- Katılım
- 7 Eki 2010
- Konular
- 9,213
- Mesajlar
- 34,101
- Reaksiyon Skoru
- 4,131
- Altın Konu
- 1
- TM Yaşı
- 15 Yıl 8 Ay 7 Gün
- Başarım Puanı
- 400
- MmoLira
- 183
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Tenis sahasında tanışmıştık Karin'le. Her cuma öğleden sonra geliyor, yanyana iki ayrı sahada oyuna başlıyorduk. Ayrılırken bir gülücük yolluyor, bir el sallıyor, içimde bir burukluk bırakarak çekip gidiyordu. Rastlantı bu ya, bir gün ikimizin de oyun arkadaşımız gelmemiş, sessiz sedasız birlikte maç yapmaya karar vermiştik. O günden sonra da her perşembe aynı saatte buluşuyor, aynı loş odada, kaçamak bakışlarımızı yakalayarak, üstümüzü değiştirip sahaya çıkıyorduk. Daha ilk buluştuğumuz gün: Yaşamım boyu düzenli yürüttüğüm tek iş budur, on üç yaşından beri tenis oynuyorum, demişti.
Oynuyorum, derken yuvarlaklaşan kalın dudakları dikkatimi çekmiş, yeşil gözleri, canlı bakışları, hafif kemerli burnu, anlamlı yüzü aklımı başımdan almıştı. Topun arkasından koşarken dağılıp dalgalanan kızıl saçlarına, diri göğüslerine, uzun bacaklarına bakmaktan kendimi alamıyordum artık. Sahayı yalnızca o dolduruyordu. Gür saçları kollarıma dolanıyor, topa vurmakta geç kalarak üst üste sayı yitiriyordum. O ise bir çırpıda kazanıyordu. Albenisine kapıldığım için yenildiğimi biliyor, ama beni kırmamak için başka nedenler yakalayarak, mısır taneleri gibi düzgün, kar gibi beyaz dişlerini göstere göstere hınzırca kahkahalar atıyor, içime kelebekler savuruyordu. Sonra öpecekmiş gibi dudaklarını ileri uzatarak işve ile naz ile, kaş ile göz ile derinliklerime dalıyor, tepeden tırnağa hoş ürpertilerle sarsıyordu bedenimi. Kollarımı açacak olsam, ani bir dönüş yapıyor, ya kalçasını önümde abartılı bir biçimde çalkalıyor, ya da saçlarını cilveyle bir yandan bir yana savurarak, çok kadının cesaret edemeyeceği devinimlerle uzaklaşıyordu yanımdan. Şaşırıyordum. Gösterdiğim her ilgi, araya bir mesafe koymasına neden oluyor, ayaküstü söyleşilerimizi bile acelesi varmış gibi kısa kesiyor, kendisine ulaşmamı engelliyordu. Ortada çaresiz, bungun kalakalıyordum. Ay nazlanıp giden yâr, gitme dayan, sözüm var...
Gidiyordu. Kafasına koyduğunu yapan uçarı bir kadın olduğunu sezmiştim taa baştan. İçinden geçeni anında uygulayıveriyordu. Daha on yedi yaşındayken ani bir kararla liseden kaçışı da böyle olmuş, Münih'e gidip mankenlik kursuna yazılmıştı. Kursu bitirdikten sonra bu meslekte bir süre çalışmış, ama beklediği ilgiyi uyandıramamıştı. Bu kez şansını sinemada denemek istemiş; oyunculuk kurslarına katılarak bir filmde küçük bir rol alabilmişti: Sessiz, figüran rolü... Çok geçmeden genç bir aktörle birlikte olmuş, dört ay sürmüştü birliktelikleri. Yine mankenliğe devam etmiş, yirmi iki yaşında bırakıp Münih'ten geri Bad Tölz'e, doğduğu bu şirin kasabaya dönmüştü. "Büyük kent taşradan gelen yetenekleri sindiremiyor," diyordu, "hele öz kurallarını koyarsan; ya seni dışlıyor ya da görmezden geliyor. Onu da beceremezse eğip büküp kendi kalıbına sokuyor... Belki de haklı... Senin ayrı duyarlıkların var onun ayrı... Çatışıyorsunuz..."
Bad Tölz'de büyük bir araba tamir işliği sahibi olan babası, varlıklı bir insandı. On yaşında iken annesini yitirmiş, babası bir analık getirmişti eve: Her fırsatta takıştım, kavgalar çıkardım. Aslında kadın iyi bir insandı; kavgayı gürültüyü sevmiyordu; ama ben onu içime sindiremiyordum, şimdi iyi anlaşıyoruz," diyordu. Üç erkek kardeşin en küçüğüydü. Babasının işliğinde usta olarak çalışan bir adamla evlenmişti bu kez. İyi kazanıyordu kocası.
Yaşamında her şey yıldırım hızıyla olup bitiyordu. Yirmi dört yaşındaydı ve kendisinden yirmi yaş büyük bir erkekle, benimle tanışmıştı. Ama bana tenis arkadaşı olarak bakıyordu sadece. Aylar sonra ne iş yaptığımı, neleri sevdiğimi sordu. Kitap vurgunu, roman sevdalısı olduğumu, öyküler yazdığımı söyledim, çok sevindi, yanaklarında güller açtı, ağzından inciler saçtı: "Ben de resim yapıyorum. Zengin bir caz müziği koleksiyonum var, klasikleri de çok seviyorum. İstersen bir gün gel, kahve içelim, sana resimlerimi ve plaklarımı göstereyim. Hem de söyleşiriz," dedi.
Daveti içimi sevinçle savurdu, belli etmemeye çalıştım. Benim yerimde o olsa, başı bulutlara değebilirdi. Buluşma gününü iple çektim, evli olduğunu bile bile tek bir gül, sevda gülü alarak gittim. Üç katlı bir binanın ahşap çatı katında beni sıcacık karşılarken uzattığım güle şaşırmadı. Elimden coşkuyla alıp göğsüne bastırdı, sonra boynuma sarılarak dolgun dudaklarıyla dudaklarımdan öptü. Ben ise daha resmi karşılanacağımı düşünüyor, kocasının da evde olacağını sanıyordum. Yalnızdı. Koluma girip, babasının ona düğün armağanı olarak verdiği bu evin oturma salonuna götürdü. Salon, binanın bu ucundan öteki ucuna dek geniş bir alanı kapsıyordu. Giriş kapısının karşısındaki duvar boydan boya camdı ve çift kanatlı cam kapılar geniş bir balkona açılıyor, balkon ise, çevresi çınarlarla kaplı küçük bir gölün üstünde duruyordu. Güneşin son kızıl renklerine bulanmış alabezek orman ve Karinin daha da kızıllaşan gür saçları, sonbaharın binbir rengiyle ışıltılar saçarak taa karşı tepelere uzanıyor; orada Alplerin yalçın kayalarıyla birleşiyordu. Balkona çıkıp tertemiz havayı derin derin ciğerlerime çekerek bakışlarımı ormanın yanar döner renklerine diktim. Bütün çabama karşın o yalçın kayalıklarla birleşen kızıl saçlarına ulaşamayacaktım. Ne kadar da uzakta, ne kadar da ulaşılmaz yerdeydi Tanrım. Yanıbaşımda balkonun parmaklıklarına dirseklenen sanki o sıcacık insan değil de, kendimi kutsatmaya geldiğim biriydi. Dokunamayacaktım.
"Burada oturunca artık bu güzelliği, bu büyüyü görmüyor insan," diyerek sessizliği o bozdu.
"Ama fark etmeden de insanın ruhunda inanılmaz incelikler, esinler yaratır burası," diye karşılık verdim.
Ruhun inceldikçe kabalıklar karşısında daha da kırılgan oluyorsun.
Ne diyebilirdim? Onu kıran şeylerden konuşarak birlikte geçireceğimiz bir kaç saatlik zamanı tüketmek neye yarardı? Konuya girmedim. O da açıp ağartmadı; uzunca bir süre sustuk. İçinde olduğumuz büyünün bozulmasını istemiyorduk belki de
Sonra kanadını kolumun altına taktı, salonun öteki ucundaki büyük pencereye doğru götürdü beni. Tuvalini bu pencerenin önüne koymuş, yeni bitirdiği pastel bir resmi salonun içine doğru çevirmişti. Öylesine etkili bir çalışmaydı ki; daha yeni ölmüş, dokunsam sıcaklığını duyabileceğim, çok yakından tanıdığım genç bir kadınla yüzyüze kalmış gibi oldum. Tüylerim ürperdi. Kendi ölümüne ağlarken iki damla gözyaşı, göz çukurlarında iki kocaman kristal tanesi gibi yuvalanmıştı. Resme yaklaştıkça bu tanelerin belirginliği kalmıyor, dağılıyordu. Etkilendiğimi görünce: "Ölüler de ağlar," dedi usulca. Şu anda şiddetli bir kalp krizi ile ben de ölebilirdim, ya da yoldayken dalgınlık anımda bir TIR kamyonu üstümden geçebilirdi. Kafatasım parçalanırken son kez ağlayabilirdim. Tükenen saniyelerde aklımdan neler akardı acaba? Kendisine haksızlık ettiğim, hiç bir zaman karşılaşmayacağım; ama hep karşılaşma umudu taşıdığım insan gelirdi belki gözlerimin önüne. Usulca dokunurdum ellerine, özür diler sonra da ölümüme ağlardım. Yaşamla ölüm arasındaki o incecik geçiş çizgisine beni bir anda nasıl da yaklaştırmıştı Çok uzağınızda gibi görünen şey meğer ne kadar da yakında olabilirmiş diye düşünerek ürperdim. Anladı, derhal elimden tutup yana çekti, yavaşça balkona doğru yürüdük. Cam kapının önünde bir koltuk gösterdi, oturdum.
"Ne içersin?" diye sordu. "Kahveye çağırdın ya." Güldü. "Şampanya da içebiliriz. Konyak da, ne istersen?" "Konyak," dedim. Vitrine doğru gitti, arkadan baktım, tenis sahasındaki o vahşi, o atılgan kadından iz bile yoktu. Alımlılığı daha da belirginleşmiş zarif bir kadındı. Bakışlarımı arkasında hissetmiş olabilir endişesiyle gözlerimi salona çevirdim.
İçeriyi çiçeklerle bezemiş, her çiçeğin dibine minicik figürler, heykelcikler, süs eşyaları yerleştirmiş, çiçek dallarına rengârenk ampüller takmıştı. Kimbilir ne güzel çağrışımlar yapmak üzere Noel Baba yortusunu bekliyordu hepsi... Çiçeklerin arkasındaki dip köşede çerçevesi oymalı, eski bir boy aynası vardı. Önünde yer minderleri. Minderler çocukluğumun geçtiği sekili, sekinin üstü halı yastıklı eve götürdü beni; içime sevinç kıvılcımları serpildi... Minderlerin üstünde bir kaç ressam kataloğu açık duruyordu. Ders kitaplarımı anımsadım. Sonra raflara kaydı bakışlarım. Yirmi dört yaşındaki bir insanın sahip olabileceğinden bir kaç kat daha fazla kitap ve plaklarla doluydu raflar. Yerime ısınmadan kalkıp onları gözden geçirmeye başladım...
Karin, kristal kadehlerle döndü. Kadehleri sehpanın üstüne koydu, su dolu iki kristal kabın içinde yüzen yürek şeklindeki iki mumu yakarken, ben de gelip balkon kapısının yanındaki koltuğa yeniden oturdum. Mumlardan çıtır çıtır sesler geliyordu. Kadehlerden birini bana uzattı: "Haydi, hoş geldin."
Hemen ayağa kalktım, kadeh tokuşturduk, kristal sesi incelerek uzun uzun yankılanırken, içkimizi yudumladık. Karin bir minder çekip, önümde, yanlamasına oturdu. Otururken yüzü buruştu: "Off!" dedi, yüzünde acı çizgileri belirerek. Endişeyle gözlerinin içine baktım. "İki gün önce dövme yaptırmıştım, acıyor, rahat oturamıyorum," diye açıklama yapma gereğini duydu. Görünür bir yerinde dövme yoktu: "Nerene yaptırdın?" diye merakla sordum.
"Kalçama," dedi, garipsedim. "Bakabilir miyim?"
Kalkıp eteğini ve kilotunu rahatça aşağı sıyırdı. Kulağının arkasını gösterir gibi kalçasını hafiften bana doğru çıkardı; yuvarlak, dolgun kalçası daha da yuvarlaklaştı önümde. Cildi pürüzsüzdü. Doğrulup daha yakından baktım: Canlı renklerle minnacık bir gül dövmesi yapılmış, gülün sapından yukarı doğru bir kertenkele tırmanıyordu. O kadar sevimli yapılmıştı ki; elim istencim dışında gülün üstüne gitti; usulcacık okşadım; kor parçasına değmiş gibi yandı elim. Onun bu rahatlığı, bu çekiciliği, sıcak ve samimi davranışı, salondaki havayı bir anda ısıtıvermiş, sanki yıllardan beri tanışıyoruz ve her zaman buraya gidip geliyormuşum havasını estirmeye başlamıştı.
Başımı kaldırınca pencereden bize bakan iki çift göz gördüm birdenbire; tüylerim diken diken oldu. Uzun sürmedi tedirginliğim: Bize bakanlar aynadaki görüntümüzden başkası değildi. Yuvarlak kalçası orada daha güzel ve erişilmesi güç bir nesne gibi görünüyordu. O görüntü gözlerimin önünden gitmedi; belleğime yerleşip kaldı.
Gizli buluşmalarımızı iki yıl boyunca büyük bir arzuyla, içimizden taşan heyecanlarla sürdürdük. Bir dakika gibi kısacık süren, upuzun saatler ayırıyorduk birbirimize... Yüzyılların unutulmaz sevdaları bizimle buluşuyordu. Sapphodan şiirler fısıldıyordu kulağıma: "En sonunda geldin! Ne iyi. / Nasıl da özlemişim Seni, /Yangın yeri yüreğim, serinlet beni / Hoş geldin, sar bir daha, sar beni, / Sevişme zamanıdır şimdi... " Bütün tabuları yıkmıştık. Bedenimizde keşfedilmemiş en gizli noktaları arıyor, buluyor, duyarlılığımız doruğa ulaştığı yerde tek bir tohum, tek bir filiz olup yeniden çiçekleniyor, yeniden çoğalıyorduk... Alp dağlarının kuytulukları az geliyordu bize Küheylan atlarımzı kızağa koşup, boranları yararak Adriyanın derinliklerine dalıyorduk Sular serinletiyordu harlanıp yanan bedenlerimizi
Son buluşmamızda beklemediğim bir biçimde çok hüzünlenmiş, gözçukurlarında iki damla yaş birikmişti. Parmaklarımla silmeye kıyamamış, dudaklarımla almıştım o damlaları. "Özür dilerim," demişti, "böylesi mutluluklar ne yazık ki anlık sürelerle gelip geçiyor, aynısına bir daha geri dönülmüyor, dönülemiyor..."
"Niçin anlık olsun? diye şaşkın yanıt vermiştim, her buluşma ayrı hazla, ayrı bir dolulukla yaşamboyu da sürebilir." Karin acı acı gülümsemekle yetinmişti. Neden hüzünlendiğini bir türlü çözememiştim. Susmuştu. Yoksa ben mi bu kadar abartıyordum bu buluşmaları?.. Fazla üstüne gitmeye gerek görmemiştim. Herkes sürüklenebilirdi böylesi ruhsal bunalımlara. Önemli olan geçmesi için yardım etmekti... Hem de konuşmadan, ruhunun derinliklerine inerek... Onu yapmaya çalışıyordum...
Son perşembe günü tenis sahasına gelmedi, yapayalnız kaldım. Ne yapar eder, kuş kanadıyla olsa bile, haber gönderirdi gelemeyecekse. O gün göndermedi. Bilinçaltında süren o derin çatışmalarının kıyısına dahi sokulamadığımı yeni yeni anlıyordum... Tedirgin olmuştum, dakikalar geçmek bilmiyor, soyunma odasında dönüp duruyordum. İçim içimi yiyordu. Bir süre bekledikten sonra dışarıdaki telefon kulübesine gittim, çekinerek telefon ettim, kardeşi çıktı karşıma. Beklemiyordum. Bir an şaşkınlıkla duraladım. Aloo! dedi adam yine. "Nerede Karin? Tenis oynamaya bekliyordum," diye kekeledim.
Bitkin bir sesle: "Dün intihar etti," dedi, donup kaldım. Nasıl yapardı bu çılgınlığı? Bacaklarım halsizleşti, sırtımı telefon kulübesinin camına dayayarak aşağı kaydım. Karşımdaki cam buğulandı, göremez oldu gözlerim. Yaptığı son resim geçiyordu önümden... Sesi arkamdan dalga dalga kulaklarıma çarpıp uzaklaşıyordu: "Ölüler de ağlar... Ö-lü-ler-de..."
Niçin yaptın bunu, neden?..
* * *
Sabah saat ona doğru, paltomun iç cebine bir gül koyup cenaze törenine katılmak için kilisenin önüne gittim. Son kez ona yine gül götürüyordum, ne garip değil mi? Karin'in sınıf arkadaşları olduğunu sandığım yaşıtları, akrabaları, bir yığın konu komşu gelmiş, kendi aralarında kümelenmişlerdi. Hiç birini tanımıyordum. Gözlerim dolu, gidip tek başıma bir köşede garip garip durdum. Her küme kendi içinde fısıldaşıyor, bu yalnızlık bana daha da dokunuyordu. Çok samimi bir arkadaşından söz ederdi. Keşke tanışmış olsaydık. Anlattıklarını anımsamaya çalışarak arkadaşını bulacak bir ipucu arıyordum. Acaba hangisiydi? Kaçamak bakışlarla insanları gözden geçirirken, ellerini mantosunun cebine koymuş orta yaşın üstünde bir kadının, bazı gençlerin meraklı bakışları arasında, yavaş yavaş bana yaklaştığını gördüm. Arkadaşı olabilir miydi?
Yanıma gelince : "Bağışlayın, siz Elçin bey misiniz?" diye sordu usulca. Başımı evet anlamında eğdim. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. "Karin'in üvey annesiyim," dedi ve elini cebinden çıkarıp uzattı. Tokalaşacağımızı sandım; ama o avucumun içine bir pusula bıraktı: "Burada okumayın lütfen, dedi, dikkati çekmesin, mezarlıkta bakarsınız." Duraladı. Bir şeyler daha söyleyecek gibiydi. Merakla yüzüne bakıyordum. "Karin sizi çok sevmişti," dedi dudakları titreyerek. Daha başka şeyler de söyleyecekti sanki. Ama gırtlağına düğümlenmişti sözcükler: "Cenaze yemeğine de kalın lütfen," diye ekledi güç duyulur bir sesle. Gözler ikimizin üstündeydi. Bitkin adımlarla geldiği gibi geri döndü usulcacık.
Pusula avucumu kor gibi yakmaya başlamış, bir sıcaklık yayılmıştı bütün bedenime; terliyordum. Elimi cebime soktum. Pis bir ahmak ıslatan yağmur yağıyor, yapış yapış hava beni daha da perişan ediyordu. Hıçkırıklar gelip gırtlağımda düğümleniyor, hüngür hüngür ağlama gereksinimi duyuyordum. Aptalca bir direnişle gözyaşlarımı baskı altında tutuyor; yıldırım hızıyla yer altına inen bir asansördeymişim gibi iç organlarım kopup yukarı çekiliyordu... Kilisenin köşesine yaslandım. Ne yazılıydı pusulada?.. Avucumun içi vıcık vıcık ter içinde kalmıştı. Elimi çıkarıp paltomun eteğine sileyim derken, pusula elime yapışıp ıslak yere düşmesin mi; hay Allah kahretsin! Böylesi durumlarda elim ayağıma dolaşırdı zaten. Yapayım derken yıkardım, yazayım derken bozardım. Gören olmuş muydu acaba?.. Kadıncağızla aramızdaki gizi açığa vurmuş gibi tedirgindim. Bazı meraklı bakışlar arasında aşağı eğildim
İki kol halinde içeri girmeye başlamıştı insanlar. Ben de onlara katıldım. Kilisedeki sıralarla bankların bir bölümü çıkarılmış, içerisi Karin'in oturma odası haline çevrilmişti. Heykelcikler, figürler, çiçekler, mumluklar, rengârenk lambalar... Işıl ışıldı ortalık... Arka tarafa Karin'in sevdiği ressamlardan tablolar yerleştirilmişti. Tabut orta yere konmuş, kapağı açık bırakılmıştı. Sanki Karin makyajını yapmış, kendine en yakışan giysileri giyinip biraz kestirmek için uzanmış gibiydi. Olamazdı, Karin ölmüş olamazdı. Sendelediğimi hissederek birine tutundum. Özür dilemeye fırsat bırakmadan adam koluma girdi, usul usul kolumu okşayarak iyice kendisine yaslanmamı sağladı. Tabutun tam yanına, Karin'i ilk ziyaretimde oturduğum koltuk, karşısına da onun minderi konmuştu. Bir ateş dalgası geçti bedenimden. Su dolu iki kristal kabın içinde yüzen yürek biçiminde iki mumu da sanki kendisi yakıp az önce yatmış, mışıl mışıl uyuyordu... Kurumuş güller serpiştirilmişti minderlerin üstüne. Ona ilk getirdiğim gül de uzun boyunlu bir vazonun içinde kurumuş, rengi solmuş bir biçimde koltuğun önünde duruyordu... Soğuk soğuk terlediğimi duyumsadım. Elim cebimdeki gülün üstüne gitti: Sana taze gül getirdim Karin...
