- Katılım
- 17 Tem 2009
- Konular
- 7,518
- Mesajlar
- 38,388
- Reaksiyon Skoru
- 2,889
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 16 Yıl 11 Ay 3 Gün
- Başarım Puanı
- 405
- MmoLira
- -54
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Hayır, hiçbir bekleyiş benimkisi kadar uzun ve ıssız degildi. Kıtalarım, okyanuslarım, drım, kuşlarım vardı, ama yalnızdım. Bir boşluk, bir eksiklik hissediyordum üzerimde. İn cin top oynasa da, rüzgar agaçlarımın yapraklarını savursa da böyleydi bu.
Yalnızdım.
Bir zamanlar göklerle bitişiktim ben. Şimdi yıldızlarına, yagmur yüklü bulutlarının oradan oraya taşınmasına (kimi zaman müthiş görüntüler çizerler ya!), gecesine, gündüzüne bakmaya doyamadıgınız göklerle bitişiktim.Sonra bir döşek gibi yaydı beni Rabbim. Altı günün sonunda ayrıldı kaderimiz. Ona yıldızlar, bana okyanuslar düştü. Benim öyküm uzun, diyor Ateş. Bilmiyorum ama sanki bizim öykümüz daha uzun gibi geliyor bana. O zaman sorsalardı, altı günün sonunda zamanın sayfalarının bu kadar çok, bu kadar ince, bu kadar çeşitli açılacagını bilemezdim. İçimizde yıldızlarla okyanusların, kuşlarla kardelenlerin gizlendigini bilemezdim.
Bir saray gibi süsledi sonra melekler beni. Her bir melek sanki elindeki bir resme bakarak işliyordu beni. Kime süsleniyordum? Dr serpilince üzerime sakinleştim, duruldum. Tamamlandıgımda kendimi görünce başım döndü.
Döndüm…
Bütün ayrılışlar hüzünlüdür. Çünkü bütün ayrılışlardan bir hasret kalır geriye. Her hasret yakıcıdır. En çok da birbirini seven şehirler hüzün verir bana. Tesellileri oralardan gelen seyyahların üzerlerine sinen burcu burcu kokulardır. O nedenle severler seyyahları şehirler. Kardeşim göklerden ayrılmak kolay olmadı tabi. Ama sonuçta bu bizim elimizde olan bir şey degil. Rabbim güzelligi böyle diledi ise, o hüzün hüsn’e dönüşür. Güzellik bazen ayrılıkla ortaya çıkar çünkü. Sonra bir gün bütün özlemlerin bitecegini, bütün ayrılanların bir’leşecegini ögrenmek, o tatlı buruklugu da yok etti. Zamanın sayfalarını bir gün yeniden bir bir toplayacakmış Rabbim.
“Ve insan, bu arza ne oluyor? dedigi zaman…”
Dedim ya, uzun bir bekleyişti benimkisi. Melekler topragımı göklere çıkaralı çok zaman olmuştu.
Yıldızlar neye göz kırpar, çiçekler neye açar?
Geceler boyu konuştugum olurdu kendimle. Hiçbir saray kendisi için süslenmezdi çünkü. Hiçbir çiçek kendine açmaz, hiçbir kuş kendine ötmezdi. Beklemesini bilene hasret biticidir. Benim de bekleyişim bitti bir gün. Yalnızlıgım, ıssızlıgım sona erdi. Sarayıma şenlik geldi. Çıkıp geldi efendim. Kuşlar uçtu, ırmaklar coştu, gökyüzü bütün yıldızlarını tuttu üzerime. Efendim geldi.
Ben mutluydum, o hüzünlü!
Bir annem olsaydı eger, kucagına koşar, sarılır, günlerce rdım. O sıcaklıktan gönderirdim tevbemi Rabbime. Yalnızlıgım, kimsesizligim ve mahcubiyetimle kalakaldım.
Kalakaldık.
