romegames 1
romegames
Krutzo 1
Krutzo
shrpnl 1
shrpnl
Best Studio 1
Best Studio
D 1
delimuratt
Aliyldrim 1
Aliyldrim
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Gölge Ve Talih

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan Carissa
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 1
  • Görüntüleme Görüntüleme 530

Carissa

Administrator
Telefon Numarası Onaylanmış Üye TC Kimlik Numarası Doğrulanmış Üye Turkmmo Discord Nitro Booster
Admin
VIP Üye
Katılım
2 Mar 2015
Konular
59,189
Mesajlar
88,439
Çözüm
109
Online süresi
4mo 16d
Reaksiyon Skoru
14,280
Altın Konu
2,398
TM Yaşı
11 Yıl 3 Ay 6 Gün
Başarım Puanı
1,051
MmoLira
695,092
DevLira
234
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

Öldürme hırsı ve sonsuz hiddetten ibaret bu ebedi kâbusun adı bile, Miss Fortune'un grubunda bir dehşet dalgasının yayılıp herkesi yerine mıhlamasına yetti.

Savaşın Gölgesi.
Adı bir zamanlar Hecarim'di ama bunun gerçek mi, yoksa kadim hikâyecilerin bir uydurması mı olduğunu kimse bilmiyordu. Sadece ahmaklar ocak ateşinin başında efsanesini dillendirmeye cesaret edebilirdi; o da ancak bir Noxus savaş gemisini batırmaya yetecek kadar romu mideye indirdikten sonra.
Savaşın Gölgesi sisin içinden çıkıp kendilerine doğru yaklaştıkça, Miss Fortune onun sıradan bir atlı olmadığını anladı. Bu menfur yaratığı görünce soğuk bir dehşet, kefen misali bütün bedenini kapladı.
Hecarim belki bir zamanlar atından ayrı bir şövalye olabilirdi; ama artık binekle binicisi yekvücut olmuştu ve ortaya çıkan bu heyulanın tek bir amacı vardı, o da yok etmek.
''Her yanımızı sardılar,'' dedi bir ses.
Miss Fortune bakışlarını zırhlı at adamdan ayırmayı göze aldığında, belli belirsiz, yeşil bir ışık yayan hayalet süvariler tarafından kuşatıldıklarını gördü. Bazıları kargılarını ona doğrulturken, bazıları da karanlık birer hareyle kaplı kılıçlarını çekti. Hecarim ucunda korkunç, kancalı bir bıçak olan kargısını savurdu ve bıçağın keskin ucunda yeşil bir ateş harladı.
''Buradan kaçmanın gizli bir yolunu biliyor musun bari?'' diye sordu Rafen.
''Hayır,'' dedi Miss Fortune. ''O köpoğluyla dövüşmek istiyorum.''
''Savaşın Gölgesi'yle dövüşmek mi istiyorsun?''
Daha Miss Fortune cevap veremeden, kapüşonlu biri yanlarındaki silonun çatısından meydana atladı. Zarafetle yere konarken, yıpranmış deri paltosu hareketlerini geriden takip eden bir kanadı andırıyordu. Adamın elinde iki tabanca vardı ama bu silahlar annesinin silah tezgâhında gördüklerine hiç benzemiyordu. Oyma taşlara benzettiği namluları, bronz işlemelerle süslüydü.
Her bir tabancadan kavurucu ışınlar gönderdiğinde meydan aydınlığa boğuldu. Öyle bir yaylım ateşi başlatmıştı ki, Ölü Havuzu'nu yok eden saldırı bunun gölgesi bile olamazdı. Adam kollarını açıp olduğu yerde dönmeye başladı. Hareketleri öyle süratliydi ki seçtiği hedefler göz açıp kapayıncaya kadar yok oluyordu. Sisin isabet alan her yeri alev aldı ve ifritler çığlıklar atarak yok olup gitti.
Sis, Hecarim ve ölüm şövalyelerini de yanına katarak Yankesici Meydanı'ndan çekildi. Miss Fortune'un içinden bir ses bunun geçici bir rahatlama olduğunu söylüyordu.
Adam silahlarını kınlarına yerleştirdikten sonra dönüp Miss Fortune'a baktı. Kapüşonunu geri savurduğunda koyu tenli, yakışıklı bir yüz ve kederli gözler ortaya çıkmıştı.
''Bütün gölgeler aynıdır,'' dedi. ''Yeterince ışık getirirsen hepsi yok olur.''



Olaf ölüm şeklinden hiç memnun değildi.
Krakenejderle mücadelesinin dillere destan olmasını istiyordu, böyle saçma sapan bir şekilde yere çakılıp gebermeyi değil.
En azından deniz canavarına nasıl da yiğitçe hücum ettiğini gören birilerinin olmasını diledi.
(Yalnız, canavarın hayalet dokunacının onu havaya kaldırışını seyretseler bile değersiz bir taş gibi yere çalınışını görmeden kaçmış olsunlar diye de dua etti.)
Olaf, yamacın yüzeyine tutturulmuş bir binanın çatısında gedik açıp içeri daldı. Yoksa bir geminin ambarından mı geçiyordu? Ayırt edemeyecek kadar hızlı çakılıyordu. Kafa üstü dalışında ona parçaladığı kalaslar ve tuğla parçaları eşlik ediyordu. Hayretler içinde, çığlıklar atarak önünden hızla geçip kaybolan suratlar görür gibi oldu.
Olaf döşemeyi delip geçti. Bir destek kirişine çarpınca sürati kesildi ve Bilgewater yamaçlarından aşağı yuvarlanmaya başladı. Bir kaya çıkıntısından sekti; açık bir pencereden yine kafa üstü daldı ve yine döşemeyi parçalayıp düşüşüne devam etti.
Düşerken, arka fonda ettiği ağza alınmaz küfürler ona eşlik ediyordu.
Döne döne halatlar, makaralar, sancaklar ve flamalardan oluşan bir ormana daldı. Bir yandan yuvarlana yuvarlana düşüyor, bir yandan da çarptığı her şey kollarına, bacaklarına ve silahına dolanıyordu. Sanki kader onu keten ve yelken bezinden, cafcaflı bir kefene sararak Olaf'la alay ediyordu.
''Böyle olmaz, çarkına tükürdüğüm!'' diye kükredi! ''Böyle olmaz!''




''Sen de kimsin ve öyle bir çift tabancayı nereden bulurum?'' diye sordu Miss Fortune, yeni gelene elini uzatırken.
Elini temkinle sıkan adam ''Adım Lucian,'' dedi.
''Tanıştığımıza ne kadar memnun oldum, bilemezsin,'' dedi Rafen. Bir yandan da sanki tayfadan eski bir arkadaşıymış gibi adamın sırtına vuruyordu. Miss Fortune, Rafen'in samimiyetinin Lucian'ı fazlasıyla rahatsız ettiğini gördü; gizemli adam başkalarıyla iç içe olmayı unutmuş gibiydi.
Lucian'ın gözleri meydanın köşelerini tararken, parmakları tabancalarının kabzalarında dans ediyordu.
''Gecemizi aydınlattın Lucian,'' dedi Miss Fortune.
Aldığı cevap ''Gitmeliyiz,'' oldu. ''Savaşın Gölgesi geri gelecektir.''
''Doğru diyor,'' dedi Rafen, yalvaran gözlerle Miss Fortune'a bakarak. ''İçeri girip kapılara tiriz çekme vakti.''
''Hayır. Buraya savaşmaya geldik.''
''Bak Sarah, seni anlıyorum. Bilgewater'ı kazandık ve cümle aleme Gangplank'ten daha iyi olduğunu kanıtlayıp burayı elinde tutmak için savaşmak zorundasın. Ama kanıtlayacağını kanıtladın işte. Kara Sis'in üzerine yürüyüp ölülerle savaşmadık mı? Gangplank ömründe bu kadarını bile yapmamıştı. Yüreği pencereden bakmaya yetip de olanları gören herkes bunu bilecek. Ne yalan söyleyeyim, görmeyenler de sağır olsa duyacak. Daha ne istiyorsun?''
''Bilgewater için savaşmayı.''
''Bilgewater için savaşmak başka, Bilgewater için ölmek başka,'' dedi Rafen. ''İlkine sonuna kadar varım, ama ikincisi kanımı pek kaynatmıyor. Bu adamlarla kadınlar cehennemin dibine kadar senin peşinden geldi ama artık tekrar yukarı çıkma vakti.''
Miss Fortune en perişanından en zalimine kadar bütün savaşçılarını tek tek süzdü. İlk bakışta, insan bir gümüşe öz analarını bile satacaklarından şüphe etmezdi ama şimdiye kadar onlardan istediği her şeyi, hatta fazlasını yapmışlardı. Kara Sis'in üzerine yürümek hepsinin hayatında yaptığı en cesaret isteyen şeydi ve bu bağlılıklarının karşılığını, sırf kendi intikam hırsı uğruna, onları ölüme götürerek veremezdi.
''Doğru söylüyorsun,'' dedi derin bir nefes alarak. ''Buradaki işimiz bitti.''
''O zaman talih yardımcınız olsun,'' dedi Lucian ona sırtını dönüp tuhaf tabancalarını yeniden çekerek.
''Dur,'' dedi Miss Fortune. ''Sen de bizimle gel.''
Lucian başını salladı. ''Olmaz. Yok etmem gereken bir sis hortlağı var. Zincirli Gardiyan Thresh dedikleri... Ona bir ölüm borcum var.''
Miss Fortune, Lucian'ın gözlerini saran kırışıkların derinleştiğini gördü ve annesi katledildikten sonra kendi yüzünden de eksik olmayan ifadeyi tanıdı.
''Senden birini çaldı, değil mi?'' diye sordu.
Lucian başıyla hafifçe onayladı. Ağzından tek kelime çıkmamıştı ama suskunluğu çok şey anlatıyordu.
''Bunun ölülerle ilk dalaşın olmadığı belli,'' dedi Miss Fortune, ''ama burada bir başına kalırsan geceyi sağ çıkaramazsın. Diyeceklerim pek bir anlam ifade etmeyebilir ama Thresh'in senden çaldığı her kimse, burada ölmeni istemezdi herhalde.''
Lucian'ın gözleri aşağı kaydı ve Miss Fortune adamın boynunda, gizlemeye çalıştığı, gümüş bir madalyon gördü. Hayal mi görüyordu, yoksa sis gözlerine bir oyun mu oynuyordu bilemedi ama madalyon ay ışığında ışıldıyordu sanki.
''Bizimle gel,'' dedi Miss Fortune. ''Sabaha kadar kalabileceğin güvenli bir yer bul ki, yaşayıp yeninden dövüşebilesin.''
''Güvenli mi? Bu şehrin hangi köşesi güvenli ki?'' diye sordu Lucian.
''Bir yer biliyorum galiba,'' dedi Miss Fortune.




Yankesici Meydanı'ndan çıkıp tam Yılan Köprüsü'ne doğru yola düşmüşlerdi ki Freljord’luyu buldular. Darağacına asılmış kefenli bir ceset misali, bel vermiş bir kirişten sarkıyor; ama çoğu cesedin aksine, sudan çıkmış balık gibi çırpınıyordu.
Her yanına moloz parçaları saçılmıştı ve Miss Fortune binalarla kaplı yamacın neresinden düştüğünü görmek için başını kaldırıp yukarı baktı.
Gördüğü manzara, adamın epey yüksekten düştüğüne işaret ediyordu ve buna rağmen hayatta kalması en hafif tabirle mucize sayılırdı.
Lucian tabancalarını çekti ama Miss Fortune başını salladı.
''Hayır, aslında bu adam mezarın doğru tarafında.''
Örtünün altından boğuk haykırışlar yükseldi; kalın bir ses, baskın bir Freljord aksanıyla, insanın Valoran'ın her köşesinde ölene kadar dayak yemesine sebep olabilecek küfürler sıralıyordu.
Miss Fortune kılıcının ucuyla yelken bezini baştan aşağı kesti. Yeni doğmuş bir denizayısının parçaladığı plasenta misali yırtılan bezin içinden, sakallı iri bir adam düşüp taş zemine yapıştı. Leş gibi balık sakatatı kokuyordu.
Sendeleyerek ayağa kalktı ve ucu buzdan bir pırlanta gibi ışıldayan baltasını sağa sola savurmaya başladı.
''Katliam Limanı ne tarafta?'' diye sordu, sarhoş gibi sallanırken. Kafası yara bere içindeydi ve şakın gözlerle etrafına bakınıyordu.
''Başka zaman olsa burnunu takip etmeni söylerdim ama koku diye bir duyun kaldıysa dilimi ısırırım,'' dedi Miss Fortune.
''Gerekirse o krakenejderi on defa daha öldürürüm,'' dedi adam. ''Ona bir ölüm borcum var.''
''Bu gece borçlanan borçlanana,'' dedi Miss Fortune.



Freljord’lu kendini buzun gerçek hanımının savaşçısı Olaf diye tanıttı ve geçirdiği sarsıntının etkisinden kurtulunca, Kara Sis'teki en tehlikeli ruhla kapışana kadar onlara katılmak istediğini bildirdi.
''Sen eceline mi susadın?'' diye sordu Lucian.
''Başka ne olacaktı?'' dedi Olaf, sanki asıl aptallığın daniskası bu soruymuş gibi. ''Kendime dillere destan bir son arıyorum.''
Miss Fortune deli adamın ölüm hayallerine burnunu sokmadı. Baltasını doğru tarafa savurduğu sürece, ilerleyişlerine katılmasına itirazı yoktu.
Sis üç defa yollarını kesti ve üçünde de gruplarından bir talihsizi koparıp aldı. Binaların yanlarından, paslı bir bıçağa sürten bileği taşının sesini andıran iğrenç kahkahalar yankılanıyordu. Çatıların tepelerine, ay ışığında et ziyafeti çekme umuduyla gaklayan leşçil kuşlar toplanmıştı. Sisin karanlığında, bataklıklarda yolunu kaybeden zavallıları kendilerine çeken cesetten mumlar misali, davetkâr ışıklar dans ediyordu.
''Sakın onlara bakmayın,'' diye uyardı Lucian.
Uyarısı bir adamla karısı için geç kalmıştı. Miss Fortune ikisinin de adını bilmiyordu ama bir yıldan kısa süre önce, oğullarını okyanus sıtmasına kurban verdiklerini anımsıyordu. Zavallı çift, ışıkların içinde sadece kendilerinin gördüğü bir hayalin peşine takılıp uçurumdan aşağı uçmuştu.
Adamlardan başka biri, dostları ''Dur!'' bile diyemeden, kancalı elini kendi gırtlağına geçirdi. Bir başkası kimse görmeden sisin içinde kaybolup gitti.
Yılan Köprüsü'ne vardıklarında, gruptaki kafa sayısı bir düzineden az kalmıştı. Miss Fortune gidenlerin arkasından üzülemiyordu; onlara kendisiyle gelmemelerini söylemişti bir kere. Sonsuza kadar yaşamak istiyorlarsa; kapalı kapılarla koruyucu simgelerin ardına saklanmaları ve Sakallı Hanım'ın helezonlu tılsımlarına yapışıp kendilerine her kim huzur veriyorsa, ona dua etmeleri gerekirdi.
Ama Harrowing'de bunların bile insanları güvende tutacağının garantisi yoktu.
Kırılıp ardına kadar açılmış kapı ve kepenklerin, deri menteşelerin ucunda sallandığı sayısız evin önünden geçtiler. Miss Fortune önünden başka hiçbir yana bakmadı; ama yine de içerideki donuk yüzlerin suçlarcasına bakan gözlerini üzerinde hissetmemek veya son anlarının dehşetini sezmemek mümkün değildi.
''Kara Sis hakkını alır,'' dedi Rafen, içerideki cansız bedenlerin buz kestiği bir evin önünden geçtikleri sırada.
Dehşeti bu kadar duyarsızca kabullenmesine kızması gerekirdi ama bu neye yarardı ki? Sonuçta Rafen haklıydı.
Öfkelenmek yerine, köprünün öbür tarafındaki yapının belli belirsiz seçilen hatlarına odaklandı. Yapının ortasındaki oyuk, görenlerde ihtişamlı bir deniz canavarının kayadan koca bir ısırık aldığı izlenimini uyandırıyordu. Bilgewater'daki çoğu bina gibi, bu da okyanusun artıklarıyla inşa edilmişti. Duvarları, akıntıyla uzak diyarlardan gelen ahşap ve dallardan; pencereleri, deniz yatağından sürüklenip gelen batıkların yağmalanmış artıklarından yapılmıştı. Yapısında bir tek düz hat bile bulundurmamak gibi hayret verici bir özelliği vardı. Tuhaf açıları binaya bir hareketlilik hissi katıyor; bu ilginç yapının günün birinde kalıcı olarak kök salacağı bir yere gidiverecekmiş gibi görünmesine sebep oluyordu.
Bir denizgergedanının boynuzu gibi yükselen tepesi de binanın kendisi gibi eğri büğrüydü. Zirvesi, Miss Fortune'un boynunda taşıdığı kıvrımlı simgenin aynısıyla taçlanmıştı. Simge göz alıcı bir ışık yayıyordu ve ışığının eriştiği her yerde, karanlık sürüncemede kalıyordu.
''Burası da ne böyle?'' diye sordu Lucian.
''Sakallı Hanım'ın Mabedi,'' dedi Miss Fortune. ''Nagakabouros'un evi.''
''Güvenli mi?''
''Dışarıda kalmaktan iyidir.''
Lucian başıyla onayladı ve rüzgârlı köprüyü geçmeye koyuldular. Yaklaştıkları mabedin köprüsü de kendisi gibi eğri büğrüydü ve üzerine döşenmiş taşlar canlı gibi kımıldıyordu.
Rafen köprünün eskilikten dökülen korkuluğuna yaslanıp aşağı baktı.
''Her sene daha da yükseliyor,'' dedi.
Miss Fortune içinden hiç gelmese de ona katıldı ve kenardan aşağı baktı.
Kara Sis, İskele’yle Farekent’i kaplamıştı ve denizde ağ gibi dizilen gondollar bile zor görünüyordu. Bilgewater, dokunaçlarıyla yavaş yavaş daha da içlerine ilerleyen sisin pençesinde boğuluyordu. Dehşet feryatları yukarı kadar ulaşıyor; her feryat sona eren bir ömür ve ölüler ordusuna katılan yeni bir nefer anlamına geliyordu.
Rafen omuz silkti. ''Birkaç sene içinde, Bilgewater'da ulaşamayacağı hiçbir yer kalmayacak.''
''Birkaç senede çok şey değişebilir,'' diye cevap verdi Miss Fortune.
''Bu saçmalık her sene oluyor mu yani?'' diye sordu, Olaf. Baş döndüren yüksekliğe hiç aldırmadan, bir ayağıyla tekinsiz korkuluğa yaslanmıştı.
Miss Fortune başıyla onayladı.
''Mükemmel,'' dedi Freljord’lu. ''Alnımda bu gece ölmek yazmıyorsa, Kara Sis tekrar yükseldiğinde yeniden geleceğim.''
''Canına susadıysan kendin bilirsin,'' dedi Rafen.
''Sağ olasın,'' dedi Olaf. Dev gibi eliyle Rafen'in sırtına öyle okkalı bir sevgi tokadı patlattı ki, Rafen az daha köprüden aşağı uçuyordu. Bir anda sisin içinden beliren bir sürü hayalet dokunaç, Farekent'teki evleri yerleri bir etmek üzere uzanırken Freljord’lunun gözleri yerinden fırladı.
''Canavar!'' diye haykırdı.
Kimse onu tutamadan, tek sıçrayışta korkuluğun tepesine çıktı ve kendini kenardan aşağı bıraktı.
''Kaçık hergele,'' dedi Rafen, Olaf'ın giderek küçülen şekli sisin arasında kaybolurken.
''Buz sakini olup da kaçık olmayan mı var?'' dedi Miss Fortune. ''Ama karşılaştıklarımın çoğundan daha kaçıktı, orası kesin.''
''Herkes içeri girsin,'' dedi Lucian.
Sesindeki telaşı fark eden Miss Fortune dönüp baktığında, Lucian'ın karşısında kara cüppeli, her yanı uçlarına kancalar bağlı zincirlerle sarılı, heyula gibi bir yaratık gördü. Kemikli elinde sallanan feneri kaldırdığında, etrafa menfur bir yeşil ışık yayıldı. Miss Fortune aniden korkuya teslim oldu. Annesinin canını alan katil, silahını ona doğrulttuğundan beri böyle bir korku hissetmemişti.
Lucian tabancalarını çekti. ''Thresh benim.''
''Eti de senin olsun, kemiği de,'' deyip uzaklaştı Miss Fortune.
Gölgeler mabedin etrafını sararken, yukarıdaki bir şey dikkatini çekti. Hecarim ve ölüm şövalyelerini oyuğun ağzında görünce, nefesi boğazında düğümlendi.
Savaşın Gölgesi, alevler içindeki kargısını kaldırdı ve hayalet süvariler, cehennem kaçkını atlarını aşağı sürmeye başladı. Hiçbir fani binici böyle bir iniş gerçekleştirmezdi; ama bunlar ölümün süvarileriydi.
''Kaçın!'' diye haykırdı Miss Fortune.




Köprünün sonunda, uğursuz yeşil ışık yoğunlaşıyordu. Zincirli Gardiyan, suratının ölü hatlarını çürümüş bir kukuletanın altına gizlemişti. Ancak etleri tahrip olmuş, her tür duygudan yoksun, habis ve acımasız bir gülümseme yayılmış suratını, fenerinin soluk ışığından saklayamıyordu.
Bütün sis yaratıkları gibi son derece akıcı hareket ediyor, her hareketinde cüppesinden iniltiler yükseliyordu. Thresh başını belli belirsiz kaldırdı ve Lucian, sipsivri dişlerinin hain bir gülümsemeye dönüştüğünü fark etti.
''Fani,'' dedi Thresh, sulu bir et misali, kelimenin tadını çıkararak.
Lucian diz çöktü ve az sonraki savaşta hiçbir şey azmine gölge düşürmesin diye berrak zihin efsununu okumaya koyuldu. Binlerce defa hazırlık yaptığı o büyük an nihayet gelip çatmıştı ama Lucian'ın ağzı kuruyor, elleri terden yapış yapış oluyordu.
Ayağa kalkıp meydan okuyan bakışlarla ''Sen Senna'yı öldürdün,'' dedi. ''Şu dünyada kalan tek sevdiğim insanı.''
''Senna mı?'' dedi Thresh; darağacında ezilmiş bir gırtlaktan çıkar gibi gelen hırıltılı sesiyle.
Konuşmaması gerektiğini, ağzından çıkan her kelimeyle hortlağa bir koz verdiğini bilmesine rağmen, ''Karım,'' dedi Lucian. İçindeki keder bütün hazırlıklarını, mantığının her zerresini silip sürürken, gözyaşları görüşünü bulanıklaştırdı. Boynundaki madalyonu kaldırdı ve hortlak kaybının büyüklüğünü anlasın diye kapağını açtı.
Thresh sırıttı ve sararmış parmaklarından biriyle fenerinin camını tıklattı.
''Onu hatırladım,'' dedi. ''Hayat dolu bir ruh. Daha solup buz kesmemiş. Tam işkencelik. İçinde yeni bir yaşam umudu filizleniyordu, anlarsın ya? Baharda açan çiçekler gibi taptaze. Öylelerini koparıp hayallerle mahvetmek çocuk oyuncağı.''Lucian tabancalarını kaldırdı.
Lucian tabancalarını kaldırdı.
''Onu hatırladıysan, bunları da hatırlarsın,'' dedi.
Pejmürde kukuletanın altında sırıtan sivri dişlere gölge bile düşmedi.
''Işığın silahları,'' dedi hortlak.
''Işık, karanlığın ebedi kâbusudur,'' dedi Lucian, içindeki bütün nefreti kadim tabancalarına yönlendirirken.
''Bekle,'' dedi Thresh ama Lucian bekleyeceği kadar beklemişti.
Hasmının üzerine gözleri kör eden iki ışık huzmesi ateşledi.
Sütun gibi yükselen infaz ateşi hortlağı yuttu. Zincirli Gardiyan'ın feryatları Lucian'ın o güne kadar duyduğu en güzel melodiydi.
Sonra, feryatların yerini iğrenç bir kahkaha aldı.
Thresh'in her yanı karanlık bir hareyle kaplanmıştı. Hare, fenerine geri çekilirken, ateşten hiç zarar görmeyen Thresh'in hatları yeniden belirginleşti.
Lucian yeni bir yaylım ateşine başladı, her biri hedefini bulsa da bütün atışları boşa gidiyordu. Fenerden yükselen karanlık enerji, atışların hiç zarar vermeden dağılıp gitmesine sebep oluyordu.
''Evet, bu silahları hatırlıyorum,'' dedi hortlak. ''Sırlarını kadının zihninden koparıp aldım.''
Lucian donakaldı.
''Ne dedin sen?''
Thresh karşısındakini tüketen, hırıltılı bir kahkaha attı.
''Bilmiyor muydun? Yeniden doğanların hakkımda öğrendiği onca şeye rağmen hiç mi aklına gelmedi?''
Lucian midesine buz gibi bir dehşetin oturduğunu hissetti. Delireceğinden çekinerek hiç kabullenmediği bir korkuydu bu.
''Karın ölmedi,'' dedi Thresh, fenerini kaldırarak.
Lucian fenerin derinliklerinde azap çeken ruhlar gördü.
Thresh sırıttı. ''Karının ruhunu koparıp kendime aldım.''
''Hayır...'' dedi Lucian. ''Öldüğünü gözlerimle görmüştüm.''
''Fenerimin içinde hâlâ çığlıklar atıyor,'' dedi Thresh. Tükürürcesine söylediği her kelimede bir adım daha yaklaşıyordu. ''Varlığının her anı tatlı bir ıstırap. Dinle... Sesini duyuyor musun?''
''Hayır,'' deyip hıçkırıklara boğuldu Lucian, tabancaları köprünün taş zeminine düşerken.
Thresh etrafında dolanmaya başladı; deri kemerinden yılan gibi sürünen zincirler Lucian'ın bedenini sarıyordu. Alttaki yumuşak eti arayan kancalar, ağlayan adamın paltosunu parçaladı.
''Umut, karının zaafıydı. Sevgi, felaketi oldu.''
Lucian başını kaldırıp Thresh'in çarpık yüzüne baktı.
Hortlağın gözleri dipsiz birer kuyu, boşluğa açılan kara birer delikti.
Thresh bir zamanlar kanlı canlı bir adam olabilirdi; ama artık o adamdan eser kalmamıştı. Ne şefkat, ne merhamet, ne insanlık.
''Ölüm ve ıstırap her şeydir, fani,'' dedi Zincirli Gardiyan, Lucian'ın boynuna uzanırken. ''Nereye kaçarsanız kaçın, tek gerçek kaderiniz ölüm. Ama onun öncesinde, ben varım.''

II


Mabede koşarken aldığı her nefeste Miss Fortune'un gırtlağı parçalanacak gibi oluyordu. Ciğerleri havayı içlerine çekmek için savaşıyor; damarlarında buz tutan kan, akmamak için inat ediyordu. Yaşayan ölülerin iki efendisinin varlığıyla güçlenen, görende cesaret bırakmayan sisten kollar mabedin duvarlarına uzandı. Arkasından şimşek misali ışık parlamaları geliyordu ama Miss Fortune dönüp bakmadı bile. Toynakların gümbürdeyen seslerini duydu ve demir nalların taşa çarptıkça karanlığın ortasında parlayan kıvılcımlarını gördü.
Hayalet bineklerin nefesini ensesinde hissetti.
Kürek kemiklerinin arası, hayalet bir kargının saplanmasını beklerken kor düşmüş gibi yanıyordu.
Dur biraz, bunlar hayaletse nalları nasıl kıvılcım çıkarabilir?
Düşüncesinin saçmalığı onu güldürdü ve mabedin ahşap kapılarına dayandığında hâlâ katıla katıla gülüyordu. Rafen'le perişan tayfası mabede çoktan ulaşmış, yumruklarıyla kapıyı dövüyordu.
''Sakallı Hanım aşkına, içeri alın bizi!'' diye bağırdı Rafen.
Miss Fortune yanına geldiğinde gözlerini yukarı çevirdi.
''Kapılar kapalı dedi,'' umutsuzluk içinde.
''Fark ettim,'' dedi Miss Fortune nefes nefese, Illaoi'nin kendisine verdiği kolyeyi boynundan koparırcasına çekerken. Elini açtı ve avucunda tuttuğu kolyeyi var gücüyle kapıya vurup bastırdı.
''Illaoi!'' diye haykırdı. ''O geberesice ustura balığını ezmeye hazırım! Şimdi aç şu batasıca kapıyı!''
''Ustura balığı mı?'' dedi Rafen. ''Ne balığı? Neler geveliyorsun?''
''Boş ver,'' diye çıkıştı Miss Fortune avucu kanlar içinde kapıyı döverken. ''Bir benzetmeydi galiba.''
Kapı sanki başından beri sürgülü değilmiş gibi bir anda dışa doğru savruldu. Miss Fortune önce savaşçıları girsin diye geri çekildi ve sonunda arkasına döndü.
Hecarim şaha kalkmış, alevler içindeki kargısını Miss Fortune'un kafasına doğru savuruyordu.
Bir el yakasından yakaladığı gibi onu geri çekti. Silahın ucu gırtlağının bir santim ötesinden, havayı biçerek geçti.
Miss Fortune sırt üstü yere yapıştı.
Kapının eşiğinde Illaoi dikiliyordu ve taştan küresini bir kalkan gibi önünde tutuyordu. Kürenin etrafında beyaz sisten bir hare vardı.
''Ölüler buraya ayak basamaz,'' dedi.
Rafen'le diğerleri omuz verip kapıları kapattı ve yıllanmış, ağır bir meşe kirişle sürgüledi. Kapı muazzam bir darbenin etkisiyle sarsıldı.
Tahtalar çatırdadı ve kıymıklar havada uçuştu.
Illaoi döndü ve deniz kabuklarıyla testi parçalarından döşemenin üstüne yığılıp kalan Miss Fortune'un yanından yürüyüp geçti.
''Hiç gelmeyeceksin sandım, kızım,'' dedi Miss Fortune ayağa kalkarken. Mabette en az iki yüz kişi vardı. Bilgewater'ın her tür sakini aynı çatının altına sığınmıştı: Yerliler, korsanlar, tacirler, çeşit çeşit serseri denizciler ve Harrowing'e bu kadar az kala Bilgewater'a demir atma talihsizliği veya aptallığında bulunan gezginler bir aradaydı.
''Kapı dayanabilecek mi?'' diye sordu.
''Belki dayanır, belki dayanmaz,'' dedi Illaoi, mabedin ortasındaki, bir sürü dokunacı olan heykele doğru yürürken. Miss Fortune heykeli bir şeye benzetmeye çalıştı ama gözleri sayısız burgu ve kıvrım yüzünden şaşıya dönünce pes etti.
''Bu bir cevap değil ki.''
''Verebileceğim tek cevap bu,'' dedi Illaoi, küresini heykeldeki bir yuvaya yerleştirirken. Yumruklarıyla uylukları ve göğsünde ritim tutarak heykelin çevresinde dönmeye başladı. Mabetteki insanlar da dönüşüne katıldı. Ellerini çıplak tenlerine, ayaklarını ise yere vuruyor; Miss Fortune'un anlamadığı bir dilde konuşuyorlardı.
''Ne yapıyor bunlar?''
''Dünyaya deviniminin bir kısmını iade ediyorlar,'' dedi Illaoi. ''Ama zamana ihtiyacımız olacak.''
''İstediğin zaman olsun,'' diye karşılık verdi Miss Fortune.

III


Lucian kuzey buzlarından daha soğuk ve iki kat fazla can yakan hayalet kancaların etine saplandığını hissetti. Zincirli Gardiyan'ın pençesi boynunu kavradı ve hortlağın teması cildini kavurdu. Gücünün çekildiğini, kalp atışlarının yavaşladığını hissetti.
Thresh onu havaya kaldırdı ve ruhunu almak için can atan fenerini yüzüne yaklaştırdı. Fenerin içinde inleyen ışıklar galeyana gelmiş, girdaplar çizerek dönüyor; içeriden cama yapışan el ve yüzler görünüyordu.
''Nicedir ruhunu istiyordum, gölge avcısı,'' dedi Thresh. ''Ancak önce olgunlaşıp hasada hazır hale gelmesi gerekiyordu.''
Lucian'ın gözleri kararıp görüşü daralmaya başladı; ruhunun kemiklerinden koparıldığını hissediyordu. Tutunmak için direndi ama Zincirli Gardiyan sayısız ömürdür ruh hasat ediyordu ve zanaatını ondan iyi bilen yoktu.
''Daha çok diren,'' dedi Thresh iğrenç bir iştahla. ''Savaştığınız zaman ruhlarınız daha parlak yanıyor.''
Lucian konuşmaya çalıştı ama ağzından kelimeler yerine, ruhunu taşıyan ılık bir nefes çıktı.
Önünde bir tırpan havaya kalktı. Cinayetle bilenmiş bu ruh tırpanı, karanlığa rağmen ışıl ışıldı. Keskin ağzı iştahla titriyordu sanki.
Lucian...
O ses. Onun sesi.
Aşkım...
Thresh'in tırpanının kana susamış keskin ağzı dönerek, ruhunu bedeninden daha rahat ayırabileceği bir açı aldı.
Tam o anda fenerin camında biçimlenen bir suret, Lucian'ın nefesini bütün gücüyle geri çekmesine sebep oldu. Binlercesinin arasında tek bir ruhtu bu; ama kendini camın önüne atmak için hepsinden daha fazla sebebe sahip bir ruh.
Dolgun dudaklar, badem şeklinde geniş gözler... Ona yaşaması için yalvarıyordu.
''Senna...'' diyebildi Lucian.
Bırak, kalkanın olayım.
Ne demek istediğini o an anladı.
Aralarındaki bağ, gölgenin yaratıklarını omuz omuza avladıkları günlerdeki kadar sağlamdı.
Lucian gücünün kalan son damlasıyla uzandı ve boynundaki madalyonu yakaladı. Zinciri ay ışığında gümüş rengi bir parıltıyla titredi.
Zincirli Gardiyan bir terslik olduğunu fark edince öfkeyle tısladı.
Ancak Lucian daha seriydi.
Madalyonun zincirini bir kamçı gibi şaklatıp Thresh'in feneri tutan koluna doladı. Thresh zincirden kurtulmaya çalışırken, Lucian paltosunun içindeki gizli çuvaldızı çektiği gibi hortlağın bileğine sapladı.
Zincirli Gardiyan belki de bin yıldır hissetmediği bir acıyla haykırdı. Lucian'ı düşürüp acıyla yere kapaklanınca, fenerine hapsolan sayısız ruh nihayet işkencecilerine karşılık vermek için bir fırsat yakaladı.
Lucian ruhunun tamamen bedenine döndüğünü hissetti ve boğulmak üzereyken yüzeye çıkmayı başaran bir adam misali, havayı yutarcasına içine çekmeye başladı.
Acele et, aşkım. Hortlak çok güçlü...
Lucian'ın görüşü geri döndü, artık her zamankinden daha net görüyordu. Fırladığı gibi yere düşen tabancalarını kaptı. Bir anlığına fenerin içinde Senna'nın yüzünü gördü ve bu manzarayı yüreğine kazıdı.
Senna'nın sureti anılarında bir daha hiç solmayacaktı.
''Thresh,'' dedi iki tabancasını birden hortlağa doğrultarak.
Zincirli Gardiyan başını kaldırıp baktı; esir ruhların başkaldırısına duyduğu hiddet, korkunç bir alevle parlayan gözlerinden belli oluyordu. Lucian'ın bakışlarına meydan okurcasına fenerini kaldırdı ama isyan eden ruhlar yüzünden fenerin sunduğu koruma ortadan kalkmıştı.
Lucian hedefini bulan bir dizi yakıcı ışık huzmesi ateşledi.
Atışları Zincirli Gardiyan'ın melun cüppesini yakıp geçti ve hortlak kavurucu bir ışıkla alev aldı. Lucian Thresh'e doğru ilerliyor, her adımında ikiz tabancalarını yeniden ateşliyordu.
Istırap içinde haykıran Zincirli Gardiyan, Lucian'ın ardı arkası gelmez saldırısı karşısında geriledi. Hortlağın bu kadim güce sahip silahlar karşısında direnecek gücü kalmamıştı.
''Ölüm seni almaya geldi,'' dedi Lucian. ''Nihai olmasını sağlayacağımı bil ve onu kucakla.''
Thresh son bir defa uluduktan sonra köprüden atladı ve bir göktaşı gibi yanarak aşağıdaki şehre düştü.
Kara Sis onu yutana kadar Thresh'in düşüşünü seyretti Lucian.
Sonra dizlerinin üstüne yığıldı.
''Teşekkür ederim, aşkım,'' dedi. ''Işığım...''

IV


Mabedin duvarları, saldırının şiddetiyle sarsılıyordu. Kara Sis birbirine tam oturmayan, eğri büğrü kütüklerin arasından sızıyor; pencerelerdeki yağmalanmış camlarda kendine geçecek çatlaklar buluyordu. Kapı, menteşelerine zor tutunur gibi zangırdıyordu. Sisin açgözlü pençeleri tahtaları tırmalıyordu. Uğuldayan bir rüzgâr çatıdaki çarpık tahtaları döverken, aşağıdan korku çığlıkları yükseldi.
''Şu taraftalar!'' diye haykırdı Miss Fortune, kıpkırmızı yanan gözleriyle bir grup sis yaratığı, Ionia'dan gelme eski çay kasalarından örülmüş duvardaki bir gedikten içeri akarken.
Miss Fortune hiç düşünmeden ifritlerin ortasına atıldı. Buzulda açılan bir delikten, suya çırılçıplak dalmış gibi hissetti. Ölülerin en ufak teması bile sıcaklığı ve yaşam gücünü sülük gibi emiyordu.
Boynundaki mercan kolye tenini yakıyordu.
Kaptandan yağmaladığı kılıcı yaratıklara doğru savurunca, yine aynı biçme duygusunu hissetti. Mermileri ölülere karşı hiçbir işe yaramayabilirdi ama bu Demacia kılıcının canlarını yaktığı belliydi. Çığlıklar atıp tıslayarak geri çekildiler.
Ölüler korkuyu bilebilir miydi?
Kılıcın ışıldayan bıçağından kaçtıklarına göre, biliyorlardı. Kaçmalarına izin vermedi; içeri aktığı her yerde sisi biçip deşmeye başladı.
''Aynen öyle! Kaçın bakalım!'' diye haykırdı.
Kendisini almak için uzanan sisi gören bir çocuk korkuyla çığlık attı ve Miss Fortune hemen o tarafa atıldı. Daha yere düşmeden, çocuğu kaptığı gibi yuvarlanarak güvenli bir yer aradı. Buz gibi pençeler sırtına saplanınca, iliklerine yayılan dondurucu soğuk Miss Fortune'un nefesini kesti.
Kılıcını geri savurdu ve ölü bir şey acıyla uludu.
Tepetaklak gelmiş sıraların ardına sığınmış bir kadın, çocuğu yanına çekmek için uzandı ve çocuk güvenli bir köşeye sinerken Miss Fortune arkasından baktı. Azılı bir hastalık gibi bütün vücudunu ele geçirmeye başlayan yorgunluk yüzünden zorlanarak ayağa kalktı.
Dört bir yanından patlayan silah sesleri, çelik çınlamaları, ölümcül ulumalar ve dehşet dolu çığlıklar yükseliyordu.
''Sarah!'' diye seslendi Rafen.
Sesin geldiği tarafa baktığında, kapıyı tutan meşe kirişin boylu boyunca çatlamış olduğunu gördü. Rafen bir düzine adamla birlikte kapıya omuz vermiş, ağır darbelere direnmeye çalışıyordu ama kapılar içeri doğru bel vermeye başlamıştı bile. Çatlaklar ayrıldı ve sisin içinden açgözlü eller içeri uzandı. Adamlardan biri arkadan yakalandı ve yürekleri dağlayan haykırışları sisin içine çekildiği anda kesildi.
Ona yardım etmek için uzanan bir başkasının kolu koptu.
Rafen süratle dönüp hançerini açılan gediğe gömdü.
Pençeler, işe yaramaz silahı elinden koparıp aldı.
Kükreyen bir yaratık, dağılmaya başlayan kapıya yüklenip ellerini Rafen'in göğsüne sapladı. Bir anda beti benzi atan yardımcısı acıyla haykırdı.
Miss Fortune kalan son gücüyle ona doğru sendeledi. Kılıcıyla hayalet kolları biçti ve yaratık çığlık çığlığa kayboldu. Rafen üzerine yığılınca, birlikte oracığa düşüp kaldılar.
Perişan haldeki Rafen zorla nefes alıyordu.
''Sakın öleyim deme,'' diye ağladı Miss Fortune.
''Canımı almak için ölülerden fazlası lazım,'' diye inledi adam. ''Piç kurusu biraz nefesimi kesti, o kadar.''
Yukarılardan bir cam şangırtısı geldi. Başlarının üzerinde toplanan Kara Sis'in içinde iştahla açılıp kapanan ağızlar, pençeler ve aç gözler görünüyordu.
Miss Fortune ayağa kalkmaya çalıştı ama uzuvları yorgunluktan yanıyordu. Öfkeyle dişlerini sıktı. Tayfasından geriye bir avuç adam kalmıştı ve buraya sığınan insanlar savaşçı değildi.
Ölüler içeri giriyordu.
Miss Fortune'un gözleri Illaoi'yi aradı.
Ruhani Rehber’in etrafı takipçileriyle doluydu; hep birlikte heykelin çevresinde tur atıp yumruk ve elleriyle tempo tuttukları ayine devam ediyorlardı. Gerçi bir sonuç elde ettikleri yok gibiydi. Tuhaf heykel bütün acizliğiyle hiç kımıldamadan duruyordu.
Ne bekliyordu ki? Piltover işi, tangırtılı bir golem gibi canlanıp ölüleri püskürtmesini mi?
''Yaptığınız her neyse elinizi daha çabuk tutun!'' diye bağırdı Miss Fortune.
O esnada çatının bir kısmı koparak mabedi kuşatan fırtınanın içinde savrulup gitti. Korkunç bir ruh girdabı içeri daldı ve yıldırım hızıyla zemine çöreklendi. Sayısız hortlak ve her tür mantığa meydan okuyan yaratık, menfur hortumun içinden fırlayıp yaşayanların üstüne atıldı.
Sonunda, ölülerin temasıyla keresteleri kuruyup ufalanan kapı pes etti ve büyük bir gümbürtüyle içeri savruldu. Mabet tiz perdeden öten bir av borazanının sesiyle doldu ve Miss Fortune sağır edici yankılarından korunmak için ellerini bütün gücüyle kulaklarına bastırdı.
Hecarim, gövdeleriyle kapıyı tutmaya çalışan adamları dörtnala ezip geçerek mabede daldı. Adamların ruhları Savaşın Gölgesi'nin silahına çekildi ve kargının ucundaki bıçak, mabedi menfur bir ışıkla aydınlattı. Onu ölüm şövalyeleri takip etti ve önceden mabedin içine girmiş olan ruhlar, Hecarim'in dehşet veren ihtişamı karşısında sinerek geri çekildi.
''Ölüler buraya ayak basamaz dedim!'' diye gürledi Illaoi.
Miss Fortune başını kaldırıp baktığında, Ruhani Rehber’in muazzam bir azamet ve yüzünde kararlı bir ifadeyle tepesinde dikildiğini gördü. Elleriyle kolları soluk bir ışıkla kaplıydı ve aynı ışık, titreyen ellerinde tuttuğu tableti parıldatıyordu. Boynundaki damarlar patlayacak gibi kabarmıştı ve çenesi gayretle sıkılmıştı. Suratından oluk oluk ter akıyordu.
Illaoi'nin yaptığı her neyse, ona pahalıya mal oluyordu.
Hecarim ''Bu fani ruhlar benim,'' diye karşılık verirken, sesinin demir tınısı karşısında sinip kaldığını hissetti Miss Fortune.
''Değiller,'' dedi Illaoi. ''Burası ölülere karşı duran Nagakabouros'un evi.''
''Ölüler hakları olanı alacak,'' dedi Hecarim, indirdiği kargısını Illaoi'nin kalbine doğru tutarak.
Ruhani rehber başını salladı.
''Bugün değil,'' dedi. ''Ben hareket ettiğim sürece olmaz.''
''Beni durduramazsın.''
''Hem ölü hem de sağır,'' diyerek sırıttı Illaoi, arkasında genişleyen bir pırıltı belirirken. ''Seni kendim durduracağım demedim ki.''
Miss Fortune dönüp baktığında, sarmal heykelin gözleri kör eden bir ışıltıyla kaplandığını gördü. Yüzeyinden beyaz bir ışık tütüyor, gölgeler temasından kaçıyordu. Işık dans eden dokunaçlar misali yayılır ve temas ettiği her yerde Kara Sis'i çözüp içindeki menfur ruhları açığa çıkarırken, Miss Fortune ellerini gözlerine siper etti. Yılankavi ışık ölüleri kendine doğru çekti ve hepsini uzun mu uzun zaman önce ölümle yaşam arasına hapsolmalarına sebep olan lanetli büyüden arındırdı.
Miss Fortune çığlıklar bekliyordu ama esaret zincirinden kurtulup yollarına devam etmekte serbest kalan ruhlar mutluluk gözyaşlarına boğuldu. Işık, mabedin çatlak duvarları boyunca yayıldı. Işığın teması, uzuvlarındaki ölüm katılığını hayatın sıcaklığıyla def edince, Miss Fortune bağırmadan edemedi.
Nagakabouros'un ışığı Hecarim'e doğru ilerlemeye başladı ve kendisini nasıl bir değişimin beklediğini düşünen hortlağın suratında korkuyu gördü Miss Fortune.
Lanetli kalmayı yeğleyecek kadar korkunç ne olabilirdi?
''Özgür olabilirsin, Hecarim,'' dedi Illaoi. Serbest bıraktığı şeyin, dayanma gücünü sonuna kadar zorladığı, titreyen sesinden anlaşılıyordu. ''Öbür tarafa geçip, onun kederi ve ahmaklığı seni bu hale getirmeden önce olmayı düşlediğin adam olarak ışıkta yaşayabilirsin.''
Hecarim kükredi ve kargısını Illaoi'nin boynuna savurdu.
Miss Fortune'un kılıcı kıvılcımlar çıkararak araya girdi. Başını salladı Miss Fortune.
''Defol şehrimden,'' dedi.
Hecarim'in kargısı yeni bir darbe için yükseldi ama darbesini indiremeden, ışık karanlık örtüsünü paramparça etti. Acı içinde iki büklüm oldu ve gerisingeri ışığın kavuran temasından uzaklaştı. Karalı süvarinin hatları, titrek mum ışığında aynı perdenin üstüne düşen iki ayrı gölge gibi titreşti.
Miss Fortune bir anlığına sırım gibi, gümüş ve altın zırhlar kuşanmış bir süvari gördü: Koyu renk gözlü, yakışıklı ve önünde ihtişamlı geleceğiyle, mağrur bir genç adam.
Ne olmuştu ona?
Hecarim kükredi ve mabetten dörtnala uzaklaştı.
Yanına kattığı ölüm şövalyelerini ve karanlığı, çığlıklar atan perişan ruhlar takip etti.

V


Nagakabouros'un ışığı, ufukta yükselen güneş gibi Bilgewater'ın üstüne yayıldı. Görenlerin hiçbiri, hayatları boyunca bir daha bu kadar güzel bir manzarayla karşılaşamayacaklarını hissetti. Fırtınadan sonra beliren güneş ışınları, dondurucu bir kışın ardından gelen ilk ılık esintiler gibiydi.
Kara Sis, ışığın karşısında çekiliyor; panikle kaçışan ruhlar, sisin içinde girdaplar oluşturuyordu. Çılgınlığın pençesindeki ölüler birbirine düşmüştü; bazıları geldikleri yere dönmek için, bazıları ışığın getirdiği özgürlüğe kavuşmak için çırpınıyordu.
Kara Sis okyanusun üzerinde kıvrıla kıvrıla, hüküm sürdüğü lanetli adaya çekilirken, bir sessizlik çöktü.
Doğu ufkundan asıl şafak söküyordu ve şehrin üzerinden ferahlatan bir yel eserken, Bilgewater ahalisi hep birlikte rahat bir nefes aldı.
Harrowing sona ermişti.

VI


Mabette çıt çıkmıyordu; bu mutlak sessizlik, daha az önce yaşanan can pazarıyla büyük bir tezat oluşturuyordu doğrusu.
''Bitti,'' dedi Miss Fortune.
''Bir dahaki sefere kadar,'' dedi Illaoi yorgunlukla. ''Kara Sis'in açlığı bir hastalık gibi kavuruyor.''
''O yaptığın neydi?''
''Yapmam gereken neyse o.''
''Ne olursa olsun, teşekkür ederim.''
Illaoi başını sallayıp güçlü kolunu Miss Fortune'un omzuna attı.
''Teşekkürünü ilahıma et,'' dedi. ''Bir adak sun. Büyük bir şey olsun.''
''Sunacağım,'' dedi Miss Fortune.
''Sunma da görelim. İlahım boş vaatlerden hazzetmez.''
Bu üstü kapalı tehdit midesine oturdu ve bir anlığına Miss Fortune'un aklından onu oracıkta, alnının çatısından vurmak geçti. Ama daha piştovuna uzanmaya bile fırsat bulamadan, Illaoi ipleri çözülen bir gabya yelkeni gibi yere yığıldı. Miss Fortune davranıp yakalamaya çalıştı ama Ruhani Rehber öylesine kalıplıydı ki, onu tek başına dengede tutması imkânsızdı.
Sonunda birlikte yere kapaklandılar.
''Rafen, yardım et de kaldıralım şunu,'' dedi Miss Fortune.
Birlikte, Illaoi'yi kırık bir sıraya yasladılar; dev cüssesini itip kakmaktan ikisi de nefes nefese kalmıştı.
''Sakallı Hanım denizden kalkıp yükseldi...'' dedi Rafen.
''Ömrün boyunca salak mı kalacaksın?'' diye çıkıştı Illaoi. ''Nagakabouros denizin dibinde yaşamıyor demedim mi ben?''
''Peki nerede yaşıyor?'' diye sordu Rafen. ''Göklerde mi?''
Illaoi kafasını sallayıp göğsüne yumruğu indirdi. İki büklüm olan Rafen acıyla inlemeye başladı.
''Onu bulacağın yer tam orası.''
Verdiği dolambaçlı cevaba sırıtırken, Illaoi'nin gözleri kayıp kapandı.
''Yoksa öldü mü?'' diye sordu Rafen, sızlayan göğsünü ovalarken.
Illaoi uzanıp suratına tokadı aşk etti.
Sonra da ciğerleri su toplamış liman işçileri gibi horuldamaya başladı.

VII


Lucian köprünün kenarına oturmuş, Kara Sis'in şehirden çekilmesini seyrediyordu. İlk görüşte Bilgewater'dan nefret etmişti ama sayısız tuğla çatının güneş ışığında yıkanırken büründüğü amber renkle, kendine has bir güzelliği de yok değildi.
Her Harrowing'in ardından olduğu gibi, şehir yeniden doğmaktaydı.
''Istırap hasadı.'' Böylesine dehşet dolu bir olaya yaraşır bir isim bulmuşlardı ama yine de kökeninde yatan acıların zerre kadarını bile yansıtmaktan acizdi. Gölge Adalar'ın asıl dramını gerçekten anlayan kimse var mıydı acaba?
Hem anlasalar bile umurlarında olur muydu?
Yaklaşan ayak sesleri duyar gibi olunca döndü.
''Buradan bakınca nispeten hoş görünüyor,'' dedi Miss Fortune.
''Ama sadece buradan bakınca.''
''Evet, aslında tam bir şer yuvası,'' diye cevap verdi Miss Fortune. ''İyi insanları da var, kötüleri de; ama ben kötülerin iyilerden fazla olmamasını sağlıyorum.''
''Bense bir savaş başlatmışsın diye duymuştum,'' dedi Lucian. ''Bazıları pire için yorgan yaktığını bile düşünebilir.''
Suratına bir öfke gölgesinin düştüğünü gördü Lucian, ama gölge geldiği gibi geçip gitti.
''Herkes için en iyisini yaptığımı düşünüyordum,'' dedi, parmaklarıyla korkuluğu döverken. ''Ama işler iyice sarpa sarıyor. Bu konuda bir şeyler yapmam şart. Hem de tez elden.''
''O yüzden mi Kara Sis'in karşısına dikildin?''
Kadın bir an düşüncelere daldı.
''Belki başta değil,'' dedi. ''Gangplank'i öldürdüğümde, bir ustura balığını kancadan kurtarıp başıboş bıraktım ve onu yeniden zapt etmezsem, bir sürü iyi insanı ısıracak.''

''Ustura balığı mı?''


''Demem o ki, Korsanlar Kralı'nı alaşağı ettiğim zaman, yokluğunda olacakları aklımın ucuna bile getirmemiştim. Pek umurumda da değildi,'' dedi. ''Ama ipleri tutan biri olmayınca neler olduğunu gördüm. Şehir kendi kendini yiyip bitiriyor. Bilgewater, tepesinde sağlam birine muhtaç. Bu pekâlâ ben olabilirim. Savaş daha yeni başlıyor ve sadece ben galip gelirsem çabucak son bulur.''
Aralarına uzun bir sessizlik girdi.
''Cevabım, hayır.''
''Bir şey istemedim ki.''
''İsteyeceksin,'' dedi Lucian. ''Kalıp savaşını kazanmana yardım etmemi isteyeceksin ama kalamam. Savaşın, benim savaşım değil.''
''Belki olabilir,'' dedi Miss Fortune. ''Parası iyi ve yığınla kötü adam öldürebilirsin. Bu arada kurtaracağın bir sürü masum ruh da cabası.''
''Benim kurtarmam gereken bir tek ruh var,'' dedi Lucian. ''Onu da Bilgewater'da kurtaramam.''
Miss Fortune başıyla onaylayıp elini uzattı.
''O halde yolun açık olsun ve iyi avlar,'' diyerek ayağa kalktı ve pantolonundaki silkeledi. ''Umarım aradığını bulursun. Ama unutma, kendini intikama fazla kaptırırsan dönüşün olmayabilir.''
Lucian sağ kalanların gözlerini kısarak güneşe çıktığı mabede doğru sendelemesini izledi. Lucian'ın içindeki ateşin kaynağını anladığını sanıyordu; oysa en ufak fikri bile yoktu.
İntikam mı? O intikamı çoktan aşmıştı.
Sevdiceği bir hortlağın; ıstırabın bütün sırlarına vasıl olmuş, kadim zamanlardan kalma bir yaratığın pençesinde kıvranıyordu.
Miss Fortune, acısının zerre kadarını bile anlamıyordu.
Ayağa kalktı ve gözlerini denize dikti.
Zümrüt yeşili uzanan, engin okyanus durulmuştu.
Liman çoktan hareketlenmiş; insanlar gemileri onarmaya, evlerini yeniden inşa etmeye başlamıştı. Bilgewater hiçbir zaman durmazdı; Harrowing'in ardından bile. Dalgalanan yelken direği ormanında fazla hasar görmemiş bir gemi aramaya koyuldu. Belki de bütün umutlarını yitirmiş bir kaptan, kendisini gitmesi gereken yere götürmeye ikna edilebilirdi.
''Geliyorum, ışığım,'' dedi. ''Seni kurtaracağım.''

VIII


Sudaki iri adamı teknesine çekmek için kıç bocurgatıyla boğuşan balıkçı, zorlandıkça inliyordu. Halat kopacak gibi gerilmişti ve kolu çevirirken, soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı.
 
Sudaki iri adamı teknesine çekmek için kıç bocurgatıyla boğuşan balıkçı, zorlandıkça inliyordu. Halat kopacak gibi gerilmişti ve kolu çevirirken, soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı.
''Sakalının teline kurban olduğum hanım aşkına! Sen de amma yarmaymışsın be namussuz,'' dedi, zırhına taktırdığı kancasıyla adamı sallanan güverteye çekerken. Hem suyun üstündeki hem de altındaki yırtıcılara karşı gözünü dört açıyordu.
Kara Sis ufukta yok olur olmaz, düzinelerce tekne denize açılmıştı. Su, yağmalanmayı bekleyen ganimetlerle doluydu ama elini çabuk tutmazsan avucunu yalardın.
Sürüklenen adamı ilk kendisi görmüştü ve ona ulaşabilmek için şimdiden altı leş kargasını savuşturmak zorunda kalmıştı. Balıkçıda, okyanusun sunduğu bu ganimeti öyle iskele asalaklarına bırakacak göz yoktu.
İri adam, krakenejder kalıntılarını andıran bir yığının üstünde sürükleniyordu. Yaratığın çürüyen dokunaçları iğrenç gazlarla şişmiş, iri adam da zırhının ağırlığına rağmen bu sayede suyun üstünde kalabilmişti.
Balıkçı ganimetini güverteye serdi ve adamın üstündekileri alıcı gözle taramaya koyuldu.
Altı zincir, üstü pul bir demir zırh. Yıpranmış kürklü bir çift çizme. Daha da iyisi, zırhına dolanmış göz alıcı bir balta.
''Evet, bana birkaç Kraken kazandıracak gibisin, güzelim,'' dedi, teknede dans edercesine keyifle dolanırken. ''Gelsin Krakenler!''
Ansızın, iri adam öksürerek ciğerlerindeki tuzlu suyu boşalttı.
''Hâlâ yaşıyor muyum?''
Hevesi birden kursağında kalan balıkçı, elini belindeki uzun bıçağa attı. Normalde bıçakla balıkların karınlarını yarıyordu. Pekâlâ gırtlak da kesebilirdi. Ganimet uğruna birini Sakallı Hanım'a kısa yoldan kavuşturan ilk toplayıcı olmazdı.
İri adam gözlerini açtı.
''O bıçağa bir daha elini sürersen, seni şu rezil krakenejderden daha fazla parçaya ayırırım.''
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst