- Katılım
- 22 Nis 2010
- Konular
- 3,088
- Mesajlar
- 47,898
- Online süresi
- 3d 16m
- Reaksiyon Skoru
- 5,352
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 16 Yıl 1 Ay 18 Gün
- Başarım Puanı
- 428
- MmoLira
- -488
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Hakim olan Avrupa-merkezli anarşizm anlayışına ve onun tarihine meydan okumaya başlamak için, kişi, önce gezegendeki en kalabalık kıta, Asya ile başlamalıdır. Küresel nüfusun yarısından fazlasıyla bölgenin istikrarsız politik tarihini göz ardı etmek Avrupa-merkeziyetçiliğin en kötü tarzıyla meşgul olmak demektir; bu tabiî ki, kişinin böylelikle bir sonuç olarak vardığı yüzeysel ve çarpıtılmış anarşizm anlayışından bahsetmemektir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde anarşizm, Asyanın birçok bölgesinde başlıca radikal sol hareketti. Bu, anarşist proje için çok önemli olarak değerlendirilmelidir; çünkü küresel bağlamında Çin, 1,2 milyardan fazla nüfusu ile en kalabalık ülkedir. Hindistan 1 milyardan biraz fazlası ile nüfusta ikincidir. İki ülke sırasıyla dünya nüfusunun beşte birinden fazlasını barındırmaktadır ve her birinde, anarşist düşünce, Asyadaki diğer daha ufak ulus-devletlerden farklı olarak, siyasi önem seviyesine yükselmektedir. Sadece nüfus oranları bakımından bu gerçekler, bu küresel bağlamın yeniden değerlendirilmesini aşırı derecede önemli kılıyor ve bu, benim buradan başlamamın nedeni. Kıta içinde, ilk önce Çin ile başlayacak, sonra Doğu Asyanın diğer ülkelerine kayacak ve Hindistan ile devam edeceğiz.
Anarşizmin Çinde böylesine geniş popülarite kazanmasının yerele özel birkaç nedeni bulunmaktaydı. Birçokları, Taoculuktan Budizme ve Konfüçyusçuluğa uzanan geleneksel Çin düşüncesindeki sınırlı devlet (wuwei) unsuruna işaret etmektedir. Bu görüşle paralel olarak, Peter Zarrow Anarşizm ve Çin Politik Kültüründe, anarşizmin yeni-Konfüçyusçu söylemin kalıntılarından yaratıldığını iddia etmektedir. Bu inanışa dayanarak, Taocu zorlamasız düzen fikri ve daha sonra anarşizmin ortaya çıkışı arasındaki bağlantıları takip etmeye devam eder (1990, sf. 5). Zarrowun iddialarında kesinlikle bazı gerçekler olmasına rağmen, küresel göç ve sömürgeciliğin oynadığı rolün önemine zarar verebilecek, Çin geleneksel düşüncesinin içerdiği anarşik öğeler üzerinde fazla odaklanma durumundan bilerek kaçınılması gerekmektedir. Arif Dirlikin vurguladığı gibi, geleneksel düşünceye fazla odaklanmak aynı zamanda bir şekilde oryantalist olabilir, çünkü bu Çin geleneğine Çindeki her şey yeni başka bir deyişle, Çinde hiçbir zaman önemli bir şekilde yeni bir şey olamaz şeklinde yorumlanır. Alternatif olarak Dirlik, Çin geçmişi anarşizmin yardımıyla yeni yollarla okunmakta ve tersinde de Taocu ve Budist fikirler aracılığıyla bir anarşizm yeniden-okunması bulunmakta olduğunu belirtir. Diğer bir deyişle, fikirlerin gelişimi ve yayılması hiçbir zaman tek-yönlü bir süreç değildir, her zaman karşılıklıdır.
Her durumda bu nedenlerin sadece bir parçasıdır; diğer önemli neden, 1921 civarına kadar, pratikte hiçbir marksist teorik çalışmanın Çinceye çevrilmemiş olmasıydı ve bundan sonra bile, yapılan çevirinin etrafında şekillenen hareket, on yılın sonuna kadar, fikirleri hayata geçirmekte başarısız oldu. Bunun bir sonucu olarak, dünya çapındaki radikal hareketlerdeki gelişmeler için bir çeşit filtre olarak hizmet etmek suretiyle, 1905-1930 arası hareket üzerinde anarşizm neredeyse evrensel bir hakimiyet yaşadı. 1917 Rus Ekim Devrimi bile bir anarşist devrim olarak anlatıldı, fakat bu anlam saptırması fazla uzun sürmedi. Bu yüzden dünyanın geri kalanından farklı olarak Çindeki anarşist hareket, Rusyanın Bolşevik zaferinin yükselmesi ile düşmedi, fakat bunun yerine, onunla birlikte popülaritesi arttı (Dirlik, 1991, sf. 2).
Çinde anarşizm, Yeni Kültür Hareketi olarak da bilinen Çin Aydınlanması sırasında popülaritesinin zirvesine ulaştı. Bu, anarşizmin ayak basacak bir yer kazandığı etkili Batılı liberalizm, bilimcilik ve ilerleme fikirlerinin kanalı aracılığıyla oldu. Ve ironik olarak, ulus-devletlerin feshini çağıran bir ideolojinin yükselmesine sebep olan tüm kültürlerin merkezi olmak yerine, ulus-devletlerin merkezsizleşmiş kozmopolit dünyasında bir ulus-devlet olarak Çinin yeni gerçekliğinden kaynaklanıyordu (sf. 3).
Çin sosyalizmi ve geri kalan sosyalist hareketlerin arasındaki nüansın tam bir tanımı olan kültürel devrim kavramının izine, Maonun kendisinin de anarşist Halkın Sesi Topluluğunun bir üyesi olduğu ve diğerlerinin arasında önemli bir anarşist lider olan Shifunun düşüncelerini hararetli bir şekilde onayladığı, bu yoğun-anarşist Yeni Kültür döneminde doğrudan rastlanabilir (Dirlik, sf. 195; Krebs, sf. 158). Tabiî ki, anarşist kültürel devrim kavramı, Maonun tam olarak uygulamaya koyduğu Kültürel Devrimden büyük oranda farklılaşmaktaydı, çünkü Komintern ile yaptığı kapsamlı temas sonrasında merkezileşmiş mutlak otoriteye duyulan ihtiyaç konusunda esaslı bir şekilde ikna edilmişti. Çin Komünist Partisinin daha sonraki liderlerinin birçoğunun ortaya çıkacağı dönem, bu anarşist hareketin dönemidir.
