Krutzo 1
Krutzo
shrpnl 1
shrpnl
Best Studio 1
Best Studio
D 1
delimuratt
Aliyldrim 1
Aliyldrim
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
melankolıa18 1
melankolıa18
Agora Metin2 1
Agora Metin2
Cannn6161 1
Cannn6161
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

YILDIZ YAĞMURU

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan PracTicLe
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 2
  • Görüntüleme Görüntüleme 1K

PracTicLe

I was the lightning before the thunder.
Fahri Üye
TM Üye
Katılım
27 May 2011
Konular
709
Mesajlar
4,523
Online süresi
13h 5m
Reaksiyon Skoru
1,248
Altın Konu
1
TM Yaşı
15 Yıl 11 Gün
Başarım Puanı
294
MmoLira
233
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

image
GİRİŞ​

Rüya​

Sürekli gördüğüm bir rüya var.
Zifiri karanlıkta başlıyor. O kadar karanlık ki gözlerimin açık olduğundan bile emin olamıyorum. Elektrikler kesikken uyanmak gibi. Bütün o tanıdık ışıkların yerinde sonsuz bir karanlık var. Bomboş bir geceyle baş başayım.
Kendime engel olamayıp elimi karanlığın içine uzatıyorum. Gerçekten elektriğin gittiğini umuyorum. Yalnızlığı, ağır bir yorganmış gibi üstümden itip atabileceğimi umuyorum. Ama karanlık kımıldamıyor.
Kuyunun dibindeki suda debelenir gibi bu zifiri karanlıkta geziniyorum. Yalnızlığımın soğuk terleri sırtımdan akıyor. Sonra, çıkabileceğim bir yüzey olmadığını fark ediyorum. Göğsüm sıkışıyor. Paniğe kapılıyorum, nefes alamıyorum. Çok derinlerdeyim. Birden, biri veya bir şey karanlığın dibindeki tıpayı çekiyor. Daha da derinlere batmaya başlıyorum. Çığlık atayım, bağırayım diye ağzımı açıyorum ama tek bir ses bile çıkmıyor.
Hiçlikle dolu boğazımdan başka ne çıkacaktı ki? Kalbim fazla hızlı atıyor. Tam vazgeçecekken, tam kendimi bırakacakken, varlıklarını hissediyorum.
Janna. Lulu. Poppy. Jinx. Işıklarını duyumsuyorum. Sanki sıcaklık, mutluluk, huzur ve neşeden oluşan kocaman bir küre.
Gözlerim açılıyor. Belki baştan beri açıklardı ama görebilmeye ilk defa o anda başlıyorum. Yüzleri öyle güzel, öyle huzurlu ki. Çevremizi saran karanlığa aldırış bile etmeden uyuyor, belki de rüya görüyorlar. Kollarımı uzatıyorum ama çok uzaktalar. Düştüğümüzü o zaman fark ediyorum.
Kocaman, mavi gezegenin ufku üstümüze üstümüze geliyor. Nereye gittiğimize, hızla yaklaşan tehlikeye odaklanamıyorum. Bu aşamada, umurumda da olmuyor. Sadece kardeşlerimin düştüğünü görebiliyorum. Altımızdaki gezegenin atmosferi çok sıcak. Işıkları tutuşuyor.
Kollarımın kemikleri sızlıyor. Onları yakalamaya çalışıyorum. Tutmaya uğraşıyorum ama düşüşlerini durduramıyorum. Hepimizi bir arada tutacak kadar güçlü değilim. Onlara yetemiyorum. Kendi parmaklarımın uçları parlamaya ve parçalanmaya başlıyor. Son gördüğüm; simgelerinin sönüşü ve ışıkları parçalanırken her yere saçılan gökkuşağı renginde küller.
Sonra uyanıyorum.
Yatağımdayım, ter içindeyim, yorganıma dolaşmışım. Karanlık yerini soluk bir griliğe bırakmış. Penceremi açık bırakarak uyumaya başlamıştım. O pencereye gidip aşağıdaki sokağa bakıyorum. Dışarıdaki lambaların loş ışığı, beni ve odamı gölgeler içinde bırakıyor.
Bu uykudaki sessizliğin tepesinde ise karanlık var. Genişlediğini, yayıldığını hâlâ hissedebiliyorum. Şehirde yıldızları görmek zor. Arada sırada yakalayabildiğim birkaç ışıklı nokta var sadece. Ama başkalarının da olduğunu biliyorum. Bir yerlerde, varlar.
Yatağıma dönüp şafağı bekliyorum. Uyumuyorum. Uyuyamıyorum. Çünkü rüya göreceğim.
Aynı rüyayı.
image
1. BÖLÜM​

Yıldız Muhafızı Toplantısı​

“İçeri gelsene artık?”
Jinx arka bahçede plastik bir şezlonga uzanmış. Shiro ile Kuro da hemen ayaklarının dibinde, çimenlerin üstünde şekerleme yapıyor. Beni duyup duymadığı belli değil. Anormal derecede büyük güneş gözlükleri, gözlerini ve kaşlarının büyük bir kısmını örtüyor. Sol kulağında kulaklık takılı ama öbür kulaklığın şezlongun yan tarafından sarktığını görebiliyorum.
Beni duyduğu kesin.
“İçeri gelmiyor musun?" diyorum. "Başlıyoruz artık.”
Jinx fosforlu pembe bir sakızı ağzına atıyor, caklata caklata çiğniyor, hava kabarcıklarını dişleriyle çıtırdatıyor ve kocaman, pembe bir balon şişirmeye başlıyor. Balon güneş gözlüklerini bile örtecek kadar büyüdüğünde gürültüyle patlatıp ağzına geri çekiyor.
Yüzüme bile bakmadan, “Yaz sonsuza kadar sürmeyecek Lux,” diyor. Kollarını kıvırıp başının arkasına yerleştiriyor. Güneş gözlüklerinden, tüy gibi bulutların yansımaları geçiyor. “Güneş varken güneşlenmeli.”
Upuzun kırmızı atkuyruklarından birinin ucunu parmağına dolayarak onu içeri sokacak bir sebep bulabilmem için bana resmen meydan okuyor.
“Haklısın,” diyorum. Haklı olduğunu sanınca çok keyifleniyor. “Yaz bitmek üzere. Yakında okul başlayacak. Artık bu... işleri bir konuşsak diyordum.”
Jinx dudaklarını büzüp bana dil çıkarıyor.
Okuldan bahsetmem iyi olmadı. İlgisi tamamen kayboldu.
Taktik değiştirerek, “Poppy bir sürü dondurma getirdi, onlardan da yemezsin herhalde,” diyorum.
Jinx hemen doğrulup oturuyor. Onun hareketlenmesi Kuro'yu uyandırıyor. Kuro gidip uyuyan Shiro'nun üstüne atlıyor, beraber yuvarlanıyorlar. Jinx devasa güneş gözlüklerini başının üstüne kaldırıyor. Sanki atkuyruklarından dev plastik yıldızlar fışkırıyor.
“Dondurma mı?”
“Evet,” diyerek eve giriyorum. “Hem de roket şeklinde.” Sürgülü cam kapıyı arkamdan kapatıp mutfağa geçiyorum. Beş saniye sonra kapı tekrar açılıp kapanıyor.
Yıldızlara şükürler olsun. Jinx'in sağı solu hiç belli olmaz ama konu tatlı olunca oltaya geleceği garantidir. Hele silah şeklindeyse.
Huzurum bir an bile sürmüyor. Mutfağa girdiğimde, ocağın önünde bir sandalyeye çıkmış olan Poppy'yi görüyorum. Tavadaki krepleri çevirirken, dirseklerinin bükülüşünden ve koca metal spatulayı mengene gibi kavrayışından ne kadar kararlı ve işine odaklanmış olduğu belli oluyor. Buzdolabından başlayıp ona doğru uzanan sulu hamur ve şurup izleri var.
Ben, “N'apıyorsun Poppy ya? Dışarı daha beş dakika önce çıktım,” derken Jinx beni itekleyip dosdoğru buzdolabına gidiyor.
Poppy başını çevirip, “Lulu acıkmış,” diyor. Sonra omuzlarını silkip ilgisini yine işine yöneltiyor. “Ben de krep yaptım.”
Lulu mutfak masasına yerleşmiş, bir eliyle resim çizerken öbür eliyle çatalına krep almaya çalışıyor. Resminden kafasını kaldırmıyor bile. Etrafındaki yeme içme tantanası umurunda değil. Pix, kapağı açık kalmış yeşil bir keçeli kalemi kemiriyor. Lulu yine başını işinden kaldırmadan yoldaşının başını okşuyor.
“Ben de yerim Bacaksız.” Jinx Poppy'nin sırtına dostça bir şaplak atıp sandalyelerden birine yerleşiyor. Bir yandan da roket şeklindeki dondurmalardan birini yalayıp duruyor. “Bana da yıldız şeklinde krep yapsana. Yok yok, füze şeklinde yap. Dur, daha güzelini buldum, yıldız şeklindeki füze şeklinde yap! Renkli pasta şekeri var mı? Üstüne dökeceğim!”
Poppy bizden çok tavaya doğru, “Oo, bakıyorum birileri sonunda teşrif etmiş,” diye homurdanıyor.
image