Elimizde duran, o agaçtan kopardıgımız meyve degildi artık. Kaderimize uzanmış ve ondan bir parça tatmıştık. Hiç de göründügü gibi degildi, demişti Havva yıllar sonra. Acı. Bütün günahlar gibi göründügünden farklı idi o da. İnsan günahın cazibesine kapılır, ama sonra görür ki, zehir tadında bir zaman kalmıştır geriye. Günah işlemiş, hata yapmış ve insan olmuştum. Rabbim beni günahımla insan yapmıştı. Ya da günahımla birlikte tamamlanmıştı benim yaratılışım. Şimdi insandım. Meleklerin, yeryüzünde kan dökecek, diye itiraz ettikleri insandım. Düşünüyorum da, o günahı işlemeseydim, ne ben insandım, ne İblis İblis, ne de yeryüzü yeryüzü olurdu. İşledigim günah kaderimi açtı benim. Ama Ateş’in dedigi gibi, Rabbim dilese idi o zaaftan uzak tutabilirdi beni. Evet, söyledi, uyardı ama yine de unutmamı ve aldanmamı saklı tuttu içimde. Gerçekten Rabbimin hikmetine ulaşmak çok zor. Hayır, bizden gizledigi için böyle yapmıyor, aksine bizi korumak için böyle yapıyor. İnsan ancak bilmedigi yarına yaşayabilir çünkü. Gördükleri ve bildikleri, göremedikleri ve bilemediklerinin hislerini düşürür içine. Sır kapısını zorlamak, daga tecelli eden ilahi görüntü karşısında düşüp bayılmaktan başka bir şey degildir. İnsan gide gide balçıga, topraga, suya ve yokluga gider ki, bir adım ötesi Rabbinin iradesidir. Oradan içeri giremez insan, yoklugunda var olamaz bir bakıma.
Artık kendimizdik.
Utancımız, korkumuz, telaşımız birbirine karışmıştı. Uzaktan gelen sesin şeytanın kahkahası oldugunu biliyorum. Lanet olası, nasıl da süsledi sesini kalbimize düşürürken.
Sakin bir zamana ulaştıgımızda, kendisine şeytanı yeterince anlatmadıgım için bana sitem etti Havva. Onu bana yeterince anlatmış olsaydın belki bunlar başımıza gelmezdi, dedi. Güldüm. Bu gülüşüm (daha dogrusu gülümsemem) ömrüm boyunca hep saklı kaldı yüzümde. Hatta Kabil Habil’i öldürdügünde de aynı gülümseme vardı yüzümde ama gizledim. Rabbim bana anlattı da ne oldu? İkimize de sıkı sıkı tembih etti de ne oldu? İblis’in isyanı ve hilekarlıgı ile bizim unutkanlıgımız ve zalimligimiz aynı yerden geliyor. Sonuçta Rabbim yaratılışı böyle seçmiş. Yaratılışın bir öyküsü olsun istemiş ve insanın da. Çünkü öyküsü olmak var olmak demektir. İnsan, öyküsü ile var olabilir ancak. Eger bütün bir kainat, “künfeyekun” ile var olmuş olsa idi, yani varlıgın bir öyküsü olmamış olsa idi, insan yine de efsanelerle kurardı öyküsünü.
Bu çok uzun bir öykü, dedim ona.
Hüzünlü bir ayrılıştı sonrası. Kaderlerimizi de alarak çıktıgımız bir yolculuk.
En çok da melekler üzgündü bu ayrılıga.
Dogrusu onların bu öykünün ne kadarını bildiklerini bilmiyorum. Çünkü Rableri onlara “Ben yeryüzünde bir halife yaratacagım.” demiş. Belki olup bitenler zaman olarak onları şaşırtmıştır, bilmiyorum. Ama üzgündüler. Sanki sevinçleri, coşkuları yarım kalmıştı. Şeytana karşı mahcup etmiştim onları. Karşısında saygı ile egildikleri ben, nihayetinde ona yenik düşmüştüm. Unutmuş ve kaybetmiştim. Oysa ne kadar isterdim ebedi olarak onlarla birlikte cennette olmayı. Ama dedim ya, Rabbim insanın öyküsünü böyle sevmiş ve yazmış.
Uzak zamanlara gönderir gibiydiler. Oralardaki yazgımızdan haberli gibiydiler. ‘İyi ses’ diyorlardı. Ne zaman, içinde iyi bir ses duysan, bil ki o bizim sesimizdir. Anla ki, o senin iyiliginedir.
Birer insan olsaydılar hepsini tek tek kucaklar öperdim, dedim Havva’ya. Güldü. Tıpkı benim gülümsemem gibi geldi gülmesi.
Evet, içimde bir agıtla geldim ben. Yitirilmiş bir cennetin hüznü ile geldim. Buldum, kaybettim ve geldim. Düştüm. Cennetin ve zamanın sonsuzlugundan, yeryüzünün tenhalıgına indirdi beni Rabbim. Bir zamana kadar, kimimiz kimimize düşman olarak. Düşmanlık kavga demek. Bozgunculuk ve kan demek. Meleklerin sözleri ne demek? İlerisi geçmişinden daha karmaşık görünüyor bu öykünün.
Rabbimizin öfkesinin bizi nereye taşıyacagını bilmiyorduk. Melekler, yaratılışımızın yerin topragından oldugunu söylemişlerdi, dedim Havva’ya. Ayaklarımız topraga degdiginde hiç de yabancısı olmadıgımız bir sıcaklık bulduk onda. Gökler ve yer arası kadar bir sessizlik karşıladı bizi. Ya da bana öyle gelmişti. Ürkek ve suskunduk.
Eli ile kuşları gösterdi Havva. Dinle bak ne diyorlar!
İblis’in ilk günkü öfke dolu bakışlarını çektim gözlerimden ve dinledim…
Öfkeliydim.
Dedim ya, işimin zor olacagını düşünmüştüm ilkin. Sahnelerin efendisiydi, yaratılmışların en üstünüydü, Rabbi onu bilgi ile donatmıştı ve benim hakkımda uyarmıştı. Apaçık düşmandım ben. Ey Toprak, bil işte, senin apaçık düşmanınım ben. Ama itiraf etmeliyim ki, bunu duydugumda ürpermiştim. Nereden nereye geldin, dedim kendi kendime. Cennetten, meleklerle sohbetten bu günlere… Kadere bak!
Kader, kime şikayet edeyim seni?
Bilirim, insanların olan bitenlerle ilgili akıl yürütmek gibi bir huyu vardır. Şöyle olsaydı böyle olmazdı, keşke öyle degil de böyle olsaydı gibi. Bu onların cehaletinden başka bir şey degildir. Aslında demesem iyi olur ama demek zorundayım. Bu şöyleler, böyleler benim en keyif aldıgım laflardır. Onlar şöyle, böyle dedikçe ben kıs kıs gülerim. Artırırım kelimelerini de aralarında tartışma bile çıkar çogu zaman. Akıllarını kuru bir yaprak gibi nefesimde gezdiririm. O nedenle insan gibi akıl yürütüp şeytanın vesvesesine (!) düşmeyecegim ben. Evet gururlu ve kibirliyim ve ateş topraktan üstündür.
Umdugumdan kolay oldu gördügünüz gibi. Gökte ararken yerde buldum, derler ya, aynen öyle. Başında meleklerin nöbet tuttugu agaç işimi kolaylaştırdı. Vesvesem çok huzursuz etti beni. Az kalsın vazgeçirecekti. Bütün bir cennet onlara verilmişken, Rableri uyarmışken dönüp bakarlar mı, diyordu. Hem de bir güzel dönüp baktılar. Dönüp baktılar ve kalakaldılar. Ben de kovuldugumda öyle kalakalmıştım sevgili Toprak. Sevincimden yerimde duramıyordum. İlk kez iblis olmuştum. İsmim de ne güzel degil mi, tam bana göre. Tam bana göre bir isim vermiş Rabbim. Zaten o hiç yanılmaz. Neyse! O an beni bütün hücrelerinde hissetmiş olmalılar. İçlerinden yükselen ‘eyvah’ın bütün kainatı kaplayacak kadar büyük ve acı oldugunu biliyorum.
Sevgili Toprak, gel de kaderin sayfalarını birlikte açalım yeryüzünde. Hele bir in bakalım oradan. Bir agaca bütün bir cenneti yitiren zavallı kader kurbanı. İn de gör kurbanlarını kaderin…
En çok da melekler kederliydi o ayrılış günü. Yüzlerindeki öfke bana idi, başka degil. Şayet Rabbim bana kıyamete degin süre tanımamış olsa idi, biliyorum bir kaşık suda bogarlardı beni. Ama hak vermeliler. İnsan yaratıldıgında onlar coşkuluydu, ben huzursuzdum. Azarlandıgımda zafer kazanan onlardı, kaybeden bendim.
Onları yolcu ederken sürekli bir şeyler fısıldıyorlardı kulaklarına. Adım gibi eminim benden bahsettiklerinden. Her şeyden haberleri var onların. İnsanlara pusu kuracagımdan, dogru yoldan onları uzaklaştıracagımdan, vesvese verecegimden haberliler. İnsanı benden kaçırmaya çalışıyorlar ama, nafile. Ben bilgili biriyim. Eger benim insan üzerinde bir tasarrufum olmayacak idiyse, Rabbim bana neden süre tanımış olsun. Ha, ihlaslı kullarına dokunamazmışım. Ne gam! Onları da görecegiz, desem, ukalalık etmiş olurum. Ama şunu gerçekten teslim etmeliyim ki, Rablerine öylesine içten bnmışları var ki, eger bilgim ve gururum beni zaptetmese, şeytanlıgımdan utanıp, tevbeye gelecegim. Tanrı korusun! Ama şükür, sayıları çok az. Bu gelip giden duygunun beni etkilemeye çalışan meleklerin gayreti oldugunu biliyorum. Üzerimde baskı kurmaya çalıştıklarını, bana önceki günlerimizi anımsatıp, aklımı çelmeye çalıştıklarını biliyorum. Hem bilmeleri gerekir ki, ben aradan çekilemem. Bensiz olmazdı bu hayat, diyor Toprak. Peki bensiz olur mu? İstesem de dönemem geriye. Ben aradan çekilirsem, hayat durur. İnsan yeniden cennetine döner o zaman.
Ve o meyve ebedi sallanır durur dalında ve bunu da hiçbirimiz bilemeyiz.
Hem bu öyküye gücüm yetmez benim.
Melekler onları ugurlarken ben de vedalaşmak için cehenneme ugradım. Coşkuluydu. Yanan bir ateşten
böylesine bir coşku yayılacagını hiç tahmin etmemiştim. Melekler ve cennet kederli ise, ben sevinçliyim demektir, dedi. Cennetin ırmakları seslerini çekmişse, benim alevlerim körüklenmiş demektir. Kaynar kazanlarım coşuyor sevgili dostum. Daha meyveyi kopardıkları an, sesler doluştu içime. Çıglıklar, bagırış, çagırış… Kıyamet koptu sandım birden. Ah bir kopsa! Agzıma kadar dolup taştım sanki. Hayal gibi geçiverdi. Biliyorum, bir gün bu ateşten köşkler, saraylar, ırmaklar şenlenecek. Hani ‘bu gece bana dügün olacak’ diyorlar ya, öyle.
Onunla kucaklaştım ve ayrıldım. Körolası az kalsın beni de yakacaktı
Yalnızdım.
Bir zamanlar göklerle bitişiktim ben. Şimdi yıldızlarına, yagmur yüklü bulutlarının oradan oraya taşınmasına (kimi zaman müthiş görüntüler çizerler ya!), gecesine, gündüzüne bakmaya doyamadıgınız göklerle bitişiktim.Sonra bir döşek gibi yaydı beni Rabbim. Altı günün sonunda ayrıldı kaderimiz. Ona yıldızlar, bana okyanuslar düştü. Benim öyküm uzun, diyor Ateş. Bilmiyorum ama sanki bizim öykümüz daha uzun gibi geliyor bana. O zaman sorsalardı, altı günün sonunda zamanın sayfalarının bu kadar çok, bu kadar ince, bu kadar çeşitli açılacagını bilemezdim. İçimizde yıldızlarla okyanusların, kuşlarla kardelenlerin gizlendigini bilemezdim.
Bir saray gibi süsledi sonra melekler beni. Her bir melek sanki elindeki bir resme bakarak işliyordu beni. Kime süsleniyordum? Dr serpilince üzerime sakinleştim, duruldum. Tamamlandıgımda kendimi görünce başım döndü.
Döndüm…
Bütün ayrılışlar hüzünlüdür. Çünkü bütün ayrılışlardan bir hasret kalır geriye. Her hasret yakıcıdır. En çok da birbirini seven şehirler hüzün verir bana. Tesellileri oralardan gelen seyyahların üzerlerine sinen burcu burcu kokulardır. O nedenle severler seyyahları şehirler. Kardeşim göklerden ayrılmak kolay olmadı tabi. Ama sonuçta bu bizim elimizde olan bir şey degil. Rabbim güzelligi böyle diledi ise, o hüzün hüsn’e dönüşür. Güzellik bazen ayrılıkla ortaya çıkar çünkü. Sonra bir gün bütün özlemlerin bitecegini, bütün ayrılanların bir’leşecegini ögrenmek, o tatlı buruklugu da yok etti. Zamanın sayfalarını bir gün yeniden bir bir toplayacakmış Rabbim.
“Ve insan, bu arza ne oluyor? dedigi zaman…”
Dedim ya, uzun bir bekleyişti benimkisi. Melekler topragımı göklere çıkaralı çok zaman olmuştu.
Yıldızlar neye göz kırpar, çiçekler neye açar?
Geceler boyu konuştugum olurdu kendimle. Hiçbir saray kendisi için süslenmezdi çünkü. Hiçbir çiçek kendine açmaz, hiçbir kuş kendine ötmezdi. Beklemesini bilene hasret biticidir. Benim de bekleyişim bitti bir gün. Yalnızlıgım, ıssızlıgım sona erdi. Sarayıma şenlik geldi. Çıkıp geldi efendim. Kuşlar uçtu, ırmaklar coştu, gökyüzü bütün yıldızlarını tuttu üzerime. Efendim geldi.
Ben mutluydum, o hüzünlü!
Bir annem olsaydı eger, kucagına koşar, sarılır, günlerce rdım. O sıcaklıktan gönderirdim tevbemi Rabbime. Yalnızlıgım, kimsesizligim ve mahcubiyetimle kalakaldım.
Kalakaldık.
Elimizde duran, o agaçtan kopardıgımız meyve degildi artık. Kaderimize uzanmış ve ondan bir parça tatmıştık. Hiç de göründügü gibi degildi, demişti Havva yıllar sonra. Acı. Bütün günahlar gibi göründügünden farklı idi o da. İnsan günahın cazibesine kapılır, ama sonra görür ki, zehir tadında bir zaman kalmıştır geriye. Günah işlemiş, hata yapmış ve insan olmuştum. Rabbim beni günahımla insan yapmıştı. Ya da günahımla birlikte tamamlanmıştı benim yaratılışım. Şimdi insandım. Meleklerin, yeryüzünde kan dökecek, diye itiraz ettikleri insandım. Düşünüyorum da, o günahı işlemeseydim, ne ben insandım, ne İblis İblis, ne de yeryüzü yeryüzü olurdu. İşledigim günah kaderimi açtı benim. Ama Ateş’in dedigi gibi, Rabbim dilese idi o zaaftan uzak tutabilirdi beni. Evet, söyledi, uyardı ama yine de unutmamı ve aldanmamı saklı tuttu içimde. Gerçekten Rabbimin hikmetine ulaşmak çok zor. Hayır, bizden gizledigi için böyle yapmıyor, aksine bizi korumak için böyle yapıyor. İnsan ancak bilmedigi yarına yaşayabilir çünkü. Gördükleri ve bildikleri, göremedikleri ve bilemediklerinin hislerini düşürür içine. Sır kapısını zorlamak, daga tecelli eden ilahi görüntü karşısında düşüp bayılmaktan başka bir şey degildir. İnsan gide gide balçıga, topraga, suya ve yokluga gider ki, bir adım ötesi Rabbinin iradesidir. Oradan içeri giremez insan, yoklugunda var olamaz bir bakıma.
Artık kendimizdik.
Utancımız, korkumuz, telaşımız birbirine karışmıştı. Uzaktan gelen sesin şeytanın kahkahası oldugunu biliyorum. Lanet olası, nasıl da süsledi sesini kalbimize düşürürken.
Sakin bir zamana ulaştıgımızda, kendisine şeytanı yeterince anlatmadıgım için bana sitem etti Havva. Onu bana yeterince anlatmış olsaydın belki bunlar başımıza gelmezdi, dedi. Güldüm. Bu gülüşüm (daha dogrusu gülümsemem) ömrüm boyunca hep saklı kaldı yüzümde. Hatta Kabil Habil’i öldürdügünde de aynı gülümseme vardı yüzümde ama gizledim. Rabbim bana anlattı da ne oldu? İkimize de sıkı sıkı tembih etti de ne oldu? İblis’in isyanı ve hilekarlıgı ile bizim unutkanlıgımız ve zalimligimiz aynı yerden geliyor. Sonuçta Rabbim yaratılışı böyle seçmiş. Yaratılışın bir öyküsü olsun istemiş ve insanın da. Çünkü öyküsü olmak var olmak demektir. İnsan, öyküsü ile var olabilir ancak. Eger bütün bir kainat, “künfeyekun” ile var olmuş olsa idi, yani varlıgın bir öyküsü olmamış olsa idi, insan yine de efsanelerle kurardı öyküsünü.
Bu çok uzun bir öykü, dedim ona.
Hüzünlü bir ayrılıştı sonrası. Kaderlerimizi de alarak çıktıgımız bir yolculuk.
En çok da melekler üzgündü bu ayrılıga.
Dogrusu onların bu öykünün ne kadarını bildiklerini bilmiyorum. Çünkü Rableri onlara “Ben yeryüzünde bir halife yaratacagım.” demiş. Belki olup bitenler zaman olarak onları şaşırtmıştır, bilmiyorum. Ama üzgündüler. Sanki sevinçleri, coşkuları yarım kalmıştı. Şeytana karşı mahcup etmiştim onları. Karşısında saygı ile egildikleri ben, nihayetinde ona yenik düşmüştüm. Unutmuş ve kaybetmiştim. Oysa ne kadar isterdim ebedi olarak onlarla birlikte cennette olmayı. Ama dedim ya, Rabbim insanın öyküsünü böyle sevmiş ve yazmış.
Uzak zamanlara gönderir gibiydiler. Oralardaki yazgımızdan haberli gibiydiler. ‘İyi ses’ diyorlardı. Ne zaman, içinde iyi bir ses duysan, bil ki o bizim sesimizdir. Anla ki, o senin iyiliginedir.
Birer insan olsaydılar hepsini tek tek kucaklar öperdim, dedim Havva’ya. Güldü. Tıpkı benim gülümsemem gibi geldi gülmesi.
Evet, içimde bir agıtla geldim ben. Yitirilmiş bir cennetin hüznü ile geldim. Buldum, kaybettim ve geldim. Düştüm. Cennetin ve zamanın sonsuzlugundan, yeryüzünün tenhalıgına indirdi beni Rabbim. Bir zamana kadar, kimimiz kimimize düşman olarak. Düşmanlık kavga demek. Bozgunculuk ve kan demek. Meleklerin sözleri ne demek? İlerisi geçmişinden daha karmaşık görünüyor bu öykünün.
Rabbimizin öfkesinin bizi nereye taşıyacagını bilmiyorduk. Melekler, yaratılışımızın yerin topragından oldugunu söylemişlerdi, dedim Havva’ya. Ayaklarımız topraga degdiginde hiç de yabancısı olmadıgımız bir sıcaklık bulduk onda. Gökler ve yer arası kadar bir sessizlik karşıladı bizi. Ya da bana öyle gelmişti. Ürkek ve suskunduk.
Eli ile kuşları gösterdi Havva. Dinle bak ne diyorlar!
İblis’in ilk günkü öfke dolu bakışlarını çektim gözlerimden ve dinledim…
Öfkeliydim.
Dedim ya, işimin zor olacagını düşünmüştüm ilkin. Sahnelerin efendisiydi, yaratılmışların en üstünüydü, Rabbi onu bilgi ile donatmıştı ve benim hakkımda uyarmıştı. Apaçık düşmandım ben. Ey Toprak, bil işte, senin apaçık düşmanınım ben. Ama itiraf etmeliyim ki, bunu duydugumda ürpermiştim. Nereden nereye geldin, dedim kendi kendime. Cennetten, meleklerle sohbetten bu günlere… Kadere bak!
Kader, kime şikayet edeyim seni?
Bilirim, insanların olan bitenlerle ilgili akıl yürütmek gibi bir huyu vardır. Şöyle olsaydı böyle olmazdı, keşke öyle degil de böyle olsaydı gibi. Bu onların cehaletinden başka bir şey degildir. Aslında demesem iyi olur ama demek zorundayım. Bu şöyleler, böyleler benim en keyif aldıgım laflardır. Onlar şöyle, böyle dedikçe ben kıs kıs gülerim. Artırırım kelimelerini de aralarında tartışma bile çıkar çogu zaman. Akıllarını kuru bir yaprak gibi nefesimde gezdiririm. O nedenle insan gibi akıl yürütüp şeytanın vesvesesine (!) düşmeyecegim ben. Evet gururlu ve kibirliyim ve ateş topraktan üstündür.
Umdugumdan kolay oldu gördügünüz gibi. Gökte ararken yerde buldum, derler ya, aynen öyle. Başında meleklerin nöbet tuttugu agaç işimi kolaylaştırdı. Vesvesem çok huzursuz etti beni. Az kalsın vazgeçirecekti. Bütün bir cennet onlara verilmişken, Rableri uyarmışken dönüp bakarlar mı, diyordu. Hem de bir güzel dönüp baktılar. Dönüp baktılar ve kalakaldılar. Ben de kovuldugumda öyle kalakalmıştım sevgili Toprak. Sevincimden yerimde duramıyordum. İlk kez iblis olmuştum. İsmim de ne güzel degil mi, tam bana göre. Tam bana göre bir isim vermiş Rabbim. Zaten o hiç yanılmaz. Neyse! O an beni bütün hücrelerinde hissetmiş olmalılar. İçlerinden yükselen ‘eyvah’ın bütün kainatı kaplayacak kadar büyük ve acı oldugunu biliyorum.
Sevgili Toprak, gel de kaderin sayfalarını birlikte açalım yeryüzünde. Hele bir in bakalım oradan. Bir agaca bütün bir cenneti yitiren zavallı kader kurbanı. İn de gör kurbanlarını kaderin…
En çok da melekler kederliydi o ayrılış günü. Yüzlerindeki öfke bana idi, başka degil. Şayet Rabbim bana kıyamete degin süre tanımamış olsa idi, biliyorum bir kaşık suda bogarlardı beni. Ama hak vermeliler. İnsan yaratıldıgında onlar coşkuluydu, ben huzursuzdum. Azarlandıgımda zafer kazanan onlardı, kaybeden bendim.
Onları yolcu ederken sürekli bir şeyler fısıldıyorlardı kulaklarına. Adım gibi eminim benden bahsettiklerinden. Her şeyden haberleri var onların. İnsanlara pusu kuracagımdan, dogru yoldan onları uzaklaştıracagımdan, vesvese verecegimden haberliler. İnsanı benden kaçırmaya çalışıyorlar ama, nafile. Ben bilgili biriyim. Eger benim insan üzerinde bir tasarrufum olmayacak idiyse, Rabbim bana neden süre tanımış olsun. Ha, ihlaslı kullarına dokunamazmışım. Ne gam! Onları da görecegiz, desem, ukalalık etmiş olurum. Ama şunu gerçekten teslim etmeliyim ki, Rablerine öylesine içten bnmışları var ki, eger bilgim ve gururum beni zaptetmese, şeytanlıgımdan utanıp, tevbeye gelecegim. Tanrı korusun! Ama şükür, sayıları çok az. Bu gelip giden duygunun beni etkilemeye çalışan meleklerin gayreti oldugunu biliyorum. Üzerimde baskı kurmaya çalıştıklarını, bana önceki günlerimizi anımsatıp, aklımı çelmeye çalıştıklarını biliyorum. Hem bilmeleri gerekir ki, ben aradan çekilemem. Bensiz olmazdı bu hayat, diyor Toprak. Peki bensiz olur mu? İstesem de dönemem geriye. Ben aradan çekilirsem, hayat durur. İnsan yeniden cennetine döner o zaman.
Ve o meyve ebedi sallanır durur dalında ve bunu da hiçbirimiz bilemeyiz.
Hem bu öyküye gücüm yetmez benim.
Melekler onları ugurlarken ben de vedalaşmak için cehenneme ugradım. Coşkuluydu. Yanan bir ateşten
böylesine bir coşku yayılacagını hiç tahmin etmemiştim. Melekler ve cennet kederli ise, ben sevinçliyim demektir, dedi. Cennetin ırmakları seslerini çekmişse, benim alevlerim körüklenmiş demektir. Kaynar kazanlarım coşuyor sevgili dostum. Daha meyveyi kopardıkları an, sesler doluştu içime. Çıglıklar, bagırış, çagırış… Kıyamet koptu sandım birden. Ah bir kopsa! Agzıma kadar dolup taştım sanki. Hayal gibi geçiverdi. Biliyorum, bir gün bu ateşten köşkler, saraylar, ırmaklar şenlenecek. Hani ‘bu gece bana dügün olacak’ diyorlar ya, öyle.
Onunla kucaklaştım ve ayrıldım. Körolası az kalsın beni de yakacaktı