Çin anarşizminden bahsederken, kişi, bunu basitçe var olan ülke sınırları içinde gelişmiş olan anarşizm şeklinde düşünmeye ayartılabilir. Fakat bunu yapmak, kapsamda oldukça uluslararası olan göçün hareket üzerinde yaptığı önemli etkiyi göz ardı etmek olur. Anakara üzerinde, Çin anarşist etkinliği, Pekinde olduğu kadar, özellikle güney Çin bölgesi Guangzhouda da yoğundu. Guangzhouda, Shifu, ülkedeki ilk sendikaların bazılarının örgütlenmesine yardım ederek anarşistlerin en etkilisi ve etkini oldu. Guangzhounun öğrencisi olanlar, birçok diğer projenin arasında Pekin şehrindeki ilk anarşist örgütlenme olan Gerçeklik Topluluğunu kurdular. Fakat o dönem dünyadaki diğer ulus-devletler gibi Çin de, hızlı bir şekilde, kendi halkının göçleri kadar yabancı güçlerin tekrar tekrar akınları tarafından derin bir şekilde belirlenen daha dinamik ve farklı bir ulus haline geliyordu. Anarşistler tüm dünyada; Japonya, Fransa, Filipinler, Singapur, Kanada ve ABDde, ki bunlardan en önemli iki yerleşim Tokyo ve Paristeki komünlerdi, Çin komünleri örgütlediler ve oralarda yaşadılar.
İkisi arasında Paris anarşistleri küresel düzeyde eninde sonunda daha etkiliydiler. Avrupalı çevrelerden (onları oraya götüren diğer kişisel sebepleri ne olursa olsun) ağır bir şekilde etkilenip geleneksel kültürün birçok yönünü reddederek Çini geri kalmış olarak görmeye başladılar. Çinin problemlerine cevap olarak modernizme dönüp, genel olarak Kropotkinin fikirlerinde görülen bilimin küresel gücüne sarıldılar. Bu gayeyle Li Shizeng ve Wu Zhihui, 1906da Dünya toplumu olarak adlandırılan ve güçlü bir enternasyonalist eğilim taşıyan bir örgütlenme kurdular (Dirlik, sf. 15). Aksine, Tokyodaki Liu Shipei gibi geleneksel Çin düşünce ve adetlerine sarılan Çinli anarşistler apaçık bir şekilde anti-modernisttiler. Birçok farklı nedenden dolayı değişik bir toplumsal bağlam içinde yaşayan bu anarşistler, Japonyada gelişen anarşizmden yoğun bir şekilde etkilenmişlerdi; bu, tabiî ki bizi Japon anarşizmi sorusuna getirir.
Ekim Devrimi, dünyanın diğer birçok bölgesinde yaptığı hareket üzerindeki iniş etkisini, Çinde olduğu gibi Japonyada da göstermedi. Gerçekte, 1917yi takip eden dönem, gerçek sayı ve etkileri bakımından Japon anarşizminin zirvesi oldu (Crump, sf. xvi). Japonyadaki anarşizm çok farklıydı; fakat anarşizmlerin engin çeşitliliğinde iki büyük eğilim göze çarpıyordu; Kotoku Shusui ve Osugi Sakae gibi figürler tarafından desteklenen anarşist sendikalizmin sınıf çatışması fikirleri ve Hatta Shuzo gibi aktivistler tarafından desteklenen saf anarşizme olan daha genel eğilim. Her iki eğilim çok sayıda yandaş edindi ve her ikisi de 20. yüzyılın ilk çeyreğinde değişik noktalarda kendi altın çağlarını yaşadı.
Anarşist-sendikalistler herkese genelde, toplama katkıları oranında değişim ilişkisi üzerine kurulmuş kolektivizmin Bakuninist geleneğinin ayak izlerini takip ettiler. Ek olarak, sendikalistler, örgütlenmenin önemli bir derecesine erişinceye kadar devrimin daha büyük hedefinin ertelenmesi gerektiği düşüncesiyle, genelde işçi sınıfının günlük çatışmaları ile meşgul oluyorlardı. Devrimden sonra devrimci özneler devrimden önceki işçi gibi niteliklerini geri kazanacaklardı. Bu eğilimin en yaygın somut hali (1926da kurulan ve 16.000den fazla üyesiyle övünen işçi sendikalarının önemli bir anarşist-sendikalist federasyonu (Crump, sf. 97)) İşçi Sendikaları Hepsi-Japon Liberter Federasyonu (Zenkoku Jiren) idi.
1903te Kotoku Shusui, çalıştığı gazete Korenin işgaline ve Rus-Japon savaşına desteğini açıklayınca Tokyoda muhabirlik olan işinden istifa etti. Buradan, kısa bir süre sonra uğruna hapse gireceği savaş-karşıtı Sıradan İnsanların Gazetesinde başlamak üzere ayrıldı. Cezaevindeyken San Fransiscodaki anarşistler ile iletişim kurdu ve anarşist teorinin çekiciliğine gittikçe daha fazla kapıldı. Hapisten çıktıktan sonra Shusui San Fransiscoya taşındı, IWWnin üyeleri ile örgütlendi ve sendikalizmin entelektüel ve tatbiki tohumlarıyla Japonyaya döndü. Bu gelişme, çok geçmeden Osugi Sakae gibi kişileri etkiledi ve Zenkoku Jirenin kurulmasına neden oldu (Crump, sf. 22).
Bunun aksine saf anarşistler, güçlü bir anti-modernist, gelenek-taraftarı eğilimi ile birleştirilmiş Kropotkin geleneğindeki anarşist komünistlere daha çok benzerdi. Genelde, militan bir örgütlenme olan Kara Gençlik Cemiyetinde bir grup olarak var oldular (Kokuren). Tarihsel olarak 19. yüzyıl ortalarında tarımsal komünist anarşist teorisyen Ando Shoeki, birçokları tarafından, bunların ilk felsefî önceli olarak değerlendirilmektedir. Anarşist sendikalizmin saf anarşist eleştirisi genelde, devrim-sonrası toplumun idaresinde bir işbölümünün sendikalist korunması üzerine odaklanmıştı. Bu işbölümü, entelektüel ve işçiyi harmanlamak yerine içeriye doğru belirli endüstriler üzerine odaklanılanacağına dair bir görüşe önderlik eden uzmanlaşmanın toplumun hâlâ en büyük özelliği olduğu anlamına gelmekteydi. Saf anarşistler, çoğunluğun yararına, değişim ilişkilerini herkese yeteneğine göre ilkesinden herkesin ihtiyacına göre ilkesi doğrultusunda değiştirmeye de çabalıyorlardı. Bir bakıma, anarşizmin daha Japonyaya özgü bir yorumunu geliştirmeye çalışıyor gibi görülebilirler. Meselâ, genelde köylü tabanlı ve göreceli olarak daha küçük bir endüstriyel işçi sınıfına sahip bir toplumun sendikalizme uygunluğunu sorguladılar (Crump, sf. 7).
Sendikalist ve saf anarşizmler arasındaki farklılığa rağmen, genelde ortaklaştıkları tek şey, anarşizmin tüm Japon yorumlarının yerel duruma uydurulan melez teoriler olmalarıdır. Bu dönem aşırı derecede baskıcıydı; birinci dalga anarşizmin hayatı boyunca toplantılar dağıtıldı, gösteriler bastırıldı ve anarşist yayınlar düzenli bir şekilde yasaklandı. 1908in Kızıl Bayraklar hadisesi bunun iyi bir örneğidir, düzinelerce anarşist, politik tutuklu Koken Yamaguchinin serbest bırakılmasını kutlarken, sadece kırmızı bayraklar taşıdıkları için vahşi bir şekilde saldırıya uğradı ve tutuklandı. Kotokunun Kropotkinin Ekmeğin Fethini çevirmesi gibi, anarşist metinlerin çevirisi ve basımı baskıdan kaçmak için sıklıkla gizlice yapıldı. Benzersiz yerel koşulların diğer bir yönü, Batı gerçekliğini anlatan metinlerin yerel halka uygun hale getirilmesi zorunluluğuydu. Örneğin, Kropotkinin Toplu Çalışmalarının en fazla el altında olan Japonca çevirisinde, Avrupalı komün, geleneksel bir Japon tarım çiftliğine dönüştürülmüştü (Crump, sf. xiii). Fakat bu süreç aynı zamanda, kısmen Batılı anarşistler kanalı aracılığıyla ve insan ve düşüncelerin içeri ve dışarı göçü aracılığıyla gerçekleşti. Bu tabiî ki, bu makalelerin Japoncaya çevrilmiş hale gelmesinin yoludur. San Fransiscoya yaptığı ziyaretler Japon anarşist hareketinde dramatik değişikliklerle sonuçlanırken Kropotkin, birçok defa doğrudan Kotoku ile görüştü ve kendi büyük çalışmalarının bazılarını çevirmesi üzerine anlaştı. Bu yüzden anarşistlerin bu küresel ilişkisi son derece önemliydi; fakat, gösterdiğim gibi, yerelde insanlara uygun hale getirilmişti.
Doğu Asya anarşizminin gelişimini şekillendiren diğer bir yerel durum, Japonyanın bölgenin çoğu üzerinde bir çeşit kendi Monroe Doktrinine sahip olmasıydı. Diğer yerlerde de sıklıkla olduğu gibi Japon anarşistler, kendi göreceli imtiyaz derecelerini bölgede anarşizmi yaymak için bir araç olarak kullandılar. Asyada bu çabalar Çin, Vietnam, Tayvan ve Japonyadan anarşistleri kapsayan Doğu Anarşist Federasyonu kurulmasına yol açtı. Gerçekte bu, Çinden korumak amaçlı 1894 Japon İstilası ardından anarşizmin Koreye ilk nasıl ulaştığıdır. Tokyoda yaşayan Koreli göçmenler Japon anarşizminin etkisi altına girdi ve anti-emperyalist hareketle tüm samimiyetleriyle meşgul oldular. Sonuç olarak 6000den fazlası, otoriter Japon hükümeti tarafından 1923 Tokyo depremi için kuşkulu bir şekilde suçlandıktan sonra yakalandı. Dövüldüler, hapse kondular ve hatta ikisi Yüksek Vatana İhanet Davasında Japon yoldaşlarıyla birlikte ölüme mahkum edildi (MacSimion, 1991). Daha sonra anarşistlerin göze çarptığı 1919 bağımsızlık mücadelesi sırasında mülteciler, Yeni Kültür hareketinin bir sonucu olarak anarşist etkinin en yüksek noktada olduğu Çine göçtüler. Aynı zamanda dönemin Japon anarşistleri Kore özgürlük hareketi ile dayanışma çalışmalarına devam ettiler.
1924 civarında, Çindeki Koreli Anarşist Komünist Federasyon (KACF) açıkça bir anti-emperyalist vurgu oluşturdu ve aynı zamanda anarşist işçi sendikalarının örgütlenmesine alenen yardım etti. Aynı zamanda, Korenin kendi içinde de anarşist eğilimler gelişmekteydi. Örneğin, Devrimciler Birliğinin bu sıralarda örgütlendiği ve Tokyodaki Kara Gençlik Cemiyeti ile yoğun iletişimini koruduğu kaydedilmiştir. 1929 civarında, etkinlikleri tamamen Korenin kendisinde, özellikle Seul, Pyonyang ve Taegunun şehir merkezleri civarında gerçekleşmekteydi. Kore anarşizminin zirvesi, daha sonra, ülkenin var olan sınırları dışında, Mançuryada aynı yıl gerçekleşti. KACF Shinmin ilinin öz-yönetsel ve Kore Halkı Derneği idaresi altında olduğunu ilan ettiği sırada Mançuryada iki milyondan fazla Koreli göçmen yaşamaktaydı. Derneğin uyguladığı ademi-merkeziyetçi federal yapı, tarım, eğitim, finans ve diğer hayati konularla ilgilenirken tamamen kooperatif bir usulle hareket eden köy, mahalle ve bölge kurullarından oluşmaktaydı. Çin, Kore, Japonya ve diğer yerlerdeki KACF şubeleri tüm enerjilerini Shinmin Ayaklanmasının başarısına adadı, birçoğu gerçekte oraya yerleşti. Stalinist Rusyanın Shinmin otonom bölgesini alaşağı etme denemeleri ve Japonyanın bölgeyi kendisine isteyen emperyalist girişimleri ile eş zamanlı mücadele eden Koreli anarşistler 1931 civarında yenildiler (MacSimion, 1991).
Doğu Asya boyunca, anarşistler basitçe kendi ulus-devletleri açısından düşünmek yerine birbirlerini destekleyerek ve birbirlerinin hareketlerini hayata geçirerek enternasyonalizme güçlü bir bağlılık gösterdiler. Çinli ve Koreli anarşistlerin ulusçuluğu politik uyum için milliyetçi bir kıyafete büründürülmüş anarşist enternasyonalizmin bir şekli olarak görülebilir. Her iki ülkede de anarşist hareket, emperyalist hakimiyeti reddettikleri sürece milliyetçi mücadeleleri desteklemeye çabaladılar; fakat uzun vadeli amaçları hem Çin hem de Kore ulus-devletini yok etmek olduğundan kararlı bir şekilde enternasyonalisttiler. Aynı şey, Japonya, Kore ve Doğu Asyanın diğer bölgelerindeki anti-emperyalist hareketlerden dayanışmalarını esirgemeyen Japon anarşistler için de söylenebilir. Daha önce belirtildiği gibi, Doğu Anarşist Federasyonunun yükselişi ve bildirisi Doğu (Dong Bang), 20. yüzyılın başları boyunca anarşizmin küresel doğası ve odağına vasiyetnamedir.
Hindistanın Çinin Batı sınırında yer almasına rağmen, Hint anarşizmi hiçbir zaman biçimsel olarak anarşist doğa şeklinde adlandırılanla gerçekte uğraşmadığından, her ikisinin anarşizmleri arasındaki bağlantı ve iletişim görece bilinmiyordu. Hindistanda, anarşizmin odağı esasen ulusal ve toplumsal özgürlük için önemli hareketler üzerinde anarşizmin temel perspektiflerinin derin etkisindedir. Hindistandaki şiddetli anarşist Satyagraha hareketinin gelişimini anlayabilmek için kişi, öncelikle bunun geliştiği nesnel yerel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Taşıdığı bir milyardan fazla insanıyla Hindistan, dünyadaki ikinci en fazla nüfusa sahip ülkedir. Antik Hindu düşüncesine geri dönecek olursak gerçekte, devletsiz bir toplum kavramının öncellerini bulabiliriz; örneğin Satya Yuga, aslında, insanların dharmanın evrensel doğal kanunlarına dayanarak kendi kendilerini yönettikleri muhtemel anarşist bir toplumun tarifidir (Doctor, 1964, sf. 16). Fakat devletsiz bir toplumun olası göründüğü dönemde, Hindu politik düşüncesinin çoğu insanoğlunun içsel olan şeytani doğası ve bu yüzden insanlara kötülükten korunma sağladıkları sürece kralların hükmetmekteki ilahi hakkı üzerine odaklanır. Fakat Dharma temelinde yönetmezlerse Chanakyasutras izin verir: bir krala sahip olmamak disiplin isteyen birine sahip olmaktan iyidir (sf. 26). Bu, tabiî ki, Batının sonuçlarına bakılmaksızın krallara ait evrensel bir ilahi hak anlayışı ile büyük bir çelişkidir.
