Fethi Polat 1
Fethi Polat
Bvural41 1
Bvural41
OnurBoyla 1
OnurBoyla
mavzermete 1
mavzermete
xranzei 1
xranzei
Hikaye Ekle

Sultanı Öldürmek

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan azrailkadir27
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 247

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

KİTABIN TANITIMI:
Yıllardır aynı kadını bekleyen bir adam. Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin. Şahane bir aşk için harcanmış bir hayat. Ve hayatını Osmanlı tarihine adamış hırslı bir kadın… Başarılarla dolu bir kariyer… Sapında Fatih Sultan Mehmed’in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü… Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri “Ulu Hakan”ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika mı? Osmanlı devletinin, bir imparatorluğa dönüştüğü zaferler ve ihanetlerle dolu günlerine yapılan sıradışı bir yolculuk. Ve bu heyecan verici yolculuk boyunca kulaklarımızdan eksik olmayan o kadim soru: Tarih geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?

Ve Fatih Sultan Mehmed Han… Mehmed Han oğlu Murad Han oğlu Mehmed Han… İki karanın ve iki denizin hâkimi. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi. Kostantiniyye’yi zapt eden padişah. Roma İmparatorluğu’nun doğal vârisi, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı ırklardan yepyeni bir millet yaratma aşkıyla yanıp tutuşan kudretli hükümdar. Uçsuz bucaksız ovalarda at koşturan ordular. Kılıç sesleri, savaş naraları, korku çığlıkları. Ardı ardına düşen şehirler, ardı ardına yıkılan devletler, ardı ardına el değiştiren kaleler. Kırk dokuz yaşında dünyaya nam salmış bir hükümdar. Ve değişmez kader. Akşama kavuşan gün. Ecel şerbetini içen insan. Ve Fatih Sultan Mehmed’in şüpheli ölümü. Ve onun iki şehzadesi. İkiye bölünen saray, ikiye bölünen devlet, hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk. Ve iki şehzadenin kanlı boğazlaşması sürerken saray odasında unutulan Fatih Sultan Mehmed Han’ın cansız bedeni…

ÖN OKUMA:
Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi, bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?
O karlı öğleden sonra, Bahariye’deki evimde, sabırsızlıkla çalan telefonla başlamıştı bu tuhaf serüven.
“Merhaba Müştak,” diyen sesin daha ilk hecesini duyduğumda tanımıştım onu; Nüzhet’ti. Yirmi bir sene önce beni terk eden kadın. Beni terk ederken bıraktığı o veda mektubunu saymazsak, yıllardır tek satır yazmayan, bir kez olsun telefonumun numarasını çevirmeyen, kapımı çalmayan, bir kuru selamı bile çok gören büyük aşkım, kalbimin ve hayatımın sultanı… Sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi, şimdi, “Merhaba Müştak,” diyordu telefonun öteki ucundan. Üstelik neşe içinde yüzen bir sesle; ne bir mahcubiyet, ne bir sıkıntı, ne de bir pişmanlık…

Yine de onun pişkinliğinden çok kendime şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Hayır, bunca zamandan sonra sesini duyar duymaz, hemen tanıyışıma değil, bu son derece normaldi; çünkü ayrıldığımızdan beri, tıpkı ince uzun yüzü, iri mavi gözleri, alaycı bir kıvrımla biçimlenen dudakları gibi, o her zaman otoriter, hafif boğuk sesi de hiçbir zaman hafızamdan silinmemişti. Tuhaf olan, yıllardır bir gün olsun aklımdan çıkaramadığım, çıkarmak ne kelime, uzaklardaki varlığını, hayatın anlamı, vazgeçilmez bir ideal, kusursuz bir tanrıça imgesi haline getirdiğim, anılarını kutsal bir ayin gibi her gün hatırlayarak hep canlı tuttuğum kadın, hiç beklemediğim bir anda beni arayınca, zerrece etkilenmemiş olmamdı. Oysa son yirmi bir yılda bitmek tükenmek bilmez günlerimin çoğunu bu ânı hayal ederek geçirmiştim.

Otuz beşinci yaş günümde hediye ettiği, o günden beri de duvardan indirmediğim, Nakkaş Sinan’ın çizdiği Fatih Sultan Mehmed’in güllü portresinin altındaki bu tarçın rengi koltuğa kendimi bırakıp gözlerimi telefona dikerek, saatlerce Chicago’dan beni aramasını beklemiştim. Hatta kimi günler, biraz da uykusuzluk ve içkinin yardımıyla, telefonun müjdeli bir haber verir gibi çaldığını, ahizeyi kaldırdığımda, onun kederle iyice boğuklaşan sesini duyduğumu, “Yanılmışım Müştak, burada aradığımı bulamadım. Gel beni al,” dediğini sanmıştım. Ama tuhaftır, yıllardır hayalini kurduğum o rüya gerçekleşince, ne heyecan, ne mutluluk, ne de bir sevinç uyanmıştı içimde. Sanki daha dün gördüğüm, sıradan bir arkadaşımla konuşuyor gibiydim.

“Merhaba Nüzhet.”
Benim ruhsuz, renksiz, ahenksiz sesimin aksine. Nüzhet coşkuyla atılmıştı.
“Nasıl yahu? Nasıl tanıdın sesimi onca yıldan sonra?”
“Bazı şeyler hiçbir zaman unutulmaz,” demek geçti aklımdan, hayır, onu önemsediğimi bilmemeliydi. “Çünkü sesin hiç değişmemiş,” dedim yapay bir tavırla. “Hâlâ genç.”
Kendisine duyduğum bağlılıktan o kadar emindi ki, sözlerimdeki sahteliği fark edemedi. Neredeyse şuh bir kahkaha koyverdi telefonun öteki ucundan.
“Genç mi? İlahi Müştak, altmışıma geldim. Gençlik mi kaldı!”
Amerikan aksanının metalikleştirdiği bir Türkçeyle konuşuyordu ama gençlik mi kaldı, derken flört havasına girmişti bile. Nedense canımı sıktı bu hali, zalim olmaya karar verdim.
“Haklısın yaşlandık ama sesin, bedenden daha geç bozulduğunu söylerler. Tenleri kırış kırış olmuş insanların bile sesleri daha geç yıpranırmış…”

KİTABIN ÖZETİ:
Kitap ilk cümlesinden itibaren sizi kendisine o kadar sağlam bağlıyor ki, okumaya mola verdiğinizde kitabı başucunuza iliştirirken farkında olmadan okuduğunuz sayfa sayısına hayret edebiliyorsunuz.

“Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?”

Müştak Serhazin’in hazin dolu yaşamına yolculuğumuz bu şekilde başlıyor. Yirmi bir yıl önce kendisini terk eden sevgilisi Nüzhet’in telefonuyla bir anda yaşamı bambaşka bir hal alıyor tarih profesörü Müştak’ın. Kitap boyunca kahramanımızın iç dünyasına öyle tanıklık ediyoruz ki bir zaman sonra biz de Müştak Serhazin olup çıkıyoruz.

“Psikojenik füg” hastası Müştak hayatının belli dönemlerinde bu hastalığın sebep verdiği krizlere yakalanabiliyor. Bu kriz esnasında hiçbir şey hatırlamıyor. Belki normal yaşantısına devam ediyor, çıkıp gezip dolaşabiliyor, yemek yeyip insanlarla muhabbet edebiliyor ama krizden çıktıktan sonra kriz başlangıcı zamana dönüyor ve bu süre boyunca yaptığı hiçbir şeyi hatırlamıyor. İşte Nüzhet’in evinin önünde kendine geldiğinde yeni bir krizden çıkmış olarak buluyor kendisini kahramanımız. Kriz esnasında neler yaşadığını anlamaya çalışırken Nizhet’in evinin kapsının açık olduğunu ve içeri girdiğinde ise eski sevgilisini Fatih Sultan Mehmet tuğralı bir mektup açacağıyla boynundan bıçaklanarak öldürüldüğünü görüyor.

Peki katil kim? O esnada hafızasını kaybeden tarih profesörü, Serhazin’lerin son temsilcisi Müştak Serhazin mi yoksa Nüzhet’in Fatih Sultan Mehmet ile ilgili yaptığı araştırmaları çekemeyen meslektaşları mı?
Nüzhet başarılı bir bilim insanı. Amerika’da ve dünya çapında tanınmış bir tarih profesörü. Son araştırması ise sır gibi sakladığı Fatih Projesi. Asistanı Akın’dan ve hocası Tahir Hakkı’dan başka bu projeyi bilen de yok. Fatih öldü mü yoksa zehirlendi mi? Eğer zehirlenerek öldürüldü ise bunu kim yaptı? Yoksa sevmediği büyük oğlu II. Bayezid mi?

Müştak, kendi iç hesaplaşmasının yanında içindeki “acabaları” da susturamıyor. Yoksa katil kendisi değil mi? Belki de bu projeye karşı çıkan bazı fanatik tarihçiler Nüzhet’i ortadan kaldırmak istedi. Böylece bilerek Fatih Sultan Mehmet tuğralı mektup açacağını kullandı. Hocası Tahir Hakkı ve onun üç asistanı bu kanlı planı yapmış olabilirler miydi?
Ve tabi ki Ahmet Ümit’in bütün kitaplarından artık tanıdığımız cinayet masası polisi Nevzat Başkomiser ve ekibi de bizleri yalnız bırakmıyor.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst