Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Nicelerinin Runeterra'daki en mahir büyücülerden biri saydığı Ryze, taşıması sıradan insanlar için imkansız bir yükü omuzlamış, kadim ve inatçı bir rün büyücüsü. Sınır tanımaz kararlılığını esrarlı bilgilere dair engin bilgisiyle birleştirip kuşanan Ryze, dur durak bilmeden Dünya Rünlerini; bir zamanlar dünyayı yokluktan biçimlendiren ham büyünün parçalarını arıyor. Yanlış ellere düşmeden önce Ryze bu kadim rünleri toplamak zorunda; zira rünlerin Runeterra'nın başına sarabileceği dehşetlerin farkında.
Ryze dünyanın dört bir köşesinde gizlenen büyük ve esrarlı güçleri ilk öğrendiğinde daha gencecik bir adamdı. Diplomatik bir görev sırasında ustası Tyrus'un başka bir bilge büyücüyle yaptığı tartışmaya kulak misafiri oldu. Fısıldaşarak "Dünya Rünleri" denen şeylerin olası tehlikesinden bahsediyorlardı. Tyrus öğrencisini fark ettiğinde ihtiyar büyücüyle yaptığı konuşmayı bıçakla kesercesine bitirdi ve yanından hiç ayırmadığı parşömeni sımsıkı kavradı.
Aradan geçen onlarca yıl boyunca daha fazlası gün yüzüne çıktıkça, rünlere dair bilgiler dünyanın dört bir yanına yayıldı. Dünyanın en büyük dehaları, içerdikleri güçleri keşfetme gayesiyle bu kadim sembolleri inceliyordu. Gelgelelim rünlerin kökeninin ehemmiyetini veya barındırdıkları muazzam gücü idrak etmeye yaklaşan dahi çok az kişi vardı. Bazıları rünlerin, Runeterra'nın oluşumunda kilit rol oynadığını varsayıyordu. Bu gizemli yadigârların ilk kullanımı felaketler doğurdu ve rünler, koca ülkelerin haritalarının değişmesine sebep oldu. İnsanlar var etme gücüne sahip olanlara layık böylesine bir kudretin silah olarak kullanılabileceğini fark edince, aralarında güvensizliğin baş göstermesi uzun sürmedi.
Ryze ve Tyrus paranoyayı bastırıp insanları bu gücü kullanmamaya teşvik etmek için ülkeler arasında mekik dokumaya başlamıştı ama vazifeleri her geçen gün daha tehlikeli hâle geliyordu. Ortaya çıkabilecek felaketleri önlemek için yılmadan çabalıyorlardı ama ustasının giderek büyüyen umutsuzluğu Ryze'ın gözünden kaçmıyordu.
Ustayla öğrencisinin, savaş hâlindeki iki ülke arasında Ryze'ın çocukluğunun geçtiği Khom köyünün yakınlarında ateşkes için aracılık yaptıkları bir gün, Tyrus'un en karanlık kâbusları gerçek oldu. İki ordu da diğerini rünlü silahlar kullanmak için komplo kurmakla itham ediyor ve nefsi müdafaa adına kendilerinin de aynı yola başvurmaktan çekinmeyeceklerini söylüyordu. Gerilim kontrolden çıkarken Tyrus bu çatışmada orta yolu bulamayacağını fark etti. İki taraf da savaşmaya bu kadar kararlıyken öğrencisini de alıp kaçmaktan başka çaresi yoktu.
Savaş patlak verdiğinde ikili bir sıradağın yolunu yarılamıştı. Ryze ansızın toprağın ayaklarının altından kaydığını hissetti. Yeryüzü sanki öğürüp feryat ediyor, başlarının üstündeki gökyüzü ölümcül bir yara almışçasına kıvranıyordu. Tyrus, Ryze'ı yakalayıp ona duyulmayan emirler yağdırdı ama çevrelerini kuşatan tekinsiz sessizlik, kelimelerini daha ağzından çıkmadan yutuyordu. Hayatlarında ilk defa savaşta kullanılan iki Dünya Rünü'nün etkilerine şahit oluyorlardı.
Birkaç saniye sonra gerçekliğin taşları yerlerine oturdu. Ryze ve Tyrus yakındaki bir zirvenin kalıntılarına tırmanıp, arkalarında bıraktıkları iki ordunun durduğu vadiye baktı. Altlarında gördükleri manzara tam anlamıyla çılgıncaydı; şahitlik ettikleri yıkım öylesine büyüktü ki fizik kurallarına meydan okuyordu. Ordular, insanlar ve toprağın kendisi bile yok olup gitmişti. Eskiden bir günlük yürüme mesafesinde olan okyanus, şimdi onları kucaklamak için çağlayarak geliyordu. Ryze dizlerinin üstüne çöküp dünyada açılan bu muazzam gediğe boş gözlerle bakmaktan başka bir şey yapamadı. Bu eksiksiz bir yıkımdı. Geriye hiçbir şey bırakmamıştı. Ryze'ın bir zamanlar yuvası bildiği köyün yerinde artık yeller esiyordu.
Her yere yayılan savaş, Runeterra'yı kasıp kavuruyordu. Rün Savaşları'nın ortaya koyduğu ilk dehşet, ellerindeki gücün boyutlarını yeni fark eden insanlarda korku ve asabiyete sebep olmuştu. Ryze bile halkının başına gelen yıkımın devamı gelmesin diye savaşa katılması gerektiğini hissediyordu. Gelgelelim Tyrus yetişip öğrencisinin öfkesini bastırdı ve ona intikam yolunun sadece daha fazla kedere sebep olacağını tembihledi. Ryze başlarda ustasının sözlerinden tiksinse de çok geçmeden Tyrus'un bilgeliğine hak verdi.