Anarşizm, Hindistanda kendisinin ilk ve en fazla bilinen ifadesini Mahatma Gandhinin şu beyanında bulur: Devlet şeytanı, aynen deniz dalgalarının fırtınanın nedeni değil sonucu olması gibi, toplumsal şeytanın sonucu değil nedenidir. Hastalığı iyileştirmenin tek yolu nedenin kendisinin yok edilmesidir (sf. 36). Başka bir deyişle, Gandhi şiddeti tüm toplumsal problemlerin kökü ve devleti, otoritesi şiddetin yasal kullanımının tekeline dayandığından, bu şiddetin açık bir manifestosu olarak gördü. Bu yüzden ifade etmiştir ki insanların en az yönetildiği devlet mükemmel ve şiddetsizdir. En saf anarşizme en yakın yaklaşım şiddetsizlik üzerine dayandırılmış demokrasi olacaktır (sf. 37). Gandhi için böylesine tamamen şiddetsiz bir devlete (ahimsa) varmanın süreci, onları yöneten devletin değişmesinden ziyade insanların kafalarının ve kalplerinin değişmesinden geçer. Öz-yönetim (swaraj), Gandhinin satyagraha teorisi boyunca belirleyici prensiptir. Birçoklarının yazdığı gibi bu sadece Hint ulus-devleti için politik bağımsızlık kazanmak anlamına gelmez, aslında gerçekte tam aksidir. Yerine, swaraj ilk önce bireyden başlar, köy seviyesine oradan da ulus seviyesine hareket eder; temel prensip diğer tüm düşüncelerin üzerinde bireyin ahlakî özerkliğidir (sf. 38).
Gandhinin kolektif özgürlük tutkusu, öncelikle ve en başta bireyselliğin tamamen anarşist bir anlayışından kaynaklanmaktaydı; onun görüşüne göre, gerçekte bireyin bilinci hükümetin tek meşru formudur. Kendisinin de belirttiği gibi bireyler kendi kararlarını bir çoğunluğa teslim etmek zorunda olursa swaraj bir saçmalık olacaktır. Bu, hükmetmenin Batılı anlayışlarını açıkça hiçe sayarken Gandhi, eğer çoğunluğun fikri geçersizse nüfusun %99,9undan ziyade tek bir geçerli fikrin çok daha faydalı olduğunu ileri sürdü. Gandhinin hem parlamenter politikayı hem de politik partileri ve onun yasama araçlarını reddetmesine neden olan yine bu swaraj bireyciliğidir. Gandhi, gerçekten herkes için daha iyi bir dünya isteyenin, bunu yapmak amacıyla özel bir partiye katılma ihtiyacı duymaması gerektiğini düşünmüştür. Bu, Raj-Niti (devlet siyaseti) ve Lok-Niti (halk siyaseti) arasındaki farktır. Swaraj bireyciliği her şeyin yeniden düşünülmesi gerektiği anlamına gelir; örneğin, bireyin daha büyük organizasyonların iyiliği için var olduğu anlayışı, daha büyük organizasyonların bireyin iyiliği için var olduğu anlayışı lehinde azledilmelidir ve bir kişi her zaman ayrılmakta ve bir konuda farklı düşünmekte özgür olmalıdır (sf. 44).
Fakat, anarşizmden etkilenmiş olanlar arasında bile Gandhinin swaraja giden pasifist bir yol anlayışına karşı çıkanlar vardı. 1920den önce, benzer ve daha açık bir şekilde anarşist olan bir hareket, Hintli anarşist-sendikalist ve yeni ufuklar açan özgürlük lideri Bhadat Singh tarafından temsil edildi. Singh, bir dönem Batılı anarşizm ve komünizmlerden etkilendi ve bu şekilde yaklaşımlara son derece kötü bakılan bir ülkede sözünü sakınmaz bir ateist oldu. İlginç bir şekilde, yoğun olarak Bakunin üzerinde çalıştı; fakat, Marks ile daha az ilgilenmesine rağmen kendi ülkelerinde bir devrime sebep olmakta başarılı olan Lenin ve Troçkinin yazılarıyla oldukça ilgiliydi. Yani toplamda Singh Anarşist-Leninist -eğer böyle bir terim kullanılmayı hak ediyorsa- gibi bir şey olarak hatırlanabilir. İngiliz idaresine karşı Hindistan özgürlüğü için savaşan popüler anti-kolonyal örgütlenmelerin organizasyonuyla etkin bir şekilde meşgul olduğu için Hint siyasi tarihinde Singh, bugün, Gandhi pasifizmi ve terörizm arasında bir yere yaraşır olarak anılmaktadır. Ama aynı zamanda Gandhinin bomba tapınıcılığı-tabii ki deklare ettiği, özgürlüğü kazanmak amacıyla şiddet kullanmanın Batılı kavramına dayanmaktaydı- olarak göndermede bulunduğu bir çevrenin parçasıydı. Tepki olarak Hintli devrimciler, Gandhinin şiddet karşıtı fikirlerinin de Batı kökenli olduğunu, bu fikirlerin Leo Tolstoyun olduğu ve bu yüzden onların aslında Hintli de olmadığı şeklinde karşılık verdiler (Rao, 2002). Gerçekte bu Singhin toplumsal değişimin Batılı yorumundan etkilenmesine benzer bir şekildeydi; Japon akranı Kotoku Shusui gibi, Singhin yoldaşı ve danışmanı Kartar Singh Sarabha, her ikisinin de hayatlarını dünya çapında Hintlilerin özgürleşmesine adamasına yol açan, San Fransiscoda Güney Asyalı işçileri örgütledi.
