Sitemize reklam vermek için [email protected] adresine mail atabilirsiniz
For Advertising Contact [email protected]


Muradiye Türbelerinden Yükselen Ses

turkmmo

Level 1
Üye
Katılım
17 Eyl 2008
Konular
111
Mesajlar
0
Reaksiyon Skoru
203
Online Süresi
0
Başarım Puanı
530
Madalyalar
0
MmoLira
2
DevLira
0
En İyi Cevap Puanı
0
Takipçiler
125
Degerli Hocam

Mehmet GÜLGÖNÜL 'ün yazı dizisinden




Bursa, ediplerimizce “ruhaniyetli şehir” olarak da isimlendirilir. Bunun sebebi, bir mezar başında veya eski bir han bahçesinde kendinizle baş başa kalabildiğinizde hissettiğiniz mânevî esintiler olabileceği gibi, asırlık câmi ve minarelerin gölgesinde mâzinin tılsımlı imbiğinden sızan mânâ damlacıklarını yudumlama da olabilir. Câmiler, çınlayan kubbeler, aşkla bükülen kemerler, çınarlar, şadırvanlar, şakırdayan sular, ihtişamlı hayatların son durağı türbeler, kendi dillerince bizlere bir şeyler anlatır. Bunlarla süslenen Bursa, sâkinlerine belki de daha fazlasını veriyordur. Osmanlı hikâyesinin ilk sayfaları, Bursa'da yazıldığı gibi, millî kültürümüzün berrak sayfalarının inşasında en güçlü kalem darbeleri de, Osmanlı döneminde Bursa, İstanbul ve Edirne gibi şehirlerde vurulmuştur.

Modernitenin ruhsuz mekânlarının sıkıcılığına karşı Bursa'nın tarihî Muradiye semti, bir huzur iklimi, bir hava alma adacığı vazifesi gören türbeler manzûmesidir. Taşlı bir yoldan girilen bu sâkin mekân, ziyaretçilerini bir yanda küçük mezar taşları, diğer yanda güller ordusuyla karşılar. Dikkatli bir bakışla türbelerin birbirinden farklı olduğu ve herhangi bir mimarî zorlamanın katı usûllerine saplanılmadan inşa edildiği hemen fark edilir. Zîrâ Muradiye'de Osmanlı sanatının umumî bütünlük kaideleri yumuşatılmış, değişik zamanlarda mekâna katılan her parça kendisine has yapılış özellikleriyle bahçe organizasyonuna dâhil edilmiştir. Burada mimarî üslûp, hayatları boyunca dâima uymak zorunda oldukları bazı devlet geleneklerinden veya resmî protokollerden sıkılan ve “En azından öldükten sonra bu kurallardan âzât olalım.” diyen bu medfun saray ehlinin sesine kulak vermiş gibi; onların hiç olmazsa bu son arzularını yerine getirmeyi dilemiştir. Mânânın böylesine yüceldiği bu yerde tuğlanın kırmızısı, kubbelerin parıltısı ve yeşilin ferah veren yüzü, birbirlerine öyle bir gülümser ki, artık burada sanatın inceliklerini aramak divânelik olur. Zîrâ Muradiye’de tabiattaki ilâhî sanatla, insan aklına verilen estetik anlayış birbiriyle bütünleşir âdeta. Tanpınar: ‘Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh imânları vardı.” derken biraz da bunu kasteder. Estetik endişeyle âdeta ruh giydirilmiş gibi duran taşlar, mermerler, ahşaplar, hatta çiniler ve yazılar, velût bir aşk havuzunda yoğrulmuş; birbirinde eriyen parçalar kendi nizâmını bulup yamacın tabiî iniş çıkışlarıyla birleşmiş; nihayet her unsur, harika bir nispetler ve hacimler manzûmesine dönüşmüştür. Bahçedeki şu kadîm dostluğa bir bakın! Elif misâli serviler, yeşilliklerin kucakladığı bir küçük şadırvan; onun fıskiyesinden şıpır şıpır damlayan su, her biri türbelerin kapısına kadar götüren ölçülü yol güzergâhları ve 2. Murat döneminde dikilen ancak güçlü bir lodosla yıkıldığı için sere serpe uzanmış yatan ulu bir çınar… Osmanlı’yla aynı yaşta olan çınar ağacı, burada yine karşımıza çıkıyor. Ey ulu çınar! Sendeki vefa kimde var? Nerede Osmanlı, orada sen. Seni Muradiye'nin bağrına dikenler, toprağını vefa suyuyla mı yıkadı? Güneş başını sırf bunun için mi okşadı? Belli ki Muradiye'de yatan dostlarına imrendin. ‘Ne olur ellemeyin, düşsem de kalksam da benim yerim burasıdır, ben de şuracıkta yatıvereyim.’ diyorsun. Şimdi kulağını zemine dayamış, yoksa toprağın altındakilerle gizli gizli dertleşiyor musun?




Muradiye’de güller
Muradiye’yi sadece bir kabristan olarak görenler yanılır! Zîrâ burası aynı zamanda bir güller diyarıdır. Burada gülün hem adı vardır, hem de kendisi. Bahçesindeki harika gülleri ve güllü isimler taşıyan türbeleriyle (Gülruh, Gülbahar, Gülşah) burası âdeta bir gül cennetidir. Hatta şahsî ikballerine gülmeden ölenler dahi burada, asırlardır başlarını güllerin o mis kokulu bağrına yaslar durur.

Muradiye’de canlı ve cansız her parça, belli bir intizam içinde mânânın özünde temerküz etmiş, sonra infilâk edip tekrar etrafa dağılarak âhenkle yerlerini almış gibiler. Bu hâlleriyle tevhidin sırrını mı anlatmaya çalışıyorlar acaba? Muradiye'nin işte bu manyetik alanı içinde insan önce hangi türbeyi ziyaret edeceğini şaşırıyor. Kabına sığmaz hayatların bir gün nasıl olup da soğuk duvarlar arasına sığdığını, bir kubbe ile birkaç çininin yârenliğinden başka dünyevî sermayenin kalmadığını Muradiye’deki türbeler, hayattakilere kendi lisânlarıyla haykırıyorlar. İçinde misafir ettiği zâtlardan bazılarına da, her fâniye nasip olmayan evliyâ tâlihini yaşatıyorlar. Sanki hepsi aynı anda kollarını uzatmış, kendine doğru çekiyor; “Önce bana gel, beni ve benim derinliklerimdeki sırları keşfet.” diyor.

Muradiye’de ziyaretçiler, kendilerini ansızın bir tarih girdabının içinde buluverir. Çünkü her bir türbenin ayrı bir hikâyesi vardır burada. O semt, Orta Asya'dan kopup gelmiş; ama artık yerinde karar kılmış bir Türk obasını andırıyor âdeta. Muradiye, İstanbul’daki Eyüp Sultan ile birlikte, Osmanlı dünyasının sayılı türbe topluluklarından biridir. Toplam on iki türbenin olduğu Muradiye'de Fatih'in annesi, babası, ebesi, zevcesi, oğulları ve torunları yatmaktadır. İlk olarak 1449’da Fatih'in annesi Hümâ Hâtun'un türbesi, 1451’de de babası 2. Murat’ın türbeleri yapılmıştır. Fatih daha sonra oğlu Mustafa, zevcesi Gülşah Hâtun ve ebesi Gülbahar Hâtun için de buraya türbe inşa ettirmiştir. Bu sebeple Muradiye “Fatih’in aile kabristanı” veya en azından bir “Osmanlı hanedan mezarlığı” olarak da tarif edilebilir. Burada ayrıca Şehzade Ahmet, Şehzade Mahmut, Mükrime Hâtun, Gülrûh Sultan, Şirin Hâtun ve ‘Saraylılar’ adıyla anılan diğer türbelerde hânedân mensubu yahut yakını kırk kişi medfûndur.

Dinleyen olursa hikâyelerini anlatmaya başlar türbeler, o sâkin duran sandukaların büyülü kapakları hafifçe aralanır, meraklı bakışları güçlü bir vakumlamayla içine çeker; oradan alır geçmiş asırların efsunlu dehlizlerine fırlatır. Meselâ Fatih’in öz annesi buradaki Hâtuniye Türbesi’nde yatmaktadır. Fatih’in annesinin ismi Hümâ Hatun, rivayetlere mevzu olmuştur. Efsaneye göre Hümâ, üzerinden geçtiği kimselere zenginlik ve mutluluk getireceğine inanılan bir kuştur. Bu kuşun dünyada yavrularına karşı en merhametli kuş olduğuna inanıldığından, Osmanlı müesseselerine de bundan türeyen “Hümâyûn” kelimesi ilâve edilmiştir. (Saray-ı Hümâyûn, Divân-ı Hümâyûn, Mızıka-i Hümâyûn vb.) Geçmişe doğru hayalinizde yolculuğa devam ederseniz, uzaklardan cenk nârâlarının, gülbankların hatta âh ü efgânların belli belirsiz uğultularını duyarsınız. Muhayyileler, bir anda zaman çizgisinin ötesine geçer. Her kabir ziyaretçilerde öyle bir hürmet ve hayranlık uyandırır ki, insan kendini bir evliya türbesinin başında zanneder. Öyle ya! Bu tatlı ölüm uykusu kaçımıza nasip olur; hangimizin baş ucunda bir türbedar veya bir serin servi böyle nöbet bekler? Kültürümüzde mezarlar ya küçük bir caminin avlusunda veya sokağın başında, ama hep hayatın içinde ve başköşesinde inşa edilirdi; görebilenlere, kendilerinin bir son durak olduğu hakikatini hatırlatırlardı. Toplumun nabzında mezarlar, hâlis bir ruh arıtma cihazı gibiydi. İç dünyamızın zeminindeki mil tabakasını eşelediğimiz yer mezarlar veya türbelerdi. Ölüm, belki de hiçbir yerde gamzesini bu kadar göstermez. Yakup Kadri Karaosmanoğlu bunu şöyle anlatır: “Uhrevî sükûnetin ve uhrevî rahatın ne olduğunu bilmek isteyenler, Bursa’da Muradiye türbesine gitsinler! Ölüm, yalnız burada korkunç değildir. Mukaddes kitapların vaad ettiği cennet, bize yalnız burada mümkün görünüyor; burada her dakika, bir meleğin kanadı gibidir; başımız üstünden hayatın bütün hummalarını, gussalarını, şüphe ve endişelerini silen yumuşak ve nemli bir tüy temasıyla geçer. Ey kararsız gönül; dakikalara “Dur!” diyebileceğimiz yer burasıdır.”

Rahmet üzerimden eksik olmasın
Bu semt, ismini Sultan 2. Murat’tan alır. 1421’de tahta geçen padişah, otuz yıllık saltanatı süresince gerek Anadolu’da gerek Balkanlarda parlak zaferler kazanır. Adaletli ve merhametli olduğu gibi; ilme, ilim adamlarına, musikî, şiir ve edebiyata ömrünün sonuna kadar büyük alâka göstermişti. Bu ince ruhlu sultan, hükümdarlığın hakkını hem de fazlasıyla verip nihayet vaktinin geldiğine inandığı bir anda, kendi rızasıyla tahttan çekildi. Oğlu 2. Mehmet’e İstanbul’u fethedecek kadar güçlü bir ordu bırakarak 48 yaşında Rahmet-i Rahmân’a kavuştu. 2. Murat’ı Bursa’ya çeken bir şeyler olsa gerektir ki, Bursa’ya defnedilmeyi vasiyet eder. Naaşı Edirne’den Muradiye’ye getirilerek Fatih’in yaptırdığı türbeye defnedilir. Tarihte kaç hükümdar vardır ki, tâcı tahtı böyle kalb huzuruyla bırakmış olsun! İnsan burada sormadan edemiyor: Hey koca hünkâr! Şu dünya sultanlığının vebâli bu kadar mı ağır geldi? İhtirastan böylesine uzak yaşayan padişah, hep yanında hissettiği rahmetin, öldükten sonra da kendisine refakat etmesini istemiş ve “Merkadimin üstünü açık bırakın ki, rahmet ve nurdan mahrum kalmayayım.” demiştir. Mezarının üzerine yağmur damlalarının düşmesi için kubbenin ortası açık bırakılmıştır. Naaşı da doğrudan toprağa gömülü ve etrafı mermerle çevrilidir. Böylece hem rahmet eksik olmaz üzerinden, hem de nur… Hakiki sultanlık bu olsa gerek. Taş ve tuğla ile son derece sâde inşa edilen türbenin kapısı üzerinde özellikle kalem işleriyle süslü, ahşap bir saçak vardır. Türbe altın yaldızlı nakışları, çıtaları ve mukarnas püskülleriyle müstesna bir güzelliğe sahiptir. Ayrıca kapı üzerinde mermere “nesih” hattıyla yazılan ve besmele ile başlayan kitabe mevcuttur.

Onlar konuşuyor…
Bursa, tarih boyunca, bir sürgünler şehri olduğu kadar, hem önemli tekevvünlerin (oluşumların), dirilişlerin ana rahmi, hem de gözden ve gönülden sürgün edilen şehzadelerin fırtınalı hayatlarından sonra, büyük buluşmayı bekledikleri son durağı olmuştur. Bursa’nın Muradiye semti, bu târihî hâdiselerin işaretlerinin toplandığı bir yer. Burada her mezar, kendi dilince âdeta aşağıdaki mesajları bizlere duyurmaya çalışıyor. Ne mutlu duyabilenlere….

“Burada evet! Bu sandukaların altında yatan fâniler, kendi devirlerinin belki en şaşaalı günlerini yaşamışlardı. Her insan gibi sevinmiş, üzülmüş ve hayaller kurmuşlar; ama mutlaka ömür sermayelerine kendilerince bir mânâ yüklemişlerdi. İkbâl endişesi, onların da boynuna bir kement gibi dolanmıştı. Ve bir gün ukbâ yıldızı, onlar için de parladı; o anda tâlihin zorla ellerine tutuşturduğu yüklerden yavaşça sıyrıldılar, hâllerine râzı olup birer birer buraya geldiler. Şimdi kendilerini örten bu kalender kubbelerin altında koyun koyuna yatıyorlar. Ve Ezân-ı Muhammedî, bütün kubbelerde aynı anda çınlıyor. Artık siz onların ulaştıkları nüfuz ve mevkilere değil buluştukları nihaî çizgiye bakın… Ne yaparsanız yapın, bidayetin ikiz kardeşi buradadır!”


 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 1, Üye: 0, Misafir: 1)

Üst