bu iyi bir reklam olur. Olay gerçekleÅmediÄi takdirde, bu yalan kısa sürede unutulur, gider.
Nostradamus'un 946 kehanetinden ancak 70 tanesi bir bakıma gerçekleÅmiÅ durumdadır ve buradaki baÅarı oranı yüzde 7'dir. Bunların da büyük bir çoÄunluÄu hemen herkesin yapabileceÄi, gerçekleÅmesi olası tahminlerdir. Nostradamus, kehanetlerinde âmukaddes yazıları rehber tutup, astronomik hesaplarla sonuca gittiÄiniâ itiraf etmektedir. Konuyu araÅtırdıÄımız zaman ise, onun, âMuhyiddin-i Arabi'nin eserlerinden de bazı haberleri aÅırdıÄını görüyoruzâ O büyük velinin, geleceÄe iliÅkin çeÅitli iÅaretlerini kendi kafasına göre yorumlayarak düzmeceler ortaya çıkarmıÅtır.
Charles Ward onun hakkında Åöyle der: âBilmecelerle konuÅan biridir. Sathi bir hristiyan, samimi bir putperesttir. Önceden yanacaÄını haber verdiÄi Pouzin Åehrini kendisi yakmıÅtır!â
Nostradamus belirsiz, çift manalı ve her yoruma açık sözler söylemekte ustadır. İÅte Bernard Capp'ın tespiti: âO, sözlerini dramatik bir belirsizliÄe büründürmekte mahirdi. Bu yüzden de kehanetleri çaÄımıza kadar canlı (!) kaldıâ
MeÅhur araÅtırmacılardan James Laver'in ifadeleri çok daha ilginçtir: âYazıları, Åiir ve edebiyat kaidelerine uymaz; düzensiz, uydurulmuÅ kelimelerle dolu birer laf yıÄınıdır. Åiirlerinden doÄru dürüst bir mana çıkarmak mümkün deÄildirâ
Kısacası; Nostradamus, bazı çevrelerce kasıtlı olarak ÅiÅirilmiÅ bir Åarlatandır... İÅin garip tarafı, Allah, ahiret ve kader gibi belirgin gerçeklere inanmakta güçlük çeken maddeci kafaların, bu fırsatçıların saçma sapan sözlerine ilgi duymaları, hatta inanmalarıdır... Konumuzu Peygamberimizin bir hadis-i Åerifiyle noktalayalım: âBütün müneccimler yalancıdırâ
Bir Soytarının Ardından
Daniken'in âTanrıların Arabalarıâ adını taÅıyan ve bol miktarda reklam edilerek beyinleri bulandıran kitabını duymuÅsunuzdur.
Aslen Alman olan Daniken'in İsviçre'de bar iÅletirken yazmıŠolduÄu kitapta, geçmiÅ çaÄlara iliÅkin önemli sanat eserlerinin, uzaydan gelenler tarafından yapılmıŠolduÄu ileri sürülmektedir. Daniken'in birçok kiÅiyi yanıltan bu savları, BBC Televizyonuna ait ekipler tarafından yerinde incelenmiÅ ve Daniken, daha sonra televizyonda açık oturum Åeklindeki bir toplantıya davet edilmiÅtir.
AraÅtırmayı yürüten muhabir ve arkeologlar, ilk önce, kitaptaki âfüze yöneten adamâ savı üzerinde durmuÅlar ve Daniken'in füze dediÄi Åeyin, o devrin kralına ait arma olduÄunu; oksijen tüpü dediÄi Åeyin ise, bir elbiseden ibaret bulunduÄunu belgelerle ispatlamıÅlardır.
Bu ispat karÅısında, Daniken'in bir çok televizyon seyircisini güldüren yanıtı Åöyle olmuÅtur: âSiz inanmayın. Elli sene sonra elbette inanan çıkarâ
Daniken'in Büyük Sahra'daki düz ve eski yolların uzaydan gelen füzelerle açıldıÄı yolundaki savı ise, 80'e yakın arkeolog tarafından incelenmiÅ ve bunların mevsimlere göre güneÅin hareketini gösteren Åeritler olduÄu kesinlikle anlaÅılmıÅtır.
Daniken'i çok gülünç bir duruma düÅüren bu açıklamalardan sonra, Mısır'daki piramidlerin yapılıÅında, Daniken'in dediÄi gibi hiçbir insanüstü kuvvetin rol oynamadıÄı ve bu durumun daha sonraki piramidlerin yapılıÅında açıkça görüldüÄü belirtildi. Ayrıca, bugün hala geçerli olan taÅ yarma ve taÅıma yöntemleri, yerinde çekilen filmlerle gözler önüne serildi. Daniken bunun üzerine, âBen piramidleri uzaydan gelen insanların yaptıÄını söylemedim. Onların bıraktıÄı eserlerle dedelerimizin yaptıÄını belirttimâ demiÅ; ancak duvar resimlerinden o çaÄın son derece basit taÅ aletleri ve kaldıraç sistemleri gösterilince, kızaran yüzünü kameralardan saklamak sorunda kalmıÅtır.
Daniken'in Güney Amerikalı Dr.Kabrera'nın müzesinde bulunan resimli taÅların uzay adamlarından kaldıÄını iddia etmesi ve bu uzaylıların kalb nakli bile yaptıÄını söylemesi üzerine araÅtırmaya koyulan muhabirler, taÅları bu Åekilde yontup Kabrera'ya satan taÅ ustası Bazrola'yı, atölyesinde suç üstü yakalamıÅlardır. Bazrola, uzay resimlerini taÅ üzerine para karÅılıÄında iÅlediÄini itiraf etmiÅtir.
BBC televizyonunun bu durumu Daniken'e aktarması üzerine, yazarın verdiÄi yanıt, tam anlamıyla bir soytarılıktır. Yanıt, aynen Åöyledir; âBen okuyucu toplayıp para kazanmak için bu iÅleri yaptım. Zaten ilmi keÅifler, ilk yapıldıÄı zaman genellikle kabul edilmezâ (Zafer Dergisi)
DüÅünce Pınarı
âKaranlık kabirde bir gün yalnız kalacaÄın hiç aklına gelmez mi?â Yunus Emre
âGeçiyor bulut, geçen ömürdür...â Cahit ZarifoÄlu
âİçin daraldıÄı zaman ölümü hatırla, geniÅlersin!..â Ömer Bin Abdülaziz
âHer insan ölecek yaÅtadır!â Cüneyd Suavi
âDün öldü, bugün can çekiÅiyor, yarın doÄmadı. Öyle ise Åu anı deÄerlendirmek için amele sarılâ BiÅr-i Hafi
âKabri kendine deÄil, kendini kabre hazırlaâ Hz. Ebu Bekir
âMezardakilerin piÅman oldukları Åeyler için dünyadakiler birbirini kırıp geçirmektedirâ İmam Gazali
âDiriliÅ olmasaydı yaÅamak upuzun bir ölümdü!..â Cihad Zafer
âÖlümün bizi nerede beklediÄi belli deÄil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelimâ Montaigne
âKabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmıŠgibidirâ Hz.Ebubekir
âYaÅamak, her an yeniden yaratılmaktır...â Ali Suad
âMadem ki bu zenginlik senin, neden ahirete götürmüyorsun?â Franklin
âİyi hazırlan! Ölüm gelince sensiz dönmeyecektir...â Åakik-i Belhi
âNamaz, zamanın zekatıdır...â Akif Cemil
âHastalıklar, ölümü unutturmayan hakiki dostlardırâ Mustafa RamazanoÄlu
âBir ömür ki bana yetmez, Åeytanla paylaÅamam!..â Sedat Turan
âHey gidi yükselenler hey, çukurlar sizi bekliyorâ HekimoÄlu İsmail
âÖlümü yokluk görmek, ruhun ufkuna duvar örmektirâ Ali Suad
âZamana kusur buluruz, oysa zaman konuÅacak olsa utanırızâ İmam Åafii
âGününü gün edenler, sadece gününü dün ederlerâ Akif Cemil
âKundak bir gün öleceklerin sarıldıÄı kefen; kefen, bir gün doÄacakların sarıldıÄı kundaktır. Karla kaplı yollar bahara giderâ Selahaddin ÅimÅek
Ruh (Benlik), Melek, Åeytan (Aldatıcı) ve Cinni Üzerine
Bu yaratıkların varlıÄı Kuran ve Hz.Muhammed'in "sav" bildirmesi ile kesindir; dolayısı ile Kuran'ın ve Hz.Muhammed'in doÄruluÄunu kanıtlayan belgeler bu yaratıkların varlıÄını da kanıtlayıcı nitelik taÅırlar... Varlıkları bizim varlıÄımız kadar gerçek ve Kuran'ın doÄruluÄu kadar kesindir...