Bu çevrenin arasında kayda değer olanları, Singhin de yer aldığı, gençlik örgütlenmesi Neujawan Bharat Sabha ve Hindistan Cumhuriyetçi Cemiyetiydi. Daha önceki gönülsüzlüğüne rağmen 1920lerin ortalarında, Singh İngilizleri ülke dışına atabilmek amacıyla genel Hint nüfusunun silahlanma stratejisini benimsemeye başladı. Bu misyona hizmet etmek amacıyla süreç içinde büyük bir taraftar kazanıp halkın militanlarını örgütleyerek ülke boyunca seyahat etti. 1928de Singhin bağımsızlık taraftarı gazete Kirtide yayınladığı bir makalede, bu örgütlü silahlanmış isyan stratejisi, bireysel terör ve şehitlik hareketlerine açık bir destek vermesine neden oldu. Aynı gazetenin diğer sayılarında, anarşizm üzerine bazı makaleleri olduğu kadar niye bir Ateistim? üzerine yazdığı ünlü yazısını da yayımladı. Anarşist makalelerinde Singh, genellikle dışsal herhangi bir otoriteden bağımsızlık kazanmanın öncelikli önemine odaklanarak geleneksel evrensel kardeşlik Hint düşüncesini anarşist yönetenler yok prensibi ile eşit saydı. Lenin ve Troçkinin yazılarından etkilenmiş olmasına rağmen Singh, kurulmasından sonra altı yıl daha yaşamış olduğu halde hiçbir zaman Hindistan Komünist Partisine katılmadı (Rao, 2002). Muhtemelen bunun nedeni fikirlerindeki anarşist etkiydi; her şekilde anarşist fikirler (anarşist ideoloji tamamen olmasa bile) swarajda hem Gandhi hem de Singh taraftarı hareketlerde büyük bir rol oynamıştır.
Anarşizmin Çinde böylesine geniş popülarite kazanmasının yerele özel birkaç nedeni bulunmaktaydı. Birçokları, Taoculuktan Budizme ve Konfüçyusçuluğa uzanan geleneksel Çin düşüncesindeki sınırlı devlet (wuwei) unsuruna işaret etmektedir. Bu görüşle paralel olarak, Peter Zarrow Anarşizm ve Çin Politik Kültüründe, anarşizmin yeni-Konfüçyusçu söylemin kalıntılarından yaratıldığını iddia etmektedir. Bu inanışa dayanarak, Taocu zorlamasız düzen fikri ve daha sonra anarşizmin ortaya çıkışı arasındaki bağlantıları takip etmeye devam eder (1990, sf. 5). Zarrowun iddialarında kesinlikle bazı gerçekler olmasına rağmen, küresel göç ve sömürgeciliğin oynadığı rolün önemine zarar verebilecek, Çin geleneksel düşüncesinin içerdiği anarşik öğeler üzerinde fazla odaklanma durumundan bilerek kaçınılması gerekmektedir. Arif Dirlikin vurguladığı gibi, geleneksel düşünceye fazla odaklanmak aynı zamanda bir şekilde oryantalist olabilir, çünkü bu Çin geleneğine Çindeki her şey yeni başka bir deyişle, Çinde hiçbir zaman önemli bir şekilde yeni bir şey olamaz şeklinde yorumlanır. Alternatif olarak Dirlik, Çin geçmişi anarşizmin yardımıyla yeni yollarla okunmakta ve tersinde de Taocu ve Budist fikirler aracılığıyla bir anarşizm yeniden-okunması bulunmakta olduğunu belirtir. Diğer bir deyişle, fikirlerin gelişimi ve yayılması hiçbir zaman tek-yönlü bir süreç değildir, her zaman karşılıklıdır.
Her durumda bu nedenlerin sadece bir parçasıdır; diğer önemli neden, 1921 civarına kadar, pratikte hiçbir marksist teorik çalışmanın Çinceye çevrilmemiş olmasıydı ve bundan sonra bile, yapılan çevirinin etrafında şekillenen hareket, on yılın sonuna kadar, fikirleri hayata geçirmekte başarısız oldu. Bunun bir sonucu olarak, dünya çapındaki radikal hareketlerdeki gelişmeler için bir çeşit filtre olarak hizmet etmek suretiyle, 1905-1930 arası hareket üzerinde anarşizm neredeyse evrensel bir hakimiyet yaşadı. 1917 Rus Ekim Devrimi bile bir anarşist devrim olarak anlatıldı, fakat bu anlam saptırması fazla uzun sürmedi. Bu yüzden dünyanın geri kalanından farklı olarak Çindeki anarşist hareket, Rusyanın Bolşevik zaferinin yükselmesi ile düşmedi, fakat bunun yerine, onunla birlikte popülaritesi arttı (Dirlik, 1991, sf. 2).
Çinde anarşizm, Yeni Kültür Hareketi olarak da bilinen Çin Aydınlanması sırasında popülaritesinin zirvesine ulaştı. Bu, anarşizmin ayak basacak bir yer kazandığı etkili Batılı liberalizm, bilimcilik ve ilerleme fikirlerinin kanalı aracılığıyla oldu. Ve ironik olarak, ulus-devletlerin feshini çağıran bir ideolojinin yükselmesine sebep olan tüm kültürlerin merkezi olmak yerine, ulus-devletlerin merkezsizleşmiş kozmopolit dünyasında bir ulus-devlet olarak Çinin yeni gerçekliğinden kaynaklanıyordu (sf. 3).
Çin sosyalizmi ve geri kalan sosyalist hareketlerin arasındaki nüansın tam bir tanımı olan kültürel devrim kavramının izine, Maonun kendisinin de anarşist Halkın Sesi Topluluğunun bir üyesi olduğu ve diğerlerinin arasında önemli bir anarşist lider olan Shifunun düşüncelerini hararetli bir şekilde onayladığı, bu yoğun-anarşist Yeni Kültür döneminde doğrudan rastlanabilir (Dirlik, sf. 195; Krebs, sf. 158). Tabiî ki, anarşist kültürel devrim kavramı, Maonun tam olarak uygulamaya koyduğu Kültürel Devrimden büyük oranda farklılaşmaktaydı, çünkü Komintern ile yaptığı kapsamlı temas sonrasında merkezileşmiş mutlak otoriteye duyulan ihtiyaç konusunda esaslı bir şekilde ikna edilmişti. Çin Komünist Partisinin daha sonraki liderlerinin birçoğunun ortaya çıkacağı dönem, bu anarşist hareketin dönemidir.
Çin anarşizminden bahsederken, kişi, bunu basitçe var olan ülke sınırları içinde gelişmiş olan anarşizm şeklinde düşünmeye ayartılabilir. Fakat bunu yapmak, kapsamda oldukça uluslararası olan göçün hareket üzerinde yaptığı önemli etkiyi göz ardı etmek olur. Anakara üzerinde, Çin anarşist etkinliği, Pekinde olduğu kadar, özellikle güney Çin bölgesi Guangzhouda da yoğundu. Guangzhouda, Shifu, ülkedeki ilk sendikaların bazılarının örgütlenmesine yardım ederek anarşistlerin en etkilisi ve etkini oldu. Guangzhounun öğrencisi olanlar, birçok diğer projenin arasında Pekin şehrindeki ilk anarşist örgütlenme olan Gerçeklik Topluluğunu kurdular. Fakat o dönem dünyadaki diğer ulus-devletler gibi Çin de, hızlı bir şekilde, kendi halkının göçleri kadar yabancı güçlerin tekrar tekrar akınları tarafından derin bir şekilde belirlenen daha dinamik ve farklı bir ulus haline geliyordu. Anarşistler tüm dünyada; Japonya, Fransa, Filipinler, Singapur, Kanada ve ABDde, ki bunlardan en önemli iki yerleşim Tokyo ve Paristeki komünlerdi, Çin komünleri örgütlediler ve oralarda yaşadılar.
İkisi arasında Paris anarşistleri küresel düzeyde eninde sonunda daha etkiliydiler. Avrupalı çevrelerden (onları oraya götüren diğer kişisel sebepleri ne olursa olsun) ağır bir şekilde etkilenip geleneksel kültürün birçok yönünü reddederek Çini geri kalmış olarak görmeye başladılar. Çinin problemlerine cevap olarak modernizme dönüp, genel olarak Kropotkinin fikirlerinde görülen bilimin küresel gücüne sarıldılar. Bu gayeyle Li Shizeng ve Wu Zhihui, 1906da Dünya toplumu olarak adlandırılan ve güçlü bir enternasyonalist eğilim taşıyan bir örgütlenme kurdular (Dirlik, sf. 15). Aksine, Tokyodaki Liu Shipei gibi geleneksel Çin düşünce ve adetlerine sarılan Çinli anarşistler apaçık bir şekilde anti-modernisttiler. Birçok farklı nedenden dolayı değişik bir toplumsal bağlam içinde yaşayan bu anarşistler, Japonyada gelişen anarşizmden yoğun bir şekilde etkilenmişlerdi; bu, tabiî ki bizi Japon anarşizmi sorusuna getirir.
Ekim Devrimi, dünyanın diğer birçok bölgesinde yaptığı hareket üzerindeki iniş etkisini, Çinde olduğu gibi Japonyada da göstermedi. Gerçekte, 1917yi takip eden dönem, gerçek sayı ve etkileri bakımından Japon anarşizminin zirvesi oldu (Crump, sf. xvi). Japonyadaki anarşizm çok farklıydı; fakat anarşizmlerin engin çeşitliliğinde iki büyük eğilim göze çarpıyordu; Kotoku Shusui ve Osugi Sakae gibi figürler tarafından desteklenen anarşist sendikalizmin sınıf çatışması fikirleri ve Hatta Shuzo gibi aktivistler tarafından desteklenen saf anarşizme olan daha genel eğilim. Her iki eğilim çok sayıda yandaş edindi ve her ikisi de 20. yüzyılın ilk çeyreğinde değişik noktalarda kendi altın çağlarını yaşadı.
Anarşist-sendikalistler herkese genelde, toplama katkıları oranında değişim ilişkisi üzerine kurulmuş kolektivizmin Bakuninist geleneğinin ayak izlerini takip ettiler. Ek olarak, sendikalistler, örgütlenmenin önemli bir derecesine erişinceye kadar devrimin daha büyük hedefinin ertelenmesi gerektiği düşüncesiyle, genelde işçi sınıfının günlük çatışmaları ile meşgul oluyorlardı. Devrimden sonra devrimci özneler devrimden önceki işçi gibi niteliklerini geri kazanacaklardı. Bu eğilimin en yaygın somut hali (1926da kurulan ve 16.000den fazla üyesiyle övünen işçi sendikalarının önemli bir anarşist-sendikalist federasyonu (Crump, sf. 97)) İşçi Sendikaları Hepsi-Japon Liberter Federasyonu (Zenkoku Jiren) idi.
1903te Kotoku Shusui, çalıştığı gazete Korenin işgaline ve Rus-Japon savaşına desteğini açıklayınca Tokyoda muhabirlik olan işinden istifa etti. Buradan, kısa bir süre sonra uğruna hapse gireceği savaş-karşıtı Sıradan İnsanların Gazetesinde başlamak üzere ayrıldı. Cezaevindeyken San Fransiscodaki anarşistler ile iletişim kurdu ve anarşist teorinin çekiciliğine gittikçe daha fazla kapıldı. Hapisten çıktıktan sonra Shusui San Fransiscoya taşındı, IWWnin üyeleri ile örgütlendi ve sendikalizmin entelektüel ve tatbiki tohumlarıyla Japonyaya döndü. Bu gelişme, çok geçmeden Osugi Sakae gibi kişileri etkiledi ve Zenkoku Jirenin kurulmasına neden oldu (Crump, sf. 22).
Bunun aksine saf anarşistler, güçlü bir anti-modernist, gelenek-taraftarı eğilimi ile birleştirilmiş Kropotkin geleneğindeki anarşist komünistlere daha çok benzerdi. Genelde, militan bir örgütlenme olan Kara Gençlik Cemiyetinde bir grup olarak var oldular (Kokuren). Tarihsel olarak 19. yüzyıl ortalarında tarımsal komünist anarşist teorisyen Ando Shoeki, birçokları tarafından, bunların ilk felsefî önceli olarak değerlendirilmektedir. Anarşist sendikalizmin saf anarşist eleştirisi genelde, devrim-sonrası toplumun idaresinde bir işbölümünün sendikalist korunması üzerine odaklanmıştı. Bu işbölümü, entelektüel ve işçiyi harmanlamak yerine içeriye doğru belirli endüstriler üzerine odaklanılanacağına dair bir görüşe önderlik eden uzmanlaşmanın toplumun hâlâ en büyük özelliği olduğu anlamına gelmekteydi. Saf anarşistler, çoğunluğun yararına, değişim ilişkilerini herkese yeteneğine göre ilkesinden herkesin ihtiyacına göre ilkesi doğrultusunda değiştirmeye de çabalıyorlardı. Bir bakıma, anarşizmin daha Japonyaya özgü bir yorumunu geliştirmeye çalışıyor gibi görülebilirler. Meselâ, genelde köylü tabanlı ve göreceli olarak daha küçük bir endüstriyel işçi sınıfına sahip bir toplumun sendikalizme uygunluğunu sorguladılar (Crump, sf. 7).
Sendikalist ve saf anarşizmler arasındaki farklılığa rağmen, genelde ortaklaştıkları tek şey, anarşizmin tüm Japon yorumlarının yerel duruma uydurulan melez teoriler olmalarıdır. Bu dönem aşırı derecede baskıcıydı; birinci dalga anarşizmin hayatı boyunca toplantılar dağıtıldı, gösteriler bastırıldı ve anarşist yayınlar düzenli bir şekilde yasaklandı. 1908in Kızıl Bayraklar hadisesi bunun iyi bir örneğidir, düzinelerce anarşist, politik tutuklu Koken Yamaguchinin serbest bırakılmasını kutlarken, sadece kırmızı bayraklar taşıdıkları için vahşi bir şekilde saldırıya uğradı ve tutuklandı. Kotokunun Kropotkinin Ekmeğin Fethini çevirmesi gibi, anarşist metinlerin çevirisi ve basımı baskıdan kaçmak için sıklıkla gizlice yapıldı. Benzersiz yerel koşulların diğer bir yönü, Batı gerçekliğini anlatan metinlerin yerel halka uygun hale getirilmesi zorunluluğuydu. Örneğin, Kropotkinin Toplu Çalışmalarının en fazla el altında olan Japonca çevirisinde, Avrupalı komün, geleneksel bir Japon tarım çiftliğine dönüştürülmüştü (Crump, sf. xiii). Fakat bu süreç aynı zamanda, kısmen Batılı anarşistler kanalı aracılığıyla ve insan ve düşüncelerin içeri ve dışarı göçü aracılığıyla gerçekleşti. Bu tabiî ki, bu makalelerin Japoncaya çevrilmiş hale gelmesinin yoludur. San Fransiscoya yaptığı ziyaretler Japon anarşist hareketinde dramatik değişikliklerle sonuçlanırken Kropotkin, birçok defa doğrudan Kotoku ile görüştü ve kendi büyük çalışmalarının bazılarını çevirmesi üzerine anlaştı. Bu yüzden anarşistlerin bu küresel ilişkisi son derece önemliydi; fakat, gösterdiğim gibi, yerelde insanlara uygun hale getirilmişti.
Doğu Asya anarşizminin gelişimini şekillendiren diğer bir yerel durum, Japonyanın bölgenin çoğu üzerinde bir çeşit kendi Monroe Doktrinine sahip olmasıydı. Diğer yerlerde de sıklıkla olduğu gibi Japon anarşistler, kendi göreceli imtiyaz derecelerini bölgede anarşizmi yaymak için bir araç olarak kullandılar. Asyada bu çabalar Çin, Vietnam, Tayvan ve Japonyadan anarşistleri kapsayan Doğu Anarşist Federasyonu kurulmasına yol açtı. Gerçekte bu, Çinden korumak amaçlı 1894 Japon İstilası ardından anarşizmin Koreye ilk nasıl ulaştığıdır. Tokyoda yaşayan Koreli göçmenler Japon anarşizminin etkisi altına girdi ve anti-emperyalist hareketle tüm samimiyetleriyle meşgul oldular. Sonuç olarak 6000den fazlası, otoriter Japon hükümeti tarafından 1923 Tokyo depremi için kuşkulu bir şekilde suçlandıktan sonra yakalandı. Dövüldüler, hapse kondular ve hatta ikisi Yüksek Vatana İhanet Davasında Japon yoldaşlarıyla birlikte ölüme mahkum edildi (MacSimion, 1991). Daha sonra anarşistlerin göze çarptığı 1919 bağımsızlık mücadelesi sırasında mülteciler, Yeni Kültür hareketinin bir sonucu olarak anarşist etkinin en yüksek noktada olduğu Çine göçtüler. Aynı zamanda dönemin Japon anarşistleri Kore özgürlük hareketi ile dayanışma çalışmalarına devam ettiler.
1924 civarında, Çindeki Koreli Anarşist Komünist Federasyon (KACF) açıkça bir anti-emperyalist vurgu oluşturdu ve aynı zamanda anarşist işçi sendikalarının örgütlenmesine alenen yardım etti. Aynı zamanda, Korenin kendi içinde de anarşist eğilimler gelişmekteydi. Örneğin, Devrimciler Birliğinin bu sıralarda örgütlendiği ve Tokyodaki Kara Gençlik Cemiyeti ile yoğun iletişimini koruduğu kaydedilmiştir. 1929 civarında, etkinlikleri tamamen Korenin kendisinde, özellikle Seul, Pyonyang ve Taegunun şehir merkezleri civarında gerçekleşmekteydi. Kore anarşizminin zirvesi, daha sonra, ülkenin var olan sınırları dışında, Mançuryada aynı yıl gerçekleşti. KACF Shinmin ilinin öz-yönetsel ve Kore Halkı Derneği idaresi altında olduğunu ilan ettiği sırada Mançuryada iki milyondan fazla Koreli göçmen yaşamaktaydı. Derneğin uyguladığı ademi-merkeziyetçi federal yapı, tarım, eğitim, finans ve diğer hayati konularla ilgilenirken tamamen kooperatif bir usulle hareket eden köy, mahalle ve bölge kurullarından oluşmaktaydı. Çin, Kore, Japonya ve diğer yerlerdeki KACF şubeleri tüm enerjilerini Shinmin Ayaklanmasının başarısına adadı, birçoğu gerçekte oraya yerleşti. Stalinist Rusyanın Shinmin otonom bölgesini alaşağı etme denemeleri ve Japonyanın bölgeyi kendisine isteyen emperyalist girişimleri ile eş zamanlı mücadele eden Koreli anarşistler 1931 civarında yenildiler (MacSimion, 1991).
Doğu Asya boyunca, anarşistler basitçe kendi ulus-devletleri açısından düşünmek yerine birbirlerini destekleyerek ve birbirlerinin hareketlerini hayata geçirerek enternasyonalizme güçlü bir bağlılık gösterdiler. Çinli ve Koreli anarşistlerin ulusçuluğu politik uyum için milliyetçi bir kıyafete büründürülmüş anarşist enternasyonalizmin bir şekli olarak görülebilir. Her iki ülkede de anarşist hareket, emperyalist hakimiyeti reddettikleri sürece milliyetçi mücadeleleri desteklemeye çabaladılar; fakat uzun vadeli amaçları hem Çin hem de Kore ulus-devletini yok etmek olduğundan kararlı bir şekilde enternasyonalisttiler. Aynı şey, Japonya, Kore ve Doğu Asyanın diğer bölgelerindeki anti-emperyalist hareketlerden dayanışmalarını esirgemeyen Japon anarşistler için de söylenebilir. Daha önce belirtildiği gibi, Doğu Anarşist Federasyonunun yükselişi ve bildirisi Doğu (Dong Bang), 20. yüzyılın başları boyunca anarşizmin küresel doğası ve odağına vasiyetnamedir.
Hindistanın Çinin Batı sınırında yer almasına rağmen, Hint anarşizmi hiçbir zaman biçimsel olarak anarşist doğa şeklinde adlandırılanla gerçekte uğraşmadığından, her ikisinin anarşizmleri arasındaki bağlantı ve iletişim görece bilinmiyordu. Hindistanda, anarşizmin odağı esasen ulusal ve toplumsal özgürlük için önemli hareketler üzerinde anarşizmin temel perspektiflerinin derin etkisindedir. Hindistandaki şiddetli anarşist Satyagraha hareketinin gelişimini anlayabilmek için kişi, öncelikle bunun geliştiği nesnel yerel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Taşıdığı bir milyardan fazla insanıyla Hindistan, dünyadaki ikinci en fazla nüfusa sahip ülkedir. Antik Hindu düşüncesine geri dönecek olursak gerçekte, devletsiz bir toplum kavramının öncellerini bulabiliriz; örneğin Satya Yuga, aslında, insanların dharmanın evrensel doğal kanunlarına dayanarak kendi kendilerini yönettikleri muhtemel anarşist bir toplumun tarifidir (Doctor, 1964, sf. 16). Fakat devletsiz bir toplumun olası göründüğü dönemde, Hindu politik düşüncesinin çoğu insanoğlunun içsel olan şeytani doğası ve bu yüzden insanlara kötülükten korunma sağladıkları sürece kralların hükmetmekteki ilahi hakkı üzerine odaklanır. Fakat Dharma temelinde yönetmezlerse Chanakyasutras izin verir: bir krala sahip olmamak disiplin isteyen birine sahip olmaktan iyidir (sf. 26). Bu, tabiî ki, Batının sonuçlarına bakılmaksızın krallara ait evrensel bir ilahi hak anlayışı ile büyük bir çelişkidir.
Anarşizm, Hindistanda kendisinin ilk ve en fazla bilinen ifadesini Mahatma Gandhinin şu beyanında bulur: Devlet şeytanı, aynen deniz dalgalarının fırtınanın nedeni değil sonucu olması gibi, toplumsal şeytanın sonucu değil nedenidir. Hastalığı iyileştirmenin tek yolu nedenin kendisinin yok edilmesidir (sf. 36). Başka bir deyişle, Gandhi şiddeti tüm toplumsal problemlerin kökü ve devleti, otoritesi şiddetin yasal kullanımının tekeline dayandığından, bu şiddetin açık bir manifestosu olarak gördü. Bu yüzden ifade etmiştir ki insanların en az yönetildiği devlet mükemmel ve şiddetsizdir. En saf anarşizme en yakın yaklaşım şiddetsizlik üzerine dayandırılmış demokrasi olacaktır (sf. 37). Gandhi için böylesine tamamen şiddetsiz bir devlete (ahimsa) varmanın süreci, onları yöneten devletin değişmesinden ziyade insanların kafalarının ve kalplerinin değişmesinden geçer. Öz-yönetim (swaraj), Gandhinin satyagraha teorisi boyunca belirleyici prensiptir. Birçoklarının yazdığı gibi bu sadece Hint ulus-devleti için politik bağımsızlık kazanmak anlamına gelmez, aslında gerçekte tam aksidir. Yerine, swaraj ilk önce bireyden başlar, köy seviyesine oradan da ulus seviyesine hareket eder; temel prensip diğer tüm düşüncelerin üzerinde bireyin ahlakî özerkliğidir (sf. 38).
Gandhinin kolektif özgürlük tutkusu, öncelikle ve en başta bireyselliğin tamamen anarşist bir anlayışından kaynaklanmaktaydı; onun görüşüne göre, gerçekte bireyin bilinci hükümetin tek meşru formudur. Kendisinin de belirttiği gibi bireyler kendi kararlarını bir çoğunluğa teslim etmek zorunda olursa swaraj bir saçmalık olacaktır. Bu, hükmetmenin Batılı anlayışlarını açıkça hiçe sayarken Gandhi, eğer çoğunluğun fikri geçersizse nüfusun %99,9undan ziyade tek bir geçerli fikrin çok daha faydalı olduğunu ileri sürdü. Gandhinin hem parlamenter politikayı hem de politik partileri ve onun yasama araçlarını reddetmesine neden olan yine bu swaraj bireyciliğidir. Gandhi, gerçekten herkes için daha iyi bir dünya isteyenin, bunu yapmak amacıyla özel bir partiye katılma ihtiyacı duymaması gerektiğini düşünmüştür. Bu, Raj-Niti (devlet siyaseti) ve Lok-Niti (halk siyaseti) arasındaki farktır. Swaraj bireyciliği her şeyin yeniden düşünülmesi gerektiği anlamına gelir; örneğin, bireyin daha büyük organizasyonların iyiliği için var olduğu anlayışı, daha büyük organizasyonların bireyin iyiliği için var olduğu anlayışı lehinde azledilmelidir ve bir kişi her zaman ayrılmakta ve bir konuda farklı düşünmekte özgür olmalıdır (sf. 44).
Fakat, anarşizmden etkilenmiş olanlar arasında bile Gandhinin swaraja giden pasifist bir yol anlayışına karşı çıkanlar vardı. 1920den önce, benzer ve daha açık bir şekilde anarşist olan bir hareket, Hintli anarşist-sendikalist ve yeni ufuklar açan özgürlük lideri Bhadat Singh tarafından temsil edildi. Singh, bir dönem Batılı anarşizm ve komünizmlerden etkilendi ve bu şekilde yaklaşımlara son derece kötü bakılan bir ülkede sözünü sakınmaz bir ateist oldu. İlginç bir şekilde, yoğun olarak Bakunin üzerinde çalıştı; fakat, Marks ile daha az ilgilenmesine rağmen kendi ülkelerinde bir devrime sebep olmakta başarılı olan Lenin ve Troçkinin yazılarıyla oldukça ilgiliydi. Yani toplamda Singh Anarşist-Leninist -eğer böyle bir terim kullanılmayı hak ediyorsa- gibi bir şey olarak hatırlanabilir. İngiliz idaresine karşı Hindistan özgürlüğü için savaşan popüler anti-kolonyal örgütlenmelerin organizasyonuyla etkin bir şekilde meşgul olduğu için Hint siyasi tarihinde Singh, bugün, Gandhi pasifizmi ve terörizm arasında bir yere yaraşır olarak anılmaktadır. Ama aynı zamanda Gandhinin bomba tapınıcılığı-tabii ki deklare ettiği, özgürlüğü kazanmak amacıyla şiddet kullanmanın Batılı kavramına dayanmaktaydı- olarak göndermede bulunduğu bir çevrenin parçasıydı. Tepki olarak Hintli devrimciler, Gandhinin şiddet karşıtı fikirlerinin de Batı kökenli olduğunu, bu fikirlerin Leo Tolstoyun olduğu ve bu yüzden onların aslında Hintli de olmadığı şeklinde karşılık verdiler (Rao, 2002). Gerçekte bu Singhin toplumsal değişimin Batılı yorumundan etkilenmesine benzer bir şekildeydi; Japon akranı Kotoku Shusui gibi, Singhin yoldaşı ve danışmanı Kartar Singh Sarabha, her ikisinin de hayatlarını dünya çapında Hintlilerin özgürleşmesine adamasına yol açan, San Fransiscoda Güney Asyalı işçileri örgütledi.
Bu çevrenin arasında kayda değer olanları, Singhin de yer aldığı, gençlik örgütlenmesi Neujawan Bharat Sabha ve Hindistan Cumhuriyetçi Cemiyetiydi. Daha önceki gönülsüzlüğüne rağmen 1920lerin ortalarında, Singh İngilizleri ülke dışına atabilmek amacıyla genel Hint nüfusunun silahlanma stratejisini benimsemeye başladı. Bu misyona hizmet etmek amacıyla süreç içinde büyük bir taraftar kazanıp halkın militanlarını örgütleyerek ülke boyunca seyahat etti. 1928de Singhin bağımsızlık taraftarı gazete Kirtide yayınladığı bir makalede, bu örgütlü silahlanmış isyan stratejisi, bireysel terör ve şehitlik hareketlerine açık bir destek vermesine neden oldu. Aynı gazetenin diğer sayılarında, anarşizm üzerine bazı makaleleri olduğu kadar niye bir Ateistim? üzerine yazdığı ünlü yazısını da yayımladı. Anarşist makalelerinde Singh, genellikle dışsal herhangi bir otoriteden bağımsızlık kazanmanın öncelikli önemine odaklanarak geleneksel evrensel kardeşlik Hint düşüncesini anarşist yönetenler yok prensibi ile eşit saydı. Lenin ve Troçkinin yazılarından etkilenmiş olmasına rağmen Singh, kurulmasından sonra altı yıl daha yaşamış olduğu halde hiçbir zaman Hindistan Komünist Partisine katılmadı (Rao, 2002). Muhtemelen bunun nedeni fikirlerindeki anarşist etkiydi; her şekilde anarşist fikirler (anarşist ideoloji tamamen olmasa bile) swarajda hem Gandhi hem de Singh taraftarı hareketlerde büyük bir rol oynamıştır.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 66


