- Katılım
- 17 Nis 2011
- Konular
- 2,171
- Mesajlar
- 6,362
- Çözüm
- 45
- Reaksiyon Skoru
- 1,041
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 15 Yıl 1 Ay 24 Gün
- Başarım Puanı
- 340
- MmoLira
- 1,054
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
102. KURULUŞ YILDÖNÜMÜNDE TÜRK OCAKLARINDAN KAMUOYUNA SESLENİŞ
Türk Ocakları 102. Yılını Bilgi Şöleni İle Kutladı
Nevzat Kösoğlunun anısına ve Türk Ocaklarının kuruluşunun 102. Yıl dönümü vesilesiyle Kültür Hayatımızda Nevzat Kösoğlu adlı bilgi şöleni 22 Mart 2014 tarihinde yapıldı.
Türk Ocakları Genel Merkezi, büyük fikir ve dava adamı merhum Nevzat Kösoğlunun anısına ve Türk Ocaklarının kuruluşunun 102. Yıl dönümü vesilesiyle Kültür HayatımızdaNevzat Kösoğlu adlı bilgi şölenini Milli Kütüphane Konferans Salonunda düzenledi. Dört oturum halinde düzenlenen bilgi şöleninde Kösoğlunun hayatı ve kişiliğinden, düşünce dünyasına bir yolculuk yapıldı. Kösoğlunun yakınları, çalışma arkadaşları ve akademisyenlerin sundukları tebliğlerle Nevzat Kösoğluyad edildi.
102. Kuruluş Yıldönümünde Türk Ocaklarından Kamuoyuna Sesleniş
102 Yıl önce, devletimizin ve milletimizin içinde bulunduğu vahim durum karşısında millî duygu ve şuur sahibi 190 Tıbbiyeli gencin, Türk milliyetçisi büyüklerine müracaatı sonunda alevleri tütmeye başlayan bu kutsal Ocak, aslında Türklüğün tarihin derinliklerinden geleceğe taşıdığı değerler temelinde kurulmuş ve milletimizin cihan-şumül iddialarının fikir mektebi olmuştur.
Tarih ve millet şuuru sahibi olmadan milletin kaderine hükmedilemeyeceğini idrak edemeyenler Türk Ocağının değerini de takdir edemezler. Türk Ocakları olarak Türkiyenin birkaç yıldır içinden geçtiği hassas ve tehlikeli süreçte aklıselim çizgisinden sapmadan, milletimizin değerlerini esas alan bir duruş sergiledik. Ne yazık ki bugün gelinen noktada, millî değerlerimiz gündelik siyasî çıkarlar için alabildiğine istismar edilmekte, çözüm süreci adı altında ülkemizin ve milletimizin birliğini bozacak adımlar atılmakta, yolsuzluk-paralel devlet çatışması ekseninde ise demokratik hukuk devleti, mülkün temeli olan adalet tahrip edilmektedir.
Genel Merkez ve 80 şubesi, 20.000i aşkın üyesi ve milyonlarca gönüldaşı ile Türk Ocakları olarak; tarihinin en kritik dönemeçlerinden birini yaşayan Türkiyenin geleceği açısından aşağıdaki hususları kamuoyunun dikkatine arz ediyoruz:
1-Siyasî ortamı kutuplaştıran ve Türk milletini etnik ve mezhebî temelde ayrıştıran söylem, dil ve üslup acilen terk edilmelidir.
2-Devlet kavramını, devlet kurumlarını, hukuku ve demokrasiyi tahrip eden çatışmalara son verilmeli; millî irade, hukukun üstünlüğü ve adalet temelinde büyük ve geniş bir mutabakat sağlanmalıdır.
3-Birey hak ve özgürlüklerini esas alan, katılımcı demokrasi geliştirilmeli, ancak demokratikleşme adı altında, aslında demokrasiyle uzaktan yakından alakası olmayan, etnik temelli bir ayrışmanın önünü açacak düzenlemelere kesinlikle geçit verilmemelidir. Bu bağlamda, demokratik özerklik maskesi altında ülkenin belirli yerlerinin totaliter bir rejime teslim edilmesi sonucunu doğuracak adımlar derhal durdurulmalıdır.
4-Etnik meselelerin silahların gölgesinde çözülemeyeceği, milleti etnik unsurlara ayrıştırarak ulaşılacak şeyin çözüm değil çözülme olduğu apaçık bir gerçektir. Dolayısıyla sözde çözüm sürecinin Türkiyeyi sürüklediği derin ayrışmaya karşı ortak geçmiş, ortak gelecek tasavvuru ve demokratik hukuk devleti temelinde, yeni bir yaklaşım geliştirilmelidir.
5-Türkiyenin tarihinden getirdiği ve uluslararası konjonktürün elverişli ortamı sayesinde geliştirdiği itibarını bir iki yılda heba eden, İslam dünyasının gerçeklerini anlayamayan yanlış dış siyaset tercihleri terk edilmeli, Türk dünyası ile Balkanlar ve Ortadoğuyu dengeleyen millî bir dış politika takip edilmelidir.
Türk Ocakları olarak, her türlü tefrika, bölücülük ve ayırımcılığa karşı haykırıyoruz:
BİZ HEP BİRLİKTE TÜRK MİLLETİYİZ.
TÜRK OCAKLARI GENEL MERKEZİ
24 Mart 2014
Türk Ocakları Genel Başkanı
akademisyen
Bafrada doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Bafrada tamamladı. 1976 yılında Bafra Lisesi'nden mezun oldu. Lisans öğrenimini Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde yaptı (1976-81). Aynı zamanda Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirdi. 1981 yılı Ekim ayında Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'ne asistan olarak girdi. Araştırma görevlisi olarak yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmasına bu dönemde başladı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın açtığı imtihanı kazanarak 1986 yılında İngiltereye gitti. İngilizce kursunu müteakiben Ocak 1987-Ocak 1991 arasında Cambridge Üniversitesi Doğu Araştırmaları Fakültesi'nde doktorasını tamamladı.
Yurda döndükten sonra Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde göreve başladı. 2003 yılında profesörlüğe yükseltildi. 1993-2004 arasında Tarih Bölümü Başkan Yardımcılığı yaptı. 2004 yılında Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı oldu ve halen bu görevi sürdürmektedir.
2010 Ocak-2012 Ocak arasında Türk Tarih Kurumu Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. TÜBİTAK Sosyal Bilimler Araştırma Grubu Danışma Kurulu Üyesi. Pek çok bilimsel dergide yayın kurulu üyelikleri bulundu.
Türk Ocakları Hars Heyeti Üyeliği ve Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2008-2012 yılları arasında Hars Heyeti Başkanlığı yaptı. Evli ve iki çocuk babasıdır.
ESERLERİ:
Osmanlı tarihi ile ilgili toplam 5 adet telif, 5 adet editörlüğünü yaptığı kitap, 2 adet çeviri kitabı ile 60ın üzerinde yayınlanmış bilimsel makalesi ve tebliği bulunmaktadır.
1.Osmanlı İmparatorluğunda Çözülme ve Gelenekçi Yorumcular
2.XV-XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı
3.Söğütten İstanbula-Osmanlı Devletinin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar (Der. O.Özel-M.Öz)
GÖRÜŞ
Birlik ve Beka
25 Mart 2013
Türk Ocakları'nın kuruluş yıldönümünde Genel Başkan Mehmet Öz'den anlamlı açıklama.
Türkiye, daha önce de belirttiğimiz gibi, kritik bir dönemeçten geçiyor. Bu süreçte Türk Ocakları olarak temel meselelere yönelik bazı açıklamalar yaptık. Öncelikle belirtmeliyiz ki, Türk Ocakları, hasbî bir tefekkür ocağıdır. Türk Ocaklılar için önemli olan şahsî, zümrevî ikbal değil milletin istikbalidir. Türk Ocaklı aydınların yegâne endişesi, Türk milletinin birliği, Türk devletinin bekasıdır. Türk Ocaklarının gayesi, millete hizmettir. Türk Ocaklılar siyasetin millete hizmet etmenin mühim bir yolu olduğunu takdir ederler. Ancak Türk Ocakları ilke olarak gündelik siyasî çekişmelerin dışında, siyasî partilerin arasındaki ve içindeki mücadelede eşit mesafede durmayı benimsemiştir. Mensuplarımızın, milliyetçi duruşla çelişmeyen siyasî tercihleri olması son derecede doğaldır ama Ocak faaliyetleri yüksek millî ülkümüz çizgisinde milletimizin tamamına hitap eder.