İnkar yolunu seçenler ne kanıt gösterecekler?.. Bilimin, dinin ve vicdanın ortak görüÅüne kim karÅı çıkabilir? Evet, bilimsel verilerle ruhun varlıÄı kesindir ki, ruhbilim adında apayrı bir bilim dalı bulunmaktadır...
İnsanların içine doÄan iyi ya da kötü düÅüncelerin kaynaÄı yalnızca kendisi midir? Ruh çaÄırma olaylarında gelen ruh mudur, yoksa cin midir? Küçük evren olan bireyde benlik, büyük evrende melektir... VarlıÄın nedeni yaÅam ve bilinç olduÄuna göre evrenin bilinçli ve yaÅam dolu varlıklarla kaplı olmasının neresi yadırganabilir?
Evet, varlıÄın ıÅıÄı yaÅam, yaÅamın ıÅıÄı bilinçtir... Renklerin görünmesi için ıÅık gerektiÄi gibi varlıÄın görülüp bilinmesi için de yaÅam ve bilinç gerekmektedir... VarlıÄın ıÅıÄı yaÅam ise varlıÄın bulunduÄu her yerde yaÅam da bulunacaktır; dolayısı ile evrende meleklerin bulunması yadırganamaz... Onlar baÅta kulluk görevi olmak üzere bütün görevlerini yerine getirirler, bundan büyüklük de taslamazlar, örnek alabiliyorsak ne mutlu bize!.. Deniz balıklarla dolu olduÄu gibi evren de meleklerle doludur...
Tanımlarsak; ruh kiÅinin canlılık kaynaÄıdır... Melekler Allah'a kulluk eden ve onun buyruÄunun dıÅına çıkmayan nurani varlıklardır... Cinni, insan gibi sorumlu olan ancak insan kadar üstün olmayan bir tür bilinçli enerjidir... Bunların baÅına Åeytan, kötülerine Åeytanlar denir...
Hz.Adem Bilinçli Madde olan insanın atası olduÄu gibi, Åeytan da Bilinçli Enerji olan cinninin atasıdır... İki topluluk da sorumlu kılınmıÅtır, cinnilerden (çoÄulu cindir, dilimizde yanlıŠolarak çoÄul biçimi kullanılır) de inananlar olduÄu gibi inanmayanlar da vardır ve bunlar diÄerlerine göre daha çokturlar ve âÅeytanlarâ olarak adlandırılırlar...
Bunları güvenlik güçlerinin eÄitim alanlarındaki engellere benzetebiliriz, görünüÅte kötü olmalarına karÅın kiÅilerin geliÅmesine yol açarlar... KuÅkusuz bu durum inanan insanlar için geçerlidir... Åeytan'ın bize düÅman oluÅu Allah'a yönelmemiz içindir...
Bu arada onun vesveselerinden de olabildiÄince kendimizi arındırmalıyız ancak gücümüzün zorlandıÄı durumlarda onun oyununa gelmeyelim;
Bazan öyle düÅünmek yerine yok olmayı bile yeÄleyebileceÄimiz düÅünceler bize dadanır, eÄer bu düÅünceler bizi tedirgin ediyorsa imanımızın gücünü gösterir... Euzü besmele çekerek, dualar okuyarak ya da oyalayıcı uÄraÅlara yönelerek bu vesveselerden kurtulabiliriz...
Bütün evren, yaÅam ve bilinçli varlıklar için yaratıldıÄına göre; Åu küçücük dünyada yaÅam olur da koskoca evrende nasıl olmaz? Allah boÅ iÅ ve savurganlık yapmayacaÄına göre, meyvesi yaÅam olan maddenin bulunduÄu her yerde ruhanilerin de bulunması gerekmektedir...
Böylece hem Allah'ın sanatı herkesçe görülecek, hem de her yerde O'na kulluk eden varlıklar bulunacaktır...
Evet, Yüce Allah âvarlıkları bilinmek için yarattımâ diyor; demek ki, onun yarattıklarının bilincine varan canlılar bulunmaktadır... Dolayısı ile evrenin meleklerle dolu olması yadırganamaz... Bütün bu güzellikleri, bu eÅsiz düzeni görecek, bilecek ve beÄenecek varlıklar olmadıktan sonra ne iÅe yarar?
Güzellikler sevene sunulduÄu gibi, yiyecekler de aç olanlara verilir... Göklerdeki bunca güzellik bilinçli varlıkları gerektirmez mi? Büyük Patlama ile evrenin çekirdeÄi tohum verdi, filizlendi ve kocaman bir aÄaç oldu; yaÅam ise onun en güzel meyvesi, yokluÄu evreni bütünüyle anlamsız kılar...
Evet, aÄacın meyvesi vardır ancak canlı olan, iÅe yarayan tek yeri de meyvesi deÄildir; bütün gövdesi, kökleri, dalları, yaprakları birer canlıdır... Yoksa tek baÅına meyvenin ortaya çıkması düÅünülemez...
« Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu (Allah'ı) tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir Åey yoktur; fakat siz onlarin tesbihlerini anlamazsınız. DoÄrusu O Halim olandır, BaÄıÅlayan'dır. »
Hem, görmemenin yokluÄu kanıtlayamayacaÄı önceden açıklanmıÅtı; bu varlıklar da bizim görgü, bilgi ve gözlem boyutlarımızın dıÅındadırlar... Bu durumda onları göremediÄimiz için inkar etmemiz mantıklı bir davranıŠolabilir mi?
Ruh konusuna gelirsek; bir olayı gerçekleÅmeden önce algılama, düÅünce okuma, kiÅinin kendisiyle konuÅması, rüya görme gibi olaylar hep ruhun varlıÄını kanıtlamaktadır... Evet, gözümüz kapalıyken gören nedir?
Benzer biçimde ruh çaÄırma adı altında cinlerle iletiÅime geçmek de cinlerin varlıÄını, bunların genelde yalan-yanlıŠsözleri de onların inanan ve inanmayan olmak üzere ikiye ayrıldıklarını gösterir...
Yine hücrelerimiz sürekli deÄiÅirken özümüzün hiç deÄiÅmemesi ruhun varlıÄının en açık belgelerinden birisidir... Evet, bütün bedenimiz ortalama 6 ayda bir deÄiÅir ancak düÅüncelerimiz, alıÅkanlıklarımız, yeteneklerimiz, duygularımız, bildiklerimiz, iÅimiz ve niteliklerimiz deÄiÅmemektedir...
EÄer bunlar yalnız maddeye baÄlı olsaydı, deÄiÅen maddemizle birlikte deÄiÅmesi, hatta yok olması gerekmez miydi? Bu durum ayrıca ruhun sürekliliÄini kanıtlamaktadır; dolayısı ile âAllah ölüleri nasıl diriltir?â biçimindeki bir soru çok anlamsızdır...
Hücrelerimizin ve beyin iÅlevlerimizin yapısı benzer olmasına karÅın hepimizin aklı, düÅüncesi ve dileÄi farklıdır... Bunu benzer ve deÄiÅken hücrelere verebilir miyiz? Evet, insanların nitelikleri, zekaları, bilinçleri, yetenekleri birbirinden farklıdır; bunun kaynaÄı da ancak ve ancak ruh olabilir...