Tyrus rünleri elinde tutanları aklıselime davet etmek için dünyayı dolaşmaya başlamıştı. Runeterra'nın geleceğini güvenceye almak için bütün Dünya Rünlerinin insanların erişemeyeceği bir yere saklanmasını talep ediyordu. Bu gidişle yok olup gideceklerini anlayan bazıları, ellerindeki Dünya Rünlerini Tyrus'a teslim etmeyi kabul etse de bazıları yeni kavuştukları güç ve nüfuzdan vazgeçmeye yanaşmıyordu.
Tyrus bütün Dünya Rünlerini insanoğlunun erişemeyeceği bir yerde saklamak için çabalarına ara vermeden devam etti. Gelgelelim Runeterra için umut filizlenirken, Tyrus solmaya başlamıştı sanki. Ryze ustasının elini eteğini dünya işlerinden gitgide daha fazla çektiğini fark ediyordu. Tyrus rünlerle kendisi meşgul oluyor, daha önemsiz görünen vazifelere de öğrencisini gönderiyordu.
Yine Tyrus'un buyurduğu sıradan bir ayak işini yerine getirmek için uzaklarda olduğu sırada, Ryze yeni bir felaketin haberini aldı. Bu defaki kara haber Valoran'ın güneybatısındaki Icathia'dan gelmişti. Büyük bir telaşla yıkımın gerçekleştiği yere ulaşmak için yollara düştü Ryze; ustası ve dostu için endişeleniyor, bütün benliğiyle felaketten kurtulmuş olmasını diliyordu. Nihayet dönmeyi başardığında Tyrus'un sağ salim olduğunu görüp rahat bir nefes aldı. Gelgelelim Ryze'ın aldığı rahat nefes, çok geçmeden boğazında düğümlenecekti. Okumasına bir kez olsun izin verilmeyen parşömenin yanı başında üç tane Dünya Rünü duruyordu.
Ustası, Dünya Rünleri devreye girince kendisinin de onları kullanmaktan başka çaresinin kalmadığını anlattı Ryze'a. Ryze, Tyrus'un felaketin mağduru olmadığını, aksine bu felaketi kendi elleriyle ortaya çıkardığını anladığında dehşete düştü. Ustası, insanlığın pervasız bir çocuk gibi aklının ermediği bir güçle oynadığına dair acı nutkuna devam etti. Tyrus artık cahil güç tacirleri için diplomatlık rolünü oynayamayacağını söylüyordu. Onları durdurmak zorundaydı.
Ryze, Tyrus'un aklını başına getirmeye çalışsa da bütün uğraşları boşa gitti. Küçüklüğünden beri imrendiği, irfanı sonsuzluğa uzanan erdem timsali adam bir anda yok olup gitmişti. Karşısında duran, aptal dediği insanları ayartanla aynı cazibeye boyun eğen, kusurlu bir adamdı. Rünler onu iliklerine kadar yozlaştırmıştı; rünleri tekrar tekrar kullanacağı ve her kullanışında dünyayı biraz daha harap edeceği kesin görünüyordu.
Ryze bir şeyler yapmak zorundaydı; bu, tek gerçek dostunu yok etmesi anlamına gelse bile. Erişebildiği bütün büyü enerjisini son damlasına kadar topladı. Tyrus hemen rünlerine uzandı; rünlerin gücünü bırakmamaya kararlıydı. Yoldan çıkmış büyücü rünlere ulaşmaya çalışırken bir anlığına da olsa açık verdi ama bu, Ryze'ın gazabı için fazlasıyla yeterliydi. Kısa bir süre sonra Tyrus'un dumanı tüten cansız bedeni yerde yatıyordu.
Bilinci ne yaptığını kavramaya çalışırken, Ryze duygularına hâkim olamayıp titremeye başladı.
Aklı başına gelirken Dünya Rünleriyle baş başa kaldığını fark etti. Rünlerin ışıltısı, Ryze'ı kendilerini almaya davet ediyordu. Cesaretini toplayan büyücü, sembolleri birer birer aldı ve bir anda rünlerin onu başka hiçbir şekilde ulaşamayacağı kadar muazzam -içindeki bir sese göre de korkunç- bir şeye dönüştürdüğünü hissetti.
Ürpererek rünleri yere bıraktı ve geri çekildi. Bu semboller Tyrus kadar güçlü ve irfan sahibi bir büyücüyü bile yoldan çıkarıyorsa, Ryze onlarla nasıl baş edebilirdi ki? Sonra fark etti ki şimdi çekip giderse başka biri rünleri bulup kullanabilirdi. İşte o an Ryze ne kadar muazzam bir vazifeyle karşı karşıya olduğunu idrak etti. Yeryüzünde bir tek Dünya Rünü bile kalsa Rün Savaşları devam edecek ve Runeterra'yı kıyamete sürükleyecekti.
Bundan sonra ne yapması gerektiğini çözmeye çalışırken Tyrus'un yanından hiç ayırmadığı parşömeni gördü. Ryze içinden gelen bir dürtüyle parşömeni açtı ve yoğun bir ışıltı her yanını sardı. O an yapması gerekeni anlamıştı.
O gün bugündür Ryze ona hem kılavuzluk eden hem de onu dehşete düşüren, görünmez çağrının izinden dünyayı arşınlıyor. Her bir rünün vaat ettiği gücü reddediyor, onun yerine rünleri kimsenin erişemeyeceği yerlere saklamayı seçiyor. Vazifesini yerine getirirken soğurduğu büyülü güçlerin yüzyıllarca uzattığı ömrünü, görevini tamamlamaya adayarak yoluna devam ediyor. Aradan geçen onca zamana rağmen Ryze'ın hâlâ yavaşlama lüksü yok. Zira Dünya Rünleri yeniden gün yüzüne çıkmaya başladı ve dünya onları kullanmanın bedelini çoktan unuttu.
Eski Dost
Gerginliğinden kaynaklanan enerji bedenini kavurmasa Ryze üşümekten kendini alamazdı. O gün omuzlarında taşıdığı yüke kıyasla, Freljord'un acımasız şartları onu hiç etkilemiyordu. Acıkmış bir buz trolünün uzaklardan yankılanan uluması da gözünü zerre korkutmadı. Buraya vazifesini yerine getirmeye gelmişti. Vazifesine bayılmıyordu ama birinin bunu yapması gerekiyordu ve Ryze artık kaçınamayacağı bir noktadaydı.
Kapıya yaklaştığı sırada, kendisini incelemek için çam kerestesinden duvarın üzerine üşüşen kabile savaşçılarının kürk hışırtılarını duyuyordu. Birkaç saniye içinde kapının üstünde, istenmeyen bir misafir olduğu anlaşılırsa kendisini delik deşik etmeye hazır mızraklar belirdi.
''Yago'yu görmeye geldim,'' dedi Ryze, pelerinin kapüşonunu menekşe moru tenini gösterecek kadar sıyırarak. ''Mesele acil.''
Rün Büyücüsü'nü görünce, duvarın üstündeki savaşçıların kararlı yüzlerine bir şaşkınlık dalgası yayıldı. Aşağı inip hep birlikte ağır kapıyı açmaya koyuldular. Kapı, karşısındaki bu davetsiz misafire dair kaygısını dile getirmek için isyan edercesine gıcırdıyordu. Bu mekânın fazla ziyaretçisi olmazdı ve bir şekilde yolu buraya düşenler de genellikle kendilerini başkalarına ibret olsun diye kazığa geçirilmiş hâlde bulurdu. Öte yandan Ryze'ın namı, Runeterra'nın en yabani köşelerine bile giriş imkânı sunuyordu.
Hiç sorun çıkmazsa en azından birkaç dakikalığına, diye içinden geçirdi Ryze.
Onu süzüp en ufak açığını arayan, rüzgârdan çatlamış, acımasız suretlerin arasından geçip giderken içindeki kuşkuların hiçbiri yüzüne yansımadı. Ryze'a meraklı gözlerle bakan, olsa olsa beş yaşında bir çocuk, büyük bir cesaretle ninesinin elini bırakıp onu daha yakından görmek için öne çıktı.
''Sen büyücü müsün?'' diye sordu teklifsizce.
Çocuğa üstünkörü bir bakış atıp ''Öyle bir şeyim,'' diye geçiştirerek yoluna devam etti Ryze.
Savunma duvarının arkasına uzanan patikayı bulması zor olmadı. Uzun mu uzun yıllar önceki son ziyaretinden bu yana köyün neredeyse hiç değişmediğini görmek onu şaşırttı. Buz kristallerinden kubbe şeklinde inşa edilmiş, mavi ışıltısıyla çevresindeki soluk ahşap ve toprak yığınlarının arasında hemen ayırt edilebilen yapıya doğru seğirtti.
Ezelden beri kafası çalışan bir adamdı. Belki işbirliğine yanaşır, diye düşündü Ryze, kendisini bekleyen her tür ihtimale karşı hazırlanıp mabede adım atarken.
İçeride, ihtiyar bir buz büyücüsü sunaktaki çanağa mey dökmekteydi. Yaklaşan Ryze'a bakmak için döndüğünde, onu sessizce yargıladığı her hâlinden belliydi. Ryze kalbinin dehşetle sıkıştığını hissetti. Kısa bir duraklamanın ardından adam gülümsedi ve Ryze'a nicedir kaybolan kardeşini görmüşçesine sarıldı.
''Bir deri bir kemik kalmışsın,'' dedi büyücü. ''Bir şeyler yesen iyi olur.''
''Sen yesen olmaz,'' diye karşılık verdi Ryze, Yago'nun hafiften sarkan göbeğini işaret ederek.
İki arkadaş sanki hiç ayrı düşmemişler gibi uzun uzun, kaygısızca gülüştü. Ryze yavaş yavaş temkini elden bıraktığını hissediyordu. Şu dünyada dost diyebileceği sayılı insan vardı ve bunlardan biriyle konuşmak içini rahatlatmıştı. Sonraki bir saat boyunca Yago'yla eski günleri yad ettiler, yiyip içtiler ve ayrı kaldıkları günlerde olup bitenlerden bahsettiler. Ryze başka bir insanla sohbet etmenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu unutmuştu. Yago'yla iki hafta boyunca gece gündüz oturabilir; yiyip içip zafer ve mağlubiyet hikâyeleri paylaşabilirdi.
''Freljord'un bu ücra köşesine seni hangi rüzgâr attı?'' diye sordu Yago sonunda.
Bu soruyla irkilen Ryze, bir anda hayaller âleminden çıkıp gerçek dünyaya döndü. Konuşmalarının bu anı için büyük bir özenle hazırladığı kelimeleri aklına getirdi. Eski dostuna Shurima'da geçirdiği günlerin hikâyesini anlattı. Bu kadim diyara, sadece bir gecede servet içinde yüzmeye başlayan ve küçük bir krallığınkiyle boy ölçüşecek kadar toprağa kavuşan göçebe bir kabileyi araştırmaya gitmişti. Ryze durumu biraz daha yakından incelediğinde kabilenin elinde bir Dünya Rünü olduğunu keşfetmişti. Kabile ona direnmişti ve sonunda...
Ryze, sesini odanın sükunetine uyacak şekilde alçalttı. Sonra da bazen dünyanın selameti için berbat şeyler yapmaktan başka çare olmadığını açıkladı. Bazen o berbat şeyler, aksi hâlde vuku bulacak korkunç felaketten daha iyiydi.
''Korunmaları gerekiyor,'' dedi Ryze nihayet sadede gelirken. ''Hepsi korunmalı.''
Yago suratını asıp başını salladı ve iki arkadaş arasındaki sıcaklık bir anda havaya karışıp gitti.
''Trolleri uzakta tutan tek şey olduğunu bile bile onu elimizden mi alacaksın?'' diye sordu Yago.
''Bu günün geleceğini biliyordun,'' dedi Ryze, hiçbir çözüm önermeden. ''Yıllardır haberin vardı.''
''Bize biraz daha zaman tanı. Bahar gelince güneye ineceğiz. Kışın ne şansımız olabilir ki?''
''Aynı kelimeleri daha önce de zikretmiştin,'' dedi Ryze, soğuk bir sesle.
Yago onu şaşırtıp ellerini kavradı ve nezaketini hiç bozmadan itiraz etti.
''Aramızda bir sürü çocuk var. Üstelik kadınlarımızın üçünün karnı burnunda. Hepimizi felakete mi mahkûm edeceksin?'' diye sordu çaresizlik içinde.
''Köyde kaç kişi var?'' diye sordu Ryze.
''Doksan iki,'' diye cevap verdi Yago.
''Peki dünya üzerinde kaç kişi var?''
Yago sessizliğe gömüldü.
''Daha fazla bekleyemez. Onu almak isteyen karanlık güçler toplanıyor. Bugünden öte vaktim yok,'' diye talep etti Ryze.
''Onu kendin için kullanacaksın!'' diye kıskançlıkla çıkıştı, Yago.
Ryze Yago'nun yüzüne baktığında, karşısında melun bir suret gördü. Ryze'ın bir zamanlar tanıdığı dostunun çehresi gitmiş, yerini bir iblisin çehresi almıştı sanki. Ryze rünleri kullanmaması gerektiğini uzun zaman önce öğrendiğini, onları kullanmanın her zaman ağır bir bedeli de beraberinde getirdiğini açıklamaya başladı. Gelgelelim artık karşısında duran bu kudurmuş adama laf anlatmak mümkün değildi.
Ansızın Ryze ağır bir sızı hissetti ve kendini yerde iki büklüm hâlde, ağzından salyalar akarken buldu. Yukarı baktığında Yago'nun büyü mesafesinde, parmaklarını hiçbir faninin elinde bulunmaması gereken bir güçle çatırdattığını gördü. Kendine gelen Ryze, buza hükmeden eski dostunu büyü gücünden bir çember içine hapsetti ve bu sayede ayağa kalkacak kadar zaman kazandı.
Artık Ryze ve Yago yüzleri birbirine dönük hâlde çemberler çizmeye ve çağlardan bu yana dünyada kimsenin tanık olmadığı güçleri kullanarak mücadele etmeye başladılar. Yago, Ryze'ın tenini adeta yirmi güneşin gücüyle kavurdu. Ryze etkili büyü saldırılarıyla karşılık verdi. İki tarafa da saatler gibi gelen bir sürenin ardından, eski dostların çarpışırken ortaya çıkardığı güç, mabedin duvarlarını aştı ve kalın buzdan kubbe dayanamayıp büyücülerin üzerine çöktü.
Ağır yaralan Ryze kendini enkazın altından çekip çıkarmayı başardı ve dizlerinin üstünde doğruldu. Hayal meyal, perişan hâldeki Yago'nun enkazdan çıkardığı kilitli bir kutuyu açmaya uğraştığını gördü. Ryze, ihtiyar adamın gözlerindeki hırsı görünce kutudan neyi çıkarmaya çalıştığını ve emeline ulaştığında neler olacağını anladı.
Büyü enerjisi tükenme noktasına gelmişti; bu yüzden Ryze eski dostunun sırtına çullandı ve kendi cüppesinin kuşağıyla onu boğmaya başladı. Hiçbir şey hissetmiyordu; daha birkaç dakika önce bütün kalbiyle sevdiği adam, göz açıp kapayıncaya kadar tamamlanması gereken bir vazifeye dönüşmüştü. Yago bütün gücüyle direndi, ayaklarını sağa sola uzatıp basacak sağlam bir zemin aradı. Sonra da canını teslim edip yere yığıldı.
Ryze, Yago'nun kolyesinden koparıp aldığı anahtarla kutunun kilidini açtı. Başka bir dünyadan gelme, nabız misali sıcacık turuncu ışıltılar yayan Dünya Rünü'nü kutudan çıkardı. Rünü, ölü arkadaşının cüppesinden kopardığı kumaş parçasına sarıp dikkatlice kesesine yerleştirdi ve mabetten tökezleyerek uzaklaşırken bir arkadaşını daha kaybetmenin yasıyla inledi.
Rün Büyücüsü, gelirken de kendisini süzen, rüzgârdan çatlamış yüzlerin arasından geçip köyün kapısına doğru topalladı. Kendisine saldırmalarını bekleyerek onlara yan yan baksa da köylüler onu durdurmak için kıllarını bile kımıldatmadı. Çevresindekiler artık yaman savaşçılar değil; kendi sonlarıyla yüzleşip afallayan basit insanlardı. Ryze'a kocaman, çaresiz gözlerle bakıyorlardı.
''Şimdi ne yapacağız biz?'' diye sordu, küçük çocuğun ninesi. Çocuk şimdi ninesinin kürk eteğine yapışıp kalmıştı.
''Ben olsam buradan giderdim,'' dedi Ryze.
Kalmaları hâlinde, trollerin karanlık çöker çökmez köye inip kimseyi sağ bırakmayacağını biliyordu. Köyün dışındaysa daha büyük tehlikeler pusudaydı.
''Seninle gelemez miyiz?'' diye sordu küçük çocuk.
Ryze durakladı. İçinden bir ses; ruhunun derinliklerinde kalmış, mantıksız bir şefkatin kalıntısı haykırıyordu: Yanına al onları! Onları koru! Dünyanın geri kalanını unut!
Oysa Ryze unutamayacağını biliyordu. Ryze, Freljord'un derin karları üzerinde güçlükle ilerlemeye başladı. Ardında bıraktıklarının yüzlerine bakmamayı seçmişti; zira artık bunlar ölülerin yüzleriydi ve onun işi, hâlâ kurtulma şansı olanlarlaydı.
Ryze dünyanın dört bir köşesinde gizlenen büyük ve esrarlı güçleri ilk öğrendiğinde daha gencecik bir adamdı. Diplomatik bir görev sırasında ustası Tyrus'un başka bir bilge büyücüyle yaptığı tartışmaya kulak misafiri oldu. Fısıldaşarak "Dünya Rünleri" denen şeylerin olası tehlikesinden bahsediyorlardı. Tyrus öğrencisini fark ettiğinde ihtiyar büyücüyle yaptığı konuşmayı bıçakla kesercesine bitirdi ve yanından hiç ayırmadığı parşömeni sımsıkı kavradı.
Aradan geçen onlarca yıl boyunca daha fazlası gün yüzüne çıktıkça, rünlere dair bilgiler dünyanın dört bir yanına yayıldı. Dünyanın en büyük dehaları, içerdikleri güçleri keşfetme gayesiyle bu kadim sembolleri inceliyordu. Gelgelelim rünlerin kökeninin ehemmiyetini veya barındırdıkları muazzam gücü idrak etmeye yaklaşan dahi çok az kişi vardı. Bazıları rünlerin, Runeterra'nın oluşumunda kilit rol oynadığını varsayıyordu. Bu gizemli yadigârların ilk kullanımı felaketler doğurdu ve rünler, koca ülkelerin haritalarının değişmesine sebep oldu. İnsanlar var etme gücüne sahip olanlara layık böylesine bir kudretin silah olarak kullanılabileceğini fark edince, aralarında güvensizliğin baş göstermesi uzun sürmedi.
Ryze ve Tyrus paranoyayı bastırıp insanları bu gücü kullanmamaya teşvik etmek için ülkeler arasında mekik dokumaya başlamıştı ama vazifeleri her geçen gün daha tehlikeli hâle geliyordu. Ortaya çıkabilecek felaketleri önlemek için yılmadan çabalıyorlardı ama ustasının giderek büyüyen umutsuzluğu Ryze'ın gözünden kaçmıyordu.
Ustayla öğrencisinin, savaş hâlindeki iki ülke arasında Ryze'ın çocukluğunun geçtiği Khom köyünün yakınlarında ateşkes için aracılık yaptıkları bir gün, Tyrus'un en karanlık kâbusları gerçek oldu. İki ordu da diğerini rünlü silahlar kullanmak için komplo kurmakla itham ediyor ve nefsi müdafaa adına kendilerinin de aynı yola başvurmaktan çekinmeyeceklerini söylüyordu. Gerilim kontrolden çıkarken Tyrus bu çatışmada orta yolu bulamayacağını fark etti. İki taraf da savaşmaya bu kadar kararlıyken öğrencisini de alıp kaçmaktan başka çaresi yoktu.
Savaş patlak verdiğinde ikili bir sıradağın yolunu yarılamıştı. Ryze ansızın toprağın ayaklarının altından kaydığını hissetti. Yeryüzü sanki öğürüp feryat ediyor, başlarının üstündeki gökyüzü ölümcül bir yara almışçasına kıvranıyordu. Tyrus, Ryze'ı yakalayıp ona duyulmayan emirler yağdırdı ama çevrelerini kuşatan tekinsiz sessizlik, kelimelerini daha ağzından çıkmadan yutuyordu. Hayatlarında ilk defa savaşta kullanılan iki Dünya Rünü'nün etkilerine şahit oluyorlardı.
Birkaç saniye sonra gerçekliğin taşları yerlerine oturdu. Ryze ve Tyrus yakındaki bir zirvenin kalıntılarına tırmanıp, arkalarında bıraktıkları iki ordunun durduğu vadiye baktı. Altlarında gördükleri manzara tam anlamıyla çılgıncaydı; şahitlik ettikleri yıkım öylesine büyüktü ki fizik kurallarına meydan okuyordu. Ordular, insanlar ve toprağın kendisi bile yok olup gitmişti. Eskiden bir günlük yürüme mesafesinde olan okyanus, şimdi onları kucaklamak için çağlayarak geliyordu. Ryze dizlerinin üstüne çöküp dünyada açılan bu muazzam gediğe boş gözlerle bakmaktan başka bir şey yapamadı. Bu eksiksiz bir yıkımdı. Geriye hiçbir şey bırakmamıştı. Ryze'ın bir zamanlar yuvası bildiği köyün yerinde artık yeller esiyordu.
Her yere yayılan savaş, Runeterra'yı kasıp kavuruyordu. Rün Savaşları'nın ortaya koyduğu ilk dehşet, ellerindeki gücün boyutlarını yeni fark eden insanlarda korku ve asabiyete sebep olmuştu. Ryze bile halkının başına gelen yıkımın devamı gelmesin diye savaşa katılması gerektiğini hissediyordu. Gelgelelim Tyrus yetişip öğrencisinin öfkesini bastırdı ve ona intikam yolunun sadece daha fazla kedere sebep olacağını tembihledi. Ryze başlarda ustasının sözlerinden tiksinse de çok geçmeden Tyrus'un bilgeliğine hak verdi.
Tyrus rünleri elinde tutanları aklıselime davet etmek için dünyayı dolaşmaya başlamıştı. Runeterra'nın geleceğini güvenceye almak için bütün Dünya Rünlerinin insanların erişemeyeceği bir yere saklanmasını talep ediyordu. Bu gidişle yok olup gideceklerini anlayan bazıları, ellerindeki Dünya Rünlerini Tyrus'a teslim etmeyi kabul etse de bazıları yeni kavuştukları güç ve nüfuzdan vazgeçmeye yanaşmıyordu.
Tyrus bütün Dünya Rünlerini insanoğlunun erişemeyeceği bir yerde saklamak için çabalarına ara vermeden devam etti. Gelgelelim Runeterra için umut filizlenirken, Tyrus solmaya başlamıştı sanki. Ryze ustasının elini eteğini dünya işlerinden gitgide daha fazla çektiğini fark ediyordu. Tyrus rünlerle kendisi meşgul oluyor, daha önemsiz görünen vazifelere de öğrencisini gönderiyordu.
Yine Tyrus'un buyurduğu sıradan bir ayak işini yerine getirmek için uzaklarda olduğu sırada, Ryze yeni bir felaketin haberini aldı. Bu defaki kara haber Valoran'ın güneybatısındaki Icathia'dan gelmişti. Büyük bir telaşla yıkımın gerçekleştiği yere ulaşmak için yollara düştü Ryze; ustası ve dostu için endişeleniyor, bütün benliğiyle felaketten kurtulmuş olmasını diliyordu. Nihayet dönmeyi başardığında Tyrus'un sağ salim olduğunu görüp rahat bir nefes aldı. Gelgelelim Ryze'ın aldığı rahat nefes, çok geçmeden boğazında düğümlenecekti. Okumasına bir kez olsun izin verilmeyen parşömenin yanı başında üç tane Dünya Rünü duruyordu.
Ustası, Dünya Rünleri devreye girince kendisinin de onları kullanmaktan başka çaresinin kalmadığını anlattı Ryze'a. Ryze, Tyrus'un felaketin mağduru olmadığını, aksine bu felaketi kendi elleriyle ortaya çıkardığını anladığında dehşete düştü. Ustası, insanlığın pervasız bir çocuk gibi aklının ermediği bir güçle oynadığına dair acı nutkuna devam etti. Tyrus artık cahil güç tacirleri için diplomatlık rolünü oynayamayacağını söylüyordu. Onları durdurmak zorundaydı.
Ryze, Tyrus'un aklını başına getirmeye çalışsa da bütün uğraşları boşa gitti. Küçüklüğünden beri imrendiği, irfanı sonsuzluğa uzanan erdem timsali adam bir anda yok olup gitmişti. Karşısında duran, aptal dediği insanları ayartanla aynı cazibeye boyun eğen, kusurlu bir adamdı. Rünler onu iliklerine kadar yozlaştırmıştı; rünleri tekrar tekrar kullanacağı ve her kullanışında dünyayı biraz daha harap edeceği kesin görünüyordu.
Ryze bir şeyler yapmak zorundaydı; bu, tek gerçek dostunu yok etmesi anlamına gelse bile. Erişebildiği bütün büyü enerjisini son damlasına kadar topladı. Tyrus hemen rünlerine uzandı; rünlerin gücünü bırakmamaya kararlıydı. Yoldan çıkmış büyücü rünlere ulaşmaya çalışırken bir anlığına da olsa açık verdi ama bu, Ryze'ın gazabı için fazlasıyla yeterliydi. Kısa bir süre sonra Tyrus'un dumanı tüten cansız bedeni yerde yatıyordu.
Bilinci ne yaptığını kavramaya çalışırken, Ryze duygularına hâkim olamayıp titremeye başladı.
Aklı başına gelirken Dünya Rünleriyle baş başa kaldığını fark etti. Rünlerin ışıltısı, Ryze'ı kendilerini almaya davet ediyordu. Cesaretini toplayan büyücü, sembolleri birer birer aldı ve bir anda rünlerin onu başka hiçbir şekilde ulaşamayacağı kadar muazzam -içindeki bir sese göre de korkunç- bir şeye dönüştürdüğünü hissetti.
Ürpererek rünleri yere bıraktı ve geri çekildi. Bu semboller Tyrus kadar güçlü ve irfan sahibi bir büyücüyü bile yoldan çıkarıyorsa, Ryze onlarla nasıl baş edebilirdi ki? Sonra fark etti ki şimdi çekip giderse başka biri rünleri bulup kullanabilirdi. İşte o an Ryze ne kadar muazzam bir vazifeyle karşı karşıya olduğunu idrak etti. Yeryüzünde bir tek Dünya Rünü bile kalsa Rün Savaşları devam edecek ve Runeterra'yı kıyamete sürükleyecekti.
Bundan sonra ne yapması gerektiğini çözmeye çalışırken Tyrus'un yanından hiç ayırmadığı parşömeni gördü. Ryze içinden gelen bir dürtüyle parşömeni açtı ve yoğun bir ışıltı her yanını sardı. O an yapması gerekeni anlamıştı.
O gün bugündür Ryze ona hem kılavuzluk eden hem de onu dehşete düşüren, görünmez çağrının izinden dünyayı arşınlıyor. Her bir rünün vaat ettiği gücü reddediyor, onun yerine rünleri kimsenin erişemeyeceği yerlere saklamayı seçiyor. Vazifesini yerine getirirken soğurduğu büyülü güçlerin yüzyıllarca uzattığı ömrünü, görevini tamamlamaya adayarak yoluna devam ediyor. Aradan geçen onca zamana rağmen Ryze'ın hâlâ yavaşlama lüksü yok. Zira Dünya Rünleri yeniden gün yüzüne çıkmaya başladı ve dünya onları kullanmanın bedelini çoktan unuttu.
Eski Dost
Gerginliğinden kaynaklanan enerji bedenini kavurmasa Ryze üşümekten kendini alamazdı. O gün omuzlarında taşıdığı yüke kıyasla, Freljord'un acımasız şartları onu hiç etkilemiyordu. Acıkmış bir buz trolünün uzaklardan yankılanan uluması da gözünü zerre korkutmadı. Buraya vazifesini yerine getirmeye gelmişti. Vazifesine bayılmıyordu ama birinin bunu yapması gerekiyordu ve Ryze artık kaçınamayacağı bir noktadaydı.
Kapıya yaklaştığı sırada, kendisini incelemek için çam kerestesinden duvarın üzerine üşüşen kabile savaşçılarının kürk hışırtılarını duyuyordu. Birkaç saniye içinde kapının üstünde, istenmeyen bir misafir olduğu anlaşılırsa kendisini delik deşik etmeye hazır mızraklar belirdi.
''Yago'yu görmeye geldim,'' dedi Ryze, pelerinin kapüşonunu menekşe moru tenini gösterecek kadar sıyırarak. ''Mesele acil.''
Rün Büyücüsü'nü görünce, duvarın üstündeki savaşçıların kararlı yüzlerine bir şaşkınlık dalgası yayıldı. Aşağı inip hep birlikte ağır kapıyı açmaya koyuldular. Kapı, karşısındaki bu davetsiz misafire dair kaygısını dile getirmek için isyan edercesine gıcırdıyordu. Bu mekânın fazla ziyaretçisi olmazdı ve bir şekilde yolu buraya düşenler de genellikle kendilerini başkalarına ibret olsun diye kazığa geçirilmiş hâlde bulurdu. Öte yandan Ryze'ın namı, Runeterra'nın en yabani köşelerine bile giriş imkânı sunuyordu.
Hiç sorun çıkmazsa en azından birkaç dakikalığına, diye içinden geçirdi Ryze.
Onu süzüp en ufak açığını arayan, rüzgârdan çatlamış, acımasız suretlerin arasından geçip giderken içindeki kuşkuların hiçbiri yüzüne yansımadı. Ryze'a meraklı gözlerle bakan, olsa olsa beş yaşında bir çocuk, büyük bir cesaretle ninesinin elini bırakıp onu daha yakından görmek için öne çıktı.
''Sen büyücü müsün?'' diye sordu teklifsizce.
Çocuğa üstünkörü bir bakış atıp ''Öyle bir şeyim,'' diye geçiştirerek yoluna devam etti Ryze.
Savunma duvarının arkasına uzanan patikayı bulması zor olmadı. Uzun mu uzun yıllar önceki son ziyaretinden bu yana köyün neredeyse hiç değişmediğini görmek onu şaşırttı. Buz kristallerinden kubbe şeklinde inşa edilmiş, mavi ışıltısıyla çevresindeki soluk ahşap ve toprak yığınlarının arasında hemen ayırt edilebilen yapıya doğru seğirtti.
Ezelden beri kafası çalışan bir adamdı. Belki işbirliğine yanaşır, diye düşündü Ryze, kendisini bekleyen her tür ihtimale karşı hazırlanıp mabede adım atarken.
İçeride, ihtiyar bir buz büyücüsü sunaktaki çanağa mey dökmekteydi. Yaklaşan Ryze'a bakmak için döndüğünde, onu sessizce yargıladığı her hâlinden belliydi. Ryze kalbinin dehşetle sıkıştığını hissetti. Kısa bir duraklamanın ardından adam gülümsedi ve Ryze'a nicedir kaybolan kardeşini görmüşçesine sarıldı.
''Bir deri bir kemik kalmışsın,'' dedi büyücü. ''Bir şeyler yesen iyi olur.''
''Sen yesen olmaz,'' diye karşılık verdi Ryze, Yago'nun hafiften sarkan göbeğini işaret ederek.
İki arkadaş sanki hiç ayrı düşmemişler gibi uzun uzun, kaygısızca gülüştü. Ryze yavaş yavaş temkini elden bıraktığını hissediyordu. Şu dünyada dost diyebileceği sayılı insan vardı ve bunlardan biriyle konuşmak içini rahatlatmıştı. Sonraki bir saat boyunca Yago'yla eski günleri yad ettiler, yiyip içtiler ve ayrı kaldıkları günlerde olup bitenlerden bahsettiler. Ryze başka bir insanla sohbet etmenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu unutmuştu. Yago'yla iki hafta boyunca gece gündüz oturabilir; yiyip içip zafer ve mağlubiyet hikâyeleri paylaşabilirdi.
''Freljord'un bu ücra köşesine seni hangi rüzgâr attı?'' diye sordu Yago sonunda.
Bu soruyla irkilen Ryze, bir anda hayaller âleminden çıkıp gerçek dünyaya döndü. Konuşmalarının bu anı için büyük bir özenle hazırladığı kelimeleri aklına getirdi. Eski dostuna Shurima'da geçirdiği günlerin hikâyesini anlattı. Bu kadim diyara, sadece bir gecede servet içinde yüzmeye başlayan ve küçük bir krallığınkiyle boy ölçüşecek kadar toprağa kavuşan göçebe bir kabileyi araştırmaya gitmişti. Ryze durumu biraz daha yakından incelediğinde kabilenin elinde bir Dünya Rünü olduğunu keşfetmişti. Kabile ona direnmişti ve sonunda...
Ryze, sesini odanın sükunetine uyacak şekilde alçalttı. Sonra da bazen dünyanın selameti için berbat şeyler yapmaktan başka çare olmadığını açıkladı. Bazen o berbat şeyler, aksi hâlde vuku bulacak korkunç felaketten daha iyiydi.
''Korunmaları gerekiyor,'' dedi Ryze nihayet sadede gelirken. ''Hepsi korunmalı.''
Yago suratını asıp başını salladı ve iki arkadaş arasındaki sıcaklık bir anda havaya karışıp gitti.
''Trolleri uzakta tutan tek şey olduğunu bile bile onu elimizden mi alacaksın?'' diye sordu Yago.
''Bu günün geleceğini biliyordun,'' dedi Ryze, hiçbir çözüm önermeden. ''Yıllardır haberin vardı.''
''Bize biraz daha zaman tanı. Bahar gelince güneye ineceğiz. Kışın ne şansımız olabilir ki?''
''Aynı kelimeleri daha önce de zikretmiştin,'' dedi Ryze, soğuk bir sesle.
Yago onu şaşırtıp ellerini kavradı ve nezaketini hiç bozmadan itiraz etti.
''Aramızda bir sürü çocuk var. Üstelik kadınlarımızın üçünün karnı burnunda. Hepimizi felakete mi mahkûm edeceksin?'' diye sordu çaresizlik içinde.
''Köyde kaç kişi var?'' diye sordu Ryze.
''Doksan iki,'' diye cevap verdi Yago.
''Peki dünya üzerinde kaç kişi var?''
Yago sessizliğe gömüldü.
''Daha fazla bekleyemez. Onu almak isteyen karanlık güçler toplanıyor. Bugünden öte vaktim yok,'' diye talep etti Ryze.
''Onu kendin için kullanacaksın!'' diye kıskançlıkla çıkıştı, Yago.
Ryze Yago'nun yüzüne baktığında, karşısında melun bir suret gördü. Ryze'ın bir zamanlar tanıdığı dostunun çehresi gitmiş, yerini bir iblisin çehresi almıştı sanki. Ryze rünleri kullanmaması gerektiğini uzun zaman önce öğrendiğini, onları kullanmanın her zaman ağır bir bedeli de beraberinde getirdiğini açıklamaya başladı. Gelgelelim artık karşısında duran bu kudurmuş adama laf anlatmak mümkün değildi.
Ansızın Ryze ağır bir sızı hissetti ve kendini yerde iki büklüm hâlde, ağzından salyalar akarken buldu. Yukarı baktığında Yago'nun büyü mesafesinde, parmaklarını hiçbir faninin elinde bulunmaması gereken bir güçle çatırdattığını gördü. Kendine gelen Ryze, buza hükmeden eski dostunu büyü gücünden bir çember içine hapsetti ve bu sayede ayağa kalkacak kadar zaman kazandı.
Artık Ryze ve Yago yüzleri birbirine dönük hâlde çemberler çizmeye ve çağlardan bu yana dünyada kimsenin tanık olmadığı güçleri kullanarak mücadele etmeye başladılar. Yago, Ryze'ın tenini adeta yirmi güneşin gücüyle kavurdu. Ryze etkili büyü saldırılarıyla karşılık verdi. İki tarafa da saatler gibi gelen bir sürenin ardından, eski dostların çarpışırken ortaya çıkardığı güç, mabedin duvarlarını aştı ve kalın buzdan kubbe dayanamayıp büyücülerin üzerine çöktü.
Ağır yaralan Ryze kendini enkazın altından çekip çıkarmayı başardı ve dizlerinin üstünde doğruldu. Hayal meyal, perişan hâldeki Yago'nun enkazdan çıkardığı kilitli bir kutuyu açmaya uğraştığını gördü. Ryze, ihtiyar adamın gözlerindeki hırsı görünce kutudan neyi çıkarmaya çalıştığını ve emeline ulaştığında neler olacağını anladı.
Büyü enerjisi tükenme noktasına gelmişti; bu yüzden Ryze eski dostunun sırtına çullandı ve kendi cüppesinin kuşağıyla onu boğmaya başladı. Hiçbir şey hissetmiyordu; daha birkaç dakika önce bütün kalbiyle sevdiği adam, göz açıp kapayıncaya kadar tamamlanması gereken bir vazifeye dönüşmüştü. Yago bütün gücüyle direndi, ayaklarını sağa sola uzatıp basacak sağlam bir zemin aradı. Sonra da canını teslim edip yere yığıldı.
Ryze, Yago'nun kolyesinden koparıp aldığı anahtarla kutunun kilidini açtı. Başka bir dünyadan gelme, nabız misali sıcacık turuncu ışıltılar yayan Dünya Rünü'nü kutudan çıkardı. Rünü, ölü arkadaşının cüppesinden kopardığı kumaş parçasına sarıp dikkatlice kesesine yerleştirdi ve mabetten tökezleyerek uzaklaşırken bir arkadaşını daha kaybetmenin yasıyla inledi.
Rün Büyücüsü, gelirken de kendisini süzen, rüzgârdan çatlamış yüzlerin arasından geçip köyün kapısına doğru topalladı. Kendisine saldırmalarını bekleyerek onlara yan yan baksa da köylüler onu durdurmak için kıllarını bile kımıldatmadı. Çevresindekiler artık yaman savaşçılar değil; kendi sonlarıyla yüzleşip afallayan basit insanlardı. Ryze'a kocaman, çaresiz gözlerle bakıyorlardı.
''Şimdi ne yapacağız biz?'' diye sordu, küçük çocuğun ninesi. Çocuk şimdi ninesinin kürk eteğine yapışıp kalmıştı.
''Ben olsam buradan giderdim,'' dedi Ryze.
Kalmaları hâlinde, trollerin karanlık çöker çökmez köye inip kimseyi sağ bırakmayacağını biliyordu. Köyün dışındaysa daha büyük tehlikeler pusudaydı.
''Seninle gelemez miyiz?'' diye sordu küçük çocuk.
Ryze durakladı. İçinden bir ses; ruhunun derinliklerinde kalmış, mantıksız bir şefkatin kalıntısı haykırıyordu: Yanına al onları! Onları koru! Dünyanın geri kalanını unut!
Oysa Ryze unutamayacağını biliyordu. Ryze, Freljord'un derin karları üzerinde güçlükle ilerlemeye başladı. Ardında bıraktıklarının yüzlerine bakmamayı seçmişti; zira artık bunlar ölülerin yüzleriydi ve onun işi, hâlâ kurtulma şansı olanlarlaydı.