Rüya

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan 0lumGunuTM
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 1K

0lumGunuTM

Level 27
Katılım
10 Eki 2010
Konular
2,510
Mesajlar
24,786
Reaksiyon Skoru
1,240
Altın Konu
1
TM Yaşı
15 Yıl 8 Ay 1 Gün
Başarım Puanı
361
MmoLira
-285
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

Rüya Nedir

Düş olarak da bilinir, uyku sırasında canlı, çarpıcı, görsel ve işitsel var sanılarla (halüsinasyon) ortaya çıkan yaşantı. Çok sıradan ve gerçeğe yakın olabileceği gibi, fantezilerle yüklü, gerçeküstü rüyalara da rastlanır. Rüyalara çok eski çağlardan bu yana büyük önem verilmiş, rüyaların kökeni ve önemine ilişkin kavramlar yüzyıllar büyük ölçüde değişmiştir. Uyanık geçen yaşamla rüyaların ayırt edilmesi konusu uzun süre tartışma konusu olmuştur. Birçok kültürde bu ayrım net değildir; rüyada yaşananların uyanıkken yaşananlar kadar gerçek olduğu varsayılır. Eski çağlarda rüyaları tanrıların gönderdiğine inanılır, rüyaların geleceğe ilişkin kehanetler yada hastaları iyileştirecek bilgiler içerdiği düşünülürdü. Eski Mısırlılar yaklaşık dört bin yıl önce rüya yorumlarını derlemişlerdi; Kitabı Mukaddes de içinde olmak üzere birçok Ortadoğu ve Asya kaynaklı metinde kehanet içeren rüyalardan söz edilir. Eski Yunanlılarda da rüyaların kehanet gücüne inanılırdı. Bununla birlikte Aristoteles rüyaları görece bilimsel bir yaklaşımla ele almış, duyu izlenimlerinin ve coşkuların rolünü vurgulamıştır. Rüyaların kökeninde tanrısal bir varlık olduğuna ilişkin yaygın inanış 19. yüzyılın ortalarına doğru gerilemeye başladı. Bu dönemde rüyalar üzerine ayrıntılı bir inceleme yapan Alfred Maury, rüyanın uyku sırasında duyu izlenimlerinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığı sonucuna vardı. Buna göre, uykuda duyulan gürültü rüyada gök gürültüsü ve fırtına görülmesine yol açıyordu. Çağdaş rüya kuraları ise rüyaların uyanıklık halinin uzantısı olduğunu vurgular.

20. yüzyılın ikinci yarısında rüya araştırmaları rüya sürecinin fizyolojisi ile rüyaların içeriği üzerine yoğunlaştı. Araştırmacılar rüyanın görüldüğü anın tam olarak belirlenmesini sağlayan fizyolojik ip uçları buldular. Rüya, hızlı göz hareketleri ( REM : “rapid eye movement“ ), uyanıklıktakine benzer beyin dalgaları ve fizyolojik etkinlikte artmayla ortaya çıkan ve REM uykusu olarak adlandırılan dönemde görülür. 1950`li yıllarda REM uykusunun bulunmasından bu yana yağılan deneylerde REM uykusu belirtileri görülen denekler uyandırıldığında çoğu yoğun, canlı, görüntüler içerene rüyalar gördüklerini bildirmiştir. REM dışındaki uyku dönemlerinde uyandırılan denekler daha ender olarak rüya gördüklerini bildirmiş, bu rüyalar daha zor hatırlanmıştır. Bu bulgular REM uykusu ile canlı, kendiliğinden hatırlanabilen rüyalar arasında bir bağlantı olduğunu düşündürür. Öte yandan, gece korkuları, karabasanlar, enürezi ve uyurgezerlik gibi davranış bozukluklarının sıradan rüya görmeyle ilişkili olmadığı bulunmuştur.

REM uykusu, uyku süresince yaklaşık 90 dakikada bir ortaya çıkar. Uzunluğu 10 dakikadan başlar, giderek artar. On yaşından 60`lı yaşların ortasına değin insanda uykuda geçen zamanın yaklaşık dörtte biri REM dönemi oluşturur. Bu süre çeşitli ilaçların alınmasına yada uyuyanın REM sırasında uyandırılmasına bağlı olarak gördüğü rüya sayısını arttırır.

Hızlı göz hareketlerinin saptanmasıyla kişinin rüya gördüğü başkaları tarafından belirlenebilirse de, gördüğü rüyanın içeriğinin yalnız kendisi farkındadır. Bu nedenle, rüyaların incelenmesinde rüya gören kişinin uyandıktan sonra verdiği bilgiden başka kaynak yoktur. Bununla birlikte rüyaların incelenme biçimi rüyaların içeriğini etkileyebilir. Örneğin, evde görülen rüyaların, laboratuar koşullarında görülenlerden daha kişisel ayrıntılar içerdiği saptanmıştır. Rüyalarda duyum sananlardan rahatsızlık verici olanlar, hoş duyguların iki kat fazla bildirilmektedir. Rüyaların çoğunun içeriğinin, rüya gören kişinin yakın tanıdıkları ve iyi bildiği ortamların simgelerinden oluştuğu, rüyalara eşlik eden yabancılık ve gariplik duygusunun, rüyadaki keskin zaman ve mekan atlamalarından kaynaklandığı düşünülür.

Rüyalar bilimsel ve duygusal sorunlarda oldukça yaratıcı çözümlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmuş, sanatta yeni akımlara kaynaklık etmiştir. Bunun bilim alanında iyi bir örneği benzen molekülünün yapısını bulmaya çalışan Kekule von Stradonitz`in rüyasında kendi kuyruğunu ısırılan bir yılan görmesiyle benzenin halka yapısında olduğunu fark etmesidir. Rüya görme sırasında bilinç dışında bir tür bilişsel çözümlemenin ortaya çıktığı, bunun da bilinçli iç görüyü kolaylaştırdığı sanılmaktadır.

Rüyaların anlamı ve önemi konusunda en iyi bilinen görüş Sigmund Freud`un Die Traumdeutung ‘da (1900 ; Rüyalar ve Yorumları, 1972) geliştirdiği psikanalizci rüya kuramıdır. Freud` a gör, rüyada görülen olaylar, bilinçdışı arzuların örtülü olarak dışavurumundan başka bir şey değildir. Sıklıkla cinsellikle ilgili yasaklanmış dürtüleri simgeleyen bu arzular normal olarak bilincin dışında tutulur, bastırılır. Uyku sırasında bastırmanın gücü azaldığından arzular serbestçe dışa vurulursa da rüya gören kişinin bilincine girmelerini engellemek amacıyla kabul edilebilir imgelere dönüştürülür. Bu dönüştürmede uyku sırasında algılana duyu uyaranlarından önceden yaşanmış olaylardan ve derinde yerleşmiş anılardan yararlanılır. Psikanalizde rüyaların yorumlanarak bilinç dışının incelenmesine önem verilir.

Freud` u izleyenlerden Alfred Adler rüyaların geçmişten çok geleceğin planlanmasına yardımcı olma işlevini üstlendiğini ileri sürdü. Rüyalar ve yorumlarıyla ilgili en kapsamlı araştırmayı yapan Carl Gustav Jung` a göre rüyadaki imge ve simgelere tek başına incelendiğinde kişi için özel anlam taşıdığı, kişinin bunlara yansıttığı görülür.

DÜŞLERİN UYANIKLIK YAŞAMIYLA İLGİSİ
Uykudan henüz uyanmış birinin incelikli olmayan yargılaması, düşlerinin başka bir dünyadan geldiğini değil de, sanki kendisini başka bir dünyaya götürdüğünü varsayar. Düş görüngüleri üzerine özenli bir derleme yapan ünlü ve yaşlı fizyolog Burdach pek çok kez alıntı yapılmış bir yazısında bu kanıyı anlatır: “Düşlerde, günlük yaşam, zahmetleri ve hazları, sevinçleri ve acılarıyla asla yinelenmez. Tersine, düşlerin başlıca amacı bizi onlardan arındırmaktır. Hatta aklımız bir şeylerle dopdolu olduğunda, derin acılarla perişan olduğumuzda ya da tüm zeka gücümüz bir sorun tarafından emildiğinde bile bir düş, bizim duygusal durumumuza bürünüp gerçekliği simgelerle temsil etmekten başka bir şey yapmayacaktır.“ I.H. Fichte, aynı anlamda, “bütünleyici düşlerde“ den söz eder ve onları, ruhun kendini sağaltıcı doğasının gizli nimetlerinden biri olarak betimler. Strümpell, düşlerin doğası ve kökeni üzerine yaptığı çalışmada (geniş çapta ve haklı olarak büyük beğeni kazanmış bir çalışma) aynı etkiden söz eder: “Düş gören insan uyanıklık bilinçliliğinin dünyasından uzaklaştırılır.“ Ayrıca : “Düşlerde uyanıklık bilinçliliğimizin düzenli içeriklerine ilişkin belleğimizin ve bilinçliliğimizin normal davranışları hemen tümüyle yitmiştir.“ Ve de “Düşlerde, akıl, uyanıklık yaşamının olağan içerikleri ve olaylarından neredeyse belleksiz bir biçimde kopar.“ diye yazar.

Bununla birlikte, yazarların önemli bir çoğunluğu, düşlerle uyanıklık yaşamının ilişkisi konusunda karşıt bir görüşü benimserler. Böylece Haffner :“ Birinci planda düşler, uyanıklık yaşamını sürdürür. Düşlerimiz kendilerini, kısa önce bilincimizde yer almış düşüncelere düzenli olarak bağlarlar. Dikkatli bir gözlem,bir düşü, bir gün öncesinin yaşantılarına bağlayan bir ipliği hemen her zaman bulacaktır.“ Weygandt özel olarak Burdach `in az önce aldığım anlatımına karşı çıkar: “ Çünkü düşlerin çoğunda onların bizi olağan yaşamdan kurtarmak yerine aslında yeniden ortaya götürdüğü, sıklıkla ve açık olarak gözlemlenebilir. “ Maury kısa bir formül öne sürer:“ Gördüğümüz söylediğimiz, arzu ettiğimiz ya da yaptığımız şeylerin düşünü görürüz. “ Jessen ise ruhbilim kitabında biraz daha geniş bir biçimde yaklaşır:“ Bir düşün içeriği, değişmez bir biçimde düş görenin bireysel kişiliğine, yaşına, cinsiyetine, sınıfına, eğitim standardına ve alışılmış yaşam biçimi ile geçmiş tüm yaşamının olay ve deneyimlerine az ya da çok bağımlıdır. “

Bu soru üzerine en ulaşılmaz tutum, Winterstein ‘ın alıntı yaptığı filozof J.G.E. Maass tarafından benimsenmiştir:“ Deneyimler, en sık olarak en sıcak tutkularımızın odaklandığı şeyleri düşümüzde gördüğümüz yolundaki görüşümüzü desteklemektedir. Ve bu da tutkularımızın düşlerimiz üzerinde bir etkisi olması gerektiğini gösterir.

Hırslı adam, düşlerinde, kazanmış olduğu (ya da kazandığını hayal ettiği) ya da kazanmak istediği defne dalından taçları görür; oysa aşık, düşlerinde, tatlı umutlarının nesnesiyle uğraşmaktadır. Yürekte uyuklayan bedensel arzu ya da itilmişlikler, eğer bir şeyler onları harekete geçirirse, kendilerine eşlik eden düşüncelerden doğan bir düşe neden olur ya da zaten var olan bir düşe bu düşüncelerin karışmasına yol açarlar. “

Düşlerin içeriğinin uyanıklık yaşamına bağımlılığı konusundaki aynı görüş antik çağda da benimsenmişti. Radestock, Xerxest ‘in Yunanistan seferine çıkmadan önce nasıl cesaret kırıcı öneriler aldığını, ama düşlerinde hep bu sefere kışkırtıldığını, öte yandan İran ‘lı yaşlı bir bilge düş yorumcusu olan Artabanus ‘un, ona, ısrarla, kural olarak düş resimlerinin uyanık adamın zaten düşündüğü şeyleri içerdiğini söylediğini anlatır.


DÜŞLERİN MALZEMESİ DÜŞLERDE BELLEK
Bir düşün içeriğini oluşturan tüm malzeme, bir biçimde yaşantıdan türemiştir; yani düş içinde yeniden üretilmiş ya da anımsanmıştır hiç değilse bunu tartışılmaz bir olgu olarak kabul edebiliriz. Ama bir düşün içeriği ile gerçeklik arasında böylesi bir ilişkinin yalnızca onları kıyaslama sonucunda hemen ortaya çıkıvereceğini varsaymak yanılgı olurdu. Tersine, bu ilişkinin özenle araştırılması gerekir ve pek çok olguda da uzun süre gizli kalabilir. Bunun nedeni, düşlerdeki bellek yeteneğinin sergilediği ve genellikle değinilmiş olmasına karşın bugüne dek açıklanmaya direnmiş olan bir dizi gariplikte yatar. Bu nitelikler biraz daha derinlemesine incelenmeyi hak etmektedir.

Bir düş içeriği içinde ortaya çıkan bir malzemenin, uyanıklık durumunda bilgimizin ya da deneyimimizin bir kesimini oluşturduğunun ayırdığına varamayabiliriz. Kuşkusuz, söz konusu şeyi düşümüzde gördüğümüzü anımsarız ama onu gerçek yaşamda yaşayıp yaşamadığımızı ya da ne zaman yaşadığımızı anımsayamayız. Bu yüzden düşün kullandığı kaynak konusunda kuşkuda kalır ve düşlerin bağımsız bir üretim gücü olduğuna inanmaya kışkırtılırız. En sonunda, sıklıkla uzun bir süre geçtikden sonra, bazı taze yaşantılar öteki olayın yitmiş anısını anımsatır ve aynı zamanda düşün kaynağını da ortaya koyar. Böylece, düşte, uyanıklık belleğimizin ulaşamadığı bir şeyleri bilip anımsadığımızı teslim etmek zorunda kalırız.

Bunun özellikle çarpıcı bir örneği Delboeuf tarafından kendi yaşantılarına dayanılarak verilmiştir. O bir düşünde, evlerini avlusunu karla kaplanmış görmüş ve karlara gömülü yarı yarıya donmuş iki kertenkele bulmuştu. Bir hayvan sever olduğundan onları almış, ısıtmış, sonra da taş duvardaki ait oldukları küçük deliğe bırakmıştı. Ayrıca onlara duvarın üzerinde yetişmiş ve çok sevdiklerini bildikleri eğreltiotundan birkaç yaprak vermişti. Düşte bitkinin adını biliyordu:Asplenium ruta muralis. Düş sürüp gitmiş ve bir süre sonra yeniden kertenkelelere dönmüştü. O zaman Delboeuf şaşkınlık içinde eğreltiotu kalıntıları üzerinde iki yeni kertenkele görmüştü. Sonra çevresine bakındı ve bir beşinci ve sonra da bir altıncı kertenkelenin duvardaki deliğe doğru ilerlediğini gördü ve bütün cadde tümü de aynı yönde ilerleyen bir kertenkeleler geçidiyle dolana kadar sürdü.

Uyanıkken Delboeuf pek az bitkinin Latince adını bilmekteydi ve bunların arasında Asplenium yoktu. Bu adı taşıyan bir eğreltiotunun gerçekten var olduğunu büyük bir şaşkınlıkla öğrendi. Doğru adı Asplenium ruta muraria idi ve düşte hafifçe çarpıtılmıştı. Bunun bir rastlantı olabilmesi çok zordu; Delboeuf için düşünde “Asplenium“ adına ilişkin bilgiye nasıl sahip olduğu bir sır olarak kaldı.

Düşlerin, uyanıklık yaşamında ulaşılamayan anıları emirlerinde bulundurmaları olgusu öylesine olağanüstü ve kuramsal açıdan öylesine önemlidir ki bazı başka hipermnezik düş örnekleriyle bağlantılı olarak bu olguya biraz daha dikkat çekilir. Maury bir zamanlar gün boyu “Mussidan“ sözcüğünün nasıl da durmadan aklına geldiğini anlatır. Onun Fransa ‘da bir kent adı olduğundan başka hiçbir şey bilmemektedir. Bir gece düşünde Mussidan ‘dan geldiğini söyleyen ve kendisine oranın neresi olduğu sorulduğunda Dordogne iline bağlı küçük bir kasaba olduğunu söyleyen bir adamla konuşur. Maury uyandığında kendisine düşünde verilen bilgiye hiç inanmamıştır; ancak bir coğrafya sözlüğünden bilginin son derece doğru olduğunu öğrenir. Bu örnekte düşün üst düzeydeki bilgisi desteklenmiştir ancak bu bilginin unutulmuş kaynağı ortaya çıkarılamamıştır.


DÜŞLERİN UYARANLARI VE KAYNAKLARI
“Düşler hazımsızlıktan ileri gelir“ diye bir halk deyişi vardır ve bu bize, düşlerin uyaranları ve kaynaklarından ne kastedildiğini kavramada yardımcı olur. Bu kavramların ardında bir kuram yatmaktadır ve bu kurama göre düşler, bir uyku bozukluğunun sonucudurlar: uyku sırasında rahatsız edici bir şey olmazsa düş görmezdik; düş de işte bu rahatsızlığa bir tepkidir.
Düşlerin heyecan verici nedenleri üzerine tartışmalar, konuya ilişkin literatürde çok geniş bir yer kaplar. Sorunun ancak düşler bir biyolojik araştırma konusu olduktan sonra ortaya çıktığı açıktır. Düşlerin tanrıların esini olduğuna inanan eskilerin düşlerin uyaranlarını araştırmak için hiçbir gereksinimleri olmamıştır: düşler ilahi ya da şeytani güçlerin arzusundan doğmuştu ve içeriklerini de bu güçlerin bilgileri ya da amaçları belirlemekteydi. Bilim hemen düş görmeye yol açan uyaranların her zaman aynı olup olmadığı ya da değişik türden böyle uyaranlar bulunup bulunmadığı sorusuyla karşı karşıya gelmiş; bu da düşlerin nedenlerini açıklamanın ruhbilimin mi yoksa fizyolojinin mi alanına girdiği tartışmasını getirmiştir. Çoğu otoriteler uykuyu bozan nedenlerin (yani düş görmenin kaynaklarının) değişik türden olabileceği ve bedensel uyarıların ve zihinsel uyarılmaların aynı biçimde düş kışkırtıcısı olarak rol oynayabileceğinde düşünce birliği içinde gibi görünmektedirler. Ancak, düşlerin şu ya da bu kaynağına öncelik verilmesinde ve de düşlerin üretilmesindeki etmenler olarak onlara verdikleri önemin sıralanmasında görüşler büyük ölçüde farklılaşmaktadır.

DÜŞLER UYANDIKTAN SONRA NEDEN UNUTULUR
Düşlerin sabahleyin eriyip gittiği herkesçe bilinir. Kuşkusuz anımsanabilirler; çünkü biz düşleri ancak uyandıktan sonra belleğimizde kalanlardan biliriz. Ama çok sık olarak, bir düşü kısmen anımsadığımız oysa geceleyin daha fazlasının bulunduğu duygusuna kapılırız; ayrıca, günün akışı içinde, sabahleyin hala canlı olan bir düşün birkaç küçük parça dışında nasıl da eriyip gittiğini gözlemleyebiliriz; sıklıkla ne gördüğümüzü bilmeksizin düş gördüğümüzü biliriz; ve de düşlerin unutulmaya yatkınlığı bizim için o denli tanıdık bir şeydir ki birinin gece düş görmesi ve sabahleyin ne gördüğünü ya da düş görüp görmediğini bilmemesi olasılığı bize hiç de saçma gelmez. Öte yandan, bazen düşlerin bellekte olağandışı bir kalıcılık gösterdikleri de olur.

Düşlerin unutulmasına ilişkin en ayrıntılı derleme Strümpell tarafından yapılandır. Bu, kesinlikle çok karmaşık bir görüngüdür, çünkü Strümpell bu olayı tek bir nedene değil pek çok nedene bağlamıştır.

Her şeyden önce, uyanıklık yaşamında unutmaya yönelten tüm nedenler, düşlerde de işlemektedir. Uyanıkken sayısız duyumsama ve algıyı düzenli olarak hemen unuturuz, çünkü onlar çok zayıftır ya da onlara eklenen zihinsel uyarılma çok hafiftir. Aynı şey çoğu düş imgesine de uyar: unutulurlar çünkü çok zayıftırlar, oysa onlara komşu olan daha güçlü imgeler anımsanır. Ancak güç etmeni bir düş imgesinin anımsanıp anımsanmayacağını belirlemede tek başına yeterli değildir. Strümpell de diğerleri gibi çok canlı olduğunu bildiğimiz düş imgelerini sıklıkla unuttuğumuzu, oysa gölgeli ve duyumsal güçten yoksun pek çoğunun bellekte saklananlar arasında bulunduğunu kabul eder.

Ayrıca uyanıkken yalnızca bir kez ortaya çıkmış bir olayı kolayca unutmaya, birçok kez algılanmış bir şeyi ise kolayca anımsamaya eğilimli oluruz. Düş imgeleri eşi olmayan yaşantılardır ve bu olgu, bizim ayırımsız tüm düşleri unutmamıza katkıda bulunur.

Üçüncü bir unutma nedenine daha fazla önem yüklenmiştir. Duyumların, düşüncelerin ve benzerlerinin belirli bir dereceye değin anımsanma duyarlığına ulaşmaları için, birbirlerinden soyutlanmış olarak kalmamaları, uygun dizilenme ve gruplamalar halinde sıralanmış olmaları temeldir. Eğer kısa bir şiir dizesi kendisini oluşturan sözcüklere bölünür ve bunlar karıştırılırsa anımsanması çok güç bir hal alır. Eğer sözcükler uygun biçimde düzenlenir ve uygun sıraya sokulursa bir sözcük diğerine yardım eder ve anlamla yüklenmiş olan bütün, bellek tarafından kolayca alınıp uzun süre saklanabilir. Genelde anlamsızı saklamak, karışık ve düzensiz olanı saklamak kadar zor ve olağandışıdır.

DÜŞLERİN AYIRT ETTİRİCİ RUHBİLİMSEL ÖZELLİKLERİ
Düşler üzerine bilimsel düşüncemiz, onların, kendi zihinsel etkinliğimizin ürünleri olduğu varsayımından yola çıkmaktadır. Bununla birlikte tamamlanmış düş, bize yabancı bir şeymiş gibi bizi çarpar. Bu konuda kendi sorumluluğumuzu benimsememeye yatkınızdır. Düşlerin aklımıza yabancı olduğu biçimindeki bu duygunun kökeni nedir? Düşlerin kaynağı üzerine tartışmamızın çerçevesinde bu yabancılığın, düşlerin içeriğinde yer alan malzemeden ileri gelemeyeceği sonucuna varmak zorundayız; çünkü bu malzeme büyük kesimiyle hem düş görme hem de uyanıklık yaşamında ortaktır.

DÜŞ GÖRME VE DÜŞ GÖRMENİN İŞLEVİ ÜZERİNE KURAMLAR
Düşlerin gözlemlenen niteliklerini belli bir görüş açısından açıklamaya çalışan ve aynı zamanda düşlerin daha geniş görüngüler evrenindeki konumunu tanımlayan her sav bir düş kuramı diye adlandırılmayı hak eder. Değişik kuramların, düşlerin şu ya da bu niteliğini temel alıp açıklama ve bağlantı kurmalarına başlangıç noktası olarak o niteliği yerleştirmeleriyle birbirlerinden ayrıldığını görürüz. Bir kuramın düş görme için bir işlev ortaya atması gerekmez. Yine de amaçlılığa ilişkin açıklamalar arama alışkanlığımız nedeniyle düşlere bir işlev yükleyen kuramları benimsemeye daha yatkınızdır.



Rüyalar problem çözme dönemleri olarak algılanabilir mi? Rüyada kişi psikolojik bir mesai içerisindedir. Rüya kişi pasif bir durumda mıdır yoksa aktif midir? Rüya seanslarında semboller ve yaşam olayları nasıl ele alınıyor ve nasıl değerlendiriliyor? Rüyaların semboller üzerinden yürümesinin anlamı nedir? Rüyanın olumlu ya da olumsuzluğu nereden kaynaklanır? Rüyaların psikoterapilerde değerlendirilmesi sırasında kişinin eğitimi, doğduğu ve yaşadığı coğrafya, kültürü yapısı ve kişilik yapısı ne kadar etkili? Psikiyatrik şikayet yaşayanların rüyalarında ne gibi farklılıklar var? Rüyada görülen deprem sarsıntısı örneğin ilişkideki bir duygusal sarsıntıya hangi durumlarda işaret eder? Terapilerinde rüyaları değerlendiren NPİSTANBUL Etiler Psikolojik Danışma Merkezi'nden Psikolog Dr. Cengiz Demirsoy cevapladı.


-Rüya ruh tarafından mı görülür, beyin tarafından mı?
Ruh, metafizik bir konu. Ama beyin söz konusu olunca elimizde somut bulgular var. Rüya sırasında beynin işleyişi değişiyor. Bu esnada, diğer zamanlardan farklı olarak beyinde belli bir dalga türü olan teta dalgasının hakim olduğunu görüyoruz. Eğer bu dalgalar varken insanları uyandırırsak, o esnada rüya görmekte olduklarını söylüyorlar.

-Rüyada mekanizma nasıl işliyor? Beyinde rüya sırasında meydana gelen oluşumu anlatabilir misiniz?
Rüya, uykunun daha çok REM dediğimiz döneminde görülür. 8 saatlik bir uykuda 4-5 kez REM dönemine gireriz ve bunların toplam süresi 90-120 dakikadır. REM, hızlı göz hareketleri demektir. Bu dönemde, göz kapaklarımız kapalı olmasına rağmen, göz küreleri bu esnada sanki bir olayı izliyormuş, yaşıyormuş gibi hızlı hareketler içindedir. Bu dönemde EEG ile beyin dalgaları izlenecek olursa teta dediğimiz dalgaları görürüz ki bunlar uykunun diğer dönemleri ve uyanıklık halinde görülen dalgalardan faklıdır. Bunu bir şekil ile daha anlayabiliriz. Bu şekilde REM dönemlerinin de yer aldığı uyku dönemlerini gözümüzde canlandırmak için yararlı olabilir.


-Rüya size göre soyut mudur, somut mudur?
Rüya bence son derece somut bir olaydır. Biraz önce bahsettik; rüya sırasında beyinde önemli değişiklikler oluyor. Bu değişiklikler beyinle sınırlı da değil, bedenimiz tümüyle etkileniyor. Nefes alışveriş sıklaşıyor, kalp ritmimiz artıyor, tansiyonumuz hafifçe artıyor, kaslarımızın gerilimi değişiyor. Bunlar bedendeki değişikliklerin bazıları... Daha birçok değişimler oluyor. Tüm bunlar cihazlarla ölçebildiğimiz değişiklikler.

-Rüya dışarıdan meydana gelen etkilerle mi meydana gelir, yoksa kişinin kendi içsel dünyasından mı beslenir?
Galiba şunu soruyorsunuz; rüya bedensel, çevresel faktörlerden etkilenir mi yoksa bunlardan bağımsız mıdır? Muhtemelen dış etkiler rol oynar. Ama içsel dünyamız rüya içeriğini etkilemede daha baskındır. Mesela birisi rüyasında açlığını ağaçtan topladığı meyvelerle giderirken, bir diğeri çevrede hiçbir yiyecek bulamadan rüyasında aç bir biçimde dolaşabilir. Başka bir kişi bir lokantaya girip karnını doyururken, bir diğeri girdiği lokantada yemek kalmadığını görebilir. Özet olarak, bir dış veya bedensel etkenle başlasa bile rüyanın gidişatında sonsuz sayıda senaryodan bahsetmek mümkündür ve bu gidişatı belirleyen asıl etken kişinin içsel dünyasıdır.


-İçsel dünya derken, neyi kastediyoruz?
Güzel soru. Burada içsel dünya terimini şöyle açabiliriz. Kişinin duyguları, düşünceleri, üzüntüleri, sevinçleri, beklentileri, korkuları, karşı karşıya olduğu problemler. Yani özetle söylersek, kişinin psikolojik durumu diyebiliriz. Ve bu psikolojik durumu, rüya söz konusu olduğunda biraz daha sınırlayabiliriz. Şöyle ki; eğer ben bu gece bir rüya görmüşsem, bu, son birkaç gün içinde yaşadığım olaylar ve onların benim üzerimdeki psikolojik etkisi ile ilgilidir.


-Peki, eğer açlıkla ilgili bir rüya gördüysem, bu son birkaç gündür aç olduğum veya yeterli beslenemediğimle mi ilgilidir? Ya da bunu kendime dert etmemle, yani bundan dolayı sıkıntı yaşamamla mı ilgilidir?
Çok yerinde bir soru. Evet bazen bu dediğiniz olabilir. Yani kişi son günlerde aç kalmış ve bundan dolayı hem bedensel hem psikolojik sorun yaşamış ve bu da rüyasında yer almış olabilir. Ama çoğu kez böyle değildir. Çünkü rüyadaki şeyler çoğunlukla birer "sembol"dür. Yani hayatımızdaki başka bir şeye işaret eder.


-Rüyanın varlığının anlamı nedir? Daha doğrusu rüya neden vardır?
Yaşamımızın 1/12 si rüyada geçiyor. Bu ortalama bir yaşam süresinde 4-5 yıl demektir. Rüyada geçen 4-5 yıl!! Uzun bir süre. Eğer bir canlıda yaşamının bu kadar uzun süresini kapsayan bir aktivite varsa bu hayati öneme sahip bir şey olsa gerek.


-Bu sonuçlar rüyanın fiziksel gerekliliğini tam olarak vurguluyor. Peki, psikolojik olarak nasıl bir işlevi var rüyaların?
Rüya üzerinde çalışan psikologlara göre rüyalar 'problem çözme denemeleri'dir. Yani biz rüyalarımızda psikolojik bir 'mesai' içindeyiz. Rüyalarımızda pasif bir seyirci değiliz, aktif bir çalışma içindeyiz. Rüyalarımız seansında bizim için önemli olan yaşam konularını, sorunlarını ele alıyoruz. O sorunlar üzerinde düşünüyor, değerlendirmeler yapıyor, çözümler üretmeye çalışıyoruz. Ve hatta kararlar alıyor ve farkında olsak da olmasak da bu kararları hayatımızda uyguluyoruz.


-Uyanıkken gün içinde de yaşamımızdaki önemli konular üzerinde düşünürüz. Rüyadaki sürecin farkı ne, bir fark var mı?
Evet, çok önemli bir fark var; rüyalar bunu sembol kullanarak yapar. Uyanıkken konular sorunlar üzerinde düşünürken semboller kullanmayız.


-Rüyanın olumsuz veya olumlu olması neye bağlıdır?
Olumlu ve olumsuz, göreceli kavramlar; kişiden kişiye ve değerlendirme türüne göre değişir. Benim kullandığım analiz yönteminde rüyanın olumlu veya olumsuz olmasına iki kritere bakarak karar verilebilir. Birincisi, rüyanın duygusal tonu… Yani rüyada kişi neler hissediyor, ona bakılır. İkincisi de bu duygunun derecesi.


- Kötü algılanan rüya kötü olmayabilir mi diyorsunuz yani?
Olabilir de olmayabilir de. Ama yine hatırlayalım ki, rüyadaki 'köpek' bir semboldür ve hayattaki başka bir şeye işaret eder.


- Olumlu rüya, gören tarafından olumsuzlanabilir mi? Rüyanın etkisi var mıdır yoksa kişi kendisi mi bunu yapar yorumlarıyla?
Evet bu olabiliyor. Varsayalım ki aynı kişi bir hafta sonraki bir rüyasında da yine daha önce gördüğü saldırgan bir köpekle karşılaştı ve bu sefer hafif bir korku, tedirginlik yaşadı. Burada kişi rüyanın etkisiyle, yani yaşadığı korkuya, tedirginliğe bakarak bunu olumsuz değerlendirebiliyor. Ya da rüya tabiri kitaplarından veya başka türlü edindiği ve rüyaları anlamada hiçbir yararı olmayan kanıları nedeniyle de tamamen farklı değerlendirmelerde bulunabiliyor. Ama bana sorarsanız bu rüya olumludur derim. Neden derseniz, olumlu, olumsuz değerlendirmeler görecelidir. Burada evet korku, tedirginlik duygusu var ve bu olumsuz bir duygu, ama bu duygunun derecesi önceki rüyadaki dehşetli korkuya göre oldukça düşük. Dolayısıyla bu kişinin durumu bir hafta öncesine göre olumlu. Yani bana gelen bir danışan ilk geldiğinde dehşetli korku yaşadığı bir köpek rüyası, bir hafta sonra hafif korku veya tedirginlik yaşadığı bir rüyasını anlattığında şöyle düşünürüm. Evet, rüyada 'köpek' ile sembolize edilen hayat sorunu hala sürüyor ama yaşadığı olumsuz duygu dehşet derecesinden tedirginlik düzeyine gerilediğine göre bu olumlu bir ilerleme. Ve gerçekten de, rüyanın hayatındaki sorunla ve o sorun karşısında yaşadığı duygu ile bağını kurduğumuzda, aynı olumlu gelişmeyi rüyaya paralel bir şekilde hayatında da görebiliyoruz.


- Sembol, simge terimlerini çok kullandınız. Bunları biraz açabilir miyiz? Rüyada simgeselliğin yeri nedir?
Rüyaların neredeyse tümüyle simgelerden, sembollerden kurulduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, bunlardan oluşmuş bir 'Rüya Dili'nden bahsetmek hiç de abartı olmaz. Rüyaları 'gerçekten' anlamak istiyorsak, bu dili gramerini öğrenmemiz, anlamamız gerekir. Burada aklımızda tutmamız gereken birkaç önemli şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi, rüyadaki her şeye, kişilere, hayvanlara, bitkilere, renklere, kıyafete, ortamlara, yerlere, nesnelere, kısacası her şeye birer sembol gibi yaklaşmalıyız. Sembol derken, kendisinden başka bir şey gösteren bir şeyi kastediyoruz. Örneğin rüyadaki kedi, gerçek yaşamımızda, eşimizi (veya başka birini) gösteren bir sembol olabilir. Diğer bir önemli nokta da şu: sembollere, herkes için aynıymış gibi genel geçer bir gözle bakmamalıyız. Rüya tabiri kitaplarını yaptığı büyük yanlış bu. Eğer rüyalarımızı ve hayatımızı gerçekten anlamak istiyorsak, bence yapacağımız ilk iş o kitapları kaldırıp atmak olmalı.


- Rüyadaki simgeler her zaman aynı anlamı içmez değil mi?
Evet tam olarak bunu diyorum. Söylediğim gibi rüya tabiri kitaplarındaki simgelerin, sembollerin anlamı her kişi için ve her zaman için sabittir. Halbuki rüyadaki semboller kişiden kişiye değiştiği gibi, aynı kişide zaman içinde de değişir. Rüyaları anlamak istiyorsak bunu mutlaka aklımızda tutmalıyız.


- O halde simgelerin anlamlarını gören kişinin algısı mı belirler?
Evet. Mesela kedi sembolünün anlamını rüya gören kişinin algısı belirler. Kediyle ilgili algısı, duyguları çok farklı insanlar görürüz. Kimisi kediden korkar, kimisi pek aldırmaz, kimisi sevimli bulur, kimisi de sanki hayatını kedilere adamış gibidir. Şimdi, kedi söz konusu olduğunda, elimizde en az dört farklı tutumda insan sınıfı var; kediden korkanlar, aldırmayanlar, yani ne korkan ne seven anlamında, kedileri sevenler ve sanki hayatını kedilere adayanlar. Şimdi tüm bu insanlar için, rüya tabirleri kitaplarında yapıldığı gibi, kedi sembolünün aynı anlama geldiğini iddia etmek doğru olabilir mi? Hatta daha da ileri giderek şunu da söyleyebiliriz; bir sembolün anlamı aynı kişide bile zaman içinde değişebilir.


- Rüya kitaplarının rüya ile ne kadar alakası var?
Hiç alakası yok. Yararı yok. Daha da önemlisi rüyayı anlamaya zarar veriyor. Bu kitaplardan birini elinize alın (ama paranıza ve zamanınıza yazık sakın satın almayın), herhangi bir sayfasındaki bir sembolün karşısında yazanlara bakın. Orada yazanlar tüm insanlar ve tüm çağlar için geçerlidir. Kendi iddiaları bu tabi… Yararsız, zararlı, ezbere şeyler. Yani, bu kitaplar, herhangi bir sembol için rüyayı doğru anlamanın önündeki en büyük engel diyebilirim. Dediğim gibi, satın almayın veya elinizde varsa da size tavsiyem kaldırıp çöpe atın.


-Herkes ve her zaman için geçerli sembol hiç mi yoktur?
Sorduğunuz iyi oldu; tabi ki var. Rüyalarla uzun zaman ilgilenince anlamı hemen herkes ve her çağ için geçerli olduğunu düşündüğünüz bazı semboller olduğunu fark ediyorsunuz. Ama bunların sayısı oldukça az. Bu sembollerin herkes ve her zaman için aynı anlamı taşımasının nedeni de ortak insan fizyolojisi.


-O taktirde genel geçer sembolleri bilmek rüyayı anlamak açısından yararlı diyebilir miyiz?
Bana sorarsanız, en azından rüya analizine yeni başlayanlar için, rüya sembollerinin genel geçer anlamlarına kafa yormaktansa hiç bilmemek, taze, hatta boş, bir zihinle rüyalara yaklaşmak daha iyi bir yol. Çünkü o bilgiler bir perde olup rüya görenin açıklamalarını 'işitmemize' engel olabilir. Deprem rüyası gören bir kişinin hayatında bir 'sarsıntı' olduğunu, ve bunun fiziksel olmaktan ziyade duygusal bir sarsıntı olduğu ihtimalini düşünürüm ama rüyanın diğer ayrıntılarını dinlemez isem bu sarsıntının hayatının hangi alanında yer aldığını ve onu ne ölçüde etkilediğini anlama şansını yitiririm. Mesela birisinin deprem rüyası eşiyle ilişkisinde bir sarsıntıya işaret ederken, bir diğerinde iş arkadaşlarına karşı duyduğu bir güven sarsıntısını anlatıyor olabilir. Yani, rüyada deprem eşittir uyanık hayatta duygusal sarsıntı, demek en azından oldukça eksik bir bilgi.


-Şehirde yaşayan örneğin hiç kurt görmemiş birinin rüyasında kurt görmesi, onun tarafından kovalanması anlamlı mı?
Evet anlamlı. Bir şeyi doğrudan yaşamasak bile onun hakkında duyduklarımız, okuduklarımız, televizyonda, sinemada seyrettiklerimizle bir fikir oluşuyor. Ama bu fikir herkeste aynı oluşmuyor tabi ki. İşte işin can alıcı noktası burası… Mesela diyelim ki ben bir şehir çocuğum ve benim kurt ile ilgili duygularım, fikirlerim okuduğum 'Tarkan' veya 'Kızılmaske' gibi çizgi romanlar sayesinde oluşmuş. Bir de özel ilgi alanı kurtlar olan bir zoolog hayal edin; yıllarını ormanda kurtların yaşamını inceleyerek geçirmiş. Onun kurt ile ilgili algısı, doğaldır ki benden çok farklı olacak. İkimiz de kurt tarafından kovalandığımız bir rüya görsek, dereceleri farklı olmakla birlikte bir korku hissedeceğiz muhtemelen. Bu korku bizim ortak noktamız diye düşünebiliriz. Yani hayattaki karşılığını düşünecek olursak ikimiz de korku içinde bir şeyden kaçıyoruz. Ama farklı olduğumuz nokta 'kurt' sembolü. Bunun ne olduğunu bulmak için her iki rüyacıda kurt'un ne olduğunu sorarak onlarda bu sembolün ne anlama geldiğini öğrenmemiz gerek. Onların kurt için verdiği tarifinin hayatlarında neyi veya kimi gösterdiğini anlarsak, neden korktuklarını ve kaçtıklarını da anlarız.


-Rüya yorumlarında yorumcunun önemi nereden kaynaklanıyor?
Rüyaları çok değişik tarzlarda değerlendirenler var. Bana bir danışanım bir rüyasını anlattığında şu ilke ile rüyasını dinlemeye başlarım. Bu rüya, rüyacının hayatındaki önem verdiği bir konuyu veya sorunu, sembollerden oluşmuş bir dilde anlatıyor. Öyleyse yapmam gereken şey, ondan bu rüyadaki sembollerin anlamını öğrenmek ve bunların hayattaki karşılığını bulmak. Yani rüyanın hayatla, bağını, paralelliğini, köprüsünü, kurmak…


-Sembollerin anlamını rüya gören kişiye mi soruyorsunuz yani?
Evet, kesinlikle. Ben bir şey hakkında rüyayı görenden çok daha fazla ve doğru bilgiye sahip olsam bile fark etmez. Rüyada doğru bilgi yanlış bilgi diye bir şey yok. Çünkü rüyayı o görmüştür ve rüyasındaki semboller de onun algısıyla şekillenmiştir.


-Sizin rüyayı ele alışınız, alışılmış yorumlardan oldukça farklı. Halk arasındaki alışılmış rüya yorumlaması ne tür sonuçlar getiriyor? Yararları ve zararları anlamında soruyorum.
Alışılmış yorumlama tarzı binlerce yıldan beri süren bir tarz. Ama maalesef ki bir şeyin binlerce yıldır öyle yapılıyor olması, onun doğru olduğunu göstermez. Bence bu yorumlama tarzı hiçbir yarar sağlamıyor. Belki bir tür boş zaman eğlencesi olarak bir yararı vardır ama çoğunlukla zararlı bile diyebilirim. Evet rüyalar bazen gelecekten haber verir. Ama bu gelecek, aslında kendinin bilmediği bir gelecek değildir. Bu, geleceğe saplanma takıntımız rüyalardan hayatımızda hakkıyla yararlanmamızı önlüyor. İkinci bir zarar, rüya tabirleri yaklaşımının getirdiği bir zarar. Örneğin bir kişi rüyasında kendisini babasıyla, annesiyle, kardeşiyle cinsel ilişki içinde görüyor, dehşete kapılıyor ve soruyor: "Ne oluyor bana, niye böyle bir rüya gördüm, yoksa ben sapık mıyım?" Halbuki rüyadaki babasının, uyanık hayatta babasını değil de başka bir şeyi gösteren bir sembol olduğunu anlayabilse… Hele hele, rüyadaki cinsel ilişki sembolünün de uyanık hayatta cinsellikle ilgisi olmadığını bilebilse tamamen rahatlayacak.


-Geleneksel tarzdaki rüya yaklaşımında, sembollerin belli anlamları olduğu için, rüyayı gören kişi orada olmasa bile bir yorumlama yapılır. Anladığım kadarıyla sizin yaklaşımınızda rüyayı görenle konuşulmadan bir yorum yapılamayacağından bu mümkün değil.
Evet haklısınız. Örneğin ben bir rüyamda pencereme konmuş bir kuş görsem, bu rüyayı size anlatsam ve siz de gidip bunu rüya yorumuyla ilgilenen birisine anlatsanız, beni hiç görmeden, konuşmadan, rahatlıkla şöyle diyecektir: "Rüyada kuş, haber demektir. Dolayısıyla arkadaşınız Cengiz'e bir haber gelecek." Ben bunu yapmamaya çalışıyorum. Yoksa bir şeyler söylemek mümkün tabii.


-Rüyaya yönelik başka yaklaşımlar da var. Sufi anlayışın rüyayı değerli bulması ve buradan kendilerine ilişkin anlamlar çıkarmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bildiğim kadarıyla sufizmde bir kamil insan anlayışı, ideali var. Sufizmde kişi, 'ham' halde yola çıkar ve kamil (olgun) insan olma yolculuğunda çeşitli hallerden yani safhalardan geçer. İşte rüyalar kişinin halini, yani yolculukta hangi engellerle karşılaştığını, onları geçip geçmediğini, hazmedip hazmetmediğini gösteren çok değerli bir araçtır. Bu halleri anlamak ve kişiyi gerektiği gibi yönlendirebilmek için başka yöntemleri de vardır ama rüya en doğrudan yani en direkt gösteren araçlardan biridir. Çünkü, rüya sizi olduğunuz gibi yansıtır. Gerçeğin tam bir aynasıdır. "Miş" gibi yapamazsınız; belki uyanık hayatta yapabilirsiniz, kendinizi ve çevrenizi kandırabilirsiniz, ama rüyada yapamazsınız. Neyseniz o'sunuzdur. İşte biz de rüyaların bu özelliğinden psikoterapide yararlanıyoruz. Mesela biz de psikoterapide ilk olarak kişinin o andaki durumu ile ilgili bilgi edinmeye çalışırız. O andaki ruh halini anlamaya, tespit etmeye çalışırız. Bu amaçla konuşur, sorular sorar ve çeşitli testler uygularız. Ama, bazen kişinin kendi duygu ve düşünceleriyle ilgili farkındalığı yeterli olmadığından, bazen de farkındalığı olduğu halde anlatmaya çekindiğinden ve bazen de bambaşka kişilik resmi verme arzusundan dolayı, verdiği bilgiler zaman zaman eksik veya yanıltıcı olabiliyor. İşte rüya bu engelleri aşma olanağı veriyor. Kişiyi daha kapsamlı ve doğru olarak anlayabiliyoruz. Hatta, biz anladığımız gibi, rüyaları sayesinde o da kendisini, farkında olmadığı yönlerini, daha iyi anlayabiliyor.


-Dış faktörlerin rüyayı kısmen etkileyebileceğini konuşmuştuk. Psikiyatrik hastalıklar rüyaya nasıl etki eder?
Çok etkiliyor. Psikolojideki bilişsel terapinin kurucusu Dr. Beck, rüya için bir tür 'biyopsi' benzetmesi yapıyor. Biyopsi nasıl ki fiziksel hastalıklarda kesin tanıya götüren bir şeyse, rüya da aynı şekilde kişinin psikolojik, psikiyatrik sorununun tam da merkezinden, kalbinden alınmış bir numune gibidir. Bu nedenle, nasıl ki fiziksel biyopsi kişinin fiziksel hastalığının ne olduğunu ve derecesini tayin etmede çok etkili bir yöntemse, rüyalar da kişinin psikolojik dünyasını anlamada aynı işlevi görebilir. Kişinin rüyasını anlarsanız, hangi sorunlardan muzdarip olduğunu ve bunların onun hayatını hangi ölçüde etkilediğini de anlayabilirsiniz.


-Psikiyatrik hastalıklarda rüyanın içeriği nasıl oluyor?
İçerik, psikolojik sorunun türüne göre değişiyor. Örneğin depresyonu ele alalım. Depresyonda kişide kendisine, çevresine, tüm dünyaya ve geleceğe yönelik olumsuz duygular vardır. Kişi duygusal olarak çökkündür, her şey kötüdür ve kötüye gitmektedir, hiçbir umut yoktur, kişi çaresizlik içindedir. Mesela depresyondaki kişilerin rüyasında bu temaları ve özellikle de 'çaresizlik' temasını belirgin bir biçimde görebiliyoruz. Örneğin yoğun depresyondaki bir kişi şöyle bir rüya görebiliyor: Bir deprem oluyor ve ben başım ellerimin arasında büzüşmüş bir şekilde yerde çömelmiş duruyorum. İşte bu rüyada kişinin bir şey yapmadan duruşu ile uyanık hayatındaki tutumu paralellik gösteriyor, uyanık hayatında da olaylar karşısında 'çaresizlik' içinde hiçbir şey yapmayabiliyor. Yapmaya da kalkışmıyor çünkü ne yaparsa yapsın durumu değiştiremeyeceği inancı hakim; yani yapacağı hiçbir şey bir 'çare' olmayacak, olumsuz gidişi değiştirmeyecek inancı. Depresyon düzelmeye başlayınca, bunun yansımalarını rüyalarda da görebiliyoruz. Kişi rüyalarındaki olaylar karşısında nispeten daha aktif bir hale geliyor. Kaygı, anksiyete problemlerinde ise daha çok 'tehlike' temalı, korkutucu rüyalar öne çıkıyor. Örneğin rüyada kişinin peşinde, onu kovalayan çok tehlikeli bir şey olabiliyor. Tabi bu içerikler kişinin yaşadığı sorunun şiddetine, yoğunluğuna göre derece farkı gösteriyor.


-Rüyayı terapilerinizde kullandığınızı biliyoruz. Rüya ile yaptığınız terapilerden bahseder misiniz?
Evet, terapilerimde rüyalardan mümkün olduğunca yararlanmaya çalışıyorum. Rüyalardan, iki bakımdan yararlanıyorum. Birincisi danışanın durumunu anlamak... Daha önce de söylediğim gibi, danışanları daha doğru ve daha tam anlamak istediğimizde rüyalar çok yararlı olabiliyor. Hatta, danışanın bilinçli olarak henüz farkında olmadığı yönlerini bile görebiliyorsunuz. Eşine çok kızgın olduğunu ve ondan boşanmak istediğini ve bu süreçte sizden destek almak istediğini söyleyen bir danışanın rüyasından, aslında eşini sevdiğini ve ondan boşanmayı hiç mi hiç istemediğini görebiliyorsunuz. Bunu kendisine açıkladığınızda, bir sonraki seansta size gelip "evet haklısınız, ben eşimi seviyorum, ayrılmak istemiyorum" diyebiliyor. Ve bu durumda terapinin seyri tamamen değişiyor tabi. Rüyaların diğer bir yararı da, terapide ilerleme olup olmadığı, yani danışanın sorununda olumlu bir gelişme olup olmadığı yönünde de bilgi veren bir kaynak olması. Örneğin, terapinin başında rüyasında bir deniz veya gölde suyun içinde boğulmak üzere olduğunu gören bir danışan, terapi ilerlediğinde, yine suyun altında olduğu ama nefes alabildiği bir rüya görebiliyor.


-Bu neyi anlatıyor size bir terapist olarak?
Bunun anlamı şu; yine suyun içinde, yani sorun hala devam ediyor, ama onun üzerindeki etkisi ilk başlardaki kadar şiddetli, boğucu değil, çünkü şimdi nefes alabiliyor. Bu verileri sorular, testler gibi başka yöntemlerle de teyit ediyoruz tabi. Rüyalardan bir diğer yararlanma yolu da onların değiştirici gücü. Yani tedavi amaçlı kullanabiliyoruz.


-Rüyanın iyileştirici gücü terapilere nasıl yansıyor?
Kısaca söyleyecek olursam rüyalardaki sembolleri kullanarak bir imgeleme çalışması yapıyoruz. Şöyle cevap vereyim sorunuza. Rüyalardaki sembollerin kişinin hayatında bir karşılığı, bir paraleli vardır. Bu sembolü açabilirseniz, o sembolün kişinin hayatındaki karşılığını da bulabilirsiniz. Bu, 'anlama' ile ilgili kısım. Bir de şu var; kişinin rüyadaki o sembole karşı tutumu değişirse, o sembolün hayatındaki karşılığı olan kişiye, duruma, olaya karşı tutumu da değişir. Yani rüya sembolüne karşı gerçekleşen tutum değişikliği, uyanık hayatına da transfer olur.


-Son olarak bir örnek ile bitirelim isterseniz?
Örneğin rüyasında bacağında bir tırtıl olduğunu gören bir danışanda, bu 'tırtılın' uyanık hayatında, evliliği boşanmayla sonuçlandığı için kendini başarısız, değersiz görme ve hatta kendisinden tiksinme duygularına karşılık geldiğini anladığımızda, 'tırtıl' sembolünden tedavi amaçlı yararlanabiliriz. Rüyasındaki tırtıla karşı tutumu değiştiğinde, yani ondan rahatsız olmaz tiksinmez hale geldiğinde, boşanmışlık durumundan dolayı topluma karşı rahatsızlık duygusu ve kendine karşı duyduğu değersizlik ve kendinden tiksinme duygusu da değişir. İşte bunu, rüyadaki tırtıl sembolü üzerinden bir imgelem çalışması yaparak gerçekleştiriyoruz.



 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)