BilindiÄi üzere belli bir düzende çalıÅan dizgelerde belirli ürünler ortaya çıkar; örneÄin bir bilgisayarın ekmek üretmesi düÅünülemez... Oysa madde bazında benzer yapıdaki insanların farklılıÄı ortada, bunu sürekli deÄiÅen hücrelere baÄlayabilir miyiz? Beynin de ötesinde bir gücün varlıÄı kesin deÄil midir?
İÅte bu yüzdendir ki, beynimiz ve aklımız ruhu bütünüyle kavrayamaz; hiçbir yapıt ustasını kavrayamaz çünkü...
Beyni yönetenin ruh olması gibi evreni ve evrendeki kuralları yönetenler de meleklerdir... Böylesine eÅsiz bir düzeni belirli yasalara baÄlamak körlükten baÅka nedir? Evet, beyin belirli etkileÅimlerle çalıÅıyor ancak onu çalıÅmaya iten nedir?
Daha önce de açıklandıÄı üzere insandaki sonsuzluk duygusu ancak sonsuzluÄun peÅindeki ruhtan kaynaklanabilir, yoksa sınırlı ve ölümlü hücrelerimizden deÄil!.. Evet, hepimizin isteÄi sonsuzluk deÄil mi? Peki hangi sonsuzluÄu seçeceÄiz, anlatılanların doÄruluk oranı kesinlikle yüzde 0'ın üstünde (%100!) olduÄuna göre olasılıÄı bulunmayan düÅüncelerin peÅinde koÅturmak ne kadar mantıklı?
Yine suç iÅleyen kiÅilere neden yaptırım uygulanır? EÄer suçlu deÄiÅen hücreler ise neden yeni hücrelere kavuÅan kiÅi sorumlu tutulmaktadır? BaÅka bir deyiÅle sorumlu tutulan beden midir, ruh mudur? EÄer ruh yoksa o kiÅinin neyi cezalandırılmaktadır?
Evet, suçlu ne suçu iÅleyen el, ayak, kol gibi organlarımız ne de bunların iÅlevini saÄlayan hücrelerimiz, ne de beynimizdir... Ruh kabul edilmezse bu durum nasıl açıklanabilir? Ana-baba-çocuk ya da ikiz kardeÅlerin iliÅkisi deÄiÅip duran hücrelerle açıklanabilir mi?
Evet, kızan, gülen, seven, üzülen, beÄenen organlarımız ve hücrelerimiz midir, yoksa ruhumuz mudur? Günümüzde insanın bir ikinci bedeninin, enerji bedenin varlıÄı da kanıtlanmıÅtır...
Yine gördüÄümüz rüyalar ve ruhumuzun yaptıÄı yolculuklar da hep onun varlıÄının belgelerindendir...
Evrende yaÅam, maddeye baÄlı deÄildir; eÄer hayat maddeye baÄlı olsaydı, büyük canlıların küçüklere göre daha atak ve geliÅmiÅ olmaları gerekirdi; oysa madde edilgen iken, yaÅam ve ruh etkindir... Bu durumda da temel olan görünen deÄil, görünmeyendir...
ÖrneÄin bu yazı belirli simgelerden oluÅmaktadır ancak onun temel özelliÄi anlamıdır; belli bir anlamı olmadıktan sonra hiçbir önemi yoktur... Peki bu yazdıklarımın anlamı elle tutulur, gözle görünür müdür?
Bunun gibi büyük ve anlamlı bir kitap olan evrende nice manalar ve bunları Åakıyan bülbül nitelikli melekler yeralmaktadır... Evet, bizim yanımızda da melekler var; yaptıklarımızı yazıyorlar, bunu hiç unutmayalım; bir gün gelecek yaptıklarımızdan sorguya çekileceÄiz...
Åeytan Niçin Yaratıldı?
BilindiÄi gibi Allah, evreni âgörmek ve görünmekâ için yarattı. Akıl sahiplerinden iman ve ibadet istedi. Bilinçlilerin içindeyse, insanın apayrı bir yeri var. Hayvanlar için ne iyilikten, ne de kötülükten söz edilemez. Melekler ise, sırf hayır için yaratıldılar. Åeytanların da, hayra yetenekleri kalmadı. İnsanlara en çok cinler benzer. Onların da bedenleri yoktur. YükseliÅ ve alçalıÅları sınırlıdır.
İnsanlar, diÄer bütün varlıklardan farklı yaratılmıÅtır. Onda madde ile ruh birleÅmiÅtir. İyilik ve kötülük yeteneÄi yanyanadır. Hz.Adem, her yönüyle harikadır. Ona eÅyanın isimleri öÄretilmiÅtir. FarklılıÄı gösteren ve melekleri acze düÅüren bu olay, oldukça ilginçdir... âEÅyanın isimleriâ deyimiyle anlatılmak istenen, âbütün ilimlerin özüâdür. İlk insana âvahÅiâ diyenlerin Åeytandan ders aldıkları kesin.
İnsan akıl ve irade nimetleriyle ÅereflendirilmiÅtir. Yeryüzünün sultanıdır. İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırabilecek bir yeteneÄi vardır. Bu özelliÄini kötüye kullanarak hayvandan aÅaÄı da düÅebilir. İlahi emirleri dinleyerek meleklerin üstüne de çıkabilir.
İnsandaki bu yeteneklerin açılıp, geliÅmesi ise, bir savaÅ ile olur. Dereceleri belirleyen yarıÅmalardır. Dünya bir deneme ve sınav yeridir. Bu nedenle iyi ile kötü, çirkin ile güzel iç içedir. Zıtların kaynaÅtıÄı bir evrende yaÅıyoruz.
Kötülükler yaratılmasa ne olurdu? O zaman bir sınavdan söz edilemezdi. Çünkü herkes, ister istemez iyiyi seçmek zorunda kalırdı. Altın ile bakırın farkı anlaÅılmazdı. Hayırlılarla Åerlileri birbirinden ayırmak mümkün olmazdı. Bir seçme özgürlüÄünden söz edilemezdi.
Kötülükler, iyiliÄin derecesini belirlemek için bir karÅılaÅtırma unsurudur. KötülüÄün oranıyla iyiliÄin düzeyi ortaya çıkar. Güzelin güzelliÄi çirkinlikle bilinir.
Åeytan, baÅtanbaÅa Åerdir. O, insanı sürekli günaha teÅvik eder. Görevi, nefsi coÅturup kötülüÄe yönlendirmektir. Nefis (özben) her zaman Åeytanı dinler...
Åeytanlar yaratılmasa ne olurdu? O zaman insanın yetenekleri geliÅmezdi. Makamı aynı düzeyde kalırdı. İnsaniyet Åeması yıldızlarla parlamazdı. Manevi savaÅ baÅlamaz, imtihan meydanı açılmaz, cennet sahiplerini beklemezdi. İnsanın varlıÄına bile gerek kalmazdı. Çünkü mekanı sabit varlıklar çoktur.
Åeytan kötüdür, ama nice iyiliklere basamak olmuÅtur. İblis'e her boyun eÄiÅ alçalıÅ, her baÅ kaldırıŠyükseliÅtir. Ondan kaçan, Rabbe koÅmaktadır. (Zafer Dergisi)
Evet, kötü olan Åeytanın yaratılması deÄil, Åeytana aldanmaktır... Bıçakla adam doÄrayan birisi yüzünden bıçaÄın ustası suçlanamayacaÄı gibi, kendimiz için güzel olan varlıkları çirkin durumuna getirip de onları yaratanı suçlayamayız...
ÖrneÄin yaÄmur, ateÅ, elektrik, su hep bizim yararımızadır ancak kullanmasını bilmezsek ya da yanlıŠkullanırsak zararımıza da olabilirler...
Ayrıca bir olaydaki genel kazanç önemlidir; örneÄin bedenimizi kurtarabilmek uÄruna ayaÄımızın ya da parmaÄımızın kesilmesine razı olabiliriz...
Bunun gibi Åeytanın götürdükleri Elçilerin kazandırdıkları yanında bir hiç hükmündedir... Bin hurma çekirdeÄinden 10'u filizlense bile kardayız demektir... DiÄer çekirdeklerin önemi yoktur...
Yine bir okulda sınava katılan 100 kiÅiden 10âunun baÅarılı olduÄunu düÅünürsek, 90 kiÅinin baÅarısız olmasına bakarak âokullar kapatılsınâ diyemeyiz; toplum okumuÅ olan 10 insan kazanmıÅtır...
Nefs ve Ruh
Batılı bazı psikologlar, nefisle ruhu birbirine karıÅtırmak gibi affedilmez bir hataya düÅüyorlar. Pek tabii, bizdeki taklitçiler de aynı hatayı tekrar ediyorlar. Sonuç, nefsin isteklerini, sanki ruhun arzularıymıŠgibi kabul etmek ve psikolojik izahları bu yanlıŠkabule dayandırmak oluyor.
İÅte tavsiyeleri: âHiçbir arzunuzu bastırmayın, içinize atmayın, bir an önce tatmin edinâ Bu fikirler kabul de görüyor. Günahlar, ilmi kisvelere bürünerek meÅrulaÅıyor. Böylece, azgın ihtiraslarına sınır koymayan âbilimsel sapıklarâ ve âaydın zalimlerâ çoÄalıyor. Zayıflar eziliyor, masumlar lekeleniyor, kuzular kurtlara peÅkeÅ çekiliyor.
Halbuki, ruh ayrı, nefis ayrı mahluklardır. İkisi aynı kiÅide bulunmakla birlikte, mizaçları taban tabana zıttır. Birinin zevk aldıÄından, diÄeri tiksinir. Nefis, kötülüklere meftundur. Lugatinde âdoymakâ kelimesine yer yoktur. Hep daha fazlasını ister. Åımarıktır, isyankardır, yüzsüzdür. Aldıkça daha çok kuvvetlenir.
Nihayet öyle bir raddeye gelir ki, insana, âhayatın gayesi zevktirâ hükmünü verdirir. Mesuliyetten kaçar. Kaideler, yasaklar ve kanunlar, onun en sevmediÄi kavramlardır. Dini ve ahlakı da bunun için sevmez. Çünkü bunlar, insana, baÅıboÅ olmadıÄını, hayvan gibi istediÄi yerde otlayamayacaÄını, ibadet için yaratıldıÄını hatırlatır. Ona, Allahâa isyanın nankörlük olduÄunu söyler.
Ruhun da kendine has gıdaları vardır. O, hakiki ilimle olgunlaÅır, ibadetle teneffüs eder ve tefekkürle yücelere erer. Yaratıklardaki harika sanatları görerek Rabbini düÅünmek, muhatap olduÄu nimetler için minnet duyarak Åükretmek, en mühim gayesidir. Bu yolla, geçmiÅin elemlerinden ve geleceÄin endiÅelerinden kurtulur. Teslimiyet ve tevekkülle huzura kavuÅur.
Organlar, yaptıkları iÅe göre kıymet alırlar. Bu sebeple, sadece maddi zevkler için kullanılan kabiliyetler, deÄerlerini kaybederler. Ruh, bu gerçeÄin farkındadır. Aklını ve diÄer manevi cihazlarını midesine ve cinsi isteklerine hizmet ettirenlerin mutlu olmaları kabil midir?
Efendilerin uÅaklara köle olduÄu yerde, saadetten bahsedilebilir mi hiç! Bundan dolayı zevk ve saadet isteyenlere söylenecek söz Åudur:
âHayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza edinizâ (Ömer Sevinçgül)
DüÅünce Pınarı
âSen nefsini hak birÅeyle meÅgul etmezsen nefsin seni batıl bir Åeyle meÅgul ederâ İmam Åafi
âNamaz, eÅyanın esaret isteÄine karÅı hürriyet ilanıdırâ Hüseyin Ece
âNefistir seni yolda koyan, yolda kalır nefse uyanâ Yunus
âBatı'nın hürriyet anlayıÅında Åöyle bir illet var: insanı önce nefsine köle eder, sonra hürriyetini verir!..â Ahmed Selim
âNefsinin tekmesi altında kalana vay!..â Hz.Mevlana
âHiç kimsenin nefsini, sayma kendi nefsine hamal, Attan yere düÅerse kamçın, in de kendin alâ Necip Fazıl Kısakürek
âHevesler doyuncaya kadar caziptirâ Ali Suad
âMutlu olmak istiyorsak, hayatın cisimde deÄil, ruhta olduÄuna inanmalıyızâ Tolstoy
âNefsin ilacı, isteklerine muhalefet etmektirâ Cüneyd-i BaÄdadi
âEn büyük suçlar, zorunlu olanı deÄil, fazla olanı elde etmek için iÅlenirâ Aristoteles
âİlahi, âmüslümanâ der misin nefse uyana?â Yunus
âBütün bilgiler içinde en faydalısı; bize nefsimiz hakkında en doÄru fikirleri veren ve kendi kendimizi idare etmeyi öÄreten bilgidirâ Saint Ambroise
âÅeytan uyuyana ninni söylemezâ Ali Suad
âNefsinden feragat etmeyen, gerçek hürriyete kavuÅamazâ AJ Cronin
âAncak insanların enerjisini, bilgisini ve faziletini çoÄaltan bir hürriyete malik olursak o zaman öÄünebilirizâ Choning
âDünyaya esir olan, azad olmazâ Hariri
âHakiki demokrasinin ideali İslamiyettir. İslamiyet madde ile ruhu; ahlakla ilmi birleÅtiren tek dindir. Avrupalıların aradıÄı din, Muhammed'in (sav) dinidir..â Bernard Shaw
âRuhun da vücut gibi ihtiyaçları vardırâ Rousseau
âKalktıÄını iddia ettiÄimiz kapitülasyonlar ruh dünyamızda yaÅıyorâ Cemil Meriç
âRuhsuz bakana görünmez sonsuz...â Ali Suad
âÅeytan hiç kimseye, Kuran'ın beÅer sözü olduÄunu ispat ederek onu inkar ettirmiÅ deÄildir. Onun bütün yaptıÄı, Kuran'ı hak kitap olarak kabul etmekten âalıkoymaktırâ Bunun için de herkes için deÄiÅik sebepleri kullanırâ Ümit ÅimÅek
Cin Üzerine
Cinler Kuran'da cin kelimesiyle ifade edilen halk arasında peri, hayalet vs. spiritualistlerin yani ruhçuların ise iliÅki kuran ve bedensiz varlık diye adlandırdıkları veya geçmiÅte yaÅayan insanların ruhu zannettikleri varlıklardır. Cinler kendileri isterlerse insanlar tarafından görülür hale gelebilirler. YaÅam süreleri bizim zaman birimimize göre 1000-1500 yıl arasındadır.
Yapıları çok geliÅmiÅ olmakla birlikte düÅünce ve duygu kapasitesi açısından genel olarak insanlardan geridirler. En büyük özellikleri ve eÄlenceleri insanların zayıflıklarından yararlanarak kendi özelliklerini kullanıp insanları kendilerine tabi kılıp istediklerini yaptırmaktadır.
Cinler yapıları ve ömürlerinin uzunluÄu dolayısıyla geçmiÅi bilirler. İstikbale ait bilgileri tahminden öteye gitmez. Çok hızlı hareket edebildikleri için bize göre gelecek zaman olan an onlar için geçmiÅ zaman olabilmektedir (Zaman harekete baÄlıdır).
Perisperi: Yapısı birtakım ıÅınlardan (mikrodalgalardan) oluÅur...