Ne zaman bir araya gelsek ev birbirine giriyor. Tavana krep hamuru sıçramış. Daha kendi arkamızı toplayamıyoruz, evreni nasıl kurtaracağız? Janna sessiz sedasız, Poppy'nin çıkarmakta olduğu bulaşıkları yıkıyor. Lavabonun önündeki pencereden dışarı bakıyor. Meltem onun yanına, tezgâhın üstüne tünemiş, patilerindeki şurubu yalayarak temizlemeye çalışıyor.
Mutfakta kalan azıcık yerde gezinerek, “Arkadaşlar,” diye söze giriyorum. “Bence önümüzdeki yıl yapacaklarımızı konuşalım. Okul falan da başlayınca…”
“Şşş beyni yanık, ne çiziyorsun?” Jinx, Lulu'nun üstüne eğilip kendi çatalıyla onun krepinden bir parça yürütüyor. Geleceği düşünmeyi o kadar istemiyor ki konusu açılmasın diye Lulu'yla ilgileniyormuş gibi yapmaya bile razı. Derin derin iç çektiğimi belli etmemeye çalışıyorum.
Tekrar konuşmaya başlıyorum. “Dediğim gibi, biz…”
Lulu, “Yıldız yağmuru,” diye araya giriyor. Benim konuşmakta olduğumun bile farkında olmayabilir. “Yeni yıldızlar geliyor.” Kafasını kaldırmadan masadaki bir el ilanını Jinx'e itiyor. Jinx ilanı okurken, yediği krepin üstündeki krema ve şekerlemeler kağıda damlıyor. Sonra sırıtıp ilanı masaya bırakıyor. İlanın üzerinde ondan fazla kelime ve sadece bir tane resim olduğu için Jinx'in ilgisini çekemedi tabii.
Lulu'nun arkasına geçiyorum ve minik ressamımızın yaptığı çizime ilk o zaman göz atıyorum. Çevresinde ağaçlar olan tarla ya da çayır gibi bir şey çizmiş. Beşimiz bu çayırda durmuş, gece göğüne bakıyoruz. Uzun, mor olan şey Janna. Poppy'nin çekici var. Jinx'i uzun, kırmızı at kuyruklarıyla tanımamak mümkün değil. Yuvarlak, pembe olan da benim herhalde. Saçım gerçekten kafamın iki tarafında öyle çalı gibi mi duruyor?
Yeşilli siyahlı ateş böcekleri arasında çayırda duran yeşil saçlı figürü gösterip “Bu sen misin?” diye soruyorum. Lulu başını sallayıp dudağını ısırarak büyük bir dikkatle gökyüzünü koyu maviye boyuyor. Kurşun kalemle çizdiği yıldızların arasında başka renkler de var.
Jinx renkli yerleri göstererek “Peki bunlar kim?” diye soruyor.
Lulu, Jinx'e bakıp gözlerini devirerek, “Yeni yıldızlar tabii ki,” diyor. Sonra bana bakıyor. “Gidelim mi?”
Poppy başka bir krepi çevirirken, “Başka yıldız yok ki,” diyor.
Lavabodan bir şangırtı kopuyor. Bir tabak Janna'nın elinden kaymış. Tabağı tutup “Ö-özür dilerim,” diyor.
Yanına gidiyorum. Tüyümsü bulutlar gitmiş. Mutfak penceresinden kocaman, bomboş yaz göğü görünüyor. Janna süngere, hâlâ elinde tuttuğu tabağın kenarında ıslak bir yörünge çizdiriyor.
Ona bir havlu uzatıp “İyi yakaladın,” diyorum. “Bazen elinden kaçırmamak çok zor oluyor.”
Janna bir bana, bir de yıkadığı tabağa bakıyor. Yanakları pembeleşiyor. Oysa normalde pek ketumdur. Bir sıkıntı var.
Başını sallayıp artık ekstra temiz olan tabağı bulaşıklığa koyuyor. Saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırıp, tezgâhtan şurup içinde kalmış bir tabak daha alıyor.
Evet, kesin bir sıkıntı var.
Her zamanki gibi dünyadan bihaber olan Jinx, kreplerin arasına kremayla şeker koyup üstlerine şurup boca etmeye devam ediyor.
Çatalına taktığı koca bir lokmayı ağzına tıkmaya çalışırken “Bu mavi saçlı kapı takozunu desteklemiş gibi olmayayım ama...” diyor. “...galaksinin çerçöpünü toparlayacak bizden başka kimse yok, beyni yanık arkadaşım.”
Lulu kalemini bırakıp el ilanını bana uzatıyor. Jinx'in üstüne damlattığı kremalarla şekerlemeleri sileyim derken kâğıdın üstünde gökkuşağı gibi izler bırakıyorum.
“Targon Kampı Yaz Mevsimi Yıldız Yağmuru. Yaz mevsimi meteor yağmurunu seyredin. Şehirden kaçın, yeni yıldızlarla tanışın. Çeşitli oyunlarla eğlenin. Yazın son eğlence fırsatı,” diye okuyorum yüksek sesle. “Üniversitenin Astronomi bölümü düzenliyor. Şehrin tüm lise öğrencilerine açıkmış.”
Başımı kaldırıyorum. Kimse beni dinlemiyor. Lulu resim çizmeye dönmüş. Poppy ve Jinx kim daha çok yiyecek diye iddiaya tutuşmuş, tabaklarına krep dolduruyorlar. Janna'nın yüzünü, penceredeki yansımasından görebiliyorum. Yine gökyüzüne dalmış.
Elimdeki kâğıt buruşuyor. Ne kadar sıkı tuttuğumu fark edince utanıp elimi gevşetiyorum. Kampa kayıt olmak için son gün bugün.
Kendi kendime, “Son şans,” diye fısıldıyorum. Kızlara bakıyorum, herkesin aklı başka yerde. Bu işe sevinmeyecekler. Ama takımın kaptanı benim. Bu gezi onlara faydalı olacak. Kendimi ikna etmek için “Hepimize faydalı olacak,” diye fısıldıyorum.
Suratıma pırıl pırıl bir gülümseme oturtup “Valizleri hazırlayın hanımlar,” diyorum. Bu fıkır fıkır kendine güvenle onlar kadar kendimi de ikna etmeye çalışıyorum. Hepsi bana bakıyor. Ne olduğunu tam anlamış değiller.
Telefonumu cebimden çıkarıp ilandaki numarayı arıyorum. “Yeni yıldızları karşılamaya gideceğiz.”
image
2. BÖLÜM​

Targon Kampı​

Jinx otobüsten aşağı atlarken kafasına kocaman bir hasır şapka geçiriyor. Yolda mayo giyeceğim diye tutturdu. Bikinisinin aşırı parlak renklerinin gözlerimizi kanatmasını engelleyen tek şey, üstüne giydiği, esen meltemle dalgalanan yarı şeffaf plaj tuniği.
İçini çekerek, “Geldik demek ezikler,” diyor. “Ben havuza gidiyorum. Bombalama atlayacağım.”
Poppy onu “Havuz değil, göl,” diye düzeltirken, otobüs şoförünün eşyalarımızı çimenlik bir alana indirmesini dikkatle izliyor.
“Neyse ne, Bızdık.” Jinx yığının en tepesinden, üstüne keçeli kalemle yıldızlar ve devasa tüfekler çizilmiş bez bir çanta alıyor. Lulu'nun yanından geçerken saçına taktığı turkuvaz fiyongu çekiştiriyor. “Görüşürüz beyni yanık.”
Poppy'ye bakıyorum.
“Topunu yanında getirmedi bu, değil mi?”
Poppy omuz silkiyor. “Getirse başka bir şeyden bahsedebilir miydi sanıyorsun?”
Jinx'e seslenip gruptan ayrılmamasını söyleyecekken arkamda biri inliyor. Otobüs şoförünün son çantayı çıkarmaya çalıştığını görüyorum. Zorlanmaktan kolları titriyor. Mavi kumaş valizin boyu neredeyse Poppy'ninki kadar. Şoförü dikkatle seyrediyor. Ayağıyla kuru çimenlerin üstünde sabırsız sabırsız ritim tutuyor.
Şoför valizi bir homurtuyla bırakıyor. “Bunun içine ne doldurdun be kızım? Kaya mı?”
“Hayır.” Poppy uzanıp valizin saplarına yapışıyor, kolayca kaldırıp omzuna atıyor. Otobüs şoförüne otuz iki dişini göstererek sırıtıyor. “Çekiç koydum.”
Poppy bana da sırıtıyor. Buraya gelmeden önce koyduğum kuralı hatırladığından adım gibi eminim. Diğer kampçıların arasına karışıp onlarla takılacaktık. Normal olacaktık. Poppy Jinx'in unuttuğu tekerlekli valizin sapından tutup, Lulu'yu hafifçe dürtüyor.
“Gel bakalım Lulu, kampımızı kurmamız lazım,” diyor neşeyle.
Lulu başıyla onaylarken melodisini sadece kendisinin bildiği bir şarkı mırıldanıyor. Lulu uçuşan kelebek gibi bir o kır çiçeğine, bir bu çakıl taşına, bir şu kozalağa bakarken, Poppy kamp yolunda tam bir görev bilinciyle ilerlemeye devam ediyor.
Otobüs yeniden çalışıp yola dönüyor. Üstü ağaç kaplı bir kaya çıkıntısının arkasında yok olana kadar arkasından bakıyorum.
“Artık istesek de dönemeyiz, ha Janna?” Bana sadece, çam ağaçları arasında esen rüzgârın sesi yanıt veriyor. Yavaş yavaş arkamı dönüyorum. Otobüsten son inenler bile kampın yolunu çoktan yarılamış. Otobüsün bizi indirdiği yer bomboş. “Janna?”
Sonunda Janna'yı, toprağa iyice gömülmüş yuvarlak bir granit kayasının tepesinde dururken buluyorum. Arkası bana dönük. Elleriyle kollarına sarılmış. Lila saçlarının bukleleri görünmez rüzgârda oynaşıyor.
“Janna?”
Sırt çantamı çimenlere bırakıp kayanın tepesine zar zor tırmanıyorum. Aşağıda kalan küçük vadide, diğer kampçıların ve ekiplerin yerleşme telaşını görebiliyorum. Ağaçların arasından Lunari Gölü'nün ışıltıları yansıyor. Eminim Jinx kendini çoktan göle atmıştır. Gölün eriyen kar sularından beslendiğini hatırlayıp ister istemez gülümsüyorum.
Ama Janna bunlardan hiçbirine bakmıyor. Boyu o kadar uzun ki. Elimi gözlerime siper edip ben de birkaç dakika yukarı bakıyorum. Onun neye baktığını bulmaya uğraşıyorum. Yine insanın gözünü kamaştıracak kadar mavi bir yaz göğüne bakıyor. Maviliği, Targon Dağı'nın sarp yamaçlarıyla birkaç beyaz bulut haricinde hiçbir şey bozmuyor. Ağırlığımı diğer ayağıma verirken dirseğim Janna'nın koluna değiyor.
Janna şaşkınlık içinde bana bakıyor.
Sanki beş dakikadır yanında dikilmiyormuşum gibi, “Aa, merhaba,” diyor. Gülümsüyor ama aklına her ne takıldıysa hâlâ ona endişelendiği belli. Otobüsten indiğimiz yere bakıyor.
“Herkes nerede?”
“Ciddi misin?” Başımı iki yana sallıyorum. “İyi dalmışsın yalnız.” Targon Dağı'nın koyu renk çamlarla çerçevelenmiş morumsu gri siluetine bakıyorum. Yazın bu zamanında bile zirvede hâlâ kar var.
Janna aniden üşümüş gibi nefesini çekip çıplak omuzlarını ovuşturuyor. Havada azıcık bir serinlik bile yok. Açık gökyüzüne ve yaz güneşine baktıkça, ben de keşke Jinx gibi yapıp mayomla şortumu giyseydim diye düşünüyorum. Kamp kayıt evraklarımızla yelpazeleniyorum.
Janna, “Gidelim madem,” deyip uzun bacaklarıyla süzülürcesine kayadan aşağı iniyor. Benim de düşe kalka inmeye çalışmamı seyrediyor. Gözleri yine gökyüzüne takıldığında gülümsemesi soluyor. “Fırtına çıkacak.”
“Ne?” Gökyüzüne bakayım diye kafamı kaldırıyorum ama gevşek çakıllara basıp kayanın yuvarlaklığı yüzünden kayıyorum. İki şeyi aynı anda yapmaya çalışınca fazla geldi tabii. Toz toprak kaldırarak popo üstü düşüyorum. Kaya bacağımın arkasını çiziyor.
“Ouvv.” Çiziğin acısından yüzümü buruşturuyorum. Bir bu eksikti. Lulu, Poppy ve Jinx kampın kim bilir hangi köşelerine dağıldılar. Janna başka bir gezegende desem yeri. Üstüne üstlük korkusuz liderleri kendi sarsaklığı yüzünden az kalsın kafasını yaracaktı.
Elimi yüzüme kapatıp “Şahane ya...” diye mırıldanıyorum.
Ensemdeki terli saçlardan serin bir meltem geçiyor. Janna beni iyileştirmek için elini uzatmış.
“Gerek yok,” diyorum. Zorla da olsa gülümsemeyi beceriyorum. “Bir şey olmadı. Unutma, buradayken güçlerimizi kullanmayacağız.”
Janna omuz silkiyor. “O zaman kendine dikkat et, başka liderimiz yok,” diyor. Bana bakıyor. Kafamın içinde çalkalanıp duran güvensizliği duyabildiğinden o kadar eminim ki. Ben doğrulurken Janna da yola dönüyor.
“Haydi, çabuk,” diye sesleniyor bana. “Sen olmazsan darmadağın olacağız.”
Tutmakta olduğum nefesi veriyorum. Ben de bundan korkuyorum zaten.
image
3. BÖLÜM​

Popüler Çocuklar​

Kampın danışma masasına koyu mor bir örtü örtülmüş. Fotokopiyle çoğaltılmış çeşitli broşürlerin üstüne, uçuşmasınlar diye taşlar ve büyük kozalaklar konmuş. Masanın arkasında uzun siyah saçlı bir kız oturuyor. Hayır, kız demek doğru olmaz. Liseye gidemeyecek kadar büyük, bir yaz kampında tozlu bir masanın arkasında oturamayacak kadar da havalı görünüyor. Astronomi bölümünün çalışanlarından olmalı. Bu "kız"a doğru yürürken, Janna'nın ayak seslerini duyamamaya başlıyorum. Belli ki bu işi tek başıma halledeceğim.
Masaya yaklaşıyorum. Yüksek çamlar öğleden sonrası güneşini öyle bir açıyla kırıyor ki nerede dursam gözlerim kamaşıyor. Karanlıkla aydınlık arasındaki bu tezat, masada oturan kişiyi görmemi zorlaştırıyor. Gölgelerden çıkmaya zahmet etmiyor. Hatta, benim konuşmak için iyi bir yer bulamayışım onu eğlendirmiş gibi görünüyor.
Elimi, kızın durduğunu farz ettiğim genel yöne uzatarak “Selam,” diyorum.
“İsim?”
Pek sıcak bir karşılık gelmedi. Ayrıca düşündüğümden bir adım daha soldan geldi. Biraz telaşlanarak “Lux,” diyorum. “Luxana. Grubumun adı—”
Kız, “Hmmm.... ‘Yıldız Kardeşliği,’” diye lafımı kesiyor. Sesinde ağır bir alay ve aşağı görme var. “Ne de... sevimli bir isimmiş. Geldiğini bildirmeyen son ikiniz kaldınız. Grup liderleri genelde ilk gelir.” Söylediklerini bıkkın bıkkın içini çekerek vurguluyor.
Güneş sonunda doğru açıyı buluyor. Bu sayede bizi yargılamakta olan bu yüce üniversiteliyi daha iyi görebiliyorum. Sadece sesi açıkken daha iyiymiş. İğrenç bir şey yemiş de terbiyesi tükürmesine müsaade etmiyormuş gibi dudaklarını büzüyor. İsim kartındaki isim, kusursuz bir el yazısıyla yazılmış: Syndra.
Sesim daha güvenli çıksın diye uğraşarak, “Kusura bakma,” diyorum. Herkese bir arada kalmalarını söylemeliydim. “Çantaların hepsi otobüsten indirildi mi diye bakmak için geride kaldım. Arkadaşlarım kamp alanını görmek için sabırsızlanıyordu.”
Janna parmak uçlarıyla koluma dokunuyor. Beni desteklediğini hissediyorum. Ona bakıyorum. Normalde sakin olan yüzü, masada oturan kıza bakınca ekşiyor. Konuşmadan önce ikisine de tekrar bakıyorum.
“Janna ters ters, “Neyse, geldik işte,” diyor.
Syndra, “Çok güzel,” diye karşılık veriyor ama kesinlikle aksini ima ediyor. “26 numaralı alan. Grubunuzun bir kısmı zaten orada. Bir de gölün kenarında gürültücü bir tip var. O da sizdendir herhalde.”
Jinx. Bravo.
Syndra uzanıp birkaç tane renkli kâğıt alıyor. Jinx'in benim sorumluluğumda olduğunu hemen kabul etmediğimde, duraklayıp bana bakıyor.
“O durum hakkında, ne bileyim, bir şey yapsan iyi olabilir,” diyor. “Al, bu harita, bu da kamp programı. Meteor yağmurunu görmek için en iyi zaman, gece yarısından sonrası.”
Syndra bana kâğıt yığınını uzatırken gözlerini kısarak beni son kez yargılıyor. Belli ki beklentilerini karşılamıyorum. “Grupların hava karardıktan sonra bir arada kalmasının liderlerin sorumluluğunda olduğunun farkındasın değil mi?”
“Evet,” diye ciykliyorum. Ahmak ahmak kafamı sallıyorum. Kendimi çocuk gibi hissediyorum. Boğazımı temizleyerek kendi sesimle konuşmaya çalışıyorum. “Herkesi bir arada tutacağım, söz veriyorum.”
Tam o sırada, orman yollarının birinden dört kişilik bir grup çıkageliyor. Sanki başımızdan aşağı şekil ve havalılık boca ediliyor. Ünlü görmüşe dönen kampçılar, grubun peşine takılmaya başlıyorlar. Onları kınayamıyorum; çünkü ben de gözlerimi alamıyorum.
“Şu arkadaşları örnek alırsanız iyi olur,” diye laf sokuşturuyor Syndra. Yüzündeki iğneleyen ifadenin gülümsemeye dönüşmesini seyrediyorum. “Ahri!” diye cıvıldıyor.
Bize doğru yaklaşan takım yıldızın odak noktası başını kaldırıyor. Kusursuz şekillendirilmiş, kavuniçine boyanmış kâküllerine dokunup gülümsüyor. Bu pek popüler liderin çevresinde uzun boylu, kızıl saçlı bir kız, uçuk yeşil kıvırcık saçlı sessiz bir başka kız ve epey şirin, sarışın bir çocuk var. Bu karizmatik grup, ilerledikçe takipçi toplayarak elbette bize doğru geliyor. Her birinin üstünden ayrı ayrı muazzamlık aktığı yetmiyormuş gibi, son derece kolay bir şekilde koordine olarak hareket ediyorlar. Kendimi tutamıyorum. Kendime engel olamıyorum.
Ahri, “Syndra,” diyor. “İşin bitti mi? Akşamüstü yürüyüşünü kaçırdın.”
Syndra bana bakarak, “Son döküntülerin gelmesini bekledim,” diyor.
“Evet, özür dileriz. diye karşılık veriyorum. Ahri'ye dönüp gülümsüyorum, elimi uzatıyorum. “Selam. Adım Lux. Seninki de—
“Süpermiş,” diye lafımı kesip sohbeti daha başlamadan bitiriyor. Önünde, boşlukta havada asılı duran elime bir an daha bakarak, durumun benim için ne kadar utanç verici olduğunu herkesin iyice anlamasını sağlıyor. Sonunda mükemmel manikürlü parmaklarıyla elimi yarım yamalak sıkıyor. “Memnun olmuşumdur herhalde.”
Sonra Syndra'ya dönüp beni konuşmanın tamamen dışında bırakıyor.
“Peki madem,” diyorum, sesim fazlaca yüksek çıkıyor. “Ben de seninle tanıştığıma memnun olmuşumdur herhalde.”
Kampın içinde bir rüzgâr esmeye başlıyor. Aniden dönüp herhangi bir yöne, danışma masasına gitmeyen herhangi bir yöne doğru yürümeye başlıyorum.
Sonra dan diye Janna'ya çarpıyorum. Kamp broşürleri çevreme saçılıyor. Çevrenin farkında olmak dediğin işte böyle olur. Bir kere daha popo üstü çimenlere oturmuş Janna'ya bakıyorum. Ama bu sefer sinirim, Janna'nın yüzündeki ifadeyi görünce geçiveriyor.
O ekşi ifadenin yerini feci bir somurtma almış. Çevremizdeki hafif meltem gitgide sertleşiyor.
“Ben bir dolaşıp geliyorum,” diyor Janna. İzin istemiyor. Bana doğru bakmıyor bile. Çok tuhaf. Janna'yı hiç böyle... böyle, öfkeli görmemiştim.
Aynı anda hem çevreye saçılmış kâğıtları toplamaya hem de rüzgârın ağzıma burnuma doldurduğu saçları çekmeye çalışırken “Ama Janna, bize birbirimizden ayrılmamamızı söylediler,” diyorum.
Çok geç. Janna karanlık bir orman yoluna dalıyor. Rüzgâr da peşinden gidiyor. Sönen rüzgârın uğultusu arasında, arkamda Syndra'nın güldüğünü duyuyorum. Ahri'nin söylediği zekice bir şeye güldüğünü umuyorum. Kaçamak bir bakış attığımda, Syndra'nın doğrudan bana baktığını görüyorum. Gülümsüyor.
Önüme dönüp rengarenk kâğıtlarımı toplamaya odaklanıyorum. Çevreye saçılmış broşürlerin peşinden giderken, popüler çocuklardan olabildiğince uzaklaşacağımı umuyorum.
image
4. BÖLÜM​

Haritaya Ne Gerek Var?​

Son broşürü de bir ağacın kovuğuna sıkışmış olarak buluyorum. Almak için eğilmek yerine, yerdeki çam iğnesi yığınının üstüne çöküp sırtımı ağaca veriyorum. Göl önümde duruyor ama hareket etmeyi kestiğimde nerede olduğum hakkında hiçbir fikrim olmadığını fark ediyorum.
Sırtımı ağacın pürüzlü kabuğuna iyice yaslıyorum. Bu gezi umduğum gibi gitmiyor. Takım olarak birlikte çalışmayı geçtim, bir arada bile değiliz.
Yüzüm ısınıyor. Yutkunamıyorum. Gölün üstünde oynaşan ışıklar biraz bulanıklaşıyor. Gözlerimin yaşardığını hissedebiliyorum.
Aniden üstüme çöreklenen bu kendime acıma havasını kovalamak için topladığım kâğıt destesini karıştırmaya başlıyorum.
“Bir tanesi bile harita değil, lanet olsun.” Öfke ve hayal kırıklığıyla homurdanıyorum. “Nereye gittiğimi bile bilmeden nasıl lider olabilirim?”
“Yok be, haritalar pek bir şeye yaramıyor.” Uzaklardaki kampçıların gürültüsü, bunları söyleyen bir erkek sesiyle bölünüyor. Başımı kaldırıyorum. Hah, süper. Ahri'nin yıldızlar geçidindeki tatlı, sarışın çocuk. Hemen doğrulup elimin tersiyle gözlerimi siliyorum.
“Ama illa istiyorsan, yanımda bu var.” Bana, rüzgârdan hafifçe kırışmış bir kamp haritası uzatıyor. Haritada, grubumun kamp yeri bariz bir şekilde işaretlenmiş ve Syndra'nın kusursuz el yazısıyla numaralanmış. Çocuğun gülümsemesi biraz çarpık. “Benim olayım kayıp şeyleri bulmaktır. Adım Ezreal. Ez diyebilirsin.”
Burnumu çektiğimi belli etmemeye çalışarak başımı sallıyorum. O ise hâlâ gülümsüyor. Benimle flört mü ediyor? Etrafa bakınıyorum. Cebinden bir mendil çıkarıp bana veriyor.
Mahcup mahcup teşekkür ediyorum. Çam ağaçlarının gölgesinde bile gözleri masmavi.
“O zaman bana ekibimi bulmamda da yardım eder misin?” diyerek çevremizdeki ağaçları gösteriyorum. Kampın bu köşesinde ikimiz dışında kimse yok. “İkimiz dışında herkes kayıp galiba.”
“Mükemmel.” Gözüne giren bir tutam altın sarısı saçı geri atıp, centilmence bir hareketle yolu işaret ediyor. “Adın Lux'tı, değil mi? Işık anlamında yani?”
“Evet,” diye başımı sallıyorum. Bir bilse. “Annem masa lambalarını çok severmiş.” Jinx'in sürekli gıcık olduğunu söylediği neşemin ve kendime güvenimin geri geldiğini hissediyorum. Ez'e göz attığımda, ukala gülümsemesinin bir anlığına yok olduğunu görüyorum. Dalga geçip geçmediğimden emin değil. Gülümseme sırası bende. Çok mu gülümsüyorum?
“Dalga geçiyordum,” diye açıklıyorum.
“Lambalar iyidir ya,” derken biraz daha rahatlamış görünüyor. “Ama en sevdiğim ışık lamba ışığı değil.”
“Senin özellikle sevdiğin bir ışık türü mü var?”
“Hadi be, herkesin yok mudur?” Yine ukala ukala sırıtıyor. Yürüdüğümüz dar patika, gölden ana kampa giden daha geniş yolla birleşmek üzere.
“Söyleyecek misin, tahmin mi edeyim?” Çok saçma ama birkaç dakika önce kendime ne kadar acıdığımı hatırlamıyorum bile. Kampa geldiğimden beri ilk defa hiçbir şey, hatta ayaklarımın birbirine dolaşması ve düşmek bile beni endişelendirmiyor.
Tam o anda karşımıza Jinx çıkıyor. Göl suyundan ıslanmış saçlarının yapıştığı suratında muzır bir gülümseme var. Ezreal gölgelerden patikaya çıkınca, gülümsemesi daha zorlama bir hal alıyor.
“N'aber Luxçığım. Yeni arkadaş mı edindin?” Jinx'in sırtıma attığı şaplakla sarsılarak gerçekliğe dönüyorum ve ona cevap vereyim derken dilimi yutacak gibi oluyorum.
Öksüre tıksıra nefes almaya çalışırken, “Jinx, bu Ez,” diyorum. “Ez, bu da Jinx.”
Ezreal Jinx'e elini uzatıyor. Jinx bunu bir meydan okuma olarak kabul edip, tersine bilek güreşi yaparmış gibi Ezreal'ın parmaklarını sıkıyor ve kolunu yerinden çıkarmak istercesine sallıyor. Ez bu tuhaf tokalaşmaya fazla aldırmayınca Jinx şaşırıyor.
Jinx onu kendine çekiyor. “Hepimizin rahatça duyabildiği, tehditkâr bir fısıltıyla, “Lux'la tanışma niyetin nedir, sorabilir miyim?” diyor.
Yüzümün saçımdan daha da pembe olduğunu hissediyorum.
“Biz... Biz...” diye kekeliyor Ez. “...en sevdiğimiz ışık türünden bahsediyorduk. Se-senin var mı?”
İyi kıvırdın, Ez. Jinx'in dikkatini dağıtacak bir şey varsa, o da kendi hakkında konuşmaktır.
“Olmaz mı,” diye lafa giriyor hemen. Parmaklarını biraz gevşetip Ezreal'ın elini bırakıyor. Ezreal, parmaklarının hâlâ çalışır durumda olup olmadığını görmek için elini açıp kapatıyor.
Şaşırarak “Gerçekten mi?” diyorum. “Senin özellikle sevdiğin bir ışık türü mü var?”
Jinx bana dönüyor. “Tabii ki. Herkesin yok mudur?”
Ezreal omuz silkiyor. Yine ukala ukala sırıtıyor.
Kendini beğenmiş bir ses, “Ezreal, bir sorun mu var?” diye soruyor. Hah, işte şimdi tam olduk. Ahri'nin muhteşemlik takım yıldızındaki iki numaralı eleman, yani uzun boyu kızıl, ana kamp yolunun ilerisinden bize doğru geliyor. Hiçbirimizi gördüğüne memnun olmuş gibi bir hali yok. Özellikle Jinx'i.
Ezreal, kızılın belirgin horgörüsünü gizlemek için, “Sorun yok Sarah,” diyor.
“Selam. Lux ben.” Tozlu elimi şortuma silip tokalaşmak için ona uzatıyorum. Gözleri aniden kısılınca, kendimi mikroskop altında inceleniyormuş gibi hissediyorum. Ve elbette gerildiğimde hep olduğu gibi çenem düşüyor. Kelimeler ağzımdan, açık bırakılmış musluğun suyu gibi akıyor. “Şey, tanıştığımıza memnun oldum, Sarah. Saçın çok yakışmış! Ben yaptırsam hiçbir şeye benzemezdi ama sende süper durmuş.”
Miss Fortune,” diye sözümü kesiyor “Sadece arkadaşlarım Sarah diyebilir.” Yüzündeki ifadeye bakılacak olursa ben o kategoriye girmiyorum.
“Ah, anlıyorum. Adım Lux. Zaten söyledim sanırım. Gruplara verilen atıştırmalıkları almaya çıktım ama kayboldum galiba.” Birkaç dakika önce gördüğümden emin olduğum bilgilere yeniden göz atmak için elimdeki broşürlerden birine göz gezdiriyorum. “Aynen. Grup atıştırmalıkları, yemekhane çadırında dağıtılıyormuş. Damla çikolatalı kurabiyeyle... portakal veriyorlarmış.”
“Miss Fortune buz gibi bir sesle “Portakaldan nefret ederim,” diyor. Ezreal'a bakıyor. “Ahri hava kararmadan önce etrafı kolaçan etmemizi istiyor.”
Ezreal ona yalancıktan asker selamı veriyor. “Emredersin, kaptan.”
Miss Fortune gözlerini devirip kampa geri yürümeye başlıyor. Jinx beni tam aksi yönde çekiştiriyor.
image