Artık ortalığı seçemiyordum, bozbulanıktı herşey
İnsanlar yerini aldıktan sonra ipek gibi bir tınlamayla Richard Strauss'un "Alp Dağlarından Bir Senfoni"si çalmaya başladı... Aman Tanrım!.. Ne kadar da çok dinlemiştik bu senfoniyi. Bizi her seferinde alıp Alplere götürürdü... Tek tük düşen damlaların sesini, daldan dala konan serçelerin cıvıltısını duyar, aniden çakan şimşeklerle sarsılırdık... Yine öyle oldu... Ses çoğaldı, yükseldi, yayıldı, dik kayalarda patlayıp yankılandı. Güneşin doğuşunu müjdeliyordu Richard Strauss... Yüce dağların sarp tepeleri birbirinin üstüne seriyordu gölgelerini. Gölgeden güneşe koşuyorduk, güneş bize yaklaşıyor, ortalık aydınlanıyor, şırıl şırıl akan dereleri, dere yataklarını tutmuş alpgüllerini daha güzel seçiyorduk... Sular kendini taştan taşa çalarak şappıltıyla hızlanıyor, bir çağlayana dönüşüyor, uğultu kulaklarımızı tutuyordu. Sonra tane tane sözcükleriyle Alplerin hayaleti giriyordu araya. Uzaklardan geliyordu sözcükler:
"Onun katolikliği reddettiğini biliyoruz... Hiçbir dine inanmıyordu... Dini bir tören yapsaydık, saygısızlık olurdu ona..." Papaz mı diyordu bunu? Sonra müzik yumuşuyordu. Çiçeklerle bezeli kadifemsi bir çimene girmiş gibi oluyorduk. Maviş maviş unutmabeni çiçekleri yamaçlara doğru tırmanıyordu. Kayalardan gümbürtüyle uçan o çağlayanın sesi yine yanımızda bir şırıltıya dönüşüyordu. İpil ipil esen yelin, düşen her damlanın sesini, çiçeklerin kıpırtısını bile dinleyebiliyorduk. "...O, sanatın, edebiyatın kutsal gücüne inanıyordu..." Ellerini iki yana açarak tabloları, figürleri, arkaya konulmuş raflardaki kitapları gösteriyordu. Tabutun başucuna yerleştirilmiş "Ölüler de Ağlar" tablosunu imleyerek: "Bunlar da Allah'ın lütfu değil mi? Bunlar olmadan hayat güzelleşir, derinleşir, anlam kazanabilir mi?" diye soruyordu. Müzik hüzne dönüşmüş; hıçkırıklarla boğuluyordu... Peki, ben kendimi niçin tutuyordum?.. Kendime baskı yapmak neyin nesiydi? Ağlamak erkekliğime zarar mı verecekti?..
Papazın içten gelen bir istekle sürdürdüğü vaazı, müziğin ritmine uyarak iniyor, hıçkırıyor, dalgalanıyor, yükseliyor, âniden vuruşa geçip çekiliyordu. Duruyor, doluyor, sonra yumuşacık, incecik ipek bir kumaş gibi yeniden başlıyordu... "Onu hiç birimiz anlamak istemedik... Ondan bir gencin doğal davranışlarını değil, kendi kafamızdaki şablonlara uygun olanları bekledik... Ona karşı sertleştik..." Çalılar, dikenler ayaklarıma dolaşmaya başlamıştı. Vadi yükseliyor, soğuk esintiler yüzüme vuruyordu... "Çoğu kez o bunları reddetti... Biz onu hırçın, huysuz, kavgacı saydık." Soğuk rüzgâr şiddetleniyor, ayaklarımın altı kayganlaşıyor, karlar suratıma çarpıyordu... Birden ses azalır gibi oldu. "O insanlar arasında hiçbir zaman ayırım yapmadı. Kafasında varsıl, yoksul, yerli, yabancı çekmeceleri açmadı..." Sözlerinin etkisini artırmak istiyordu. "Dahası da..." Fırtına öncesi sessizlik kaplamıştı ortalığı... "Bizler bu ayırımları yaptığımız, kafamızda herkesi ayrı çekmecelere koyduğumuz için yaşamını ortaya koyarak karşı çıktı buna..." Bulutlar arasından şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, seller sular dökülüyordu tepeme... Güneşim kararmıştı... Yükselen sisin, başımda kaynayıp karışan bulutların içinde önümü arkamı göremiyordum... Fırtına beni oradan oraya savuruyordu. Birbirimizi yitirmiştik Güneşin önünü kara bulutlar kesmiş; sesler de, görüntüler de uzaklaşıyordu artık... Yapayalnız hissediyordum kendimi
Papaz kutsanmış sudan serpti Karin'in yüzüne. Herkes tabutun önünden geçiyor, onun karşısında saygıyla eğiliyordu. Uzaklaşan sesler hayatı da sürüp götürüyordu... Sıra bana gelince durdum bir an, tabuta tutunarak elimi elinin üstüne koydum. Gözlerimden yaşlar boşanmaya başlamıştı artık... Arkadakiler de ağlıyordu. Koluma giren adam dayanak oldu bir süre, sonra kenara çekti beni. Tabutun kapağı kapatıldı. "Alp Dağlarından Bir Senfoni" bitmişti...
Karalar giymiş, fraklı, fötr şapkalı, bembeyaz eldivenli altı adam, tabutu cenaze arabasına taşıdı. Cenaze arabası inanılmaz derecede rengârenk çiçeklerle, çelenklerle bezenmişti. Fraklı, fötr şapkalı, beyaz eldivenli adamlar arabayı çektiler, arabanın arkasına dizildi herkes. Elimi cebime sokunca yine o kor parçasına dokundum sanki. Elim yanıyor, elim tutuşuyordu... Cenaze önde biz arkada yürüdük. Mezarlığa ulaşınca Fraklı, fötr şapkalı adamlar Karin'in tabutunu arabadan alıp ağır ağır mezara indirdiler. Kimseden ses çıkmıyordu. Tabutu indirenler beyaz eldivenlerini çıkarıp tabutun üstüne attılar ve tek tek çekildiler. Sonra Karin'in ailesi sıraya girdi; birer gül, birer kürek toprak da onlar atıp gözyaşları arasında mezarın kenarına dizildiler. Arkadan gelenler de birer gül, birer kürek toprak atıp başsağlığı dileyerek yeni gelenlere yer açtılar. Paltomun iç cebine koyduğum gülü çıkarıp kalemimi sapına iliştirdim, avucumu kavuran pusulayı heyecanla açtım: Aaa! Bir de ne göreyim ? Çok severek kullandığı mor mürekkep ıslandıkça yazı birbirine karışmamış mı! Okayamıyordum. Darbenin bu kadarı fazlaydı artık. Sendeledim... Bukez Papaz girdi koluma, bir kürek toprak atmama yardım etti. Herkes yemek salonuna doğru yönelmişti. En arkada kalmıştık. Gözlerim ıslak olduğundan mı dağınık görmüştü yazıyı? Gözlerimi silip bir daha açtım pusulayı. İyice yaklaştırıp uzaklaştırarak harfleri seçmeye çalıştım: Boşuna!.. Okunmuyordu...
"Kırdın kanadımı, kırdın kolumu Yitirdim kâbemi, azdım yolumu "
Sabırlı olun, diyordu Papaz. Sözleri kulağıma carpıp uzaklaşıyordu: Yazgısı böyleymiş... Adımlarını benim adımlarıma uydurmaya çalışıyordu: Uygun bir zamanınızda... sizi ziyaret etmeme izin verir miydiniz?.. Sizleri daha yakından tanımak isterdim...
Yanıt verecek durumda değildim, bir an önce uzaklaşmak, gidip pusulaya yeniden yeniden bakmak istiyordum. Ne yazmıştı acaba?..
Alıntıdır..