Cinler diledikleri taktirde maddemsi bir görüntü oluÅturabilirler. Bizim zaman ve mekan kayıtlarımızla baÄlı deÄillerdir. Yani çok hızlı Åekilde yer deÄiÅtirir, maddelerin içinden geçebilirler. İstedikleri anda dünyanın veya uzayın herhangi bir yerinde olabilecek kabiliyete sahiptirler...
« Ben insanları ve cinleri sadece bana yönelip kendilerini olgunlaÅtırmaları için yarattım. » 51/56
« Ey cin ve insan topluluÄu, kendi içinizden size ayetlerimi anlatan ve ahiret günüyle karÅılaÅacaÄınızı haber verip sizi uyaran elçiler gelmedi mi? » Enâam, 130
« O da onun ordusu da (cinlerden olan Åeytan ve cinler) sizin onu göremeyeceÄiniz yerden sizi görür. » 7/27
« İnsanlardan bazıları cinlerin bazılarına sıÄınıyorlar. Bunlar onların azgınlıklarını arttırıyorlar. » 72/6
Bu ayetlerden (ayrıca bakınız; 55/15, 15/27, 72/2, 55/33, 72/14-5, 18/50, 6/112, 114/6, 2/275, 72/9) Åu sonuçları çıkartabiliriz;
Cinler göremediÄimiz varlıklardır. Onlar bizi görebilirler. Maddeden geçebilen dumansız ateÅten (bizim alıŠmekanizmamızın dıÅındaki ıÅınlardan) yaratılmıÅtır. Erkek ve diÅileri vardır. ÇoÄalırlar. Bir yerden bir yere çok hızlı gidebilirler. Akıl ve Åuur sahibidirler. Peygamberlerin ilahi mesajlarına muhatap olmuÅlardır. Müslüman olanları ve olmayanları vardır. Åeytan da bir cindir. Cinler insanlara direkt ve dolaylı yollarla kötülük yapmak isterler.
Ruh (Cin) ÇaÄırma
Halk arasında ruh çaÄırma olarak bilinen olay aslında cin çaÄırma olayından baÅka bir Åey deÄildir. Gerek fincan ve benzeri yöntemlerle, gerekse medyumluk vasıtasıyla iliÅki kurulan varlıklar cinlerdir.
Fakat cinler kendilerini baÅka varlıklar olarak tanıtırlar. Kendilerini çeÅitli adlarla adlandırırlar. Bazan doÄru, bazan yanlıŠbilgiler verirler. GeçmiÅten doÄru olarak haber verebilir. Ancak gelecek hakkında sadece tahminde bulunabilirler. Yani geleceÄi bilemezler.
Cinlerin İnsanları Aldatma Yolları
Cinler yapılarının getirdiÄi avantajlardan dolayı çeÅitli yollardan insanlarla baÄlantı kurabilmektedirler. Bunun sonucu onları kendilerine tabi kılar ve kullanırlar. Cinler, insanları iki yoldan kendilerine tabi kılarlar; 1- Kendilerini o kiÅiye bildirerek, 2- Kendilerini o kiÅiye bildirmeden ve farkettirmeden.
Cinler kendisiyle temas kurdukları kiÅilere iki farklı Åekilde muhatap olurlar; a) İslami gayeler görüntüsü altında; b) İslam dıÅı gaye ve yollar Åeklinde...
Cinlerin İnsanlarla İliÅkilerinin OluÅum Tarzı
Cin-insan iliÅkisi genellikle cinlerin insanları zorla kendi emirleri altına alması Åeklinde olur. KiÅi bu duruma ancak inancı ve duygularıyla karÅı koyabilir.
Özellikle sinirli karaktere sahip kadınlar ile doÄum olayının hemen arkasında ve ateÅli hastalıklar sırasında bu baÄ kurulmaktadır. Bu durumun nedeni beynin o anda bedenin çeÅitli yerlerindeki aÅırı faaliyetinden dolayı insanın beyin üzerindeki hakimiyetinin tam olmamasıdır. İÅte insanın beyin üzerinde hakimiyetinin az olduÄu anlarda cin, o kiÅinin beynindeki ilgili merkezde hakimiyet kurmakta, ona istediÄi gibi görünmekte ve bazan ona istediÄini yaptırmakta, düÅünmek istemediÄi halde düÅündürmektedir.
Zorla istediÄini yaptırma iÅini beynin ilgili merkezlerini uyararak ona acı veya korku hissettirerek saÄlamaya çalıÅırlar. Medyumların transa geçirilmesi anında da bu durum aynen oluÅmaktadır. Medyumdan önce kendini serbest bırakması istenmektedir ki bundan amaç kısmen beynin üstündeki kontrolün azalması ve temas edecek cinin hakimiyetinin kolaylaÅtırılmasıdır.
Cinlerin insanları kolaylıkla kandırıp hükmedebilmeleri için özellikle tercih ettikleri yol onların İslam kaynaklarından gelen bilgilerle baÄlantılarını koparmak veya bu bilgilere zıt gelen fikirleri vermektir. Çünkü cinler hakkında en geniÅ bilgi İslam kaynaklarında vardır.
İnsan bilmediÄi tehlikeye karÅı tedbir alamaz. Cinler de iÅte bu yüzden insanların kendilerini bilmelerini istemez.
Cinlerin İslam dıÅı gaye ve yollar görüntüsü altında insanları etkileri altına almaları da iki yolla olur;
A) İslamı istismar edip yozlaÅtırıp deÄiÅtirmek Åeklinde; B) İnsancıl gayelere bürünme Åeklinde...
Cinlerin insanlarla olan bu tür iliÅkilerinde ya kendi varlıklarını hiç bildirmezler ya da varlıklarını baÅka bir yapı ve ad altında bildirirler.
Cin eÄer kendini iliÅki kurduÄu insana bildirmezse o insan kendisinde meydana gelen bazı durumları kendi üstünlüÄünün sonucu zanneder. Bazan içinden bir Åeyin olmasını Åiddetle arzu eder. İsteÄi yerine gelince o bu durumu ne kadar üstün bir insan olduÄu Åeklinde yorumlar.
Geçen zaman süresince yavaÅ yavaÅ içine bir Åeyler doÄmaya baÅlar. Yakın gelecekte olacak bazı küçük olaylar içine doÄar. Önceleri bunları his diye adlandırır. Birisinin iÅi için dua eder. Derhal o iÅin yapılması cinin etkisiyle olur. Ve o da büyük bir insan olduÄuna iyice inanmaya baÅlar. İÅte insan ihlas, samimiyet, yalnız Allah'ın rızasını ve sevgisini istemek yerine dünyevi istek, mevki, popülerlik eÄilimleriyle hareket ederse onların oyuncaÄı olur.
« İnsanlardan ve cinlerden sana sıÄınırız. » Nas Suresi
Cinlerin Yapısına Ek;
Kuran'da cinlerin yapısı anlatılırken kullanılan kelimeler Åunlardır; Min maricin min nar (dumansız, ateÅten); Min nar is semun (çok ince gözeneklere girebilen, onu zehirleyici nitelikteki ateÅ).
Bu tariflerden anlaÅıldıÄına göre cin adı verilen yaratıkların yapısı maddeden geçebilen, dumansız, dalga özelliÄi taÅıyan bir çeÅit ateÅten (yakıcı bir yapıdan) yani bugünkü ifadesiyle mikrokozmik Åuurlu ıÅınlardan meydana gelmiÅtir.
Algılamanın Varolmayla İliÅkisi
Bazı insanlar beÅ duyu organıyla algılayamadıkları varlıkları yok kabul eder, bunlara inanmazlar. Halbuki beÅ duyu organımız hem yetersizdir hem de eksiktir, en önemli duyu organımız olan gözlerden yola çıkarak olaya bakalım;
Gözlerimiz morötesi ve kızılötesi ıÅınları algılayamaz. Dolayısıyla bu alandaki VARLIKLARI GÖREMEZ. Ayrıca gözle algılama olayı varlıkların boyutuyla ve uzaklıÄıyla ilgilidir. ÖrneÄin mikroskop olmadan mikroskobik varlıkları görmek veya teleskop olmadan uzak yıldızları görebilmek mümkün deÄildir. Bir diÄer ifadeyle söylersek, mikroskop icad edilmeden önce mikroplar, teleskop yapılmadan evvel bir kısım yıldızlar gerçekte VAR OLMALARINA raÄmen bizim algımıza göre yoktu.