Türk Ocaklarının millî varlığa yönelik tehditler karşısında gösterdiği ilkeli ve sağlam duruş milletimizin bekası açısından son derecede önemlidir. İçinden geçtiğimiz bu hassas dönemde Türk Ocakları bu duruşunu net bir biçimde ortaya koymaya, bu vatanda oluşan millî kimliği zaafa uğratacak yaklaşımların tehlikelerine işaret etmeye, yetkilileri uyarı görevini yerine getirmeye, gençlerimizi ve milletimizi etnikçi dilin bölücülüğü karşısında tarih birliğimiz ve ortak geleceğimiz konusunda şuurlandırmaya devam etmektedir. Yaptığımız ikazların gayesi, atılabilecek hatalı adımların doğuracağı tehlikeleri yöneticilere ve millete hatırlatmaktır.
İçinde bulunduğumuz süreçte Türkiyeyi yaklaşık 30 yıldır uğraştıran terör belasının defedilmesi için sarfedilen çabalar karşısında tereddüt izhar edenlerin kanın durmasını istemediği ifade ediliyor. Çatışmadan beslenen karanlık odaklar dışında vicdan ve aklıselim sahibi hiçbir kimsenin terörün sona erecek olmasından rahatsızlık duyması sözkonusu olamaz. Bizleri endişeye ve karamsarlığa sevkeden, terör örgütü liderinin müzakerede muhatap alınması ve terörle sonuç alındığı izlenimi yüzünden millî bünyede meydana gelecek zafiyettir. Yeni anayasada etnik bölücülüğe verilecek tavizler, Türk milletinin adının vatandaşlık tanımında anılmama ihtimali bu endişeyi daha da arttırmaktadır.
*********
Türk Ocakları Türk milliyetçiliği fikrine bağlıdır. Bu milliyetçilik başka milletlerin ötekileştirilmesine, onların hor ve hakir görülmesine dayanmaz. Bu milliyetçilik kendi milletini sevme ve yükseltme ve bu yolla da bütün insanlığa hizmet anlayışını benimser. Kendini bilmeyen başkasını bilemez. Kendisine ve yakın çevresine faydası olmayanların muhayyel bir insanlık adına barış, refah ideallerini savunması tam bir garabet örneğidir. Türk milliyetçiliği Batıda ortaya çıkan ırkçı ve yabancı düşmanlığını esas alan yaklaşımlarla taban tabana zıttır. Müslümanlıkla yoğrulmuş Türk kültürüne dayanan milliyetçiliğimiz ırkı ya da kafatasını değil mensubiyet duygusu ve şuurunu temel alır. Bunların, özellikle içinden geçtiğimiz bu süreçte çok iyi anlaşılması lazım.
Şu hususu da ifade edelim: Herkes milliyetçi olmak zorunda değil. İlmî temeli zayıf, büyük ölçüde konjonktürel siyasî hedeflere hizmet için yazı yazan sözde kanaat önderlerinin kamuoyu oluşturduğu bir ortamda ilmî açıdan farklı görüşler ileri sürenleri de anlayışla karşılamalıyız. Ancak, karşı görüşleri, dayanaklarını irdelemeksizin kolaycı bir yöntemle ve suçlayıcı bir tonla milliyetçi, ulusalcı, ırkçı vb. şekilde adlandırarak tartışma dışı bırakan yeni dönemin gözde bir kısmı sözde- aydınlarının bu tavrının hasbî, samimi bir tavır olduğuna inanmak mümkün değildir. Bu tür gazeteci/bilim adamı etiketli kişiler kendilerine biçilen bir rolü ya da kendilerinin bilemediğimiz saiklerle kendilerine biçtikleri bir rolü oynamak için gerçeği tahrif etmekten hiç sakınmıyorlar. Bunların bir kısmı karakuşi hükümlerle millî devletin ve milliyetçiliğin sona erdiğini ilan ediyorlar. Bu hükümler onların serinkanlı ilmî araştırmalarının sonuçları değil, Türklük ve milliyetçilik antipatilerinden kaynaklanan aceleciliklerinin tezahürleridir.
Türklük ve Türkiyelilik kavramlarının anlam, muhteva ve kapsamları hakkında sadece milliyetçilerin değil, son dönemde bazı liberal ve muhafazakâr aydınların da büyük bir isabetle ve sağduyuyla ortaya koydukları görüşler (bunların bir kısmı web sitemizde yayınlanmıştır) ana akım medyada görmezden geliniyor veya hafife alınıyor. Türklük kavramının Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında işaret ettiği kapsayıcı muhtevanın daha sonra bazı uygulamalarla zedelenmesi, bu kavramın bugün bir etnisite düzeyinde algılanmasını asla meşrulaştırmaz. Türklük çok geniş bir kavramdır. Bu topraklarda vatandaşlık tanımının Türklük olması, tarihin ve kültürün ortaya koyduğu tabiî bir neticedir. Bunun dışında tarihî süreç içinde kavramın genişleme ve daralma dönemleri olmuş olabilir. Bunları tartışmak, açıklamak akademik yazıların konusudur. Bizim burada üzerinde durduğumuz husus, bu kavramın zedelenmesinin bu topraklarda yaşayan bütün insanlar açısından doğuracağı sakıncalardır.
*******
Türkiyede köklü bir değişim yaşanıyor. Bunu dünyadaki gelişmelerden tecrit ederek anlamak mümkün değil. Türkiye, içine kapanarak, etrafındaki dünyayı kaale almadan bu değişime cevap veremez. Ancak, akıntıya kapılarak, küresel güç odaklarının biçtiği rolleri olağan ve sıradan gösterenlerin anlamaları gereken şu: Böylesine derin ve kapsamlı değişim dönemleri de eninde sonunda yeni bir güç dengesinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanacaktır.
Bugün dünyanın yaşadığı bu sancılı dönemde mağdurlar, oluk oluk kanları akıtılanlar esas itibariyle Müslümanlardır. Özellikle İslamcı geçinen okur yazar takımının bunu ıskalaması düşündürücü. İslam dünyasının duçar bırakıldığı küresel felaketin arkasında büyük güçlerin, yeni dönemde dengeleri Müslüman kanı üzerinden kurmasına karşı hangi tavır geliştirildi? Afrikada, Irak ve Suriyede, Afganistanda ve diğer Müslüman topraklarında öldürülen Müslümanların medenî Batılılar nezdinde pek bir önemi yok. İnsaniyetçi ve liberal aydınlarımız da nedense bu konularla pek ilgilenmiyor. Suriye denince çoğunun aklına orada da tıpkı Kuzey Irakta olduğu gibi Kürtlerin kurabileceği özerk bölge geliyor. Bunun heyecanını duyanlar, içinden geçtiğimiz tarihî sürecin aslında bizatihi Kürtleri Orta Doğu coğrafyasında maruz bırakabileceği yalnızlığı göremiyor. Bu coğrafyada beraber yaşayan Araplar, Farslar ve diğer milletler ve etnik gruplarla Kürtlerin arasına derin bir husumetin girmesinin kimseye yaramayacağı kesin. Batılı güçlerin Kürtlere karşı hayırhah bir siyaset izlediğini zannetmek de en hafif deyişle saflıktır. Böl ve yönet ilkesinin bir kez daha coğrafyamızı dizayn etme peşinde olduğunu idrak edememek ise düpedüz hamakattir.
Bu coğrafyanın siyasî hayatına bin yıldır yön veren Türk milleti, tarihinin verdiği güçle bu coğrafyanın geleceğinde de belirleyici olacaktır. Bunun için elzem olan şartların başında Müslümanlıkla yoğrulmuş Türklüğün bu toprakların bin yıllık kuşatıcı ve kapsayıcı kimliği olduğunun şuuruyla vahdetimizi, birliğimizi muhafaza etmek gelir. Terör sorununu çözmek adı altında Türk milletini telafisi imkânsız bir şeklide bölmenin tehlike ve sakıncalarını başta iktidar sahipleri olmak üzere herkes iyi anlamak durumundadır. Medyanın yoğun propagandasının millî hassasiyetleri törpülemesinin yol açabileceği sakıncalar da cabası. Şunu da vurgulamak gerekir ki, Türkiyenin bir terör örgütünün rehinesi gibi görülmesi veya gösterilmesi milleti derinden yaralamaktadır. Siyasî istikrar ve ekonomi açısından güçlü göründüğümüz bir dönemde bunların yapılması ise endişeleri arttırmaktadır.
Milletimizin adının, anayasasından çıkarılmasının söz konusu olduğu bugünlerde, Türk Ocakları olarak millî birliğimize ve millî devletin bekasına halel gelmemesi için, bu topraklarda yaşayan bütün insanların eşit ve onurlu yurttaşlar olarak Türk Milletinin mensupları olduğunu ısrarla vurgulamaya devam edeceğiz. Millet, milliyet ve milliyetçilik tartışmalarıyla Türklük kavramının itibarsızlaştırılmasına yönelik kampanya karşısında tarihî ve kültürel Türklüğün birleştirici mahiyetinin önemi açıktır. Bu süreçte, ırkçı ve etnikçi söylemlerin tuzağına düşülmemesi için Türkiye coğrafyasındaki bin yıllık ortak geçmişin ve o temelde inşa edeceğimiz ortak geleceğin mana ve önemini de aynı derecede idrak etmemiz zaruridir. Bahusus, siyasî veya kültürel platformlarda millî kimliği ve milliyetçiliği savunanların birlik dilini özenle muhafaza etmeleri ve Türklüğü etnikliğe indirgeyenlerin tuzağına düşmemesi şarttır.
GÖRÜŞ
Çözüm Süreci ve Türkiyenin Geleceği
Türk Ocakları Genel Başkanı Mehmet Öz
17 Temmuz 2013
Türkiye kanayan bir derin yarayı tedavi etmeye çalışıyor. Yöneticilerimiz hastalığı teşhis ettiklerine derinden inanmış, tedavi yolunu da bulduklarından emin. Ancak yaranın derinliğinden dolayı ameliyat sırasında bazı komplikasyonlar olabileceğinin de farkındalar.
Otuz yıldır Türkiyenin başına bela olan terör problemi elbette ki sadece terörden ve bölücü zihniyetten kaynaklanmıyordu. Doğu ve Güneydoğunun toplum yapısı, geçmişten intikal eden bir takım yaralar ve bunların üzerine de 12 Eylül yönetiminin hamakati eklenince PKK neşvünema bulacağı ideal zemine kavuşmuş oldu. Bilahare takip edilen politika (!) ve uygulanan yöntemler de büyük ölçüde terörün azmasına, bölge insanının kısmen de olsa devletle mesafesinin açılmasına sebep oldu. Ama çok şükür ki millet bazında bir ayrışma hiçbir zaman olmadı ve inşallah da olmayacak.
Teröre karşı yürütülen etkili mücadele ile Suriyeden kaçmak zorunda kalan terör örgütü liderinin Türkiyeye teslim edilmesiyle yeni bir süreç başladı. Esasen 1991de ABDnin Iraka ilk müdahalesinin kuzey Irakta temellerini attığı oluşumun da bu süreçte önemli bir payı oldu.
1990larda başlayıp 11 Eylül 2001 saldırılarıyla dünyanın gündeminin merkezine oturan İslamofobya ve medeniyetler çatışması paradigması, Ortadoğuda İsrailin yeni müttefiki olarak bir Birleşik Kürdistan projesini de bu denklemin ana bileşenleri olarak görmek gerekiyor.
Türkiyenin 2003te Iraka yapılan ikinci müdahaleye katılmaması veya karışmasının ustaca engellenmesi de Kuzey Iraktaki Kürdistan Bölge Yönetimi oluşumunu ve PKKnın Kandilde mekân tutmasını kolaylaştırdı.
Terörün neredeyse sıfırlandığı 2000lerin başlarında, Türkiye AB yolunda birçok demokratikleşme paketini yasalaştırdı, olağanüstü hal uygulamasını kaldırmıştı. Ancak daha sonra yeniden başlayan terör eylemleri dönem dönem büyük infiallere yol açtı. Buna rağmen hükümet demokratikleşme paketlerini devam ettirdi. Özellikle de son yıllarda bir açıdan bakıldığında, Kürtçe devlet televizyonu kanalı, ana dilde savunma hakkının yasalaştırılması(ki zaten mevcut bir uygulama idi), belediyelerde iki dilliliğin fiilen uygulanması vb. PKKya taviz olarak yorumlanabilecek bir dizi adım attı veya bunlara göz yumdu. Buna rağmen sürekli tırmanan şiddeti sona erdirmek için son dönemde PKKnın İmralıdaki önderi ile başlatılan müzakerelerle bir çözüm ve barış süreci başlatıldı.
Bu süreç çerçevesinde teşkil edilen âkil insanlar heyetleriyle yedi bölgede halkın nabzı tutulmaya, daha doğrusu toplum bu konuda ikna edilmeye çalışıldı. Özellikle doğu (ki o doğuda PKKya ve ayrılıkçılığa tamamen karşı olduğu iyi bilinen yerler olmasına rağmen) ve güneydoğu heyetlerinin raporlarındaki toplumsal taleplerin PKK-BDPnin talepleriyle birebir örtüştüğü dikkatten kaçmadı. Diğer bölgelerin bazılarında Türk hassasiyetine dikkat çekildiği de oldu. Böylece âkıl insanlar eliyle de toplumdaki ayrışma bir anlamda tescil edildi. Gerçi çok küçük bir azınlık dışında kimsenin bölünmeyi istemediği ısrarla vurgulandı ama önerilen çözümlere bakılınca bu nasıl bölünmeden birarada yaşamak ? sorusunu sormamak imkânsızdı.
Kimsenin ayrıntılarını kesin olarak bilmediği, sadece tahminler yürütebildiği çözüm planının PKK ile pazarlık içermediği en yüksek makamlar tarafından temin edildi. Ne var ki son dönemde PKK-BDP bloku tarafından yapılan açıklamalara, PKKnın Iraka çekilmede ayak sürümesi, tam tersine yeni eleman devşirme, küçük çapta da olsa adam kaçırma, şantiye basma, halkı kışkırtarak karakol yakma, mezarlık açma töreni icra etme gibi provokatif eylemlere bakıldığında çözüm sürecinin netameli bir aşamaya geldiği havası alınıyor. İmralı sakininin kendi özel durumu dolayısıyla süreci sonuna kadar götürme niyeti olduğunu ileri sürenler, daha işin başında eğer bu gerçekleşmezse ben karışmam, büyük bir savaş başlar yollu tehditlerini hatırlamıyorlar ya da hatırlamamızı istemiyorlar.
Çözüm sürecinde toplumu iknada kullanılan en önemli argüman artık anaların ağlamayacak, yeni şehitlerin gelmeyecek olmasıydı. Buna vicdan sahibi hiçbir kimsenin itiraz etmesi mümkün değildi. Ne var ki, uluslararası bağlantıları, ekonomik organizasyonu ve militan yapısı ile devasa bir örgüt olan PKKnın manevi önder konumundaki Öcalanın talimatlarını harfiyen yerine getireceğinden, çevremizdeki güçlerle küresel güç odaklarının bu denklemden kolayca dışlanabileceğini düşünmek sağlıklı değildi.
Nitekim son gelişmeler Türkiyenin Suriye politikasında olsun Mısırda olsun büyük ölçüde yalnız bırakıldığına ya da daha doğru bir ifadeyle kendi sınırlarını bilmesi için ikaz edildiğine işaret ediyor. Suriyenin kuzeyinde Kuzey Irak benzeri bir yapılanmanın hızla teşekkül etmesi başlangıçtan beri işaret ettiğimiz dört parçalı Kürdistan projesinin yürürlükte olduğunu gösteriyor.
En başta böyle bir sürecin başlatılmasının hata olduğunu vurgulamıştık. Böyle bir çözüm sürecine karar verildikten sonra Türkiyenin en önemli hatası, örgütün silah bırakmadan ülke dışına çıkması gibi bir formülü kabul etmesi olmuştur. Silah bırakma şartının olmayışı, örgütün ülke içindeki unsurlarının serbestçe hareket etmesini, güvenlik güçlerinin bunlara müdahale etmemesini beraberinde getirdi. Bütün bu manzara Türk devletinin gündeydoğuda, İçişleri Bakanının da ifade ettiği gibi, paralel bir devlet yapılanması ile karşı karşıya gelmesine yol açtı.
Son gelişmeler etnik meselenin hallinin giderek daha zorlaştığını gösteriyor. Çözüm sürecinin çözülmeye yol açmaması için bundan sonra vahim sonuçlara yol açacak hatalar yapılmaması gerekiyor. Burada en önemli birkaç hususu vurgulayalım:
Devlet, PKK terörünün başarıya ulaştığı intibaını kökleştirecek uygulamalara bir an önce son vermelidir. Devlet, kim olursa olsun, etnik veya mezhep kökenine bakmaksızın bütün yurttaşlarına eşit mesafede dururken bölünmeye yol açacak uygulamalara prim vermemelidir. Bazı âkıl insanlar öteden beri devletin zamanında atmadığı adımların maksimalist taleplere yol açtığını söylüyor. Terör örgütü eylemlerine devam ederken atılan adımların hiçbir değerinin olmadığını Türkiye tecrübesi yeterince gösteriyor. Eğer Türkiye 2000lerde atılan adımları atmamış olsaydı bugün öz savunma birlikleri gibi küstahlıklarla karşılaşmayabilirdik.
Silahlı terör örgütünün tehdidi altında ulaşılabilecek bir çözüm yoktur ve olamaz. PKK, KCK yapılanmasıyla toplumun hücrelerine nüfuz ederken kendi silahlı gücünü de Demoklesin kılıcı gibi tutuyor. Türkiyenin etnik fitneyi sonlandırmasının ilk ve en önemli adımı nasıl olursa olsun silahlı tehdidin ortadan kaldırılmasıdır. Eğer demokratikleşme paketleri açılacaksa ancak bundan sonra ayrışma ve bölünmeye yol açmayacak bir muhteva ile bunlar gündeme gelmelidir. Aksi takdirde, bugüne kadar yapılan bazı açılımlar gibi bundan sonra atılacak adımlar da hep PKKnın başarı hanesine yazılacak, bir sonraki aşamada daha ileri talepler seslendirilecektir.
Nitekim son günlerde çok yüksek sesle olmasa da medyada, KCKnın izleyeceği yola ilişkin tutum belgesinde yer alan tehditkâr ifadeler, PKKnın geleceğe yönelik tasavvurları yer aldı. Belgede, müzakerelerin ikinci aşamaya geldiği halde AKPnin gerekli adımları atmadığı ifade ediliyor. BDP sözcülerinden de sıkça duyduğumuz bu şikâyetler ortada bir pazarlığın olmadığı iddiasını boşa çıkarıyor. PKK yöneticileri her ne kadar A. Öcalanın yol haritasına bağlı olduklarını ifade etseler de AKP üzerinde siyasî baskı oluşturmak için toplumsal dinamiklerin harekete geçirilmesi ve halk isyanları için örgütsel çalışma yapılması kararının anlamı çok açıktır. Yine çeşitli güçlerden gelebilecek saldırılar karşısında gerillanın aktif savunmaya her an hazırlıklı olmasını geri çekilme, silahların susması, silahlı mücadele döneminin bitmesi ile bağdaştırmak ise herhalde sadece Türkiyenin âkil insanlarına has olsa gerek.
Şurasını da açıkça ifade edelim: Salt iktidar yıpransın diye malum sürecin başarısız olmasını isteyenler olabilir ama bunlar, önceliği vatan ve millet olan Türk milliyetçileri değildir. Gündelik siyasetin dışında yer alarak Türk-İslâm âleminin yücelmesi yolunda, millî kültüre, milletin birliğinin devamına ve devletin bekasına hizmeti şiar edinen Türk Ocakları, baştan beri bu planın sakat olduğunu, vahim sonuçlar doğurabileceğini ikaz etti. Yukarıda işaret edilen gelişmeler ikinci bir Habur vakasının ihtimal dahilinde olduğunun basında dillendirilmesine yol açmıştır. O bakımdan, sürece dair dile getirilen eleştirel görüşlerin hepsini kanın durmasını istemeyenlere atfetmek, insafsızlıktan öte gerçekliği görmemektir.
Son dönemde özellikle bazı âkil insanlar ve kanaat önderlerinin oluşturduğu dil, ne yazık ki bütünleşmeye değil bölünmeye ve ayrışmaya hizmet etti. Toplum Türk-Kürt, Alevi-Sünni olarak ayrıştırılıyor. Türklerle Kürtlerin barışmasından dem vuranlar otuz yıldır devam eden şiddete rağmen bu toplumun etnik bir kavgaya asla itibar etmediğini göz ardı ediyor. Bütün tahribata rağmen hâlâ sosyal, ekonomik, kültürel açıdan büyük ölçüde bütünleşmiş bir milletiz. Psikolojik operasyonlarla bu milleti etnik temelde ayrıştırma gayretlerine son verilmelidir. Suriye politikası ve Gezi olayları vesilesiyle Alevi meselesinin de bir çatışma unsuru haline getirilmek istendiği açık bir şekilde ortaya çıktı.
Bu çevrelerin en çok tahrip ettikleri kavramlardan biri de devlet kavramıdır. Devletsiz olmanın, boyunduruk altında yaşamanın ne olduğunu bilmeyenler için her hadisede devleti suçlamak rahatlatıcı olabilir. Ceberrut, milleti hakir gören, Jakoben bir anlayışı tasvip etmek asla mümkün değildir. Ancak, unutulmamalı ki, kişilerin ve yöneticilerin hatalarından hareketle devlet kavramının ve kurumunun yıpratılması ülkeyi ve milleti zaafa düşürmekten başka bir netice hasıl etmez.
Sağduyu sahiplerine, vatanını, insanını düşünenlere düşen, birlik dilini güçlendirmektir. Sadece sözde değil fiilde de bütün yurttaşları kucaklayıcı bir tavır geliştirmektir. Bunu etnik ya da mezhebî köken ayırmadan yapmaktır. Farklılıklarımız olsa da hepimizin birlikte Türk milleti olduğu gerçeğini kuvvetle dillendirmek, anlatmaktır.
Anayasa çalışmalarında, yetersiz bir düzeyde olsa da, üç partinin Türk milleti kavramında mutabık kalması, Cumhurbaşkanımızın Türk devleti vurgusu ana çerçevemiz olmalıdır. Üniter, millî devlet yapımızı zamanın ruhuna uygun bir şekilde geliştirerek muhafaza etmeliyiz. Eğitim öğretim alanında atılacak adımlara son derecede dikkat edilmelidir. Başbakan düzeyinde ana dilde eğitim olmayacak denilmesine rağmen iktidar partisinin önde gelen mensuplarının bunu bir insan hakkı olarak savunması haklı endişelere yol açmaktadır. Herkesin ana dili saygındır, öğrenilmeli ve öğretilmelidir. Ne var ki, ülke bütünlüğü ve millet birliği açısından temel eğitim dili ülkenin millî dili olmalıdır. O da, herkesin çok iyi bildiği gibi, bu topraklarda tarihin bir sonucu olarak Türkçedir.
Bu hassas dönemde Türk milletinin birliği ve Türk devletinin bekası için hepimize önemli görevler düşüyor. Son açıklamalar Türkiyenin yeni bir şiddet dalgası ve toplumsal olaylar silsilesi ile karşı karşıya kalabileceğini ima ediyor. İktidar ve muhalefet partilerinin lider ve yöneticilerinin böyle bir hassas ortamda birbirlerine karşı kullandıkları özensiz ve tehlikeli üsluplarını değiştirmeleri, devlet kurumlarının süreçin başlangıcında ve devamında yaptıkları hesaplarını gözden geçirip alternatif planlarını iyi tasarlamaları elzemdir.
Türk Ocakları 102. Yılını Bilgi Şöleni İle Kutladı
Nevzat Kösoğlunun anısına ve Türk Ocaklarının kuruluşunun 102. Yıl dönümü vesilesiyle Kültür Hayatımızda Nevzat Kösoğlu adlı bilgi şöleni 22 Mart 2014 tarihinde yapıldı.
Türk Ocakları Genel Merkezi, büyük fikir ve dava adamı merhum Nevzat Kösoğlunun anısına ve Türk Ocaklarının kuruluşunun 102. Yıl dönümü vesilesiyle Kültür HayatımızdaNevzat Kösoğlu adlı bilgi şölenini Milli Kütüphane Konferans Salonunda düzenledi. Dört oturum halinde düzenlenen bilgi şöleninde Kösoğlunun hayatı ve kişiliğinden, düşünce dünyasına bir yolculuk yapıldı. Kösoğlunun yakınları, çalışma arkadaşları ve akademisyenlerin sundukları tebliğlerle Nevzat Kösoğluyad edildi.
102. Kuruluş Yıldönümünde Türk Ocaklarından Kamuoyuna Sesleniş
102 Yıl önce, devletimizin ve milletimizin içinde bulunduğu vahim durum karşısında millî duygu ve şuur sahibi 190 Tıbbiyeli gencin, Türk milliyetçisi büyüklerine müracaatı sonunda alevleri tütmeye başlayan bu kutsal Ocak, aslında Türklüğün tarihin derinliklerinden geleceğe taşıdığı değerler temelinde kurulmuş ve milletimizin cihan-şumül iddialarının fikir mektebi olmuştur.
Tarih ve millet şuuru sahibi olmadan milletin kaderine hükmedilemeyeceğini idrak edemeyenler Türk Ocağının değerini de takdir edemezler. Türk Ocakları olarak Türkiyenin birkaç yıldır içinden geçtiği hassas ve tehlikeli süreçte aklıselim çizgisinden sapmadan, milletimizin değerlerini esas alan bir duruş sergiledik. Ne yazık ki bugün gelinen noktada, millî değerlerimiz gündelik siyasî çıkarlar için alabildiğine istismar edilmekte, çözüm süreci adı altında ülkemizin ve milletimizin birliğini bozacak adımlar atılmakta, yolsuzluk-paralel devlet çatışması ekseninde ise demokratik hukuk devleti, mülkün temeli olan adalet tahrip edilmektedir.
Genel Merkez ve 80 şubesi, 20.000i aşkın üyesi ve milyonlarca gönüldaşı ile Türk Ocakları olarak; tarihinin en kritik dönemeçlerinden birini yaşayan Türkiyenin geleceği açısından aşağıdaki hususları kamuoyunun dikkatine arz ediyoruz:
1-Siyasî ortamı kutuplaştıran ve Türk milletini etnik ve mezhebî temelde ayrıştıran söylem, dil ve üslup acilen terk edilmelidir.
2-Devlet kavramını, devlet kurumlarını, hukuku ve demokrasiyi tahrip eden çatışmalara son verilmeli; millî irade, hukukun üstünlüğü ve adalet temelinde büyük ve geniş bir mutabakat sağlanmalıdır.
3-Birey hak ve özgürlüklerini esas alan, katılımcı demokrasi geliştirilmeli, ancak demokratikleşme adı altında, aslında demokrasiyle uzaktan yakından alakası olmayan, etnik temelli bir ayrışmanın önünü açacak düzenlemelere kesinlikle geçit verilmemelidir. Bu bağlamda, demokratik özerklik maskesi altında ülkenin belirli yerlerinin totaliter bir rejime teslim edilmesi sonucunu doğuracak adımlar derhal durdurulmalıdır.
4-Etnik meselelerin silahların gölgesinde çözülemeyeceği, milleti etnik unsurlara ayrıştırarak ulaşılacak şeyin çözüm değil çözülme olduğu apaçık bir gerçektir. Dolayısıyla sözde çözüm sürecinin Türkiyeyi sürüklediği derin ayrışmaya karşı ortak geçmiş, ortak gelecek tasavvuru ve demokratik hukuk devleti temelinde, yeni bir yaklaşım geliştirilmelidir.
5-Türkiyenin tarihinden getirdiği ve uluslararası konjonktürün elverişli ortamı sayesinde geliştirdiği itibarını bir iki yılda heba eden, İslam dünyasının gerçeklerini anlayamayan yanlış dış siyaset tercihleri terk edilmeli, Türk dünyası ile Balkanlar ve Ortadoğuyu dengeleyen millî bir dış politika takip edilmelidir.
Türk Ocakları olarak, her türlü tefrika, bölücülük ve ayırımcılığa karşı haykırıyoruz:
BİZ HEP BİRLİKTE TÜRK MİLLETİYİZ.
TÜRK OCAKLARI GENEL MERKEZİ
24 Mart 2014
Türk Ocakları Genel Başkanı
akademisyen
Bafrada doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Bafrada tamamladı. 1976 yılında Bafra Lisesi'nden mezun oldu. Lisans öğrenimini Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde yaptı (1976-81). Aynı zamanda Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirdi. 1981 yılı Ekim ayında Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'ne asistan olarak girdi. Araştırma görevlisi olarak yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmasına bu dönemde başladı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın açtığı imtihanı kazanarak 1986 yılında İngiltereye gitti. İngilizce kursunu müteakiben Ocak 1987-Ocak 1991 arasında Cambridge Üniversitesi Doğu Araştırmaları Fakültesi'nde doktorasını tamamladı.
Yurda döndükten sonra Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde göreve başladı. 2003 yılında profesörlüğe yükseltildi. 1993-2004 arasında Tarih Bölümü Başkan Yardımcılığı yaptı. 2004 yılında Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı oldu ve halen bu görevi sürdürmektedir.
2010 Ocak-2012 Ocak arasında Türk Tarih Kurumu Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. TÜBİTAK Sosyal Bilimler Araştırma Grubu Danışma Kurulu Üyesi. Pek çok bilimsel dergide yayın kurulu üyelikleri bulundu.
Türk Ocakları Hars Heyeti Üyeliği ve Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2008-2012 yılları arasında Hars Heyeti Başkanlığı yaptı. Evli ve iki çocuk babasıdır.
ESERLERİ:
Osmanlı tarihi ile ilgili toplam 5 adet telif, 5 adet editörlüğünü yaptığı kitap, 2 adet çeviri kitabı ile 60ın üzerinde yayınlanmış bilimsel makalesi ve tebliği bulunmaktadır.
1.Osmanlı İmparatorluğunda Çözülme ve Gelenekçi Yorumcular
2.XV-XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı
3.Söğütten İstanbula-Osmanlı Devletinin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar (Der. O.Özel-M.Öz)
GÖRÜŞ
Birlik ve Beka
25 Mart 2013
Türk Ocakları'nın kuruluş yıldönümünde Genel Başkan Mehmet Öz'den anlamlı açıklama.
Türkiye, daha önce de belirttiğimiz gibi, kritik bir dönemeçten geçiyor. Bu süreçte Türk Ocakları olarak temel meselelere yönelik bazı açıklamalar yaptık. Öncelikle belirtmeliyiz ki, Türk Ocakları, hasbî bir tefekkür ocağıdır. Türk Ocaklılar için önemli olan şahsî, zümrevî ikbal değil milletin istikbalidir. Türk Ocaklı aydınların yegâne endişesi, Türk milletinin birliği, Türk devletinin bekasıdır. Türk Ocaklarının gayesi, millete hizmettir. Türk Ocaklılar siyasetin millete hizmet etmenin mühim bir yolu olduğunu takdir ederler. Ancak Türk Ocakları ilke olarak gündelik siyasî çekişmelerin dışında, siyasî partilerin arasındaki ve içindeki mücadelede eşit mesafede durmayı benimsemiştir. Mensuplarımızın, milliyetçi duruşla çelişmeyen siyasî tercihleri olması son derecede doğaldır ama Ocak faaliyetleri yüksek millî ülkümüz çizgisinde milletimizin tamamına hitap eder.
Türk Ocaklarının millî varlığa yönelik tehditler karşısında gösterdiği ilkeli ve sağlam duruş milletimizin bekası açısından son derecede önemlidir. İçinden geçtiğimiz bu hassas dönemde Türk Ocakları bu duruşunu net bir biçimde ortaya koymaya, bu vatanda oluşan millî kimliği zaafa uğratacak yaklaşımların tehlikelerine işaret etmeye, yetkilileri uyarı görevini yerine getirmeye, gençlerimizi ve milletimizi etnikçi dilin bölücülüğü karşısında tarih birliğimiz ve ortak geleceğimiz konusunda şuurlandırmaya devam etmektedir. Yaptığımız ikazların gayesi, atılabilecek hatalı adımların doğuracağı tehlikeleri yöneticilere ve millete hatırlatmaktır.
İçinde bulunduğumuz süreçte Türkiyeyi yaklaşık 30 yıldır uğraştıran terör belasının defedilmesi için sarfedilen çabalar karşısında tereddüt izhar edenlerin kanın durmasını istemediği ifade ediliyor. Çatışmadan beslenen karanlık odaklar dışında vicdan ve aklıselim sahibi hiçbir kimsenin terörün sona erecek olmasından rahatsızlık duyması sözkonusu olamaz. Bizleri endişeye ve karamsarlığa sevkeden, terör örgütü liderinin müzakerede muhatap alınması ve terörle sonuç alındığı izlenimi yüzünden millî bünyede meydana gelecek zafiyettir. Yeni anayasada etnik bölücülüğe verilecek tavizler, Türk milletinin adının vatandaşlık tanımında anılmama ihtimali bu endişeyi daha da arttırmaktadır.
*********
Türk Ocakları Türk milliyetçiliği fikrine bağlıdır. Bu milliyetçilik başka milletlerin ötekileştirilmesine, onların hor ve hakir görülmesine dayanmaz. Bu milliyetçilik kendi milletini sevme ve yükseltme ve bu yolla da bütün insanlığa hizmet anlayışını benimser. Kendini bilmeyen başkasını bilemez. Kendisine ve yakın çevresine faydası olmayanların muhayyel bir insanlık adına barış, refah ideallerini savunması tam bir garabet örneğidir. Türk milliyetçiliği Batıda ortaya çıkan ırkçı ve yabancı düşmanlığını esas alan yaklaşımlarla taban tabana zıttır. Müslümanlıkla yoğrulmuş Türk kültürüne dayanan milliyetçiliğimiz ırkı ya da kafatasını değil mensubiyet duygusu ve şuurunu temel alır. Bunların, özellikle içinden geçtiğimiz bu süreçte çok iyi anlaşılması lazım.
Şu hususu da ifade edelim: Herkes milliyetçi olmak zorunda değil. İlmî temeli zayıf, büyük ölçüde konjonktürel siyasî hedeflere hizmet için yazı yazan sözde kanaat önderlerinin kamuoyu oluşturduğu bir ortamda ilmî açıdan farklı görüşler ileri sürenleri de anlayışla karşılamalıyız. Ancak, karşı görüşleri, dayanaklarını irdelemeksizin kolaycı bir yöntemle ve suçlayıcı bir tonla milliyetçi, ulusalcı, ırkçı vb. şekilde adlandırarak tartışma dışı bırakan yeni dönemin gözde bir kısmı sözde- aydınlarının bu tavrının hasbî, samimi bir tavır olduğuna inanmak mümkün değildir. Bu tür gazeteci/bilim adamı etiketli kişiler kendilerine biçilen bir rolü ya da kendilerinin bilemediğimiz saiklerle kendilerine biçtikleri bir rolü oynamak için gerçeği tahrif etmekten hiç sakınmıyorlar. Bunların bir kısmı karakuşi hükümlerle millî devletin ve milliyetçiliğin sona erdiğini ilan ediyorlar. Bu hükümler onların serinkanlı ilmî araştırmalarının sonuçları değil, Türklük ve milliyetçilik antipatilerinden kaynaklanan aceleciliklerinin tezahürleridir.
Türklük ve Türkiyelilik kavramlarının anlam, muhteva ve kapsamları hakkında sadece milliyetçilerin değil, son dönemde bazı liberal ve muhafazakâr aydınların da büyük bir isabetle ve sağduyuyla ortaya koydukları görüşler (bunların bir kısmı web sitemizde yayınlanmıştır) ana akım medyada görmezden geliniyor veya hafife alınıyor. Türklük kavramının Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında işaret ettiği kapsayıcı muhtevanın daha sonra bazı uygulamalarla zedelenmesi, bu kavramın bugün bir etnisite düzeyinde algılanmasını asla meşrulaştırmaz. Türklük çok geniş bir kavramdır. Bu topraklarda vatandaşlık tanımının Türklük olması, tarihin ve kültürün ortaya koyduğu tabiî bir neticedir. Bunun dışında tarihî süreç içinde kavramın genişleme ve daralma dönemleri olmuş olabilir. Bunları tartışmak, açıklamak akademik yazıların konusudur. Bizim burada üzerinde durduğumuz husus, bu kavramın zedelenmesinin bu topraklarda yaşayan bütün insanlar açısından doğuracağı sakıncalardır.
*******
Türkiyede köklü bir değişim yaşanıyor. Bunu dünyadaki gelişmelerden tecrit ederek anlamak mümkün değil. Türkiye, içine kapanarak, etrafındaki dünyayı kaale almadan bu değişime cevap veremez. Ancak, akıntıya kapılarak, küresel güç odaklarının biçtiği rolleri olağan ve sıradan gösterenlerin anlamaları gereken şu: Böylesine derin ve kapsamlı değişim dönemleri de eninde sonunda yeni bir güç dengesinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanacaktır.
Bugün dünyanın yaşadığı bu sancılı dönemde mağdurlar, oluk oluk kanları akıtılanlar esas itibariyle Müslümanlardır. Özellikle İslamcı geçinen okur yazar takımının bunu ıskalaması düşündürücü. İslam dünyasının duçar bırakıldığı küresel felaketin arkasında büyük güçlerin, yeni dönemde dengeleri Müslüman kanı üzerinden kurmasına karşı hangi tavır geliştirildi? Afrikada, Irak ve Suriyede, Afganistanda ve diğer Müslüman topraklarında öldürülen Müslümanların medenî Batılılar nezdinde pek bir önemi yok. İnsaniyetçi ve liberal aydınlarımız da nedense bu konularla pek ilgilenmiyor. Suriye denince çoğunun aklına orada da tıpkı Kuzey Irakta olduğu gibi Kürtlerin kurabileceği özerk bölge geliyor. Bunun heyecanını duyanlar, içinden geçtiğimiz tarihî sürecin aslında bizatihi Kürtleri Orta Doğu coğrafyasında maruz bırakabileceği yalnızlığı göremiyor. Bu coğrafyada beraber yaşayan Araplar, Farslar ve diğer milletler ve etnik gruplarla Kürtlerin arasına derin bir husumetin girmesinin kimseye yaramayacağı kesin. Batılı güçlerin Kürtlere karşı hayırhah bir siyaset izlediğini zannetmek de en hafif deyişle saflıktır. Böl ve yönet ilkesinin bir kez daha coğrafyamızı dizayn etme peşinde olduğunu idrak edememek ise düpedüz hamakattir.
Bu coğrafyanın siyasî hayatına bin yıldır yön veren Türk milleti, tarihinin verdiği güçle bu coğrafyanın geleceğinde de belirleyici olacaktır. Bunun için elzem olan şartların başında Müslümanlıkla yoğrulmuş Türklüğün bu toprakların bin yıllık kuşatıcı ve kapsayıcı kimliği olduğunun şuuruyla vahdetimizi, birliğimizi muhafaza etmek gelir. Terör sorununu çözmek adı altında Türk milletini telafisi imkânsız bir şeklide bölmenin tehlike ve sakıncalarını başta iktidar sahipleri olmak üzere herkes iyi anlamak durumundadır. Medyanın yoğun propagandasının millî hassasiyetleri törpülemesinin yol açabileceği sakıncalar da cabası. Şunu da vurgulamak gerekir ki, Türkiyenin bir terör örgütünün rehinesi gibi görülmesi veya gösterilmesi milleti derinden yaralamaktadır. Siyasî istikrar ve ekonomi açısından güçlü göründüğümüz bir dönemde bunların yapılması ise endişeleri arttırmaktadır.
Milletimizin adının, anayasasından çıkarılmasının söz konusu olduğu bugünlerde, Türk Ocakları olarak millî birliğimize ve millî devletin bekasına halel gelmemesi için, bu topraklarda yaşayan bütün insanların eşit ve onurlu yurttaşlar olarak Türk Milletinin mensupları olduğunu ısrarla vurgulamaya devam edeceğiz. Millet, milliyet ve milliyetçilik tartışmalarıyla Türklük kavramının itibarsızlaştırılmasına yönelik kampanya karşısında tarihî ve kültürel Türklüğün birleştirici mahiyetinin önemi açıktır. Bu süreçte, ırkçı ve etnikçi söylemlerin tuzağına düşülmemesi için Türkiye coğrafyasındaki bin yıllık ortak geçmişin ve o temelde inşa edeceğimiz ortak geleceğin mana ve önemini de aynı derecede idrak etmemiz zaruridir. Bahusus, siyasî veya kültürel platformlarda millî kimliği ve milliyetçiliği savunanların birlik dilini özenle muhafaza etmeleri ve Türklüğü etnikliğe indirgeyenlerin tuzağına düşmemesi şarttır.
GÖRÜŞ
Çözüm Süreci ve Türkiyenin Geleceği
Türk Ocakları Genel Başkanı Mehmet Öz
17 Temmuz 2013
Türkiye kanayan bir derin yarayı tedavi etmeye çalışıyor. Yöneticilerimiz hastalığı teşhis ettiklerine derinden inanmış, tedavi yolunu da bulduklarından emin. Ancak yaranın derinliğinden dolayı ameliyat sırasında bazı komplikasyonlar olabileceğinin de farkındalar.
Otuz yıldır Türkiyenin başına bela olan terör problemi elbette ki sadece terörden ve bölücü zihniyetten kaynaklanmıyordu. Doğu ve Güneydoğunun toplum yapısı, geçmişten intikal eden bir takım yaralar ve bunların üzerine de 12 Eylül yönetiminin hamakati eklenince PKK neşvünema bulacağı ideal zemine kavuşmuş oldu. Bilahare takip edilen politika (!) ve uygulanan yöntemler de büyük ölçüde terörün azmasına, bölge insanının kısmen de olsa devletle mesafesinin açılmasına sebep oldu. Ama çok şükür ki millet bazında bir ayrışma hiçbir zaman olmadı ve inşallah da olmayacak.
Teröre karşı yürütülen etkili mücadele ile Suriyeden kaçmak zorunda kalan terör örgütü liderinin Türkiyeye teslim edilmesiyle yeni bir süreç başladı. Esasen 1991de ABDnin Iraka ilk müdahalesinin kuzey Irakta temellerini attığı oluşumun da bu süreçte önemli bir payı oldu.
1990larda başlayıp 11 Eylül 2001 saldırılarıyla dünyanın gündeminin merkezine oturan İslamofobya ve medeniyetler çatışması paradigması, Ortadoğuda İsrailin yeni müttefiki olarak bir Birleşik Kürdistan projesini de bu denklemin ana bileşenleri olarak görmek gerekiyor.
Türkiyenin 2003te Iraka yapılan ikinci müdahaleye katılmaması veya karışmasının ustaca engellenmesi de Kuzey Iraktaki Kürdistan Bölge Yönetimi oluşumunu ve PKKnın Kandilde mekân tutmasını kolaylaştırdı.
Terörün neredeyse sıfırlandığı 2000lerin başlarında, Türkiye AB yolunda birçok demokratikleşme paketini yasalaştırdı, olağanüstü hal uygulamasını kaldırmıştı. Ancak daha sonra yeniden başlayan terör eylemleri dönem dönem büyük infiallere yol açtı. Buna rağmen hükümet demokratikleşme paketlerini devam ettirdi. Özellikle de son yıllarda bir açıdan bakıldığında, Kürtçe devlet televizyonu kanalı, ana dilde savunma hakkının yasalaştırılması(ki zaten mevcut bir uygulama idi), belediyelerde iki dilliliğin fiilen uygulanması vb. PKKya taviz olarak yorumlanabilecek bir dizi adım attı veya bunlara göz yumdu. Buna rağmen sürekli tırmanan şiddeti sona erdirmek için son dönemde PKKnın İmralıdaki önderi ile başlatılan müzakerelerle bir çözüm ve barış süreci başlatıldı.
Bu süreç çerçevesinde teşkil edilen âkil insanlar heyetleriyle yedi bölgede halkın nabzı tutulmaya, daha doğrusu toplum bu konuda ikna edilmeye çalışıldı. Özellikle doğu (ki o doğuda PKKya ve ayrılıkçılığa tamamen karşı olduğu iyi bilinen yerler olmasına rağmen) ve güneydoğu heyetlerinin raporlarındaki toplumsal taleplerin PKK-BDPnin talepleriyle birebir örtüştüğü dikkatten kaçmadı. Diğer bölgelerin bazılarında Türk hassasiyetine dikkat çekildiği de oldu. Böylece âkıl insanlar eliyle de toplumdaki ayrışma bir anlamda tescil edildi. Gerçi çok küçük bir azınlık dışında kimsenin bölünmeyi istemediği ısrarla vurgulandı ama önerilen çözümlere bakılınca bu nasıl bölünmeden birarada yaşamak ? sorusunu sormamak imkânsızdı.
Kimsenin ayrıntılarını kesin olarak bilmediği, sadece tahminler yürütebildiği çözüm planının PKK ile pazarlık içermediği en yüksek makamlar tarafından temin edildi. Ne var ki son dönemde PKK-BDP bloku tarafından yapılan açıklamalara, PKKnın Iraka çekilmede ayak sürümesi, tam tersine yeni eleman devşirme, küçük çapta da olsa adam kaçırma, şantiye basma, halkı kışkırtarak karakol yakma, mezarlık açma töreni icra etme gibi provokatif eylemlere bakıldığında çözüm sürecinin netameli bir aşamaya geldiği havası alınıyor. İmralı sakininin kendi özel durumu dolayısıyla süreci sonuna kadar götürme niyeti olduğunu ileri sürenler, daha işin başında eğer bu gerçekleşmezse ben karışmam, büyük bir savaş başlar yollu tehditlerini hatırlamıyorlar ya da hatırlamamızı istemiyorlar.
Çözüm sürecinde toplumu iknada kullanılan en önemli argüman artık anaların ağlamayacak, yeni şehitlerin gelmeyecek olmasıydı. Buna vicdan sahibi hiçbir kimsenin itiraz etmesi mümkün değildi. Ne var ki, uluslararası bağlantıları, ekonomik organizasyonu ve militan yapısı ile devasa bir örgüt olan PKKnın manevi önder konumundaki Öcalanın talimatlarını harfiyen yerine getireceğinden, çevremizdeki güçlerle küresel güç odaklarının bu denklemden kolayca dışlanabileceğini düşünmek sağlıklı değildi.
Nitekim son gelişmeler Türkiyenin Suriye politikasında olsun Mısırda olsun büyük ölçüde yalnız bırakıldığına ya da daha doğru bir ifadeyle kendi sınırlarını bilmesi için ikaz edildiğine işaret ediyor. Suriyenin kuzeyinde Kuzey Irak benzeri bir yapılanmanın hızla teşekkül etmesi başlangıçtan beri işaret ettiğimiz dört parçalı Kürdistan projesinin yürürlükte olduğunu gösteriyor.
En başta böyle bir sürecin başlatılmasının hata olduğunu vurgulamıştık. Böyle bir çözüm sürecine karar verildikten sonra Türkiyenin en önemli hatası, örgütün silah bırakmadan ülke dışına çıkması gibi bir formülü kabul etmesi olmuştur. Silah bırakma şartının olmayışı, örgütün ülke içindeki unsurlarının serbestçe hareket etmesini, güvenlik güçlerinin bunlara müdahale etmemesini beraberinde getirdi. Bütün bu manzara Türk devletinin gündeydoğuda, İçişleri Bakanının da ifade ettiği gibi, paralel bir devlet yapılanması ile karşı karşıya gelmesine yol açtı.
Son gelişmeler etnik meselenin hallinin giderek daha zorlaştığını gösteriyor. Çözüm sürecinin çözülmeye yol açmaması için bundan sonra vahim sonuçlara yol açacak hatalar yapılmaması gerekiyor. Burada en önemli birkaç hususu vurgulayalım:
Devlet, PKK terörünün başarıya ulaştığı intibaını kökleştirecek uygulamalara bir an önce son vermelidir. Devlet, kim olursa olsun, etnik veya mezhep kökenine bakmaksızın bütün yurttaşlarına eşit mesafede dururken bölünmeye yol açacak uygulamalara prim vermemelidir. Bazı âkıl insanlar öteden beri devletin zamanında atmadığı adımların maksimalist taleplere yol açtığını söylüyor. Terör örgütü eylemlerine devam ederken atılan adımların hiçbir değerinin olmadığını Türkiye tecrübesi yeterince gösteriyor. Eğer Türkiye 2000lerde atılan adımları atmamış olsaydı bugün öz savunma birlikleri gibi küstahlıklarla karşılaşmayabilirdik.
Silahlı terör örgütünün tehdidi altında ulaşılabilecek bir çözüm yoktur ve olamaz. PKK, KCK yapılanmasıyla toplumun hücrelerine nüfuz ederken kendi silahlı gücünü de Demoklesin kılıcı gibi tutuyor. Türkiyenin etnik fitneyi sonlandırmasının ilk ve en önemli adımı nasıl olursa olsun silahlı tehdidin ortadan kaldırılmasıdır. Eğer demokratikleşme paketleri açılacaksa ancak bundan sonra ayrışma ve bölünmeye yol açmayacak bir muhteva ile bunlar gündeme gelmelidir. Aksi takdirde, bugüne kadar yapılan bazı açılımlar gibi bundan sonra atılacak adımlar da hep PKKnın başarı hanesine yazılacak, bir sonraki aşamada daha ileri talepler seslendirilecektir.
Nitekim son günlerde çok yüksek sesle olmasa da medyada, KCKnın izleyeceği yola ilişkin tutum belgesinde yer alan tehditkâr ifadeler, PKKnın geleceğe yönelik tasavvurları yer aldı. Belgede, müzakerelerin ikinci aşamaya geldiği halde AKPnin gerekli adımları atmadığı ifade ediliyor. BDP sözcülerinden de sıkça duyduğumuz bu şikâyetler ortada bir pazarlığın olmadığı iddiasını boşa çıkarıyor. PKK yöneticileri her ne kadar A. Öcalanın yol haritasına bağlı olduklarını ifade etseler de AKP üzerinde siyasî baskı oluşturmak için toplumsal dinamiklerin harekete geçirilmesi ve halk isyanları için örgütsel çalışma yapılması kararının anlamı çok açıktır. Yine çeşitli güçlerden gelebilecek saldırılar karşısında gerillanın aktif savunmaya her an hazırlıklı olmasını geri çekilme, silahların susması, silahlı mücadele döneminin bitmesi ile bağdaştırmak ise herhalde sadece Türkiyenin âkil insanlarına has olsa gerek.
Şurasını da açıkça ifade edelim: Salt iktidar yıpransın diye malum sürecin başarısız olmasını isteyenler olabilir ama bunlar, önceliği vatan ve millet olan Türk milliyetçileri değildir. Gündelik siyasetin dışında yer alarak Türk-İslâm âleminin yücelmesi yolunda, millî kültüre, milletin birliğinin devamına ve devletin bekasına hizmeti şiar edinen Türk Ocakları, baştan beri bu planın sakat olduğunu, vahim sonuçlar doğurabileceğini ikaz etti. Yukarıda işaret edilen gelişmeler ikinci bir Habur vakasının ihtimal dahilinde olduğunun basında dillendirilmesine yol açmıştır. O bakımdan, sürece dair dile getirilen eleştirel görüşlerin hepsini kanın durmasını istemeyenlere atfetmek, insafsızlıktan öte gerçekliği görmemektir.
Son dönemde özellikle bazı âkil insanlar ve kanaat önderlerinin oluşturduğu dil, ne yazık ki bütünleşmeye değil bölünmeye ve ayrışmaya hizmet etti. Toplum Türk-Kürt, Alevi-Sünni olarak ayrıştırılıyor. Türklerle Kürtlerin barışmasından dem vuranlar otuz yıldır devam eden şiddete rağmen bu toplumun etnik bir kavgaya asla itibar etmediğini göz ardı ediyor. Bütün tahribata rağmen hâlâ sosyal, ekonomik, kültürel açıdan büyük ölçüde bütünleşmiş bir milletiz. Psikolojik operasyonlarla bu milleti etnik temelde ayrıştırma gayretlerine son verilmelidir. Suriye politikası ve Gezi olayları vesilesiyle Alevi meselesinin de bir çatışma unsuru haline getirilmek istendiği açık bir şekilde ortaya çıktı.
Bu çevrelerin en çok tahrip ettikleri kavramlardan biri de devlet kavramıdır. Devletsiz olmanın, boyunduruk altında yaşamanın ne olduğunu bilmeyenler için her hadisede devleti suçlamak rahatlatıcı olabilir. Ceberrut, milleti hakir gören, Jakoben bir anlayışı tasvip etmek asla mümkün değildir. Ancak, unutulmamalı ki, kişilerin ve yöneticilerin hatalarından hareketle devlet kavramının ve kurumunun yıpratılması ülkeyi ve milleti zaafa düşürmekten başka bir netice hasıl etmez.
Sağduyu sahiplerine, vatanını, insanını düşünenlere düşen, birlik dilini güçlendirmektir. Sadece sözde değil fiilde de bütün yurttaşları kucaklayıcı bir tavır geliştirmektir. Bunu etnik ya da mezhebî köken ayırmadan yapmaktır. Farklılıklarımız olsa da hepimizin birlikte Türk milleti olduğu gerçeğini kuvvetle dillendirmek, anlatmaktır.
Anayasa çalışmalarında, yetersiz bir düzeyde olsa da, üç partinin Türk milleti kavramında mutabık kalması, Cumhurbaşkanımızın Türk devleti vurgusu ana çerçevemiz olmalıdır. Üniter, millî devlet yapımızı zamanın ruhuna uygun bir şekilde geliştirerek muhafaza etmeliyiz. Eğitim öğretim alanında atılacak adımlara son derecede dikkat edilmelidir. Başbakan düzeyinde ana dilde eğitim olmayacak denilmesine rağmen iktidar partisinin önde gelen mensuplarının bunu bir insan hakkı olarak savunması haklı endişelere yol açmaktadır. Herkesin ana dili saygındır, öğrenilmeli ve öğretilmelidir. Ne var ki, ülke bütünlüğü ve millet birliği açısından temel eğitim dili ülkenin millî dili olmalıdır. O da, herkesin çok iyi bildiği gibi, bu topraklarda tarihin bir sonucu olarak Türkçedir.
Bu hassas dönemde Türk milletinin birliği ve Türk devletinin bekası için hepimize önemli görevler düşüyor. Son açıklamalar Türkiyenin yeni bir şiddet dalgası ve toplumsal olaylar silsilesi ile karşı karşıya kalabileceğini ima ediyor. İktidar ve muhalefet partilerinin lider ve yöneticilerinin böyle bir hassas ortamda birbirlerine karşı kullandıkları özensiz ve tehlikeli üsluplarını değiştirmeleri, devlet kurumlarının süreçin başlangıcında ve devamında yaptıkları hesaplarını gözden geçirip alternatif planlarını iyi tasarlamaları elzemdir.
- Katılım
- 1 Ağu 2011
- Konular
- 95
- Mesajlar
- 550
- Reaksiyon Skoru
- 5
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 14 Yıl 10 Ay 13 Gün
- Başarım Puanı
- 77
- MmoLira
- 0
- DevLira
- 0
Yararli Konu Teşekkur Ederim... Keyifli Forumlar Dilerim....
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 52
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 14
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 348

