- Katılım
- 17 Eyl 2008
- Konular
- 31,034
- Mesajlar
- 0
- Online süresi
- 5m 10s
- Reaksiyon Skoru
- 208
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 17 Yıl 9 Ay 3 Gün
- Başarım Puanı
- 719
- MmoLira
- 40
- DevLira
- 0
HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Aşık Veysel Şatıroğlu
1894 - 1973
HAYATI
Veysel Şatıroğlu,1894âte Sivasâın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veyselâin dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veyselâi. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.
Veysellere yörede âŞatıroğullarıâ derler. Babası âKaracaâ lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veyselâin dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veyselâden önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.
Yedi yaşına girdiği 1901âde Sivasâta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: âÇiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.â
Bu düşmeden sonra Veyselâin belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: âBilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.â
Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeniânde doktor varmış. Babasına âÇocuğu Akdağmadeniâne götür, orada gözünü açacak bir doktor varâ demişler. Sevinmiş babası.
Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veyselâin. âBir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.â
Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veyselâin. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veyselâi. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivasâın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veyselâin babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veyselâin dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmetâin evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.
İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriğiânin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağaâdan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veyselâi. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.
âÂşık Veyselâin hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veyselâin bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum...
Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.â
O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçeâye;
âEve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.â
Bunda biraz Anadoluâda âerkek oğlanâ olgusunun etkisi varsa, daha çok Veyselâin vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu:
âNe yazık ki bana olmadı kısmet
Düşmanı denize dökerken millet
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
Kılıç vurmak için düşman başına.
Bugünler müyesser olsaydı bana
Minnet etmez idim bir kaşık kana
Mukadder harici gelmez meydana
Neler geldi bu Veyselâin başına.â
Veyselâin annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru âbelki biz ölürüz ve kardeşi Veyselâe bakamazâ düşüncesiyle Veyselâi Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esmaâdan bir kız, bir oğlu oluyor Veyselâin. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor... Veyselâin acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921âin 24 Şubatâında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlanâdan, Emrahâtan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.
Ağabeysi Aliânin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veyselâin bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veyselâin ilk eşi olan Esmaâyı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veyselâin acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.
Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veyselâin kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.
Bir şiirinde dile getirdiği gibi:
âTalih çile kadar sözü bir etmiş,
Her nereye gitsem gezer peşimde.â
Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.
âO artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir.1928âde en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adanaâya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivasâın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veyselâi dinleyelim:
âBu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, âah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitmeâ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.â
Veyselâin köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zaraânın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veyselâi köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adanaâya göndermeyen Deli Süleyman, Sivasâlı Kalaycı Hüseyin, Veyselâe yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafikâin Yalıncak köyüne ve Zaraânın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivasâtan Sivrialanâa dönerlerken arkadaşları bir âüç kağıtçıâ grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veyselâin 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafikâin Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.â
1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları âHalk Şairlerini Koruma Derneğiâni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramıânı düzenliyorlar. Böylece Veyselâin yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecerâle tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor.
1933âe kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyetâin onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecerâin direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veyselâin günışığına çıkan ilk şiiri böylece âAtatürkâtür Türkiyeânin ihyasıâ... dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veyselâin de köyünden dışarıya çıkması oluyor.
O zaman Sivrialanâın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veyselâin bu destanını çok beğeniyor, âAnkaraâya gönderelimâ diye istiyor. Veysel de âAtaâya ben giderimâ diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankaraâya geliyorlar. Veysel Ankaraâda konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürkâe getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürkâe okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: âAtaâya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur...â diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.
O günleri şöyle anlatıyor: âKöyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankaraâya gelebildik. Otele gitsek para yok. âNere gidek? Nasıl Edek? â diye düşünüyoruz. Dediler ki: âBurada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.â O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankaraâda, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendiânin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -âHasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemalâe duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız? â
Dedi ki: -âVallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.â
Gittik Mustafa Beyâe derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemalâe duyurmak istiyoruz. âBize yardım et! â dedik.
Dedi ki: -âAmaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin! â
-âYok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemalâe! â
Milletvekili Mustafa Bey, âokuyun da bir dinleyeyim bakayımâ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankaraâda çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesiâyle konuşacağını söyledi. âYarın bana gelin! â dedi. Gittik. âBen karışmamâ dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. âNe yapsak? â diye düşünüyoruz. Sonunda, âMatbaaya biz gidelimâ dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanıândaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısıâna yürüdük.
Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -âGirmeyinâ dedi. âÇarşıya girmek yasak! â Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı.
Polis: -âYasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin! â diye diretti.
-âPeki girmeyelimâ dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahimâe çıkıştı. ââKafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin! â diye çıkıştı.
-âBeyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız! â dedik. O zaman polis, İbrahimâe: -âTel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al! â Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.
-âNe istiyorsunuz? â dedi müdür.
-âBir destanımız var. Gazeteye vereceğiz! â dedik.
-âÇalın bakayım; bir dinleyeyim! â dedi. Çaldık dinledi!
- âOoo! Çok iyiâ dedi. âÇok güzel.â
Yazdılar. âYarın gazetede çıkarâ dediler. âGelin de gazete alın! â Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:
- âOooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun! â dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemalâden ses yok. Dedik: âBu iş olmayacak.â Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesiânde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemalâden yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankaraâda bir avukatla tanışmıştık.
Avukat: - âBen belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir! ...â dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - âSiz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz! â
Döndük avukata geldik. âNe yaptınız? âdedi. Anlattık. âDurun bir de valiye yazalım! â dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -âYok! â dedi. âParamız yok! Sizi gönderemeyiz! â dedi.
Avukat içerledi ve kahretti: - âGidin! İşinize gidin! â dedi. âAnkara Belediyesiânin sizin için parası yokmuş; tükenmiş! â dedi. Acıdım avukata.
âNasıl edelim? Ne edelim? â derken bir de âHalkeviâne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkarâ diye düşündük. Mustafa Kemalâe gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.
İçeriden bir adam çıktı: -âNe geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz? â diye sordu.
-âHalkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar! â diye cevap verdik.
-âBırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu! â dedi.
O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -âOoo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: -âGelin halk şairleri var, dinleyin.â dedi.
Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -âYahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler! â
Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkeviânde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankaraâdan köyümüze işte o parayla döndük.
Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzetiânin:
âMecnunum, Leylaâmı gördüm
Bir kerrece baktı geçti.
Ne söyledi ne de sordum
Kaşlarını yıktı geçti
Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü, yüzü
Sandım ki zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti.
Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti.
Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamzen oku bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti..
İzzetî, bu ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kement etmiş,
Yar bonuma taktı geçti.â şiiridir.
Köy Enstitüleriânin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecerâin katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleriânde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiyeânin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.
1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veyselâe, âAnadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürüâ 500 lira aylık bağlanmıştır.
21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30âda doğduğu köy olan Sivrialanâda, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.
Âşık Veyselâin yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkanâın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: âKızılırmak soru işaretine benzer, Zaraâdan doğar, Hafik ve Şarkışlaâdan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseriâyi, Nevşehirâi, Kırşehirâi, Ankaraâyı ve Çorumâu sular, Samsunâun Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veyselâin yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafraâdadır, bir ucu da Zaraâda. Bafraâya dek uzanan acılı bir yaşam Zaraânın doğusundaki Kızıldağâın gür sularıyla beslenip sona erer.â
ESERLERİ
En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışlaâda her yıl adına bir şenlik yapılır. Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. Şiirleri, Deyişler (1944) , Sazımdan Sesler (1950) , Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimi kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlâandı.
1894 - 1973
HAYATI
Veysel Şatıroğlu,1894âte Sivasâın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veyselâin dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veyselâi. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.
Veysellere yörede âŞatıroğullarıâ derler. Babası âKaracaâ lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veyselâin dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veyselâden önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.
Yedi yaşına girdiği 1901âde Sivasâta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: âÇiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.â
Bu düşmeden sonra Veyselâin belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: âBilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.â
Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeniânde doktor varmış. Babasına âÇocuğu Akdağmadeniâne götür, orada gözünü açacak bir doktor varâ demişler. Sevinmiş babası.
Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veyselâin. âBir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.â
Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veyselâin. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veyselâi. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivasâın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veyselâin babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veyselâin dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmetâin evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.
İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriğiânin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağaâdan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veyselâi. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.
âÂşık Veyselâin hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veyselâin bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum...
Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.â
O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçeâye;
âEve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.â
Bunda biraz Anadoluâda âerkek oğlanâ olgusunun etkisi varsa, daha çok Veyselâin vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu:
âNe yazık ki bana olmadı kısmet
Düşmanı denize dökerken millet
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
Kılıç vurmak için düşman başına.
Bugünler müyesser olsaydı bana
Minnet etmez idim bir kaşık kana
Mukadder harici gelmez meydana
Neler geldi bu Veyselâin başına.â
Veyselâin annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru âbelki biz ölürüz ve kardeşi Veyselâe bakamazâ düşüncesiyle Veyselâi Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esmaâdan bir kız, bir oğlu oluyor Veyselâin. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor... Veyselâin acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921âin 24 Şubatâında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlanâdan, Emrahâtan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.
Ağabeysi Aliânin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veyselâin bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veyselâin ilk eşi olan Esmaâyı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veyselâin acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.
Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veyselâin kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.
Bir şiirinde dile getirdiği gibi:
âTalih çile kadar sözü bir etmiş,
Her nereye gitsem gezer peşimde.â
Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.
âO artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir.1928âde en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adanaâya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivasâın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veyselâi dinleyelim:
âBu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, âah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitmeâ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.â
Veyselâin köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zaraânın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veyselâi köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adanaâya göndermeyen Deli Süleyman, Sivasâlı Kalaycı Hüseyin, Veyselâe yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafikâin Yalıncak köyüne ve Zaraânın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivasâtan Sivrialanâa dönerlerken arkadaşları bir âüç kağıtçıâ grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veyselâin 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafikâin Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.â
1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları âHalk Şairlerini Koruma Derneğiâni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramıânı düzenliyorlar. Böylece Veyselâin yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecerâle tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor.
1933âe kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyetâin onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecerâin direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veyselâin günışığına çıkan ilk şiiri böylece âAtatürkâtür Türkiyeânin ihyasıâ... dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veyselâin de köyünden dışarıya çıkması oluyor.
O zaman Sivrialanâın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veyselâin bu destanını çok beğeniyor, âAnkaraâya gönderelimâ diye istiyor. Veysel de âAtaâya ben giderimâ diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankaraâya geliyorlar. Veysel Ankaraâda konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürkâe getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürkâe okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: âAtaâya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur...â diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.
O günleri şöyle anlatıyor: âKöyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankaraâya gelebildik. Otele gitsek para yok. âNere gidek? Nasıl Edek? â diye düşünüyoruz. Dediler ki: âBurada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.â O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankaraâda, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendiânin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -âHasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemalâe duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız? â
Dedi ki: -âVallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.â
Gittik Mustafa Beyâe derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemalâe duyurmak istiyoruz. âBize yardım et! â dedik.
Dedi ki: -âAmaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin! â
-âYok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemalâe! â
Milletvekili Mustafa Bey, âokuyun da bir dinleyeyim bakayımâ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankaraâda çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesiâyle konuşacağını söyledi. âYarın bana gelin! â dedi. Gittik. âBen karışmamâ dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. âNe yapsak? â diye düşünüyoruz. Sonunda, âMatbaaya biz gidelimâ dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanıândaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısıâna yürüdük.
Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -âGirmeyinâ dedi. âÇarşıya girmek yasak! â Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı.
Polis: -âYasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin! â diye diretti.
-âPeki girmeyelimâ dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahimâe çıkıştı. ââKafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin! â diye çıkıştı.
-âBeyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız! â dedik. O zaman polis, İbrahimâe: -âTel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al! â Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.
-âNe istiyorsunuz? â dedi müdür.
-âBir destanımız var. Gazeteye vereceğiz! â dedik.
-âÇalın bakayım; bir dinleyeyim! â dedi. Çaldık dinledi!
- âOoo! Çok iyiâ dedi. âÇok güzel.â
Yazdılar. âYarın gazetede çıkarâ dediler. âGelin de gazete alın! â Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:
- âOooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun! â dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemalâden ses yok. Dedik: âBu iş olmayacak.â Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesiânde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemalâden yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankaraâda bir avukatla tanışmıştık.
Avukat: - âBen belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir! ...â dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - âSiz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz! â
Döndük avukata geldik. âNe yaptınız? âdedi. Anlattık. âDurun bir de valiye yazalım! â dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -âYok! â dedi. âParamız yok! Sizi gönderemeyiz! â dedi.
Avukat içerledi ve kahretti: - âGidin! İşinize gidin! â dedi. âAnkara Belediyesiânin sizin için parası yokmuş; tükenmiş! â dedi. Acıdım avukata.
âNasıl edelim? Ne edelim? â derken bir de âHalkeviâne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkarâ diye düşündük. Mustafa Kemalâe gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.
İçeriden bir adam çıktı: -âNe geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz? â diye sordu.
-âHalkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar! â diye cevap verdik.
-âBırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu! â dedi.
O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -âOoo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: -âGelin halk şairleri var, dinleyin.â dedi.
Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -âYahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler! â
Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkeviânde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankaraâdan köyümüze işte o parayla döndük.
Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzetiânin:
âMecnunum, Leylaâmı gördüm
Bir kerrece baktı geçti.
Ne söyledi ne de sordum
Kaşlarını yıktı geçti
Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü, yüzü
Sandım ki zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti.
Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti.
Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamzen oku bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti..
İzzetî, bu ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kement etmiş,
Yar bonuma taktı geçti.â şiiridir.
Köy Enstitüleriânin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecerâin katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleriânde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiyeânin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.
1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veyselâe, âAnadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürüâ 500 lira aylık bağlanmıştır.
21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30âda doğduğu köy olan Sivrialanâda, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.
Âşık Veyselâin yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkanâın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: âKızılırmak soru işaretine benzer, Zaraâdan doğar, Hafik ve Şarkışlaâdan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseriâyi, Nevşehirâi, Kırşehirâi, Ankaraâyı ve Çorumâu sular, Samsunâun Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veyselâin yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafraâdadır, bir ucu da Zaraâda. Bafraâya dek uzanan acılı bir yaşam Zaraânın doğusundaki Kızıldağâın gür sularıyla beslenip sona erer.â
ESERLERİ
En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışlaâda her yıl adına bir şenlik yapılır. Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. Şiirleri, Deyişler (1944) , Sazımdan Sesler (1950) , Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimi kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlâandı.