ÖrneÄin; mikroplar keÅfedilmeden önce birçok insanı ve hayvanı çok küçük hayvancıkların öldürdüÄü bize söylense herhalde inanmayacaktık. Ve buna karÅı âbir insanı ufacık varlıkların öldürmesi nasıl olabilirâ gibi çok MANTIKLI itirazlar öne sürecektik. Onların VAROLMASINI bizim ALGILIYAMIYOR oluÅumuz etkilemez.
Bir diÄer örnek; Åu anda bulunduÄunuz yerde radyo dalgaları vardır. Ama bu dalgaları hiçbir duyu organıyla algılayamazsınız. Ama bu radyo dalgaları siz algılamasanız da vardır. Dolayısıyla göremediÄimiz, dokunamadıÄımız, tadamadıÄımız, duyamadıÄımız ve koklayamadıÄımız varlıklar vardır.
Bu örneklerden Åu sonucu çıkarabiliriz; Åu anda algılayamadıÄımız VARLIKLAR VAR OLABİLİRLER. Yoktur demek aptalca bir cesaret olur. AlgılayamadıÄımız için yoktur demek, akıllı insanların yapacaÄı Åey deÄildir.
Duyu organlarımızın EKSİKLİÄİNE GELİNCE; biliyoruz ki insanın beÅ duyu organı vardır. Bu beÅ duyu organının her birinin algı alanı vardır. Bu duyu organlarından birisi eksik olursa bu organın algı alanındaki VARLIKLAR bize YOK gibi gelecektir. ÖrneÄin; dilimiz olmasaydı hiçbir Åeyi tadamayacaktık. TAD diye bir kavramdan haberimiz olmayacaktı. Veya kulaÄımız olmasaydı sesleri duyamayacak, bize göre SES YOK diyecektik.
Ama ses varolmaya devam edecekti (DoÄuÅtan saÄır olan kimselere sesi kavratmak mümkün deÄildir. Sesi ne gözlerine göstermek, ne dillerine tattırmak mümkün deÄildir. SaÄırlara sesi anlatmak için yapılan tüm çalıÅmalar baÅarısızlıkla sonuçlanmıÅtır).
DoÄuÅtan saÄır olan kimseye sesleri, doÄuÅtan kör olan kimseye renkleri kavratmak, algılamasını saÄlamak mümkün deÄildir. DüÅünün ki tüm insanlar kör ve saÄır olsaydı bizim için ses ve renk kavramı olmayacaktı. O zaman bize ses ve renk anlatılsa SES ve RENK YOKTUR diyecektik. Buna raÄmen sesler ve renkler yine VAR olacaktı.
Åimdi diyelim ki dünyada bütün insanlar doÄuÅtan kör ve saÄır olsun, bir kiÅi dıÅında!.. Bu durumda gören ve duyan o tek kiÅi insanlara renklerden ve seslerden sözedecek, insanlar da ona inanan ve inanmayan olarak ikiye ayrılacaktır.
Açıkçası bir bölümü görmesem de, duymasam da renk ve ses vardır diyecek, diÄer bölümüyse o kiÅiyi yalancılıkla suçlayıp ben algılayamadıÄım Åeye inanmam diyecektir.
İNSANLARLA ELÇİLERİN DURUMU İÅTE BUNUN GİBİDİR.
Hiç kimse evrendeki bütün varlıkların beÅ duyu organının alıŠalanına girdiÄini savunamaz. İnsanların altıncı, yedinci, sekizinci... duyu organı olsa idi baÅka varlıkları da görebilirdi. Åimdi düÅünelim; Elçiler bizim algılayamadıÄımız varlıklardan (cin, melek...) bizi haberdar etmektedirler. Elçilerin ulaÅtırdıÄı bu mesaj karÅısında insanlar, ikiye ayrılırlar: inananlar ve inanmayanlar olarak... (İlginç Sorular, Vural Yayınları)
Destanlarla İlmi AraÅtırmalar İç İçe (Tufan GerçeÄi)
Muhtelif kıtalarda yaÅayan insanlar ve yerli kabileler arasında büyük bir afeti anlatan destan mahiyetinde hikayeler mevcuttur. Bu durum eski GılgamıŠDestanı'nda dahi göze çarpar. Bu ilahi afet unutulamamıÅ, belki bir ibret için nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar intikal etmiÅtir. İnsanlıÄa ibret olması için İlahi Kitaplarda anlatılan bu dehÅetli hadise, birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki bölgelerde yaÅayan yerli kabileler arasında dahi destanlaÅarak mukaddes kitapları desteklemiÅ ve günümüze gelip ulaÅmıÅtır.
1872 Kuyuncik'te yapılan kazılarda Ninova (Asurluların baÅÅehri) Kraliyet Kütüphanesi'nin harabeleri bulundu. Bunlar arasında çivi yazısı ile yazılmıŠve Åark tarihine âGılgamıŠDestanıâ olarak geçiÅ bir Babil Destanı da vardı. Merkezi resim Uruk Kralı, kahraman GılgamıŠidi. Destanda belirtildiÄine göre GılgamıŠbir defasında Åahidi olduÄu büyük tufandan haber veren büyükbabası âUta-NapiÅtimâe gitmek istemiÅti.
Uta-NapiÅtim, bazı alametlerle ikaz edilmiÅ, kendisi ve inananlar için sular çekilinceye kadar içinde barınacaÄı bir gemi inÅa etmiÅtir. O da bir güvercin, bir kırlangıç ve bir karga salmıÅ, karga geri gelmeyince ümmeti ile birlikte gemiyi terk etmiÅtir.
Eski Åarkta, bundan birkaç bin yıl önce gerçekten bir tufan vuku bulduÄu Åüphe götürmez. Asurlularda da, Babillilerdekine çok benzeyen bir tufan destanı mevcuttur. Kahraman GılgamıŠyerine burada İzdubar, atası Uta-NapiÅtim yerine de Hasis-Adra veya Xisuthros vardır. Babil-Hilla ile BaÄdat arasındaki yolun ortasında bugünkü Abu-Habba tepesindeki eski Åuruppak Åehrinin yokolması Åeklinde zuhur etmiÅtir... Babil metinlerinden anlaÅıldıÄına göre geminin kalıntıları, Ararat daÄının güney tarafındadır. AraÅtırmacılar tarafından zikredilen yerde geminin karaya çıkıŠyerine iÅaret edebilecek olan üç kalas parçası bulunmuÅtur.
Dünya üzerinde birçok memlekette herÅeyi mahveden bir tufandan bahseden destanlar yaygın vaziyettedir. Asya'da 13, Avrupa'da 4, Afrika'da 5, Avustralya ve Güney Denizi adalarında 9, (Kuzey, Güney ve Orta) Amerika'da 37 adet tufan destanı vardır.
Aztekler'in bildirdiÄine göre Tufan'ın müddeti 5 gün ile 52 yıl arasındadır. Sebeb olarak muazzam miktardaki yaÄıÅlar dıÅında kar fırtınaları da gösterilmektedir. Ayrıca buzul erimesi (Edda), yaÄmurlu fırtına, zelzele, girdablı tayfun fırtınası ve deniz baskınları da bu arada zikredilebilir. Çinliler sebeb olarak kötü ruh Kung-kung'un gazabı esnasında gökyüzünü taÅıyan direklerden birini, bir kafa darbesiyle devirmesini gösterirler. Böylece gökkubbe dünyanın üzerine çökmüÅ ve muazzam yaÄmurlar her yeri sular altında bırakmıÅtır. Ayrıca Güney Amerika'daki Tiahuanaco bölgesinde de bir tufandan bahsedilmektedir.
Sümerler, büyük tufan realitesinde en ufak bir Åübheye dahi yer vermeden krallarının listesinde Mezopotamya hakimlerini, tufandan önceki ve sonraki krallar diye ikiye ayırmaktadırlar. Bunların vakayı-namelerinde (kroniklerinde) daima: âVe sonra büyük tufan oldu ve tufandan sonra gökten tekrar krallar indiâ diye geçer.
1922'den 1929'a kadar İngiliz arkeolog Wooley tarafından yapılan Ur'daki kazılarda, ancak muazzam bir afatın geride bırakabileceÄi muhakkak olan 2,5 metre kalınlıkta bir kil tabakasına rastlandı. Bunun birikebilmesi için, muazzam yükseklikte bir suyun bu bölgede uzun zaman bulunması gerekli idi. Bunun manası; âIrak çöllerinden Elaam tepelerine, eski Babil'den İran körfezine kadar bütün memleketin su altında kalmasıâ demekti.
Hatta denizden çok uzakta olan Amerika'nın güneybatısında yaÅayan Hopi Kızılderililerinin bile, ülkelerini kaplayan, daÄların tepelerine kadar yükselen ve yeryüzünde neredeyse bütün hayatı silip süpüren muazzam bir tufana ait destanları vardır.
İlim çevrelerince Tufan gerçeÄini dile getiren apayrı iki araÅtırma dikkatleri kendine çekmektedir. Bunların birisi, 11600 sene önce yaÅamıŠküçük bir deniz mahlukunun kabuklarının jeologlarca incelenmesi; ikincisi ise 8000 yıl kadar önce bir adamın elinden çıkan yazıların arkeologlar tarafından okunup anlaÅılmasıdır. Yukarıda da sözünü ettiÄimiz gibi Asurluların baÅÅehri Ninova harabelerinde 1850 yılında amatör bir ingiliz arkeoloÄu olan Sir Henry Layard bozulmamıŠbinlerce kil tableti bulmaya muvaffak oldu.
Tabletler Londra'daki British Museum'a gönderildi. Hayatlarını bu iÅe adayan ilim adamları, günümüze kadar gelebilen bu garip kama Åeklinde kile basılmıŠçivi yazılarının Åifrelerini çözmeye baÅladı. Bunlardan George Smith, bir gece, tam o gün temizlenmiÅ olan bir tablet parçasını eline aldı ve gittikçe artan bir ÅaÅkınlık içinde Asuri dilinde su baskınının bir haberini okumaya baÅladı. Smith'in okuduÄu parça âGılgamıŠDestanıânda anlatılan tufanın Babilce tercümesi idi. O, Uta-NapiÅtim adında bir kiÅiden söz ediyor ve onun bir gemi yaptıÄını ve cihanÅümul tufandan kurtulanlardan olduÄunu anlatıyordu. Nuh'un (as) kıssası ile bunun benzerliÄi hayret vericiydi ve bunun tesadüf olmasına pek ihtimal yoktu...
1877âde Pennsylvania Üniversitesi (ABD) Mezapotamyaâda yapılacak bir kazı için para ayırmaya karar verdi. Sümerlilerin eski Nippur Åehrindeki kazıdan 50.000 tablet çıkarıldı ki, bunlar halen incelenmektedir. Bunların arasında 3700 yıllık bir tablet parçasında GılgamıŠDestanıânda kaydedilmiÅ olan Tufanâın baÅka bir haberine rastlandı.
Daha sonra 1922âde bir İngiliz arkeoloÄu Sir Leonard Wooley, BaÄdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında kazılara baÅladı. Burada bulunan muhteÅem bir tapınaÄın kırık kulesi, bir zamanlar Sümerlilerin baÅlıca Åehirlerinden olan Urâun yerini iÅaret ediyordu. Wooleyâin adamları kumda derine gittikçe büyük bir keÅif yaparak, Urâun krallar mezarlıÄını meydana çıkardılar. Sümer kralları ve asillerinin gömülmüÅ olduÄu bu mezarlıkta birçok sanat eserlerine rastlandı. MiÄferler, kılıçlar, müzik aletleri, o zamanın modasına göre ÅekillenmiÅ altından, gümüÅten ve kıymetli taÅlardan yapılmıŠdaha baÅka sanat eserleri... Hatta bunlardan baÅka kil tabletlere hayret verici bir ustalık ve maharetle ve yüksek bir teknikle pres edilmiÅ tarihi kayıtlar...
Wooley, henüz kazısına baÅlamadan evvel ilim alemince Sümer krallarının isim listesi ve kısa tarihleri bilinmekteydi. AraÅtırmacı, Urâda kral listelerindeki aynı adları taÅıyan yazılar bulmuÅ ve hatta bunların arasında Urâun ilk krallık ailesini kuranın dahi adına rastlamıÅtı. Kralların listesine göre ilk hanedanlık, tufandan sonra baÅlamıÅtı. Wooley, mezarlıÄın ilk Ur hanedanlıÄından önce baÅladıÄı neticesine vardı ve aynı zamanda yüksek derecede geliÅmiÅ bir medeniyetin ilk hanedandan önce mevcut olduÄuna inanıyordu.
Bunların iyice incelenmesinden sonra Wooley daha derinlere ve mezarların altına doÄru kazıyı ilerletmeye karar verdi. İÅçiler çamur olmuÅ tuÄlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri kırmaya baÅladılar. Ama Wooley'in ifadesiyle; âSonra birdenbire herÅey durdu. Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiÄi temiz çamurâ
Kazıya devam edildi; iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek daha derinlere dalındı ve sonra birdenbire iÅçiler son taÅ devri kültüründeki insanlar tarafından yapılmıŠzımpara taÅından aletler ve çanak, çömlek parçalarına rastgeldiler.
Wooley bizzat çukura indi, kilden duvarları inceledi, bazı notlar aldı ve ekibinden iki kiÅi çaÄırarak onlara bunu açıklayıp açıklayamayacaklarını sordu. Onlar söyleyecek birÅey bulamadılar. Hanımına da aynı soruyu sordu, o birdenbire yerinde döndü ve âtabii bu tufandırâ dedi. Ve Wooley de bunu âdoÄru cevapâ olarak kabul etti.
Mikroskopik analiz, temiz kilden kalın bir tabakanın, eski Sümer medeniyetini yok edecek kadar geniÅ ölçüde bir tufan tarafından meydana getirildiÄini ortaya koyuyordu. Burada büyük su baskınının, tarih kitaplarındaki anane ile tıpatıp uygun ve tartıÅılamayacak kadar gerçek jeolojik delili ortaya çıkıyordu. İlim adamlarına göre İlahi Kitapâta (Kuran) yazılı olan Tufan artık tamamiyle gün ıÅıÄına çıkıyordu. GılgamıŠDestanı ile Nuh'un (as) kıssası Mezopotamya Çölü'nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleÅmiÅ oluyordu.
Öbür taraftan 1960âların sonu ve 1970'lerin baÅında iki Amerikalı, Meksika Körfezi'nin dibinden ince uzun silindir Åeklinde kaplarla tortuları yukarı çektiler. Bunların içinde mini mini bir hücreli foraminifer adı verilen planktonik organizmalar vardı. Satıhta yaÅarken bu organizmalar kabukları içinde suyun sıcaklık ve tuzluluÄunun kimyevi âkayıtlarınıâ tutmuÅlardı.
Üreme zamanında kabuklar çıkarılıyor ve denizin dibine düÅüyorlardı. Bu durum, zemindeki tortuyu meydana getiriyordu. Bir kesiti 100 milyon yıldan fazla eskiye giden iklimlerin kaydını tutuyordu. Her inçlik bir tortu silindiri yeryüzü geçmiÅinin 1000 yıl kadarını sergiliyebiliyordu .
Bu çökeltiler, Miami Üniversitesiânden Cesare Emiliani ile Rohde Island Üniversitesiânden James Kennett ve Cambridge Üniversitesiânden Nicholas Chackeltonâdan kurulu iki ayrı ekip tarafından incelendi. Her iki ekip, tuzlulukta dramatik bir deÄiÅim tesbit ettiler. Bu da Meksika Körfezi'ne muazzam bir tatlı su baskını olduÄunu isbatlıyordu. Radyoaktif metodu kullanarak jeokimyacı Jerry Sipp bu su baskınının aÅaÄı yukarı 11600 sene önce olduÄunu tesbit etti.
Emiliani, tartıÅmaya dahi yer vermeden, muazzam miktardaki suların Meksika Körfeziâne akmıŠolduÄunu ifade ediyor. âBiz bunu biliyoruzâ diyor. Çünkü foraminifer kabuklarının oksijen izotop nisbetleri Meksika Körfezi'nin suyunun tuzluluÄunda geçici bir azalmanın meydana geldiÄini göstermektedir. Bu açıkça belirtmektedir ki, 12000 ile 11600 yılları su baskınının, yani tufanın esas dönemine rastlamaktadır. Böylece hiç Åüphe ve tereddüde mahal bırakmadan tufan hakikati ilim alemince de tesbit edilmiÅtir.
Emillianiânin bu tesbitleri jeolog Kennett ve Chackelton tarafından kuvvetlendirilmektedir. Çünkü onlar da Missisipi nehri ve kolları vasıtasıyla Meksika Körfezi'ne muazzam suların aktıÄı neticesine varmıÅlardır. Bu suyun maksimum akıŠzamanında, satıhtaki tuzluluk katâi olarak takriben %10 azalmıÅtır.
Kadim Kitapâta (Kuran) Tufanâın tarihi hakkında bir malumat verilmemiÅtir. O, yalnız Tufanâın vuku bulduÄunu anlatır. Åimdi çoktan ölmüÅ o ufak mahlukların kabukları, insanoÄlunun piÅirilmiÅ kil parçacıkları üzerinde bıraktıÄı o eski kayıtlar ve ilmi araÅtırmalar, bir vakitler dünyanın gerçekten cihanÅümul bir Tufanâa uÄradıÄını katâi olarak isbatlamıŠbulunmaktadır. (DüÅünce Hevenkleri, Zafer Ayvaz, T.Ö.V. Yayınları)
Sorulara Cevaplar Mı, Cevaplara Sorular Mı?
Åöyle bir hayatımıza baksak birçok telkin örneÄini kolaylıkla buluruz. Zihnimizde sorulardan çok hazır cevaplar vardır. "Kalbi temizlik"ten "pozitivizm"e, "çaÄdaÅlık"tan "istediÄim gibi yaÅarım"a kadar bir yıÄın cevabın sorusu asla sorulmamıÅtır. Söz gelimi, Rabbinin emrine zıt bir hayatı "çaÄdaÅlık" sloganıyla yücelten, "çaÄdaÅ olmak lazım" diyen insanlara sorun; "ÇaÄdaÅ olmak nedir?" AlacaÄınız cevap çoÄunlukla Åu olacaktır; "Åeyy, çaÄdaÅlık Åeydir" Aynı Åekilde, "hayatımı istediÄim gibi yaÅarım" diyenlere sorun; "Hayat nedir?" Cevap, çoÄu kez "hayat hayattır", "hayat yaÅamaktır" gibi mantıksız totolojilerin bir milimetre ötesine geçmeyecektir...
"Kalbim temiz" hazır cevabına, iki küçük soru; "Kalbi temiz olmak nedir? Birini hem çok sevip, hem de istediklerinin tersini yapmak mı?"
"Benim hayatım bu, istediÄim gibi yaÅarım!" sözünün, çok basit bir-iki soru ne kadar kof ve sÄ±Ä olduÄunu gösterir; "Senin olan bu hayatı nasıl edindin? Sokaktan mı buldun? Asıl sahibi gerçekten sen isen, neden ölümle son bulmasına engel olamıyorsun?"
Åu kainatta herÅey herÅeyle baÄlıdır. Tek bir çiçeÄin varlıÄı için suya, buluta, topraÄa, güneÅe, samanyoluna.. kısacası tüm kainata ihtiyaç vardır. O yüzden, bir tek çiçeÄi var edebilmek için, tüm kainata sözü geçen sonsuz bir kudret, sonsuz bir ilim, sonsuz bir irade gerektirir. Fakat materyalist bilim adamları bu baÄlantıyı baÅtan keserler. Bizi "normal Åartlar altında" ve "diÄer Åartları sabit sayarak" düÅündürürler. Ve hep birÅeyleri "baz" alırlar. Oysa baz alınacak sabit ve ezeli hiçbir madde yoktur... Ve bilim anlayıÅına onların hakim olduÄu bir çaÄda, kainata bakıp Allah'ı tanımanın ilk Åartı, onların hazır cevabını sorgulamaktır. Sözgelimi, "DiÄer Åartları sabit sayalım" mı diyorlar. İÅte bu cevaba bir soru; "Sabit olmayan Åartları sabit sayarak, daha baÅtan asılsız bir varsayıma dayanarak mı gerçeÄe ulaÅacaksınız?"
Örnekler böylece uzayıp gider. Yüzlerce, binlerce hazır cevap, bizi her yanımızdan kuÅatır. Hepsi bir olur, aklımızı doÄruya giden yolda kör, topal, saÄır ve dilsiz bırakır. Ama hele bir cevaplara soru soralım, bizi doÄrudan alıkoyan o karton kuleler, bir örümcek yuvasından bile kolaylıkla daÄılır gider. Yeter ki, hazırlanan tuzaÄın farkına varalım. Yeter ki, kulaÄımıza üflenmiÅ hazır cevaplara sorularla yaklaÅalım... (Zafer Dergisi)
Bu çalıÅmanın açıkça kanıtladıÄı üzere her sorunun bir cevabı vardır, sorularınızın yanıtını bulabilmek için araÅtırınız ve "okuyunuz";
-Kuran-ı Kerim, Alemlerin Rabbi olan Allahu Teala
-âGerçeÄe DoÄruâ Ciltleri, Zafer Dergisi (Bütün Sayılar), Zafer Yayınları
-Turan Dursun ve Din (Din Bu 1, 2 ve 3âe Cevap), Bahaettin SaÄlam-İsmail Acarkan, Kavram Yayınları
-Ateizm ve EleÅtirisi, Aydın TopaloÄlu, Diyanet İÅleri BaÅkanlıÄı Yayınları
-İlahi Hikmetâde Kadın, Hüseyin Hatemi, İÅaret Yayınları
-İnancın Gölgesinde 1-2, M.Fethullah Gülen, Nil Yayınları
-KulluÄum SultanlıÄımdır, Ömer Sevinçgül, Zafer Yayınları
-Kuranâda Edebi Veche, Safvet Senih, Nil Yayınları
-GençliÄin İmanını Sorularla Çaldılar, Emine ÅenlikoÄlu, Mektup Yayınları
-Ateizmâden İnanca, Emin Arık, Marifet Yayınları
-Reenkarnasyon, Arif Arslan, Adese Yayınları
-Ölüm Yokluk Mudur?, HekimoÄlu İsmail, TimaÅ Yayınları
-Merak Ettiklerimiz 1-4, Cihan Yayınları
-İlginç Sorular, İsmail Acarkan, Vural Yayınları
-Kitabı Mukaddes Kuran ve Bilim, Maurice Bucaille, T.Ö.V. Yayınları
-Åüpheler Üzerine, Safvet Senih, T.Ö.V. Yayınları
-Kuran ve Hz.Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, Abdülaziz Hatip, Nesil Basım Yayın
-Gerçek Din Bu 1-2, Süleyman AteÅ, Yeni Ufuklar NeÅriyat
-Özellikle Evrimle İlgili Yapıtlar, Vural Yayınları
-İnternetâteki ÇeÅitli Bilgi Kaynakları