Ezreal, “Seni bir ara yine yakalarım Lux,” deyip Miss Fortune'un arkasından koşturmaya başlıyor.
Kendimi tutamıyorum. Arkasından sesleniyorum. “En sevdiğin ışığı söylemedin!”
Duraklıyor, saçlarını geri atıp ellerini ağzının etrafında borazan gibi yaparak.
“Yıldız ışığı!” diye bağırıyor. Çarpık gülümsemesini bu mesafeden bile görebiliyorum. Dönüp Miss Fortune'a yetişiyor.
Jinx düşünceli düşünceli, “Hmm,” diyor. “Kesin çifte gökkuşağı diyecek diye düşünüyordum.”
Göz devirme sırası bana geliyor. Koluna hafif bir yumruk atıyorum.
“Gel, gidip kurabiyelerimizi alalım.”
image
5. BÖLÜM​

Hayalet Hikâyesi​

Jinx'le beraber kampa döndüğümüzde hava kararmak üzere. Poppy'nin öyle bir odun kırışı var ki keyfinin kaçık olduğu belli. Jinx hatır hutur yediği kurabiyeyle gelişimizi haber veriyor.
“Amma geciktiniz,” diye homurdanıyor Poppy. Kesmek için bir parça daha odun alıyor.
“Aaa! Geldiniz demek!” Lulu oturduğu kütükten atlayıp koşa koşa bana sarılıyor. En azından bir tanesi bizi gördüğüne sevindi.
Jinx, “Yanlış kişiye yağ çekiyorsun Bam Bam,” diyerek portakal torbasını piknik masamıza atıyor. “Size kurabiyeyle portakal getirdim.” Torbaya yeniden göz atıp yemediği son kurabiyeyi alıyor. “Yani bir tane kurabiyeyle portakal getirdim.”
Kurabiyeyi ikiye bölüp yarısını Lulu'ya veriyor, yarısı da kendisinde kalıyor.
“Al bakalım ufaklık. Paylaşmadı demezsiniz artık,” diyor.
Lulu Jinx'e bakıp gülümsüyor. Poppy iç çekiyor.
“Aman be, tamam,” diyor Jinx. “Ama sadece benden de deli olduğun için.” Lulu'ya kurabiyenin öbür yarısını da veriyor. Sözde fısıldayarak, “Ayrıca Poppy'nin yemesini istemiyorum,” diyor ama hepimiz duyuyoruz. “Bir şeyleri yakmayacak mıydık?”
“Kamp ateşi yakacaktık,” diyorum.
“Haa, ondan işte.” Jinx, yıldız ve mühimmat resimli bez çantasına elini sokuyor. Kuro'nun ciyaklaması ve bir silahın tetiğine ait olduğu çok belli olan bir tıklama duyuluyor.
“Eyvah.” Başımı iki yana sallıyorum. “Güç kullanmak yok.”
“İşin gücün tat kaçırmak,” diye gözlerini deviriyor Jinx. Poppy iki balta darbesi arasında gülüyor.
Janna yanan bir kibrit ve bir tutam kuru çam iğnesi alıp kamp ateşi taşlarının üstüne eğiliyor. İğneler birkaç saniyede tutuşuyor. İnce bir duman tütmeye başlıyor. Janna iğnelere hafifçe üfleyip daha büyük bir dalı aralarına iterek yakmaya çalışıyor. Alev alev yanan bu yığını taşların ortasına çatılmış odunların ortasına ittiğinde, Jinx keyifle gülümsüyor.
“Böyle yapınca hile olmuyor mu yani?” Jinx boş kurabiye torbasını melodramlara yaraşır bir iç çekişle masaya bırakıp bir sopa aranmaya başlıyor. “Her neyse. Marşmelov getirdik mi?”
Poppy, düzgünce kırdığı odunları Janna'nın yanına yığıyor. “Marşmelovdan başka bir şey getirdin mi ki?”
Jinx hatırlayınca, “Tabiiii yaaa!” diye bağırıyor. Bir kenara attığı çantasını bulup içinden bir torba marşmelov çıkarıyor. Bulduğu ince uzun sopaya dört tane diziyor. “Havlu da getirdim Bızdık. Sorumluluk sahibi biriyim.”
Janna'nın yakınındaki bir ağaç gövdesine çöküyorum. Son gördüğümden beri biraz düzelmiş gibi.
“Nasılsın?” diye soruyorum. Başını sallıyor.
“Biraz temiz hava almam lazımmış, iyi geldi.”
Çevremizdeki ağaçları göstererek “O zaman doğru yere gelmişiz,” diye gülümsüyorum.
Janna başını sallayarak onaylıyor ama pek hevesli değil. Ben başka bir şey soramadan, Lulu ellerindeki kurabiye kırıntılarını silkeleyip Janna'nın yanına yerleşiyor.
“Bize bir masal anlatsana Janna,” diyor.
“Ben masal bilmem ki Lulu.”
“Hayalet hikâyesi anlat o zaman,” diyor Jinx. “Yaşlısın ya, yavaştan hayaletlere karışmaya başlamışsındır.”
Janna, lila kaşlarından birini kaldırarak Jinx'e bakıyor.
''N'oluuuur,” diye yalvarıyor Lulu.
Janna derin bir nefes alıyor. Nedense bu akşam kimse Lulu'ya hayır diyemiyor.
Janna, “Peki o zaman,” diye başlıyor. “Bir zamanlar, karanlığa tek başına karşı koyan yalnız bir yıldız varmış.”
Lulu “İlk Yıldız mıymış o?” diye soruyor.
Janna başıyla onaylıyor.
“Evet. Başlangıçta, İlk Yıldız bir başınaymış. Bir süre sonra yalnızlıktan sıkılmış. Bütün yıldız ışığını alıp geceye dağıtmış.” Janna elini zarifçe sallayarak başımızın üstündeki göğü kaplayan yıldızları işaret ediyor.
Lulu gururla, “İşte biz de böyle olduk,” diyor.
“Siz. Ben. Hayvanlar ve ağaçlar. Hatta Jinx bile,” diye ekliyor Janna gülümseyerek. “Herkesin içinde o ışıktan azıcık da olsa vardır. Işık çok güçlü olduğundan, İlk Yıldız onun karanlıktan korunması gerektiğini biliyormuş. Seçilen ilk Yıldız Muhafızlarının çok güçlü ve ışıkla dolu olduğu söylenir.” Janna'nın sesine bir hüzün geliyor. “Ama çok ışık saçan, çabuk söner.”
Poppy'nin kafası karışıyor. “Bizim işimiz de bu değil mi zaten?” diye soruyor. “İlk Yıldız'ın ışığını korumak görevimiz.”
“Evet,” diye onaylıyor Janna. Bana bakıyor. “Ama görevden de öte, kaderimiz. Bunu birlikte yapmak da kaderimiz. İlk Yıldız bu kadar çok şeyden sorumlu olmanın ve her şeye tek başına karşı koymanın ne kadar zor olduğunu biliyordu.”
“Kimse bu kader mader muhabbetlerine karşı çıkmaya kalkmadı mı?” Jinx marşmelovlarının takılı olduğu çubukla yanan kütüklerden birini iterek birkaç közü deviriyor. Şaşırıyorum. Yanan şekerlemeleri dışında hiçbir şeyi umursamadığını sanıyordum.
“Bir keresinde, bu döngüden bıkan bir Yıldız Muhafızı olmuş. Yıldız ışığına geri dönmek istememiş. Olduğu kişi olarak kalmak istemiş.”
Jinx Janna'ya dönerek, “Şimdi ilgimi çektin işte,” diyor.
Janna, “Bu kişinin ilk olarak karanlıkla dolu bir sistemde var olduğu söylenir,” diye devam ediyor.
Lulu, “O da bizim gibi kardeş bulmuş mu?” diye soruyor.
“Elbette,” diyor Janna. “Üstelik, galaksinin onun yaşadığı köşesi çok karanlık olduğundan, kardeşleri onun her şeyiymiş. Bir süre çok mutlu olmuşlar. O da kardeşleriyle beraber mutlu olmuş. Sonra bir gün bir savaş çıkmış. Aniden büyük bir kötülüğün saldırısına uğramışlar. Kardeşlerini savaşta yitirmiş ve çok ama çok üzülmüş.”
Lulu burnunu çekerek “Ben de üzüldüm şimdi,” diyor.
Janna ona sarılıyor. “Ben de, Lulu. Ama denir ki o yıldızın üzüntüsü öfkeye dönüşmüş ve İlk Yıldız'ın ışığından yüz çevirmiş. Kötülüğün peşine düşüp ortaya çıktığı yere kadar takip etmiş. Kaderini değiştirecek bir yol bulabileceğini umuyormuş.”
Lulu ürperiyor ve Janna'ya biraz daha sokuluyor.
Poppy, “Hâlâ yaşıyor mu?” diye soruyor.
“Bilmiyorum.” Janna düşünüyor. “Yaşıyorsa, ışığı şimdiye kadar epey yaşlanmıştır.”
Jinx “Seninkinden de mi yaşlıdır?” diye dalga geçiyor.
Janna da onunla dalga geçerek “Evet,” diyor. “Benimkinden de yaşlıdır.”
Lulu esniyor. “Bu hikâye gerçek miydi?” diye soruyor.
“Artık pek emin değilim Lulu,” diyor Janna alçak sesle.
Etraf sessiz. Gece çevremizde koyulaşırken, bir tek ateşin çıtırtıları duyuluyor. Sessizliği bozmaya karar veriyorum.
“Meteor yağmuru dört saat içinde başlayacak. Ondan önce biraz uyuyalım mı?” diye soruyorum.
Janna, uyuklamaya başlamış olan Lulu'yu kaldırıp iki çadırdan birine götürüyor. Peşinden gidiyorum. Poppy beni durdurup öbür çadırı gösteriyor, sonra Janna'nın hemen önünden içeri giriyor.
“Sen Jinx'le kalıyorsun,” diyor. “Horlar. Kolay gelsin.”
“Ne dediğini duydum Yerden Bitme!” diyen Jinx, ağzına bir avuç daha marşmelov tıkıyor.
Janna Lulu'yu çadıra sokarken “Merak etme,” diyor. “Ona ben göz kulak olurum.”
Gülümseyip ateşi söndürmek için bir kova su alıyorum. Başımı kaldırıyorum. Sayamayacağım kadar çok yıldız, gökyüzünü kaplamış. Ne çok var. Belki bazıları Yıldız Muhafızı. Tıpkı bizim gibi. Kendimi bu kadar yalıtılmış hissetmemek hoş olabilirdi. Boşuna umutlanmamak için kafamı sallayıp suyu ateşe döküyorum. Parlayan közler sönerken cızırdayıp buharlar çıkarıyor ve sonunda beni karanlıkta yalnız bırakıyorlar.
Karanlık çadıra giriyorum. Jinx şimdiden ıslık çalar gibi horlamaya başlamış. Diğer çadırdan Poppy'nin ağzını şapırdattığı duyuluyor. Pek huzur ve sükûnet içinde sayılmayız ama en azından beraberiz. Çadırın tepesinde dört delik var. Deliklerden gökyüzü görünüyor. Dünyamızın ötesindeki yıldızları saymaya çalışıyorum.
Daha ona kadar sayamadan uykuya gömülüyorum.
image
6. BÖLÜM​

Yine O Rüya​

Karanlık aynı ama rüya bu sefer dehşet verecek kadar farklı.
Karanlık kuyusunun dibinde bu sefer hepimiz varız. Lulu, Janna, Jinx ve Poppy. Hepimiz karanlıkta kaybolmuşuz. Yüzlerinde sükûnet yerine panik var. Boğuk sesleri birbirine karışıyor. Bana onları oradan çıkarmam için yalvarıyorlar.
Tepemizde, çok, çok uzaklarda bir avuç yıldız görüyorum. Işıkları titreşiyor, neredeyse sönecekler. Onlar da beni çağırıyor ama onlara ulaşamıyorum. Kıpırdayamıyorum. Yukarıdan parlak küller yağıyor. Parmaklarımın arasından geçerken pırıltılar saçıyor. Soluk ışık tamamen sönmeden, ne olduğunu fark ediyorum.
Yıldız Muhafızı simgeleri. Kırılmış, paramparça olmuşlar.
Göremediğim bir ağırlık göğsüme çarpıyor. Ciğerlerimdeki hava boşalıyor. Karanlığın daha da derinliklerine batıyorum. Tepemdeki yıldız ışığı iyice soluyor, benden uzaklaşıyor. Göğsümdeki ağırlık yukarı aşağı sıçrayarak beni sarsıyor ama kollarım ve bacaklarım kuvvetsiz. Karanlıkta donakalmış durumdayım.
Ağırlığın sıçraması duruyor. Batmaya devam ediyorum.
“İşe yaramıyor.” Poppy'nin sesi hem sinirli hem ümitsiz. Sesi daha yakından geliyor ama yine de ona erişemiyorum.
“Çekil. Bak şimdi ne yapacağım, Bücür.”
Metalin metale sürtme sesi geliyor, sonra bir sıvı çalkalanıyor. Derin bir nefes alayım derken yüzüme soğuk su çarpıyor. Boğuluyorum. Bu sefer gerçekten boğuluyorum. Su püskürterek gözlerimi açıyorum. Sadece bir rüyaymış. Hemen hemen. Göğsümdeki ağırlık Poppy şeklinde.
Jinx de elinde boş bir matarayla tepemde dikiliyor. “Aman da aman, korkusuz liderimiz uyanmış.”
“İlla böyle mi uyandırmak zorundaydınız?” Gözlerimi silip, uyku tulumuma dökülen suyu yedek tişörtümle kurulamaya çalışıyorum.
Poppy hemen “Lulu kayıp,” diyor.
Bir anda kendimi çadırın önünde, ayakkabılarımı giyerken buluyorum. Lulu'nun çadırının kapısını açıyorum. Uyku tulumu boş. Janna'nınki de boş.
Jinx, “Janna ona yaptığım bastonu bile almamış, ya o yaşlı başlı haliyle düşüp bir yerini kırarsa?” derken sesinde gerçek bir endişe var.
Bu rüyamdan da kötü.
Poppy ısrarla, “Onları aramaya sensiz gidemezdik,” diyor. “Bir arada kalmanın görevimiz olduğunu söyledin.”
“Ben sadece suratına bir matara su dökünce ne olacağını görmek istedim,” diyor Jinx. Ses tonu umursamıyormuş gibi ama yüzündeki ifade sesini yalanlıyor.
“Gidelim mi artık?” Poppy kolumu çekiştiriyor.
Janna'nın yastığının üstünde, Lulu'nun bizi çayırda çizdiği resim duruyor. Hepimiz gökyüzüne bakıyoruz. Lulu, yeni yıldızlar demişti. Resme daha dikkatli bakınca midem buruluyor. Ateş böcekleri. Çevremizi saran, siyah ve yeşil parlayan şeyler. İçimde çok kötü hisler var.
Poppy ile Jinx'e bakıyorum. Yüzlerinde son kez ne zaman aynı ifadenin olduğunu hatırlayamıyorum. Endişeleri çok belli. Bu akşam, el fenerleri yetmeyecek.
“Poppy, çekicini al. Jinx, Shiro'yla Kuro'yu uyandır,” diyorum. “Büyük silahları çıkarma vakti geldi.”
image
7. BÖLÜM​

Yıldız Yağmuru​

Asamın yaydığı ışık el fenerinden çok daha iyi ama gümbür gümbür çarpan kalbimi yine de yatıştıramıyor. Diğer elimde sımsıkı tuttuğum kamp haritasına bakmak için koşmayı bırakıyorum. Ne yazık ki Lulu muhtemelen bu kadar ayakaltı olmayan bir yerde. Kampın sınırlarını çoktan aştık.
“Buralarda bir açıklık var,” diyorum. “Bir heyelan yüzünden kampın geri kalanıyla bağlantısı kesilmiş.”
“Yeni yıldızları karşılamak için çok uygun bir yer gibi görünüyor,” diyor Jinx. Arazinin yokuşlaşması yüzünden nefes nefese kalmış. “O kadar kurabiyeyi yemeyecektim.”
Poppy çekicini daha da sıkıca kavrıyor. “Haydi gidelim.”
Ağaçlar arasındaki mesafe artıyor. Sonunda karşımıza koca bir çayır çıkıyor. Derin bir nefes alıyorum. Jinx hafifçe ıslık çalıyor.
Manzara harika.
Hafif bir sis, çayırın üstüne battaniye gibi örtülmüş. Minicik yaban güllerinin tepesinde mehtap çiçekleri salınıyor. Ufak mavi çiçekler, sisten başlarını çıkarıyor. Beyaz granit kayalar ay ışığının gümüş rengini yansıtarak karanlık çayırı taştan bir yıldız tarlasına çeviriyor. Tepemizde ise, meteor yağmuru az önce başladı.
Bütün bunların ortasında, kırmızı-beyaz kareli bir piknik örtüsünün üstünde bizim yeşil saçlı minik Lulu oturuyor. Portakalları yanına almayı bile unutmamış.
“Oh, İlk Yıldız'a şükürler olsun, buradaymış.” Hafif bir rüzgâr sisin birazını dağıtırken, Janna da yanımızda yüksek bir çam ağacının arkasından çıkıyor. Kampın ters yönünden gelmiş olmalı. O bile biraz nefessiz kalmış.
“Lux!” Lulu ayağa kalkıyor. Kendimi tutamıyorum, yanına koşmaya başlıyorum. O kadar hızlı koşuyorum ki yer sarsılıyor. Yok canım, o kadar da olamaz... Ben duruyorum ama yer sarsılmaya devam ediyor. Sisin altında, hastalıklı damarlar gibi yeşilimsi siyah bir ışık yayılıyor. Artık nabız gibi atmakta olan parlamayla eş zamanlı olarak gümbürdeyen bir titreşim başlıyor.
“Lulu.” Altımızda hareket eden kayaların gürlemesi yüzünden kendi sesimi bile zar zor duyuyorum.
“Yalnız değiliz. Yeni yıldızlar geliyor, Lux.” Lulu'nun gözlerindeki masumiyet yok olmuş. Elimi tutuyor. “Onları rüyamda gördüm.”
Hemen yanımda durduğu halde sesi çok uzaklardan geliyor. Sanki hâlâ rüyamın içinde.
Jinx, Poppy ve Janna çayırın çevresine dağılmış. Toprak ayaklarımın altında kabarıyor.
“Geri durun!” diye bağırıyorum.
Ama uyarmakta çok geç kalıyorum. Çatlaklar derin yarıklara dönüşüyor. Sis dağılıyor ve yarıklardan ürkütücü yeşil bir ışık saçan, köpek büyüklüğünde kara böceklerden oluşan bir sürü çıkıyor.
Asamla en yakındaki yaratığa bir yıldız ışığı ışını atıyorum. Işık yaratığın kanatlı kabuğunun altına değiyor. Yaratık ışık yayan, iğrenç, yeşil bir balçığa dönüşerek patlıyor.
“Yıldız ışığı aşkına,” diye fısıldıyorum. “Kanatları var.”
Diğerlerine sesleniyorum bu sefer. “Kanatları var! Kampa ulaşmalarına izin veremeyiz!”
“Olley be!” Jinx'in sevinç naraları o kargaşada bile duyuluyor. “Shiro. Kuro. Canınız vahşet çekiyor mu bakalım?” Daha lafını bitirmeden füzeler havada uçuşmaya başlıyor. “Gel bakalım Bacaksız, biraz böcek ezelim.”
“Senin söylemene kalmadım Egzoz Nefesli,” diye haykırıyor Poppy.
Janna'nın yerden bir metre kadar yükseldiğini görüyorum. “Sıkı tutun Lulu.” Elinin elimi sıktığını hissedebiliyorum. Janna'nın sesi çayırda yankılanıyor.
“Sükûnet için!” Sert bir rüzgâr, çayırdaki sisleri temizliyor. Yaratıklardan birkaçı hortumun burgaçlarına kapılıp ağaçların kalın gövdelerine çarpıyor. Sis dağıldığı için, bu iğrenç şeylerin sayısının tahmin ettiğimden de fazla olduğunu görebiliyorum artık. Bu, diğer saldırılara benzemiyor. Boyumuzu fena aşıyor.
Lulu “Bakın, yeni yıldızlar!” diye bağırıyor.
Gökyüzünde beş ışık kayıyor. Tam bize doğru geliyorlar. Yere inerken çizdikleri eğriyi izliyorum. Işıklar ayrılıyor ve çayırın beş köşesine mükemmel bir iniş yapıyor. Yaratıklardan birkaçı, inişlerinin etkisiyle patlıyor.
Toz toprak ve havada uçuşan vıcık vıcık yeşil şeyler yatıştığında, ağzım bir karış açılıyor ve kapatamıyorum.
Ahri ve maiyeti gelmiş. Miss Fortune, Syndra, Ezreal ve hatta o sessiz, uçuk yeşil saçlı kız.
image

“Sen Yıldız Muhafızı mısın?” diye bağırıyorum. “Hepiniz mi Yıldız Muhafızısınız?” Kargaşadan sesimi duyan bile olmuyor. Bir de herkes Ahri'yi dinliyor.
“Işığınız parlasın, hanımlar,” diyor. Sadece gülümsemesi bile tüm çayırı aydınlatabilir. “Senin de tabii, Ezreal.”
Etkin, uyumlu bir birim halinde hareket ediyorlar. Miss Fortune beyaz ışıklar yayan tabancasını kaldırıp ilk atışını yapıyor. Atışı bir yaratığı delip geçerek arkasındakine saplanıyor. Gülümsediğini ilk defa görüyorum ve ateş ettiği şey ben olmadığım için şanslı yıldızlarıma dua ediyorum. Ahri ve Ezreal savaşa bir dalıp bir çıkarken bulanık birer ışık halini alıyorlar. Yaratıklar onlarla boy ölçüşebilecek kadar hızlı değil. Ahri kıkırdayıp daha büyük canavarlardan birine bir öpücük gönderiyor. Eskisinden daha da beyinsizleşen canavar, Ahri'ye ve oynadığı ışıklı kürelere doğru yöneliyor. Ahri kıkırdamayı bırakıp kürelerden birini yaratığa fırlatınca yaratık kara bir balçığa dönüşerek yok oluyor.
Syndra bir anlığına geride kalıyor, sonra kendi üç küresiyle savaşa dalıyor. Kürelerin üstündeki yüzlerin manyakça sırıtışları, Kuro ve Shiro'yu bile ürkütecek gibi. Tam ortada, uçuk yeşil saçlı kız uzun asasını gökyüzüne kaldırıp, yıldız ışığını etrafımızda yoğunlaştırıyor. Ona bakınca, deli gibi çırpınan kalbimin yavaşladığını ve daha rahat soluk alabildiğimi hissediyorum. Ahri'nin küresi son kalan yaratığı da kolayca patlatıp, siyah böcek kabuğu ve ışık saçan balçıktan oluşan bir yığına çeviriyor. Yeni takım gelir gelmez savaş sona eriyor.
Ahri kürelerini toplarken parmak uçlarını birbirine sürtüyor. Üstüne sıçrayan yaratık balçığından belli ki memnun değil. Syndra her zamanki kibriyle savaş alanının tepesinde yükselirken, mor yoldaşlarıyla oynuyor.
“Bizim için her gece böyle, değil mi Soraka?” diyen Ezreal, sessiz kıza göz kırpıyor. “Sağ ol, nefes aldırdın.”
Soraka Ezreal'a hevesle başını sallarken yüzünde sakin bir gülümseme var.
Bütün bu heyecanlı olaylardan keyif aldığı belli olan Ez, kanatlı yoldaşı zırhlı eldivenine güzelce yerleşirken bana bakarak gülümsüyor. Miss Fortune, ikisine de aldırmadan çifte tabancalarından çıkan dumanı üflüyor.
Bu sakin an, yerin yeniden sarsılmasıyla son buluyor. İki saniye geçmeden yer yarılıp beni geri savuruyor. Kafamı bir kütüğe bayağı sert çarpıyorum.
“Aaah!” Başımı sallayarak kulaklarımın arasındaki metalik vınlamadan kurtulmaya çalışıyorum. Çayırın; zamanın ve mekânın dokusu gözlerimin önünde bükülüyormuşçasına tuhaflaşmaya başladığını gördüğümde duruyorum. Yeşil parlama yine başladı, üstelik eskisinden de güçlü.
“Lulu! Jinx!” Kızları arıyorum ama tek görebildiğim, yerdeki en geniş yarıktan çıkan iki fil büyüklüğünde bir uzay böceğinin devasa kabuğu.
Toprağın dalgalandığını hissediyorum. Önümden bir ışık geçiyor. Tam altımdaki toprak göçecekken, beyaz zırhlı bir el uzanıp elimi yakalıyor.
Ez'in eli.
“Seni bir ara yakalarım demiştim.” Sesi o kaosta boğulup gidiyor. “Boyutlar arası canavarın kendi kendine patlamasını mı bekleyeceğiz?” Dünya gerçek anlamıyla parçalanıyor ama o hâlâ gülümsüyor. “Hazır mısın Yıldız Işığı?”
Başımı sallıyorum. Olabileceğim kadar hazırım. Beni kaldırıp canavarın üstüne doğru havaya fırlatıyor. Bu açıdan herkesi görebiliyorum.
Janna ve Soraka daha küçük çatlaklardan çıkan yeni bir küçük böcek sürüsünü kontrol altında tutuyor. Ahri, Miss Fortune ve Syndra bir yandan onları öldürürken bir yandan da büyük böceği öldürmeye uygun bir konuma geçmek için manevra yapmaya çalışıyorlar. Lulu'nun yakınına iniyorum. Lulu canavarın bir sürü bacağından kaçınırken, Pix de daha küçük böcekleri avlıyor. Jinx'le Poppy'nin çayırın kenarında tartışıyormuş gibi bir hali var. Kargaşadan seslerini zar zor duyuyorum.
“Ne yapalım dedin?” diye bağırıyor Jinx.
“Roket diyorum. Beni Roket'e oturtup ateşle!” diye yanıt veriyor Poppy.
“Poppy!” Jinx'in şaşkınlıktan ağzı açık kalıyor. Sonra yüzünde güller açıyor. Uzanıp mavi saçlı ufak tefek arkadaşını heyecanla kucaklıyor. “Hiç sormayacaksın sanmıştım.”
Bir an sonra Poppy, bir füzenin üstünde, elinde çekiciyle yaratığın salyalar damlatan ağzına doğru uçuyor. Çekiç bir çatırtıyla yerine oturuyor. Yaratık geriliyor. Zamanı doldu. Asamı kaldırıp içine yıldız ışığı dolduruyorum. Yaratık keskin çene kıskaçlarıyla havayı didik didik ediyor. Lulu'yu ayaklarının dibinde görünce ağzını kocaman açıyor.
Gönderdiğim ışık ışını tam da ağzına isabet edip başının arkasından çıkıyor. Açıklığa leş kokulu bir sıvı püskürüyor. Yaratık ciyaklayarak devrilmeye başlıyor.
Can çekişirken sağa sola savurduğu ağır bacakları geri uzanıyor. Tam da Lulu'nun durduğu yere. Etrafa bakınıyorum. Benden daha yakın kimse yok. Lulu'nun üstüne atlayıp onu itiyorum. Üstüme kapkara canavar parçaları yağıyor.
Sonra etraf kararıyor.
image
KAPANIŞ​

Çoğalan Işık​

Duyduğum ilk şey, rüzgârda dalgalanan kumaş sesi. Sonra da kuş cıvıltıları. Parmaklarım ince bir battaniyeye değiyor. Gözlerimi aralıyorum. Tavandaki dört delikten gözüme güneş giriyor. Çadırımdayım.
“Ooof... Ne...” Sözcükler, kurumuş boğazıma takılıyor. Biraz daha doğrulmaya çalışıyorum ama tavan dönmeye başlayınca vazgeçiyorum. “Ben...?”
Fazla havalı bir ses, “Ölmedin,” diye yanıtlıyor.
Biri yerine yerleşirken uyku tulumumun ayak ucunu çekiştiriyor. Bulanık görmem geçsin diye gözlerimi kısıyorum. Ahri kusursuz kavuniçi saçını kulağının arkasına atıyor.
“Dün akşam bayağı kötü düştün,” diyor.
Dün gecenin olayları, kötü montajlanmış bir filmin görüntüleri gibi kafama üşüşüyor. Ormanda koşturmamız. Çayır. Yaratıklar. Lulu. Sonra her şeyin etrafımda çökmesi. Gördüğüm kötü bir rüyadan ibaret değildi.
Birden dimdik doğruluyorum. Beynim çalkalanıp kafa tasıma çarptığında bu ani hareketime pişman oluyorum.
“Lulu? Lulu nasıl?” Acıdan yüzüm buruşuyor. Baş ağrımı geçirmek için alnımı ovuşturuyorum.
“Herkes iyi. Hepsini kahvaltıya gönderdim,” diyor. “Tıknaz, mavili tipe uyandığını söylemezsem bir çekiçle çok yakından tanışacağım bildirildi.”
Ahri, yanında duran bir matarayı alıp bana uzatıyor.
Soğuk suyu yudumlarken ona bakıyorum. Bu kadar yakından, benden o kadar da büyük olmadığı belli oluyor. Ama bir... havası var. Daha tecrübeli. Kendine daha çok güveniyor. Evrenin başımıza açabileceği işlerin daha çoğunu görmüş. Başımızda durması gereken lider o. Bundan eminim.
“Sana, doğru seçimi yaptığını söylemek istedim,” diyor. “Kendini riske atıp araya girmekle yani.”
İltifatı bir kenara iterek “Önemli değildi,” diyorum. “Hepimiz aynı şeyi yapardık. Yıldız Muhafızlarının görevi bu. Biz kardeşiz.”
Hafifçe gülüyor ama sonra yüzü bir an kararıyor. Sonra hemen geçiyor, mükemmellik maskesi yerine geri oturuyor.
Pişmanlık dolu, alçak bir sesle “Biz kardeş değiliz,” diyor. “Sadece geçmişi olan yabancılarız.”
Ayağa kalkıyor.
“Giriş noktasını mühürledik. Ekibim bu sabah şehre geri dönecek. Bundan sonra çıkacak olaylarla biz ilgileneceğiz. Sen ve senin kızlar kendinize gelene kadar burada kalın. Yaz güneşinin keyfini çıkarın. Ondan sonra da ayak altında dolaşmayın.”
Kafam karışıyor. “Nasıl yani, bize liderlik etmeyecek misin?” Beynim zonkluyor. “Takımlarımız birleşmeyecek mi? İki kat büyük bir takımla iki kat güçlü oluruz. Dün gece birlikte çalıştık.”
“Dün gece az kalsın ölüyordunuz,” diyor Ahri.
Ben artık dinlemiyorum bile. “Beraber olursak yenemeyeceğimiz hiçbir şey yok.”
Kesin bir tavırla, “Hayır, Lux,” diyor. “Beraber olursak kaybedeceğimiz çok daha fazla şey var.”
İşte yine beni başından savdı. Gitmek için ayaklanıyor.
“Yıldız Muhafızları bir takımdır,” diyorum. Boğazımdaki düğümü yutkunarak geçirmeye çalışıyorum. Yalvarmayacağım ama onu mantığa davet etmeye çalışıyorum. “Bu bizim kaderimiz.”
Ahri duraklıyor. Bana dikkatle bakıyor. Çadırın kapısı açık; parlak güneş yüzünün bir yarısını aydınlatıp, diğerini karanlıkta bırakıyor. “Kader mi?” derken sesine belli belirsiz bir burukluk yerleşiyor. “Ne çirkin bir söz.”
Kumaş kapı arkasından kapanıyor. Sinirden yüzüme sıcak basıyor. O bir Yıldız Muhafızı lideri. Neden başımıza geçmiyor? Neden beni yalnız bırakıyor?Çadırın tepesine bakıyorum. Dört ışık beneği üstümde dans ediyor.
Yalnız değilim ki.Jinx, Poppy, Lulu ve Janna yanımda. Onların da birine ihtiyacı var. Tek dayanakları bensem, kendimi bırakamam.
Zorla ayaklanıp, sendeleyerek dışarıdaki ışığa gidiyorum. Dünyanın fırıl fırıl dönmeyi bırakmasını bekleyecek vaktim yok.
Jinx haklıydı.
Yaz, sonsuza kadar sürmeyecek.​
 
Teşekkürler.
 
Paylaşımınız için teşekkürler :)
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst